5 Ağustos 2023 Cumartesi

Anadolu Tibbi & Kadim Tıp (Geleneksel Tıp)


Mezopotamya denilince akla Sümer, Babil ve Asur gelir.


Eski Mezopotamya'da Şifa ve tıp alanıyla ilgili belirli tanrılar vardı: 
  • Sin: En eski tıp tanrısı olarak kabul edilir ve şifalı bitkilerle ilişkilendirilir.
  • Gula (Ninisina): Genellikle tıp ve şifa tanrıçası olarak bilinir. 
  • (Mısır hükümdarı Djoser'in çağdaşı olarak Uruk'ta hüküm sürdüğü düşünülen efsanevi Kral Gılgamış'ın annesi, Uruk'un önceki insan hükümdarı olan babasının yanında Mezopotamya tanrıçası Ninsun olarak tasvir edilmiştir.)
Mezopotamya hekimleri (gibi rahipler, cerrahlar ve bitkilerle ilgilenenler) tedavi yöntemlerini uygularken bu özel şifa tanrılarına başvururlardı.

"Druide", antik Kelt kültürlerinde yüksek rütbeli bir rahip, şifacı, alim ve yasal otorite sınıfının üyesiydi.Druidler birleştirici bir rol oynuyordu. Doğaya, özellikle meşe ağacına ve ökse otuna kutsallık atfediyorlardı ve dini ritüelleri genellikle korularda gerçekleştirirlerdi.

Mezopotamya tarihi boyunca başlıca iki tür doktor vardı:
⦁ asu (hastalığı veya yaralanmayı ampirik olarak tedavi eden bir tıp doktoru)
⦁ asipu ( " sihir" diyebileceğimiz şeye güvenen bir şifacı)
İki tür arasındaki en önemli fark, asipu'nun daha açık bir şekilde doğaüstü büyülere ve dualara dayanması, asu'nun ise merhemler ve bitkisel ilaçlar yoluyla fiziksel olanla daha doğrudan ilgilenmesiydi.

bitki

                  şifalı otların kullanımından oluşan halk hekimliği veya ev tıbbı 

Anadolu’da Tıp Tarihi ve Gelişimi

Anadolu Tibbi;En az 10.000 yillik tib bilgi birikimine sahibiz!

Anadolu’daki ilk bulguları günümüzden 10.000 yıl öncesine dayanan Anadolu tıbbı, Osmanlı dönemine kadar gelişmesini sürdürdü. İlk zamanları “Antikçağ tapınak tıbbı” olarak bilinen Anadolu tıbbının en önemli yapıları olan asklepionlar (ilk hastaneler), Bergama, Efes, Yumurtalık, İzmit, İznik ve Ereğli gibi kentlerde yapıldı. Osmanlı döneminde de Konya, Kayseri, Çankırı, Tokat, Amasya, Manisa ve Divriği gibi kentlerde darüşşifalar (hastaneler) kuruldu. Sağlıkla ilgili bu kadar yapıyla birlikte, İstanköylü (Kos Adası) Hipokrates (MÖ 460-370), Bergamalı Galen (131-200), Bursalı Asklepiades (MS 1. yüzyıl), Efesli Rufus (MS 1. yüzyıl), Anavarzalı Dioskorides (MS 1. yüzyıl), Efesli Soranus (MS 2. yüzyıl), Kayserili Areteaus (MS 4. yüzyıl), Hacı Paşa, Mahmud Şirvani (1375-1450), Şerafeddin Sabuncuoğlu (1385-1465), Şemseddini İtâki, Akşemseddin, Molla Gürani, Mustafa Behçet Efendi (1774-1834) gibi çok sayıda ünlü tıp adamı da Anadolu’da yaşadı ve tıbbın gelişmesine katkıda bulundu.

Anadolu'nun tarihi, antik medeniyetlerden (Hatti, Hitit, Frig gibi) başlayıp, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklar aracılığıyla günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan zengin bir süreçtir. Bu coğrafya, binlerce yıl boyunca farklı kültürlerin etkisi altında kalmış ve pek çok tarihi yapıt ve kuruma ev sahipliği yapmıştır. Özellikle tıp alanında, Antik Yunan'dan kalma şifa mabetleri (Aeskulapyonlar) ve Anadolu Selçuklu dönemine ait ilk hastaneler olan darüşşifalar (örneğin, Gevher Nesibe Hatun Darüşşifası) Anadolu'nun tıp tarihindeki önemli adımları temsil eder. 

Selçuklular savaşlarda harap olmuş hastaneleri tamir ettirmişler, ordu için seferlerde deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır.

Anadolu’nun günümüzdeki bitki çeşitliliği eskiden de vardı. Hititler de bu zengin bitki topluluğundan tedavi amaçlı yararlandılar. En çok kullandıkları bitkilerden bazıları adamotu, banotu, haşhaş, mazı, mersin, meyan kökü, safran ve zeytindi.

Evren (makrokosmos) ile insan (mikrokosmos) arasındaki ilişkiden yola çıkan anlayış; insanı tanımamız için evreni tanımamız gerektiğini düşünür. Klasik tıp anlayışı içinde Selçuklu hekimleri de 4 humor (hılt, suyuk) teorisine bağlı kalmışlardır. 

Ünlü bir mimar olan Vitruvius da antik adı Tralles olan Aydın ilinde birer Asklepios tapınağı olduğundan söz eder. MÖ 90–20 yıllarında yaşamış Vitruvius, “Mimarlık Üzerine On Kitap” adlı ünlü eserinde asklepionların temiz yörelerde ve kaynak sularının yakınlarında yapılması gerektiğini yazarak gerekçelerini şöyle açıklamıştır: “Özellikle çok sayıda hastayı şifalı güçleriyle iyileştirdiği varsayılan Asklepios ve sağlık tanrılarına küçük tapınaklar yapılabilir ve bu tapınaklar uygun kaynak suları bulunan sağlıklı yöreler arasından seçilirse, uygunluk doğal nedenlere dayanacaktır.Çünkü sağlıksız bir çevreden gelen hastalıklı bedenler, sağlıklı bir yerin şifa veren memba sularıyla yıkandığında hastalıklarından daha çabuk arınacaktır.

Asklepionlar önceleri kentlerin dışında, akarsu kenarında ve su kaynağı bulunan, temiz havası olan yerlere kurulmuş olup günümüzdeki sanatoryumların görünümündedir.Bununla birlikte değişik tedavi yöntemleri de geliştirilmiş, zamanla da cilt ve romatizmal hastalıkların tedavisi için psikoterapinin yanı sıra hidroterapiye de ilgi gösterilmeye başlanmıştır.

Menon’na göre Hipokrates’in temel hastalık kuramı, yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların bedenden atılamayarak hastalıklara yol açtığı biçimindedir.

Galen’e göre analizler, hastalıkların incelenip iyileştirilmesinin temelini oluşturur. Droglardan ilaç elde etmeye başlamış olduğundan da eczacılığın ve farmasötik teknolojinin babası olarak kabul edilir. __Drog, tedavide kullanılan doğal, yarı-doğal ve sentetik hammaddelerin tümüne denir. Buradaki doğal droglardan kasıt bitkilerden, hayvanlardan, mikroorganizmalardan elde edilen droglardır.__

Yabancı gezginler notlarında, 16. yüzyılın sonlarında İstanbul’da her biri 150–300 hasta alabilen 119 hastanenin bulunduğu, bu hastanelerde “hassa tabibi” denen resmi doktorların görev yaptığını yazmışlardır. Ayrıca müderris, kehhal (göz doktoru), cerrah, kırıkçıkıkçı, eczacı, eczacı kalfası, edviye dövücü, attar, ilaç vekilharcı, ilaç kilercisi, kasekeş, şerbetçi gibi başka sağlık personelinin hizmet verdiğini de belirtirler. 

  1. yüzyılda İstanbul, Batılı gezginlerin Guillaume PostelHans Dernschwam ve İngiliz seyyahlar başta olmak üzere yoğun ilgi gösterdiği bir merkezdi. Bu gezginler, İstanbul'u dönemin en önemli üç şehrinden (İstanbul, Halep, Kahire) biri olarak görmüşlerdir.
Bu dönemde İstanbul'u ziyaret eden önemli Batılı gezginler ve bıraktıkları notlar şunlardır:
  • Ogier Ghiselin de Busbecq: Avusturya İmparatoru'nun elçisi olarak İstanbul'da bulunmuş (1554-1562) ve ünlü eseri "Türk Mektupları"nda (Latincesi: Epistolae Turkishae) Osmanlı saray hayatı, idari yapısı, askeri gücü ve günlük yaşamı hakkında ayrıntılı gözlemlere yer vermiştir. Eserleri, Batı'da büyük yankı uyandırmıştır.
  • Nicolas de Nicolay: Fransız kralının coğrafyacısı olarak 1551 yılında İstanbul'a gelmiş, buradaki yaşamı, farklı milletlerden insanların kıyafetlerini ve adetlerini betimlemiştir. Seyahatnamesindeki gravürler, dönemin görsel bir kaydını sunar.
  • Hans Dernschwam: 1553-1555 yılları arasında Busbecq'in maiyetinde bulunmuş ve "İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü" adlı eserinde bürokratik işleyişi, halkın yaşamını ve ticaret hayatını anlatmıştır. Gözlemleri genellikle tarafsız ve detaycıdır.
  • Pierre Belon: Fransız bir doğa bilimci (botanist) olup, 1546-1549 yılları arasında Yakın Doğu'yu ve İstanbul'u gezmiştir. Seyahatnamesinde şehrin coğrafi yapısı, bitki örtüsü ve sosyal yaşamı üzerine notlar düşmüştür.

Anadolu’da Antikçağ’dan beri kullanılan kaplıcalar, içmeler ve ılıcalar gibi sağlık kuruluşları olmuştur. Bu kuruluşlar yüzlerce yıl boyunca, ciddi hastalıkların tedavi edildiği önemli sağlık kurumlarındandı. Selçuklular ve Osmanlılar bunları ayakta tutmuş ve bunlara yenilerini eklemiştir. 14 Mart 1827’de ordunun doktor ve cerrah gereksinimini karşılamak amacıyla kurulan Tıbbîyei Âmire (Tıp Okulu), ülkemizde modern tıp eğitiminin başlaması ve modern tıbbi uygulamaların kurumsallaşması açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

"Kadim tıp", binlerce yıla dayanan köklü bir geçmişi olan ve modern bilimin gelişmesinden önce çeşitli kültürlerde uygulanmış olan tedavi sistemlerini ifade eder. Bu uygulamalar, günümüzde genellikle geleneksel ve tamamlayıcı tıp olarak adlandırılmaktadır ve modern tıbba destekleyici, bütüncül bir yaklaşım sunmayı amaçlar. 

https://www.youtube.com/watch?v=_nAaEH82dK8


Birinci Dünya Savaşı, Doğu Anadolu'da Doktor Fazıl Bey'in albümünden çıkmıştır

Geleneksel tıp ve modern tıp ayrımı ne zaman ortaya çıktı?

Bugün “Geleneksel tıp” dediğimiz “kadim tıp” 1850 yıllarından sonra yerini “modern tıp” a bırakmıştı. Bu tıp uygulamaları “denenmiş ve gözlenmiş tıp” olarak kabul görmüş, temelini kimya ve istatistik bilgilere dayandırılmıştır. Çağdaş tıp en fazla 200 yıllıktır.

Bir Osmanlı hekimi

Geleneksel tıp ise en az 40 bin yıllıktır. Kadim tıp, bilgilerini insanlığın ilk günlerinden itibaren biriktirmiş, binlerce yıllık bilgi ve deneyimine dayanıyordu. İnsanlık tarihinin ilk günlerinden itibaren hep tıp vardı, yani hekim vardı ve tedavi ediyordu. Tedavi o dönemin inançlarına göre hekimin bilgi ve becerisine bağlı olarak yapılıyordu. Zamanla bilgiler birbirine eklendi ve diğer insanlarla paylaşıldı. En eski tıp kitapları kullandıkları bilgilerin ilahi bilgiler olduğunu ve inandıkları tanrısal güçlerden insanlara öğretildiğini yazarlar. Tüm antik medeniyetlerde yazılan kitaplarda böyle idi. Zamanla bu bilgilerin yararları görüldü ve klasik tıp bilgileri olarak devam etti.

Kadim tıp bilgilerinden faydalanmak bize nasıl yarar sağlar?

Büyük bir bilgi birikimidir ve yüzyılların tecrübesinden geçmiştir. Bu bilgilerden yararlanmamız lazım. Kadim tıpta binlerce yıllık bilgi birikimi var ve denenmiş. Bunu Osmanlı hekimleri yazdıkları tıp kitaplarının başında çok güzel anlatırlar. Genelde kitaplarını tecrübeleri artıp yaşlandıkları zamanda yazarlar.

Derler ki 'ben saçım sakalım ağarana kadar tıp bilgisiyle meşgul oldum. Bilgilerimi ve tecrübelerimi arttırdım. Bu bilgileri insanlara faydalanmaları için yazıyorum. İstediğim tek şey Allah rızasıdır.' 

Bu sebepten bu çıkarsız, tarafsız bilgilere ihtiyacımız var. Bugünkü bilim son senelerde kadim tıbbı kabul etmeye başladı ve onun tecrübelerini deney laboratuvarında inceliyor. Bu sebeple binlerce faydalı bilgi oluştu ve modern tıp şu anda onları da kullanıyor. Modern tıbbın tedavi edemediği durumlarda kadim bilgilerden yararlanılabilir.

Modern hayat bağışıklık sistemimize nasıl etki etti? 

Hepimizin çok iyi bildiği gibi modern hayat çok acımasız ve doğadan uzak. Bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor. Bunu hepimiz biliyor ve hissediyoruz.

Öncelikle soluduğumuz hava çok kirli. Osmanlı hekimleri buna çok önem verirlerdi. Havadaki parçacıkların (tozlar ve diğerleri) insanın sağlığını çok kötü etkilediğini de yazıyorlardı. O sebeple yaşanan yerlerin havasının rüzgârlı olmasını isterlerdi. 

Özellikle kuzeyden esen rüzgârların istenmeyen parçacıkları temizlediği ve insanın sağlığı için güzel havayı getirdiğini söylerlerdi. Dağların ve yeşil yerlerin havasında yaşanmasını isterlerdi. İçilen suyun, yenilen gıdaların giyilen kıyafetlerin hepsi sağlıklı yaşamda önemli idi. Kadim dönemin hekimleri hastalıklarda ve bağışıklık sistemimizde bu etkileri çok iyi biliyorlardı.

Büyük şehirlerde yaşayan herkesin bağışıklık sistemleri artık eskisi gibi değil. Bu yüzden kronik hastalıklar çoğaldı. Kronik hastalıklar tedavi edilemiyor, bakteri ve virüslerde bu hastalar daha çok etkileniyor.

  • Hava Kalitesi: Rüzgar, havadaki kirleticilerin (ince toz, ozon vb.) dağılmasına yardımcı olarak hava kalitesini iyileştirebilir.

Partikül maddeler organik ve inorganik maddelerin bir karışımıdır, bu yüzden boyut ve çeşit olarak geniş bir aralığa sahiptir. Boyut olarak iki çeşit partikül madde vardır.

  • Boyutları 2.5-10 µm (mikrometre) arasında değişen parçacık boyutları olan partiküller
  • Boyutları 2.5 µm ya da daha küçük boyutlardaki parçacıklara sahip olanlar, yani ince partiküller

İnce partiküller (eğer 0.1 µm’den küçük parçacıklar içeriyorsa) mikro partiküller olarak da geçebilir. Soluduğumuz havada  çoğunlukla 0.1 ile 2.5 µm arası değişen bu ince partiküller vardır. Bu maddelerin sayıları arttığında insan sağlığı için en korkunç partiküller haline gelirler. PM2.5 öyle küçük partiküllere sahiptir ki artış durumunda görüş mesafesini kısalabilir ve havayı sisli gibi görmemize sebep olur.

*  Havada bulunan parçacıklar, genellikle PM10 ve PM2.5 gibi boyutlarına göre sınıflandırılan, solunum yoluyla vücuda alınabilen küçük katı veya sıvı damlacıklardır. Bu partiküller; kan dolaşımından akciğerlerin ve beynin derinliklerine nüfuz ederek felçkalp hastalığıakciğer hastalığıkanser ve erken doğum gibi sağlık sorunlarına neden olabileceğinden, hava kirliliğinin en zararlı şeklidir.

Partiküller boyutlarına göre şu şekilde gruplandırılır:
  • Kaba Parçacıklar (PM10) : Çapları 2.5 ila 10 mikrometre arasında olan kaba parçacıklar solunabilir ve burun, boğaz ve bronşlar dahil olmak üzere üst solunum yollarında birikebilir. PM10'a maruz kalma, solunum hastalıkları (astım, bronşit ve rinosinüzitin ağırlaşması gibi) ve kardiyovasküler etkiler (sistemik inflamasyon nedeniyle kalp krizi ve aritmi riskinin artması gibi) ile ilişkilidir.
  • İnce Parçacıklar (PM2.5) : Çapları 2.5 mikrometreden küçük olan ince parçacıklar, akciğerlerin derinliklerine nüfuz ederek bronşiyollere ve alveollere ulaşabilir. Bu partiküller, kronik rinosinüzit (PM2.5 partikülleri burun geçitlerinde ve sinüslerde birikerek iltihaplanma ve kronik rinosinüzite yol açabilir), solunum hastalıkları (akciğerlerin derinliklerine nüfuz etmeleri nedeniyle astım ve KOAH'ın alevlenmesi) ve sistemik iltihaplanma ve oksidatif stres kaynaklı kardiyovasküler hastalıklarla ilişkilidir.
  • Ultra İnce Parçacıklar (PM0.1) : Çapları 0.1 mikrometreden (100 nanometre) küçük olan ultra ince parçacıklar, kan dolaşımına girerek kalp ve beyin dahil diğer organlara ulaşabilir. Sağlık üzerindeki etkileri arasında nörolojik etkiler (parçacıkların kan-beyin bariyerini geçmesi nedeniyle Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklara potansiyel katkı), aterosklerozu teşvik etme ve kalp krizi riskini artırma gibi kardiyovasküler etkiler bulunur.
  • Kökenlerine göre:
  • Doğal: Polen, küf sporları, toz fırtınaları veya orman yangınları.
  • Antropojenik (insan kaynaklı): Motorlu taşıt emisyonları, endüstriyel faaliyetler, odun yakma gibi insan kaynaklı faaliyetler. 

Duygularımızın bu noktada bir işlevi var mı?

Duygularımızın bağışıklık sistemimizde çok etkisi var. Kadim tıpta hekimler bu konuya çok önem veriyorlardı. Modern tıp da bunu biraz öğrendi.

Ünlü halk hekimi Merkez Efendi

Örneğin stresin birçok hastalığı tetiklediğini bugün kabul ediyorlar. Osmanlı hekimi der ki; duygular beden için o kadar önemlidir ki her türlü ilaçtan veya zehirden bile daha kısa zamanda o insanı etkiler. Korku, endişe, vesvese gibi birçok duygu insanı hem hastalığa hazırlar hem de ömrünü kısaltır. Güzel duygular neşe, sevinç ise bir o kadar bedene faydalıdır ve bu duygulara sahip insanlar yaşlanmaz, kolay kolay hastalanmazlar. Tıp kitaplarında sağlıklı yaşam kuralları içinde; korku, endişe içinde olanların serinletici nitelikte (soğuk değil soğuk nitelikteki maddeler) şerbetler içmesini tavsiye ederler. Limonata, gül şerbeti gibi... Güzel kokular koklamaları, neşeli ortamlarda bulunmaları, sevdikleriyle beraber olmaları da tavsiyeler arasındadır. Böyle insanlara “Bu da Geçer Ya Hu” sözünü hatırlatıp, hayatın anlamı üzerinde düşünmelerini isterler.

Merkez Efendi’nin Manisa’daki Hafsa Sultan Külliyesi'nin darüşşifasında tabip olarak vazife yaptığı ve burada çeşitli baharatlardan nevrûziye de denilen mesir macununu hazırlayıp her yıl nevruzda şifa için halka dağıttırdığına dair bilgiler aktarılmaktadır.

 Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Feridun Mustafa Emecen; Merkez Efendi’nin muasırı olan müelliflerin bundan söz etmemesine ve dârüşşifânın onun Manisa’dan ayrılmasından çok sonra (1539-40) tamamlandığının bilinmesine dayanarak bu bilginin doğru olmadığını yazmıştır.

https://islamansiklopedisi.org.tr/merkez-efendi 

İklim, yani çevresel faktörler, bağışıklığımızı etkiler mi?

Kadim tıbba göre temiz hava ve yaşanan yerler bağışıklık sistemimizi çok etkiler. Eskiden bir topluluk yeni bir beldeye yerleşecekleri zaman mutlaka hekimlerden yardım alıp öyle yer seçerlermiş.

Bu adet dünyanın her yerinde böyle imiş. Bu nedenle daha çok dağlık yerleri tercih ederlerdi. Daha öncede söylediğim gibi rüzgârların insan bedenindeki etkisini çok iyi biliyorlardı. Özellikle kuzey ve doğudan esen rüzgârları tavsiye ederler. Doğudan esen saba rüzgârı çok makbuldü. Güneş de çok önemli idi. Evler doğuya açılır, güneşin evin her yerine girmesine dikkat ederlerdi. Temiz akar suyun içilmesini tavsiye ederlerdi. Yani kaynaktan fışkıran suyun temiz yerlerden akarak içindeki maddeleri havalandırarak akmasını önemsiyorlardı.

Osmanlı’da bir yere tayin edilen hekim altı ay oranın havası, suyu ve insanların yaşam şartlarını tanır sonra onlara hekimlik yapmaya başlarlarmış. 

O günkü hekimler bugünkü şartları görselerdi nasıl yaşadığımıza hayret ederlerdi sanırım.

Osmanlı tıbbına göre bağışıklığımızı kuvvetlendirmek için neler yapmamız gerekiyor?

Osmanlı tıbbının büyük bir kısmı hastalanmamak için yapılması gereken kurallara ayrılmıştır. Bunlar bağışıklık sistemimizi arttıran kurallardır.

İbn Sinâ el-Kânun fi't-tıb

Bunların en başındaki altın kural “az ye” kuralıdır. İnsan yemek yedikten sonra vücudun birçok kuvvetleri o yemeğin hazmedilmesi için mideye doğru hareket ederler. Ve yemek çok yenmişse beden çok uzun bir zaman bu gıdaları hazmetmek için büyük çaba gösterir. Bu sırada bağışıklık sistemimiz yavaşlar. Fazla gıdanın insan bedenindeki birçok zararını bildikleri için salgın hastalık sırasında ilk kural budur. Hafif kolay hazmedilen yiyecekler yemek ve mümkünse en az miktarda yemek. Bağışıklık sistemimizin yavaşlamaması için çeşitli gıdaları bir öğünde yememek her öğünde bir çeşit gıda yemek de çok önemlidir. Karışık yemek, hazmı zor yiyecekler yemek, sık yemek yemek çok zararlıdır. Özellikle yemek yedikten sonra hazmetmeden üzerine bir başka şey yemek Osmanlı hekimlerinin deyişiyle “cinayettir”.

Bağışıklığımızı kuvvetlendirmemiz bugünkü tıbbın da istediği bir şeydir. Kadim hekimlere göre bunun çaresi şöyledir: az ye, hazmetmeden başka şey yeme, tek bir çeşit ye, hafif gıdalar ye.

Vücudumuzu korumak için nasıl beslenmemiz gerekiyor? Hangi besinlere ağırlık vermeli, hangilerinden kaçınmalıyız? Mesela kaç öğün yemek yememiz gerekiyor?

Beslenmede özellikle söylememiz gereken ilaç niteliğindeki otlar, kökler, değişik bitkiler gıda değildir. Onlar ilaçtır ve hasta olduğumuzda alınmalıdır. Bu sebeple bedenin bilmediği tanımadığı bitkiler, sebzeler, meyveleri yemeyelim. Bedenimiz onları tam hazmedemediğinden bağışıklığımız bozulur. Alışılan kadar öğün yenilebilir ama her öğünde çok az yemeli. Ağır gıdalar tercih edilmemelidir. Yaşa ve alışkanlığa göre yemek seçilebilir ama herkes kendine ağır gelen gıdaları ve miktarları bilmeli kendinin doktoru olmalıdır. Bedenimiz hazmetmekte zorluk çekiyorsa lütfen onu dinleyelim ve hafif yemeklerle midemize dolayısı ile bağışıklık sistemimize yardım edelim.

Kadim tıp vücut sağlığımızı kurmak, arınmamızı sağlamak için bize neler sunuyor?

Şimdi en önemli kısma geldik. Kadim tıbba ve Osmanlı tıbbına göre bağışıklık sistemimiz için en önemli nokta bağırsaklarımızın temizliğidir. Yani kabız olmamak her gün kalın barsakların hepsinin boşalmasını sağlamak. Herkesin çok iyi bildiği gibi kabızlık bedenin güçlerini çok zayıflatır. Eski hekimler buna çok önem veriyorlardı. Osmanlı hekimleri barsakların boşaltılması için hemen “müshil” vermezlerdi. Çünkü müshil bağırsakları boşalttığı gibi bedenin başka kuvvetlerini de etkilerdi. Çok sert kabızlarda lavman yapmayı tavsiye ederlerdi ve bunu o hastayı tanıyan bir hekimin yapmasını isterlerdi. Eğer kabızlık o kadar kötü değilse fitillerle bağırsağa yardımcı olmayı isterlerdi.

Müshil kullanmadan önce mideyi bağırsakları yumuşatmak gerekiyordu. Yumuşatıcı gıdalar hafif çorbalar, ıspanak, pazı gibi hafif gıdalar ve az yiyerek bedenin kendi kendine bağırsakları boşaltmasını isterler. Eğer hala boşalmadı ise; kuru incirin, mürdüm eriğinin haşlayarak suyunu içmek, ballı sirke ile yapılan sirkencübin şerbetini içmek, gülsuyu ve damla sakızı ile yapılan şerbetten içmek gibi hafif müshilleri tercih ederlerdi. 

Kabızlık etkeni:

Bir etken olarak kabızlık üzerinde önemle durulmaktadır. Mekanizma yine hıltlar nazariyesi ile açıklanır. Buna göre bağırsaklardaki fazlalık ve yeller buhar olarak yukarı çıkmakta,dişlere dokunarak etlerini ve sinirlerini ıslatıp, gevşetip, yumuşatarak dişlerin ırgalanmasına,kımıldama sına, çürümesine ve oyulmasına se bepolmaktadır:“Bu halde bağırsaktaki fazalâtın (fazlaların) ve yellerin buhar ları daima dimağa çıkıp türlü türlü fe satlara ve marazlara sebeb olur (sar‘a ve akıl teşevvüşleri gibi). Bir de nefesin râhiyası harab olup kokmasına sebep olur. Nezleye de sebeb olur. Bu buharlar çıkıp dişlere dokununca etlerini ve sinirlerini ıslatır ve gevşetir ve yumuşatır. Irgalanmasına, kımıldamasına ve fesadıyla ve kokmasıyla da dişlerin çürümesine ve oyulmasına sebeb olur.” [BâbIII,Fasıl8]


Sirkencübin şerbeti, su, bal ve sirke ile hazırlanan geleneksel bir Osmanlı içeceğidir. Hazırlanışı için su, sirke ve bal karıştırılır, isteğe bağlı olarak tarçın veya karanfil eklenip birkaç saat dinlendirilir. Sirkencübin, hazımsızlık, şişkinlik gibi sindirim sorunlarına iyi gelmesi, kan şekerini dengelemesi ve antioksidan özellikleriyle bilinir. (Osmanlı saray mutfağında da sıkça tüketilen şerbet, halk arasında "sirkengübin" veya "sirkencübîn" isimleriyle anılır.Bitkisel içeriğiyle bağışıklık sistemini güçlendiren, sindirimi kolaylaştıran Sirkencubin şerbeti, İbn-i Sina'nın asırlık sağlık hazinelerinden biri. Mevlana Celaleddin Rumi'nin en sevdiği içeceklerden biri.Yüzyıllardır şifa kaynağı olarak bilinen bu özel karışım, yaz aylarında hem serinletici hem de sağlıklı bir alternatif sunuyor.)

Yapılışı

  • Malzemeler:
    • 1 litre su

      1 su bardağı elma sirkesi

      2-3 yemek kaşığı çiçek balı

      1 adet çubuk tarçın

      9 adet karanfil.

  • Hazırlanışı:
    1. Geniş bir sürahiye suyu, sirkeyi ve balı ekleyin.
    2. Bal tamamen çözünene kadar iyice karıştırın.
    3. İsterseniz çubuk tarçın veya birkaç karanfil ekleyebilirsiniz.
    4. Şerbeti birkaç saat dinlendirin.
    5. Soğuk veya ılık olarak servis edilebilir. 

Hepsinden iyisi kabız olmamaya gayret etmek, bedeni ve bağırsakları en az günde bir defa tamamen temizlemek bağışıklığımızı arttırır. Bunun yanında eğer kusma hissediyorsak kusmalıyız. Mideyi en iyi o temizler. Kusma duygusunu bastırmamalıyız ona yardımcı olmalıyız. Demek ki midemiz hiç istemediği şeylerle doludur. 

Kadim tıbba göre bedenimiz ve organlarımız akıllıdır onlar bizim için en iyisini yapmaya çalışırlar yeter ki biz onları şaşırtmayalım. Bunların yanında yeterli uyku ve hareket etmek de bağışıklığı arttıran öğelerdendir. Osmanlı hekimleri özellikle yaşlılar ve çocuklar için ata binmek, salıncakta sallanmak, at arabası ile dolaşmayı da spordan sayıyorlardı. Bütün bunların üstüne ruha yardım etmek için güzel kokular koklamayı tavsiye ederlerdi. Herkesin ve her yaşın bir farklı kokusu vardı. Bugün herkesin en sevdiği kokuyu koklayarak mutlu olması gerekir. Mümkünse sentetik kokuları koklamamalı, doğal aromatik çiçeklerden elde edilen doğal uçucu yağları seyreltip koklamalıdır. Bu bağışıklık sistemimize yardımcı olur.


https://www.youtube.com/watch?v=pO24xe5lb2s




Hipokrat, yiyeceklerin, mesleğin ve özellikle iklimin hastalığa neden olma etkisine dikkat çekti ve en ilginç kitaplarından biri olan De aëre, aquis et locis (Hava, Sular ve Yerler) bugün insan ekolojisi üzerine bir inceleme olarak sınıflandırılacaktı. Bu düşünce çizgisini takip eden Hipokrat, "doğamız hastalıklarımızın doktorudur" demiş ve bu doğal tedavi eğiliminin teşvik edilmesi gerektiğini savunmuştur. Diyete ve az sayıda ilaç kullanımına çok önem verdi. Hastalığı açık ve net bir şekilde nasıl tanımlayacağını çok iyi biliyordu ve başarıların yanı sıra başarısızlıkları da kaydetti; Hastalığa doğa bilimci gözüyle baktı ve tüm hastayı çevresinde inceledi.



Nasturi Hıristiyanlar (bir Doğu kilisesi) Yunanca metinleri Arapçaya çevirmek için bir çevirmen okulu kurdular. Bu ünlü okul ve aynı zamanda büyük bir hastane, İran'ın güneybatısındaki Cundi Şâhpûr'da bulunuyordu ve burada başhekim, altı kuşak süren bir tercüman ve hekim hanedanının ilki olan Jurjīs ibn Bukhtīshūʿ idi. Daha sonra büyük üne sahip bir çevirmen, çevirilerinin ağırlığınca altın değerinde olduğu söylenen Hunayn ibn Isḥāq veya Johannitus (809 doğumlu) idi.


 9. yüzyılın son yarısında modern Tahran yakınlarında doğan, tıp üzerine hacimli bir inceleme olan Kitāb al-hāḳī ("Kapsamlı Kitap") yazan, ancak en ünlü eseri De variolis et morbillis (Çiçek Hastalığı ve Kızamık Üzerine Bir İnceleme) bu iki hastalık arasında ayrım yapan ve her ikisinin de net bir tanımını veren bir İranlı olan Rhazes'ti.




XXXXXXXX



Mezopotamya tarihi boyunca başlıca iki tür doktor vardı:
⦁ asu (hastalığı veya yaralanmayı ampirik olarak tedavi eden bir tıp doktoru)
⦁ asipu ( " sihir" diyebileceğimiz şeye güvenen bir şifacı)
İki tür arasındaki en önemli fark, asipu'nun daha açık bir şekilde doğaüstü büyülere ve dualara dayanması, asu'nun ise merhemler ve bitkisel ilaçlar yoluyla fiziksel olanla daha doğrudan ilgilenmesiydi.