31 Ağustos 2024 Cumartesi

Albertus Magnus=13.yy Alman düsünürü

Albertus Magnus Kimdir?

Albertus Magnus, derin ve çok geniş kapsamlı bilgisiyle, Orta Çağ’da kendisine Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) unvanı verilmiş olan 13. yüzyıl Alman düşünürüdür.

Zamanının hemen her alandaki tüm bilgilerini serimleyip yorumlayışıyla ün kazanmış olan Büyük Albertus, inanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını söyleyerek inanç için bir hakikat, akıl için de ona çelişik bir hakikat bulunmadığını iddia etmiştir.

Albertus Magnus, Dominiken tarikatına girmiş ve Aristoteles’i ve Farabiİbn Sinaİbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristoteles felsefesine ilişkin yorumlarını öğrenmiştir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hristiyan inançlarıyla bağdaşabilecek yeni yorumlar getirmiştir.

Albertus MagnusFelsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap’la çatışmamaya ve dolayısıyla inançla çelişmemeye büyük bir özen göstermiş ve bu yaklaşımıyla öğrencisi Thomas Aquinas’ı büyük ölçüde etkilenmiştir.


Albertus Magnus’un Platon’dan çok Aristoteles’in felsefesini seçmiş olması tesadüfi değildir ve bu seçimi, özellikle İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların etkisi ile açıklamak olanaklıdır.

Birçok bilimle ilgilendiği için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lakabıyla tanınan Albertus Magnus, kimya alanında da çalışmış, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altının arıtılması gibi kimyevi konuları incelemiştir; ayrıca astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmiştir.

Albertus Magnus biyoloji alanındaki çalışmalarında kelime kelime Aristoteles’in Arapça çevirilerini izlemiş ve bunlar üzerinde yorumlar yapmıştır; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadır. “Hayvanlar Hakkında” adlı eserinde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles’in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini anlatırken, organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve seçik bir şekilde anlatmıştır.

Bitkilerle de ilgilenmiş ve bu konuya ilişkin “Bitkiler Hakkında” adlı bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmıştır. Bir ara İtalya’ya giden Albertus Magnus orada portakal ağacını görmüş, bundan çok etkilenmiş ve özellikle portakal yapraklarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.


ALBERTUS MAGNUS’UN FELSEFESİ

Albertus Magnus Platon ile Aristoteles arasında bir uzlaşma aramıştır. Ama Aristoteles’e daha yakın bir düşünceye sahiptir.

Albertus Magnus, insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini ve ruh-beden ilişkisinin doğal bir ilişki olduğunu söyler. Ruh, tözü gereği yalın bir formdur. İçeriğinde maddi olana yer yoktur.

Ruhta etkin ve edilgin olmak üzere iki yön bulunur ve bu da etkin ve edilgin akılla ilgili bir ayrımdır. Etkin akıl insanlarda ortak değildir, Tanrı’nın aklından türemiştir. Edilgin akıl ise ruhun madde ile ilişkisiyle ilgilidir. Bilgi, duyulanabilir nesnelerden ilahi aydınlanmaya doğru giden bir süreklilik gösterir.

Etkin aklın işlevi, Tanrı’dan aldığı ışığı, fizik nesnelerdeki maddi olanı soyutlamak için kullanmasıdır. Bu kullanımın gerekliliği, ruhun bir beden içinde bulunmasından gelir.

Albertus Magnus felsefe ile ilahiyatı birbirlerinden kesin biçimde ayırır. İlahiyat, kökenini vahiyden alır. Vahyin işlenip anlaşılır hale getirilmesi ise metafiziğin konusudur. Yani metafizik ilk Varlık olarak Tanrı ile ilgiliyken ilahiyat, iman yoluyla bilinen Tanrı hakkındadır.

Böylece felsefe ilk kez bağımsız bir disiplin olarak ortaya konmuştur.   

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı


xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx




Kuantik Ve Holistik Çağın Eşiğinde İslâm

 

İsmail Hakkı Aydın

Kuantik Ve Holistik Çağın Eşiğinde İslâm Ve Batı Münasebetlerine Kronolojik Kısa Bir Tarihi Seyahat     

Bu makalede, “Yeni Dünya Düzeni”nde, köleleşen, kontrol edilen ve fıtrat ayarlarına dönmesi mümkün olmayan “Tasarım İnsanları”nın, normal fıtratın önüne geçeceği ve tanımlanan kredisine göre itibar ve hayat hakkı kazanacakları ve “Yalancı Cennet”in (İllesium) kurulacağı Kuantik ve Holistik Çağın eşiğinde, İslam ve Batı münasebetlerini ve etkileşimlerini kronolojik bir sıra takip ederek, hiçbir ayırım yapmadan, her şeyin bir matematik kaidesine göre yaratılmış olduğu(Kamer 49)

bu hayat, ve frekansların parçacıklarla birlikte fokur fokur kaynaştıkları bir kazan ve tüm mevcudat için de bir mektep mesabesinde olan bu Kâinat adına, insanlığın ve gelecek kuşakların unutmaması, kulaklarına küpe olması, akıllarını başlarına toplaması, kendilerini kendilerine en önemli rakip seçmeleri, bilgili ve ilgili olmaları, gerekli tedbirleri alması ve bir daha aynı hatalara düşülmemesi için, her anının bir imtihan sayılması gerektiği yaşantımızı tercihlerimizin belirlediği bilinci ile, bu ideler âleminde tarihi bir seyahate çıkmak suretiyle, kısaca söz konusu ederek sıralamak arzusundayım.

Zira, “faber est suae quisque fortunae” (Romalı Siyasetçi, Appius Claudius Caecus) “herkes, kendi, hayat tarzı, idealleri, talihi ve istikbalinin mimarıdır”, ve hiçbir işe yaramayan bir hayat, hiç yaşanmamış demektir!

Aslında, daha 12 yaşındayken Hz. Muhammed´in(571-632) nübüvvetine ilk işaret eden kişi, 583 yılında Şam´da Bahira isimli ileri yaşlı ihtiyar bir Hristiyan papazıdır. Peygamberliğini görüp O´na iman edebilmek için ömrünün vefa etmeyeceği düşüncesi ile, müteessifen gözlerinden akan yaşları, ak düşen sakallarını ıslatmıştı.

Yine Peygamberin, peygamberliğini 610 tarihinde ilk olarak teyit eden insan da, eşi Hz. Hatice´nin akrabası Varaka İbn-i Nevfel isimli bilge bir Hristiyandı. Gerek Bahira ve gerekse Varaka, Hz. Peygamberin nübüvvetini, İncil´deki bilgilerin ışığında teyit etmişlerdi. Zira İncil, Hz. Muhammed´in son peygamber olarak “Hammad” (Kur´ân´da Ahmed) ismiyle geleceğini zikretmekteydi.

621´de gerçekleştiğine inanılan İsra ve Miraç hadisesiyle, Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs, gerek Yahudilik ve gerekse Hristiyanlığın kutsal mekanı olmakla birlikte, İslam coğrafyasının da çok önemli bir makamı haline gelir. 627 tarihinde, Necran´dan Medine´ye gelen Hristiyan heyetinin, Mescid´de ibadet edebilmelerine Hz. Peygamberin müsaade etmesi, kayda değer ve ders alınması gereken ibretlik bir hadisedir! Bugün bile buna tahammül edemeyenlerin bulunması da oldukça düşündürücüdür.

Ayrıca 628 yılında, müşriklerin baskısından bizar olan bazı Mekke´li Müslümanların, Habeşistan Kralı Necaşi tarafından himaye edilmesi, İslam ve Batı ilişkilerinde, kayda değer ve ibretamiz çok önemli bir hadisedir. Aynı yıl, Hz. Muhammed´in gönderdiği bir davet mektubu ile, Müslümanlarla Bizans İmparatoru Herakles arasında diplomatik ilişkiler kurulur.

629´de, Hz. Peygamber´in elçi olarak gönderdiği Haris bin Umeyr el-Ezdi, Bizans´a bağlı Gassani Emiri Şurahhil bin Amr tarafından Mute´de öldürülür ve bunun sonucunda Mute savaşı cereyan eder. Ardından Bizans ile Tebük muharebesi yapılır (630).

Hz. Muhammed´in, İslam dışı ciddi kaynaklarda ilk olarak ismen zikredilmesi 661 yılına tekabül eder. Ermeni Piskopos ve Tarihçi Sebeos´un “Ermeni Tarihi” adlı eseri, Hz. Peygambere ismen atıfta bulunmuştur.

Emevi Döneminin başlaması ile, Müslümanların dört yıl boyunca İstanbul´u feth etmek için kuşatmaları, 678 yılında başlar. 711 yılı, Müslüman ayağının İspanya´ya değdiği ve Endülüs Medeniyetinin doğduğu tarihtir. Nitekim, Emir Mûsa bin Nusayr´ın gönderdiği Kuzey Afrikalı Kuman´dan Tarık bin Ziyad, İberya yarımadasına adım atarak son Vizigot Kralı Roderik´i yenmiştir. Böylece medeniyet tarihinde Endülüs çok büyük bilimsel çalışmaların odak noktası olur.

Halife Ömer bin Abdülaziz ile lll. Leon arasındaki teolojik ve felsefi konuları ele alan mektupla tartışma ve istişarelerinin başlaması, 720 yıllarına tekabül eder. Aynı yıl Şamlı Yuhanna, İslam´a karşı düşmanlığını konu alan ilk eserini kaleme alır. 726-823 dönemi, Hristiyan tasvirlerine karşı çıkan İkonoklastik Hareketi, Bizans teologları ve yöneticileri arasında büyük tartışmalara yol açar ve hareketin İslam inancından etkilendiği görüşü öne çıkar. Yine, Frenklerle Emeviler arasında meydana gelen ilk önemli muharebe olan Poitier Savaşı, Paris yakınlarında 732-734 yıllarında meydana gelir.

797-801 tarihlerinde, Harun Reşid ile, Papa lll. Leon tarafından taç giydirilen ve Kutsal Roma İmparatorluğunun kurucusu olan ve ” Avrupa´nın Babası”(800) olarak anılan Şarlman arasında, mektuplaşma ve hediyeleşmelerle diplomatik ilişkiler başlar.

824 Yılında, Hristiyan teoloğu Ebu Kurrâ, Abbasi Halife´si ve Bağdat´da bir çok ilmi fakülteyi ve üniversiteyi içinde barındıran ve Dünya çapında bir çok Bilim İnsanının yetiştiği Beyt´ül Hikme´nin(832) banisi Me´mûn´un huzurunda Müslüman kelamcılarla bir tartışmaya katılır ve Müslüman alimlere cevap mahiyetindeki eserini kaleme alır.

Bu yıllar, Latince kitapların Arapçaya tercüme edildiği El Kindi, Salman, Cabir bin Hayyan, İbn´ul Haysem, İbrahim Nazzan, Sind bin Ali, Farabi, İbn-i Sina, Gazali, Harezmi, Ömer Hayyam, Taberi, Cezeri, Zerkavi gibi alimlerin yetiştiği ve eserler verdiği yıllardı… Nizamülmülk´ün “Nizamiye Medreselerini” de zikretmek şarttır.

930 Yılında ise, Müslümanlar Sicilya´yı tamamen ele geçirmiştir. Büyük Selçuklu(1038-1157) ve Anadolu Selçuklu(1076-1308) Devletlerinin kuruluşlarını takiben 1091 tarihinde de, Normanlar Sicilya´yı alır.

Papa ll. Urban, Fransa´da Clermont şehrinde yaptığı konuşmada Haçlı Seferlerinin düzenlenmesi için çağrıda bulunur(1095) ve ilk Haçlı ordusu 1096´da yola çıkar, gelir İznik´i kuşatır ve Haçlılar Selçuklu sultanı l. Kılıçaslan tarafından püskürtülür. Ancak 1099 yılı, Küdüs´ün Haçlıların eline geçtiği tarih olarak kayda geçer. İkinci Haçlı seferini (1147-1149) takiben, 1187 tarihinde, Salahaddin Eyûbi, Kudüs´ü Haçlılardan geri alır.

Binli yılların başlarında, Haçlıların seferlerle Doğuya gelmesi, yazılan kitapları alıp Latinceye tercüme ettirerek, batıya götürmeleri ile birlikte, İslam Aleminin üzerine “ölü toprağı”(!) serpmişler ve Müslümanları derin bir uykuya sokmuşlardır! Bin yıldır, sosyal bilimlerdeki birkaç kişi hariç, modern fen bilimlerinde ve teknolojide kayda değer pek bir adım atamayan İslam Âlemi(!), hayatın değil de Ahiretin kitabı olduğunu zannettikleri Kur´ânî emirlerden bîhaber, hala uyumaya devam emektedir!

⚠️1120´de Tapınak Şövalyeleri kurulur ve 1188-1192 yıllarında, üçüncü Haçlı seferi düzenlenir. Aziz Peter´in telkiniyle Ketton´lu Robert´in, Kur´an-ı Kerim´i Latinceye tercüme etmesi, 1147 tarihine tekabül eder. 1201-1204 yıllarında Dördüncü Haçlı seferi yapılır ve Haçlılar tarafından İstanbul talan edilir.‼️

1202 Tarihinde Arap rakamları Pisalı Leonardo Fibonacci´nin “Liber Abaci (Sayı Sayma Kitabı)” ile Avrupa´da kullanılmaya başlar. 1217-1221 yıllarında Beşinci Haçlı seferi, 1228-1229 tarihlerinde de Altıncı Haçlı seferi yapılır ve Alman imparatoru ll. Frederik kısa bir süreliğine Kudüs´ü işgal eder.

⚠️1245, bilim ritüeli açısından çok önemli bir tarihtir. Zira icazet(diploma), kürsü(YÖK öncesi dönemde Fakültelerimizde Anabilim Dalları, daha doğru olarak “Kürsü” adıyla anılırdı), akademik cübbe gibi uygulamalar Avrupa eğitim kurumlarında kullanılmaya bu tarihte başlar ve Albert Magnus, üzerinde bir Arap kıyafeti (cübbesi) ile Paris´e girer, herkesi hayrete sürükler ve kendisini bir Arap zannederler. Daha sonra sarığın yerini kep alacaktır.‼️

Moğol ordularının, Hasan Sabbah´ın haşhaşilerinin merkez üssü olan Alamut Kalesini 1256´da alması ve 1258 yılında Bağdat´ı ele geçirerek, Abbasi Devletine son vermelerini takiben, 1299´de Osmanlı Devleti (1299-1908) kurulur.

⚠️1765 yılında, Amerikan bağımsızlık bildirgesini kaleme alan Thomas Jefferson George Sale´in Kur´an tercümesini 16 şilinge satın alır ve üzerine detaylı çalışmalar yapar. Amerika Birleşik Devletinin kurucu metni olan” Bağımsızlık Bildirgesi”, 4 Temmuz 1776´da yayımlanır.‼️

⚠️Yine aynı tarihte, İngiliz tarihçi Edward Gibbon, Roma İmparatoru´nun “Çöküş ve Düşüşünün Tarihi” adlı eserinin ilk cildini yayınlar(1776). Kitapta yer alan İslam Tarihi hakkında tahliller, Avrupa´daki İslam tartışmaları üzerinde derin etkiler bırakır.‼️

1798´da Napolyon Bonapart Mısır´a çıkartma yapar ve Kahire´den ayrılmadan önce Suriye ve Filistin topraklarına sefere çıkar ve Caffe´yi işgal eder. Burada savaş esiri olan dört binden fazla Osmanlı askerini katleder(1799). 1801 yılında, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İslam Dünyası arasındaki ilk resmî temas, Amerikan Başkanı Thomas Jefferson ile Tunus Beyi Hammuda arasındaki yazışmalar ile başlamış olur.

⚠️1819´da Geothe (1749-1832) Doğu-Batı Divanını yayınlar ve eserini Sadî-i Şirazi´ye ithaf eder. 1850 ve sonrası Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mehmed Akif Ersoy, Namık Kemal, Said Halim Paşa ve Muhamed İkbal gibi fikir önderleri, Avrupa sömürgeciliğine karşı ve İslam Dünyasının ıslah ve tecdidi için “İttihad-ı İslam Düşüncesi”ni savunurlar.‼️

⚠️1850 tarihinden itibaren Kafkaslar´da Şeyh Şamil, Cezayir´de Emir Abdülkadir, Sudan´da el Mehdi ailesi, Nijerya´da Osmandan Fodio, Senegal ve Batı Afrika´da El Hac Ömer Tal, Somali´de Şeyh Muhammed Hasan, Libya´da Senusiyye Tarikatı ve Ömer Muhtar, Hindistan´da Berelvi Ailesi, İslami direniş, ıslah ve tecdid hareketleri başlatırlar.‼️

 Richard Burton 1853 yılında Afganistanlı bir Müslüman kılığına girerek Mekke ve Medine´yi ziyaret eder. 1857´de Hindistan Müslümanları, İngilizleri Hindistan´dan kovmak ve ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için büyük bir ayaklanma başlatır ve İngilizler ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırır.

1863 yılı ise, İstanbul´da Robert Koleji´in kurulduğu tarihtir! Akabinden Sultan Abdülaziz, kırk yedi gün sürecek olan Avrupa seyahatine çıkar(1867). 1915´de Osmanlı orduları, İngilizleri ve Anzakları Çanakkale´de yenilgiye uğratır. Bir yıl sonra Irak´ta Kut´ül Amare zaferi kazanılır. 1916 yılında, Sykes-Picot Antlaşması ile, İngilizler ve Fransızlar Ortadoğu´yu paylaşırlar.

1916-1918 Yılları, İslam Tarihi açısından çok önemlidir. Zira Arabistanlı Lawrance olarak ün salan Thomas Edward Lawrance, Arap aşiretlerini Osmanlı Devletine karşı ayaklandırmak için, Hicaz Bölgesine gider ve Şerif Hüseyin isyanını organize eder.

 Bu arada yeri gelişken, Enver Paşanın, Çanakkale Savaşında elimize geçen zamanın meşhur Lee Enfield isimli İngiliz Tüfeğini, Sürre Alayının başına görevlendirdiği Babası Ahmed vasıtası ile Şerif Hüseyin´e hediye olarak gönderdiğini, Şerif Hüseyin´in de, bu tüfeği Lawrence´e verdiğini, Lawrence´in bu tüfeği ateşleyerek Osmanlıya karşı isyan başlattığını, tüfeğin kabzasına şehid ettiği her bir Türk askeri için küçük, subayı için ise büyük bir çentik açtığı ve hasta olanları bile hasta yataklarında katlederek kabzada çentik açılacak yer kalmadığını, daha sonra bu tüfeğin, Londra´da Oxford Caddesinde Savaş Müzesinde sergilendiğini kaydetmek isterim.

Her şeye rağmen sinsi emelleri doğrultusunda İngilizler, Balfour Beyannamesi ile Filistin topraklarında bir İsrail Devletinin kurulacağını ilan eder(1917). 1920‘lerden sonra, Matrix´de ve Picasso gibi Avrupalı ressamlar, İslam sanatlarından etkilenerek yeni teknikler ve akımlar geliştirirler.

…Ve 1923´de Türkiye Cumhuriyeti kurulur elhamdülillah. Maalesef 1928´de Bursa´daki Amerikan Kız Kolejinde üç Türk kızının Hristiyan olduğu duyulur ve Okul Mustafa Kemal Atatürk´ün emriyle kapatılır. 1945 tarihinde İkinci Dünya Savaşı sona erer ve Birleşmiş Milletler kurulur. Avrupa Birliği´nin nüvesini teşkil eden yapı, altı üyenin öncülüğünde tesis edilir. Nihayet 1948 yılında İsrail Devleti Kurulur. Yine Cumhurbaşkanlığı teklif edilen Albert Einstein´ın, İsrail´in “Siyonist İdeali” olduğu gerekçesi ile, bu teklifi kabul etmediğini de, zikretmek isterim.

1950 ve sonrası Avrupa sömürgesi olmaktan kurtulan pek çok Müslüman ülke sözde siyasi bağımsızlığına kavuşur(!). Fakat askeri, ekonomi, kültürel ve hatta yönetsel bağımlılık ilişkileri devam eder. 1952´de Türkiye NATO´ya üye olur. 

⚠️1959 yılında Türkiye, o zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olan Avrupa Birliğine (AB) üyelik için başvuru yapar ve 1963´te imzalanan Ankara Antlaşması ile üyelik süreci resmen başlar. 1961 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında “İşgücü Alımı Antlaşması” imzalanır ve Türkler “misafir işçi” olarak Almanya´ya ve diğer Avrupa ülkelerine gitmeye başlar.‼️

1965 yılında Amerikalı siyahi Müslüman lider Malcolm X, Manhattan´daki Audubon Salon´unda konuşma yaparken suikaste uğrar ve hayatını kaybeder. 1967´de Arap-İsrail savaşını Birleşik Arap Orduları(!) kaybeder. 1978´de İsrail, Güney Lübnan´ı işgal eder, İsrail ve Mısır, ABD´nin himayesinde Camp David antlaşmasını imzalar ve imzayı atan Enver Sedat ve Menahen Begin, her ne demekse, Nobel Barış(!) Ödülünü alır. Enver Sedat 1981´de garip bir tecelli ile, suaikastte hayatını kaybeder. 1979, Rusya´nın Afganistan´ı işgal ettiği tarihtir maalesef. ABD ise, Rusya´ya karşı mücahidleri destekler(!).

Ayetullah Humeyni, kurgulanmış 16 yıllık sürgünden(!) sonra Tahran´a döner ve 11 Şubat´ta İran İslam Cumhuriyeti ilan edilir(1979). 1988 yılında, El Kaide terör örgütü kurulur malum şeytanlar(!) tarafından… 1989´de Berlin Duvarı yıkılır ve Avrupa´da Doğu-Batı, ulusal sınırlar, çoğulculuk ve diğer konularda yeni yeni tartışmalar ve yeni kaoslar başlar. 1990´da Irak, Kuveyt´i işgal eder ve 1991 yılında Kuveyt´in talebi üzerine ABD öncülüğünde Birinci Körfez savaşı başlar, Sovyetler Birliği dağılır, Orta Asya´daki Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanır(!).

1992 yılında Reconquista‘nın 500. yılında İspanya Devleti, ülkedeki Müslüman, Yahudi ve Protestan cemaatleriyle bir dizi anlaşma imzalayarak onların varlığını tanıdığını açıklar ve İspanya Yahudilerin Türkiye´ye gelişinin 500. Yılı çeşitli etkinliklerle anılır.

1992-1995 Bosna savaşı yılları… Müslüman Boşnaklar, katliam, soykırım ve etnik temizliğe tabi tutulur. Sırplar, 1389´da yapılan Birinci Kosova savaşının intikamını alacaklarını söyler.

1993´te internet olarak bilinen www “world wide web” genel kullanıcıların hizmetine açılır ve yeni iletişim biçimleri kısa sürede dünyaya yayılır.

1994´de Brooklyn´li bir psikolog olan Baruch Goldstein, Filistin´de El Halil Camii´ne girerek sabah namazı kılan müslümanlar üzerine ateş açar ve 38 kişiyi katleder. Yine 1995´de Amerikalı teröristler Oklahoma devlet binalarına saldırı düzenler ve 168 kişiyi öldürür ve 11 Eylül saldırılarına kadar Amerikan topraklarında yaşanan en büyük terör saldırısı olarak tarihe geçer.

Ve 1997 yılı… “İslamofobi hepimizi için bir tehdit” başlıklı “Runneymede Trust Raporu” Londra´da yayınlanır. 1999´da süreç içinde farklı isimler alan Daeş, Irak´ta Ebû Mus´âb Zarkavi tarafından kurulur. 11 Eylül 2001´de New York ve Washington´a saldırılar düzenlenir ve saldırıyı El Kaide üstlenir. 2003´de ABD Irak´ı işgal eder ve akabinde Ebû Gureyb hapishanesinde ağır taciz ve işkencelerin yapıldığı ortaya çıkar.

2005, Danimarka´da karikatür krizinin patlak verdiği tarihtir. Ertesi yıl Papa XVl. Benedikt, Regensburg´da bir konuşma yapar ve konuşması büyük tepkilere yol açar ve aynı yıl içinde Türkiye´yi de ziyaret eder. 2006 Yılında, Türkiye ile İspanya, Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı girişimini başlatır.

Amerikan Kongresine Minnesota eyaletinden seçilen Müslüman temsilci Keith Ellison, yemin töreninde Jefferson´a ait Kur´ân-ı Kerim üzerine el basarak yemin eder(2007). 

⚠️2011´de, Arap dünyasında “Arap Baharı”(!) adı altında demokrasi, eşitlik, özgürlük ve onur için halk ayaklanmaları başlar. 2012 yılında Norveç´te Anders Breivik, “İslamın Avrupa´da Yayılmasını Önlemek ve Hristiyan bir Avrupa Kurmak” iddiasıyla 77 kişiyi katleder ve onlarca kişiyi yaralar.  2014-2016 senelerinde Irak ve Suriye´de etkin olan DEAŞ, Türkiye, Fransa ve Belçika gibi ülkelerde intihar saldırıları düzenler. Dünya genelinde, İslam düşmanlığı ve Müslüman toplum karşıtı konuşmalar, beyanatalar, makaleler ve hareketler güç kazanır ve devam eder.(https://rdvnklc.wordpress.com/2017/11/18/islam-bati-iliskileri-tarihinin-onemli-hadiseleri/).‼️

Hala, maalesef Dünya ölçeğinde çeşitli mecralarda çeşitli şekillerde Homofobi, İslamofobi ve İslam düşmanlığı süregelmekte ve kendisinin Müslüman olduğunu iddia eden, hiçbir vasıfla vasıflandırılamadığım, nerede ise iki milyara yaklaşan İslam Âlemi(!) uyumaya ve sızlanmaya devam etmekte, bilim ve teknolojide bir adım atmak için gayret göstermemektedir!

Cihanşümül algoritmik hayata katkı sağlamak adına, hiçbir farklılığı ve ayırımcılığı dikkate almadan, Adalet, Liyakat, Meşveret, Maslahat ve Emanet ilkelerini, Tezekkür, Tedebbür, Teakkul, Tefakkuh ve Tefekkür (5 T Prensibi) çerçevesinde işler hale getirmedikleri müddetçe de, Müslüman(!) İslâm Âleminin(!) mevcudat, medeniyet, hayat, insanlık ve Kâinat Barışı için ayağa kalkması mümkün değildir! Nitekim hak ve hakikat, başvuru referanslarına göre muhtelif tasvirleri mümkün olsa da, daima tektir ve gerçektir!(https://www.acapublishing.com/magazine)

Konu ile alakalı birkaç aforizmamız ve Rast bestelenmiş bir rubâimiz ile ferahlanalım !

*Bazı kitaplar, içindekilere (yazılanlara) inanmamak için okunur!
*Evrim tarih boyunca, Kâinatta her alanda devam ediyor ve devam edecektir!
*Ümitsizliğe düşmek, mağlubiyeti kabul etmektir.
*Molla Lütfi´leri(Ölümü, 1495) katleden zihniyet, bilimin önündeki en büyük engeldir!
*Medeniyet, Bilim ve Teknoloji; Bilgi, Öz Güven, Özgürlük ve Eleştirel Bakış ile gelişir.
*Öğretilenlere şüpheci ve akılcı eleştirel yaklaşım, bilimsel özgürlüğün ve gelişimin esasını teşkil eder.
*Müesses nizamı, Kardinal Roberto Bellarmino´lar(1542-1621) olduğu müddetçe, değiştirmek mümkün değildir!
*Problemi çözebilmek, problemi görebilmekten geçer! 
*Gözlem, kurgulanıp formülüze edlince ancak bilimsellik kazanır.
*Kaderimizin motiflerini, tekrarlarımız çizer.
*Çâre, çâresizlikte gizlidir!
*İnsan düşüncesinin, mahkumudur!
*Kâinata hâkim olmanın sırrı, kelimeye hâkimiyette yatar!
*Sevgi, hayatın “Kilit Taşı”dır.
*Umut, umutsuzluğun çocuğudur!
*Şöhret; “BEN”liğin, toplum tarafından işgâlidir!
*Hastaların saf ızdırabı, tavanlarda saklıdır!
*Kendimiz olabilmek için, önce kendimizden kurtulabilmek gerek…
*Kitaplarla dolu bir evde doğup, ilmî tartışmalar ortamında büyümek, bana “Bilim Adamı” olmaktan başka bir çıkar yol bırakmamıştır!
*Bilgiye hürmet, Allah´a hürmettir!
*İnsan-ı Kâmil, yaşadığı hayattan muhteşem haz alan ve asla müştekî olmayan, ve aynı hayatı tekrar tekrar yaşamak isteyen insandır.
*Bilimin bildirmeyip de bildiğimiz, hiçbir şey yok!
*Yol bu yol… Bilimin dışında başka bir yol yok!
*Zaten dinler birbiriyle yeterince didişiyor. Bu insanların derdi ne! 
*Bilim insanlarının her şeyi ciddiye almaları, ciddiyetle bağdaşmaz.
*Büyük bilim insanlarının, büyük hataları olur!
*Her öğrenilene akılcı eleştirel düşünce ve tenkit gözü ile yaklaşmak, bilimin sarsılmaz kaidesidir.
*Düşünce hürriyeti, ön yargılardan kurtulmakla başlar.
*İnandırıcı yalan, güçlü bir zekanın mahsulüdür!

Güfte; İsmail Hakkı AYDIN
Beste; Salih Uyan
Makam; Rast
Usül; Aksak

SENDEDİR
— • — — /— • — — /— • — — /— • — 
(Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün)
Yandı cânım hasretinden, çâre, derman sendedir. 
Bir yaban ummana düştüm, gel yetiş cân sendedir.
Gül dilerken, hep dikenler düştü Yar´dan bahtıma,
Sende hicran, ıstırâbım, hem de ferman sendedir.

Referanslar;
1.https://www.acapublishing.com/magazine
2.https://rdvnklc.wordpress.com/2017/11/18/islam-bati-iliskileri-tarihinin-onemli-hadiseleri/

30 Ağustos 2024 Cuma

“Nur-i Muhammedi” & Rabia el-Adeviyye

 

Sufi inancında “Nur-i Muhammedi” ihtiyacı

Dr.Hamdi Kalyoncu/Dinihaber.com


Sufi inanışın vazgeçilmezlerinden biri de “Nur-i Muhammedi” ya da “Hakikati Muhammedi” diye isimlendirilen bir iman esasıdır.

Bu bir “iman esası” sayılır, çünkü böyle bir inanış “mutlak gayb” konusudur. Mutlak gayb ise sadece Allah’ın bildirdiklerinden ibarettir. Allah bildirmez ise kimse bilemez ve bildiremez.

Vahyin yani Allah’ın bildirdiklerinin tek kaynağı olan Kur’an’da buna dair her hangi bir bilginin varlığı söz konusu olmadığına göre “İslam imanı” açısından temelsizdir.

Ancak tasavvufi inanış ve söylemlerde mevcut bulunan bu inancın neden ve nasıl ortaya çıktığı bilinmeden sufizmin yeterince anlaşılması mümkün olmaz. Çünkü, “Nur-i Muhammedi” nazariyesi tasavvuf inancının temel yapıtaşlarından biridir. Bunun olmadığı bir durumda “büyük sır” çöker, tasavvuf dayanaksız kalır.

Nedir bu “Nur-i Muhammedi?”

Bu iman esasına göre, “Hiçbir şey yoktu, Nur-i Muhammedi vardı. Allah bütün varlıkları yaratmadan önce Peygamberimizin nurunu yarattı. Sonra da diğer bütün yarattıklarını o nurdan yarattı. 

Bu sebeple o nur ölümsüzdür, aslında Peygambere de öldü diyemeyiz. O nur ölmez, o nur olmazsa hiçbir şey olmaz.”

İnanç bu! Bu inanç son derece önemlidir. Böyle inanmadan sufi olamazsınız.. Sufi olmadan da nasıl Müslüman sayılacaksınız ki?

Tasavvufta “Nur-i Muhammedi” İnancı Neden Gerekli?

Tasavvufun inanç temeli olan “mevcudun birliği” yani görünen görünmeyen her şeyin “bir” olduğu görüşünü bir kutsala dayatmalı ki, inananlar tarafından kabul edilsin ve inanç haline gelsin. Bunun için bulunan yol şudur;

“Allah ilk olarak, hiçbir şeyi yaratmadan önce Peygamberin nurunu yaratmış, sonra da onun nurundan da başkalarını.!”

Müslüman biri “Allah’ın nuru” itiraz mı edecek?!

İnanan kimse Peygamberi elbette seviyor. Allah ve Peygamberden bahsediliyorsa inanmış bir insan huşu içinde dinler. Sorgulamak aklına gelmez.

Allah’ın tüm bildirdikleri Kur’an’da.. Ayetler bu kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını söylüyor. Biri, “Allah şöyle yaptı, böyle yarattı, şunu dedi!” derken, “bunlar doğru mu?”, “Nereden çıkarıyorsunuz?” diye çok kimsenin aklına da gelmiyor. İnanmamız gereken her şeyi Rabbimiz Kitap’ta bildirmiş.. Onun dışındaki ilaveler bir varsayım, bir teori… Sorgulamayınca, insan bu söylenenleri Kur’an’da bildirilmiş gibi düşünüyor. 

O zaman da buna itiraz etmek sanki Allah’a itiraz, Peygamber’ini de sevmemek olarak algılanıyor. Dolayısı ile itiraz zor.!

İtiraz edilmeyince de bu inanış tarzı inananları, “yaratılmış olan her şeyin Allah’ın bir parçası olduğu”, yani “her varlığın Yaratan’ın bizatihi kendisi olduğu” inancına hazırlıyor. Yani Vahdeti Vücut’a.!

Bu inanç kafalara yerleşince de bir insanın zikirlerle önce şeyhi, sonra Peygamberi, son aşamada da Allah ile “bir” olması, onda “fena bulma” yani kaybolması kolay kabul ediliyor.

Bu yolda gavs hazretleri en üsttedir, yani “insan-ı kamil” olmuşlardır.  İnsanı kamil Peygamberin hakikatini yani “Nuru Muhammedi’yi temsil eder. O “Nuri Muhammedi” ki, Allah’tan bir parçadır. Öyleyse gavs hazretleri de öyledir.

Nuri Muhammedi’ye hem Peygamberin haşa Allah olduğu, hem de gavs hazretlerinin Allah ile birleştiği inancını ister istemez getirir.

Aynen İsmailağa’da camide bıçaklanarak öldürülen Bayram Ali hocanın söylediği gibi.! O da büyük mutasavvıf  “İmam Rabbaninin dediği gibi” diyerek!

Cemaatin çokça devam ettiği camide coşmuş Bayram Ali hoca, şöyle sözler ağzından dökülüyor:

Osmanlı devletini kuran Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’nin torunlarıyız biz ya Resulüllah!

Bizim canımız var ise, sen bizim cananımızsın Ya Resulullah.!

Canımızı veririz amma cananımızı kimseye kaptırmayız ya Resulüllah….

Otururken Muhammed Mustafa, Kalkarken Muhammed Mustafa..! Yatarken Muhammed Mustafa, yürürken Muhammed Mustafa..

Muhammed Mustafa..! Ona ben güneş diyemem, güneş batar.

Muhammed Mustafa..! Ona ben su diyemem, su durdu mu kokar..

Muhammed Mustafa..! Ona ekmek diyemem, ekmek durdu mu bayatlar.

Muhammed Mustafa..! Ona ben çok leziz bir yemektir diyemem. Yemek durdu mu ekşir.

Muhammed Mustafa.!

Muhammed Mustafa’nın “müşebbehünbihi” yoktur.Muhammed Mustafa’nın benzetilebileceği hiçbir varlık yoktur.

İmamı Rabbani ’nin dediği gibi: “Muhammed Mustafa eşittir Allah.!”Muhammed Mustafa eşittir Allah.!

Muhammed Mustafa eşittir Allah.! Bir eti kemiği var, fark olarak, o kadar!”

Nuri Muhammedi’yi yaratılış teorisini kabul ettiğinizde yaratılmış her şeyin Yaradan’ın kendi olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz zaten. Başta da Hz.Muhammed(sa)..! Sonra da “insan-ı kamil” yani “kamil insan” şeyh hazretleri;gavs-ı azam.!

“Nur-i Muhammedi” İnancı Nereden Geliyor?

Bu inanç nereden ve hangi sebeplerle Müslümanlara gelmiş acaba? Kaynaklardan takip edelim:

Bu inanç eski Yunan felsefesinden, Hıristiyanlığa, oradan da sufilerce İslam’a sokulmuştur. Yunan felsefesindeki “logos” “akl-i evvel”, Hıristiyanlıkta “İsa”, Tasavvuf dininde de “Nur-u Muhammedi” ve ya “Hakikat-ı Muhammedi” olmuş.

Bu teoriye göre Allah kendini Nur-u Muhammedi şeklinde transforme etmiş, ilk kozmik mayaya, oradan diğer başka şeylere dönüşmüş, oradan da evren oluşmuştur.

Yuhanna İncili şöyle başlar; Başlangıçta Logos/ Kelam vardı ve Logos Tanrıyla birlikte ve Logos Tanrıydı… Logos ete kemiğe bürünerek aramızda yaşadı ve onun adı İsa Mesih’ti. Kendisi Tanrı olan ve Tanrının bağrında bulunan Oğul (İsa Mesih) böylelikle Tanrı’yı ifşa etti. ( Yuhanna, 1/1-18).

Yani insanlar “Tanrıyı onunla bildi!” Bizde insanlar Allah’ı gavs hazretleri ile bilir” kabulünde olduğu gibi.!

“Öyle ki Babanın bende, benimde Babada olduğumu bilesiniz. (Yuhanna,10/36-8)

İsa, Filip’in; “Bize babayı göster” demesi üzerine İsa, şöyle dedi:

“Filip bunca zamandır sizinle birlikteyim. Daha beni tanımadın mı? Beni görmüş olan, babayı görmüştür. Sen nasıl bize Babayı göster diyorsun? Benim Baba’da, Baba’nın bende olduğuna inanmıyor musun? Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum, ama bende duran baba kendi işini yapıyor. Buna İman edin ben Babayım, Baba bendedir.” (Yuhanna, 14/8-11)

“Görünmez Allah’ın sureti, bütün hilkatin ilk doğanı odur.. Gökte ve yerde olan her şey onda yaratıldı, bütün şeyler onun vasıtasıyla ve onun için yaratıldı. Hepsinden evvel olan kendisidir ve bütün şeyler onda kaimdir. (Pavlus’un Koleselilere mektubu, 1/15-8)” (   ) Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları, Süleymaniye vakfı yay. İst. 2012, s:276

Bu anlatım ile tasavvufi kaynaklar şaşırtıcı derecede benzerlik gösterir. Büyük mutasavvıf Abdulazized-Debbağ, el- İbriz adlı kitabında şöyle der:

“Arş ve ferşiyle yer ve gökleriyle cennet ve perdeleriyle ne varsa hepsi bir araya getirilip bakılsa Muhammed’in nurundan bir parça olduğu görülür. Muhammed’in bütün nuru bir araya getirilip arş’a konsa arş erir. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa hepsi dökülür, dağılır.” (İbrahim Sarmış, Tasavvufun İslam Kültürüne Olumsuz Katkıları, Umran Dergisi, sayı ; 32, s:3-4, 55)

“Levlake..” diye başlayan hadisi hatırlayınız ve şu satırlara bakınız:

“İsa olmasaydı kainat yaratılmazdı. Göklerde ve yeryüzünde  görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümdarlıklar…. Her şey onun aracılığıyla ve onun için yaratılmıştır.”  (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par.331)

Yani bizde “Levlake…” diye başlayan ve tamamen uydurma ve iftira olduğu kaynaklarda belirtilen “Sen olmasaydın.! Ben alemleri yaratmazdım…”diye giden hadis gibi…

“Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım…” 

Bu sözün İsmail b. Muhammed el-Aclüni’nin “Keşf’ul-Hafa” adlı eserinde geçtiği  (Beyrut 1988/1408, c.II s. 164) ve bu eserin, halk arasında hadis diye bilinen sözleri, eğrisiyle doğrusuyla ortaya çıkarmak için yazıldığı.. Bu sebeple de o kitapta çok sayıda uydurma hadisin bulunduğu, Peygambere mal edilen bu sözün hadis olmadığı, uydurulmuş olduğu yönünde. Ama, “Kimi tarikatlara göre Muhammed aleyhisselam, var oluşun başlangıcıdır. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş.. Bütün yaratıklar ondan ve onun için yaratılmıştır. “Hakikat-i Muhammediye” nur olması bakımından alemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır.

Bu nur ölümsüz ve ebedi olduğundan Peygamber için “öldü“ denmez… Hakikat-i Muhammediye bütün Peygamberlerin ve velilerin ledünni ve Batıni bilgileri aldıkları kaynaktır.

Bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur.” (Mehmet Demirci, “Hakikati Muhammediye”, DİA,c. XV, S.179-180)

Katoliklere göre “Mesih İsa, gerçek Allah ve gerçek insandır. İşte bu nedenle insanlara Allah arasında tek aracıdır.” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 480)

“Kimi tarikatlara göre de Allah ile hakikat-i Muhammediye aynı gerçeğin ön ve arka yüzleridir.” (Mehmet Demirci, “Hakikati Muhammediye”, DİA,c. XV, S.179-180)

Velilerden Velilere Geçen Kutsal Sır

Nuri Muhammedi aynı zamanda velilere verilen “sır”rın da kaynağıdır. Bu çok önemli..Tasavvuftaki büyük sır da buna bağlıdır.

“Nuri Muhammedi”, bütün varlıkların kendisinden yaratıldığı nur olduğu için o her devirde birilerine devren gelmeye devam eder.

Buna göre şöyle inanılır; “Hakikati Muhammediye” Peygamberimizin “kendisi” değil, onda tecelli etmiş bir “nur.” Bu nur Allah’ın bir parçası yani “Allah’ın kendisi.!”

“Hakikati Muhammediye, Muhammed aleyhisselamın tarihi şahsiyeti değildir. O hakikat, her devirde değişen isim ve suretlerde peygamber ve ya veli olarak ortaya çıkar.” (Hasan Kamil Yılmaz, İnsanı Kamil, Altınoluk Mecmuası, Temmuz 1996, sayı: 125, s.31)

Bu “hakikat” nuru, Peygamberde olmuş ama ondan bağımsız olarak vardır. Onun bedeninden yani tarihi şahsiyetinden önce de vardı, ondan sonra da var olmaya devam ediyor..“Kutup” olan şahıslarda, gavs hazretlerinde tecelli ediyor.

“Kutub” olarak bilinen kimseye, “Hakikat-ı Muhammediye”nin kendisine göründüğü kişi olarak inanılır. Hakikatin bilgisi de ona bu yolla veriliyor, onunla da bize geliyor.

“Nur-u Muhammedi”, Hakikat-ı Muhammediye teorisi ile “imani bilgi” akışı da en yüce Kutup’a, gavslara doğru akıtılıyor.

“Kutub”, varlığın yaratılış nedeni olan “hakikat-ı muhammediye”nin kendisinde tecelli ettiği, kutubların imamı olan Kutb’ul-aktabyani gavs hazretleri bu kendisine gelen özel bilgi ile hem bizi irşad ediyor hem de evrenin manevi yönetimini sağlıyor.

Önde Gelen Mübarekler ve Hakikat-i Muhammediye

Önde gelen tüm çok mübarek zatlar vahdeti vücut inancını kabul eder. Ve bu çerçevede Nuri Muhammedi faraziyesini inananlarına telkin ederler.

İbni Arabi’de Nur-i Muhammedi;

“Hakikat-ı muhammediye, ilahi zatta ilk belirti olduğu için tayyün-ü evvel,

En yüksek mertebede söz olduğu için Kelam-ı a’la,

En yüksek varlık mertebesi olduğu için arş,

Bütün bilgiler kendisinde olduğu için Kalem-i a’la ve ya akl-ı evvel,

Allah’ın vasıtasını taşıdığı için halife,

Allah ile yaratılmışlar arasında aracı olduğu için berzah,

Her türlü sureti kabul ettiği için heyula,

Ruhların en ulusu olduğu için Ruh-u a’zam,

En mükemmel insan olduğu için insanı-ı kamil,

Evren ondan yaratıldığı için Alemin aslı/özüdür. ” (Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları, Süleymaniye vakfı yay. İst. 2012, s.277)

“Mekke den Medine’ye hicret eden Allah’tı ve O’nunla beraber ikinci bir şey yoktu.. Muhammedin hakikatı bütünüyle alemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır. Onun varlığı o ilahi nurdan, boşluktan ve külli hakikattandır. Boşlukta kendisi varolmuş ve alemin kendisi O’nun tecellisinden meydana gelmiştir.” (İbni Arabi, Futuhatu’lMekkiye, I, 152)

Abdülkerim Cili’de Nur-i Muhammedi;

İbni Arabi’nin yolunun en cesur savunucu Abdülkerim el-Cili şöyle der;

“Allah Muhammed’i kemalinden yaratığı, cemal ve celalin mazharı/görünümü yaptığı zaman bütün isim ve sıfatlarının hakikatlerinden ona vermişti. Muhammed’in nefsini kendi nefsinden yaratmıştır. Bu yüzden alemde maddi ve manevi ne varsa hepsi Muhammed’in bir yansıması ve görünümüdür.”

Gümüşhanevi Hazretlerinde Nur-i Muhammedi;

O, sadece bulduğu her sözü hadis diye derlemekle kalmamış, mahiyeti Nur-u Muhammedi ile aynı Hakikat-ı Muhammediyye’yi de tanımlamıştır.

“Hakikat-ı Muhammediyye’nin Esma’ül-Hüsnası vardır. O Allah’ın ism-i a’zam’ıdır. İsm-i a’zam ise Allah’ın bütün isimlerini kapsayan yahut mutlak ilahi zatın ismidir. Hakk’ın suretleri Muhammed’in kendisidir. Allah, ehadiyyet mertebesinden vahidiyyet mertebesine tenezzül buyurduğunda, O’nun isim ve sıfatları artık Nur-u Muhammed olarak zahir oldu.” (Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları, Süleymaniye vakfı yay. İst. 2012, s.277)

“Alemde Muhammet’ten başka varlık yoktur. Allah’ın ruhu Muhammed’in ruhudur. Ademe üfürülen bu ruhtur. O Zat-ı Akdes’in, Allah’ın tecellisidir.” (H. Musa Bağcı, Beşer olarak Hz.Peygamber, Ankara Okulu 2010, s. 470-3)

Abdulaziz Debbağ’da;

El-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz ed-Dabbağ şöyle demektedir;

“Arş ve ferşiyle, yer ve gökleriyle, cennet ve perdeleriyle, alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bakıldığında Muhammed’in nurundan bir parça olduğu görülür. Muhammed’in bütün nuru bir araya getirilip Arşa konulsa, Arş erir. Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse, perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar.” (El- İbriz, 2 / 84) (İbrahim Sarmış, a.g.dergi, sayı; 32, 3, 4 s:55  )

Molla Cami, “Nefahatu’1-Uns MinHadarati’l-Kuds” isimli kitabında  Gavsu’l azam yani en büyük kutub’un , kendisinden yardım dileyene manen yardım elini uzattığı için “Gavs” ismi ile de anılmış olup, Hakikat-i Muhammedi’nin varisidir” der.

Tasavvufu meşrulaştırma ve İslam’a katma gayretleri bakımından son derece önemli bir yer işgal eden; “Gazali’nin “muta’ (itaat edilen varlık) dediği şey de, nur-u muhammedî’ denilen bu nurdur.” (Süleyman Uludağ, Nur md, DİA, C.33)

“Gazali’nin varlık ve bilgi kavramlarını bu nur sembolizmiyle anlatan metafiziği kendisinden sonra vahdet-i vücutçu felsefecilere ilham kaynağı olmuştur.” (İlhan Kutluer, Nur md, DİA, C.33)

Gazali’nin ’muta’ kavramı Hıristiyanlardan pek de farklı görünmüyor;

Mesih Tanrı’nın biricik Oğlu’dur. O’nun Oğlu ”Nur” dur, çünkü Baba’sı da “Nur”dur. Yani Oğul Tanrı Özü’ne sahiptir. Tanrı Özü’ne sahip olan Oğul Tanrı’dır. O hiç bir zaman yaratılmamıştır.” ( http://www.ortodoksluk.org/buyukimanaciklamasi1.htm)

Hz.İsa’nın Babası Nur-i/Ruhu Muhammedi

Madem ki önce Hz.Muhammed’in nuru yaratılmış, sonra Adem’e üflenen ruh dahil her şey ondan yaratılmış, o zaman Hz.İsa’nın babası kim diye fazla düşünmeye gerek kalmaz!

“Bütün tefsirler bunu Cebrail (as) olarak ifade ediyorlar. Fakat âyette “Ruh” tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise, ihtilafın çerçevesini aşkın ve Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir.

Bunun için uydurma olduğu ifade edilen hadis de hazırdır zaten.!

“Allah İmran kızı Meryem’i Firavun’un hanımı Âsiye’yi ve Musa’nın kızkardeşi Gülsüm’ü Cennette bana zevce olarak vermeyi hükmeyledi.” (İbniMâce Tercümesi 10: 649.) (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, 8/258.)

Halbuki ilmi izahlar şu merkezde idi;

Oysa “min” harf-i cerr’i; ibdita ve nihayet başlangıç ve son ifade ettiğinden anlam: “o ruh Allah tan Meryem e gönderilmiştir” olur. Burası “minbadıyyet” bir parçası anlamına gelmez.

Nitekim,“O göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirmiştir.” (casiye 45/13) ayetinde geçen “minhü” ye “O’ndan” yani “O’nun bir parçası” anlamı vermemiz gerekirdi ki, bu takdirde anlam haşa bütün kainat Allah olmuş olur.

“Adem’e Ruhumdan üfledim “ (Hicr/29) ayetleri “Ruh/Cebrail vasıtasıyla onlara hayat verdim” şeklinde anlaşılmalıdır.”  (Prof.Dr.Y. Şevki Yavuz, Ruh md. DİA,  C.35, s:187)

İşin ilginç ve garabet arz eden bir tarafı da, Ruh-u Muhammedi ile Hz. Meryem’in birlikteliğini düşünmek, birinin ruhu ile diğerinin bedenini, yani bir beden, başka bir ruh izdivaç ediyor!

İnanç bu işte! Nur-i Muhammedi, oradan Vahdeti vücut ve sonra ruh ile bedenin izdivacı..!

Hem de o içinde var olacağı beden yaratılmadan yüzyıllar öncesinde..!

Nur-i Muhammedi inanışı ile, “Her şeyin yaratıcısı, var edicisi Allah’tır.” İnancı, yani özetle “Her şey O’ndandır” iman esası, “Her şey O’dur” şekline dönüştürülmesi kolaylaştırılmış oldu.

Bununla, “Her şey O’dur; Yaratıcının kendisidir” söylemi, tasavvufun “Vahdeti Vücut” dediği, her şeyin yaratıcının bir parçası, O’nunla bir bütün olduğu akidesi desteklendi.


🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀



                                            Hititli Selda'nin Altay Kalesi :) 

Rabia el-Adeviyye

Bir kadın veli: Rabia.

Rabia el-Adeviyye (Arapça: رابعة العدوية القيسية; y. 716 – 801) veya Rabiatü'l Adeviyye, Basralı şair ve ünlü kadın sufiydi.

İlk dönem sufi şairleri arasından en önemli isimlerden biridir. İlahi aşk öğretisi kendisinden sonraki sufileri de önemli ölçüde etkilemiştir. Yirminci yüzyılda Rabia hakkında kaleme alınmış en kapsamlı eser, Margaret Smith'in yüksek lisans tezi olarak kaleme aldığı ve daha sonra kitaplaştırılan ve Türkçeye de çevirilen Rabia the Mystic adlı eserdir.

Hayatı

Basra'lı ünlü kadın sufi Rabia, 714 veya 718 tarihlerinde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesinin dördüncü kızı olduğu için kendisine Rabia ismi verildi. Anne ve babasını kaybeden Rabia, henüz çocukken köle olarak satıldı. Elini sakatlamak pahasına kaçmaya çalıştı ancak yeniden yakalandı. Efendisi, Rabia'nın halini görüp onu serbest bıraktı. Önemli sufilerden kendisine yapılan evlenme tekliflerini geri çevirip, 801'de ölünceye kadar bekar yaşadı. Hikâyesi ve sözleri 13. yüzyıl sufilerinden Feriüddin Attar'ın, kimi evliyaların hayatları ve sözlerini derlediği ünlü eseri "Tezkiret'ül Evliya"da yer almaktadır. Attar; kendisine, neden kitabına Rabia'yı aldığını soracak olanları, Peygamberin, "Allah sizin suretlerinize değil niyetlerinizle bakar." sözünü delil göstererek yanıtlamaktadır.

(((( Ferîdüddin Attâr tarafından yazılan, doksan altı Sufi azizinin (veli, çoğlu evliya) ve onların mucizelerinin (karamat) anlatıldığı hagiografik bir derlemedir.Attâr'ın günümüze kadar ulaşan tek düzyazı eseri, Müslüman alim ve Şii İmamı Ca'fer es-Sâdık'ın hayatıyla başlayıp, Fars tasavvuf yazarı Mansur el-Hallac'ın hayatıyla sona eren 72 bölümden oluşmaktadır.Attar, "Tezkiretü'l-evliyâ" adlı eserini yazarken birçok kaynaktan faydalanmıştır. Bunlar arasında kendi eseri olan "Şerhu'l-ḳalb"in yanı sıra yazarları bilinmeyen "Keşfü'l-esrâr" ve "Maʿrifetü'n-nefs" gibi eserler de yer almaktadır. Ayrıca Abdülkerim el-Kuşeyrî'nin "er-Risâle"si ve Hücvîrî'nin "Keşfü'l-maḥcûb"u gibi önemli tasavvuf eserleri de onun ilham kaynakları arasında sayılabilir.))))


Popüler kültürdeki yeri

  • 1973 yılında yayınlanan Rabia filminde Fatma Girik tarafından canlandırılmıştır.
  • 1973 yılında yayınlanan Rabia: İlk Kadın Evliya filminde Hülya Koçyiğit tarafından canlandırılmıştır.
  • 2008 yılında yayınlanan Hz. Rabia filminde Ezgi Karaduman tarafından canlandırılmıştır.
  • Sufis-Glaube Liebe Tanz (Arte Tv)

Kaynakça

  1. ^ Margaret Smith (1995). Encyclopedia of Islam, 2nd ed., Vol. 8, "Rābiʼa al-ʼAdawiyya al-Qaysiyya". Brill. ss. 354–56.
  2. ^ "Rabia (1973)". IMDb.com. 11 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2017.
  3. ^ "Rabia/İlk Kadın Evliya". Sinematurk.com. 24 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2017.

&Konuyla ilgili yayınla

  • Margaret Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia İnsan Yayınları, 1991
  • Margaret Smith, Muslim Women Mystics, Oneworld Publications; Second, Revised edition (October 1, 2001)
  • Feriüddin Attar, Tezkiret'ül Evliya
  • Camille Adams Helminski, Women of Sufism: A Hidden Treasure
  • Charles Upton, Doorkeeper of the Heart: Versions of Rabi'a, Pir Press (January 30, 2004)
  • Widad El Sakkakini, First Among Sufis: The Life and Thought of Rabia al-Adawiyya, Octagon Press, Limited (December 1982)
  • Javad Nurbakhsh, Sufi Women, tr. Leonard Lewisohn (London: Khaniqah-Nimatullahi Publications, 1990),

&

                                                        ilim kadını Fatma el-Fihri 

Dünyadaki ilk üniversite kabul edilen Karaviyyin Medresesini 859 yılında Fas Krallığı'nda kuran Tunus doğumlu Müslüman ilim kadını Fatma el-Fihri 

Karaviyyin Üniversitesi'nin felsefe, tarih, astronomi, tıp gibi alanlarda çok sayıda değerli öğretmen ve öğrenciye ev sahipliği yapmidtir, "Bu kadın ne bir kraliçe ne bir prenses ne de güçlü bir hükümdarın kızıydı. Sadece halktan bir kadındı. Bu yönü eserinin gücünü yansıtıyor. Babasından kalan bütün mirası dine ve bilgiye olan aşkına harcadı." 

1662'de Tunus'un ilk hastanesini kuran Türk asıllı Aziza Osmana'nın da 8 Mart vesilesiyle anılması gerektiğini vurguladı.   

"Karaviyyin Medresesi tüm Akdeniz Havzası'nın meşalesi olmuştur". 

Kayrevan şehrinde dünyanın ilk üniversitesini kuran Fihri'ye ilişkin, "Hiç şüphesiz, Fatma el-Fihri, yenilikçiliğin, cesaretin ve çalışma azminin timsali Müslüman bir kadın olarak günümüz bilim dünyasının ilham teşkil eden figürlerinden biri olmaya devam etmektedir."

"İlk üniversitenin kurucusu olan Fatma el Fihri'nin hayatını vakfettiği eğitim kurumu sadece Afrika'nın değil, tüm Akdeniz Havzası'nın meşalesi olmuştur." 

Türk asıllı Osmana'nın vakıf aracılığıyla Tunus'ta kurduğu hastanenin tıp tarihi açısından taşıdığı öneme de dikkati çekti. 

Hastanenin bir hamamı olduğunu, hastaların ancak o hamamda temizlendikten sonra kabul edildiğini anlatan Ağıldere, Tunus'un Fransa hakimiyetinde olduğu dönem Fransız hekim Charles Nicolle'nin çok yaygın olan tifüs hastalığının bu hastanede alınan basit hijyenik önlemlerle yayılmadığını ve tedavi edildiğini fark ettiğini anlattı. 

"Bu tespit 1928'de Nicolle ve ekibine Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülünü kazandırıyor. Ancak bu Nobel Tıp Ödülü Tunus'a değil, Fransa'ya gidiyor. Aradaki bağlantı, bir Türk tarafından kurulan hastane üzerinden tıp ödülü alınması çok önemli." diye konuştu.

Muhabir: Nazlı Yüzbaşıoğlu


🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀