28 Ocak 2024 Pazar

Bilimler tarihiyle daha nice uğraşanlar vardı. Mesela Johannes Philoponus (490-570) adında bir Yunanlı 6. yüzyılda tıp tarihi hakkında bir şeyler yazdı. Ama çok fakirce şeyler. Müslümanlarda ise 9. yüzyılda bazı gayretler oldu. Tam bir bilimler tarihi denen ilk eser İbnü’n-Nedim’in “el-Fihrist” kitabıdır. Bu kitap tam mânâsıyla bir bilimler tarihi kitabıdır. Kitabında sadece Müslümanlardan değil Araplardan, Yunanlılardan, Babillilerden, Hintlilerden hatta Çinliler- den bile bahsediyor. En önemlisi bütün bunları objektif bir dille anlatıyor. 

⚠️Bilimler tarihinin kurucusu İbnü’n-Nedim’dir, diyebiliriz. İbn Ebî Useybi’a diyor ki: Karşınıza çeşitli iddialar çıkabilir, tıp şurada burada icat edildi diye. Buna sakın inanmayın. Her milletin kendine mahsus bir tıbbı vardır, kimse kimseye tıp burada icat edildi diyemez. Tıp bütün insanlığın ortak malıdır. Bunu 13. yüzyılda İbn Ebî Useybi’a söylüyor.Fakat ilmin ve medeniyetin bu kadar geliştiği günümüzde, bu mefhum henüz hâkim değil maalesef.”

❗️Bilimle meşgul olma tarihini yedinci yüzyılda başlatırsak, iki yüzyıl tercümeler ve öğrenme devri, onu takip eden dokuzuncu yüzyıldan itibaren de keşifler ve icatlar devridir. On beşinci yüzyılın sonuna kadar devam etti bu gelişme: hatta on altıncı yüzyılda bile tamamen kaybolmadı. 




Prof. Dr. Fuat Sezgin, çok eski kitaplardan istifa 

Tarihteki Salgın 😷 Hastalıklar & Hantavirüs hastalığı

Hititli Selda;

Genlerin nesiller içinde boylamasına aktarılmasına ve virüslerdeki genlerin yatay aktarılmasına en azından yüzeysel bir benzerlik vardır. = ANTARTIKA'NIN ERIMESI  ; ANTIK VIRÜSLER ORTAYA CIKISI 


Sui ve Tang: 682 yılında, büyük kuraklıklar, seller, çekirge salgınları ve salgınların doruk noktası olarak, Çin'in ikiz başkenti Chang'an ve Luoyang'da yaygın bir kıtlık patlak verdi. Gıda kıtlığı, tahıl fiyatını benzeri görülmemiş enflasyon seviyelerine çıkarırken, bir zamanlar zengin olan imparatorlar Taizong ve Gaozong dönemi üzücü bir notla sona erdi.763 yılında, günümüz Xian bölgesi olan Chang'an, kısa bir süre Tibet İmparatorluğu tarafından işgal edildi. 


  • Sekhmet: Aslan başlı savaş tanrıçası Sekhmet, aynı zamanda salgın hastalıkların yayıcısı ve şifacısı olarak kabul edilirdi. Sekhmet rahipleri, antik Mısır'da hekimlik yapan ilk uzmanlaşmış gruplardan biriydi.

Altıncı veba: Toggenburg İncili'nden minyatür, c. 1411. Genellikle resim, Kara Ölüm'ün bir tasviri olarak karıştırılır.

6. İrinli çıbanlar (שְׁחִין): Çık. 9:8–12

Mısır'ın altıncı belası şhin'di. Şhin bir deri hastalığı olup genelde "çıban" olarak tercüme edilir. Tanrı, Musa ve Harun'a fırından iki avuç kurum almasını buyurdu ve Musa kurumu firavunun önünde havaya doğru fırlattı. Bu kurum Mısır halkı ve hayvanlarında Şhin'e sebep oldu. 

 "şhin" hastalığıdır, yani çıbanlardır.''

Yahudilerin Mısır’dan Çıkışı sırasında Mısır’da on Veba olaylarıyla uyumlu doğal afetlerden (depremler, kuraklık, kıtılık, veba) oluşmaktadır. 

Mısır'daki On Veba (veya On Bela), Tevrat'ın Çıkış kitabında anlatılan ve İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışını sağlamak için tanrı tarafından Mısır firavununa gönderilen belalardırBu belalar şunlardır: Kan, Kurbağalar, Pireler, Sinekler, Hayvan Hastalığı, Yakıcı Yara, Dolu, Çekirge, Karanlık ve Son olarak da Ölümler (ilk doğanların ölümü).    

                                 

Josse Lieferinxe, Jüstinyen Vebası, 1497-99.

                           Ölülerinizi Dışarı Getirin", 1665 büyük veba salgını sırasında Londra'da bir sokak.

  • + İmam Beyhaki (ö. 458/1066), hadis ve fıkıh alanında önemli eserler vermiş bir Şafii alimidir. Eserlerinde salgın hastalıklarla ilgili hadisleri aktararak İslam'ın hastalıklara bakışını ve karantina kurallarını (taun) işlemiştir. Şubü'l-İman gibi eserleri, hadislerin şerhini içerir.
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi (1495-1561), veba gibi salgın hastalıkları ve tedavilerini konu alan "Şifa Risalesi" (Risâle fi’l-vebâ) adlı eseriyle tanınan Osmanlı âlimi ve bilim tarihçisidir. Eserinde vebanın nedenleri, korunma yolları ve dönemin tıbbi/okült uygulamaları üzerine bilgiler sunarak, vebayı önleme ve tedavi etme yöntemlerini ele almıştır.

  • Kelime Anlamı: Emrâz (hastalıklar) ve Sâriye (bulaşan, geçen) kelimelerinden oluşur.

Emrâz-ı Sâriye, Osmanlı Türkçesinde "bulaşıcı hastalıklar" anlamına gelen ve özellikle salgın hastalıkların bildirimi, önlenmesi ve tedavisine yönelik düzenlemeleri içeren tarihsel bir tabirdir. 19. ve 20. yüzyıl başlarında, kolera, veba gibi hastalıkların yayılmasını önlemek için Emrâz-ı Sâriye Nizamnameleri çıkarılarak doktorların bu vakaları sıhhiye müdürlüklerine bildirmesi zorunlu kılınmıştır.

  • İlk Yasal Düzenlemeler: Bulaşıcı hastalıklarla sistemli mücadele, 1879 tarihli Emrâz-ı Sâriye Nizamnamesi ile yasal bir zemine oturtulmuştur. Bu nizamname özellikle o dönem yaygın olan frengi gibi hastalıkların yayılmasını önlemeyi hedeflemiştir.


Dürüst hekimin tek bir reçetesi vardı; “fugo cito, vade longe, rede tarde  yani “ çabuk kaç, uzağa git, hemen dönme” . Acı ama gerçek, meşhur hekim-cerrah Guy de Chauliac, Papa IV. Clement’e bu reçeteyi vermişti. 


Yıl 627: Ninova Savaşı’nda Bizans’a yenilen Sasani devletinde iç çekişmeler devam ederken toprakları büyük bir veba salgınına uğradı.

Hastalıktan dolayı sadece başkent Ctesiphon’da 100 binden fazla insan öldü. Sasani hükümdarı II. Kavad 628’de vebadan hayatını kaybetti.

Salgın hastalık Sasani devletini ve ordusunu iyice güçten düşürmüştü. Vebadan kırılan Sasaniler, 633 yılından 643 yılına kadar devam eden Müslüman saldırılarına fazla direnemedi ve Nihavend Savaşı (642) yenilgisinden sonra Sasani devleti çöktü.


Yıl 670: Kûfe yöresinde bir veba vakasıyla karşılaşıldı. Emevi döneminin devlet görevlisi Muğire b. Şu’be etkilenmemek için şehirden ayrıldı.

Salgının etkisi geçtikten sonra döndüyse de hastalık kendisine de bulaştı ve öldü. 


Yıl 685: Mısır’daki vebadan çok sayıda insan öldü. Bundan iki yıl sonra, Basra’da oldukça etkili bir veba salgını ortaya çıktı.

Sel sularının önüne geleni sürüklemesine benzetilen bu ölümcül veba, “Carif Taunu” diye anılır. Üç günde 70 biner kişinin öldüğü söylenir.

Peygamber sahabelerinden Enes b. Malik’in, Basra’da ikamet eden çocuklarından ve torunlarından 80 kişinin de hayatını kaybettiği anlatılır. 


Yıl 698: Şam bölgesinde ortaya çıkan vebanın tesiri kuvvetli olmuş, neredeyse bütün ahalinin ölüp gitmesine yol açtı.

706 yılında ortaya çıkan “Feteyat Vebası” (Genç Kız Vebası) ise Basra, Vasıt ve Şam’da etkili oldu. Feteyat denmesinin sebebi, ilk önce genç kızlarda ve kadınlarda görülmesiydi.

Yıl 744: Emevi halifesi III. Yezid b. Velid’in -başka sebeplerin yanında- kendisine isabet eden veba sebebiyle vefat ettiği söylenir.

Yine bu dönemde Haricilerin liderlerinden Said b. Behdel’in vebadan öldüğü, yerine son Emevi Halifesi II. Mervan döneminde isyan ederek yönetimi epey meşgul eden Dahhak b. Kays eş-Şeybani’nin Haricilerin başına geçtiği rivayet edilir.

III. Yezid ile Said’in ayrı zamanlarda ve yerlerde öldüklerinden hareketle bu salgının geniş bir bölgede etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Yıl 977: Bağdat’ta birçok doğal afetin meydana geldiği anlatılır. Yangın, depremler, Dicle Nehri’nin taşması gibi felaketlerin yanında veba da zikredilmektedir.

Yıl 1341: Dönemin ünlü âlimlerinden Ebü’l-Haccac el-Mizzî Dımaşk’ta veba yüzünden vefat etmiş, cenazesi İbn Teymiyye’nin mezarının yakınına defnedilmiştir. 

Yıl 1096-1099: Birinci Haçlı Seferi sırasında, Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan’ın Haçlı ordularını Anadolu içinde yıpratma savaşıyla zora giren Haçlılar, güç bela Antakya’ya ulaşıp şehri kuşatmışlardı.

Haçlı ordusunun Antakya’yı teslim almasından sonra salgın hastalık ortaya çıktı.

Aralarında Papanın elçisi Le Puy Piskoposu Adhemar’ın da bulunduğu pek çok kişi bu yüzden hayatını kaybetti.

Hicret’in 18. yılında (m. 639) tezahür eden salgında pek çok Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bölgenin başkomutanı Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’ın 58, onun yerine geçen Muâz b. Cebel’in ise 38 yaşında bu hastalıktan  vefat ettiğini biliyoruz. Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu el-Fadl b. el-Abbas da Amvâs salgınında hayatını kaybedenler arasındaydı. Şurahbîl b. Hasene, Süheyl b. Amr, Utbe b. Süheyl, Hâris b. Hişam ve -Muâviye’nin ağabeyi, Şam valisi- Yezîd b. Ebû Süfyân da vebada ölen 25 bin Müslümandan birkaçıdır.

Bulaşıcı hastalıklar insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. 

Antik çağlardan itibaren değişik bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmış ve hastalık çıktığı yerden tacirler, seyyahlar ya da savaşan ordular tarafından ülkeden ülkeye yayılarak ortak insanlık derdi haline gelmiştir. 

Salgın hastalıkların en etkili olduğu Orta Çağ’da görülen bulaşıcı hastalıklar; veba, grip, çiçek, tifüs, tüberküloz, epilepsi, uyuz, erizipel, şarbon, trahom, cüzzam, frengi, St. Anthony ateşi (ergotizm), skorbüt, dancing mania (epidemik korea) gibi hastalıklardı. Orta Çağ ve sonrasında bunlardan en yaygın ve yıkıcı olanları veba, grip, kolera ve çiçek hastalıklarıydı.

Bulaşıcı hastalıklardan veba hakkında kayıtlara geçen ilk bilgi, bu salgının MÖ 14. yüzyılda Hitit uygarlığında görüldüğüdür. Tabletlerde salgının 20 yıl boyunca devam ettiği yazılır. Hitit Kralı 1. Şuppililuma Babil seferinden dönerken beraberinde veba hastalığını getirmiş ve bu hastalıktan ölmüştü.  Tahta geçen kralın küçük oğlu II. Murşili’nin döneminde Hatti Krallığı büyük oranda vebadan kırıldı.

Antik dönemlerdeki inanışa göre insanlar kendi elleriyle işledikleri günahlar yüzünden Tanrı tarafından bulaşıcı hastalıkla cezalandırılıyordu. Hitit kralı II. Murşili tablete kazınan ‘veba duası’ nda büyük dedesi Telepinu’nun fermanını çiğneyerek kardeşini öldürüp tahtı ele geçiren babasının günahının bulaşıcı hastalığa sebep olduğunu söylüyordu:

- Circe: Mitolojik bir cadıdır.

- Medea: Mitolojik bir cadıdır.

  • Hz. Ömer’in halifeliği döneminde veba salgını yaşanan yer
    AMVÂS
    Hz. Ömer’in halifeliği döneminde ortaya çıkan veba salgınıyla (tâûn) tanınan ve Filistin’de bulunan tarihî bir yerleşim merkezi.

  • ANTİÇAĞDA GÖRÜLEN SALGIN HASTALIKLAR

    Atina Vebası (M.Ö. 430)

    Salgın hastalıklardan dolayı büyük kayıpların olduğu bilinen ilk büyük salgın ‘Atina vebası’ dır. Peloponez Savaşı'nın ikinci yılı olan M.Ö 430'da Atina ve Sparta arasında dar bir alanda savaş devam ederken ortaya çıkan ve beş yıl etkisi devam eden bu hastalık, tahminlere göre 100.000 kadar insanın ölümüne sebep oldu.


    Antonine Veba (M.S. 165-180)

    Part İmparatorluğu’na karşı bir savaştan (161-166) zaferle dönen Roma İmparatorluk ordusunun üçte biri, askerlerin getirdiği veba hastalığı ile yok oldu. 


    Kıbrıslı Veba: MS 250-270

    Adını Kartaca piskoposu St.Cyprian'dan alan Kıbrıslı Veba'nın günde 5.000 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. 


    ORTA ÇAĞDA GÖRÜLEN SALGIN HASTALIKLAR

    Justinian Veba (541-542) 

    Veba, adını kendisi de hastalıktan etkilenen ama hayatta kalan Bizans İmparatoru Justinian (M.S.527-565)'den almıştır. Hastalık, Mısır'dan gelen tahıl gemilerinde enfekte sıçanlar tarafından imparatorluk merkezi Konstantinopolis'e taşındı. Veba günde Konstantinopolis'te 10.000 kişiyi öldürdü. 


    İranda Veba (627)

    Sasaniler’de, bir önceki Pers devleti Partlar gibi, Roma/Bizans İmparatorluğunun büyük rakibi oldular ve hükümranlıkları süresi içinde (224-651) Roma ile hep savaş halindeydiler. 627 senesinde Ninova Savaşı’nda Bizans’a yenilen Sasani devletinde iç çekişmeler devam ederken aynı yıl toprakları büyük bir veba salgınına uğradı. Hastalıktan dolayı sadece başkent Ctesiphon'da 100.000'den fazla insan öldü. 


    Japon Çiçek Hastalığı (735-737)

    M.S. 735 yılında Tokyo’da ortaya çıkan Japon Çiçek Hastalığı Salgını, komşu ülkelere yayılarak iki yıl içinde yaklaşık bir milyon insanı öldürdü. Mağdurların çoğu çocuktu. Aristokrat ölümleri de üst düzeydeydi. 


    HAÇLI SEFERLERİ VE SALGIN HASTALIKLAR (1096-1291)

    Batı Avrupa’da, 1094 yılında yaşanan sel felâketini ve salgın hastalıkları ertesi yıl kuraklık ve açlığın takip etmesi sonucu halklar yoksulluk ve umutsuzluk içine düşmüştü. Bu sırada, Kilise’nin Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için teşvik ettiği Haçlı Seferleri, İncil’de yazılı ‘sokaklarında süt ve bal akan’ Doğu topraklarına yerleşip zenginliğe kavuşmayı düşleyen yoksul Hristiyanları cezbetti.


    Kara Ölüm (1346-1353)

    Dünya tarihindeki en yıkıcı salgınlardan birine yol açan Yersinia pestis bakterisi (veba), 1346 ve 1353 yılları arasında 75 ila 200 milyon insanın vebadan ölümüne sebep oldu.

    Tarihçilere göre 1330’larda dünya ikliminin değişimi ile sıcak ve kuru rüzgârların bakteri, pire ve hayvanları Moğolların yerleşim alanına sürüklemesiyle hastalık taşıyıcıları Asya’ya ulaşmıştı.


    Meksika'da Cocoliztli hastalığı (1519-1530)

    Avrupa’dan İspanyollar tarafından buraya taşınan çiçek hastalığı (Aztekçe “Cocoliztli"), bu hastalığa karşı bağışıklığı bulunmayan yerli halktan milyonlarca kişinin ölümüne sebep oldu. 


    İkinci ve Üçüncü Cocoliztli Salgını (1545-1576)

    Meksika ve Orta Amerika'da çiçek hastalığı 1545-1548 yılları arasında 15 milyon insanı öldürdü. 


    Çin Vebası (1580-1641)

    1580'de Çin’in kuzeyinde ortaya çıkan veba salgını, kıtlık ve çekirge istilalarıyla birlikte Pekin'e ve Güney Çin'e yayıldı.


    İtalyan Vebası (1629-1631)

    1618’de başlayan Otuz Yıl Savaşı devam ederken Fransız ve Alman birlikleri hastalığı Kuzey İtalya bölgesine taşıdı. Hastalık, Ekim 1629'da Milano'ya girdi ve hızla yayıldı.


    Londra Büyük Vebası (1665-1666)

    Hastalık, Kral II.Charles döneminde Nisan 1665'te Londra’da başladı ve sıcak yaz aylarında hızla yayıldı. Kral ve çevresi şehirden kaçtılar. Veba enfekte kemirgenlerin taşıdığı pirelerden bulaşmıştı. 


    Marsilya Büyük Vebası (1720-1723)

    Fransa'nın Marsilya kentinde başlayan vebaya doğu Akdeniz'den yük taşıyan bir geminin sebep olduğu bilinmektedir. Gemi karantinaya alınmış olmasına rağmen hastalık, veba bulaşmış kemirgenler üzerindeki pireler yoluyla şehre girdi.


    Rus Vebası (1770-1772)

    1770 yılında Moskova’da görülmeye başlayan veba 1771 baharından itibaren bir salgına dönüştü. 


    İran'da Veba (1772-1773)

    Veba, Bağdat'a 1772 yılında yayıldı ve 1773'te Basra'ya ulaştı. Basra'da 250 binden fazla insanı öldürdü. Hastalık, Basra Körfezi, Bombay ve Hindistan'a doğru yayıldı. Basra Körfezi bölgesine ilk kez karantina uygulamaları getirildi.


    Birinci (1817-1824)

    İkinci (1829-1837)

    Üçüncü Kolera Salgını (1846-1860)

    Birinci Kolera Salgını (1817-1824), 1817’de Hindistan’ın Ganj Deltası'ndan ortaya çıktı. 


    Tifüs’ten Ölümler 

    Pire ve bitlerin yaydığı bakterilerin neden olduğu bir hastalık olan tifüs salgını, etkili olarak 1489-1490 İspanyol Granada savaşında görüldü. 


    Üçüncü Veba Salgını (1855)

    Bubonik veba, 1855’te Çin'in Yunnan eyaletinde ortaya çıktı.


    Rus Gribi (1889-1890)

    1890’da baş gösteren Rus gribi sadece birkaç ay içinde dünyayı kapladı ve 1 milyon insanı öldürdü. 


    Dördüncü (1863-1875)

    Dördüncü Kolera salgını (1863-1875), Hindistan’ın Ganj Deltası’ndan yeniden ortaya çıktı ve Mekke'ye Müslüman hacılar ile taşındı. 


    Beşinci Kolera salgını (1881-1896)

    Beşinci Kolera salgını (1881-1896), Hindistan'ın Bengal bölgesinde doğdu


    Hong Kong Vebası (1894-1903)

    Salgın, Mayıs 1894'te ilk olarak İngiliz sömürgesi Hong Kong’da Tai Ping Shan'da görüldü. Hastalık, Hong Kong'dan Hindistan’a İngilizler vasıtasıyla taşındı. Ticarette buharlı gemilerin kullanılmaya başlanması ile veba hızla beş kıtada 77 limana girdi.


    İspanyol Gribi (Ocak 1918-Aralık 1920)

    1918 yılının ilkbaharında Amerika’nın Kansas City şehrinde ortaya çıkan ve İspanyol gribi olarak adlandırılan H1N1 grip salgını ile dünya nüfusunun yaklaşık 1/4'i enfekte oldu. Hastalığa yakalanma ve ölme riski en yüksek olan 20-40 yaş grubundakilerdi. Yaşlı insanların bağışıklık sistemi, belki de daha önce geçirilmiş gripler dolayısıyla bu salgına karşı daha dirençliydi. Daha çok ABD, Avrupa ve sömürgelerinde görülen bu hastalık, I. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca insanın askere alınıp başka coğrafyalara sevk edilmesi, askerin sıkışık ortamlarda bir arada bulunması ve beslenme zayıflığı dolayısı ile hızla yayıldı ve ölümcüllüğünü artırdı.


    Altıncı Kolera Salgını (1899-1923)

    Altıncı kolera salgını 19. yüzyılın sonunda Hindistan'ın Bengal eyaletinde başladı


    OSMANLI’DA SALGIN HASTALIKLAR (1361-1913)

    Osmanlı İmparatorluğunda en etkili ölümcül salgınlar;

     veba ve kolera oldu.


    Veba Hastalığı

    Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar, Kafkaslar, Anadolu, Arap Yarımadası, İran, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’i birbirine bağlayan ticaret yollarının ortasında yer aldığından İmparatorluğu, doğudan batıya, kuzeyden güneye yayılan bütün salgın hastalıkların geçiş güzergahı haline getiriyordu.

    İstanbul’un fethinden önce Osmanlı coğrafyasında veba ilk defa 1361-1362’de büyük şehirlerde görüldü.

    Veba, Anadolu’da 1403’te şiddetli olarak ortaya çıktı. Hastalığı, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Timur ordusu taşımıştı.

    İstanbul’un fethinden sonra veba 1455’te zuhur etti. 1468-1475 arasında İstanbul vebadan kırıldı. 

    18. Yüzyıl, Osmanlı Devleti'nin hükümran olduğu coğrafyada “salgın hastalıklar yüzyılı” olarak tarihe geçti. 


    Kolera

    19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bütün dünyayı etkisi altına alan kolera salgını Osmanlı topraklarında ilk defa 1822 senesinde görüldü. Bir önceki yıl (1821)’da başlayan Osmanlı-İran Savaşı Bu savaş sırasında İran üzerinden gelen salgın Osmanlı topraklarına girdi. 

    Salgın, 1831’de hac mevsiminde Hintli hacıların taşımasıyla Hicaz’da ortaya çıktı. Hacıların neredeyse yarısına yakını salgından dolayı hayatını kaybetti. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda tifüs, dizanteri ve sıtmadan ölümler en fazla görülen ölüm sebebiydi. 


    1DÜNYA SAVAŞI’NDAN GÜNÜMÜZE BULAŞICI HASTALIKLAR

    Tifüs Salgını (1918-1922)

    Tifüs, insandan insana bitlerle bulaştırılır. Genel olarak, savaş sırasında askerler arasında görülür ve onlardan sivil halka yayılır.

    1. Dünya Savaşı’nın hemen başında (1915) Sırbistan’da oldukça şiddetli tifüs salgını görüldü. Belgrad’ın bombalanması ile Sırplar, Belgrad ve bitişik bölgelere kaçarak mülteci oldular. 


    Asya Gribi (1957-1958)

    Salgın, 20. yüzyılda meydana gelen ikinci grip salgınıydı. Salgının kaynağı, kuş gribi virüslerinin bir karışımı olan H2N2 virüsüydü.


    HIV / AIDS salgını (1960-)

    İmmün yetmezlik virüsü veya HIV, bağışıklık sistemine, özellikle CD4 hücrelerine (veya T hücrelerine) saldıran bir virüstür. HIV enfeksiyonlarının çoğu cinsel aktivite yoluyla bulaşır. 


    Hong Kong Gribi (1968-1969)

    Influenza A virüsünün H3N2 türü olan hastalık, grip virüslerinin neden olduğu bulaşıcı bir solunum hastalığıdır. En duyarlı gruplar; bebekler ve yaşlılar oldu ve bu gruplarda yüksek oranlı ölümler görüldü.


    AIDS salgını (1981-)

    AIDS'e neden olan HIV virüsü, muhtemelen 1920'lerde Batı Afrika'daki insanlara aktarılan bir şempanze virüsünden geçti.


    H1N1 Domuz Gribi salgını (2009-2010)

    H1N1 virüsünün mevsimsel bir grip olduğu kabul edilmektedir. Nisan 2009 yılında yayılmaya başlayan hastalık Meksika’dan dönen Amerikalı üniversite öğrencileri tarafından ABD’ye taşındı ve solunum yoluyla hızla yayıldı. 


    Tüberküloz (TB) Salgını (2012)

    Tüberküloz (verem) Orta Çağ’da akciğerden çok lenf bezlerinde görülüyordu. Sanayi devrimi sırasında akciğerlere geçti. 


    HASTALIKLARIN SİLAH OLARAK KULLANILMASI

    Biyolojik silah terimi; bakteri, virüs, mikrop gibi mikroorganizmaların ya da bunların toksinlerinin, hastalık ya da ölüm amaçlanarak savaşta silah olarak ya da panik ve kargaşa ortamı oluşturmak için sivil halk üzerinde kullanımını ifade etmektedir.

    Salgın hastalıkların düşmana karşı bir silah olarak kullanılmasına ilişkin örnekler tarihte görülmüştür. Önceleri hastalıktan ölmüş insan ya da hayvan cesetlerinin daha çok su kuyularına atılması suretiyle biyolojik silaha dönüştürülmesi, 20’nci yüzyıla gelindiğinde yerini hastalığın laboratuvarda üretilmesine bırakmıştır.

    Salgın hastalıkların düşman üzerine salınmasının bilinen ilk örneği; Hititlilerin Kadeş Savaşı (MÖ 1274) sırasında, veba hastalarını casus olarak düşmanları Mısır’a gönderip, birçok Mısırlının bulaşıcı hastalıktan kırılmasına yol açmaları olmuştur. MÖ 6. Yüzyılda Asurlular düşmanların içme suyu için kullandıkları kuyu ve rezervuarları insan ve hayvan ölüleri ile kirlettiler. Yine Büyük İskender’in de Perslere karşı savaşında (MÖ 332), İran ordularının üzerine ölmekte olan hastalıklı insanları gönderdiği söylenir.

    Orta çağa gelindiğinde, 1346’da Kefe şehrini kuşatan Tatarlar hastalığı biyolojik savaş aracı olarak kullandılar. Direnişi kırmak için vebadan ölenlerin cesetlerini mancınıkla şehre atmaları sonucu, hastalıktan kurtulmak için Kefe’den panik halinde kalyonlarla kaçan Cenevizliler vebayı Avrupa’ya taşıdılar. 

    Biyolojik silah en büyük kıyımını Amerikan Kızılderililerine yaptı. 1763 yılında Kızılderililerin yaşadığı toprakları ele geçirmek isteyen İngiliz Kraliyet Kuvvetleri, çiçek hastalığı bulaştırdıkları battaniyeleri Kızılderililere hediye ettiler. Milyonlarca Kızılderili çiçek hastalığından öldü.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar düşmanlarına karşı biyolojik silah kullandılar. İtalyanlara karşı kolerayı, Rus cephesinde St. Petersburg civarındaki savaşlarda ise vebayı silah olarak kullandılar.  Almanlar 1916'da Romanya ve Irak cephelerinde, düşman birliklerinin lojistik imkanlarını ve süvari birliklerini savaş dışı bırakmak amacıyla hayvanlar üzerinde etkili olan ruam hastalığı ve şarbonu kullandılar.

    İkinci Dünya Savaşı sırasında, bu defa Japonların mikropları silah olarak kullandıkları görüldü. Japonya’nın Çin’i işgal sürecinde, Çin köylerinde binden fazla su kuyusu ve gıda kaynakları kolera ve tifüs mikroplarıyla kirletildi, havadan bakteri taşıyan bombalar atıldı. Japonlar, Mançurya üzerine veba mikrobu taşıyan pirelerle dolu pirinci uçaklardan attılar ve pirinci yiyen fareler veba mikrobunu bölgeye taşıdılar.




    Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz.

    Bugün Filistin’de küçük, tarihî bir köy olan Amvâs, İslâm tarihinde ilk defa görülen ve etkileri nedeniyle Müslümanların zihinlerinde silinmez izler bırakan Amvâs Taunu’nun (veba) başlama yeriydi. 

    “Amvâs” kelimesi İbranice kökenliydi ve “tatlı su” anlamına geliyordu.''

    Doğu Roma imparatoru Justinianus döneminde ortaya çıktığı için onun ismiyle anılan bu salgının bir uzantısı da İslâm orduları tarafından yeni fethedilen Amvâs’ta ortaya çıktı. 

    Amvâs salgını, bir “taun” salgınıydı. Taun, İbn Kayyim el-Cevziyye ve başka bazı İslâm âlimlerine göre vebanın bir türüydü. Modern tıp da bu konuda İbn Kayyim’i doğrulayacak şeyler söyleyecekti:

    Batı dünyasına “kara ölüm” diye anılan ve geçen asra kadar yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan veba, pek bilinmese de İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştır.

    Bunlardan biri Amvâs vebasıdır. Adını, ilk defa görüldüğü yer olan Kudüs’ün 33 km kuzeybatısındaki Amvâs’tan alır. Amvâs vebasının Filistin’den Şam’a, Ürdün’den Urfa’ya geniş bir coğrafyada etkili olduğunu biliyoruz.

    Hicret’in 18. yılında (M. 639) ortaya çıkan salgında pek çok Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bölgenin başkomutanı Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’ın 58, onun yerine geçen Muâz b. Cebel’in ise 38 yaşında bu hastalıktan vefat ettiğini biliyoruz. Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu el-Fadl b. el-Abbas da Amvâs salgınında hayatını kaybedenler arasındaydı. Şurahbîl b. Hasene, Süheyl b. Amr, Utbe b. Süheyl, Hâris b. Hişam ve -Muâviye’nin ağabeyi, Şam valisi- Yezid b. Ebu Süfyân da vebada ölen 25 bin Müslümandan birkaçıdır.

    Hz. Ömer (ra) hastalığın etkili olduğu günlerde Şam bölgesine seyahate çıkmıştı. Başkomutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile bölgedeki ileri gelen komutanlar kendisini karşılayıp kötü haberi verdiler. Veba hızla yayılmaktaydı; yola devam etmek, ölüme bir adım daha yaklaşmak anlamına gelebilirdi.

    Hz. Ömer haberi alır almaz Abdullah b. Abbâs’tan ilk muhacirleri toplantıya davet etmesini istedi. Hangi tedbirleri alması gerektiğini soracak, bir karara varacaktı. İstişareler sırasında bazıları Hz. Ömer’in belirli bir gaye için yola çıktığını, bölgeye girmeden geri dönmesinin uygun olmadığını, diğerleri de vebalı bölgeye girilmemesi gerektiğini savundu.

    Amr bin Âs, insanların karşısına çıkarak onlara dağlara ve yüksek yerlere yerleşmelerini söyledi. O ve Hz. Ömer, hastalığı sıcaklıkla ilişkilendiriliyor, bu yüzden de serin ve havadar yerlere gidilmesinin iyi geleceğini öngörüyorlardı.

    Muhacirlerle yaptığı toplantıyı sona erdirdikten sonra Hz. Ömer, Ensâr’ın ileri gelenleriyle de bir toplantı yaptı; fakat bir sonuca varılamadı. Bu defa Mekke’nin fethinden sonra hicret eden yaşlıların çağrılmasını istedi. Onlar hep bir ağızdan hastalığın yayıldığı bölgeye girmemesi, hemen geri dönmesi gerektiğini söyleyince, “Sabah yola çıkıyorum. Siz de yola çıkmak üzere hazırlıklarınızı yapın” talimatını verdi. Bunun üzerine Ebu Ubeyde, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sitem edince Hz. Ömer, “Ey Ebu Ubeyde! Keşke bu sözü sen değil de başkası söyleseydi! Evet, Allah’ın kaderinden, Allah’ın kaderine kaçıyoruz! Bir deve sürün olsa, bir tarafı çorak, bir tarafı verimli bir vadiye götürsen, onları verimli yerde de çorak yerde de otlatsan Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”

    O sırada ortalıkta görünmeyen Abdurrahman b. Avf çıkageldi. Aralarındaki konuşmayı duyunca, “Bende bunun cevabı olabilecek bir bilgi var. Allah’ın Elçisi’nin şöyle dediğini duydum: ‘Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Eğer bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın.’ Hz. Ömer, onun naklettiği hadisi işitince Allah’a hamd ederek oradan ayrıldı.



    https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688



    Tarihte Salgın Hastalıklar ve Toplumsal Etkileri- Heval Bozdağ

    Mikroorganizmalar insanların deri ve bağırsaklarında, otçulların midesinde, toprakta çürütücü besleyici olarak, şarabı ve sütü mayalayıp, atmosferin havasını dengeleyerek tüm yaşam alanlarında dönüştürücü güçleriyle gezegenimizdeki yaşamı ustalıkla organize ederler. Bugün klimalar, hastaneler, tuvaletler, çöp yığınları, kullandığımız eşyalar, gıda pazarları mikropların yeni yaşam alanları arasındadır. 20.Yy da antibiyotiklerin keşfi ve ilaç endüstrisi tekellerinin de kışkırtıcılığı ile mikroorganizmalarla savaşmak enfeksiyonlardan kurtulmayı kolaylaştırıyor gibi görünse de yeryüzünde yaşamış olan canlı türlerin yüzde 99’u fosil olmuşken, bakteriler yok olmaya antibiyotiklere karşı yaptıkları gibi, inatla direnmektedirler.

    Tarih yazan salgın hastalıklar toplumla birlikte ortaya çıkmışlardır. Küçük ve dağınık gruplar halinde yaşayan avcı ve toplayıcıların evcil hayvanları yoktu, su kaynaklarını ve yaşam alanlarını kirletecek kadar uzun konaklamıyor ve çöp birikimine neden olmuyorlardı. Yerleşik yaşama geçiş, tarım ve hayvancılık ile artan yiyecek üretimi ve daha sık doğum nüfusun giderek artmasını sağladı. Tarım için ormanlar yok edilirken, oluşan göletlere sivrisinekler doluştu. Yabani hayat bozuldu ve bitki örtüsü değişti. Doğanın içinde yaşamdan, doğaya müdahale eden bir yaşama geçilmiş oldu. Hayvanlarla daha mesafeli, eşitlikçi bir yaşamdan onları nesneleştiren ve sömüren türcülük gelişti. Tabi bunun bir bedeli olacaktı. Önceleri yalnızca hayvanlarda görülen tüberküloz, çiçek, grip gibi pek çok hastalık uzun ve karmaşık evrimsel süreçler sonucunda insanlara geçti. Doğal yaşam alanlarının yok edilmesi, fareleri, keneleri, pireleri ve sivrisinekleri insanlara daha yakın yaşamaya zorladı. Veba, tularemi, tifüs ve sıtma gibi hastalıklar ortaya çıktı. Özcesi Tarım devrimi ile yerleşik hayatta birçok virüs, mantar ve bakteri insanların bahçelerinde, evlerinde ve köylerinde bir hastalık riski olarak var oldu. Kentlerdeki salgınlar olağanlaşmış, tanrılarca yayıldığı sonucuna varılmıştı.

    19.yy’da modern salgın hastalıklar biliminin öncüsü Dr. Rudolf Virchow da yeme alışkanlıkları, ticaret, seyahat, ev yaşamı, giysiler ve hava durumu, kısaca “yaşamdaki değişikliklerin’’ ve ‘’yaşama müdahalenin’’ salgın hastalıklara neden olabileceğini söylüyordu. İnsanlar, yaşam yerlerini sürekli değiştirerek ve diğer türleri yurtlarından ederek farkında olmadan birbiri ardına “anormal koşullar” yaratıyorlardı. 1848 yılında, Almanya Yukarı Silezya’da, yoksul pamuk işçileri arasında çıkan tifüs salgınını incelediği ünlü raporda, tifüs mikrobundan çok, şiddetli yağmurları, kötü yaşam koşullarını ve yoksulluğu sorumlu tutmuştu. Virchow’un Yukarı Silezya’ya önerdiği reçetede hekimlere ya da ilaçlara yer yoktu; tarım reformu, özerk yönetim, demokrasi, sanayi kooperatifleri… Virchow’a göre tıbbın işi, mikropları avlamak değil, hastalıkları besleyen çevresel ve toplumsal etkileri ortaya çıkartmaktı.

    Tarihte yer alan büyük salgınlara bakacak olursak; bu salgınlardan biri Roma’ya dert olmuş, bugün Afrika’nın kanını emen ve hala önemini koruyan salgın hastalıklardan biri olan sıtmadır.

    MÖ 323. Büyük İskender Hindistan seferini tamamlayamadan Babil’de sıtmadan ölmüştü. Ardından imparatorluğu komutanları arasında pay edilmiş, Yunan ve Makedonya’da taht kavgaları baş göstermişti.

    Sıtma hastalığının Afrika’da yağmur ormanlarının tarım yapmak için yok edilmesi ile başladığı Anadolu’dan ya da Nil vadisi yoluyla Avrupa’ya geçtiği düşünülmekte. Hastalıktan Asurbanipal’in kütüphanesindeki kil tabletlerde (MÖ 650) periyodik ateş, üşüme, titreme baş ağrısı ve büyük dalak şeklinde bahsedilmektedir. Hipokrat (MÖ460-370) Salgın Hastalıklar adlı eserinde üç günde ve dört günde gelen ateş olarak tanımlamıştır.

    Bilinen ilk salgın 1.yy’da, Romalı yurttaşları besleyen verimli ve bataklık bir tarla olan Campagna Romana’da meydana geldi. Yazları bataklıklardan çıkan buhara bağlı ortaya çıktığına inanıldığı için de İtalyanca kötü hava anlamına gelen ‘’mal’ aria’’denilmiş. Roma’da kent zenginliği kanal ağlarına, su yollarına ve tarıma dayanıyordu. Köylüler savaşa gittiğinde sulama duruyor ve sivrisinekler durgun sularda kolaylıkla ürüyor ve bunu bir sıtma salgını izliyordu. Sıtma, Romalıların yaşamını asırlarca   etkilemiş, ateşli hastalığa saygın, dinsel bir statü bile kazandırmıştır. Zengin yoksul herkes, Tanrıça Febris’e (ateş tanrıçası) hep birlikte dua etmişler, din adamları Roma’da görev yapmak istememişlerdir.

    Sıtma Yeni Dünya’ya kaşifler istilacılar, sömürgeciler ve Afrikalı köleler tarafından getirildi. Latin Amerika ve Karayip yerlileri sıtmadan kırıma uğrarken, Orak hücre taşıyıcılığı (kalıtsal bir kan hastalığı, sıtmaya karşı kısmi bir koruma sağladığı düşünülmekte) Afrika kölelerini sıtmaya dirençli kılmıştı. Siyahların “ateşli hastalıklara” dayanıklı olmaları, biyolojik olarak kölelerin “insandan aşağı” olduklarının kanıtıydı. Onlar tarımda madende çalışmalı, efendilerine hizmet etmeliydiler. Irkçılık, köle-efendi ilişkisini tahkim etmek için köle sahibinin gözünde haklı biyolojik bir nedendi. 17.ve 18.yy’da Karayipler’e yelken açan Avrupalıların %30-40’ı sıtmadan ölmüş, tarım yapma, yerleşip büyümeye karşı, sıtma kolonicilere bir direnç noktası olmuştu. Beyazlar yeni dünyaya yerleşmekten vazgeçmiş, yerleşenlerse genç yaşta hastalıktan ölme korkusu nedeniyle hızla sömürüp zenginleşerek terk etmişlerdi. Talancı Avrupa emperyalizmi arkasında dağınık bir siyasal kültür, ağaçsız topraklar, kaynakları tüketilmiş adalar bırakmışlardı.

    Sıtma Amerikan iç savaşında, 1. Dünya savaşında ve 2. Dünya savaşında salgınlara neden olmuş, 1943’te Sir William Slim “Tahliye ettiğimiz her yaralıya karşılık 120 hasta tahliye edildi’’ diyerek durumun vahametini anlatmıştır. Vietnam’da bin ABD askerinden 53’ü sıtmadan ölüyordu. Sıtmaya karşı savaşı kazanmak önemli bir zaferdi.

    Ronald Ross 1898’de Anofel cinsi dişi sivrisineklerin parazitin (plasmodium) bulaşmasında aracı olduğunu ispatladı. DDT’nin (böcek ilacı 1940) sivrisineklere karşı etkinliği keşfedilince bolca kullanıldı. DDT, DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından 1946’da sıtma savaş kampanyasında kullanılıyor fakat ekolojik yaşama zarar verdiği gibi sivrisineğe de etki etmemeye başlıyor. Rastgele serpilen galonlarca DDT, birçok böcek türünü yok etmiş anne sütünde dahi tespit edilmiştir. Borneo’nun Saravak bölgesinde DDT sivrisinekler ve hamamböceklerini öldürürken veba ve tifüs taşıyan Malezya tarla sıçanı, köyleri istila etmişti. Veba salgınından korkan DSÖ’nün önerisi ile, Kraliyet Hava Kuvvetleri, ulaşılamayan köylere paraşütle kediler indirmek zorunda kalmıştı.

    Yine Veba tarihte dalgalar halinde gelen ve uzun yıllar devam eden, toplumsal ve demografik değişimlere sebep olmuş önemli salgın hastalıklardan olmuştur.

    MS 165-180’de görülen milyonlarca ölüme neden olan Antonius vebası Roma ordusunu çökertmiş, kölelerin ölümü ve üretimin etkilenmesi ile pek çok soylu aile ortadan kaybolmuş ve imparatorluk ekonomisi büyük bir krize girmiştir. Umutsuzluğun ve ölümlerin hızla artması nedeniyle eski pagan dinler önemini kaybetmiş, Doğu’nun gizemli dinleri ve Hristiyanlık pek çok kesimce ilgi görmüş ve sonuç olarak imparatorluk önemli bir buhrana sürüklenmiştir. 541 Justinien vebası ise İskenderiye’den İstanbul’a tahıl ve mısır ithal edilirken farelerin de sevkiyata karışmasıyla Bizans İstanbul’da ortaya çıkmış buradan dünyaya yayılmış ve 8.yy’a kadar sürmüştür. İstanbul’da 240 bin civarı ölüm, dünyada milyonlarca ölüm olmuştur.

    Kara ölüm 1347-1352 yılları arasında, Avrupa’nın üçte birini etkilemiş, dünyada 50 milyondan fazla ölüm olmuştur. Bu veba salgının başlangıç hikayesi dünyadaki ilk biyolojik savaş örneğidir. Kırım Kefe’de Cenevizliler ve Tatarların savaşında vebalı ölülerini surlardan atan Tatarlar Cenevizlilerin vebayı Avrupa’ya taşımasını sağlamıştı. Avrupa’da salgın patlak vermesiyle suyu zehirleyip, havayı kirleterek hastalığı musallat ettikleri suçlamasıyla tefecilik ve rehinecilik dışında meslek edinemeyen Yahudilerin militan ve dışlayıcı Hristiyanlık anlayışı ile kıyımı başladı. Veba soykırımı perde arkasındaki bir çeşit egemenler arası iktidar savaşının su yüzüne çıkması idi. 1351’de, Büyük Ölümden yalnızca iki yıl sonra, Avrupa nüfusu üçte ikisine indiği gibi Orta Avrupa’da neredeyse hiç Yahudi kalmamıştı. Yahudiler Rusya ve Polonya’ya kaçmışlardı.

    Veba 1362 -1369’da ölümlerle geri geldi ve yüzyıl boyunca, her yeni neslin yüzde 10 ya da 15’ini kırdı. Kilise ve din adamları çaresizdi. Orta Çağ’da kilise otoritesine, patriyarkaya tehdit oluşturan öteki kadın “cadı”, iblisin fısıltılarıyla baştan çıkmış, günahkâr geceleri dışarı çıkıyor kötülüğü şehveti ve vebayı yayıyordu. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı söylenerek birçok kadın yakıldı, kamçı cezasına çarptırıldı. Kedilerin parlayan gözleri ve gece dışarda dolaşmaları onların cadıların büyülü hayvanları olduğu inanışıyla binlerce kedinin katledilmesine neden oldu. Daha da özgürleşen fareler salgınında dozunu arttırdı. Çünkü veba mikrobu (Yersinia Pestis) yaygın bir fare biti tarafından taşınır. Orta çağda her yer fare doluydu. Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Yanan tütsü koklama ve mendilleri aromatik yağlara daldırma (vebanın kötü havadan geldiğine inanılıyordu) zil çanlarını çalmak ve topları ateşlemek, muska takmak, cerrahların hastaların boyun koltuk altındaki şişliklerini temizlemeye çalışması maalesef ölümleri durduramamıştı. Avrupa 13. yüzyıldaki nüfusuna bir daha ancak 16. yüzyılda ulaştı. Yoksul ölüleri on metre derinliğindeki isimsiz çukurlara gömme geleneği 18. yüzyıla kadar sürdü.

    Köylü ölümleri 13.yy işsizliğine son verirken toprak sahipleri, düzeni korumak için ücretleri iki katına çıkardılar, topraklarını böldüler ve daha önce ömür boyu emeğine sahip oldukları insanlara kiraladılar. İlk darbeyi yiyen kurum feodalizm olmuştu. Köylüler, ekonomik özgürlük, daha iyi çalışma koşulları için ayaklanacak, emek pazarı köylüler ile toprak sahipleri arasında yeni sömürü kurallarını belirleyecek, kapitalizminde koşulları tanımlanmaya başlayacaktı. İngiliz Hollandalı ve İspanyol tüccarlar seyahatin önemini anlamış yünlerini, şaraplarını ve peynirlerini satmak için Afrika, Asya ve Yeni Dünya’da yeni müşteriler aramaya çıkmışlardı. Bu da uluslararası ticaretin artmasına ve keşiflere yol açacaktı. Sömürgeciliğin ve koloniciliğin daha güçlü bir ivme kazanması doğacak emperyalizmin nüveleriydi. Büyük Ölümden sonra bazı iş kollarında çalışan işçi sayısının azalması ve sanayi mallarına talebin artması, saatlere ve programlara yepyeni bir önem kazandırdı. İşçi sayısının azalması işverenin işçiyi zamana bağlayarak çalıştırması mesai kavramını tanımlıyordu. Kırsalda köylülerin azalması ot ve otçulların artmasına neden oldu. Koyun bolluğu yün sanayini arttırdı. Toprak dinlendi ve Avrupa eski ormanlarına yeniden kavuştu. Salgın ekolojik dengenin tahribatına mola verdirmişti.

    Veba kiliselere de sıçrayınca birçok din adamı öldü ve yerlerine atanan din adamlarının (Kiliseden muhalif oldukları için daha önce ayrılmış olan) birçoğu Latinceye hakim değildi. Latincenin eğitimdeki gücü azaldı. Mahkemelerde, kiliselerde ve üniversitelerde küçük bir grubun tekelinde olan öğrenim, artık sıradan insanlara ulaşmıştı. Hatta entelektüel iletişimde İngilizceyi ortak dil haline getirdi. Hekimlerin hastalık kapma korkusu yüzünden sivri gagalı tuhaf maskeler takmaları ve bazen hastaları tedavi etmekten kaçınmaları, çare olamamaları itibarlarını yitirmelerine sebep olmuştur.

    Halk sağlığı kavramının da temelleri atıldı. Tüccarlar ve soylular sağlık heyetleri ve veba evleri kurdular, karantina uyguladılar.1348’de Venedik’te gemiler limana yanaştırılmayarak insanları ve malları bir adada tutmak üzere Karantina merkezleri oluşturuldu. Gemilerin quaranti giomi (kırk gün) boyunca alıkonması geleneği kısa sürede Avrupa denizciliğinin standart uygulamaları arasında yerini aldı.

    İlk halk sağlığı otoritelerinin, (belediye hekimleri, ölü kaldırıcılar, mezar kazıcılar, ev bekçileri ve tütsücüler) ticareti yasaklama, hastaları tecrit etme, ölüleri gömme, evleri ilaçlama, özel mülkü yakma, fuarları ve sokakları kapatma, iş birliği etmeyenleri tutuklayıp işkence etme gibi yetkileri vardı. En berbat halk sağlığı kurumu veba eviydi. Zenginler villalarına sığınıp kır evlerine kaçarken, alt sınıflardan hastalar büyük ve kalabalık hastanelerde yirmi ile seksen gün arasında değişen sürelerle tecrit ediliyordu. Seçkinler daha çok hastalıklı alt sınıflardan hastalık kapmamak için önlemler alıyorlardı.

    Londra’da 1666’daki Büyük Yangında 13.200 ahşap ev yanınca Londralılar eski fare yuvası saman damlı evlerinin yerine, kiremitli tuğla evler inşa ediyorlar ve yangınla veba da yok oluyor. Geniş caddeleri olan Avrupa Şehirlerinin konut mimarisi gelişiyor. Uygun barınma koşullarını yitiren veba en son Avrupa’da 1720’de 80 bin ölümün olduğu Marsilya bölgesinde görülüyor. 1894’te Çin’de başlayan veba salgını, sonra bütün Güneydoğu Asya ve Hindistan’a yayılmış, 16 yılda 11 milyon insan ölmüş. İngilizler soylu nüfuslarını koruma adına sömürge halkına halk sağlığı uygulaması adı altında gaddarca yaklaşmış, zorla evlerini dezenfekte etmiş bazen de yakıp kül etmiştir.

    Çiçek, hastalığının tarihteki en büyük rolü Yeni Dünyanın istilasında Avrupalı kâşif ve askerlere destek vererek, biyolojik bir silah etkisi yaratmış olması ve kıta Amerika’sının yerli halklarını yok ederken işgalinde de kolaylaştırıcı bir rol oynamasıdır.

    Aşı kampanyaları ile 1970’te Dünya Sağlık Örgütü Afrika’da virüsü yok ettiğini ilan etti. Bugün yeryüzünden silindiği düşünülen tek hastalıktır.

    MÖ 10 000 de, Ortadoğu’da Asya ve Afrika’da görülen kovpoks (evcil hayvanlardaki çiçeğe benzer hastalık) insanlarda çiçek hastalığı olarak özellik kazandı. Bilinen ilk salgın Antoninus salgını MS 100 Mezopotamya’dadır. Askerlerle Roma’ya ve yine 13. yy da haçlı seferleriyle yeniden Avrupa’ya taşınan virus,16-17.yy’a kadar kalabalıklaşan Avrupa’da şiddetli ve sık salgınlara neden olmuş ve Avrupalılar hastalığa karşı tolerans ve bağışıklık kazanmışlar daha az ölümcül atlatmaya başlamışlardır.

    İspanyol, İngiliz ve Fransız gemilerinin keşfe çıktığı Yeni dünyanın nüfusu Avrupa’nın 2 katıydı, sağlıklı ve iyi yaşıyorlardı. Temizlik kutsaldı. Veba, çiçek nedir bilmiyorlardı. Amazonlarda ölüm ya yaşlılıktan ya da Galler hastalığındandı (Frengi). Büyük Kıyım, 100 yıldan kısa sürede Aztek, Maya ve İnka uygarlıklarını, yüz milyon Amerikan yerlisini ve kültürü yok etti. Hernando Cortez (1521) ve Pizarro nun (1532) sayıları yüzlerle ifade edilen orduları kıtanın savaşçı yerlilerinin karşısında zafer kazanmakta güçlük çekmemişlerdi. Hristiyan yüce ruha sahip beyaz insanın etkilenmediği anlaşılmaz ve korkunç bu durum, yerlilerin geleneksel, hayvanlara saygılı doğa inanç ve maneviyatını derinden sarstı. Tanrıları onları terk etmişti. Ruhsal yabancılaşma Hristiyanlığın benimsenmesine ve doğa karşıtlığına neden oldu. Kuzey Amerika vaşakları, geyikleri ve kunduzları kürk ticareti için yok edildi. Kıtada yaşanan iş gücü kaybı İspanyolların şeker tarlası altın ve gümüş madeni için köle ticaretine yönelmelerine neden oldu. 1530-1540 arası köle tacirleri 500 bin Nikaragualıyı taşıdı ve direnen 50 bin yerliyi öldürdü. Siyah köle ticareti Colomb’dan sonra milyonlarca Afrikalıyı yeni dünyaya taşımış yolculuk sırasında Atlantik Okyanusu’nda savaş ve hastalıktan 15 milyon Afrikalı ölmüştür.

    Bir Kanada şirketi ‘’Hudson’s Bay Company’’ doğayı sömürerek servet birikimine öncülük etmiş, ’’Bir nehirdeki kunduzlar tükendiğinde, bir sonrakine geç’’ talan anlayışı ticaretin ve ulusların ahlakı olmuş kürkten sonra Kanadalılar ağaçları, mineralleri, su kaynaklarını tüketmişlerdir. Amerikan emperyalizmi bugün yok ederek yeniden yaratarak kimlik bulmaya çalışıyor. Teknoloji, hız ve sürekli bir değişim modernite adına dayatılıyor, pazarlanıyor ve bir virüs gibi yayılan kapitalizm pandemisi, dünyalıların ve gezegenin   bağışıklık sistemini gün be gün çürütüyor.

    Frengi, koloniciliğin yağma, talan ve tecavüz kültürünün bir sonucu olarak önce Avrupa’ya 16.yy’ın ortalarına kadar ise tüm dünyaya yayılmıştır.

    Frengi döküntüler, ağız içi yaraları, saçların dökülmesi, eklem ağrıları ve ölümle seyreden bir hastalık tablosu ile korkunç, ızdırap verici ve iğrenç bir hastalık olarak tanımlanmıştır. 15.yy frengisi bugüne kıyasla daha hızlı insanı ölüme götürürdü.

    Yaygın görüş; Frenginin Kristof Kolomb’un (1451-1506) Amerika seyahati sırasında yerlilerden alındığı, mürettebattan bazılarının İtalya seferi için (1494 Napoli kuşatması) Fransa Kralı VIII. Charles’ın ordusuna katılmasıyla hızla Avrupa’ya yayıldığıdır. Voltaire kitaplarında İspanyol donanmasının çiçeği yeni dünyaya bırakırken frengiyi Avrupa’ya taşıdığından bahseder. Fransızlar bu hastalıktan İtalyanları sorumlu tutmuş “Napoli hastalığı” derken, İtalyanlar Fransız hastalığı diye adlandırmışlardır. Hastalık bundan sonra sevilmeyen insanların milliyetlerine göre adlandırılmıştır. Bir çeşit milliyetçiliğe söz konusu olduğu söylenebilir.  Ruslara göre Leh, Japonlara göre Çinli hastalığıdır.

    Yakın temas ve cinsel yolla bulaştığı anlaşılan hastalık, Tanrının cinsel aşırılıkları için insanları cezalandırdığı inancını getirmiş, hamamlar kapatılmış, sevgililer arası güven ilişkisi zedelenmiştir. Frengili olanlar eve kapatılmış ve dışarı çıkmaları halinde cezalandırılmışlardır. Özellikle fuhuş yapan kadınların yaydığı düşünülerek, kadınlar kamçılanmış, şehir dışına sürülmüş, zorla tedavi ettirilmiş ve evlere kapatılmışalardır. El ve yüz yaraları, kaş ve saç dökülmesi nedeniyle eldiven ve peruk modası sosyal yaşama girerken zamanla da soyluluğun simgesi haline gelmiştir. Soylular frengiden kırılırken yeni oluşmaya başlamış orta sınıfların frengiye karşı ahlaki bir yozlaşmanın ürünü olarak bakmaları onları erdemli bir seçenek kılmış, bugüne dair etkileri olmuştur. 18.yy’da korunmak için kondom cinsel yaşama girmiş ve İngilizlerin ürettikleri bu koruyucu kılıflar “İngiliz ceketleri” olarak adlandırılmışlardır.

    1905 de Almanya’da Fritz ve Hoffman tarafından bakteri (Treponema Pallidum) keşfedildi. 1.Dünya savaşında askerlerin %13’ünde frengi veya bel soğukluğu vardı. Frengiye karşı aynı zamanda cinsel ve sosyal davranışları değiştirmeyi amaçlayan bir kampanya başlatıldı. Temiz ahlaklı bir hayat sürülmeli, evlilik dışı cinsel ilişkiden kaçınılarak cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunulmalıydı. Lateks kondomlar o dönem var olmasına rağmen askeri yetkililer ahlaki zayıflık yaratacağı ve cinselliğe teşvik edeceği nedeniyle kullanılmasına izin vermediler. Enfekte olan personel maaş alamadı ve genel tavır cezalandırıcıydı ve sonuç, kampanya başarısız oldu.

    1943 de penisilin bulunmasına rağmen tedavi edilmeyip frenginin etkileri araştırılmak üzere takip edilmişlerdir. Hastaların 28’i frengiden, 100’ü bazı komplikasyonlardan ölmüş, 40’ının eşine de frengi bulaşmış, 19 çocuk da hastalıklı olarak dünyaya gelmiştir. Tuskegee çalışması, tıp tarihinde ırkçılığın, paternalizmin, hükümetin yoksul ve savunmasızları suistimal etmesinin bir sembol etik dışı uygulaması olarak tarihte yerini almıştır.

    MÖ 668-626 Asurbanipal’in kütüphanesindeki kil tabletlerde derisi soluk ve soğuk, sık sık ve kanlı öksüren, flüt gibi soluyan hastalardan bahsedilir.  

    Tüberkülozun MÖ 8000-4000 yılları arasında evcilleştirilen sığırlardan geldiği düşünülmektedir. Mısır’ın Teb şehrinde bulunan mumyalarda (MÖ 1000) pott hastalığı (omurga tüberkülozu) izleri görülmüştür. Hipokrat hastalığı kötü havaya bağlarken, Aristo hastalığın bulaşıcı olduğunu düşünüyordu. Orta çağ boyunca (MS 500-1500) feodaller hükmetme yeteneklerinin ilahi kaynağı olduğunu söyleyerek skrofulayı (tüberküloza bağlı boyun, koltuk altı gibi bölgeler de görülen lenf bezi iltihabı) dokunarak iyileştirdiklerini iddia ettiler. Oysaki bazı hastalar kendiliğinden iyileşirken bazıları da ölüyordu.

    İlk salgın dalgası 18.Yy’da İngiltere’de başladı. 1780’lerde en yüksek seviyeye ulaştı. Nüfusun %20’si veremden ölüyordu. Şehir yaşamına geçişin artması, kötü yaşam ve hijyen koşulları, yoğun nüfus, özellikle kışın yetersiz ısınan ve kapalı kalabalık evler, beslenme yetersizliği, mandıraların şehir merkezlerine taşınması tüberkülozun hayvandan insana geçmesi (zoonoz) için ideal koşullar yaratıyordu. Sanayileşme ile proleterleşen, is ve duman püsküren kentlerde kötü koşullarda yaşayıp çalışan işçi sınıfı en çok etkilenen kesimdi. Sanayinin getirdiği sosyal yapının ve ekolojik tahribatın, insanlar üzerindeki etkisini ilk fark eden çevrebilimci mikrobiyolog Rene Dubos olmuştu. Verem erken kapitalizmin insafsız emek sömürüsünün bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştı.

    Victoria döneminde (1837-1901) hastalık ve ölüm tuhaf bir şekilde erotizm ve doğum ile kaynaştırılmış, tükürükteki kan ile menstrüasyon kanı arasında mecazi romantik bir ilişki kurulmuştu. Birçok ünlü tüberküloz kurbanıydı. Fyodor Dostoyevski, Anton Çehov, Baruch Spinoza, George Orwel, Franz Kafka ve birçokları. İnsanlar tüberkülozun dehayı ateşlediği ve sanatsal yetenekle bir bağının olduğunu düşünüyorlardı.

    1800 yılı başlarında New York ve Boston’daki tüm ölümlerin dörtte biri vereme bağlıydı. 1840’lı yıllarda göçmenler havalandırmasız binalarda kalabalık bir şekilde kalmak zorunda kalıyorlardı. New York ve Boston’da hastalık “Yahudi hastalığı”, “Terzi hastalığı” (Yahudi göçmenler dikiş nakış ile geçiniyordu) olarak adlandırılıyor, verem taşıyıcısı olarak damgalanıyorlardı. Yahudilerin zayıf kırılgan ve aşağı ırktan oldukları bu yüzden hastalandıkları ileri sürülmüş ve antisemitizmin aracı haline getirilmiştir. 1911-1920 arası Amerikan Kızılderililerinin %35’i tüberkülozdan dolayı ölmüştür.

    1800’lü yıllarda açık hava hastaneleri diyebileceğimiz sanatoryumlar tedavi merkezleri oldu. Reçete güneşli temiz hava, iyi beslenme ve istirahat. İsviçre’de, New York’ta üst üste sanatoryumlar açıldı. Fakat antitüberküloz ilaçlar henüz yoktu ve maalesef sanatoryumdaki ölüm oranları toplumdaki ile aynıydı. Sanatoryum yoksullar için, aşırı gözetime tabi tutuldukları bir hapishaneyi aratmazken, zenginler için orta sınıf tatil yeri konforundaydı. Verem tehdidi azaldığında, hastaların dinlendiği yerler kayak merkezlerine tatil yerlerine dönüştü. 1890’da New York halk sağlığı dairesinden Herman Bigs toplum sağlığını tehdit eden hastaların kapatılmalıları için Riverside hastanesini kurdu. Tüberküloz hastaları tembel, pis, bayağı insanlardı. Toplumu enfekte etmeye hakları yoktu. Bir zamanların romantik hastalığı artık yoksul alt sınıflara mal olmuştu.

    1882’de Robert Koch tüberküloz basilini (Mycobacterium tuberculosis), 1895’te Wilhelm Röntgen X ışınlarını keşfetti. Hastalık artık laboratuvarda tanımlanabiliyor ve röntgenle görüntülenebiliyordu. 20. Yy. başlarında hastalık ve bulaşma konusunda yapılan eğitimler, hastalığın getirdiği utancın kalkması, vereme karşı mücadelede ilerleme sağladı. Sanayi Devrimi, göçmenlerin yaşama uyum sağlamaları, işçilerin barınma beslenme koşullarını düzeltecek bir ücret elde etmeleri, ışık ve hava alan pencereli evlerin yapılması, hastane ve hapishanelerin havalandırılması ile zamanla hastalığın görünürlüğü azaldı. Antitüberküloz ilaçların keşfi (1940-1965) sanatoryumları da devre dışı bıraktı.

    Afrika’da HIV’li hastalarda tüberküloz duyarlılığının artmış olması ve çoklu ilaca direnç sorunu tedaviyi güçleştirmektedir. Sahra Altı Afrika’da tüberküloz HIV enfeksiyonun ilk belirtisi ve başlıca ölüm nedenidir. Afrika’da tüberküloz hastalarında HIV prevelansı %38dir.

    Geçmişte önyargılar, izolasyon ve zorunlu muayene hastalık korkusu yaratmış, göçmenler ve farklı yaşam biçimlerinin ötekileştirilmesi, damgalanması gibi toplumsal tepkilere neden olmuştur. Tüberküloz basili asırlardır bizimledir ve harekete geçmesine neden olan koşullar bugün detaylarıyla bilinmektedir. Tüberküloz ile toplum arasındaki etkileşimde Kapitalist Modernite’nin zaafları açıktır. Tüberküloz basili yoksulluk ve sömürünün turnusolü gibidir, aynı zamanda HIV’in de.

    Kolera, tüm salgınların belki de en dehşet vericisidir: O kadar hızlı seyredebilir ki sağlıklı bir insan bir gün içinde ölebilir ve akşam karanlığında gömülebilir. (Harold Scott,1939)

    Kolera Halk sağlığı önlemlerine rağmen günümüze taşan 7. pandemisi ile 200 yıldır devam etmektedir. Ateş, akut bulantı ve kusma sonrası “pirinç suyu” biçiminde diyare, halsizlik ve ciddi sıvı kaybı ile 24 saatte hasta yarı kilosuna düşüp buruşmuş çökmüş bir yüzle ölüme gidebilir. Diğer salgınlarda olduğu gibi kolera da ahlaki bir çöküntü içinde olan günahkarlara tanrının bir cezasıydı, ama böyle olması önleme çalışmaları ve sebebinin bulunması için çaba sarf etmemek anlamına gelmiyordu. Ruhban sınıfının düşünme biçimi değişmişti.

    İlk salgın 1817-23 Hindistan’da başlayıp İngilizlerle Kalküta’ya taşınıyor. Asya’da çıkıp Avrupa’ya yayıldığı için Asya kolerası deniyor. Ganj deltasının muson yağmurlarıyla taşması ile oluşan salgında 100 bin üzerinde insan ölüyor. İkinci salgın 1829’da yine Hindistan’da başlayıp bu sefer Mısır ve Kuzey Afrika, Rusya ve Avrupa yayılıp on binlerin ölümüne neden oluyor. Salgın 1832’de Londra’da 7.000 kişinin ölümüne yol açıp Amerika’ ya geçti. 1830’da Paris’te yoksul semtler daha çok etkilenip ölümler artınca zenginlerin onların ölmesi için şaraplarına zehir kattığı fikri üzerinden ayaklanan yoksul halk mahzenleri basıp şarap fıçılarını Sen Nehri’ne atmıştı. Sınıf fikri ve mücadelesi 40 yıl sonra Paris komününde eşitlik ve özgürlük talepleriyle yeniden sahne alacaktı.

    Londralı hekim John Snow hastalık yapan zehrin sulardan geldiğine ve yine dışkıyla atılarak suya karışıp içme sularını kirlettiğine inanıyordu. 1849’da Londra’da salgını araştırırken Broad sokağındaki tulumba suyuna kanalizasyon karıştığını tespit etti. Daha sonra Londra’ya su sağlayan iki şirketin sularını Londra kanalizasyonuyla kirlenen Thames nehrinden aldıklarını öğrendi. Snow koleranın suyla taşınan bulaşıcı bir hastalık olduğunu saptarken epidemiyoloji bilimi ve koruyucu hekimliğin de temelini atmıştı (1854).

    Max Von Pettenkofer Almanya’da, Edwin Chadwick İngiltere’de kötü kokuyu önlemek için (miasmaya inanıyorlardı) suyun şehirlere demir su şebekeleriyle getirilmesi, sokakların temizlenmesi, sifonlu tuvaletlerin keşfine kadar birçok yeniliğe, sonuç olarak halk sağlığının geliştirilmesine doğrudan katkı sunmuşlardı.  Chadwick sağlıklı bir toplumun daha üretken ve daha az masraflı olacağına inanıyordu. Chadwick’in takipçilerinden Florence Nightingale hastaların temiz ve nitelikli bakım alınca iyileştiklerini fark etmişti. Chadwick’in yaptıklarını 1854 -1856 Kırım savaşı nedeniyle atandığı ordu askeri hemşireliği sırasında Selimiye’deki hastanenin fiziki yapısında ve işleyişinde uygulayarak, enfeksiyon kontrolü, hastane epidemiyolojisi, hasta bakımı alanlarında günümüzün temelleri olan bir dizi yeniliğe imza atmıştı. 1832’de Dr. Thomas Latta koleraya bağlı sıvı kayıplarını önlemek için damardan ve ağızdan tuzlu su verilmesini sağlayarak modern tıp açısından önemli bir gelişmeye adım atmıştı.

    1892’de Amerikalılar koleraya karşı ırk ayrımcılığı yaptıkları karantina hastaneleri açtılar, hastalığın yetersiz karantina uygulamaları ile pis göçmenler tarafından getirildiğini düşünüyorlardı. Birçok göçmen Yahudi karantina hastanelerinde öldü veya hastalık kaptı. Robert Koch ‘un 1884’te kolera basilini (Vibrio cholerae) izole etmesi ile kolera genel sağlık önlemleriyle daha kontrol edilebilir oldu. İki asır boyunca devam eden salgınların sonuncusu 7.kolera salgını1961 yılında Endonezya’da başladı. Ortadoğu’da görüldü, 1970 ‘de Afrika’ya yayıldı, 1991 de yüz yıl sonra Amerika’da tekrar görüldü. Vaka sayısı 400 000 ‘e ölüm ise 4000’e ulaşmıştı. 1994’te Zaire Goma’da sadece 21 gün süren salgında isyancı Tutsiler’den kaçan çoğu Hutu olan yarım milyon Ruandalı hastalandı ve 50binin üzerinde insan öldü. Angola ‘da 2006 yılında 43000 kişi hastalanmış ve 1600 kişi yaşamını yitirmiştir.

    Son zamanlardaysa Asya ve Afrika’nın bazı bölgeleri dışında, özellikle Latin Amerika’da koleranın geri döndüğü görülüyor. Oysaki içilebilir suyun sağlanması, uygun alt yapı ve barınma koşulları, doğa ve birbirleriyle savaşmaktan vazgeçmiş sömürüsüz dünya insanları bir daha kolera adını anmayacaklardır.

    Dünyanın bir ucundaki hapşırık bütün dünyayı etkisi altına alacak sonuçlar doğurabilir!

    Hipokrat MÖ 412’de grip salgınından bahsetmiştir. 15.yy’da İtalya’da soğuk bir rüzgârın salgını başlattığına inanıldığından hastalık influenza di fredo (soğuğun etkisi) diye adlandırılmıştır. Bilinen ilk salgın ise 1580 Asya’da başlamış Avrupa ve Afrika’yı etkilemiştir. O dönemlerde salgından önce, atların ve sığırların öldüğünden bahsedilirken, domuzlar ve ördekler bugün salgın habercisi olmuşlardır. Buharlı taşıma ile kara ve deniz ulaşımında büyük ilerleme kaydedildiği ve ticaret ağlarının genişlediği, şehirlerin kalabalıklaştığı 19.Yy sonlarına kadar grip geniş coğrafyalara yayılmamıştı. 1918 İspanyol gribinin etkisi kimilerine göre bir kitle imha silahı felaketi kadar büyük olmuştur. 1918’de kıtalar arası hareket eden 100 binlerce asker virüsün küresel yayılımını hızlandırmışlardır.2 yıl süren pandemi de 50 milyon insanın öldüğü dünyanın yaklaşık üçte birinin enfekte olduğu tahmin edilmektedir. 1957 Asya gribi (H2N2), 1968 Hong Kong gribi (H3N2) de arkasında yaklaşık 1 milyon ölü bırakmıştır.

    Uluslararası alanda halk sağlığı konusunda iş birliği bulaşıcı ve salgın hastalıkların farklı ülkelere ve farklı kıtalara yayılmasıyla başlamıştır. 1918 (H1N1) gribi patlak verdiğinde hekimlerin çoğu serbest ya da vakıflara bağlı çalışıyordu ve çaresizdiler, kamu sağlığı korunamıyor, salgın süreci yönetilemiyordu. Birçok ülke ücretsiz kamusal sağlık hizmeti sunma yönünde girişimlerde bulunup, sağlık bakanlıkları oluşturdu. 1920’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ilk merkezi ücretsiz sağlık sistemini kuran ülke oldu. Salgın ve savaşın ardında bıraktığı yetim, dul ve engelliler için devletler sosyal yardım politikaları geliştirdiler.  Özellikle gençler ve çoğunlukla erkekler etkilendiği için toplumsal cinsiyet rollerinde de değişimler yaşandı. ABD’de açığa çıkan iş gücü sıkıntısı kadınlara çalışma hayatının yolunu açmış, 1920’de kadınlar toplam iş gücünün %21’ini oluşturmuşlardı. İş gücü sıkıntısı sendikal hareketlerin gücünü arttırmış, bu da ücretlerin artmasını sağlamıştı.

    Pandemi 3 dalga halinde görülmüş, 2. dalgada virüsün Fransa’da mutasyona uğrayarak daha patojen bir hal aldıktan sonra oradan tekrar Amerika ve Afrika’ya yayılımı, 3. dalgada ise Avustralya’ya yayılımı olmuştur. Limanlar kadar demiryolları da virüsün yayılımında etkili olmuş, İngilizlerin geniş bir demiryolu ağı döşediği Hindistan’da yaklaşık 18 milyon kişi ölmüştür. Birçok cephede İngilizler adına çarpışan Hintliler salgına bir de ağır vergiler ve sıkıyönetim eklenince isyan edecek bağımsızlık hareketinin önü açılacak, İngiliz emperyalizminin sonu da hızlanacaktır. Her 7 Hintliye karşın yalnızca bir Avrupalının öldüğü salgında Mahatma Gandi’nin ‘’Young İndia’’ (Genç Hindistan) dergisi İngiliz sömürge yönetimini salgını iyi yönetememekle suçlayacak sömürge karşıtı hareket hız kazanacaktı.

    İspanyol gribi ilk olarak Kansas’taki ordu kamplarından tüm Amerika’ya yayıldı. 1. Dünya Savaşına dahil olan Amerika’da tüm ordu seferber edilmiş, binlerce işçi fabrikalara sürülmüş virüsün bulaşı ve yayılımı için tüm olağan koşullar oluşmuştu. Fransa Brest’te karaya çıkan Amerikan askerleri sayesinde Avrupa ve İngiltere’ye taşındı. İngiliz kömür ikmal merkezi Sierra Leone üzerinden Afrika’ya ulaştı. Emperyalizmin olanakları ile virüs kolayca yayılırken bir yandan da emperyalist paylaşım savaşının sonlanmasını hızlanmış, halk sağlığı önlemleri etkisiz kalmış, devletlerin salgını küçümseyerek bilgileri çarpıttıkları, doktorlara güvenin kalmadığı panik içinde bir toplum etkisi yaratmıştır. Almanların Paris’e saldıracağı sırada grip salgını baş gösterince savaşın seyri değişmişti. Amerikalıların da desteğiyle Almanlar Fransız topraklarından geri çekilmenin yanında tazminat, kömür madenlerinin işletilmesi ve ordunun sınırlandırılmasını da içeren çok ağır koşulları olan bir barış antlaşması imzalamak zorunda kalmışlardı. Barış antlaşmasındaki acımasız tutum, ekonomik zorluklarla birlikte, milliyetçi tepkilerin ve Nazi partisinin yükselmesi ile 2. Dünya Savaşına zemin hazırlamıştır.

    İlk kuş gribi 1878 yılında İtalya’da kümes hayvanları arasında ortaya çıkmış ve Tavuk vebası olarak adlandırılmıştır. 1997’deki Hong Kong salgını (H5N1) kümes hayvanları pazarında bir arada tutulan kaz, tatlı su ördeği ve bıldırcınlardaki genlerin yeniden karılması sonucu oluşan kuş gribi virüsüydü. 18 kişi enfekte olmuş (enfekte kuşların dışkıları ile), insandan insana bulaş özelliği kazanmadan milyonlarca kanatlı katledilerek önlenmişti. Bu salgınların bazılarında insana bulaş söz konusu iken hastalık insandan insana geçme kabiliyeti göstermemiş ve kuş gribi olarak kalmış hayvanları katletmek yoluyla salgınlar sınırlandırılabilmiştir.

    Grip virüsü (İnfluenza A, B, C) insan, kuş, deniz memelileri ve domuzlarda hastalık yapar. İnfluenza A’nın pandemi den sorumlu genetik değiş tokuşu (shift) daha çok domuzlar, kuşlar ve insanlar yakın temastayken olur. İnsan da hastalık yapan virüslerin hayvanlardan geçtiği düşünülürse bir yeni virüsle veya influenzanın farklı bir varyantı ile karşılaşmak an meselesi gibi durmaktadır. Pandemiye neden olan koşulların oluşmasına karşı yürütülen mücadelenin esası onca canlıyı katletmek olmamalı, ekolojik hayata ve yaban hayatına tahribata neden olan politikalardan vazgeçmek, virüsü harekete geçiren endüstriyel tarım ve hayvancılık gibi üretim biçimlerine karşı doğayla uyumlu alternatif seçeneklerin arayışında olmak gerekmektedir.  Kapitalist üretim tarzı doğayı, canlıları sömürmeden, sınıflar arası eşitsizlikleri derinleştirmeden varlık gösteremez. İnsanlar tüketim alışkanlıklarını değiştirip, dünya dümeni bu siyasetten daha adil, eşitlikçi, demokratik ve ekolojik bir topluma doğru kırmazsa yeni bir grip pandemisi kapıda.

    Tarihte salgın hastalıkların ardından gelen bilimsel gelişmeler ve toplumsal değişimlerin arka perdesinde soylu sınıfın, zenginlerin hastalık korkusu ile kendilerini ve kamusal düzeni koruma çabaları gerçekliği yadsınmamalıdır. Hastalıklardan korunmanın en kolay yolu en çok etkilenen kesimleri (daha çok ezilenler, yoksullar olmuştur) tecrit etmek, kendilerinden uzak tutmanın yol ve yöntemlerinin arayışı içinde olmak olmuştur. Frengi gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar ise tersine soylulara ahlaki bir yozlaşma, orta sınıfa ise erdemlilik rolünü biçmiş, bilimsel gelişmelerin faydasını görme öncelikli olarak zenginlerin tekelinde olunca zamanla bu hastalıkların, daha çok toplumun alt sınıfının sorunu olarak nitelik kazanmasını sağlamıştır. 

    19.Yy Sanayi Devriminden sonra emek mücadelesinin kazanımları ve 1918 İspanyol gribi ile daha da beliren, bulaşıcı hastalıkların bireyin ve mikrobun salgındaki rolünden çok halk sağlığı sorunu olduğu anlayışının yerleşmesiyle, toplum sağlığı açısından bir devrim olmuştur. Covid 19 pandemisi ile bugün tarihten en çok ders alacağımız dönem 1918 grip pandemisi ve sonrasında meydana gelen değişimler olması gerekirken, günümüz kapitalizminin küresel oyununun toplum sağlığını dışladığı gerçekliği ile yüzleşmiş durumdayız. Bugünün soyluları bir yandan kır evlerinde karantina seçeneklerini yaratırken, öte yandan kendi imtiyazlarının sahiplenilmesi için üretici emekçi sınıfı sömürmeyi de bilmişlerdir. Salgınların nedenselliğinde yatan ekolojik tahribatı ve toplumsal yapıyı göz ardı edip, milyonlarca yılda oluşturdukları özerk yaşam alanlarını tahrip ederek davet ettiğimiz mikropları suçlamak ve sonra da bilimin modern kurşunları ve kalkanları ile teyakkuza geçmek egemen anlayışın sömürü düzeninin devam ısrarıdır. Kapitalist Modernite’nin bize sunduğu seçenekler, Andrew Nikiforuk’un 4. atlısının nal seslerini işitmeye devam edeceğimiz, hatta şahlanışının zamanlarını daha sık göreceğimizi düşündürmektedir.

    Kaynaklar 

    1- Görünmez Güçler / Bernard DİXON

    2- Kan Revan İçinde / Roy PORTER

    3- Mahşerin Dördüncü Atlısı / ANDREW NIKIFORUK

    4- Dünyamızı Değiştiren On iki Hastalık / Irwın W. Sherman

    5- https://www.who.int/hiv/data/en/  erişim 20.06.2020

    6-Tüfek Mikrop ve Çelik / Jared DİAMOND



    Cordoba Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan Barok tarzında bir yapı meydana bakıyor.

    Endülüs İspanya

    Cordoba Endülüs İspanya

    18. Yüzyılda inşa edilen bu yapı Akut Hastalıklar Hastanesi olarak kullanılmış uzun yıllar. Rehberimizin açıklamalarına göre, 1704 yılında Cordoba korkunç bir veba salgını etkisinde kalmış. Öyle ki bu salgında Kardinal Salazar bile ölmüş. Sağlık tesislerinin eksikliğini gidermek için ilk kurulan hastane bu binada hizmete girmiş.


    Abulcasis (Abul Qasim ibn Khalaf al-Abbas al-Zahrawi (MS 936 - 1013) 1000 yıllarında İspanya'da hasta bir kişiye bakıyor. Louis Figuier'in “La Ciencia y sus Hombres” kitabına göre. Barselona 1881

    Al-Zahrawi'nin başlıca eseri , tıbbi uygulamalara ilişkin otuz ciltlik bir ansiklopedi olan Kitab al-Tasrif'tir . [5] Bu eserin cerrahi bölümü daha sonra Latinceye çevrilerek popülerlik kazandı ve sonraki beş yüz yıl boyunca Avrupa'da standart ders kitabı haline geldi. [6] Al-Zahrawi'nin cerrahi prosedürler ve aletler alanına öncü katkıları, bazı keşiflerinin bugüne kadar tıpta hala uygulandığı modern dönemde Doğu ve Batı'da büyük bir etki yarattı.

    💢💢

    Tuleytula 711 yılında Tarık b. Ziyad tarafından fethedilmiştir. X. yüzyılda Tuleytula bölgesi müstakil bir Müslüman devlet hüviyetine bürünmüş, iktisadi kalkınma sağlanmıştır. Böylece şehir kültürel olarak gelişme kaydetmiş ve bayındırlık yönünden mamur hâle gelmiştir. Kurtuba merkezli hilafet yönetimi zayıflayınca İspanyolların bölgeye müdahalesi gecikmedi.Leon ve Castilla Kralı VI. Alfonso fırsattan istifade ederek 1085'te Tuleytula’yı ele geçirerek Müslüman hâkimiyetine son verdi. Siyasi ve toplumsal açıdan Kastilya'nın en önemli merkezi hâline gelen Toledo, XIII. yüzyılda, X. Alfonso döneminde kurulan tercüme kurumuyla Endülüs'teki kültürel ve bilimsel eserleri kendi dillerine çevirdi. Böylece İslami dönemde ortaya çıkan bilimsel çalışmalarla bu çalışmaların bir kısmına bazı noktalarda kaynaklık eden Yunan felsefesinin Avrupa ilim âlemine tanıtılmasına katkıda bulunulmuştur. Kral II. Felipe 1560'ta Madrid'i başkent yaptıktan sonra Toledo'nun önemi azalmıştır. 

    Toledo sokakları.

    Günümüzde Toledo yüksek surları, tarihi yapıları korunmuş temiz, düzenli ve şirin 80 bin nüfuslu bir şehir. Müslüman medeniyetinden şehirde kalan bir mescit duvarı dışında şehirde hiçbir iz yok. Tamamı yok edilmiş. Zaten İspanyol Katolikleri tüm Endülüs'te bir elin parmakları kadar yapının dışında tüm camileri, minareleri, medreseleri ve de bütün nüfusu yok etmiş, âdeta tarihten silmişler. 

    ❗️İslam hakimiyetinde Kurtuba’da 200.000 ev, 600 cami ve medrese, 800 hamam, 50 hastane ve çeşitli sanayi tesisleri vardı. Bu şehir öyle bir kültür merkeziydi ki Sultan II. Hakem’in (961-976) yaptırdığı kütüphanede 400.000’e yakın kitap bulunduğu rivayet edilir. Kurtuba, tarih boyu çeşitli ilim dallarında ve özellikle edebiyatta temayüz etmiş pek çok ünlü kişi yetiştirmiştir. Romalılar döneminde ünlü Hatip Seneca ile oğlu Filozof Seneca, İslami dönemde, aşk üzerine yazdığı Tavku’l-hamâme adlı eseriyle tanınan ve aynı zamanda Batı Avrupa’daki ilk ciddi karşılaştırmalı dinler tarihi kitabının yazarı İbn Hazm ilk akla gelenlerdir. 12. yüzyılda yazılan Hay b. Yakzân’ın müellifi İbn Tufeyl de bu şehirdendir. Spinoza’ya ilham veren Yahudi filozof-tabib İbn Meymûn, Mâlikî fakihi İbn Rüşd, tarihçi, fıkıh ve hadis âlimi İbn Beşküvâl, hadisçi Ahmed b. Ömer el-Kurtubî, hadisçi ve kıraat-nahiv âlimi İbn Sa‘dûn el-Kurtubî ile muhaddis-müfessir Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî yine bu şehrin meşhurlarındandır.

    Endülüs ve Kurtuba Camii 

    Endülüs ve Kurtuba Camii

    ⚠️Tarihçi Reinhart Dozy, İspanya Müslümanları Tarihi’nde bu hadise için özetle “Arapların İspanya fethi bir iyilik oldu. Çünkü bu fetih önemli bir sosyal devrim meydana getirdi; ülkeyi yüzyıllardır inim inim inleten dertlerin büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı.” der.

    İspanyol yazar Blasco Ibanez ise “…Bu yabancılarla birlikte Doğu’dan ipek, pamuk, kahve, limon, portakal ve nar geliyordu. Yanı sıra halılar, dokumalar, tüller, telkâri kakmalı metaller ve barut… Yine onlarla birlikte ondalık sistem, cebir, simya, kimya, tıp, kozmoloji ve kafiyeli şiir… Unutulmak üzere olan Grek filozofları, Arapların fetihleri sayesinde selamete erdiler; Aristo Kurtuba’nın meşhur üniversitesinde saltanat sürüyordu…” (1) demektedir.

    800’lü yıllarda Kurtuba yavaş yavaş oturmuş, her sahada da gelişim göstermişti. Her işi sanat, her sanatı da iş haline getirmiş olan Müslümanlar, bu şehri adeta harikalar diyarına çevirmiş, İslam’ın ruhunu estetik biçimde hal, tavır, söz ve eşyalara yansıtmışlardı. “Böylece Kurtuba’da Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Irak kökenli tanınmış kişilerden oluşan güzide bir topluluk ortaya çıkmıştı. Kurtuba milletlerarası bir başşehir haline gelmişti.” (2)


    Binlerce ölümün gerçekleştiği salgınlar döneminde insanlar hastalık nedeninin kötü koku ve kötü hava olduğuna inanıyorlardı (Miyazma Teorisi). ölü evine dalmadan önce vücutlarını bir sıvıyla ovuyor, böylece bağışıklık kazanıyorlardı. Üzüm sirkesi içine ardıç, pelin otu, mercanköşk, kâfuru, karanfil, adaçayı, biberiye ve sair aromatik bitki konularak yapılan ve bir müddet beklettikten sonra sürünülen bu iksir tarihe “Dört Hırsız Sirkesi" (Le Vinaigre des 4 Voleurs) olarak geçmekle kalmayıp ilerleyen yıllarda ilaç kodekslerine de girdi.


    XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX



    04.06.2026 



    Hantavirüs hastalığı



    Viroloji


    Virolojivirüsleri ve virüslerin özelliklerini konu alan bilim dalı. Viroloji genellikle mikrobiyoloji veya patoloji'nin bir parçası olarak gösterilen; organik virüsleri, zincirlerini, sınıflandırılmalarını, hücrelere giriş yollarını ve hastalığa yol açışlarını inceler. Viroloji alanında çalışan kişilere virolog denir. Virüslerin canlılık özelliği tartışmalarıyla gündeme gelmişlerdir

    Suş

    Suşbiyolojide 3 farklı manada kullanılabilir.

    Bir bakteri veya virüsün farklı alttürlerinin, aralarında genetik farklılıklar bulunan gruplarına ¨Suş¨ denebilir. Farklı suşlar arasında, ilaçlara, dış etkilere dayanıklılık vs. özellik değişiklikleri olabilir.
    Benzer özellik ve şekil gösteren bitkilere, bir suşun üyeleri denebilir. Bu kullanım resmi değildir.
    Bir fare ya da sıçan suşu, genetik olarak tıpatıp aynı canlılardan oluşur. Bu suşlar laboratuvar deneylerinde kullanılırlar. Fare suşları, inbredmutant ya da gen mühendisliği prosedürleriyle üretilmiş olabilir. Sıçan suşları genellikle ¨inbred¨dir.

    ( INBRED; Soy içi üreme ya da akrabalı yetiştirme, yakın akraba eşleştirmesi demektir.)


    Hantan Nehri


    Hantan Nehri (Korece한탄강, 漢灘江romanizeHantan-gang), Güney Kore'nin kuzeyinde bulunan Imjin Nehri'nin kolu olan bir nehirdir

    Hantavirüs enfeksiyonları olduğuna inanılan şeyin tanımları yaklaşık 1000 yılına kadar uzanırken,hastalığa neden olan virüs ise ancak 1976 yılında Güney Kore'nin Hantan Nehri bölgesinde keşfedilmiştir.

    Orthohantavirus


    İplikleri bir arada tutan baz çiftlerinin her biri iki veya üç hidrojen bağı ile birbirlerine bağlıdır.komplemanter iplik veya diziye de antianlamlı (veya negatif anlamlı) denir. Bazen bunun yerine kodlayıcı iplik terimine de rastlanır.

    Hantavirüs (Latinceː Orthohantavirus), Bunyavirales takımının Hantaviridae ailesinden negatif anlamlı tek iplikçikli bir RNA virüsü cinsidir.Genellikle kemirgenleri etkileyen virüsler, bu canlılarda hastalığa neden olmamaktadır.
    Hantavirüs adı Dr. Lee Ho-Wang tarafından Hantaan virüsünün (Kore kanamalı ateşine yol açan virüs) izole edildiği Hantan Irmağı'ndan gelmektedir.
    Hantaan virüsü ile ilişkilendirilen hastalığa Kore kanamalı ateşi (artık kullanılmıyor) veya Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edilmiş adı ile böbrek sendromlu kanamalı ateş adı verilir.
    Almanya'da 2017' yılında Robert Koch Enstitüsü tarafından 1.713 hantavirüs enfeksiyonu rapor edilmiştir.

    Hantavirüs hastalığı


    Tarih

    Hantavirüs HFRS'nin ilk olarak 12. yüzyılda Çin'de ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. İlk klinik teşhis 1931 yılında Çin'in kuzeydoğusunda yapılmıştır. Aynı dönemde, 1930'larda, NE İsveç'te de tespit edilmiştir.

    HFRS, 1951-1954 yılları arasında Kore Savaşı sırasında, 3.000'den fazla Birleşmiş Milletler askerinin bir salgında hastalanmasıyla Batılı hekimlerin dikkatini çekti. 1976'da ilk patojenik hantavirüs olan Hantaan ortohantavirüsGüney Kore'deki Hantan Nehri yakınlarındaki kemirgenlerden izole edildi. HFRS'ye neden olan diğer önemli hantavirüsler arasında Dobrava-Belgrade ortohantavirüsüPuumala ortohantavirüsü ve Seul ortohantavirüsü de bulunmaktadır ve bunlar daha sonraki yıllarda tespit edilmiş olup topluca Eski Dünya hantavirüsleri olarak anılmaktadır.

    1993 yılında, o zamanlar bilinmeyen bir HCPS salgını Amerika Birleşik Devletleri'nin Four Corners bölgesinde meydana geldi ve Sin Nombre ortohantavirüsünün keşfini sağladı. O zamandan beri, Amerika kıtasında yaklaşık 43 hantavirüs suşu bulunmuştur ve bunların 20'si patojeniktir. Bu suşlar Yeni Dünya hantavirüsleri olarak adlandırılmaktadır. Güney Amerika'da HCPS'nin başlıca nedenlerinden biri olan ve insandan insana bulaşabilen bilinen tek hantavirüs olan And ortohantavirüsünü de içermektedir.

    Geç Orta Çağ İngiltere'sinde, 1485 yılında Bosworth Field Muharebesi'nden hemen önce gizemli bir terleme hastalığı ülkeyi kasıp kavurmuştur. Belirtilerin hantavirüs pulmoner sendromuyla örtüştüğünü fark eden bazı bilim insanları, virüsün hastalığın nedeni olabileceği teorisini ortaya attılar. Hipotez eleştirildi çünkü terleme hastalığının insandan insana bulaştığı kaydedilmişti, oysa hantavirüslerin bu şekilde yayıldığı bilinmiyordu.

    İnsanlar kemirgenlerin idrarı, tükürüğü veya dışkısıyla temas yoluyla hantavirüs bulaşabilir.

    Ribavirin

    Ribavirin bir antiviral (virüslere karşı) ilaçtır. Bazı DNA ve RNA virüsüne karşı etkilidir. Viral (virüse ait) genetik materyalin kopyalaması (replikasyon) sürecine müdahale eder. Sentetik bir nükleozid analoğudur. Kimyasal formülü C8H12N4O5'dir.

    RNA polimeraz faaliyetini inhibe eder (engeller). Eskiden astım tedavisinde kullanılırken, bugün çoğunlukla hepatit C tedavisinde (interferon ilaçlarıyla beraber) kullanılmaktadır.

    Kullanım ve Yan etkiler

    Gebe ve emzikli kadınlarda, ciddi kardiyak hastalık geçmişi olanlarda ve kronik böbrek yetmezliği olanlarda kullanılmaz. Hemolitik anemi en önemli yan etkisidir. Genetik materyal üzerine olan etkisinden dolayı, potansiyel karsinojenik etkisi vardır. Klinik depresyonkaraciğer fonksiyon bozukluğu veya tiroid anormalliği gelişen hastalarda, hasta hekim tarafından yakından izlenmelidir. Ayrıca, influenza (grip) benzeri semptomlar, uykusuzluk ve baş ağrısı sıklıkla görülen yan etkilerdendir.

    Aşı

    Hantaan virüsü ve Seul virüsüne karşı inaktif bivalent aşılar Çin ve Güney Kore'de mevcuttur. Her iki ülkede de, aşının diğer önleyici tedbirlerle birlikte kullanılması, hantavirüs enfeksiyonlarının görülme sıklığını önemli ölçüde azaltmıştır. Bu aşıların yanı sıra, M genom segmentini ve S genom segmentini hedef alan DNA aşıları, virüsün rekombinant Gn, Gc ve N proteinlerini kullanan alt birim aşıları, içine rekombinant hantavirüs proteinleri eklenmiş virüs vektör aşıları ve viral proteinler içeren ancak genetik materyal içermeyen virüs benzeri partikül aşıları şeklinde dört tür aşı üzerinde araştırma yapılmıştır. Bunlardan sadece DNA aşıları klinik denemelere girmiştir.





    ****************************************************************


    Griffith Evans (bakteriyolog)

    Griffith Evans'ın (1835-1935) oğlu tarafından çekilen portresi.

    Griffith Evans (7 Ağustos 1835 – 7 Aralık 1935), İngiliz Hindistanı'nda görev yaparken atlarda surra hastalığına bir tripanosom parazitinin neden olduğunu ilk kez belirleyen Galli bir hekim ve veteriner patologdu. "İlk patojenik tripanozom gören adam" olarak tanımlanan Sher, 1880'de neden organizmayı hematozon (kan paraziti) olarak tanımladı ve bu türün kendisinden sonra Trypanosoma evansi adı verildi.

    Griffith, 1877'de İngiliz Ordusu'nda ağır şekilde vurulan ölümcül bir atlar hastalığını araştırdığında, hayvanların tüm hastalıklarında bakterileri hızla tespit etti."kötü huylu ateş" olarak adlandırılan hastalığı şarbon olarak tanımladı. Bulgularını 1878'de The Veterinary Journal'da bildirdi. 

    At kanından antraks bakterisini mikroskop altında tespit ederken, Griffith iki önemli patolojik durum daha gözlemledi. İlki, taze kan örneklerinden bakterilere baktığında, bakterilerin daha fazla taze örneklerde olmayan belirli beyaz kan hücreleriyle çevrili görünmesiydi.Şöyle tanımladı:

    Resmen bildirdim, beni en çok şaşırtan şey, mikroskopla görülen ilk kan değişikliğinin, bacillus görmeden önce büyük beyaz korküküllerin sayısında büyük bir artış olduğunu bildirdim. İlk hastalık belirtisinden itibaren her saat başlayarak düzenli olarak kanı inceledim ve bir süre boyunca bu kâpöğüslerin sayısının arttığını fark ettim, ta ki bir basil bulabildim. Basiller geldiklerinde, kırmızı korpusküllerden çok beyaza daha yakın görünüyordu; sonrasında her damladaki basillerin sayısı hızla arttı, böylece izole halde, kübüküllerden arınmış olarak görünebilirlerdi. Büyük granüler korpusküllerin basillerle çok önemli bir ilişkisi olduğuna inandığımı ifade ettim, ancak ne olduğunu düşünemedim; özel bir araştırmayı hak ettiğine inandığımı defalarca vurguladım. 

    Şimdi fagositoz olarak bilinen bu olguyu daha fazla incelemek için hiçbir imkanı yoktu; beyaz kan hücrelerinin patojenleri yutarak koruyduğu hücresel bir süreçtir. Bu olgu, tam biçimiyle 1882'de Rus zoolog Élie Metchnikoff tarafından keşfedildi, ve 1908'de bağışıklık bilimini kuran keşif nedeniyle Fizyoloji veya Tıp alanında Nobel Ödülü'nü aldı. Griffith'in ek bir gözlemi, bazı atların kanlarında ve solunum yollarında parazitler olduğuydu. Bunlar yuvarlak solucanlardı ama onları tanımıyordu. Bunların bir tür solucan olduğunu öne sürdü ve şöyle bildirdi:

    Kan örneğinde bakterilerin toplandığını sandığım şeyleri gördüm. Oldukça acele bir sonuca vardım, çünkü Anthrax'ı düşünüyordum ve bu hastalık genellikle onunla özdeşleştirildiği için aslında bakteri arıyordum. Daha yakından incelendiğimde, bunların daha çok kan kristali olma ihtimali olduğunu düşündüm: Hematoglobulin [hemoglobin] küçük prizmatik kristallerine çok benziyorlardı. O zamandan beri onların çok erken bir gelişim aşamasında olan solucanlar olduğuna karar verdim... Şimdi, bu şeylerin ne olduğunu bilmiyorum—hayvan mı yoksa bitki krallığına mı ait olduklarını. Onlara solucan diyorum, çünkü solucan benzeri. Parazitler hakkında çok az şey biliyorum.

    Surra

    Ağustos 1880'de Griffith, atlarda, sığırlarda ve develerde yaygın olan Surra (Marathi sūra'dan, burun deliklerinden ağır nefes alma sesi) vakalarını araştırmak üzere Dera İsmail Khan'a nakledildi. 22 Eylül 1880'de, parazitlerle dolu olduğunu fark ettiği atların kan örneklerini aldı.   Mikroplar kırmızı kan hücrelerini seviyor ve onlara saldırıyor gibi görünüyordu; bu yüzden meslektaşı parazitlere "ferox" (Latince'de vahşi, vahşi veya zalim anlamına gelir) adını vermelerini önerdi.  1881'de The Veterinary Journal'da yayımlanan bir raporunda şöyle tanımladı:

    İlk gördüğümde [paraziti] bir an için bunun bir tür spirillum [bakteri] olduğunu düşündüm, ama sonraki an beni bunun olmadığına ikna ettim... Taze ve aktifken görünüşte yuvarlak bir gövdeye sahiptir; ön kısmında incelerek küt bir başa biten bir boynu, arkasında ise uzun ince bir kirpik uzanan ince bir kuyruğu vardır [bu şimdi flagella olarak bilinir ve ön uca doğru, "kuyruk"ta değil, öne doğru konumlanır]. o kadar ince ki nadiren görülebiliyor... Her iki tarafında iki yüzgeç benzeri papilla olduğu sonucuna vardım; biri boynun başladığı yere, diğeri kuyruğun başladığı yere yakın [şimdi bir dalgalı zar olarak anlaşılıyor, iki değil, bir flagellumdan oluşmuş].  

    Griffith, hastalığın nedeni olarak paraziti göstermekte dikkatli davrandı. Hasta kan örneğini sağlıklı bir atın midesine ve başka bir atın derisine (dermal katman) aşılayarak özgün bir deney tasarladı ve gerçekleştirdi. Deneysel atlar hastalandı ve kan örneklerinde çok sayıda parazit bulundu; bu da aynı parazitin hayatta kaldığını, çoğaldığını ve semptomları ortaya çıkardığını gösteriyordu. Daha sonra benzer sonuçlarla köpeklerde enfeksiyon başlattı. Aslında, bir yavru köpek annesinden deneysel enfeksiyon almadan enfekte oldu, bu da enfeksiyonun süt yoluyla bulaştığını gösterir.

    &


    Trypanosoma evansi

    Trypanosoma brucei evansi, Trypanosoma cinsine ait kazıntı tripanozomunun parazitik türü T. brucei'nin bir alt türüdür ve hayvanlarda surra nedenlerinden biridir. Griffith Evans tarafından 1880 yılında Dera Ismail Khan'da (Britanya Hindistanı) keşfedilen bu tripanozom, enfeksiyona neden olan bilinen ilk tripanozomdur. 

    Trypanosoma brucei evansi, Trypanosoma cinsine ait kazıntı tripanozomunun parazitik türü T. brucei'nin bir alt türüdür ve hayvanlarda surra nedenlerinden biridir. [3] Griffith Evans tarafından 1880 yılında Dera Ismail Khan'da (Britanya Hindistanı) keşfedilen bu tripanozom, enfeksiyona neden olan bilinen ilk tripanozomdur. Hindistan ve İran'da yaygın bir parazittir ve develerde akut hastalıklara, sığır ve bizonlara kronik hastalıklara yol açar. Pakistan'da eşeklerde en yaygın trypanosom türü olarak bulunmuştur. Artık diğer memelileri, özellikle insanları enfekte edebileceği belirlenmiştir. 

    T. b. evansi'ninT. b. equiperdum gibi—T. brucei'nin bir türevi olduğu öne sürülmüştür. Mitokondriyal (kinetoplast) DNA'nın bir kısmının kaybı nedeniyle T. b. evansi, trippanozomların olağan omurgasız vektörleri olan tset sineklerini enfekte edemez ve sonraki yaşam evrelerini belirleyemez.  İnsanlarda nadiren hastalık oluşturur,[12] ancak insan enfeksiyonları yaygındır. Hemoglobin, T. b. evansi'ye karşı tripanolitik konak savunmasında rol oynar.

    T. b. evansi, at, eşek, sığır ve deve gibi memelilerde şiddetli, çoğu zaman ölümcül enfeksiyona neden olan bir parazitti. Hindistan'da, antik çağlardan beri yaygın olduğu yerde, hastalık surra olarak biliniyordu. [13] İngiliz yönetimi altında, atları enfekte olmuş olduğu için bu durum İngiliz Ordusu'na ciddi engel oldu. Ağustos 1880'de, Kraliyet Ordu Hizmet Birliği'nden Griffith Evans, bu davayı Dera Ismail Khan'daki (şimdiki Pakistan) ordu üssünde araştırmak üzere görevlendirildi. Tüm hasta atların kan örneklerinden solucan benzeri parazitleri hemen tanıdı. 1881'de şöyle rapor etti:

    İlk gördüğümde [paraziti] bir an için bunun bir tür spirillum [bir tür bakteri] olduğunu düşündüm, ama sonraki an beni ikna etti ki değil... Taze ve aktifken görünüşte yuvarlak bir gövdeye sahiptir; ön kısmında incelerek küt bir başa biten bir boynu, arkasında ise uzun ince bir kirpik uzanan ince bir kuyruğu vardır [bu şimdi flagella olarak bilinir ve ön uca doğru, "kuyruk"ta değil, öne doğru konumlanır]. o kadar ince ki nadiren görülebiliyor... Her iki tarafında iki yüzgeç benzeri papilla olduğu sonucuna vardım; biri boynun başladığı yere, diğeri kuyruğun başladığı yere yakın [şimdi bir dalgalı zar olarak anlaşılıyor, iki değil, bir flagellumdan oluşmuş]. 

    Griffith, sağlıklı atları enfekte kanla enfekte ederek parazitin surra'nın neden olan patojeni olduğunu deneysel olarak göstermiştir.  

    &



    Trypanosoma

    Kırmızı kan hücreleri arasında Trypanosoma sp.

    Trypanosoma, kinetoplastidler cinsi (Trypanosomatidae sınıfı), tek hücreli parazitik flagellat protozoalardan oluşan monofiletik bir gruptur. Trypanosoma, Euglenozoa filümünün bir parçasıdır. İsim, Antik Yunanca'daki trypano- (delici) ve soma (vücut) kelimelerinden türemiştir; çünkü bu tür türleri tırbuşon gibi harekete geçer. Çoğu trypanosom heteroksen (yaşam döngüsünü tamamlamak için birden fazla zorunlu konak gerektirir) ve çoğu bir vektör aracılığıyla iletilir. Türlerin çoğu kanla beslenen omurgasızlar tarafından bulaşır, ancak farklı türler arasında farklı mekanizmalar vardır. Trypanosoma equiperdum, atlar ile diğer at türleri arasında cinsel temasla yayılır. Genellikle omurgasız konaklarının bağırsağında bulunurlar, ancak genellikle omurgalı konakta kan dolaşımını veya hücre içi ortamı kaplarlar.

    Trypanosomlar, çeşitli konakları enfekte eder ve Trypanosoma brucei tarafından neden olan ölümcül insan hastalıkları olan uyku hastalığı ve Trypanosoma cruzi tarafından neden olan Chagas hastalığı gibi çeşitli hastalıklara neden olur.

    ! = Trypanosoma'nın mitokondriyal genomu ve kinetoplast olarak bilinen diğer kinetoplastidlerin genomu, son derece karmaşık bir katenli daireler ve mini çemberler dizisinden oluşur ve hücre bölünmesi sırasında organizasyon için bir protein kohortu gerektirir.

    Tarihçe

    1841'de Gabriel Valentin, bugün Trypanoplasma'da alabalık kanında bulunan flagellatlar buldu. 

    Cins (T. sanguinis), Gruby tarafından 1843 yılında kurbağa kanında bulunan parazitlerden alınarak adlandırılmıştır. 

    1903 yılında David Bruce, Afrika trypanosomiasis'in protozoan parazitini ve tse sinek vektörünü tespit etti. 

    Taksonomi

    Filogenetik analizler, tüm Tükürük tripanozomlarını içeren bir dal ile tüm tükürük dışı soyları içeren bir dal arasında eski bir ayrım olduğunu öne sürmektedir.  Antijenik varyasyon, Tükürük tarafından paylaşılan bir karakterdir ve özellikle T. brucei'de iyi incelenmiştir.

    Evrim

    Modern trypanosomların atası, yaklaşık bir milyar yıl önce yeşil algleri emmiş ve genetik materyalinin bir kısmını sahiplenmiştir. Bu durum, T. brucei gibi modern tripanosomların, bitStreptococcus mitis'in Ay'daki Surveyor 3 sondasında tespit edilip iki yıldan fazla hayatta kaldığı bildirilmiştir. Ancak NASA, bunun muhtemelen Dünya'ya dönüşte oluşan kontaminasyondan kaynaklandığını belirtti. Apollo 12 mürettebatı 1969'da Surveyor parçalarını aldı; bunlardan biri TV kamerasıydı. Daha sonra sonda, ay ortamının malzemeyi nasıl etkilediği değerlendirilmek üzere analiz edildi. Surveyor 3, fırlatmadan önce sterilize edilmemişti çünkü bilim insanları Ay'da iki buçuk yıl boyunca organizmaların hayatta kalıp kalamayacağını görmek istiyordu, bu yüzden hayatta kalan organik materyal aramak bu analizin bir parçasıydı.kilerle en yakın ilişkili şekerlerin parçalanması için temel genler içermesine yol açmıştır. Bu fark tedavilerin hedefi olarak kullanılabilir. 

    Türler arasındaki ilişkiler bugüne kadar çözülmemiştir. T. evansi'nin, maksicirclelarını kaybeden T. equiperdum'un bir klonundan ortaya çıktığı öne sürülmüştür.

    Yeşil algler

    Yeşil algler ayrıca siliat Paramecium'da, Hydra viridissima'da ve düz solucanlarda simbiyotik olarak bulunur. Bazı yeşil alg türleri, özellikle Trebouxiophyceae ve Trentepohlia (Ulvophyceae sınıfı) cinslerine ait Trebouxia, mantarlarla simbiyotik ilişkiler içinde likenler oluşturarak bulunabilir. Genel olarak, likenlerle eşleşen mantar türleri kendi başlarına yaşayamazken, alg türü genellikle mantarsız doğada yaşar. Trentepohlia, nemli toprakta, kayalarda veya ağaç kabuğunda bağımsız yaşayabilen veya Graphidaceae ailesine ait likenlerde fotosimbiyont oluşturabilen filamentimsi yeşil algdir. 

    Yeşil algler, klorofil a ve b içeren kloroplastlara sahiptir; bu da onlara parlak yeşil renk verir; ayrıca üst üste yığılmış tilakoidlerde beta karoten (kırmızı-turuncu) ve ksantofil (sarı) aksesuar pigmentleri bulunur. Bazı istisnalar ise klorofillerini kaybetmiş Polytomella, Polytoma, Helicosporidium ve Prototheca soylarıdır. Polytomella, Dunaliellaceae familyasına ait bir yeşil alg cinsidir. Dünya çapında tatlı su habitatlarında yaygındır. Algler aslında renksizdir. 

    Yeşil alglerin hücre duvarları genellikle selüloz içerir ve karbonhidratı nişasta şeklinde depolar. 

    Genellikle tek bir stigma ve iki ila dört apikal kasılma vakuol bulunur. Tek çekirdek, hücrenin merkezi veya ön yarısında yer alır. Eşeysiz üreme uzunlaması, ikili bölünme yoluyla gerçekleşir; Cinsel üreme izogamdir; zigotlar dört hareketli hücre oluşturur.

    Göz lekesi cihazı (veya stigma), yeşil alglerin ve euglenidler gibi tek hücreli fotosentetik organizmaların flagellate veya (hareketli) hücrelerinde bulunan bir fotoalıcı organeldir.


    Hücrelerin ışığın yönünü ve yoğunluğunu algılayıp ona yanıt vermesini sağlar; organizmanın ya ışığa doğru yüzmesine (pozitif fototaksis) ya da ondan uzaklaşmaya (negatif fototaksi) yol açar. İlgili bir yanıt ("fotoşok" veya fotofobik tepki), hücreler kısa bir süre yüksek ışık yoğunluğuna maruz kaldığında oluşur; bu da hücrenin durmasına, kısa bir süreliğine geriye doğru yüzmesine ve ardından yüzme yönünü değiştirmesine neden olur. 


    Hücresel

    Tüm yeşil alglerde düz krista bulunan mitokondriler bulunur. Mevcut olduğunda, hücreyi hareket ettirmek için eşleşmiş flagella kullanılır. Mikrotübullar ve lifli ipliklerden oluşan çapraz şekilli bir sistemle sabitlenirler. 



    Terim, 1863 yılında Rudolf von Kölliker tarafından tanıtılmıştır; başlangıçta protoplazma ile eşanlamlı olmakla birlikte, daha sonra çekirdek dışındaki hücre maddesi ve organelleri anlamlandırmaya başlamıştır. 

    Sitoplazmanın ana bileşenleri sitozol (jel benzeri bir madde), hücrenin iç alt yapıları ve çeşitli sitoplazmik inklüzyonlar içerir. Sitoplazma yaklaşık %80 sudan oluşur ve genellikle renksizdir.

    Mikroskobik olarak, ribozomlar, mitokondriler, bitki plastidleri, lipid damlacıkları ve vakuoller gibi daha büyük organeller dahil olmak üzere tüm çözülebilir sitoplazmik elementlerin askıya alındığı son derece karmaşık, polifazli bir sistemdir.

    Sitoplazma içinde birçok hücresel aktivite gerçekleşir; glikoliz, fotosentez ve hücre bölünmesi gibi süreçler gibi birçok metabolik yol.

    Sitoplazmanın bileşen molekülleri ve yapılarının bazen düzensiz bir kolloidal çözelti (sol) gibi, bazen ise entegre bir ağ gibi davranarak katı bir kütle (jel) oluşturduğu düşünülmektedir. Bu teori, sitoplazmin bileşenler arasındaki etkileşim seviyesine bağlı olarak ayrı akışkan ve katı fazlarda var olduğunu öne sürer ve bu da sitoplazmada hareket eden farklı parçacıkların diferansiyel dinomiğini açıklayabilir. 

    Sol–gel süreci

    Bu yöntem, özellikle silikon (Si) ve titanyum (Ti) oksitlerinin metal oksitlerinin üretiminde kullanılır. Bu süreç, çözelti içindeki monomerlerin kolloid bir çözeltiye (sol) dönüştürülmesini içerir; bu çözelti, ayrık parçacıklar veya ağ polimerlerinden oluşan entegre bir ağ (veya jel) için öncül görev yapar.

    Bu kimyasal işlemde, bir "sol" (kolloidal çözelti) oluşur ve ardından kademeli olarak hem sıvı hem de katı faz içeren jel benzeri difazik bir sistemin oluşumuna doğru evrilir; bu sistemin morfolojileri ayrık parçacıklardan sürekli polimer ağlarına kadar değişir. 

    Bu birçok şekilde gerçekleştirilebilir. En basit yöntem, tortulmanın gerçekleşmesi için zaman tanımak ve ardından kalan sıvıyı dökmektir.

    Sitoplazmanın, cam geçişine yaklaşan cam şekillendiren bir sıvı gibi davrandığı öne sürülmüştür. Bu teoride, sitoplazmik bileşenlerin konsantrasyonu ne kadar yüksekse, sitoplazma o kadar az sıvı gibi davranır ve katı bir cam gibi davranır, böylece daha önemli sitoplazmik bileşenleri yerinde dondurur

    Optik cımbız yardımıyla canlı hücreli memeli sitoplazmasının mekanik davranışını belirlemeye yönelik bir yöntem tanımlanmıştır. 


    Hücreler içindeki sitoplazma akışını durdurmak için çeşitli yöntemler mevcuttur. Bir yaklaşım, sitoplazmik akışı etkili bir şekilde immobilize eden Lugol'un iyot çözeltisi eklenmesini içerir. [kaynak gerekli] Alternatif olarak, dimetil sülfoksitte çözünmüş Cytochalasin D bileşiği, sitoplazmik hareketi kolaylaştıran aktin mikrofilamentlerini bozarak benzer bir etki elde etmek için kullanılabilir. 

    Siyaplazmik akış ilk olarak 1774 yılında İtalyan bilim insanı Bonaventura Corti tarafından, Nitella ve Chara alg cinslerinde keşfedilmiştir, ancak 2025 itibarıyla Hâlâ nasıl ortaya çıktığı tam olarak anlaşılmamıştır. 

    %2 Lugol iyot çözeltisi

    Lugol iyodu, sulu iyot ve güçlü iyot çözeltisi olarak da bilinir, suda iyot içeren potasyum iyodürün bir çözeltisidir. [2] Çeşitli amaçlarla kullanılan bir ilaç ve dezenfektan maddesidir. [3][4] Ağızdan alınan bu madde, tirotoksikozu ameliyat yapılana kadar tedavi etmek, tiroid bezini radyoaktif iyottan korumak ve iyot eksikliğini tedavi etmek için kullanılır. [4][5] Rahim ağzına uygulandığında, rahim ağılı kanseri taramasında yardımcı olmak için kullanılır. [6] Dezenfektan olarak, iğne sapı yaralanması gibi küçük yaralara uygulanabilir. [3] Az miktarda ise içme suyunun acil dezenfekte edilmesi için de kullanılabilir. [7]

    Yan etkiler arasında alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı, kusma ve konjunktivit olabilir. [4][1] Uzun süreli kullanım uyku sorunları ve depresyona yol açabilir. [4] Genellikle hamilelik veya emzirme sırasında kullanılmamalıdır. [4] Lugol iyodu, sudaki her bir parça elemental iyot için iki parça potasyum iyodürden oluşan bir sıvıdır. [8]

    Lugol'un iyotu ilk olarak 1829'da Fransız doktor Jean Lugol tarafından yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'ndedir.

    &

    Rebecca Lancefield

    Rebecca Craighill Lancefield (5 Ocak 1895 – 3 Mart 1981) Amerikalı bir mikrobiyologdu

    Lancefield, hücre duvarlarında bulunan bakteriyel antijenlerin karbonhidrat bileşimine dayanan β-hemolitik streptokokk bakterilerinin serolojik sınıflandırmasıyla tanınır,[2] Lancefield grubu. [3] Ayrıca grup A streptokoklarının serolojik tiplemesinden de sorumludur.

    viridan streptokoklarının romatizmal ateşe katkıda bulunduğu yanlış düşünülüyordu. Lancefield'ın tez çalışması bu fikri ortadan kaldırmaya yardımcı oldu. [1]

    Doktorasından sonra Lancefield, Rockefeller'da β-hemolitik streptokokklar üzerine çalışmaya geri döndü. Şimdi ise bakteride bulunan yüzey antijenlerinin biyolojik bileşenlerini belirlemeyi hedefliyordu. 1928'de Lancefield, streptokokkların tipe özgü antijeninin bir protein olduğunu bildirdi. Bu proteine M-protein adını verdi çünkü bakteri antijene maruz kaldığında mat koloni oluşur. [8] Lancefield, streptokokkların grup spesifik antijeninin karbonhidratlardan oluştuğunu keşfetti ve buna C-karbonhidrat adını verdi. Bu keşif kapsamında Lancefield, C-karbonhidratın başlangıçta düşünüldüğü gibi türe özgü olmadığını ortaya koydu. Bu farkındalık, streptokok hastalıkları için Lancefield gruplama adı verilen bir sınıflandırma sisteminin geliştirilmesini sağladı. Başlangıçta insan streptokok enfeksiyonları için A grubu, sığır streptokok enfeksiyonları için ise B grubu olarak belirledi. Günümüzde Lancefield grupları A'dan M'ye kadar olan grupları içermektedir.

    Lancefield, iki ek grup A streptokok yüzey proteini keşfetti: 1940'ta T-antijen ve 1957'de R-antijen. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde grup B streptokoklarına odaklandı. Araştırmaları, grup B streptokoklarının M-proteininden yoksun olduğunu ortaya koydu. Bunun yerine, yüzeydeki polisakkaridlerin virülans faktöründen sorumlu olduğunu keşfetti.

    &

    Streptokokk

    Alfa-hemolitik S. viridans (sağda) ve Beta-hemolitik S. pyogenes (sol) kan agarında büyüyen streptokokklar.

    Streptococcus, Antik Yunanca'dan στρεπτός (streptós) ve "bükük" anlamına gelen κόκκος (kókkos) kelimelerinden gelir; gram-pozitif küresel bakteriler cinsidir ve Lactobacillales (laktik asit bakterileri) takımına giren, Bacillota filümüne giren gram-pozitif küresel bakteri cinsidir.

    Terim, 1877 yılında Viyanalı cerrah Albert Theodor Billroth (1829–1894) tarafından[3] Antik Yunanca'dan στρεπτός (streptós) (bükük) ve κόκκος (kókkos) kelimelerinden gelip çıkarılmıştır, bu da "tane" anlamına gelir. [5] 1984 yılında, daha önce Streptococcus cinsine dahil edilen birçok bakteri Enterococcus ve Lactococcus cinslerine ayrıldı.  Şu anda bu cinste 50'den fazla tür tanınmaktadır. Bu cinsin tükürük mikrobiyomunun bir parçası olduğu bulunmuştur.

    Patogenez ve

     Streptokokk farenjitin (boğaz kıvrımı) yanı sıra, bazı Streptococcus türleri birçok pembe göz vakası,[8] menenjit, bakteriyel zatürre, endokardit, erisipela ve nekrotizan fasiit (et yiyen' bakteriyel enfeksiyonlar) vakalarından sorumludur. Ancak, birçok streptokok türü patojenik değildir ve ağız, deri, bağırsak ve üst solunum yollarının kommensal insan mikrobiyotasının bir parçasını oluşturur. Streptokokklar ayrıca Emmentaler ("İsviçre") peyniri üretiminde gerekli bir bileşendir. [9]

    Streptokok türleri, hemolitik özelliklerine göre sınıflandırılır. [10] Alfa-hemolitik türler, kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobin moleküllerinde demirin oksitlenmesine neden olur ve bu da kan agarında demire yeşilimsi bir renk verir. Beta-hemolitik türler kırmızı kan hücrelerinin tamamen patlamasına neden olur. Kan agarında, bakteriyel kolonileri çevreleyen kan hücrelerinden geniş alanlar olarak görülür. Gamma-hemolitik türler hemoliz yapmaz. 

    Beta-hemolitik streptokokklar, bakteriyel hücre duvarında bulunan spesifik karbonhidratları tanımlayan bir serotip sınıflandırması olan Lancefield grubuyla da sınıflandırılır. [6] Tanımlanan 21 serotip, Lancefield grupları A'dan W'ye (E, I ve J hariç) olarak adlandırılır. Bu sınıflandırma sistemi, Rockefeller Üniversitesi'nden bilim insanı Rebecca Lancefield tarafından geliştirilmiştir. 

    Tıbbi ortamda en önemli gruplar alfa-hemolitik streptokokklar S. pneumoniae ve Streptococcus viridans grupları ile Lancefield grupları A ve B'nin beta-hemolitik streptokokklarıdır (aynı zamanda "grup A streptokkok" ve "grup B streptokkok" olarak da bilinir).

    &


    Streptococcus mitis

    Streptococcus mitis, Streptococcus cinsine ait Gram-pozitif, mezofilik, alfa-hemolitik bakteri türüdür ve viridanlar streptococci grubuna dahildir. Bu bakteriler fakultatif anaeroblardır ve hareketsiz ve sporlaşmayan koklardan (yuvarlak hücrelerden) oluşur ; bunlar katalaz negatif olur. Kommensal bir yapıdır ve genellikle insan ağzı, boğazı ve üst solunum yolunda ağız mikrobiyotasının bir parçası olarak bulunur. 

    Streptococcus cinsine ait üyeler, karbonhidrat metabolizmasının son ürünü olarak laktik asit oluşumuyla tanımlanan laktik asit bakterilerine aittir. 

    Streptococcus mitis öncelikle ağız, nazofarenks ve boğazı kapsayan ağız boşluğunda bulunur. Ancak, kadın genital yolu, gastrointestinal sistem ve hatta ciltte de bu durum görülmüştür. 

    İnsanlar, M. tuberküloz'un bilinen tek rezervuarlarıdır. Büyük yayılım, hastalığı taşıyan bir kişinin öksürmesi, hapşırması, konuşması veya şarkı söylemesi yoluyla ortaya çıkan hava damlaları yoluyla gerçekleşir. Akciğerlerde, M. tuberculosis alveolar makrofajlar tarafından fagositize edilir, ancak bakteriyi öldürüp sindiremezler. 

    S. mitis fırsatçı enfeksiyonlara neden olabilir ve bu enfeksiyonlar şiddetli olabilir.  Ancak, bağırsaklarda S. mitis kolonizasyonu ülseratif kolitin şiddetini azaltabilir. 

    Doğal genetik dönüşüm

    S. mitis doğal genetik dönüşüm için yeteneklidir. Böylece S. mitis hücreleri, homolog rekombinasyonla dışsal DNA alabilir ve genomlarına dışsal dizi bilgisini dahil edebilir. 

    Yaklaşım

    Streptococcus mitis'in Ay'daki Surveyor 3 sondasında tespit edilip iki yıldan fazla hayatta kaldığı bildirilmiştir. Ancak NASA, bunun muhtemelen Dünya'ya dönüşte oluşan kontaminasyondan kaynaklandığını belirtti. Apollo 12 mürettebatı 1969'da Surveyor parçalarını aldı; bunlardan biri TV kamerasıydı. Daha sonra sonda, ay ortamının malzemeyi nasıl etkilediği değerlendirilmek üzere analiz edildi. Surveyor 3, fırlatmadan önce sterilize edilmemişti çünkü bilim insanları Ay'da iki buçuk yıl boyunca organizmaların hayatta kalıp kalamayacağını görmek istiyordu, bu yüzden hayatta kalan organik materyal aramak bu analizin bir parçasıydı.

    Sonuçlar
    İncelerken, bir grup kameranın içinde bulunan bir köpük parçasının içinde bir miktar S. mitis buldu. Kültür plakaları yapıldı ve kimlik daha sonra Atlanta, Georgia'daki ABD Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi'nde Streptococcus mitis olarak doğrulandı. Başta S. mitis'in Ay'dan alındığı speküle edilmişti, ancak daha sonra araştırmalar, sondanın geri döndükten sonra bakterinin yerleşmeye başladığını ortaya koymuştur. [kaynak gerekli] = KAYNAK ASAGIDA :) 

    &

    Surveyor 3

    Ay'da Surveyor 3, Apollo 12 astronotu Alan Bean tarafından inişten iki yıl sonra fotoğraflandı

    Surveyor 3, 1967'de Ay yüzeyini keşfetmek için gönderilen Amerikan insansız Haritacı programının üçüncü iniş aracı ve başarılı bir şekilde iniş yapan ikinci iniş aracıdır. Bu, yüzey toprak örnekleme kepçesi taşıyan ilk görevdi.

    Televizyon

    Surveyor 3'teki televizyon kamerası, bir vidicon tüpünden, iki adet 25 ve 100 milimetre odak uzaklığında lenslerden, deklanşörlerden, açık, kırmızı, yeşil ve mavi optik filtrelerden oluşuyordu ve uzay aracının merkezi eksenine yaklaşık 16 derece eğimli bir eksen boyunca monte edilmiş bir iris'ti

    TV kamerası, azimut (yatay olarak) ve yükseklik (dikey olarak) hareket ettirilebilen bir aynanın altına monte edilmişti. Kameranın çalışması tamamen Dünya'dan uygun komutların alınmasına bağlıydı. 

    Ay yüzeyinin kare kare kapsamı, azimut açısından tam 360 derece boyunca ve kameranın Z eksenine normal olan düzlemin +40 dereceden yukarısından bu düzlemin altına −65 dereceye kadar elde edildi. TV kameralarının hem 600 çizgili hem de 200 satırlı çalışma modları kullanıldı. 200 satırlık mod, omnidirectional anten üzerinden iletim yapıyor ve her 61,8 saniyede bir bir kare tarıyordu. Her 200 satırlık fotoğrafın tam video iletimi 20 saniye sürer ve 1.2 kHz bant genişliği kullanırdı. 600 satırlık görüntüler yönlü anten üzerinden iletildi. Bu fotoğraflar her 3,6 saniyede bir taranıyordu. Her 600 satırlık fotoğrafın görüntü vidiconundan okunması için nominal bir saniye gerekiyordu ve iletim dijital görüntü iletimi kullanılarak 220 kHz bant genişliği gerektiriyordu. 

    TV fotoğrafları, uzun süreli fosforla kaplanmış yavaş taramalı bir TV monitöründe Dünya'da gösterildi. Kalıcılığı, nominal maksimum kare hızına uyacak şekilde seçilmişti. Her gelen TV fotoğrafı için bir TV tanımlama kare alınıyor ve görüntü, gelen görüntüyle uyumlu bir hızda gerçek zamanlı olarak gösteriliyordu. Bu veriler bir video manyetik bant kaydedicisine kaydedildi. 

    Kamera, 20 Nisan ile 3 Mayıs 1967 tarihleri arasında 6315 fotoğraf gönderdi; bunlar arasında uzay aracının kendisi, panoramik Ay araştırmaları, mekanik yüzey kazıcısının çalışma görüntüleri ve 24 Nisan'da Dünya tarafından yapılan Güneş tutulması görüntüleri yer alıyordu. 

    Apollo 12 Ay Modülü, 19 Kasım 1969'da Surveyor 3 yakınlarına indi. Astronotlar Conrad ve Bean uzay aracını inceledi ve Surveyor'un yaklaşık 22 pound (10 kg) parçalarından Dünya'ya geri getirdiler; bunlar arasında şu anda Washington, D.C.'deki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi'nde kalıcı olarak sergilenen TV kamerası da var.

    Kameranın analizi, uzay vakumida 947 gün dayanabildiğini, bunların 32 iki haftalık ay gecesi de dahil olduğunu ve sıcaklıkların −200 °F (−130 °C) altına düştüğü iyi durumda olduğunu ortaya koydu. Ana bileşenlerin çoğu işlevseldi ve zarar görmemişti. Bazı değişiklikler aşırı sıcaklıklar, mikro meteorit çarpmaları ve üretim hatalarından kaynaklanıyordu.  Kurtarılan örnekleyici kepçe de iyi durumdaydı ve güneş kaynaklı boyanın solması dışında pek bir değişiklik olmadı.

     (((( Fosfor, lüminesans fenomenini sergileyen bir maddedir; Bir tür ışılma enerjisine maruz kaldığında ışık yayar. 

    Fosforlar genellikle uygun bir konak malzemeden ve eklenmiş bir aktivatörden yapılır. En bilinen tip, bakırla aktiflenmiş çinko sülfür (ZnS) ve gümüşle aktiflenmiş çinko sülfür (çinko sülfür gümüş) olarak tanımlanır.

    Ev sahibi malzemeler genellikle oksitler, nitritler ve oksinitritler, sülfürler, selenitler, halojenler veya çinko, kadmiyum, manganez, alüminyum, silikon veya çeşitli nadir toprak metallerinden oluşan silikatlardır. Aktivatörler emisyon süresini uzatır (afterglow). Bunun ardından, nikel gibi diğer malzemeler de fosfor emisyon özelliklerinin çürüme kısmını kısaltmak için nikel gibi diğer malzemeler kullanılabilir.

    Birçok fosfor tozu, sol-gel gibi düşük sıcaklık süreçlerinde üretilir ve genellikle ~1000 °C sıcaklıkta tavlama sonrası yapılması gerekir ki bu birçok uygulama için istenmez. Ancak, büyüme sürecinin doğru optimizasyonu üreticilerin tavlamadan kaçınmasını sağlar. ))))

    Kısrak yüzeyinin panoraması


     Kamera kirlenmesi

    Yaygın olarak iddia ediliyor ki, yaygın bir bakteri türü olan Streptococcus mitis, fırlatmadan önce Surveyor'un kamerasını yanlışlıkla kirletmiş ve bakterinin sert Ay ortamında iki buçuk yıl uykuda kaldığı iddia ediliyor; bu durum Apollo 12'nin Surveyor'un kamerasını Dünya'ya geri getirdiğinde tespit edileceği iddia ediliyor. Bu iddia, bazıları tarafından gezegenler arası panspermi fikrine doğruluk sağladığı belirtilmiş, ancak daha da önemlisi, NASA'nın Mars gezegeni ve yaşam için uygun koşullara sahip olabileceği şüphesi olan diğer astronomik cisimlerin kontaminasyonunu önlemek amacıyla uzay sondalarında sıkı abiyotik prosedürler benimsemesine yol açmıştır. En dramatik olanı, Galileo uzay sondasının görevinin sonunda Jüpiter'e çarparak kasıtlı olarak yok edilmesi; böylece Dünya'dan gelen bakterilerle Jovian uydusu Europa'yı kontamine olasılığını önledi. Cassini sondası, 2017'deki görevinin sonunda Satürn'ü de etkiledi.

    Ancak, bağımsız araştırmacılar, Ay'daki Surveyor 3'te hayatta kalan bakteri iddiasını sorguladılar. Kontaminasyonun hava geçirmez olmayan bir kap kullanılması veya Apollo 12'den sonra temiz odada örnekler alınırken kaynaklanma ihtimali vardır.

    &


    Staphylococcus epidermidis

    Bu, bir Mycobacterium tuberculosis kültür, bu organizmanın sömürgesel morfolojisini ortaya koydu. Renksiz pürüzlü yüzeye dikkat edin; bunlar tipik morfolojik özelliklerdir Mycobacterium tuberculosis sömürgeci büyüme. Kolonyal büyüme desenlerinin makroskobik incelenmesi,

    Staphylococcus epidermidis, gram-pozitif bir bakteridir ve Staphylococcus cinsine ait 40'tan fazla türden biridir. Bu, normal insan mikrobiyotasının bir parçasıdır; genellikle cilt mikrobiyotası, daha az yaygın olarak mukoza mikrobiyotası ve ayrıca deniz süngerlerinde bulunur.

    S. aureus'a benzer şekilde, S. epidermidis'in hücre duvarlarında transferrin bağlayan bir protein bulunur ve bu protein, organizmanın transferrinden demir almasına yardımcı olur. Yüzeye maruz kalan bir protein olan gliseraldehit-3-fosfat dehidrojenazın tetramerleri, transferrine bağlanıp demirini çıkardığı düşünülmektedir. Sonraki adımlar arasında demirin yüzeydeki lipoproteinlere aktarılması, ardından demiri hücreye taşıyan proteinlerin taşınması yer alır. 

    Etimoloji

    'Staphylococcus' - üzüm benzeri meyveler, 'epidermidis' - epidermisin bir demetidir.

    Keşif

    Friedrich Julius Rosenbach, 1884'te S. epidermidis'i S. aureus'tan ayırt etti ve başlangıçta S. epidermidis'i S. albus olarak adlandırdı.  Bakteriler sırasıyla sarı ve beyaz koloniler oluşturduğu için aureus ve albus'u seçti.



    &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&