23 Aralık 2025 Salı

Rezene=Farsça rāziyāne

Der Garten der Lüste: Almanca başlığı, Türkçesi "Dünyevi Zevkler Bahçesi" veya "Dünyevi Zevkler Bahçesi" (The Garden of Earthly Delights) anlamına gelir.

&

Mitolojide; Prometheus, ateşi tanrıların demirci ocağından (Hephaistos'un) bir kıvılcım halinde çalmış ve bir rezene sapının içine gizleyerek insanlara vermiştir

Antik Çağ ve Mitoloji
  • Antik Yunan: Yunanlar rezeneye "zayıflamak" anlamına gelen bir kelimeden türetilen "marathon" adını vermişlerdir. M.Ö. 490'daki ünlü Maraton Muharebesi'nin rezene tarlalarıyla dolu bir ovada gerçekleştiği rivayet edilir. Mitolojide ise Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateşi bir rezene sapının içinde insanlığa getirdiğine inanılır.
  • Antik Roma: Romalı gladyatörlerin güç kazanmak için yemeklerine rezene ekledikleri, kazananların ise rezene çelenkleriyle ödüllendirildiği bilinir. Plinius, yılanların derilerini değiştirdikten sonra gözlerini keskinleştirmek için bu bitkiye sürtündüklerini belirterek rezeneyi göz sağlığı için önermiştir.
  • Diğer Kültürler: M.Ö. 1500-3000 yıllarına kadar uzanan kayıtlarda Mezopotamyalılar, Eski Mısırlılar ve Çinliler tarafından ilaç ve gıda olarak kullanıldığı görülmektedir.
Orta Çağ ve Yakın Tarih
  • Avrupa: Şarlman (Charlemagne), 800'lü yıllarda tüm imparatorluk bahçelerinde rezenenin yetiştirilmesini zorunlu kılmıştır. Orta Çağ İngiltere'sinde kötü ruhları kovmak için kapı eşiklerine asılmış, oruç günlerinde ise iştahı bastırmak için tohumları çiğnenmiştir.
  • Halk inançlarına göre: Rezene, özellikle yaz dönümü arifesinde (Midsummer's Eve), kötü ruhların serbestçe dolaştığı düşünüldüğünde, evleri ve sakinlerini korumak amacıyla kapı eşiklerine asılırdı.
    • Midsummer's Eve (Midsommar Gecesi) veya Yaz Ortası Gecesi, Kuzey Avrupa'da, özellikle İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerde yaz gündönümüne denk gelen, yazın gelişini kutlayan önemli bir bayramdır ve en uzun günün olduğu zamanda (19-25 Haziran arası bir Cuma akşamı) kutlanır, geleneksel olarak şenlik ateşleri, maypole (mayıs direği) etrafında danslar, açık hava etkinlikleri ve bolca yeme-içme ile geçilir. Bu, Pagan kökenli bir kutlama olup, daha sonra Hristiyanlık'ta Aziz Yuhanna Günü (St. John's Eve) ile ilişkilendirilmiştir. 
  • Sebze Olarak Gelişimi: Bugün yaygın olarak tüketilen soğanımsı "Floransa rezenesi" (finocchio), 17. yüzyılda İtalya'da geliştirilmiştir.

Rezene tarih boyunca sindirimi kolaylaştırmak, anne sütünü artırmak ve solunum yolları rahatsızlıklarını gidermek için temel bir tıbbi bitki olarak kabul edilmiştir. 

&


Mayıs Günü, ortaçağ dünyasında yazın başlangıcını işaret eder. Hava gerçekten ısınıyor ve başlaması gereken birçok yeni iş var. Ekim ve rahatsız etme devam ediyor ve tahıl tarlalarını yabani otlarla temizlemek önemli bir görev haline geliyor. Lahana, pırasa, soğan ve sarımsak dikilmeye hazırdır; kenevir, keten, madder ve woad gibi kumaş üretiminde kullanılan bitkiler de öyle.

A Medieval Home Companion: Housekeeping in the Fourteenth Century adlı kitabın yazarı Tania Bayard'dır ve bu kitap, 14. yüzyılda Paris'te yaşamış evli bir burjuva kadının yazdığı yemek ve ev yönetimi kitabının (Le Ménagier de Paris) çevirisidir. 

  • İçerik: Kitap; 14. yüzyılda bir evin nasıl çekilip çevrileceği, bahçe bakımı, yemek tarifleri, hizmetçi yönetimi ve dönemin toplumsal görgü kuralları gibi konularda bilgiler sunar.

Medieval Home Companion'da yazar, genç eşine şöyle tavsiyede bulunmuştu: "Nisan ve Mayıs ayları boyunca Haziran ve Temmuz aylarında yenen yeşil sebzeleri ekin. Yazın yeşil sebzelerini kesin, köklerini toprakta bırakın. Kıştan sonra kökler yeni sürgünler çıkarır ve etraflarındaki toprağı çapalı ve gevşetmelisiniz. Yeni filizler ekin ve eskisinin yeni sürgünlerini toplayın. Nisan'dan Magdalene bayramına kadar yeşil sebze ekmek için iyi bir zamandır... Şubat ve Mart aylarında ekilen beyaz lahanalar ve yuvarlak lahanalar koyun. Mayıs ayında yeni fasulye, şalgam ve turp bulunur."

Yayınlanan: Ortaçağ PazartesiEtiketler: 

&


Latince adı ‘Foeniculum vulgare’ olan Rezene maydanozgiller familyasındandır. Anavatanı Akdeniz ve Yakın Doğu’dur. Ülkemizde hemen hemen her bölgede doğal olarak yetişir. Sonbahardan yaz ortasına kadar yol kenarlarında, çayırlık ortamlarda serpilen rezenenin yaprakları saplı ve tüysüzdür. Daha çok kayalık ve kurak yerleri sever. Genellikle bir metreye kadar boy atan, iki yıllık otsu, keskin kokulu bir bitkidir.

Türkçe rezene sözcüğü, Farsça aynı anlamdaki rāziyāne sözcüğünden geliyor.(Almanca=Fenchel)

Bitkiler, mitolojik hikâyelerde değişimler, dönüşümler, haset etmeler, kaçırmalar ve daha neler nelere konu olur. Rezene diğer bitkilerden geri kalacak değil ya, onun da bir hikâyesi var…

Doğa Tarihi (Naturalis Historia), MS 77-79 yıllarında Romalı yazar ve doğa filozofu Yaşlı Plinius (Gaius Plinius Secundus) tarafından kaleme alınmış antik dünyanın en kapsamlı ansiklopedik eseridir. = 28-32. Kitaplar: Tıp, şifalı bitkiler ve su canlılarının tedavi edici özellikleri.
             
Yazarın Kaderi: Yaşlı Plinius, MS 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması sırasında hem yardım etmek hem de bilimsel gözlem yapmak amacıyla bölgeye gitmiş ve burada hayatını kaybetmiştir.
 

Eskilerden günümüze

Rezene antikçağdan beri sofralarda. M.S. 1 . yüzyılda yaşamış Romalı Yaşlı Plinius, yemek kültürü ve tarım tarihi açısından tam bir hazine niteliğindeki devasa eseri Doğa Tarihi’nde, rezene tohumunun ve kökünün zihin açıcı, mide-bağırsak gazlarını giderici olduğunu belirtir.

Antik Roma mutfağında rezene kökünün örneğin kekik, mercanköşk gibi başka kokulu otlarla birlikte kaynatılmasıyla elde edilen bir nevi çorbaysa iştah açıcı olarak ikram edilirmiş. Günümüzde İtalya’da rezene tohumu, şarküteride karabiberden sonra belki de en yaygın kullanılan baharat. !Evde şarküteri yapmasanız da rezene tohumunu kuru biberiye yaprağı ve tuzla karıştırıp döverek elde edeceğiniz karışım, örneğin yağlı etlerde kullanabileceğiniz incelikli bir çeşni olur.

Yine antikçağdan beri fırıncıların elinin altında rezene. Rezene tohumu, haşhaş, keten tohumu, ayçekirdeği içi, kimyon gibi hamura katılan malzemelerden. Böylece ekmeğin sadece tadında değil dokusunda, kokusunda ve görünüşünde de fark ortaya çıkıyor. Baharatlı hamur işleri geleneği Anadolu’da devam ediyor. Rezene, çeşitli illerimizin geleneksel hamur işlerinde karşımıza çıkıyor. Gaziantep’in köy kahkesinde, Diyarbakır’ın bayram çöreğinde, Hatay’da külçe böreğinde… 

Rezene tohumunun şekerle kaplanmasıyla yapılan rezene şekeri, şekercilik geleneğimizde mülebbes olarak bilinen, imlebes de denilen, şeker çeşitlerinden biri. Badem şekeri, kişniş şekeri, leblebi şekeri gibi rezene şekeri de eski şekercilik geleneğinden yadigâr tatlar. Rezene şekerini son olarak birkaç yıl önce Mardin’den almıştım. Yemeklerden sonra yendiğinde  nefesin güzel kokmasını sağlar. Bulursanız, kişniş şekeri ve karanfil ile birlikte minik bir şekerliğe ya da reçelliğe koyup mutfağınızda bulundurun. Göze de damağa da hoşluk.

Çeşitli coğrafyalarda mutfakta kendine çok geniş bir yer bulmuş rezene. İtalyan mutfağında klasikleşmiş antipasto çeşitlerinden birinde bol rezene kullanılır. Şaşırtıcı derecede basit bu reçetede kuşkonmaz, zeytinyağı, sarmısak ve dövülmüş rezene tohumuyla sotelenir. İspanya’da patlıcan turşusuna katılıyor. Hindistan’a gidersek Keşmir’deki köri karışımlarından, Madras’taki patates yemeğine kadar pek çok yemeğe rezene tohumunun katıldığını görürüz. 

Tadımlık

Rezene yapraklarını, muhakkak ipincecik kıyıp azıcık tuzla ovup bakliyat salatalarına çiğden ilave edebileceğiniz gibi doğrayıp mesela ebegümeci, ısırgan ile karıştırıp bolca kuru soğanlı karışık ot kavurması yapabilirsiniz. Kavurmada bile kendini salmaz arapsaçı, öyle inatçı ama karışık ot kavurmasında çok nefis oluyor. O kavurma, böreklere, omletlere, bulgur pilavlarına, yumurta yemeklerine vb. harç olur, isterseniz sarımsaklı yoğurtla karıştırıp üstüne acı biberli yağ cızlatıverin. Yalnız, bu yoğurtlaması çok ekmek yedirir benden söylemesi! Tabii ki Ege mutfağının meşhur kuzu etli terbiyeli arapsaçı yemeği, rezene denince klasik tarif olarak aklıma ilk gelenlerden; ama ben etsiz olan tarifleri tercih ediyorum.

Rezeneye en çok yakıştırdıklarım arasında portakal, kavun, patates, ince bulgur, bakliyat çeşitleri özellikle kuru fasulye, yeşil mercimek, gambilya, sarımsak, havuç, kuşkonmaz, mor lahana, koruk ekşisi, beyaz etli balıklar, midye, şarküteri, elma, pancar, salatalık, greyfurt, zeytin, armut. Baharat eşleşmesindeyse benzer benzeri çekerden hareket ederek anason, yıldız anason, dereotu, maydanoz, kimyon ile bir arada kullanılabilir. Hint mutfağı esintisi için zerdeçal, karabiber, karanfil, çemenotu, kakule, muskat eşleşmesini öneririm.

Unutmadan, ister rezene çayı için ister hamur işleriniz için rezene tohumu, satın alacaksanız daima yeni mahsülü tercih edin. Yeni mahsül rezene tohumunun yeşil, kokusu belirgindir. Kök rezene satın alırken ise kök kısmının sıkı ve gevrek olmasına dikkat edin.

___Rezene, anason ve papatya üçlemesiyle yapılan çay, lohusa annelerin gazlı bebeklerine verdikleri ilk çay. Rezene çayı, gaz giderici ve anne sütü arttırıcı, yatıştırıcı, sindirimi kolaylaştırıcı olarak tüketiliyor. 


#
Çok Tahıllı Ekmek
Tohumları doğrudan ekmek hamurunun içine karıştırarak besleyici ve lif açısından zengin bir ekmek yapabilirsiniz.
  • Malzemeler:
    • 1 kg tam buğday unu
    • 25 gr yaş maya (veya 1 paket kuru maya)
    • 1,5 tatlı kaşığı tuz
    • Aldığı kadar ılık su
    • Yarım çay bardağı ay çekirdeği içi
    • Yarım çay bardağı keten tohumu
    • Yarım çay bardağı haşhaş tohumu
    • (İsteğe bağlı olarak rezene tohumu ve kimyon eklenebilir)
  • Yapılışı:
    1. Su, maya, un ve tuzu bir karıştırma kabına alın ve hamur haline gelene kadar yoğurun.
    2. Haşhaş, ay çekirdeği, keten tohumu ve diğer isteğe bağlı tohumları (rezene, kimyon) ekleyip iyice karışana kadar yoğurmaya devam edin.
    3. Hamuru ılık bir yerde hacminin iki katına çıkana kadar mayalanmaya bırakın (yaklaşık 30-40 dakika).
    4. Mayalanan hamuru şekillendirip yağlı kağıt serili fırın tepsisine koyun. Üzerine isteğe bağlı olarak yumurta akı veya su sürebilirsiniz.
    5. Önceden ısıtılmış 200°C fırında pişirin.




  • Hititli Sifaci Selda'ya aittir.! 



XXXXXX



16 Aralık 2025 Salı

Edubba (Tablet Evi) dünyanın ilk okullarıdır. & Ebers Tıp Papirüsü

Med Süvarileri
çor, -gur, -gir ekli atalarım, (Okçu/İskit)  


Sümerlerin ülkesi, çivi yazısındaki yazıtlarda;
 "Soylu Lordların Ülkesi" anlamına gelen "k-en-gi(-r)" ifadesi de yer almaktadır.    

Sümerler kendileri topraklarına ki-en-gir ("medeni lordların yeri") deseler de, Sümer adı Akkadca Shumer'den türemiştir. Shinar, Akkadca kelimesinin İbranice bir yozlaştırmasıdır.

Kelime tam anlamıyla "iki nehir ülkesi" anlamına gelir ve yukarıda bahsedilen şehirler göz önüne alındığında sadece Dicle ve Fırat diyaridir.

Bugünkü İran topraklarında kurulmuş ilk büyük uygarlık Perslere aittir. “İran”ın sözcük anlamı “Aryanların Ülkesi”dir.

Geçmişte, erken hükümdarlar başarılarıyla övünürken Sümer ve Akkad topraklarını ayırt eder, birini güney krallığı (Sümer), diğerini kuzey krallığı (Akkad) yaparlardı. Toplamda bu, iki nehir arasında tek bir arazi parçasına dönüşmüştü. 
Yaratılış 10:10-11 dışındaki konumuna dair başka bir kanıt Daniel Kitabı'ndan geliyor

Babel, Yunanlıların Babil dediği şehrin yerli adıdır; bu kelime kelime doğrusu "tanrının kapısı" anlamına gelir ve Akkadca Bab-ili'ye karşılık gelir.

Yazının icadı serüveni bu tapınaklara dayanır. Mezopotamya'da evler ve tapınaklar, taş az olduğundan kerpiç ve tuğladan yapılmıştır. Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır

Sümerlerde hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.

Sümer halkı ve Sümerlerin yaşadığı topraklar, dünyanın geri kalanı taş çağını yaşarken, gelişmiş şehir devletlerinin yer aldığı, medeni krallar ülkesi olarak anılıyordu.

Uruk kralının ikonografisinde çok miktarda, hayvanlarla birlikte tasvir edildiği resimler mevcuttur. Sümer kralları halkın çobanı olarak nitelenirdi. Erken Sümer yazısı oldukça ilkeldi, Sümer yazısının başlangıç ve gelişim döneminde, resimlerin, tasvirlerin, mevcut yazı sistemi ile anlatılması mümkün olmayan şeyleri anlatmak için kullanıldığı açıktır.

Sümer dilinin çivi yazısı ile yazımı çok daha eskidir ancak, M.Ö. 3200 civarında, Sümerlerin en bilinen kenti Uruk’ta, şehir devletinin vergi ve ganimet hesaplarını tutmak amacıyla bir kayıt aracı olarak kullanılmaya başlanir.

Kil tabletlere kama şeklinde çentikler oluşturularak yazılan çivi yazısı. Daha sonra kâtipler tarafından taş objelere de işlendi.

Gliflerin zamanla nasıl değiştiğine dair bazı örnekler:
sümer dili, çivi yazısı

Sümer Çivi Yazısı Yazma Yönü: değişken – erken metinler yukarıdan aşağıya doğru dikey olarak yazılmıştır, ancak yaklaşık M.Ö. 3000 civarında yönler yatay sıralarda soldan sağa doğru değişmiştir. Aynı zamanda işaretler saat yönünün tersine 90 ° döndürülmüş ve kamalardan “Cuneiform “ ile sembolize edilmeye başlanmıştır. 
     

Sümer Çivi Yazısı Sembol sayısı: MÖ 3000 öncesi yaklaşık 1000 sembol kullanılarak yazılırken sonradan sembol sayısı azalmıştır, bulunan MÖ 2000 ‘li yıllara tarihlenen Sümer çivi yazılarında ortalama 400 sembol kullanıldığı anlaşılmıştır daha eski metinlerde yaklaşık 1.000 arasında, sonraki metinlerde 400’e.
Sümer çivi yazısında kullanılan sembollerin çoğunun çoklu telaffuzları vardı.

 ‘Anadolu hiyeroglifi’ denen ve Hitit devrinde Anadolu’nun pek çok bölgesindeki anıtlar üzerinde görülen resim yazısının dili de Hititçe değil, Luviceydi. Hatta Hitit mühürlerinde görülen resim yazısı da Luvi dilini ifade etmek için kullanılıyordu.

Hint-Avrupa dilini konuşan Luviler, önemli bir halktı. Luviler, bin yıldan uzun süre varlığını korudu ve Batı Anadolu’ya göç eden Yunanlara eski Anadolu’nun birikimlerini aktardı.
                                     
  • Luviler: Anadolu'nun Hititler öncesi büyük medeniyetlerinden biri olan Luviler, bu geniş halklar ailesi içinde yer alır ve bazı inanışlara göre Yâfes soyundan gelen halklar arasında sayılırlar.
Antik Mezopotamya’daki en eski medeniyet Sümerlerdi.

Sümerler, "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan Mezopotamya bölgesinde ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de tarihte ilk kez Mezopotamya'da, Sümerlerde ortaya çıkmıştır.


Gerek yazı, diltıpastronomimatematik; gerekse de dinfalbüyümitolojigibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a, "Emeş ve Enten"e ilk kez Sümerlerde rastlanır. 

Sümer mitolojisinde Emeş (Yaz) ve Enten (Kış) tanrı Enlil tarafından yeryüzünde bolluk ve bereketi sağlamak amacıyla yaratılan iki kardeş tanrıdır.Sümer edebiyatının "tartışma" (disputation) türündeki en ünlü örneklerinden biri bu iki kardeş arasındaki çekişmeyi konu alır.Bu hikaye, kültürel ve dini açıdan kutsal kitaplardaki Habil ile Kabil öyküsünün en eski kökenlerinden biri olarak kabul edilir; çünkü her iki anlatı da bir "çiftçi" ile bir "çoban/besici" arasındaki rekabeti ele alır.             
Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğünazar boncuğu da ilk olarak Sümerlerde görülmüştür. 

Moğol şamanizminde (Tengerizm) evren, iyilik ve kötülük arasındaki dengeyi temsil eden toplam 99 Gök Tanrısı (Tngri) tarafından yönetilir. Bu inanca göre tanrılar iki ana gruba ayrılır:
Batı'nın 55 Tngrisi (Baruun 55 Tngri)
  • Niteliği: "Ak" (iyicil) tanrılardır.
  • Görevi: İnsanlara yardım etmek, bereketi sağlamak, adaleti korumak ve koruyucu ruhlar olarak hareket etmekle görevlidirler.
  • Liderleri: Genellikle gökyüzünün en yüksek katında oturan Han Hormusta Tngri (Hormuzda) olarak kabul edilir.
  • Sembolizm: Merhameti, barışı ve yaratıcı gücü temsil ederler.
Doğu'nun 44 Tngrisi (Züün 44 Tngri)
  • Niteliği: "Kara" (hiddetli veya yıkıcı) tanrılardır.
  • Görevi: Bu tanrılar her zaman "kötü" olarak görülmezler; daha çok savaş, hastalık, ceza ve ölüm gibi yıkıcı doğa olaylarını ve toplumsal felaketleri yönetirler. İnsanları terbiye eden ve disipline eden bir güç olarak kabul edilirler.
  • Liderleri: Yeraltı dünyasının ve karanlığın hakimi olan Erleg Han (Erlik Han) ile ilişkilendirilirler.
  • Sembolizm: Sertliği, savaşı ve kaçınılmaz sonu temsil ederler.
Bu iki grup arasındaki sürekli mücadele ve etkileşim, dünyadaki düzeni ve dengeyi oluşturur. Şamanlar (Böö), ritüellerinde hem Batı'nın iyicil ruhlarından yardım diler hem de Doğu'nun hiddetli ruhlarını yatıştırmaya çalışırlar. 99 sayısı, Moğol kozmolojisinde sonsuzluğu ve göksel bütünlüğü simgeler.

Türk mitolojisine göre Hayat Ağacı (Bayterek), dünyanın merkezinden yükselerek göğün en üst katına, kayra Han'ın oğlu olan  iyilik tanrısı Ülgen’in makamına kadar ulaşır. Türk kozmolojisinde bu ağaç, yer altı, yeryüzü ve gökyüzünü birbirine bağlayan bir "dünya ekseni" (axis mundi) olarak kabul edilir.

Dünya Ağacı: Ülgen'in sarayına çıkan yolun, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir "Hayat Ağacı" (genellikle akçaağaç veya kutsal kayın) olduğuna inanılır.

Bay Ülgen, Türk ve Altay mitolojisinde iyiliğin, bolluğun ve gökyüzünün hükümdarı olan en yüce tanrıdır. Türk şamanizminin en önemli figürlerinden biridir. 

Nardugan=
Moğolca "Nar" (Güneş) ve Türkçe "Tugan/Doğan" kelimelerinin birleşimiyle "Doğan Güneş" anlamına gelir.

İlk kez ağaç süsleme geleneğinin kökeni, Orta Asya Türklerinin "Nardugan" (Güneşin doğuşu) bayramında Akçam ağacını süslemesi ve bolluk, bereket için dallarına bezler bağlamasıyla başlamıştır; nar, Türk kültüründe bolluk sembolü olarak görülür.
Osmanlı'daki Nahıl geleneği (hurma ağacından yapılan süslü ağaçlar) ise bu köklü geleneğin devamı sayılır ve modern Noel ağacı süslemesi bu geleneğin evrilmiş halidir. 
 ( NOT; Orta Çağ Almanya'sı (16. Yüzyıl): Hristiyan aileler evlerine çam ağaçları kurup mumlar, elmalar ve tatlılarla süslemeye başladılar.)

Sümer halkı kendilerini "Siyah Başlı Olanlar" veya "Siyah Başlı İnsanlar" Örneğin Sümer kralı Şulgi kendisini "dört mahallenin kralı, kara kafalı insanların lideri" olarak tanımlamıştır. 
Akadlar da Sümerlere "kara kafalı insanlar" ya da Sami Akad dilinde ṣalmat-qaqqadi diyorlardı.

((( Tatar kelimesi Cin´de T ve R ile idade ediliyor. Isa´dan 5 asir önce TATARLAR Cin de cok kuvvetli olarak anlatilmis.TATAR kelimesi TARTAR  olarak da yaziliyor.Türk kelimesi TATARDAN üretilmis veya MÖ 7 asir civari T ve R harflerinden üretilmis. = 9 OGUZ / ALTIN ORDU DEVLETI KURULMASI KIPCIKLAR ; golden 1992 -- Clausun 1972; Togan 1981
Ruslar Kafkas Türklerine KARA CERKES/ Kipciklar;Tattarlar demislerdir. Türklüklerini unutturmak icin. = Bilge Kagan Zamani TATARLAR)))

                                
Sümer kral listesinde adı herhangi bir efsanevi kaynaktan bilinen en eski hanedan kralı Kiş'in ilk hanedanının 13. kralı olan Etana'dır. Arkeolojik kanıtlarla doğrulanan en eski kral, Gılgamış Destanı'nda da adı geçen Kiş'in Enmebaragesi'dir (Erken Hanedanlık I) - bu da Gılgamış'ın kendisinin Uruk'un tarihi bir kralı olabileceği önerisine yol açmıştır. 

Uruk döneminde Sümer şehirlerinin dağlık bölgelerden yakalanan köle işgücünden faydalanmaya başladığı oldukça kesindir ve en eski metinlerde işçi olarak yakalanan kölelere dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Bu Uruk uygarlığına ait eserler ve hatta koloniler, Türkiye'deki Toros Dağları'ndan batıda Akdeniz'e ve batı İran'a kadar uzanan geniş bir alanda bulunmuştur.

Samuel Noah Kramer, "Tarih Sümer'de Başlar" kitabında; İran'dan gelen göçebeler ve Samilerin karışımı olan bir köy kültürü ile Sümer tarihinin başladığını yazıyor. 
Med Süvarileri
   


Sümerlerin ülkesi, çivi yazısındaki yazıtlarda;
 "Soylu Lordların Ülkesi" anlamına gelen "k-en-gi(-r)" ifadesi de yer almaktadır.
Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış DestanıYaratılış Destanı ve Tufan Hikâyesi'dir. Sümerler kendi ülkelerine Kengir, konuştukları dile Emegir ve kendilerine Sag-giga derlerdi.

Cennet Bahçesi, Büyük Tufan ve Babil Kulesi’nin Yaratılışı gibi Mezopotamya dinindeki olaylar Tevrat, İncil ve Kuran’da da geçmektedir. 
Bir sanatçının Uruk şehri tasviri. (Jeff Brown Graphics)

Sümer metinlerini anlamak sorunlu olabilir. En zor olanı, çoğu durumda dilin gramer yapısını tam olarak vermeyen ve bilgili kâtipler için bir "aide-mémoireolarak kullanılmış gibi görünen en eski metinlerdir.
!  "Aide-mémoire" (Fransızca: yardımcı bellek), bir şeyi hatırlamaya yardımcı olmak için tutulan hatırlatıcı notmuhtıra veya kısa özet anlamına gelir.
'Lemm' terimi, Greko-Romen antik çağında , notlardaki kenar açıklamalarının madde başlarını belirtmek için bu sözcüğün kullanılması uygulamasından gelir ; bu nedenle, bazen Antik Yunanca çoğul biçimi, yani lemmata kullanılır (Yunanca λῆμμα, çoğ. λήμματα).

Sümerlerin yazıyı kullanmaya başlamaları (M.Ö. 3000) sonucunda Tarih Öncesi Devirler sona ermiş, Tarih Çağları başlamıştır.  

Çivi yazısı, kilden yapılma tabletlerin üzerine resimler ya da harf görevi gören ve sesleri temsil eden semboller ile özel bir teknikle yazılan; papirüsün bulunması ile son bulan tarihteki ilk yazı sistemidir. Maden Çağlarının sonunda, yaklaşık MÖ 3500'lerde Sümerler tarafından icat edilmiştir. 

Demir Çağı: Maden Devri'nin son safhasıdır. Demirin işlenmesiyle askeri ve tarımsal alanda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. 

                                                          SÜMER KATİP OKULLARI: 

Sümer katip okulları, "Edubba" (Tablet Evi) olarak bilinen, dünyanın ilk okullarıdır; burada öğrenciler çivi yazısı öğrenir, matematik, hukuk ve edebiyat eğitimi alır, kil tabletler üzerine yazılar kopyalardı, eğitim disiplinli ve cezalıydı ve mezun olan katipler toplumda çok saygın bir yer ediniyirdi, bu okullar daha sonra tüm dünyaya örnek oldu. 

                                             

TÜM DÜNYA ONLARI ÖRNEK ALDI Sümerler; 5 bin yıl önce yazıyı icat ettikten sonra ilk kez okul kuran medeniyet olarak tüm okullara model oluşturdu. Kralların; yasaları yazıya dökmek ve hazinelerindeki nesnelerin kaydını tutmak için katiplere ihtiyacı vardı. Rahipler de dini kuralları yazılı hale getirmek ve malzemelerin kaydını tutmak için katiplere gerek duyuyordu. Bu nedenle; okuma, yazma bilen katipler yetiştirmek için saray ve tapınakların çevresinde okullar açıldı. 

Okulda, yazı kil tabletlere yazıldığı için bu okullara Tablet Evi anlamına gelen “Eduba” denilirdi. Öğrencilere; matematik, geometri öğretilmeye ve efsaneler ezberletilmeye başlanınca katipler en kültürlü insanlar oldu. Katiplik saygınlık kazandıkça öğrenci sayıları arttı. Talep artınca, tecrübeli katipler yüksek ücretli özel okullar açtı. Çivi yazısı uzmanı N. Schneider; kil tabletlerden derlediği 500 katibin adını ve babalarının mesleğini yayımlayınca Sümer katiplerinin tümünün zenginlerin çocuğu olduğu görüldü. Saraydaki katipler; kralın özel mektuplarını yazıp gelen mektupları krala okudukları için güvenilir zengin ailelerin çocukları arasından seçilirdi. 

Çocuklar okula 6-7 yaşında başlar, 18-19 yaşına kadar eğitim görürdü. Basit işlerde çalışacak olanlar; okuma yazma ve biraz da matematik öğrendikten sonra iş bulup okuldan ayrılırdı. Okulda; başöğretmen, yardımcı öğretmenler ve kıdemli öğrenciler eğitim verirdi. Öğrenciler öğretmenlere itaat etmek zorundaydı. Ödevini yapmayan, okula geç gelen, derste konuşan veya başarısız olan öğrencilerin dövülmesi normal sayılırdı. Sümer katip okulu (temsili resim) Okulda verilen dersler Okulda; öğrencilerin önce yatay ve dikey çizgiler çizmesi istenir, ardından da yazımı kolay olan hecelerin ıslak kil tabletlere nasıl yazılacağı öğretilirdi. Daha sonra öğrencilere; u-a-i ünlü harflerini kullanarak tu-ta-ti ve mu-ma-mi gibi hece serileri yazdırılırdı. Ardından, öğrenciler aile fertlerinin ve arkadaşlarının isimlerini yazmayı öğrenip ikinci aşamaya geçerdi. 

Bu aşamada; çocuklara URRA=hubullu sözcük listeleri olarak adlandırılan ve anlamsal bütünlüğü olan kelimeler yazdırılırdı. Bu tabletlerin içeriği: yasalar ve yönetimle ilgili terimler, ağaçlar ve ahşap eşyalar, kamışlar ve kamıştan eşyalar, seramik eşyalar, deri ve bakır eşyalar, diğer metal eşyalar, evcil hayvanlar, yabani hayvanlar, vücuttaki organlar, kaya türleri, bitkiler, kuş ve balıklar, kumaş türleri, coğrafi terimler ile yiyecek ve içecek isimleri olarak özetlenebilir. 

Öğrencilere, güzel mektup yazma alıştırmaları yaptırılırdı. Hukuk alanında eğitilen katiplere, geçmişteki önemli davalarla ilgili metinler öğretilirdi. Bunlardan biri, İsin kentinde işlenmiş meşhur bir cinayet davasıydı. Öğrencilere, yasal açıdan önem taşıyan örnek sözleşme metinleri de öğretilirdi. İleri düzeyde eğitim alan katipler, krallara methiye yazma konusunda da uzmanlaşırdı. Bu katipler, matematik ve arazi ölçümü konularına da çok hakimdi. Matematik bilmek bir katibin en önemli özellikleri arasındaydı. Müzik eğitimi de çok önemsenirdi. En üst eğitim döneminde; katiplere önce 4 efsane metin, ardından Gılgamış Destanı gibi 10 edebi metin defalarca tabletlere kopyalatılıp ezberletilirdi. Sümer okulları, 4000 yıl önce dünyanın en bilgili insanlarını yetiştirdi ve dünyadaki tüm okullara örnek oluşturdu. 

 Prof. Dr. Ural Akbulut ODTÜ Kimya Bölümü


*******************************************************************************



Papirüs Oxyrhynchus 29

Papirüs Oxyrhynchus 29

Papirüs Oxyrhynchus 29 (P. Oxy. 29), Yunanca Euclid Elementleri'nin ikinci kitabının bir parçasıdır. Grenfell ve Hunt tarafından 1897'de Oxyrhynchus'ta keşfedilmiştir. Parça başlangıçta üçüncü yüzyılın sonu veya dördüncü yüzyılın başına tarihlendirilmiştir, ancak daha yeni araştırmalar 75–125 M.S. tarihini önermektedir. Pennsylvania Üniversitesi kütüphanesinde (bir Üniversite Müzesi'nde, E 2748) bulunmaktadır. Metin 1898'de Grenfell and Hunt tarafından yayımlandı.

Öklid Unsurları

Papirüs Oxyrhynchus 29, yaklaşık M.S. 3.–4. yüzyıllara tarihlenen Euclid'in Elementleri'nin bir parçası.


Bugün mevcut olan Elements versiyonu ayrıca muhtemelen 4. yüzyılda matematikçi İskenderiyeli Theon gibi sonraki editörler tarafından eklenen "post-Öklid" matematiği de içermektedir.  Klasikçi Markus Asper, "görünüşe göre Euclid'in başarısı, kabul edilen matematiksel bilgiyi tutarlı bir sıraya sokmak ve boşlukları doldurmak için yeni kanıtlar eklemekten oluşuyor" sonucuna varır ve tarihçi Serafina Cuomo bunu "sonuçlar deposu" olarak tanımlar.

+++++

IV. Amenhotep (Akhenaton), tektanrıcılık üstüne kurulan bir din olan Aton dinini ülke içinde resmi din haline getirince Teb şehrinden başkenti Tel-el-Amarna'ya taşıdılar. Ulaşımı zor olan bu şehre yalnızca nehir yoluyla ulaşılabiliniyordu.Mısır'ın diğer şehirlerin de olduğu gibi Amarna'da zengin ve fakir ayrımı yoktu. Örneğin bu şehirde işçilerin evleri zengin işverenin etrafında toplanmıştı. Akhenaton ölünce Aton kültü de öldü; dolayısıyla şehir terk edildi ve yüzyıllar boyunca kenti derin bir sessizlik kapladı.

İngiliz ve Alman arkeologlar burada birçok kez kazı yapmışlardır. Krallık arşivlerinde 300'e yakın diplomatik yazışmalar bulunmuştur. Bunlar Amarna Mektuplarıdır. Bu kil tabletlerden oluşan mektuplar Mısırlılar ile Akadların diplomatik yazışmalarıdır.

+

Aramiler adı yazılı kaynaklarda ilk Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ 1114-1074) döneminde, Asur yıllıklarında Ahlame-Aḫlamū adıyla geçmektedir. Bu yıllıklarda I. Tiglat-Pileser'in Aramilere karşı yaptığı seferleri ve Aramileri takip etmek için yılda iki kere olmak üzere toplamda 28 kere Fırat'ı geçtiğinden bahseder. I. Tiglat-Pileser bu seferlerde Aramiler üzerinde zafer kazandığını ve kazandığı ganimetleri Asur'a getirdiğini söyler. 

[[I. Tiglat-Pileser]]'in anlattığı zaferlere rağmen, Aramiler, Asur'da büyük bir kargaşaya neden olmuş, haberleşmeyi kesmiş ve köylere sızmışlar, köylü halklar Aramilerden kurtulmak için Arbela'nın doğusundaki dağlara kaçmıştır. Daha sonra Aramiler Ninive'ye doğru ilerlemiş ve I. Tiglat-Pileser, Musul'un doğusundaki dağlara çekilmek zorunda kalmıştır. II. Assur-dan (MÖ 934-912) ve II. Assur-rabi iktidarları döneminde (MÖ 1013-973), Aramiler'in Asur ve Babil arasında yer alan bölgeyi işgal etmiş oldukları Asur kitabelerinde geçmektedir.

Aramiler, Eski Ahitte İbranilerle aynı soydan gelen ve yaklaşık MÖ 16. yüzyıldan sonra Harran (Urfa) dolaylarında yaşayan bir topluluk olarak tanıtılır. Asur kayıtlarında da, Ahlamlar adlı başka bir halkla birlikte sık sık soyguncu olarak söz edilir.

&

Kil tablet

Tablet üzerine metnin yazılması

Çivi yazısı karakterleri, genellikle sazdan (kamış kaleminden) yapılmış bir kalemle (stylus), ıslak kil tablete basılmıştır. Üzerine yazıldığında birçok tablet, güneşte veya açık havada kurutulmuştur. Daha sonra, bu yanmamış kil tabletler suda ıslatılmış ve yeni temiz tabletlere dönüştürülmüştür. Diğer tabletler, bir kez yazıldığında, sıcak fırınlarda (ya da yanlışlıkla, binalar kazayla ya da çatışma sırasında yandığında) sert ve dayanıklı hale getirilmişlerdir.

Ebla Tabletleri

Arşivden bir tablet

Ebla tabletleri Suriye sınırları içerisinde yer alan antik kent Ebla'da 1800 tam kil tablet, 4700 parça ve binlerce küçük parçadan oluşan bir saray arşivi koleksiyonudur. Tabletler İtalyan arkeolog Paolo Matthiae ve onun ekibi tarafından 1974-75 yılları arasında antik kent Tell Mardikh kazıları sırasında keşfedildi. Hepsi MÖ 2500 ve şehrin yıkıldığı MÖ 2250 yılları arasında tarihlendi. Bugün, tabletler Suriye'de Halep, Şam ve İdlib müzelerinde tutulmaktadır.

Dil

Tabletlerdeki yazılarda iki dil ortaya çıkmıştır: Yerel olarak konuşulan Ebla dilini fonetik olarak temsil eden Sümerce ve daha önce bilinmeyen bir dil kullanılan Sümer çivi yazısı (Sümer logogramları veya "Sumerogramlar").

İçerik ve önemi

Tabletlerde Ebla şehrinin kral listeleri, kraliyet törenleri, ferman ve anlaşmalar, yer isimlerinin yer aldığı atlas (MÖ 2600) ile ilahiler, ayinler, destanlar ve atasözlerini içeren edebi metinler vardır. İbrahim, İsmail ve Davud'un isimleri vardır. Tevrat'ta ve İncil'de geçmeyen ancak Kur'an da ismi geçen İrem şehrinden bahsedilmiştir.

Kutsal Kitap arkeolojisi

Ebla metinlerinin Kutsal Kitap'daki bazı kişilere ve olaylara gönderme yaptığı iddiası, tabletlerin yayınlanmasının ardından büyük bir tartışma yarattı. Tartışmanın odağında, tabletlerin İbrahim, Davut, Sodom ve Gomorra gibi Kutsal Kitap'de bahsedilen kişilere ve yerlere atıfta bulunup bulunmadığı ve dolayısıyla Kutsal Kitap'ı doğrulayıp doğrulamadığı yatıyordu. Giovanni Pettinato tarafından ortaya atılan sansasyonel iddialar ve tam metinlerin gecikmeli olarak yayınlanması, bu tartışmayı kısa sürede bir akademik krize dönüştürdü. 

Modern Arap-İsrail çatışmasının siyasi bağlamı da tartışmayı alevlendirerek, Siyonistlerin Filistin üzerindeki hak iddialarının "kanıtı" olarak kullanılma potansiyeli üzerine bir tartışmaya dönüştürdü.

Pettinato ve diğer araştırmacıların ön tahminlerine ve spekülasyonlarına dayanan Ebla'nın Kutsal Kitap'la bağlantılı olduğu fikri, ilk başta medyada büyük ilgi uyandırmış olsa da, bu heyecanın büyük ölçüde "temelsiz ve asılsız iddialara" ve "kamuya sızdırılan devasa miktarda yanlış bilgiye" dayandığı anlaşılınca, şu anda yaygın bir şekilde eleştirilmektedir. Mevcut kanıtlar ve uzman görüşleri, Ebla'nın Kutsal Kitap arkeolojisinde oynadığı rolün son derece sınırlı olduğunu gösteriyor.

wikipedia.org/wiki/Ebla_Tabletleri



********************************************************************************


Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi akademik bir ekol ve Kitâb-ı Mukaddes çalışmaları ve Levanten arkeolojisinin bir alt kümesidir. Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, Eski Yakın Doğu ve özellikle Kutsal Topraklar (aynı zamanda Filistin, İsrail Toprakları ve Kenan olarak da bilinir), Kitâb-ı Mukaddes zamanlarından itibaren arkeolojik alanları inceler.

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi 19. yüzyılın sonlarında İngiliz ve Amerikalı arkeologlar tarafından Kitâb-ı Mukaddes'in tarihselliğini doğrulamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Filistin'in İngiliz yönetimi altına girdiği I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra 1920'ler ile 1960'lar arasında Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, William F. Albright ve G. Ernest Wright gibi isimlerin öncülüğünde Levanten arkeolojisinin baskın Amerikan ekolü haline geldi. Çalışmalar çoğunlukla kiliseler tarafından finanse edilmiş ve teologlar tarafından yönetilmiştir. 

Kumran

Kumran

Kumran (İbranice: קומראן; Arapça: خربة قمران Khirbet Qumran), Batı Şeria'daki İsrail'in Kumran Milli Parkı tarafından yönetilen bir arkeolojik sittir.[1] Lut Gölü'nün kuzeybatı kıyısından yaklaşık 1,5 km (1 mi) uzaklıkta kuru bir marn platosunda, İsrail yerleşiminin ve Kalya kibutzunun yakınında yer almaktadır. Helenistik dönem yerleşimi, Yohanan Hurkanus döneminde (MÖ 134-104) veya daha sonra inşa edildi ve Romalılar tarafından MÖ 68'de veya kısa bir süre sonra yıkılıncaya kadar işgal edildi. Ölü Deniz Yazmaları'nın saklandığı Kumran Mağaraları'na en yakın yerleşim olarak bilinir. Kumran'daki başlıca kazılar 1950'lerde Roland de Vaux tarafından yapıldı.

Tarih

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisinin tüm zamanlardaki en önemli bulgularından birinin bulunduğu Kumran'daki mağaralar Ölü Deniz vadisinde yer almaktadır.

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi çalışmaları genel arkeoloji ile aynı zamanda başlamıştır ve doğal olarak gelişimi son derece önemli antik eserlerin keşfi ile ilgilidir.

Önemli arkeolojik alanların ve bulgular

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi alanındaki en önemli keşiflerden bazıları:

  • Ölü Deniz Parşömenleri: Bu parşömenler 1947 yılında Ölü Deniz yakınlarındaki bir mağarada keşfedilmiştir ve İbrani Kutsal Kitabı'nın bilinen en eski kopyalarından bazılarını içermektedir.
  • Tel Dan Yazıtı: 1993 yılında Tel Dan'da kazı yapanlar "Davut'un evinden" bahseden ve Kral Davut'un varlığına dair kanıt sağlayan bir yazıt ortaya çıkarmışlardır.
  • Ebal Dağı Lanet Tableti: Bu tablet 2022 yılında keşfedilmiştir ve Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi tarihindeki en önemli keşiflerden biri olarak kabul edilmektedir. Eski İbranice yazıyla yazılmış bir lanet içermektedir.
  • Hizkiya Yazıtı: 2022 yılında, Kudüs'ün Gihon Pınarı yakınlarında, antik İsrail veya Yahudiye'de büyük bir başarıyı kutlayan bilinen ilk anıtsal yazıt olan bir kireçtaşı parçası keşfedildi.
  • Kayafa Ossuary: Bu kemiklik 1990 yılında keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'te adı geçen baş rahip Kayafa'nın kalıntılarını içerdiğine inanılmaktadır.
  • Sergius Paulus Yazıtları: Bu yazıtlar 1877 yılında Kıbrıs'ta keşfedilmiştir ve Elçilerin İşleri kitabında adı geçen Sergius Paulus adlı bir prokonsülden bahsetmektedir.
  • Rylands Kütüphanesi Papirüsü P52: Bu papirüs 1920 yılında Mısır'da keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'in bilinen en eski parçasıdır.
  • Kral Uzziya Döneminden Deprem Kanıtları: 2021 yılında Kudüs'te Kral Uzziya döneminde meydana gelen bir depremin kanıtları keşfedildi.
  • Kudüs'te Fildişleri: 2022'de Kudüs'te Asur, Fenike ve Samiriye gibi diğer kraliyet bölgelerinden bilinen fildişleri keşfedildi. Bu bulgular, Kudüs'ün Birinci Tapınak Dönemi'nde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Aşamalar

Kutsal Kitap arkeolojisinin gelişimi farklı dönemlere tanıklık etmiştir:

  • Filistin'de İngiliz Mandasından önce: İlk arkeolojik keşifler 19. yüzyılda Avrupalılar tarafından başlatılmıştır. Bu dönemde çalışan pek çok ünlü arkeolog vardı ancak en tanınmışlarından biri, bir dizi antik kent keşfeden Edward Robinson'du. Filistin Keşif Fonu 1865 yılında Kraliçe Victoria'nın himayesinde kurulmuştur. Kudüs'teki "Wilson Kemeri "nin adını aldığı Charles Warren ve Charles William Wilson tarafından 1867 yılında Kudüs'teki Tapınak çevresinde büyük araştırmalar yapıldı. Amerikan Filistin Keşif Derneği 1870 yılında kuruldu. Aynı yıl genç bir Fransız arkeolog olan Charles Clermont-Ganneau, iki önemli yazıt üzerinde çalışmak üzere Kutsal Topraklara geldi: Ürdün'deki Mesha Steli ve Kudüs Tapınağı'ndaki yazıtlar. "Filistin arkeolojisinin babası" olarak bilinen Sir William Matthew Flinders Petrie, 1890 yılında sahneye çıkan bir başka isim oldu. Tell-el-Hesi'de Petrie, arkeolojik işaretler olarak seramiklerin analizine büyük önem vererek metodik araştırmanın temelini atmıştır. Çömlekler tarih boyunca her dönemde farklı şekillerde ve belirli özelliklerde yapıldığından, ele geçirilen nesneler ya da parçalar kronolojiyi kesin olarak saptamaya hizmet eder. 1889 yılında Dominiken Tarikatı, alanında dünyaca tanınacak olan Kudüs Fransız Kitâb-ı Mukaddes ve Arkeoloji Okulu'nu açtı. M-J. Lagrange ve L. H. Lagrange ve L. H. Vincent gibi otoriteler okulun ilk arkeologları arasında öne çıkmaktadır. 1898'de Berlin'de Deutsche Orient-Gesellschaft (Alman Şarkiyat Cemiyeti) kuruldu ve kazılarının bir kısmı daha sonra Almanya İmparatoru William II tarafından finanse edildi. Bu dönemde, yeni gelişmekte olan bu disiplini ilerletmek amacıyla birçok benzer kuruluş daha kurulmuştur, ancak bu dönemdeki araştırmaların tek amacı Kitâb-ı Mukaddes'teki öykülerin doğruluğunu kanıtlamaktır.
  • Filistin'deki İngiliz Mandası Dönemi (1922-1948): Kutsal Toprakların araştırılması ve keşfi bu dönemde önemli ölçüde arttı ve William Foxwell Albright, C. S. Fischer, Cizvitler, Dominikenler ve diğerlerinin parlak zekası tarafından domine edildi. Büyük gelişmelerin ve faaliyetlerin yaşandığı bu dönem, 1947'de Kumran'da Ölü Deniz Parşömenlerinin bulunması ve ardından büyük ölçüde Fransız Roland de Vaux tarafından yönetilecek olan kazıların başlamasıyla büyük bir başarıyla kapanmıştır.

     ***************************************************************************

Madaba

Madaba (Arapça : مادبا ; İncil İbranice : מֵידְבָא Mēḏəḇāʾ ; Eski Yunanca : Μήδαβα  ) , yaklaşık 60.000 nüfusa sahip, Ürdün'ün merkezindeki Madaba Valiliği'nin başkentidir . En çok Bizans ve Emevi mozaikleriyle , özellikle de Kutsal Toprakların Bizans dönemine ait büyük mozaik haritasıyla tanınır . Madaba, başkent Amman'ın 30 kilometre (19 mil) güneybatısında yer almaktadır 

Demir çağı

Madaba kasabası bir zamanlar İncil'de Sayılar 21:30 ve Yeşu 13:9'da bahsedilen bir Moab sınır şehriydi .  Mesha Dikilitaşı'nda belirtildiği gibi, şehrin kontrolü İsrail ve Moab arasında gidip geliyordu .

Klasik Antik Çağ

2. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar Roma ve Bizans imparatorluklarının yönetimi altında kalan şehir, Roma İmparatoru Trajan tarafından Nabataean Petra krallığının yerine kurulan Arabistan Petraea eyaletinin bir parçasıydı .

Şehirde kendi piskoposu olan bir Hristiyan topluluğuna dair ilk kanıt , 451 yılında Kalkedon Konsili tutanaklarında bulunur ; burada Bostra Metropolit Başpiskoposu Konstantin, "Medabeni Piskoposu" Gaiano adına imza atmıştır. Şehir, 629 yılında Mut'ah Savaşı'ndan sonra Raşidun Halifeliği tarafından fethedilmiştir. 

İslam Emevi Halifeliği döneminde , Bilad el-Şam vilayeti içindeki Cund Filastin'in güney bölgesinin bir parçasıydı .

  • Madaba'nın güneybatısında, yüzyıllardır tedavi edici özellikleri nedeniyle insanları kendine çeken termal mineral kaynakları olan Hammamat Ma'in ( Ma'in Kaplıcaları ) bulunmaktadır.


Tıbbi turizm; Ma'in Sıcak Kaplıcaları

Ana kaplıcaları, cilt ve dolaşım hastalıkları gibi kronik fiziksel rahatsızlıklar ile kemik, eklem, sırt ve kas ağrıları için tedavi arayanziyaretçilerle tıbbi turizmdestinasyonu olarak kabul edilir. Vücuttaki kaynakların yanı sıra, ayak banyoları ve buhar sıraları da mevcuttur. Bölgenin sıcak iklimi nedeniyle birçok turist kışın Ma'in kaplıcalarına gelir. 



&

İbn Vahşiyye, en ünlü eseri olan "Kitabü'l-Filaha en-Nabatiyye" (Nabati Ziraat Kitabı) adlı eserinde, Babil ve Süryani uygarlıklarından kalma olduğu iddia edilen tarım tekniklerini ve kadim bilgileri bir araya getirmiştir. Bu kapsamlı çalışma, üzüm ve hurma ekimi gibi belirli ekinlerin yanı sıra, sulama sistemleri, toprak bakımı, ekin rotasyonu ve hatta büyücülük ve astroloji gibi konuları da içerir. 
Kitapta ele alınan su sistemleri konuları arasında şunlar yer alır:
  • Su yönetimi: Kıtlık zamanlarında suyun adil dağıtımını sağlamak için kanalların dönüşümlü kullanımı gibi teknikler.
  • Sulama yöntemleri: Özellikle kuru arazileri sulamak için hilal şeklindeki kanalların kullanımı.
  • Toprak sağlığı: Toprak tuzluluğu gibi sorunlarla mücadele için pratik çözümler. 
İbn Vahşiyye, bu eserinde bilimin yanı sıra, bitki davranışlarını ve iklim sinyallerini gözlemlemeye dayanan, kadim zamanlardan kalma çiftçilik bilgeliğini de aktarmıştır. Eser, Orta Doğu'da tarım ve su yönetimi üzerine yazılmış en etkili kitaplardan biri kabul edilir. 

İbn Vahşiyye, bu dört kadim alfabeyi ele aldıktan sonra başka bir kadim alfabenin de olduğunu yazıyor.

Nabatiler Krallığı, MÖ 4. yüzyıldan MS 2. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüş ve merkezi günümüzde Ürdün sınırları içinde yer alan Petra antik kenti olan güçlü bir Arap krallığıdır. 

Tarih ve Coğrafya

  • Kökeni ve Yükselişi: Kuzeybatı Arabistan'dan gelen göçebe bir kavim olan Nabatiler, MÖ 4. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede hakimiyet kurmaya başladılar. Fırat Nehri'nden Kızıldeniz'e kadar, Suriye ve Arabistan arasındaki sınır bölgelerini kapsayan geniş bir coğrafyada hüküm sürdüler.
  • Başkent Petra: Krallığın başkenti olan Petra, Nabatiler döneminde büyük bir ticaret merkezi haline geldi. Şehirdeki tüm yapılar, bölgedeki kireçtaşı kayalara oyularak inşa edilmiştir; bu da onlara özgü mimariyi ortaya koyar.
  • Ekonomi: Nabatiler, lüks malların (tütsü, altın, fildişi ve parfümler gibi) ticaret ağını kontrol ederek büyük bir zenginlik elde ettiler. Aynı zamanda tarımla da uğraşmış, çölde teraslar kurup üzüm bağları ve zeytin yetiştirmişlerdir.
  • Roma Hakimiyeti: MS 106 yılında Roma İmparatorluğu, Nabatî Krallığı'nı ortadan kaldırarak topraklarının bir kısmında "Arabistan Eyaleti"ni kurdu. Depremler ve ekonomik çöküşle birlikte Petra zamanla önemini yitirdi ve unutuldu, ta ki 1812'de İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedilene kadar.
Kültür ve Toplum
  • Dil ve Din: Nabatiler, Arami dilinde "aslan" anlamına gelen bir kelimeyle ilişkilendirilir ve dillerinden, dinlerinden etkilenen en yakın akrabaları Araplardır. Çok tanrılı bir dine mensuptular ve hukuk sistemleri kendi içlerinde gelişmişti.
  • Mimari ve Sanat: Helen ve Roma kültürünün etkileri, yaptıkları yapılarda kendini gösterir. Kayalara oyulan tapınaklar, tiyatrolar, mezarlar ve kabartmalar, Nabatî sanatının etkileyici örnekleridir.
  • Toplumsal Yaşam: Nabatîlerin toplumsal yaşamında kadınların oldukça önemli bir yeri vardı.M.Ö 4. yüzyılın sonlarından itibaren varlığı bilinen Nabatî Krallığı’nın Günümüze ulaşan en önemli kalıntıları Ürdün Vâdiimûsâ’da kurulmuş olan tarihî Petra şehridir.

Mısırlılar bu toprakları Ta-Nehsy ("Siyahi İnsanların Ülkesi") adıyla da biliyorlardı. Yunan ve Romalı yazarlar bölgeden yerli halkın siyahi tenine atıf yaparak Antik Aethiopia (Yunancada 'Αἰθιοπία', Roma dilinde 'Aithiopia'; ayrıca şöyle bilinir 'Etiyopya'), hatta ("Yanık Yüzlülerin Ülkesi") olarak söz ederken, Arap kabileleri de bölgeyi Bilad al-Sudan ("Siyahların Toprağı") adıyla bilirler. Eski Mısır Krallığı döneminde (yaklaşık M.Ö. 2613-2181) yetenekli Kuşit okçularına ilişkin olarak Ta-Sety ("Yay Ülkesi") ve Mısır sınırında yer alan kuzey bölgesi ise Wawat adıyla bilinmekteydi. 
Kent, deffufa adıyla bilinen, kerpiçten yapılmış (pişmiş topraktan yapılan tuğla) ve 59 fit (18 metre) yüksekliğe kadar ulaşan müstahkem bir dini merkezi olan bir yapının etrafında kurulmuştu. Bu yapının içinden geçen geçitler ve merdivenler düz çatı üzerinde yer alan ve törenlerin düzenlendiği bir sunağa açılıyordu, ancak bu törenlerin ne anlama geldiği bilinmemektedir. 


*****************************************************************************


! Mezopotamya’da Maden Devri yaşanırken Avrupa’da Cilalı Taş Devri yaşanmıştır.

Sümer çivi yazısı ve Mısır hiyeroglifleri arasındaki temel fark, yazıların görünümü (çivi yazısı <işaretler>, hiyeroglif ) ve gelişim yönleridir:Sümerler'in resim yazısı zamanla soyutlaşıp çivi şeklini alırken, Mısırlılar başlangıçtan itibaren tam bir grafik sistemi (resim ve sesleri içeren) kurmuş ve hiyerogliflerde daha çok resimsel kalmıştır; Sümerler kil tablete kama şekilli bir aletle yazarken, Mısırlılar papirüs ve taş üzerine resimli sembollerle yazmıştır. 


&


Hiyeroglif, yani "kutsal oyma", Mısır'ın "tanrının sözleri" ifadesinin Yunanca bir çevirisidir ve erken Yunan teması döneminde, eski hiyeroglifleri dönemin el yazısından ayırt etmek için kullanılmıştır (demotik).

Görünüşe göre geç predinastik dönemde ( 2925'ten hemen önce) ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Mısır ile Mezopotamya arasında temaslar olmuş ve yazı kavramının Sümerlerden ödünç alındığı düşünülmektedir.

 3. hanedan döneminde (yaklaşık  2650–yaklaşık 2575), hiyeroglif yazısının birçok ilkesi düzenlendi. O zamandan itibaren, yazı erken bir Kıpti versiyonuyla (yaklaşık M.S. 3. ve 4. yüzyıllar) değiştirilene kadar, sistem neredeyse değişmeden kaldı.

Mısır hiyeroglif yazısı tamamen resimlerden oluşuyordu, ancak tasvir edilen nesne her durumda tanımlanamaz. Okunabilen en eski örnekler, hiyerogliflerin gerçek yazı olarak kullanıldığını, yani fonetik değerlerle kullanıldığını ve Eskimolar veya Amerikan Kızılderililerinin resimli yazısı olarak kullanılmadığını gösterir.

Modern kullanım, bu terimi Hiyeroglif Hitit, Maya hiyeroglifleri ve erken Girit gibi diğer yazı sistemlerine de genişletmiştir.

M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte, sadece antik Mısır dininin değil, aynı zamanda hiyerogliflerinin de gerilemesi ve nihai olarak sona ermesi yaşandı. 

&

George Maurice Ebers Tıp PapirüsüAntik Mısır'dan günümüze ulaşan en eski ve en kapsamlı tıbbi el yazmalarından biridir. Yaklaşık M.Ö. 1550 yılına tarihlenen bu devasa rulo, 1873-1874 kışında Alman Mısırbilimci Georg Ebers tarafından Luksor'da satın alınmıştır.
&
MÖ 1550 dolaylarında yazılan Ebers Tıp PapirüsüAntik Mısır'da tıbbın sadece bilimsel bir uğraş değil, aynı zamanda derin bir dini ve mitolojik ritüel olduğunu gösteren en kapsamlı belgedir.
Temel Özellikleri ve İçeriği
  • Boyut ve Yapı: Yaklaşık 20 metre uzunluğunda ve 110 sayfadan (sütundan) oluşan papirüs, hiyeratik yazı diliyle kaleme alınmıştır.
  • Hastalıkların Nedeni: Antik Mısırlılar hastalıkların fiziksel nedenlerden ziyade kötü ruhlar, hayaletler ve tanrıların öfkesi (demonlar) tarafından tetiklendiğine inanıyorlardı.
  • Büyü ve Dualar: Metin, bitkisel ilaçların yanı sıra yaklaşık 700 büyü formülü ve tılsımlı söz içerir. Tedavi sırasında bu duaların okunması, ilacın "manevi gücünü" aktif hale getirmek için zorunlu görülüyordu.
  • Hekim ve Rahip Kimliği: O dönemde tıp genellikle din adamları tarafından yürütülen bir meslekti. Hekimler, iyileştirici tanrı Imhotep gibi figürlere dua eder ve ritüelleri gerçekleştirirdi.
  • Anatomi ve Kalp: Papirüste yer alan "Kalp Üzerine İnceleme" bölümü, kalbin vücuttaki kan ve sıvı akışının merkezi olduğuna dair (o dönem için oldukça ileri düzeyde) bilgiler içerir.
  • Ruhsal Sağlık: Depresyon ve demans gibi zihinsel bozukluklar "Kalpler Kitabı" adlı bölümde ele alınmış, bu hastalıkların fiziksel rahatsızlıklarla benzer şekilde değerlendirildiği görülmüştür.
  • Mitolojik Atıflar: Tedavi yöntemlerinde tanrıların isimleri sıklıkla geçer. Örneğin, şiddetli ağrıları dindirmek için hazırlanan keten sargılara Mısır tanrılarının isimleri yazılırdı.
  • Maat Kavramı: Evrendeki denge ve düzeni simgeleyen Maat ilkesi, insan fizyolojisine de uyarlanmıştı. Papirüste anlatılan "metu" (kanal) sistemindeki tıkanıklıkların Maat'ın bozulmasıyla (yani manevi bir dengesizlikle) ilgili olduğu düşünülürdü.

Bu papirüs, Leipzig Üniversitesi kütüphanesinde korunmaktadır ve tarihin en eski "bütüncül" (hem fiziksel hem ruhsal) tıp rehberlerinden biri kabul edilir.

  • Arapça'da Su: Arapça'da "su" anlamına gelen kelime māʾ (ماء) şeklindedir. Türkçedeki "mai" (mavi) kelimesi de "suya ait" anlamındaki bu kökten türemiştir.
  • Benzer Kelimeler: Farsçada ise su anlamına gelen kelime âb (veya âbî) şeklindedir.
  • Kur'an'da Geçişi: "Su" anlamına gelen mâ' kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de 63 âyette geçer. 

Maat ilkesi memnun edilmediğinde, kaos ve şer meydana gelir, bu yüzden antik Mısırlılar için bu ilkeye uymak hayati önem taşırdı.
Maat'ın Yedi İlkesi
Maat, genellikle hayatın içindeki dengeyi sağlayan 7 temel ilke ile ilişkilendirilir:
  1. Doğruluk (Truth)
  2. Adalet (Justice)
  3. Uyum (Harmony)
  4. Denge (Balance)
  5. Düzen (Order)
  6. Karşılıklılık (Reciprocity)
  7. Doğruluk/Düzgünlük (Propriety)



Antik Mısır'ın Ma'at (adalet, denge, doğruluk) kavramı, kadim etik anlayışının en köklü temellerinden biridir. Bu anlayış, modern dünyada bireysel sorumluluk, sosyal adalet ve evrensel etik kurallarının (İnsan Hakları Evrensel Bildirisi gibi) ilkel bir öncüsü olarak kabul edilir.

"42 Bildiri" veya 42 Negatif İtiraf, "Ölüler Kitabı"nda yer alan ve ruhun yargılanma sırasında masumiyetini kanıtlamak için kullandığı ifadelerdir.

42 Bildiri (Ma'at'ın 42 Yasası) Tam Listesi
  1. Günah işlemedim.
  2. Şiddet kullanarak soygun yapmadım.
  3. Hırsızlık yapmadım.
  4. Kimseyi öldürmedim.
  5. Yiyecek çalmadım.
  6. Adakları ziyan etmedim/çalmadım.
  7. Tanrı'ya/Tanrıça'ya ait olanı çalmadım.
  8. Yalan söylemedim.
  9. Başkalarının yiyeceğini zorla almadım.
  10. Lanet okumadım.
  11. Doğruluğa kulaklarımı kapatmadım.
  12. Zina yapmadım.
  13. Kimseyi ağlatmadım.
  14. Sebepsiz yere kederlenmedim.
  15. Kimseye saldırmadım.
  16. Aldatıcı/hilekar davranmadım.
  17. Başkasının toprağını çalmadım.
  18. Gizlice dinleme (röntgencilik) yapmadım.
  19. Kimseye iftira atmadım.
  20. Sebepsiz yere öfkelenmedim.
  21. Başkasının eşini baştan çıkarmadım.
  22. Kendimi kirletmedim (fiziksel/ruhsal saflığı bozmadım).
  23. Kimseye dehşet saçmadım.
  24. Yasaları çiğnemedim.
  25. Öfke nöbetlerine kapılmadım.
  26. Tanrı'ya/Tanrıça'ya küfretmedim.
  27. Şiddet içeren davranışlarda bulunmadım.
  28. Barışı bozacak eylemlerde bulunmadım.
  29. Düşünmeden/aceleyle hareket etmedim.
  30. Başkasının işine/sınırlarına tecavüz etmedim.
  31. Konuşurken sözlerimi abartmadım.
  32. Kötülük yapmadım.
  33. Kötü düşünce, söz veya davranış kullanmadım.
  34. Suyu kirletmedim.
  35. Öfkeli veya kibirli konuşmadım.
  36. Kimseye küfretmedim (düşünce veya sözle).
  37. Kendimi başkalarından üstün (pedestalda) görmedim.
  38. Tanrı'nın/Tanrıça'nın malını çalmadım.
  39. Ölülere saygısızlık etmedim.
  40. Bir çocuğun yiyeceğini almadım.
  41. Küstahlık/arsızlık yapmadım.
  42. Tanrı'ya/Tanrıça'ya ait mülkü tahrip etmedim.
Bu ilkeler, günümüzde postmodern etik tartışmalarında "evrensel doğru-yanlış" arayışının tarihi bir referansı olarak görülmektedir. Modern Kemetizm grupları tarafından bu negatif ifadeler bazen "erdemli olmayı onurlandırırım" gibi pozitif olumlamalara dönüştürülerek de kullanılır.




Gözlerdeki beyaz lekeleri ortadan kaldırmak için başka bir çözüm: "Akşamları güney gökyüzünde gök gürültüsü, kuzey gökyüzünde ise fırtına var. Bir sütun – Gökyüzün Dört Sütunundan biri – suya düşmüştür. Ra's güneş barkının mürettebatı, kafalar suya düşerken demirleme noktalarında ilerler. Kim getirecek, kim onları yarasız bulacak? Onları getirecek olan benim; Onları sağlam bulacak olan benim. Başınızı getirdim, boyunlarınıza bağladım. Kesilmiş kafalarını yerlerine taktım. Seni bir tanrının, erkek ölümsüzün, kadın ölümsüzün etkisini dağıtmak için getirdim." Bu sözler, bir kaplumbağanın safra kesesi üzerinde oyalanacak, bal ile öğütülmüş ve ardından göz kapaklarına uygulanmalıdır. (Eb 360)

Bir başka, ikinci merhem: Tütsü, okra ve keçi safrasını eşit miktarda karıştırarak pürüzsüz bir karışım elde edin. Bir bandaja sür ve yarayı bağla. (Eb 433)

Saçı etkili şekilde tedavi etmek için bir diğer merhem: Eşek dişini balda öğütmek. Merhemi kafana sür. (Eb 470)

Burun hapşırmayı durdurmak için bir diğer çözüm: Hurma ile pennyroyal nane ile ovuşturup burna sürmek. (Eb 762)

Bu sözler, bir kişinin hasta uzuvlarına uygulanırken bir çözüm uygulanırken okunmalıdır. Bu büyü mükemmeldir; Milyonlarca kez test edildi! (Eb 1)

&

Papirüs, 1862'de Luksor'da, Mısır biliminin öncüsü olan Amerikalı Edwin Smith tarafından satın alındı. 1906'daki ölümünden sonra papirüs, New York Şehri'ndeki New York Tarih Derneği'ne (2024'te New York Historical olarak yeniden adlandırıldı) verildi ve 1920'de çalışmaları için Amerikalı Mısırbilimci James Henry Breasted'e teslim edildi. 


&



  • Nemrut: Genellikle Mezopotamya (Babil) bölgesinde hüküm sürdüğü anlatılan, Hz. İbrahim ile çağdaş kabul edilen, Naram-Sin veya başka antik krallarla özdeşleştirilen figürdür
  • Ahameniş: Pers İmparatorluğu'nun atası ve Ahameniş hanedanının kurucusu olan tarihsel/efsanevi bir Pers hükümdarıdır.
İssos İskenderi (Büyük İskender) ile Babil Kulesi aynı şey değildir; 
Aralarındaki temel farklar şunlardır:

  • İssos İskenderi (Büyük İskender): Makedonya kralıdır. MÖ 333 yılında bugün Hatay yakınlarında gerçekleşen İssos Muharebesi'nde Pers Kralı III. Darius'u mağlup etmiştir.
  • Babil Kulesi: Mezopotamya'da, Tanrı Marduk'a hitaben inşa edilen Etemenanki zigguratı ile özdeşleştirilen efsanevi bir kuledir. Dillerin bu kule inşaatı sırasında karıştığına inanılır. 
  • Nemrut: Genellikle Mezopotamya (Babil) bölgesinde hüküm sürdüğü anlatılan, Hz. İbrahim ile çağdaş kabul edilen, Naram-Sin veya başka antik krallarla özdeşleştirilen figürdür
  • Ahameniş: Pers İmparatorluğu'nun atası ve Ahameniş hanedanının kurucusu olan tarihsel/efsanevi bir Pers hükümdarıdır.

M.Ö. 2600-2400 yılarında Mezopotamya dini inanışında Sin Ay tanrı olarak simgelenmekteydi. Sin yaratıcı tanrıydı. Her şeyin ve bütün kutsalların yaratıcısı olduğuna inanılan bilgeliğin tanrısıydı. Hilal şeklindeki Ay veya İki boynuzlu boğa şeklinde simgelenirdi (Sîn was depicted as a horned bull (qarnû)). Boynuz aynı zamanda gücün simgesiydi. İki boynoz bu günkü kraliyet tacının ilk şeklidir.

Naram kelimesi Akkadça sevilen özellikle, tanrı tarafından sevilen demektir. Bu günkü Türkçe karşılığı “kutsal” anlamına gelmektedir.


Akad Kralı Naram-Sin ile doğrudan ilgili bir ayet Kur'an-ı Kerim'de yer almamakla birlikte, bazı araştırmacılar ve yorumcular Zülkarneyn karakterinin Naram-Sin olabileceğini öne sürmektedir. Bu bağlamda, Hadid Suresi 25. ayet ve Zülkarneyn'in doğu ve batıya yaptığı seferler gibi ayetler tartışılmaktadır. 
Öne Çıkan Detaylar:
  • Zülkarneyn Bağlantısı: Bazı teorilere göre, Naram-Sin, hem doğuya hem batıya seferler düzenlemesi ve kendini tanrı ilan etmesi (boynuzlu miğferi ile simgelenir) nedeniyle Zülkarneyn ile ilişkilendirilmektedir Akevler.
  • İlgili Ayetler: Kur'an'da Zülkarneyn'in anlatıldığı Kehf Suresi'ndeki ayetler (83-98. ayetler) bu iddialarda referans alınmaktadır Akevler.
  • Sembolizm: Naram-Sin'in kullandığı boynuzlu miğferin, Taha suresindeki samiri ve buzağı anlatımıyla sembolik bir ilişkisi olabileceği bazı yorumlarda geçmektedir Akevler. 
&
  • İslam Geleneğindeki Yeri: İslam kaynaklarında Hazkîl'in, Kur'an'da adı geçen Zülkifl (Arapça: ذو الكفل) peygamber ile aynı kişi olduğu kabul edilir. Enbiya ve Sad surelerinde kendisinden bahsedilerek sabırlı, erdemli bir peygamber olduğu vurgulanır.
Hezekiel Kitabı'nda veba, genellikle halkın günahları nedeniyle çarptırıldığı dört ağır yargıdan biri (kılıç, kıtlık, vahşi hayvanlar ve veba) olarak tasvir edilir.


Dağın "Nemrut" olarak adlandırılması, kralın kendisiyle değil, bölgedeki yerel efsanelerle ilgilidir.

Bakara Suresi 258. ayette Allah'ın kendisine hükümdarlık verdiği için Hz. İbrahim ile tartışan ve şımaran hükümdardan bahsedilir, tefsirlerde bu kişinin Nemrut olduğu kabul edilir. Bu kişi, İbrahim'i ateşe attırmakla (Enbiya 68-70) ilişkilendirilen zalim hükümdardır. Kule hikayesi daha çok İslami tefsir ve tarih kaynaklarında yer alan, Nemrut'un gökyüzüne çıkıp İbrahim'in Allah'ını aramak için inşa ettirdiği yapı olarak anlatılan bir kıssadır. 
Bu konuyla ilgili öne çıkan bilgiler şöyledir:

  • Tartışma Ayeti: Bakara Suresi 258. ayette, İbrahim peygamberin "Rabbim diriltir ve öldürür" demesi üzerine Nemrut'un "Ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek kibirlendiği ve İbrahim'in güneşi batıdan getirmesini istemesi üzerine sustuğu anlatılır.
  • Kule Rivayeti: Bazı tefsirlerde (örneğin İmam eş-Şinkitî), Nahl Suresi 26. ayette geçen "Öncekiler de tuzak kurmuşlardı; sonunda Allah binalarını temellerinden yıktı..." ifadesinin Nemrut'un inşa ettirdiği kuleye işaret ettiği belirtilir.
  • Enbiyâ Suresi 69. Ayet (Ateşin Serin Olması): "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol!" dedik.
  • İbrahim Suresi 18. Ayet (Kül Benzetmesi): İnkarcıların işlerinin fırtınalı günde rüzgara savrulan küle benzemesi anlatılır (Ancak Nemrut'un kulesi değil, "kül" kelimesi geçer). 
"Rablerini inkâr edenlerin durumu şuna benzer: Onların bütün yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül yığını gibidir. Böylece onlar, kazandıkları hiçbir şeyin faydasını göremezler. İşte bu, doğru yoldan tamamen uzak ve derin sapıklığın ta kendisidir." 
  • Karıştırılan Kıssa: Nemrut'un kule inşa ettirmesi hikayesi, Firavun'un veziri Haman'a yüksek bir kule yapmasını emrettiği Kasas Suresi 38. ayet ile halk arasında sıklıkla karıştırılabilmektedir.
  •  Kuruluş ve Antik Dönem: Şehir, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender'in Pers Kralı III. Darius'u Issos Vadisi'nde (İssos Savaşı) mağlup etmesinin ardından kurulmuştur.Antik kaynaklarda Alexandreia ad Issum (İssos İskenderiyesi) olarak geçer.
  • Stratejik Önem: Nur Dağları ile Akdeniz arasında yer alan şehir, Suriye Kapıları (Belen Geçidi) üzerinden Anadolu'yu Ortadoğu'ya bağlayan en önemli liman kapısı olmuştur.
Pharos (iskenderiye'deki Deniz Feneri)

                        1572 Maerten van Heemskerck'ten sonra Philip Galle

Antik Dünyanın harikalarından biri olan İskenderiye Deniz Feneri'ne dair görgü tanıkları


Görsel: Pharos Alexandria – Fischer von Erlach. 

Deniz feneri, M.Ö. 3. yüzyılda, Ptolemaios I (Soter) ve oğlu Ptolemy II (Philadelphus) döneminde inşa edilmiştir.

Doğal afetlerin sayısı nedeniyle ciddi şekilde zarar gördüğü söylenmiştir. 14 Century sonunda tamamen çöktü ve son kısmı 15. yüzyılın sonlarına tarihlenen QaitbayKalesi'nin (Kait Bey) inşasında kaldı.     

&
&


Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. 

Hz. Ömer, halifeliği döneminde (634-644) Mısır ve İskenderiye'nin fethini organize etmiş, ancak bizzat savaş alanında bulunmamıştır. İskenderiye, onun döneminde Amr bin Âs tarafından 642 yılında fethedilmiştir. Hz. Ömer, Suriye ve Irak bölgelerinin fethini yöneten halifedir. 
Hz. Ömer'in fetihler sırasında gönderdiği stratejik mektuplar, sadece askeri harekatları değil, 
aynı zamanda yeni fethedilen topraklardaki hukuki düzeniyönetim ahlakını ve sosyal adaleti şekillendiren temel belgelerdir.

 İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.

Amr bin Âs (ö. 664), İslam tarihinde Mısır'ın fatihi, üstün askeri dehaya sahip bir komutan, vali ve sahâbîdir. 629'da Müslüman olduktan sonra, özellikle Suriye ve Mısır'ın fethinde kritik roller üstlenmiş, Kahire'nin temeli olan Fustat şehrini ve Afrika'daki ilk cami olan Amr bin Âs Camii'ni kurmuştur. 

Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler ayaklanmaya dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip ayaklanmayı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi.

İssos Savaşı (MÖ 333); Büyük İskender liderliğindeki Makedon Krallığı (Helen Birliği) ve III. Darius komutasındaki Ahameniş (Pers)  İmparatorluğu'nun  ilk kez doğrudan karşı karşıya geldiği muharebedir.
  • İddia: Amr bin Âs'ın Mısır'ı fethi (MS 642) sırasında kütüphanedeki kitaplar için Halife Ömer’den görüş istediği, onun da "Bu kitaplardaki bilgiler Kur’an’a uygunsa onlara gerek yok, aykırıysa zaten zararlıdır; yakın!" dediği rivayet edilir.
  • Tarihsel Gerçeklik: Bu hikaye, olaydan yaklaşık 600 yıl sonra (13. yüzyılda) Abdüllatif el-Bağdâdî ve İbnü'l-Kıftî gibi yazarların eserlerinde ilk kez ortaya çıkmıştır. Fethin hemen ardından yazılan dönemin hiçbir Bizans veya Müslüman kaynağında böyle bir bilgiye rastlanmaz.
  • Kütüphanenin Akıbeti: İskenderiye Kütüphanesi, Müslümanların fethinden çok daha önce; Jül Sezar dönemi (MÖ 48), fanatik Hristiyan grupların saldırıları (MS 391) ve Bizans dönemindeki iç karışıklıklar nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştu. İslam orduları şehre girdiğinde kütüphaneden geriye yakılacak devasa bir koleksiyon kalmadığı bilimsel bir gerçektir.
Müslüman uygarlıktan gelen gezgin ve coğrafyacı İbn Cubeyr için, Mısır'daki İskenderiye 12 yılında ziyaret ettiği ilk yerlerden biriydi Yüzyıl. Bu gezi onun, özellikle İskenderiye'nin ünlü dev deniz feneri üzerinde güçlü izlenimler bıraktı; bu konuda şunları söyledi:
Bu şehirde gördüğümüz en büyük mucizelerden biri, Büyük ve Yüce Tanrı'nın bu emeklere zorlananların elleriyle inşa ettiği fenerdi; bu fener 'başkalarının kaderini incelemekten uyaranlara bir işaret' [Kur'an: 15:75] ve yolculara rehber olarak hizmet verdi, çünkü onsuz İskenderiye'ye doğru gerçek rotayı bulamazlardı. Yetmiş milden fazla bir mesafeden görülebilir ve çok eski bir tarihe sahiptir. Her yönde en sağlam şekilde inşa edilmiştir ve yükseklik açısından gökyüzünle rekabet eder. Tanımı yetersiz kalıyor, gözler anlayamıyor ve kelimeler yetersiz, gösteri o kadar büyük."

Kur'an-ı Kerim'in 15. suresi olan Hicr Suresi'nin 75. ayeti (15:75), "Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır" (İnne fî żâlike leâyâtin lilmutevessimîn) ifadesiyle, Lut kavminin kıssası bağlamında, feraset sahibi ve derin anlayışlı insanlar için açık deliller, işaretler ve ibretler bulunduğunu vurgular. 

Ayrıca, Abu Hamid Al-Gharnati'nin el yazması gibi gezginlerin kişisel gözlemlerine dayanan antik deniz fenerinin çizimleri de vardır:
Abu Hamid Al-Gharnati'nin eski İskenderiye Deniz Feneri'nin çizimi. 
İslam dünyasından al-idrisi, al-Balavi, al-Mas'udi, Muhammad ibn Iyas, al-Bakri, Nasir-i Khusraw, Mukaddasi ve daha birçok yorumu vardır...

İskenderiye Feneri görüntüsü "Harikalar Kitabı"nda. 
İskenderiye Deniz Feneri'dir; ayrıca 14. ve 15. yüzyıl Arapça bir el yazması olan Kitab al-bulhan adlı bir el yazmasının bir sayfasında da bulunabilir; bu el yazması "Harikalar Kitabı" anlamına gelir:
Mojmal al-tavariḵ va al-qesas'tan, "Fars edebi tarih yazımının 12. yüzyıla ait anonim bir kroniği" olarak yazılmış bir eserden. 
Abu Hamid Al-Gharnati'nin eski İskenderiye Deniz Feneri'nin çizimi. 

https://www.1001inventions.com/lighthouseofalexandria/

&


                        ********************************************



Mısırlı Abbas Mahmûd el-Akkād (1889-1964), 20. yüzyılın en önemli Arap edebiyatçılarından, gazeteci, mütefekkir, şair ve eleştirmenidir; özellikle Mısır edebiyatında modernleşme ve eleştiri alanında etkili olmuş, 『Allah』 gibi önemli eserler kaleme almış ve Taha Hüseyin gibi isimlerle tartışmalara girmiştir. 

  • Kuran Felsefesi (The Philosophy of the Quran / Falsafat al-Qur'an): Bu kitap, Kuran'ın felsefi yönlerini incelemektedir.






Bilmediğin şeyin ardından gitme! Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.
(İsra 36)


&
Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını kullanmayanlara verir.
(Yunus 100)
&

Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi? (İbrahim 28)

&
Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
(Ahzab 2)

___________

Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.
(Yunus 57)

&

(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. (Kasas 56)

&
Allah, şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (kitap) gelir de, kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahrette) sıkıntı çeker.”
(Taha 123)

&

 İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).”
(Fussilet 44)

&

8888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888888





Hititli Sifaci Selda'ya aittir.! 








9. yüzyıla ait Kufi alfabesiyle Basmala yazıtının çizimi. Orijinali Kahire'deki İslam Müzesi'nde (Inventar-No. 7853) bulunmaktadır.


Naskh yazısıyla yazılmış El-Fatihah suresi

Naskh (yazı yazısı)

PERF No. 731, Mālik'in Muwaṭṭaʾ'sının en eski el yazması, kendi zamanına tarihlenmiştir. Recto (solda), Malik'in Muwatta'sının yumuşak, akıcı Naskh yazısıyla yazılmış el yazması olan Bāb al-Targib fī-Sadaqah'ın içeriği yer alır.

Naskh, İslami hat hattının küçük, yuvarlak bir yazısıdır. Naskh, İslami hat hattının geliştirilen ilk yazılarından biridir;kolay okunabilirliği nedeniyle idari belgelerin yazılmasında ve Kur'an da dahil kitapların yazı yazısında yaygın olarak kullanılır.

Thomas van Erpe, 1617 tarihli Grammatica Arabica adlı eserinde naskhī karakterlerini "en asil ve gerçek yazım tarzı" olarak tanımlamıştır.

Köken
Bu, kara yazısıyla (Naskh) siyah mürekkeple yazılmış bir papirüs parçasıdır. M.S. 8. yüzyılda Arapça (Klasik) olarak yazılmıştır.

Naskh yazı tarzı, İslami takvimin ilk yüzyılında bile bulunabilir. [3] Bu dönemde, Kufi alfabesindeki kusurlar nedeniyle Abd al-Malik ibn Marwan'ın emriyle kurulmuştur. [1]

İbn Muqla, İslami hattatın "Altı Kalemi"ni standartlaştırmasıyla tanınır; bunlar arasında thuluth, tevqi', riqaaʿ, muhaqqaq ve rayhani de bulunmaktadır. [1] Bunlar, "orantılı yazılar" (al-khatt al-mansub) veya "altı yazı" (al-aqlam al-sitta) olarak bilinir. [4]

Kufik dilinin naskh'tan önce olduğu yaygın olarak kabul edilir, ancak tarihçiler, İbn Muqla tarafından kodifikasyondan çok önce bu iki yazının birlikte var olduğunu izlemiştir[5] çünkü ikisi farklı amaçlara hizmet etmiştir. [6] Kufikçe öncelikle süslemede kullanılırken, Naskh günlük yazı amaçlı kullanılmıştır. [7] Naskh yazısının İslam takviminin ilk yüzyılından beri var olduğuna inanılır. 

Açıklama

Naşh'ta dua, 1252 hicri, Vesal-i Shirazi, İran Ulusal Kütüphanesi

Alif, sol alt tarafa doğru eğilen düz bir çizgi olarak yazılır. Naskh, çeşitli sesleri harfin üstünde veya altında 1–3 nokta şeklinde diyakritik noktalar kullanarak ayırt eder; bu da alfabeyi daha kolay okunabilir kılar.

On altıncı yüzyıl Konstantinopolis'inde, Şeyh Hamdullah (1429–1520), yazıyı daha hassas ve daha az ağır göstermek için naskh yapısını ve diğer "Altı Kalem" yapısını yeniden tasarladı.

Amiri, Bulaq Press'ten ilham alan Amiri yazı tipinden veya Monotype Imaging'in Bustani yazı tipinden ilham almaktadır.

El yazmasından mor kağıttan oluşan folia, sağda bir ağaç tasviri yer alıyor

Timuri Kur'an el yazması, aynı zamanda Aqquyunlu Kur'an el yazması olarak da bilinir, Ming hanedanı döneminde üretilen kağıda yazılmış 15. yüzyıla ait bir Timuri Kuran el yazmasıdır.
Arapça naskh alfabesiyle yazılırken, surelerin başlıkları ve otuz cüz' için thuluth alfabesi kullanılır. 

&


Tarihçi Ping-ti Ho, Çin'i Doğu uygarlığının beşiği olarak tanımlamıştır; bu da Orta Doğu medeniyetinin beşiği olan Mezopotamya ve Antik Mısır'ı kapsayan Bereketli Hilal boyunca paralel olarak ve Antik Yunan'ı kapsayan Batı uygarlığının beşiğidir.

M.S. dördüncü yüzyıla kadar Kore ve M.S. yedinci yüzyıla gelindiğinde Japonya ve Kore, Konfüçyüsçülük, Çin karakterlerinin kullanımı, mimari, devlet kurumları, siyasi felsefeler, din, kentsel planlama ve çeşitli bilimsel ve teknolojik unsurları aktif olarak dahil etmeye başladı Tang Çin ve sonraki Çin hanedanlarıyla doğrudan temaslar yoluyla kültürlerine ve toplumlarına bu yöntemleri dahil etti. [28][29][31] Tang siyasi sisteminden ilham alan Prens Naka no oe, 645 yılında Taika Reformu'nu başlattı ve Japonya'nın siyasi bürokrasisini daha merkezi bir bürokratik imparatorluğa radikal şekilde dönüştürdü. [32] Japonlar ayrıca Mahayana Budizmini, Çin tarzı mimariyi benimsemiş ve imparatorluk sarayının ritüelleri ve törenleri, orkestra müziği ve devlet dansları da dahil olmak üzere Tang etkileri taşıyordu. Yazılı Çince prestij kazandı ve şiir, hat ve manzara resimi gibi Tang kültürünün çeşitli yönleri yaygınlaştı. [32] Nara döneminde Japonya, Japon kültürünün yanı sıra siyasi ve sosyal felsefenin temelini oluşturan Konfüçyüsçü protokolü de içeren Çin kültürünü ve yönetim tarzlarını agresif bir şekilde ithal etmeye başladı. [33][34] Japonlar, 8. yüzyılda Çin hanfu'sundan esinlenen kimonoya ek olarak kullanılan ve Çin hukuk sisteminden alınan yasalar yarattı.
&

Sa'd'a atfedilen çeşitli hadisler, bunlar arasında Sahih Al-Buhari ve Muslim'de on beş hadis bulunmaktadır. Musnad Ahmed ibn Hanbal'da kendisine atfedilen 177 hadis bulunmaktadır. Abdullah ibn Umar, Aisha ve Abdullah ibn Abbas gibi çeşitli önde gelen anlatıcılar da Sa'd'dan rivayet etmiştir; Dhahabi'nin kaydettiği gibi. 

Sa'd ile ilgili birkaç hadis, ölen kişinin bir varisi hayatta kalınca miras bırakılmasını mülkün üçte biriyle sınırlayan İslam miras yasasını açıklamak için kullanılmıştır. Kur'an'da anlatılmamış bu yasa, büyük ölçüde ağır hasta bir Sa'd'ın Muhammed'den servetinin ne kadarını hayaşeviye bağışlayacağına karar vermesi için rehberlik istediği bir geleneğe dayanır. 

 Halife Ümar böylece Saad'a, Kadisiyyah Savaşı'nın devamı olarak Müslümanların Ktesiphon'u ele geçirmek için ilerlemesi gerektiğini talimat etti. Ktesifon Kuşatması iki ay sürdü ve şehir nihayet Mart 637'de ele geçirildi. Müslüman kuvvetler, Huzistan'a kadar olan Pers eyaletlerini fethetti. Ancak fetih, 638'de Arabistan'da yaşanan şiddetli kuraklık ve 639'da güney Mezopotamya ile Levant'taki İmwas vebası nedeniyle yavaşladı. [kaynak gerekli] Bundan sonra, Halife Umar fethedilen toprakları yönetmek için bir mola istedi ve o zaman İran'ın geri kalanını Perslere bırakmak istedi. Umar'ın şöyle dediği bildiriliyor:

"Keşke aramızda Perslerle bir ateş dağı olsaydı, ne onlar ne bize ulaşa, ne de biz onlara ulaşabildik."

Ancak Fars perspektifi tam tersiydi: büyük utanç, aşağılanma ve küçümseme dolu. İmparatorluk Sasanilerinin gururu, Irak'ın Araplar tarafından fethedilmesiyle zarar görmüştü ve Sasaniler kaybedilen toprakları geri almak için mücadeleye devam etti. Böylece, büyük bir Pers karşı saldırısı başlatıldı ve Aralık 641'de gerçekleşen Nahavand Muharebesi'nde püskürtüldü.

13. yüzyıl Moğol İmparatorluğu'nun sınırını bugünkü Moğollarla karşılaştıran harita.




Kufa'nın Gramerleri

Kufan Arap Dilbilgisi Okulu, aynı zamanda Kufa Gramerleri, İslam Altın Çağı'nda Kufa'daki dilbilgiciler arasında hakim olan bir düşünce okuluydu.

El-Kūfah, yaklaşık 638 yılında Fırat nehri'nin batı kolunda Ḥīrah yakınlarında bir askeri üs olarak başladı ve El-Basra'daki muadiliyle birlikte büyüdü; bir kamptan bölgenin dört bir yanından büyük entelektüel elitleri çeken bir kasabaya dönüştü.  El-Kūfah'ın ilk dilbilgicisi sekizinci yüzyılda yaşamış olan El-Ru'asi'dir; Banra Okulu'nun en erken bilginleri ise yedinci yüzyılda yaşamıştır. Her iki filoloji okulundan gelişen büyük entelektüel proje, Arapça dilbilgisi ve sözlükbilimi bilimlerini yarattı. El-Banra ve el-Kūfah'tan hümanistlerin Kuran ve Hadis kutsal metinlerini yorumlama ittifiyle ortaya çıkan bu ittif, en saf, en az yozlaşmış Arapça kaynak materyali için toplumsal bir arayışı başlattı; bunun için rāwī tarafından okunan İslam öncesi sözlü şiirlere yöneldiler. Ünlü şairlerin eserleri toplanmış, düzenlenmiş ve yazıya alınmıştır. El-Banhra ve el-Kūfah'ın dilbilgicileri, eski Arap şiirini topladı ve materyali belirli ilkelere göre "Dīwān" (çoğul: Dawāwan) olarak düzenledi; ya bireylerin sınıflarına, kabile gruplarına, seçilmiş qasù�īdalara göre ya da parçalar temalarına göre ve antolojilere düzenlenmiştir. Eserlerine örnek olarak Mu'allaqāt ve al-Mufaḍḍal al-Ḍabbī'nin Mufaḍḍaliyāt eserleri verilebilir.

İshak el-Nadim'in el-Fihrist'inde bulunan el-Kūfah filologları;

Anbārī (el-), Abū Muhammad Qāsim - Abū Muhammed ibn Muhammed ibn Bashshār al-Anbārī' al-Qāsim, al-Farrā' ve Tha'lab'ın öğrencisiydi. Oğlu, anısıyla ünlü bir alim olan Abū Bakr İbn el-Anbari (885 - 940) idi.
A'rābī (İbn al-) - Abū 'Abd Allāh Muhammed ibn Ziyād (yaklaşık 760 – 846). Nadir ifade bilimine sahip ünlü dilbilimci. Sāmarrā'da öldü. 
'Aṣīdah (Abū) - Aḥmad ibn 'Ubeyd (Allāh) ibn Nāṣiḥ, Abū Ja'far (ö. 886/887), el-Kūfah'tan, Halife Al-Mutawakkil (hükümdarlığı 847-861) oğullarının öğretmeni.
'Āṣim (ibn), Salamah - Abū Muhammed; 9. yüzyılın başlarında al-Kūfah'ta el-Farrā'nın ortaklığı ve dilbilgicisiydi. Oğlu, alim al-Mufaḍḍal ibn Salamah'tı.
Farrā' (al-) - Abū Zakarīyā' Yaḥyā ibn Ziyād (ö. 822), Daylam, (İran) kökenli, altmış yaşında ölen el-Kisā'ī'nin önemli bir bilginiydi.
Ḥā'ik (al-), Hārūn ibn – diğer adıyla Al-Ḥīrah'tan dönmüş bir Yahudi ve 9. yüzyılın sonlarında dilbilimci ve dilbilimci olan Tha'lab'ın öğrencisi olan al-Ḥīrah'tan Hārūn.

Al-Fihrist li-İbn el-Nadīm kitap kapağı.

Fihrist, yazarları, biyografik detaylar ve edebi eleştiriyle birlikte indeksler. 
İbn el-Nadim'in ilgisi dinler, gelenekler, bilimler, ortaçağ İslam tarihinin belirsiz yönleriyle birlikte, batıl inançlar, sihir, drama, şiir, hiciv ve Fars, Babil ve Bizans'tan müzikle ilgili eserler uzanır. Düzen öncelikle kronolojik olarak sıralanır ve eserler dört iç sıraya göre listelenir: tür; Orfann (bölüm); maqala (söylem); Fihrist (kitabın tamamı). 

Fihrist, İslam Altın Çağı'nın edebiyatında yayılan tarihsel ve coğrafi bilginin zenginliğini, çeşitliliğini ve genişliğini, modern dönemden Suriye, Yunanistan, Hindistan, Roma ve Pers'in eski uygarlıklarına kadar gösterir. İbn el-Nadim tarafından listelenen Farsça kitaplardan çok az şey günümüze ulaşmıştır.

Şehirlerinin yerlikleri, erdemleri ve kusurları, bilimin oluşumunun başlangıcından günümüze (377/987) kadar olan dönem. Edebi bir biçim olarak bir indeks, tabaqat – biyografi olarak vardı. Aynı dönemde, imparatorluğun batı kısmında, Ümeviler ikametgahı Kordoba'da, Endülüslü bilim insanı Abū Bakr el-Zubeydi, Basran, Kufan ve Bağdat okullarının Arap filologlarının Arapça dilbilgisi ve tefsir okullarının biyografik ansiklopedisi olan Ṭabaqāt al-Naḥwīyīn wa-al-Lughawīyīn ('Dilbilimciler ve Dilbilimciler Kategorileri') adlı eseri üretmiştir (Kur'an tefsiri), Fihrist'in II. bölümünde ele alınan aynı konuların çoğunu kapsar.

Ṭabaqāt an-Naḥwīyīn wa-al-Lughawīyīn (طبقات النحويين واللغويين) 'Dilbilimci ve Dilbilimci Kategorileri'; (973–6) Basran, Kufan ve Bağdad okullarının erken filologları ve sözlükçülerinin biyografik sözlüğü; neredeyse İbn en-Nadim'in Al-Fihrist eseri ile eşzamanda. 
Her iki eser de Arap filolojisi biliminin ortaya çıkışına ve sırasıyla Bağdad ve Kordoba'daki Abbāsid ile Umayyad iktidar merkezleri arasındaki yakın entelektüel temasa tanıklık etmektedir. (Kahire, 1954)

Bu eserde, Budist etkisi, Buddha'nın önceki yaşamlarıyla ilgili birkaç jataka hikayesinde bulunan devadutta "ölüm elçileri" hikayelerinden açıkça ilham alan bir başlıkla açıkça görülür. Bu örnek, Budist hikayelerin Arapçaya çevirilerinin Müslüman topluluğu içinde gerçekleştiğini gösteriyor.


&


Yaqub İbn es-Sikkit

Abū Yūsuf Ya'qūb İbn es-Sikkīt (ابو يوسف يعقوب ابن السكيت), Farsça bir filolog, Abbasi halifesi El-Mutevakkil'in oğlunun öğretmeni ve el-Kūfah okulundan büyük bir dilbilgici ve şiir bilginiydi. Halifenin emriyle cezalandırıldı ve 857 ile 861 yılları arasında öldü.
Hayat

Kūfī dilbilgisi okulundan filolog, bilim insanı ve al-Kisā'ī ile al-Farrā' akademisyenlerinin ortaklarından olan al-Sikkīt'in oğluydu. Baba şiir ve dilbilimde üstün olduğunda, oğul dilbilgisinde üstün kaldı. Babası Ahwaz Huzistan'ın (İran) Dawraq köyündendi,

Ya'qūb, Bağdad'ın bir bilginiydi; bu üslu, Kur'an bilimi ve şiirde Kūfi okulu geleneğini takip ediyordu. Çöl Araplarından saf Arapça dili inceledi ve kaydetti. El-Mutawakkil'in oğulları olan El-Muntasir ve El-Mu'tazz'a ders verdi.

Ya'qūb'un soyadı Abū Yūsif idi ve oğlu Yūsuf, saray yoldaşı ve halife al-Mu'taḍid'e kişisel olarak yakın bir kişiydi.

Abū 'Amr al-Shaybānī, Muhammad ibn Muhanna ve Muhammad ibn Subh ibn as-Sammāq'ın öğrencisiydi. El-Esma'i, Abū Ubeyde ve el-Ferra'nın filolojisini öğretti. 

İshak el-Nadīm, onun Naşrān el-Hurāsāni'nin öğrencisi olduğunu kaydeder. Naṣrān, el-Kumayt'in şiirlerini 'Ömer ibn Bukayr ile iletmiştir ve Naṣrān'ın kitaplarını ezberleyen İbn el-Sikkīt ile birlikte Naţrān'ın öğretileri hakkında Kūfi bilgini al-Ṭūsī ile keskin bir anlaşmazlık yaşamıştır. 

El-Sikkīt'in anlatımı, el-Nadim tarafından klasik isnād kaynak sistemi aracılığıyla aktarıldığı ve 9. yüzyılda iki rakip okul olan Banra ve Kūfah arasındaki aktif entelektüel alışverişi açıklayan bir anlatımda Abū Sa'īd, Abū Bakr ibn Durayd ve el-Riyāshī,'in anlatıcı zincirine atıfta bulunur. El-Kūfah'tan bir grup wārraqūn, İbn el-Sikkīt'in Mantık Kitabı'nı al-Baţrah'ın bir warrāq'ı tarafından yüksek sesle okunmak için toplandı. El-Riyāshi olayda bulundu ve İbn el-Sikkīt'in ona Güney İrak'ın yerel lehçelerini Arashat el-Hibāb ve Aklat el-Yarābī'den öğrendiğini, onların da el-Savad halkından albadığını söylediğini doğruladı. "akalah al-kuwāmīkh" ve "al-shawārīz" gibi kelimelere örnekler verir. 

Okullar arasındaki rekabet sınavları, el-Nadim'in verdiği başka bir anlatımda da bir tür uyarı hikayesi olarak gösterilmiştir. Al-BaŹ�rah'tan genç bir bilgin olan al-Athram, al-Kūfah okulunun kıdemli bilgini Ya'qūb ibn al-Sikkīt'e, şair al-Rā'ī'nin bir dizesinde meydan okururken, her zaman kıdemi gençliğin önüne getiren görgü kurallarını açıkça çiğner.

 Eserleri; 

  • Al-Alfāz ('Telaffuzlar' veya 'Lehçeler'); (كتاب الالفاظ)
  • Iṣlāh al-Mantiq ('Mantığın Düzeltmesi'); (كتاب اصلاح المنطق); İbn el-Meğribî tarafından kısaltılmış[19] ve Yaḥyā ibn ʿAlī al-Tibrīzī[20] tarafından revize edilmiş,[21] İbn es-Sīrāfi,[21] alıntılardan oluşan eğitici bir antoloji oluşturmuştur.
  • Az-Zibrij ('Süsleme'); (كتاب الزبرج)
  • Al-Bath ('Soruşturma' (كتاب البحث)
  • Al-Amthāl ('Atasözdeyişler Kitabı'); (كتاب الامثال)
  • Al-Maqṣūr wa al-Mamdūd ('Kısalmış ve Uzamış'); (كتاب المقصور والممدود)
  • al-Muḍakkar wa al-Mu'annath ('Erkil ve Dişil'); (كتاب المذكر والمؤنث)
  • Al-Ajnās Kabīr ('Büyük Kitap, Kategoriler'); (كتاب الاجناس كبير)
  • Al-Farq ('Farklılaşma'); (كتاب الفرق)
  • As-Sarj wa al-Lijām ('Eyer ve Dizgin'); (كتاب السرج واللجام)
  • Fa'ala wa-Af'ala; (كتاب فعل وافعل)
  • Al-Ḥašarāt ('Böcekler Kitabı'); (كتاب الحشرات)
  • ('Sesler');
  • al-Aḍdād ('Zıtlar'); (كتاب الاضداد)
  • An-Nabāt wa aš-Šajar ('Ağaçlar ve Bitkiler'); (كتاب النبات والشجر)
  • Al-Wuḥūš ('Vahşi Canavarlar'); (كتاب الوحوش)
  • Al-Ibil ('Deve'); (كتاب الابل)
  • An-Nawādir ('Nadir Formlar'); (كتاب النوادر)
  • Ma'ānī aš-Ši'r al-Kabīr ('Büyük Kitap, Şiirin Anlamı'); (كتاب معانى الشعر الكبير)
  • Ma'ānī aš-Ši'r as-Ṣigar ('Küçük kitap, Şiirin Anlamı'); (كتاب معانى الشعر الصغير)
  • Saraqāt aš-Šu'arā' wa mā Ittafaqū 'alaihi ('Şairlerin İntihalları ve Anlaşmaları'); (كتاب سرقات الشعراء وما اتفقوا عليه)
  • Al-Qalb wa'l-Abdāl ('Dilbilgisinde Değişim ve Ikame'; (كتاب القلب والابدال)
  • al-Maṭnān wa'l-Mabnan wa'l-Mukannan ('İkili, Kabul Edilemez ve Soyadlı'); (كتاب المثنى والمبنى والمكنى)
  • al-Ayyām wa'l-Layālī ('Günler ve Geceler'); (كتاب الايام والليالى)
  • 'Şiirde Ne Olur ve Ne Silinen';

Ayrıca

 

&

Siffin Muharebesi

Muhtemelen Ali'yi Siffin Muharebesi'nde tasvir eden, 1516 tarihli Fars minyatürü, Safevi İran'ında yapılmıştır. 
Siffin Muharebesi (Arapça: معركة صفّين, latinizme: Maʿraka Ṣiffīn) 657 yılında (37 H.Hic) dördüncü Raşidun halifesi Ali ibn Abi Talib'in Irak[1] Arap kuvvetleri ile Suriyeli[1] Arap arasında gerçekleşmiştir Uzun süreli Levant valisi Mu'awiya ibn Abi Sufyan'ın güçleri. Savaş, Fırat Nehri kıyısındaki konumu olan Siffin'den adını almıştır.

Mu'tazilizm

Mu'tazililer, üçüncü halife Osman ölümünden sonra Alī'nin Müslüman topluluğundaki liderliği üzerindeki anlaşmazlıkta erken İslam tarihinde ortaya çıktı. Ali veya rakiplerini kınamak ya da onaylamak yerine Siffin ve Cemal Savaşı'nda onun ve rakiplerinin arasında orta bir konum tutanlara Mu'tazila denirdi.  MS 10. yüzyıla gelindiğinde, bu terim aynı zamanda Basra ve Bağdat'ta (8.–10. yüzyıllar) gelişen bir İslam spekülatif teoloji okuluna (kalām) de atıfta bulunmaya başlamıştı.

Mu'tazili adı, üç sonsonlu kök ع-ز-ل'nin refleks kökü VIII'den (iftaʿala) türemiştir; bu kök "ayırmak , ayrılmak, çekilmek"; çekilmek için". 

İsim, kurucunun Hasan el-Basri'nin çalışma çevresinden teolojik bir anlaşmazlık nedeniyle "çekilmesi"nden türetilmiştir: Wāṣil ibn ʿAṭā' bir günahkarın yasal durumu hakkında soru sormuştu: Ciddi bir günah işlemiş olan kişi inanan mı yoksa inanmayan mı? Hasan, kişinin hâlâ Müslüman olduğunu söyledi.

Mu'tazilizm (Arapça: المعتزلة, latinize: al-muʿtazila, tekil Arapça: معتزلي, latinçe: muʿtazilī), erken İslam tarihinde ortaya çıkan ve Basra ile Bağdat'ta gelişen bir İslam teolojik okuludur. Taraftarları olan Mu'taziller, üçüncü halife Osman öldükten sonra Ali ile Mu'awiya gibi rakipleri arasındaki anlaşmazlıkta tarafsızlıklarıyla tanınıyordu. 10. yüzyıla gelindiğinde al-muʿtazilah terimi, kendine özgü bir İslam spekülatif teoloji okuluna (kalām) atıfta bulunmaya başlamıştı. [1][2][3] Bu teoloji okulu Wasil ibn Ata tarafından kurulmuştur. [4]

Daha sonraki Mu'tazila okulu, temel ilkeler etrafında İslami bir rasyonalizm geliştirdi: Tanrı'nın birliği (Tevhid) ve adalet (Al-'adl), insan eylem özgürlüğü ve Kur'an'ın yaratılması. [6] Mu'taziller, Kur'an'ın yaratılmamış ve Tanrı ile sonsuz olduğu doktrinini reddetmeleriyle en çok tanınırlar,[7] ve eğer Kur'an'ın Tanrı'nın kelimesi ise, mantıken "kendi konuşmasından önce gelmiş olmalı" diye iddia ederler.


Halili İslam Sanatı Koleksiyonu

Tahmasp I için yapılmış Ferdowsi'nin Şahnamesi örneğinden folio; Tebriz, İran, 1520–1550

Nasser D. Khalili İslam Sanatı Koleksiyonu, 700 CE'den yirminci yüzyılın sonuna kadar neredeyse 1400 yıl boyunca İslami sanatı belgeleyen 26.000 nesneyi içermektedir.

Koleksiyondaki nesneler
Codex Parisino-petropolitanus'tan tek yaprak, muhtemelen 7. veya 8. yüzyılda hayatta kalan en eski Kur'anlardan biri olan Mekke veya Medine'dir

Tam Kur'an ve bireysel yapraklar koleksiyonu, 1000 CE öncesine ait 98,[20] 1000-1400 yılları arasında 56,[21] 1400-1600 yılları arasında 60,[22] ve 1600 sonrası 150'den fazla yaprak içerir. [23] Tarihçi Robert Irwin tarafından "dünyanın en büyük ve en temsil eden Kur'an el yazma koleksiyonlarından biri"[24] olarak tanımlanmış ve en büyük özel koleksiyondur. 
Koleksiyonda, Kur'an'ın en eski hayatta kalan el yazmalarından biri olan Codex Parisino-petropolitanus'tan ayrı bir folio bulunmaktadır. [26] 10. yüzyıla ait Mavi Kur'an'dan iki yaprak vardır; bu, indigo boyalı vellum üzerinde hayatta kalan tek Kur'andır. 

Mavi Kuran

Mavi Kur'an (Arapça: الْمُصْحَف الْأَزْرَق, latinleştirilmiş: al-Muṣḥaf al-′Azraq), Kufi alfabesiyle yazılmış erken bir Kur'an el yazmasıdır. [1] Mavi Kur'an'ın tarihi, kökeni yeri ve koruyucusu bilinmemekte olup, akademik tartışmalara konu olmuştur. Akademisyenler, el yazmasının Abbasi, Fatimi veya Ümevi Halifelikleri ya da Aglebiler veya Kalbid hanedanları döneminde yaratıldığını öne sürmüştür; bu, muhtemelen İslami Batı'da (Maghreb veya Endülüs) veya Orta Doğu'nun Orta İslam topraklarında 8. ile 10. yüzyıllar arasında üretildiği anlamına gelir. El yazması, nadir bir indigo renkli parşömen üzerindeki altın harfleriyle dikkat çeken İslami hat hattı eserlerinden biridir.

Parşömen, indigotin içeren bir bitki malzemesinden (ya Hint indigosu) ya da woad'dan elde edilen indigo boyası kullanılarak üretilen belirgin mavi bir renge sahiptir. Tüm çiviç boyalarının benzer kimyasal bileşimleri nedeniyle, sanat tarihçileri mavi boyanın kaynağını belirleyemiyor.  Boya, muhtemelen parşömene fırça ile uygulanmış, sonra gerilip kurutulmuştur. Metin, sağdan sola Kufi alfabesiyle yazılmıştır; bu yazı keskin açılar ve ünlülerin olmaması ile karakterizedir

Önemi

Mavi Kur'an, Kur'an'ın en ünlü el yazmalarından biri ve İslami hattatın en ünlü eserlerinden biridir. Bu eser, Bizans aydınlatmalı el yazmalarında kullanılan mor parşömeni taklit etmiş ve Bizans İmparatorluğu'ndaki rakiplerini geçmeye yönelik bir çabaydı. Mavi Kur'an, Fatimi Hanedanı arasında zenginlik ve güç göstergesiydi. Sanat tarihçisi Yasser Tabbaa, mavi parşömen üzerindeki altın harflerin "geçici etkisinin" "Mu'tazili inancını Tanrı'nın Sözü'nün yaratıldığı ve gizemli doğasına olan inancını doğruladığını" yazdı. 


Kufa (Arapça: الْكُوفَة "el-Kūfah"), aynı zamanda Kufah olarak da yazılır. Fırat Nehri kıyısında yer almaktadır.Necef, Kerbela, Meşhed, Samarra, Kazimiye ve Kum ile birlikte Kufa, Şii İslam'ın en kutsal şehirlerinden biridir. Şehir, M.S. 638 yılında (17 Hijrah) ikinci Raşidun Halifesi Ömer ibn El-Hattab'ın saltanatı sırasında kurulmuş ve son Raşidun Halifesi Ali ibn Abi Talib'in son başkenti olmuştur. Kufa aynı zamanda Ebasî Halifeliği'nin kurucu başkentiydi. İslam Altın Çağı'nda Kufa'nın dilbilgicilerine ev sahipliği yapmıştır. 
Kufi alfabesi şehrin adını taşır. !  Kufa ayrıca Kur'an yorumunun ilk merkezlerinden biriydi; Kufans, bunu tefsirci Mücahidi'ye atfeder (ta ki 702'de Mekke'ye kaçana kadar). Ayrıca genel gelenekleri hadis olarak kaydetmiştir; 9. yüzyılda Yahya ibn 'Abd al-Hamid al-Himmani bunların çoğunu bir Musnad haline getirmiştir.

Kufa ayrıca Kur'an yorumunun ilk merkezlerinden biriydi; Kufans, bunu tefsirci Mücahidi'ye atfeder (ta ki 702'de Mekke'ye kaçana kadar). Ayrıca genel gelenekleri hadis olarak kaydetmiştir; 9. yüzyılda Yahya ibn 'Abd al-Hamid al-Himmani bunların çoğunu bir Musnad haline getirmiştir.

Kufic

Mavi Kur'an'ın klasik Kufik yazı yazısı.
   
Kufi alfabesi (Arapça: الخط الكوفي, latinize: al-khaṭṭ al-kūfī), Kur'an transkripsiyonu ve mimari süslemede erken dönemde tercih edilen bir Arap alfabesi stilidir ve o zamandan beri birçok diğer Arap alfabesi için bir referans ve arketip haline gelmiştir. Adının türediği Kufa şehrindeki Arap alfabesinden gelişmiştir. Kufik, açılı, dikdüz çizgili harf biçimleri ve yatay yönelimiyle karakterizedir.  Kufiklerin kare Kufik, çiçekli Kufik, düğümlü Kufik ve diğerleri gibi birçok farklı Kufik versiyonu vardır.Kufik sanatsal stili, Avrupa'da mimari süslemeler olarak bilinen sözde Kufik olarak Arapça olmayan bir bağlamda kullanılmasına yol açtı.

Kufi alfabesi, Fry'ın Pantographia (1799) eserinden.

Tarihçe

Thuluth

Thuluth (Arapça: ثُلُث, Thuluth veya Arapça: خَطُّ الثُّلُثِ, Khaṭṭ-uth-Thuluth; Farsça: ثلث, Sols; Türkçe: Sülüs, thuluth "üçte bir" kelimesinden gelir), İslami hat sanatının Arap alfabesi çeşididir. Kufik dilinin düz açısal biçimleri yeni alfabede kavisli ve eğik çizgilerle değiştirildi. Thuluth'ta her harfin üçte biri eğimli olur ve bu isim (Arapça'da "üçte bir" anlamına gelir) buradan gelir.
Stil

Thuluth'un önemli bir yönü, ünlüleri temsil etmek için harakat (Türkçe'de "hareke") ve yazıyı güzelleştirmek için bazı diğer stilistik işaretlerin kullanılmasıdır. İlkini yöneten kurallar, herhangi bir Arap alfabesi için olan kurallara benzer. Stilistik işaretlerin yerleştirme ve gruplama konusunda kendi kuralları vardır ve bu da şekil ve yönelim konusunda büyük yaratıcılık sağlar. Örneğin, harflerin altında yazılan işaretleri yukarıdakilerden ayırmak için bir gruplama tekniği vardır.

 Jeli Thuluth, mezar taşları gibi büyük panellerde kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Muhaqqaq alfabesi, Thuluth'taki harflerin yatay bölümlerinin genişletilmesiyle geliştirilmiştir. Naskh yazısı, daha küçük boyut ve daha büyük incelik sağlayan birçok değişiklik getirdi. Tawqi, Thuluth'un daha küçük bir versiyonudur. Ruq'ah muhtemelen Thuluth ve Naskh'tan türemiştir.

Thuluth, İslam Altın Çağı'nda çok kişilik ve usta hattat İbn Muqla tarafından ilk olarak icat edilmiştir.

Thuluth yazısının evrimine büyük katkılar, Osmanlı sanat tarihçilerinin "kaligrafik devrimler" olarak adlandırdığı üç ardışık adımda gerçekleşmiştir:

  • İlk devrim 15. yüzyılda gerçekleşmiş ve usta hattat Şeyh Hamdullah tarafından başlatılmıştır.

Kufi alfabesinin

 
Thuluth kutsal metininde Kur'an 11:88, Mahmud II tarafından kaligraf ve imzalanmış

Erken İslam döneminde hattatlar, Kur'an el yazmalarını yazıya geçirmek için çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Arap hattatlığı, İslami Sanat'ın en önemli dallarından biri haline geldi. Hattatlar Kufic adı verilen yeni bir yazı tarzını ortaya çıkardı. Kufi, çeşitli Arap yazılarının en eski kaligrafik biçimidir. Yazının adı, erken İslam döneminde entelektüel bir merkez olarak kabul edilen güney Irak'taki Kufa şehrinden türemiştir. Kufik, Kur'an'ın erken kopyalarında kullanılan Arap alfabesinin oldukça açısal bir formu olarak tanımlanır. Sheila S. Blair, "Kufic isminin Batı bilimine Jacob George Christian Adler (1756–1834) tarafından tanıtıldığını" öne sürer. Ayrıca, Kufi alfabesi İslami hattatın gelişiminde önemli bir rol oynar. Aslında, "sanatın, inceliğin ve güzelliğin açıkça ortaya çıktığı İslam dönemi yazılarının ilk tarzıdır" diyor Salwa İbrahim Tevfîq El-Amin. Bu yazının kural seti karakterlerin açılı, doğrusal şekilleriyle ilgiliydi. Aslında, "Kufi geleneğinin başlangıcında tanımlanan kurallar, ömrü boyunca esasen aynı kaldı" diyor Alain George.

Kufi alfabesinin kullanımı

Bir serinin parçası Hat.

Kur'an ilk olarak sade, eğik ve tekdüze bir yazı yazısıyla yazılmıştır, ancak içeriği resmileştirildiğinde otoriteyi simgeleyen bir yazı ortaya çıkmıştır. Bu, günümüzde Birincil Kufi alfabesi olarak bilinen şeye dönüştü.Kufice 7. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar olan el yazmalarında yaygındı. 8. yüzyıl civarında, sert ve oldukça düşük dikey profili ile yatay vurgusu ile Arap alfabesinin birkaç varyantının en önemlisiydi. 11. yüzyıla kadar Kur'an'ın kopyalanması için kullanılan ana yazı burasıydı. Profesyonel kopyacılar, 8. ile 10. yüzyıllara kadar uzanan ve parşömen üzerine yazılmış en eski Kur'an kopyalarını çoğaltmak için özel bir Kufi biçimi kullanmışlardır. Thuluth yazısından dekoratif unsurların kullanılmasıyla ayrılırken, Thuluth yazısı dekoratif motiflerden kaçınmak için tasarlanmıştır. Kufi yazısıyla süslemelerin yerine Thuluth ünlüler kullandı. 
Kufi alfabesinin özellikleri
Kufi alfabesi, 8. veya 9. yüzyıl (Sure 48: 27–28), Kur'an

Enis Timuçin Tan'a göre, Kufi alfabesinin temel özelliği "eski çivi yazı yazısının Arap harflerine dönüşmesi gibi görünmektedir".Ayrıca, parşömen, yapı ve parşömen ile madeni paralar gibi dekoratif nesnelere güzel yazılacak şekilde şekillendirilen figürlü harflerle karakterizedirdi. Kufik alfabe, düz çizgiler ve açılar gibi geometrik formların yanı sıra dikey ve yatay şekillerden oluşur. Başlangıçta, Kufic harflerinin farklılaşmış ünsüz harfine sahip olmadığı anlamına gelir; örneğin, "t", "b" ve "th" harfleri diyakritik işaretlerle ayırt edilmez ve aynı görünürdü. Ancak İslam ülkelerinde hâlâ kullanılmaktadır. Daha sonraki dokuzuncu ve onuncu yüzyılın başlarındaki Kufi Kur'anlarında, "Sura başlıkları genellikle ana özellik olarak sura başlığı olarak tasarlanmış, genellikle altın ile yazılmış ve kenara uzanan bir palmet ile tasarlanmıştır", diye yorum yapmaktadır Marcus Fraser. El yazmalarının transkripsiyonunda kullanımı, Kufi Alfabesinin gelişiminde önemli olmuştur. Daha önceki küfü, el yazmaları üzerinde hassasiyetle yazılmıştır ve bu da gelişimine katkıda bulunmuştur. Örneğin, "pratikte elde edilen hassasiyet daha da dikkat çekici çünkü Kufi el yazmaları yönetilmiyordu", diyor Alain George. Ayrıca, Kufi el yazmalarının sayfa başına sabit sayıda satır ile dizilmiş olduğunu ve bunların tamamen paralel ve eşit mesafeli olduğunu açıklar. Mavi Kur'an olarak bilinen erken dönem bir el yazmasının etkileyici örneği, parşömen üzerinde indigo ile boyanmış altın Kufi yazısı yer alır. Genellikle erken Fatimiler veya Abbasî sarayına atfedilir. Bu Kur'an'ın ana metni altın mürekkeple yazılmıştır, bu nedenle el yazmasına bakıldığında etki altın üzerine mavi olur. Marcus Fraser'a göre, "Mavi Kur'an'ın üretiminin siyasi ve sanatsal sofistikesi ve maddi maliyeti, ancak önemli güç ve servete sahip bir hükümdar tarafından düşünülüp başarılabilirdi".
Kufi alfabesinin süslü kullanımı
Süslü Kufik Hafsidler, Bougie, Cezayir, 1249–1276

Süslü Kufiç, sekizinci yüzyılda İslam sanatında Kur'an başlıkları, numizmatik yazıtlar ve önemli anı yazıları için önemli bir unsur haline gelmiştir. Kufi alfabesi tekstiller, madeni paralar, parlak eşyalar, yapılar gibi yerlerde kazınmıştır. Madeni paralar, Kufi alfabesinin gelişiminde çok önemliydi. Aslında, "madeni paralardaki harf çizgileri tamamen düz hale gelmiş, eğriler ise 86 civarında geometrik daireselliğe doğru eğilimli olmuştu" diye gözlemliyor Alain George.  Örneğin, Kufikçe genellikle Selçuklu paralarında ve anıtlarında ile erken Osmanlı paralarında görülür. Dekoratif karakteri, Türkiye'de Cumhuriyet dönemi öncesinde inşa edilen birçok kamu ve konut binasında dekoratif bir unsur olarak kullanılmasını sağladı. Ayrıca, mevcut Irak bayrağında (2008) tekbirin kufik bir yorumu da yer almaktadır.
Benzer şekilde, İran bayrağında (1980) hem yeşil hem de kırmızı bantların kenarında toplam 22 kez beyaz kare kufik alfabesiyle takbir yazısı bulunmaktadır. Kufi yazıtları, tekstillerin ortaya çıkışında da önemli olmuştur ve genellikle tiraz bantları şeklinde süs olarak işlev görürler. Maryam Ekhtiar'a göre, "tiraz yazıtları Kufi veya çiçekli Kufi alfabesiyle yazılmıştır, daha sonra naskhi veya İslam dünyasında da yazılmıştır." Bu yazıtlar arasında Tanrı'nın ya da hükümdarın adı yer alır. Örneğin, Kubbe Kayası'nın içindeki yazıt Kufikçe ile yazılmıştır. Metin boyunca, kamış kalemin oluşturduğu kaligrafik çizgiyi fark edebiliriz; bu, genellikle hareketin yönündeki değişikliklere bağlı olarak farklı kalınlıklara sahip sabit bir çizgidir. Kare veya geometrik Kufik, çok basitleştirilmiş bir dikdörtgen stildir ve döşemez için yaygın olarak kullanılır. İran'da bazen tüm binalar, kutsal isimlerin kare Kufik harfiyle yazılan fayanslarla kaplanıyor; bu yöntem banna'i olarak bilinir. Ayrıca, Orta Çağ veya Rönesans döneminde Arapça olmayan bir bağlamda yapılan Kufi alfabesinin taklitlerini ifade eden "Pseudo-Kufic" veya "Kufesque" de vardır: "Avrupa sanatında Arapça taklitleri genellikle sözde Kufik olarak tanımlanır; bu terimi düz ve açısal çizgilere vurgu yapan Arap alfabesi için ödünç alınır ve en çok İslami mimari süslemede kullanılır."
Square Kufic

Kare Kufikçe (Arapça: ٱلْكُوفِيّ ٱلمُرَبَّع), bazen banna'i (بَنَائِيّ, "taş işçiliği" yazımı) olarak da bilinir, 12. yüzyılda gelişmiş çıplak bir Arapça yazı biçimidir. Irak'ta icat edilmişİran mimarisinde, tuğla ve fayansların piksel olarak işlev görmesiyle yaygın şekilde kullanılmıştır. Bu yazının önceliği okunabilirlik değildir. 

Suriyeli hattattan Mamoun Sakkal, bu gelişimi "önceki yüzyıllarda daha karmaşık hale gelen Kufi stillerinde basitleştirmeye yönelik olağanüstü bir adım" olarak tanımlamıştır.

Son yıllarda, bu hat formu süs ürünlerinde (süslü saatler, çerçeveler, çıkartmalar gibi), logolarda (genellikle devlet ve özel sektörde İslami girişimleri ima eder) ve hatta serbest stil Arap hat yarışmalarında kullanılmak için daha fazla popülerlik kazanmıştır. Kare Kufi kaligrafisi yaratmak için disiplinli bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu kontrollü yaratım yöntemi, Arap harflerinin temel ve doğru özelliklerini çok az tavizle korumuştur. Bitmiş bir eser, sadece soyut bir eser olarak takdir edilmek yerine niteliksel olarak değerlendirilebilir.

Bannai alfabesi

Bannai, İsfahan 15./16. yüzyıl, Kuran-Sura 112 el-İhlāṣ.

Bannai, İslami hattatın bir tür kupif alfabesi biçimidir. İran'da başta yazıtların yapılmasında kullanılmıştır. Bu, kare, romb, dikdörtgen, paralel ve çapraz çizgiler gibi geometrik formlara sahip açısal bir Kufi alfabesidir. Bannai alfabesinin temeli, çizgilerin yatay ve dikey yönleridir; bunlar eşit kalınlığa sahip olup geometrik formu tamamen doldurur.

Geometrik Kufi örneği (Kur'an'ın 112. Suresi, el-İhlas veya "Tek Tanrılılık Suresi"), saat yönünde, alt soldan başlayarak okunur (Basmala ile başlar)
Bou Inania Medresesi'nden (Meknes) geometrik Kufik; metinde şöyle yazılır: بركة محمد veya barakat Muhammed, yani "Muhammed'in bereketi".
Geometrik veya kare Kufi alfabesine bir başka örnek; Muhammed isminin dört örneğini (siyah renkte) ve Ali'nin dört kez (beyaz) olduğunu gösterir; İslam mimarisinde genellikle fayans işi deseni olarak kullanılır.
Şehade'nin kare Kufi alfabesiyle yazılmış Arapça metni, minarelerle dolu binalar olarak gösterilmiştir
İsfahan'ın Şah Camii'nin minaresindeki banna'i – kare Kufi yazıtlarının tekrarlayan bir deseni


Free

 

Pikselli Arapça yazı tipiyle normal yazı biçimi. Genel şekil herhangi bir şekil veya sınırla sınırlı değildir. Bu konfigürasyon basit olsa da, diğer konfigürasyonlara kıyasla daha az estetik görünümü nedeniyle çoğu Square Kufic ile ilgili çalışmada kullanılmaz.

Serbest akış esas olarak daha gelişmiş konfigürasyonlara dönüştürülmeden önce temel olarak kullanılır.

Linear

Serbest akış gibi, yazı sağdan sola gider ama sürekli bir dikdörtgen şeklinde düzelmiş bir yükseklik içinde. Harfler ve ilgili noktalar birbirinden sadece 1 piksel aralık bırakmalıdır.

Uzun kutsal metinler, örneğin Kur'an ayetleri iç çevre boyunca veya cami duvarlarına zarifçe bölünmüş hatlar halinde yazmak için lineer tercih edilir.

Spiral

İsmi radyal veya dairesel bir formu ima etse de, genellikle kare veya dikdörtgen şeklinde sunulurlar. Burada harfler arasında 1 piksellik boşluk da uygulanıyor. Doğrusal ve spiral kare Kufik kaligrafi arasındaki başlıca farklar şunlardır

  1. Spiral en az iki ve en fazla dört datuma sahiptir; doğrusal sadece tek bir datum'a sahiptir ve
  2. Spiral, harflerin bitişik datumların her köşesinde ve çizgiler boyunca entegre olmasına izin verir ve yalnızca en dış çevreleriyle sınırlanır; doğrusal harfler, spiral şeklinde bükülseler bile orijinal yüksekliklerini korurlar.

Bu konfigürasyon, kısa kutsal metinler, isim tasarım siparişleri ve logolar için binalarda tasarım merkezi olarak kullanılır.

((((  Bir veri referansı veya sadece veri (çok: datumlar), bir nesnenin geometrik olarak önemli bir parçasıdır; örneğin bir nokta, doğru, düzlem, delik, delik kümesi veya iki yüzey. Nesnenin geometrisini tanımlamada ve (çoğunlukla) gerçek geometrinin bazı yönlerini ölçmede, nominal değerle ne kadar yakın eşleştiklerini değerlendirmek için bir referans olarak hizmet eder; bu değer ideal, standart, ortalama veya istenen bir değer olabilir. ! Örneğin, bir arabanın tekerleğinde, lug nut delikleri, jantın konumunun belirlenip ölçülebileceği bir datum olan bir cıvata dairesi tanımlar. Bu önemli çünkü göbek ve jantın yakın sınırlar içinde konsentrik olması gerekir (aksi takdirde tekerlek düzgün yuvarlanmaz). Veriler kavramı, marangozluk, metal işleme, iğne işçiliği, geometrik boyutlandırma ve toleranslama (GD&T), havacılık, ölçüm, jeodezi (jeodezik veriler) ve diğer alanlarda kullanılmaktadır.
Marangozlukta, alternatif ve daha yaygın bir isim "face side" ve "face edge" olarak adlandırılır. Zanaatkâr, bir iş parçasında iki düz kenarı "datum kenarları" olarak atanır ve bunlar buna göre işaretlenir. Bir yöntem, ilk datum kenarını tek eğimli bir çizgi (/) ile işaretlemek ve ikinci noktayı çift çizgi (//) ile işaretlemektir. Çoğu iş için, iş parçasının datum referansları kare olmalıdır. Gerekirse kesilebilir, planlanabilir veya tellenmiş hale getirilebilir. Sonraki işaretlemede, tüm ölçümler iki datum referansından herhangi birinden alınır.)))

8. yüzyıl Kufi tarzında bir Kur'an'dan sayfa (Sure 15: 67–74)
8.–9. yüzyıl erken bir Kur'an el yazmasından Kufi alfabesi (7:86–87)
Doha, Katar'da çekilmiş, altın mürekkep, 8.–9. yüzyıl Kufi Kur'an el yazmasının yakın çekimi. (Sure 38:24)
Abbasid Kuran, Pers, 11. yüzyılın sonları / 12. yüzyılın başları
Kur'an ayeti 3:85-88, tevqi dilinde yazılmış ve naskh'ta Farsça notlarla yazılmış (14. yüzyıl)

11. yüzyıl altın Fatimi kol kızı, Kufi alfabesiyle iyi dilekler yazılı (Suriye)

Hemşire Kuran'ında (مصحف الحاضنة) Kufi Kairouani hattında yazılmış Surat Al-An''ın bifoliosu, 11. yüzyılın başlarında Zirid Hanedanı döneminde Fatima adlı bir himaye tarafından sipariş edilmiştir.




&

İfade Bismillah 18. yüzyıla ait bir İslami kaligrafide Osmanlı Bölge

Tarihçe

Antik Çin'de, bilinen en eski Çin karakterleri, öküz kürek ağacı ve kaplumbağa plastronlarına oyulmuş kehanet kemiği yazısıdır (甲骨文). Shang hanedanı hükümdarları, bu tür hayvanların kemiklerine çukurlar kayar ve askeri iş, tarımsal hasat, hava ya da üreme hakkında bilgi edinmek için pişirirlerdi; bu, bir tür sapulimancy olarak kullanılmıştır. Kehanet töreni sırasında, oyulmuş çukurlara bir ısı kaynağı uygulandı ve kemikler çatladı; Daha sonra yorumlanıyor, yorum doğrudan kabuk veya kemiğe oyuluyor, bazen karakterler fırçayla yazıldıktan sonra. Bronz yazı yazısı (jīn wén) ve büyük mühür yazısının (dà zhuàn) gelişmesiyle birlikte,[20] "el yazısı" işaretleri devam etti[daha fazla açıklama gerekli]. Mao Gong ding, Çin kaligrafi tarihindeki bronz yazı yazısının en ünlü örneklerinden biridir. 500 kazlı karakter içerir; bu, bugüne kadar keşfedilen en fazla bronz yazıttır. [açıklama gerekliAyrıca, günümüz Çin'indeki her arkaik krallığın kendine özgü karakter seti vardı.

İmparatorluk Çin'inde, eski stelelerdeki grafikler korunmuş ve müzelerde görülebilmektedir. Bazıları MÖ 200 yılına kadar uzanır ve küçük mühür yazısı (小篆 xiǎo zhuàn) tarzında yazılmıştır. MÖ 220 civarında, tüm Çin havzasını ilk fetheden olan imparator Qin Shi Huang, birkaç reform uyguladı; bunların arasında Li Si'nin karakter birleştirmesi de vardı ve bu da 3300 standart küçük mühür karakteri seti yarattı. O dönemin ana yazı aracı zaten fırça olmasına rağmen, bu dönemden çok az sayıda kağıt günümüze ulaşmış ve bu tarzın başlıca örnekleri steles üzerindedir. Daha düzenli ve bazı açılardan modern metne benzer olan din yazısı (隸書/隸书) (lì shū) da Qin Shi Huang döneminde yetkilendirildi.

Din yazısı ile geleneksel düzenli yazı arasında, Wei Bei adında başka bir geçiş kaligrafik çalışması türü vardır. Kuzey ve Güney hanedanları döneminde (MS 420–589) başlamış ve Tang hanedanından (618–907) önce sona ermiştir. [24]

Geleneksel düzenli yazı (kǎi shū), büyük ölçüde Zhong You (鐘繇, 151–230) ve takipçileri tarafından tamamlanmış ve bugün hâlâ kullanılmaktadır ve daha da düzenlileştirilmiştir. Yayılması, Sonraki Tang İmparatoru Mingzong (926–933) tarafından teşvik edildi; klasiklerin kaishu'da yeni ahşap bloklarla basılmasını emretti[daha fazla açıklama gerekli]. Baskı teknolojileri şekil dengesini teşvik etti. 1000 yıl önceki kǎi shū karakter şekli, çoğunlukla İmparatorluk Çin'in sonundakine benziyordu; [kaynak gerekli] Ancak karakterlerde küçük değişiklikler yapıldı. Örneğin, 广 biçimi 1716 Kangxi Sözlüğü'ndeki versiyondan modern kitaplardaki versiyona değişmiştir. Kangxi ve mevcut şekillerde küçük farklar varken, vuruş sırası eski tarzı takip ederek aynı kalır. [25]

Hayatta kalmayan stiller arasında bāfēnshū bulunur; bu, %80 küçük mühür ve %20 ruhabi yazı karışımıdır[açıklama gerekli]. Bazı Çin karakterleri yüzyıllar boyunca alışılmadık veya yerel olarak kullanılmıştır. Genel olarak anlaşılıyordu ama resmi metinlerde hiç kullanılmıyordu. Bu alışılmadık varyantların bazıları, yeni oluşturulan bazı karakterlerle birlikte, basitleştirilmiş Çince karakter setini oluşturur. [kaynak gerekli]

Hat

Ouyang Xiu Shuxin'in özgünlüğü

Hat (Antik Yunanca καλλιγραφία (kalligraphía) 'güzel yazı') görsel sanat seviyesine taşınan ince el yazısıdır. Bu çalışma, kalem, mürekkep fırçası veya diğer yazı araçlarıyla harflerin veya karakterlerin tasarımı ve uygulanmasını içerir. Klasik kaligrafi, tip tasarımı ve klasik olmayan el harflerinden farklıdır, ancak bazı kaligraflar her ikisini de uygulayabilir. 

Doğu Asya ve İslam dünyasında kaligrafi, sanatta önemli bir unsurdur. Görsel biçimi genellikle metnin bütünü veya bireysel kelimelerin anlamından etkilenir. 

Modern Batı kaligrafisi, düğün davetiyeleri dahil olmak üzere duyurularda, ayrıca yazı tipi ve bilgisayar yazı tipi tasarımında, harf kesmede, el harfiyle logo tasarımında, dini sanatlarda, grafik tasarımda, sipariş edilen kaligraf sanatında, oyma taş yazıtlar ve anı belgelerinde kullanılır. Ayrıca tiyatro aksesuarları, film ve televizyon için hareketli görüntüler, tanıklıklar, doğum ve ölüm belgeleri, haritalar ve diğer yazılı eserler için de kullanılır. Modern Batı kaligrafisi, işlevsel yazıtlar ve tasarımlardan harflerin okunabilirliğinin değişken olduğu güzel sanat eserlerine kadar geniş bir stil yelpazesini içerir. Çağdaş kaligrafi, "işaretlere ifade edici, uyumlu ve ustaca bir şekilde form verme sanatı" olarak tanımlanmıştır.

Doğu Asya

Çin kaligrafisi shūfǎ veya fǎshū (geleneksel Çince'de 書法 veya 法書, 'yazı yöntemi veya yasası') olarak bilinir; Japon kaligrafisine shodō (書道, 'yazma yolu veya ilkesi') denir; ve Kore kaligrafisi ise seoye (Korece: 서예; Hanja: 書藝; 'yazma sanatı'). Doğu Asya karakterlerinin kaligrafisi, çağdaş geleneksel Doğu Asya kültürünün önemli ve yüksek değer verilen bir yönü olmaya devam etmektedir. [örnekler gerekli][kaynak gerekli] = NOT ASAGIDA :) 

Bu yaprak, Sütiler Kitabı'nın 1. bölümü, 1. ayet 1, Vellum el yazması'nın başlık sayfasını temsil etmektedir. Kaynak: Or. 14101, f.322 Başlık: Bu yaprak, Süleymanlar Özdeyişleri Kitabı'nın 1. bölümü, 1. ayetinin başlık sayfasını temsil etmektedir Eserin Başlığı: İncil. Raf işareti: Or. 14101 Yazar: Baberdtsi, Ghazar Üretim yeri ve tarihi: İsfahan (İran), 1661-1662. Vrej Nersessian, İsfahan'a "Yeni Julfa" ekliyor. Ermeni Geleneğinde İncil (s. 15).Kaynak: British Library

Yong'un Sekiz İlkesi

Bu 永-red.png Görsel, içinde 永 karakterinin vuruş sırasını gösteriyor.

永 karakteri; yǒng; 'sonsuz'', ''kalıcılık': çizgi sırası animasyonlu (solda) ve ardışık olarak siyahtan kırmızıya (sağda) renklendirilmiştir.

Yong'un Sekiz İlkesi, kaligraflar tarafından en yaygın sekiz çizgiyi düzenli alfabede yazmayı pratik etmek için kullanılır; çünkü hepsi karakterinde bulunur; yǒng; ''sonsuz'', ''kalıcılık''. Bu ilkelerin sıkça uygulanmasının çalışmaya başlarken Çinli hattın yazısında güzellik sağlayabileceğine inanılıyordu.

Sekiz İlke, Doğu Jin dönemi Yedi Güçleri'nden (七勢) etkilenmiştir; Lady Wei Shuo'nun eserinedir. İlkelerle ilgili yayınlar şunlardır:


"永" (sonsuzluk) karakteri Wang Xizhi's Lanting Xu. Ünlü şekilde Yong'un Sekiz İlkesi Çin kaligrafisinin temel çizgilerini göstermektedir.

Teknik
Çin karakterlerini yazmak için, geleneksel Doğu Asya yazısı Çalışmanın Dört Hazinesi'ni kullanır: máobǐ (毛筆/毛笔) olarak bilinen mürekkep fırçaları, Çin mürekkebi, kağıt ve mürekkeptaşları
Bir kaligrafın çalışmasının nihai sonucunu etkileyen birçok faktör vardır. Fiziksel faktörler arasında mürekkep fırçasının şekli, boyutu, esnekliği ve saç tipi bulunur; mürekkebin rengi, pigment yoğunluğu ve su yoğunluğu; ve kağıdın yüzey dokusu ve su emme hızı. Hattat tekniği de sonucu etkiler; çünkü bitmiş karakterlerin görünümü, fırçanın emdiği mürekkep ve su miktarı ile fırçanın basıncı, açısı ve yönünden etkilenir. Bu değişkenlerin değiştirilmesi daha ince veya daha cesur darbeler ve düzgün veya dişli kenarlar üretir. 
Sonunda, yetenekli bir hattın hareketlerinin hızı, hızlanması ve yavaşlaması, karakterlerin nihai şeklini büyük ölçüde etkiler ve onlara "ruhlarını" verir.
Etkiler

Japon ve Kore kaligrafisi, Çin kaligrafisinden etkilenmiştir. Kalligrafi, Doğu Asya'daki çoğu önemli sanat stilini etkilemiştir; bunlar arasında tamamen kaligrafiye dayanan ve benzer araçlar ve teknikler kullanan Çin, Japon ve Kore resim tarzı mürekkep ve yıkama resim de vardır.Japonlar ve Koreliler, Çin etkilerini de dahil ederken kendi kaligrafi duyarlılıklarını ve stillerini geliştirmişlerdir.

Japonya

Japon kaligrafisi, CJK çizgilerinin ötesine geçerek hiragana ve katakana gibi yerel alfabeleri de içerir; yeni eğriler ve hareketler gibi özel özelliklere sahip yerel alfabeler ve özel malzemeler (Japon kağıdı, washi 和紙 ve Japon mürekkebi) de vardır.

                                          Washi

Sugiharagami (杉原紙), bir tür washi.

Washi (和紙), gampi ağacının iç kabuğu, mitsumata çalısı (Edgeworthia chrysantha) veya kağıt dut (kōzo) çalısından elde işlenen geleneksel Japon kağıdıdır. Washi, origami, shodō ve ukiyo-e gibi birçok geleneksel Japon sanatında kullanılır. Geleneksel olarak kıyafet, ev eşyaları ve oyuncaklar gibi çeşitli günlük eşyalar, ayrıca Şinto rahipleri için giysiler ve ritüel nesneler ile Buda heykelleri için kullanılmıştır. 

                                           Kağıt dut

Kağıt dut (Broussonetia papyrifera, syn. Morus papyrifera L.), Moraceae familyasına ait çiçekli bir ağaç türüdür. 
Tarih öncesi dönemde en yaygın taşınan lif ürünü olduğuna inanılır; neredeyse tüm Avustronezya dünyasına yayılmış ve Polinezya'daki neredeyse tüm ada gruplarına, Rapa Nui ve Aotearoa dahil olmak üzere, ulaşmıştır. Bitkiler genellikle çiçeklenmeden önce hasat edildiği ve iki cinsli olduğu için tohumlardan nadiren tohumlardan olan kesimler ve kök sürgünleri aracılığıyla vejetatif olarak çoğalmıştır; tohum üretimi için hem erkek hem de dişi ağaçlar gereklidir. 
&
Sol: Hawaii'den
18. yüzyıl kapası Sağ: Fiji'den 19. yüzyıl kraliyet tapası
Fiji kraliyet tapa kumaşı, 19. yüzyıl, Neiman Marcus Koleksiyonu, Honolulu mağazası

 Yeni Zelanda'da, erken Māori yerleşimcileri tarafından tanıtılmış (sözlü tarihlerde Ōtūreao, Tainui ve Aotea kanoları kaynak olarak belirtilmiştir) ve James Cook'un 1770'lerdeki seferleri sırasında kaydedilmiştir,[11] ancak 1840'larda getirilen hayvanların azalan tarım ve taraması nedeniyle muhtemelen yok olmuştur. Daha sonra Avrupa sömürgeleştirmesi sırasında Japon bitkilerinden Yeni Zelanda'ya yeniden getirilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Asya'ya özgüdür,ana kara Çin, Hong Kong, Hindistan, Japonya, Kore, Myanmar ve Tayvan dahildir.
Kağıt dut, antik Avustronezyalılar arasında kabuk kumaşı yapımında kullanılmıştır. Subtropikal Asya ana karasına özgü olan bu yapı, Austronezya genişlemesinin "Tayvan'dan Çıkış" hipotezine güçlü destek sağlar. 
Tayvan kökenliliğini Ada'dan ziyade Güneydoğu Asya'dan kaynaklandığını göstermektedir. Ayrıca, Yeni Gine'deki kağıt dut popülasyonları da Hindiçin'den ve Güney Çin'den başka bir genişlemeden genetik akış göstermektedir.
Kullanımları
Bu bitki, yüzyıllardır Asya ve bazı Pasifik Adalarında yiyecek, lif ve ilaç amacıyla yetiştirilmektedir.

Barkcloth

Kağıt dut, çoğu Polinezya dilinde tapa olarak bilinen kabuk kumaşının başlıca kaynağıydı.Her ne kadar kabuklu kumaş da Moraceae ailesine ait ficus (incir) ve Artocarpus gibi bitkilerden yapılıyordu ve özellikle Hawaii'de zaman zaman Pipturus ısırgan otlarından da yapılıyordu; en yüksek kalite ise kağıt dut mersininden yapılırdı. 

Antik Avustronezyalılar arasında, kabuk kumaşı, taş veya ahşap dövme malzemeleriyle üretilen birincil giyim malzemesiydi ve bunlar Avustronezya arkeolojik alanlarında en yaygın bulunan eserlerden biridir. Guangxi'deki Dingmo alanından olan erken örnekler, yaklaşık 7.900 yıl öncesine tarihlendirilmiş ve özellikle İnci Nehri Deltası çevresinde güney Çin'deki çok sayıda buluntu, Han hanedanının güneye doğru genişlemesinden önceki Tayvan öncesi Avustronezya topraklarına dair kanıt olarak gösterilmiştir. Yeni Zelanda'da, erken Māori yerleşimcileri, sınırlı ağaç büyümesine rağmen Polinezya kabuk kumaşı (aute) tekniklerini korudu; 1770'lere gelindiğinde esas olarak yüksek statülü erkekler için yumuşak beyaz fileto ve kulak süsleri olarak kullanılıyordu, 19. yüzyılın başlarında ağaçla birlikte ortadan kaybolduancak Hawaii bilgisinden yararlanan canlandırma çalışmaları artık ortaya çıkmaktadır. 

Avustronezya genelinde, kağıt dut isimleri benzer değildir, bu nedenle Proto-Okyanusik bir terim yeniden oluşturulamaz; ancak Polinezya'da kabuk kumaşı için kullanılan terimler, Proto-Nükleer-Polinezyalı *taba ("kabuk") kullanılarak Wayan taba'da, Tonga, Samoa, Mangareva, Rarotongan tapa'da ve Hawaii kapa'sında da yeniden oluşturulabilir. Diğer yaygın terimler Proto-Polinezya *siapo'dan kaynaklanır; Niue, Tonga ve Marquesan hiapo'da, ayrıca Samoa ve Doğu Futuna siapo'da da görülür. Barkcloth beater terimi, Proto-Malayo-Polinezya *ikay'a kadar uzanır ve benzerleri arasında Uma ike bulunur; Sa'a iki; Bauan, Tonga ve Doğu Futuna ile Samoa ve Hawaii dili iʻe

Makale

Japon washi kağıt yapım süreci.

Kağıt dut, kağıt tarihinde önemli bir lif tarkı olmuştur. Dayanıklılığı ve dayanıklılığıyla tanınan bu cihaz, günümüzde çeşitli geleneksel ve çağdaş kağıt yapım uygulamalarında kullanılmaya devam etmektedir. Çin'de kağıt üretiminde 2. ile 8. yüzyıllar arasında bir zamandan beri kullanılmaktadır ve Kore'de dünyadaki en eski blok baskı (yaklaşık MS 751) lifleriyle hanji kağıdına basılır. Yüksek kaliteli Kore Hanji ve Japon Washi'leri genellikle kağıt dut kabuğunun iç kabuğundan yapılır; bu kabuk dövülür, suyla karıştırılır ve macun oluşturulur ve yaprak haline getirilir.

Tarihçe

Dharmachakra

İmparator Ashoka tarafından kullanılan eski Dharmachakra sembolü.

Tarihsel olarak, dharmachakra Doğu Asya heykel ve yazıtlarında süs olarak sıkça kullanılmıştır; bu dönem Doğu Asya kültürünün en erken döneminden günümüze kadar başlamıştır.

Sanskritçe dharma isimi (धर्म), dhṛ 'tutmak, tutmak, tutmak' kökünden türemiştir ve 'yerleşik veya sağlam olan' anlamına gelir. Kelime, Vedik Sanskritçe n-kök dharman- kelimesinden türemiştir ve "taşıyıcı, destekçi" anlamına gelir.

Dholavira Tabelası'nın kuzey kapısından on Indus karakteri, Dholavira Tabelası.

Benzer çakra (telli çark) sembolleri, tüm Hindistan tarihindeki en eski semboller arasındadır. Madhavan ve Parpola, özellikle birkaç mühürde olmak üzere, Hind Vadisi uygarlık eserlerinde bir çark sembolünün sıkça göründüğünü belirtmektedir. Özellikle, Dholavira Tabelası'nda on işaret dizisinde bulunur. 

Bazı tarihçiler eski çakra sembollerini güneş sembolizmiyle ilişkilendirir. Vedalar'da tanrı Surya, güneş diskiyle ilişkilendirilir; bu disk tek tekerlekli bir araba (cakra) olarak adlandırılır. Mitra, Surya'nın bir formu olarak "dünyanın gözü" olarak tanımlanır ve bu nedenle güneş, dünyayı aydınlatan ve algılayan bir göz (cakṣu) olarak algılanır. Böyle bir çark, Vishnu'nun ana özelliğidir. Bu nedenle, bir tekerlek sembolü ışık ve bilgiyle de ilişkilendirilebilir.

Sembol bazen Dört Asil Gerçek, Asil Sekiz Kat Yol ve Bağımlı Kökenle de bağlantılıdır. Budist öncesi dharmachakra (Pali: dhammacakka), Hinduizm ve Budizm'de ashtamangala (uğurlu işaretler) arasında kabul edilir ve sıkça her iki inancın simgesi olarak kullanılır. 

Budizm, çarkı, Hint mitolojisindeki ideal kral fikrinden bir sembol olarak benimsedi; çakravartin ("tekerlek döndürücü" veya "evrensel hükümdar" ve bu kralın birkaç efsanevi nesneye, bunlar arasında ratana cakka (ideal çark) da bulunduğu söylenirdi. Digha Nikaya'nın Mahā Sudassana Sutta'sı bu çarkın her açıdan mükemmel olan bir nef (nābhi), bin kol (sahassārāni) ve bir felly (nemi) olduğunu belirtir. Siddhartha Gautama'nın bir "mahapurisa" (büyük adam) olduğu söylenir; tekerlek çeviren kral olmayı seçebilirdi, ancak bunun yerine böyle bir kralın ruhani karşılığı, tekerlek çeviren bilge, yani bir Buda haline gelmiştir. 

"Dharma çarkını çevirmek" terimini açıklayan Theravada tefsircisi Buddhaghosa, Buddha'nın döndüğü bu "çark"ın öncelikle bilgelik, bilgi ve içgörü (ñāṇa) olarak anlaşılmasını açıklar. Bu bilgeliğin iki yönü vardır: paṭivedha-ñāṇa, Gerçeğin kendini gerçekleştirme bilgeliği ve desanā-ñāṇa, Gerçeğin ilan edilmesi bilgeliği. Dharmachakra sembolü ayrıca, Hint'in merkezindeki "Dharma" fikrine işaret eder; bu, sonsuz kozmik yasaya, evrensel ahlaki düzene ve Budizm'de Buda'nın açıkladığı öğreti ve yola atıfta bulunan karmaşık ve çok değerli bir terimdir. 

Bharhut ve Sanchi gibi erken dönem Budist Sanatı'nda, dharmachakra sıklıkla Gautama Buda'nın kendisinin bir sembolü olarak kullanılmıştır. Sembol genellikle triratna (üçlü mücevher) veya trishula (üç dişli diş) ile eşleştirilir; bu da üç mücevher, şemsiyeler (chatra), egemenlik ve kraliyet gücünün sembolleri, mücevherler ve çelenkler ile eşleşir. Ayrıca bazen aslanlar, veya geyikler gibi hayvanlarla birlikte tasvir edilir.

Budist dharmachakra'nın 8, 12, 24 veya daha fazla kolu olan farklı tasarımları vardır. Farklı Budist geleneklerde, farklı sayıda konuşucu Buda'nın Dharma'sının (öğretisinin) farklı yönlerini temsil edebilir. Örneğin Hint-Tibet Budist geleneğinde, 8 kollu tekerlek asil sekiz katlı yolu temsil eder ve göbek, kenar ve oluk da üç eğitimi (sila, prajña ve samadhi) temsil eder.

 Bir dharani örneği

Tuṭṭe, tuṭṭe–vuṭṭe, vuṭṭe–paṭṭe, paṭṭe–kaṭṭe, kaṭṭe–amale,
amale–vimale, vimale–nime, nime–hime, hime–vame,
[...]
sarkke-cakre, cakre–dime, dime–hime, hime–ṭu ṭu ṭu ṭu ṭu–
ḍu ḍu ḍu ḍu ḍu–ru ru ru–phu phu phu phu–svāhā.

— Buda'dan rahip Mahamati'ye, Laṅkāvatāra Sūtra'da 9.260
Çevirmen: D. T. Suzuki 

Budizmde, bir tekerleğin döngüsel hareketi aynı zamanda dünyadaki yaşamın döngüsel doğasını simgelemek için kullanılır (aynı zamanda "samsara çarkı", samsara-çakra veya "olma çarkı" bhava-cakra olarak da adlandırılır). Bu acı çarkı, Budist yolun uygulanmasıyla tersine çevrilebilir veya "döndürülebilir". Budistlerin "acı" (dukkha) ve mutluluk (sukha) terimleri, aslında bir arabanın aksına tekerleklerin doğru veya yanlış takılmasıyla da ilişkilendirilebilir. Hint-Tibet geleneği, Budist kozmolojide yeniden doğuşun birçok alanını tasvir eden Bhavacakra adı verilen ayrıntılı tasvirler geliştirmiştir.

Bir tekerleğin kolları da sıklıkla Budistlerin bağımlı köken doktrininin sembolü olarak kullanılır. Theravada bilgini Buddhaghosa'ya göre:

"Bu, 'Yeniden doğuşların döngüsü' (saṃsāracakka) olarak adlandırılan başlangıçsız yeniden doğuş turudur. Cehalet (avijjā) onun merkezidir (veya nef) çünkü köküdür. Yaşlanma ve ölüm (jarā-maraṇa) onun kenarı (veya felly) çünkü onu sonlandırır. Kalan on bağlantı [Bağımlı Kökenin] onun sözcüleridir [yani saṅkhāra, bhava'ya dönüşme sürecine kadar]."

Ashoka'nın orijinal Aslan Başkenti, Sarnath'tan. Başlangıçta üst kısımda büyük bir dharmachakra (yeniden yapılanma) destekleniyordu.

Dharmachakraları içeren en eski Hint anıtı, Maurya imparatoru Ashoka'nın isteğiyle inşa edilen Sanchi'deki aslan sütunu gibi Ashokan Sütunları'dır. Benjamin Rowland'a göre:

"Sārnāth sütunu, bu nedenle, sadece taç çarkıyla sembolize edilen Buda'nın vaazlarının yüceltilmesi olarak değil, aynı zamanda tüm sütunun kozmolojik sonuçları olarak, tüm mekâna ve zamana hakim olan güneşin simgesi olarak Buda Yasası'nın gücünün evrensel uzantısının sembolü olarak yorumlanabilir. ve aynı zamanda Maurya emperyalizminin Dharma aracılığıyla evrensel genişlemesinin bir simgesi olarak da bir simge olarak yer almaktadır. Tüm yapı, eski Hint ve Asya kozmolojisinin esas olarak yabancı kökenli sanatsal terimlere dönüştürülmüş ve Asoka'nın tüm anıtları gibi, Budizmin ve kraliyet evinin görkemine adanmıştır."

Harrison'a göre, "yasanın çarkı" ve doğanın düzeni sembolizmi Tibet dua çarklarında da görülür. Hareket eden tekerlekler, kozmik düzenin (ṛta) hareketini simgeler.

Buda Dhamma ve modern Hint kullanımı

Güneş arabasının çarkı, Konark Güneş Tapınağı.

Dharmachakra, Buda Dhamma'nın sramana dininde bir semboldür. 

Tekerlek sembolizmi, Budizmden dini bir dönüşüm geçiren Hint tapınaklarında da kullanılmıştır, örneğin bazı akademisyenlerin Budist kökenli olduğuna inandığı Jagannath tapınağı. [27][28] Ayrıca Odisha'nın diğer antik tapınaklarında da kullanılır; bunların en ünlüsü Konark Güneş Tapınağı'dır.

24 dilli Ashoka dharmachakra, Hindistan'ın modern bayrağında yer almakta olup, pan-Hindistan Dharma kavramını temsil etmektedir. Modern Hindistan Devlet Armı, dharmachakra'yı da içeren Ashooka Başkenti Askoka'nın (Sanchi) bir tasviridir. Amblemin ayrılmaz bir parçası, Devanagari alfabesiyle yazılı mottodur: Satyameva Jayate (İngilizce: Truth Alone Triumphs). Bu, Vedalar'ın son bölümü olan Mundaka Upanishad'dan bir alıntıdır.

Hindistan'ın ilk Başkan Yardımcısı Sarvepalli Radhakrishnan, Hindistan'ın Ashoka Çakrası'nın "dharma yasasının çarkı"nı, ayrıca "Gerçek ya da satya", "erdem" ve "hareketi" temsil ettiğini, yani "barışçıl bir değişimin dinamizmi" olduğunu belirtti.

Hindistan Devlet Armı, Aslan Başkenti Ashoka'dan 24 telli Dharmachakra ile yer almaktadır.

Diğer kullanımlar ve benzer

Dharani

Dharaniler (IAST: dhāraṇī), aynı zamanda (Sankice) vidyās ve paritas veya (Pal.) parittas olarak da bilinir, daha uzun Budist mantralardır[1] ve hatırlama kodları, büyüler veya okunuşlar olarak işlev görürler. Neredeyse hepsi Sanskritçe yazılmıştır,[2] ancak bazı Pali dharaniler de vardır. Budist uygulayıcıya koruma ve liyakat yaratma gücü sağladığına inanılan bu yapılar, tarihi Budist edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturur. [3][4][5] Çoğu dharani, Siddhaṃ[6] gibi yazı yazılarıyla Sanskritçe yazılır ve Çince, Korece, Japonca, Vietnamca, Sinhala, Tay ve diğer bölgesel yazı yazılarına çevrilebilir. [7][8][9] Bunlar Veda ilahileri ve mantralarına benzer ve onların sürekliliğini yansıtır. [10]

Dharaniler, Budizmin tüm ana geleneklerinin eski metinlerinde bulunur. Bunlar, Theravada geleneği tarafından korunan Pali kanonunun önemli bir parçasıdır. Lotus Sutra ve Heart Sutra gibi Mahayana sutraları dharani içerir veya sona erer.

Etimoloji 

Dhāraṇī kelimesi, Sanskritçe bir kökten √dhṛ ve "tutmak" anlamına gelir.  Bu kök muhtemelen antik Hindistan'ın tarihi Vedik dininden türemiştir; burada ilahiler ve melodik seslerin, sesin çevrilememesi ve anlamı olmasa bile (müzikte olduğu gibi) doğuştan gelen ruhsal ve iyileştirici güçlere sahip olduğuna inanılırdı. Aynı kök dharma veya dhamma verir. Doğu Asya Budizmi araştırmacısı Paul Copp'a göre, Hindistan dışındaki bazı Budist topluluklar bazen dharanilere "mantra, hṛdaya (hridiya), paritrana (paritta), raksha (Pali: rakkha), gutti veya vidyā" gibi alternatif terimlerle hitap ederler; ancak bu terimlerin Budizmde başka bağlamsal anlamları da vardır. 

Tibet metinlerindeki geleneksel inanca göre, José Ignacio Cabezón belirtir ki, üç konsey vardı ve dharani terimi kaydedilip üçüncü konsilden sonra norm haline gelmiştir. Bu inanca göre ilk konsil, Hindistan'ın Rajagriha'nın güneyindeki Vimalabhada'da sūtrānta, Vinaya ve Abhidharma'yı derlemiştir. İlk konsil Buda'nın öldüğü yılda yapıldı, ancak derlenen dhamma, yazıya alınmamış sözlü sözlerden oluşuyordu. İkinci konsey, Buda'nın ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra, Ashoka tarafından sağlanan bir korusunda gerçekleşti; burada bilgi tekrar toplandı, ancak o da hiçbir şey yazmadı. 

Tibet geleneğine göre, üçüncü konsil bir yüzyıl sonra Keşmir'de toplandı ve öğretiler, "unutmama gücünü (dharani) elde etmeyenler" için yazılı olarak yazıldı; çünkü insanlar Buda'nın öğretilerinin yozlaşmış biçimlerini okuyordu.

Açıklama

Ronald Davidson'a göre, Mahayana ve tantrik Budizm tarihinde kullanılan dharani terimi ve yorumu 19. yüzyılın ortalarından beri sorunlu olmuştur. Başlangıçta "sihirli formül veya ifade" olarak anlaşılmıştı, ancak Lamotte ve Berhard gibi sonraki çalışmalar bunları "hafıza" olarak yorumlarken, Davidson bazı dharani'lerin "kodlar" olduğunu öne sürmüştür. 19. yüzyıl Fransız Hint bilimçisi ve Budizm bilgini Eugène Burnouf'a göre, dharaniler Budist inananlar için kitaplarının en önemli bölümleri olan sihirli formüllerdir.  Davidson'a göre, Burnouf, dharani'nin Budizm sutralarında ve Mahayana metinlerinde ne kadar önemli ve yaygın olduğunu fark eden ilk bilim insanıydı.Hint Bilimci Moriz Winternitz, 20. yüzyılın başlarında dharanilerin Mahayana Budizminin "büyük ve önemli" bir parçası olduğunu ve bunların sihirli formüller ve "koruyucu büyüler" ile aynı zamanda muska olduğunu kabul etti.

Robert Buswell ve Ronald Davidson'a göre, dharani bazı Budist metinlerde kodlardı. Metnin sonunda yer almış ve önceki bölümlerde Budist öğretilerinin kodlu, damıtılmış bir özeti olarak görülebilir. Örneğin, 7. yüzyılda muhtemelen bilinmeyen bir keşiş tarafından yazılan Kore Budist bir Vajrasamadhi-sutra metni, Chan ve Zen Budist geleneği için Doğu Asya'da önemli olan bir Dharani bölümü sekizinci (sondan ikinci) bölümdür ve Tathagata Buda ile Ananda arasında kısa bir sohbet epilogu son bölümdür. Buswell'in belirttiği gibi, bu dharani bölümü "önemli anlamları unutmadan kodlar (dharayati) ve hatırlanması gereken noktaları hatırlatır ve kodlar. 

Solda: İç Moğolistan'da bir dharani sütunu (MS 1085)
Liao hanedanının dharani sütunu ve Çin yazıtlı, Liao hanedanının Da'an döneminin 1. yılının 6. ayının 28. günü (大安元年六月二十八日) 22 Temmuz 1085'e karşılık gelir (metin sürtülerek kağıda sarılmış). İç Moğolistan'da, Bairin Sol Bayrağı, Lindong'daki Güney Pagoda'nın tepesinin doğu yamacında bulunur. Liao Shangjing Müzesi'nde düzenlenmiştir. Müze kartında tarih "Da'an 6" 大安六年 (1090) olarak gösterilir, ancak sütundaki gerçek tarih "Da'an 1" 大安元年 (1085)tir; muhtemelen "六" (altı), "元" (ilk) için bir kopya hatasıdır.

Erken Budizm literatürü dharani büyüleri ve büyülerini içerir. Charles Prebish ve Damien Keown'a göre, dharanilerin 1. yüzyıldan önce Budist topluluklarda değerli ve kullanıldığını göstermektedir. 

Dharanilerin M.S. 1. binyıl ortalarındaki Budist uygulamalardaki rolü, ortaya çıkan sistematik incelemeler dahil olmak üzere birçok metinle gösterilmiştir. Paul Copp'a göre, dharanilerin etkili bir büyü olarak yazılmasına dair en eski kanıtlanabilir edebi emrlerden biri, 317 ile 420 CE tarihli bir Çin metininde bulunur. Bu metin, Yedi Buda ve Sekiz Bodhisattva tarafından Konuşulan Büyük Dharani Ruh-Büyü Yazısı'dır (Qifo bapusa suoshuo da tuoluoni shenzhou jing). Örneğin, Toplanan Dhāraṇī Sūtra'ları yedinci yüzyılın ortalarında derlenmiştir. Stupa'daki en eski Budist dini yazıtlardan bazıları (Dagoba, Chörten), Bodhigarbhalankaralaksa-dharani gibi dharani türü kompozisyonlarından alıntılardır.  Orta Asya'da keşfedilen ve şu anda Leningrad Rus Bilimler Akademisi Şubesi'nde bulunan Sumukha-dharani'nin el yazması parçaları, Sanskritçe ve Brahmi alfabesindendir; bu yazı yaygın çağın ilk yüzyıllarından önce yaygındı. 

Etkili İmparatoriçe Wu'nun dönemi – 683-705 MS – için Çince metni Wugou jing guangda tuoluoni jing, Buda'nın altı dharani okumasını anlatır.  İlk bölüm önemini şu şekilde ifade eder (Çince metnin Japonca versiyonu):

Töreni yapmak isteyenler, ayın 8., 13., 14. veya 15. günlerinde, kutsal emanetlerin bulunduğu pagodanın etrafında tam yetmiş yedi kez dolaşıp sağlarında bu büyüyü [dhāraṇī] de yetmiş yedi kez okumalıdırlar: bir sunak inşa etmeli ve yüzeyini temiz tutmalılar. Büyüyü yetmiş yedi kez kopyalatmalı ve törene saygı olarak kopyacıya parfüm, çiçek, yiyecek ve içecek, temiz kıyafetler ve banyo vermeli, onu ya parfümlerle yağlayıp kaplamayla, ya da çok para vererek ya da yeteneğine göre ödeme yaparak ödüllendirmeli. Sonra bu tılsım kopyalarını alıp pagodanın içine yerleştirmeli ve pagodada adaklar sunmalıdırlar. Alternatif olarak, yetmiş yedi küçük kil pagoda yapıp, her birinin içine bir kopya koyup adaklar sunmalılar. Bunu uygun şekilde yaparlarsa, ölmek üzere olan insanlar yaşlarını yaşlılığa uzatır, önceki tüm günahları ve kötü eylemleri tamamen yok olur.

Muku joko darani kyo (無垢浄光大陀羅尼經), Çeviri: Peter Kornicki 

Avrupa literatüründe dharani'nin erken anları, John of Plano Carpini (1245–7) ve William of Rubruck (1254) tarafından bırakılan kayıtlardan gelir; bu kayıtlar, kendi anılarında Uygurlar ve Moğolların "Om man baccam" diye ilahi ettiğini, daha sonra "Om mani padme hum" ile özdeşleştirildiğini belirtmiştir. Ayrıca bu Asyalıların "kağıda kısa büyü cümleleri yazıp astıklarını" da belirtiyorlar.

Viśuddhaprabhā Dhāraṇī

Takahashi Yuichi'nin basılmış Viśuddhaprabhā Dhāraṇī parşömeni ve küçük bir pagoda tasvir eden bir tablosu.
Viśuddhaprabhā Dhāraṇī (Saf Işığın Dhāraṇīsi), tam başlığı Raśmi-viśuddhaprabhā-dhāraṇī (Saf Paslanmaz Işık Dāraṇīsi) olarak da bilinir; Çince: Wugou Jing Guang da Tuoluoni 無垢淨光大陀羅尼; Korece: Mugujeonggwangdaedaranigyeong 무구정광대다라니경(無垢淨光大陀羅尼經); T 1024), dhāraṇī türüne ait koruyucu ve dönüştürücü formüllere ait bir Budist ritüel metnidir.

Viśuddhaprabhā Dhāraṇī, 8. yüzyılda popüler hale geldi ve ahşap baskı kullanımı sayesinde hızla Doğu Asya'ya yayıldı. Kore Budizminde, orta ve geç Silla dönemlerinde (668–935) ve aynı dönemde Japonya'da yaygın olarak kullanılmıştır. Büyük Dhāraṇī Sūtra, Dhāraṇī'nin Kore bir kopyası olup, dünyanın en eski basılı metinlerinden biri olarak kabul edilir.

Antik

Kağıt üretimi, Çin'deki başlangıcından kısa bir süre sonra Kore'ye geldi. Kore'deki kökenlerinin 3. yüzyıl ile 6. yüzyıl sonu arasında bir yere dayandığına inanılmaktadır. Başlangıçta, kağıt kenevir ve ramie artıklarından kaba bir şekilde yapılırdı (마지; Maji). 1931 yılında, Lelang dönemine (MÖ 108–MS 313) ait bir mezar alanında yapılan arkeolojik kazıda bir hanji parçası bulundu. 

Üç Krallıklar döneminde (MÖ 57–668 CE), her krallık resmi tarihlerini kaydetmek için kağıt kullandı. 610 yılında, Goguryeo'nun Japonya'ya sunduğu Budist keşiş Damjing, kağıt ve mürekkebin üretim yöntemini yapabilmiştir. Dünyanın en eski ayakta kalan ahşap blok baskısı, Saf Işık Dharani Sutrası olarak bilinen Budist Dharani Sutra'dır. 

Goryeo

1289, 4. İlkhan Arghun'un Philip the Fair'e, Moğol dilinde ve klasik Moğol alfabesinde, giriş detaylarıyla birlikte mektup.
 Mektup, Gisolfe'lu Buscarel tarafından Fransız kralına iletildi. Mühür, Çin alfabesiyle Büyük Han'a aittir ve Çin alfabesiyle "輔國安民之寶" anlamına gelir; bu da "Devletin koruyucusu ve halka barış sağlayıcısının mühürü" anlamına gelir. 
Kağıt, Goryeo döneminde Kore üretimidir. 182x25 cm. Fransız Ulusal Arşivleri.

Hanji'nin altın çağı, Goryeo döneminde (918–1392) zirveye ulaştı; bu dönemde hanji'nin kalitesi ve kullanımı baskı ile birlikte arttı. Kağıt para kazanmakta, Budist metinler, tıp ve tarih kitapları kullanıldı. Hükümet, dak yetiştiriciliğini ve kağıt üretimini teşvik etti ve dak 12. yüzyılda ülke genelinde dikildi. Sıklıkla Goryeoji olarak anılan hanji, Asya'da gücü ve parlaklığıyla ün kazandı ve Çin'e ağır bir ticaret malzemesi haline geldi.

Goryeo dönemi, Kore baskı ve kağıt tarihindeki iki önemli dönüm noktasıyla ünlüdür. Bunlardan biri, Tripitaka Koreana'nın 80.000'den fazla ahşap blok üzerine oyulmasıydı; bu bloklar hata içermiyor ve hâlâ orijinal evleri olan Güney Gyeongsang Eyaleti'ndeki Haeinsa'daki Budist tapınağında ayakta duruyor. 1232'de Moğol istilaları tarafından yıkılması nedeniyle iki kez oyulmuştur; son versiyon 1251'de tamamlandı. İkinci başarı, 1377'de Budizm öğrencileri için bir rehber olan ve metal hareketli harflerle basılmış dünyanın en eski günümüze ulaşan kitabı olan Jikji'nin basılmasıydı. Hanji üzerine basılmış bu eser, bugün Fransa Ulusal Kiphanesi'nde saklanmakta ve Gutenberg'in zamanından çok önce hareketli metal harflerin kanıtını sergilemektedir.

Hanji'nin renkli kağız ve çam kabuğu, pirinç samanı ve bambu gibi karışık liflerden yapılan kağıt gibi çeşitleri yaygınlaştı.Meyve ve pişmiş yapraklar yenilebilir. Tarihsel olarak, yapraklar geyik, sığır ve koyunlar için yem olarak kullanılmıştır ve Çin dilinde 鹿仔樹, kelime anlamı 'küçük geyik ağacı' lakabını almıştır. Meyveleri bol miktarda saponin ve B vitamini açısından zengindir. Meyve, yapraklar ve kabuk geleneksel tıp sistemlerinde kullanılmıştır.

Bir detay Ishiyama-gire Parça: waka Ise shū içinde kana Süslü kağıt üzerinde kaligrafi, 12. yüzyılın başları (Heian dönemi)
Kore'nin en ünlü kaligraflarından birinin kaligrafisi, Kim Jeong-hui (1786–1856).
Losang Thonden'ın Tibet Hattlığı ve mektup yazımından oluşan bir kitabın kapağı
Budha in Samrup Rachna Syed Mohammed Anwer'in kaligrafisi
Susenyos I'in (hükümdarlığı 1607–1632) adlı bir Ge'ez dua parşömeni üzerinde kötü ruhları kovmak icin yapilmis dua parsömeni, Wellcome Koleksiyonu, Londra, İngiltere
 Lindisfarne İncilleri'nden (yaklaşık c. 700) Folio 27r Matta İncili'nden incipit içerir.

çömlekçilerin şefi Pepi'nin Stelası; kireçtaşı, M.Ö. XVIII yüzyıl (~12. hanedan), Saint Petersburg, Rusya. 5,5 satırlık hiyeroglifler (sağdan sola okunarak): Hat 1–Kralın Osiris'e sunduğu bir sunu; Batılıların en öndeki; Abydos'un Büyük Tanrısı... Hat 2–... Abydos ve Wepwawet; Kutsal Toprakların Efendisi, ona ekmek, bira, öküz, kaz, keten, giysi sunduğu sesli bir sunum verilmesini sağladı Hat 3–tütsü ve yağlar. Rahibe sunacak güzel şeyler Hat 4–Çömlekçilerin Gözetimi Nehy-Ptah-Sokar-en-Pepy ve evin hanımefendisi Timot'un ruhuna Hat 5–ve oğlu Redidi, haklı olan ise. Kızı Isuri, haklı olanı. Kızı Hetsa, haklı 6. Hat–Eşi, evin hanımefendisi; Hepi, haklı olan Hat 7–Sevgili kızı Iti, haklı.

&


Dokuma ipek Dua

Livre de Prières'ten bir sayfa.
Jacquard makinesi ile üretimin zirvesi, ipekten dokunmuş ve Livre de Prières adlı bir dua kitabıdır. Tissé d'après les enluminures des manuscrits du XIVe au XVIe siècle. Dua kitabının tüm 58 sayfası, siyah ve gri iplikle Jacquard makinesiyle yapılmış, 160 iplik cm/cm (400 iplik/inç) oranında ipek dokumuştu. Sayfalar, metinler ve azizlerin resimleriyle dolu ayrıntılı kenarlara sahiptir. Kitap tarihçisi Michael Laird'e göre, sayfaları kodlamak için tahmini 106.000 ila 500.000 delikli kart gerekiyordu. 

Kitap, 1886 ve 1887 yıllarında Fransa'nın Lyon kentinde yayımlandı ve 1889 Dünya Fuarı'nda halka açık şekilde sergilendi. R. P. J. Hervier tarafından tasarlanmış, J. A. Henry tarafından dokunmuş ve A. Roux tarafından yayımlanmıştır. Doğru olması iki yıl ve neredeyse 50 deneme sürdü. Tahmini olarak 50 veya 60 kopya üretildi.

Cildin üretiminde, J.A. Henry'nin ilk kez Les laboureurs'da kullandığı delikli kartların Jacquard yöntemi kullanıldı. Poème tiré de Jocelyn. Reproduit en caractères tissés avec license des propriétaires éditeurs (Alphonse de Lamartine) 1878-ci il. O önceki başlık, gerçek "bilgisayarla 'basılmış' ilk kitap"tır. 


Joseph Marie Jacquard

Joseph Marie Charles dit (anılır veya lakabla dolu) Jacquard (ækɑːrd, əˈkɑːrd/; Fransızca: [ʒakaʁ]; 7 Temmuz 1752 – 7 Ağustos 1834) Fransız bir dokumacı ve tüccardı. 

Joseph resmi bir eğitim görmedi ve 13 yaşına kadar okuma yazma bilmiyordu. Sonunda, matbaacılık ve kitap satışı işi yürüten kayınbiraderi Jean-Marie Barret'ten eğitim aldı. Barret ayrıca Joseph'i bilim toplumları ve akademisyenlerle tanıştırdı. Joseph başlangıçta babasına tezgahını çalıştırmada yardımcı oldu, ancak iş çok zahmetli oldu, bu yüzden Jacquard önce bir kitap ciltleyicisi, ardından bir matbaacı yazı makinesi ile görevlendirildi. 

Annesi 1762'de vefatını yaptı ve babası 1772'de öldüğünde, Joseph babasının evi, tezgahları ve atölyesi ile Couzon-au-Mont d'Or'daki bir bağ ve taş ocağını miras aldı. Joseph daha sonra gayrimenkul sektörüne başladı. 1778'de mesleklerini usta dokumacı ve ipek tüccarı olarak listeledi. Jacquard'ın bu dönemdeki mesleği sorunludur çünkü 1780'e gelindiğinde çoğu ipek dokumacı bağımsız çalışmayordu; bunun yerine, ipek tüccarlarından ücret alarak çalışıyorlardı ve Jacquard Lyon'da ipek tüccarı olarak kayıtlı değildi. 

Jacquard'ın erken dönem çalışma geçmişiyle ilgili bazı kafa karışıklıkları vardır. İngiliz ekonomist Sir John Bowring, Jacquard ile tanıştı; Jacquard, Bowring'e bir zamanlar saman şapka yaptığını söyledi.  Eymard, ipek dokumasına başlamadan önce Jacquard'ın bir yazı kurucusu (matbaacı tipi üreticisi), asker, saman şapka triberi (blanchisseur) ve kireç yakıcı (harç için kireç üreticisi) olduğunu iddia etti. Barlow, evlenmeden önce Jacquard'ın bir kitap ciltçisi, daktil kurucusu ve çatal-bıçak üreticisi için çalıştığını iddia eder. Evlendikten sonra Jacquard çatal bıçak yapımı, tip montajı ve dokuma yapmayı denedi. Ancak Barlow bu bilgi için herhangi bir kaynak göstermiyor.

En erken programlanabilir tezgahın ("Jacquard dokuma tezgahı") geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı; bu makine ise IBM tarafından modern bilgisayarı geliştirmek için kullanılan dijital derleyicinin erken versiyonu gibi diğer programlanabilir makinelerin geliştirilmesinde önemli rol oynadı.

Manchester, İngiltere'deki Bilim ve Sanayi Müzesi'nde sergilenen jacquard tezgahı.

Jacquard makinesi

Jacquard'ın bu portresi, bir Jacquard tezgahında ipekten dokunmuş ve 24.000 delikli kart gerektirmiştir (1839). Sadece siparişle üretildi. Charles Babbage bu portrelerden birine sahipti; bu durum, onu Analitik Motor'unda delikli kartlar kullanmaya teşvik etti. Eser, İngiltere'nin Londra kentindeki Bilim Müzesi'nin koleksiyonunda yer almaktadır. 

Jacquard makinesi (Fransızca: [ʒakaʁ]), brokar, damask ve matelassé gibi karmaşık desenlere sahip tekstil üretim sürecini basitleştiren bir tezgaha takılan bir cihazdır. Ortaya çıkan tezgah ve Jacquard makinesi topluluğu Jacquard tezgahı olarak adlandırılır. Makine, 1804 yılında Joseph Marie Jacquard tarafından patentlendi, ve Fransızlar Basile Bouchon (1725), Jean Baptiste Falcon (1728) ve Jacques Vaucanson (1740) gibi önceki icatlara dayanarak.Makine bir "kart zinciri" ile kontrol ediliyordu; sürekli bir dizi delikli kart biriktirilmişti. Her kartta birden fazla delik satırı açılıyordu; bir tam kart tasarımın bir satırına karşılık geliyordu.

Hem Jacquard süreci hem de gerekli tezgaha ekeni, mucitlerinin adını taşır. Bu mekanizma muhtemelen en önemli dokuma yeniliklerinden biridir; çünkü Jacquard dökme yöntemi, karmaşık desen dokumasının sınırsız çeşitlerinin otomatik üretimini mümkün kıldı.

Tarihçe

Bilgi delikli kartlarını gösteren bir Jacquard tezgahı, İskoçya Ulusal Müzesi

Jacquard tipi bir tezgahın ilk prototipi, 15. yüzyılın ikinci yarısında, Louis XI. tarafından Lyon'a davet edilen Calabria'lı İtalyan dokumacı "Jean le Calabrais" tarafından yapılmıştır. İplikleri daha hızlı ve hassas şekilde işleyebilen yeni bir makine türü tanıttı. Yıllar içinde tezgaha yönelik iyileştirmeler devam etti. 

Çekme tezgahında bir iyileştirme 1725'te gerçekleşti; Basile Bouchon, delikli bir kağıt bandı uygulama prensibini tanıttı. Sürekli bir kağıt rulosu, her biri bir kırbaç veya basamayı temsil eden bölümler halinde elle delikleniyordu ve rulonun uzunluğu, her desen tekrarındaki atış sayısına göre belirleniyordu. Jacquard makinesi bu yaklaşımdan evrimleşti.

Joseph Marie Jacquard, sofistike desenlerin üretimi için bir mekanizmanın geliştirilebileceğini gördü. Muhtemelen diğer mucitlerin mekanik unsurlarını birleştirdi, ancak kesinlikle yenilik yaptı. Makinesi genellikle Vaucanson'ın düzenine benziyordu, ancak Jean-Baptiste Falcon'un bireysel karton kartlarını ve kare prizmasını (veya kart "silindiri") kullandı: dört tarafın her birini tamamen deliklemiş ve Vaucanson'ın delikli "namlusunu" değiştirdiği kabul edilir. Jacquard'ın makinesinde sekiz sıra iğne ve dik direk vardı; Vaucanson ise çift sıra vardı. Bu modifikasyon, makinenin figürasyon kapasitesini artırmasını sağladı. İlk makinesinde, koşumu düğümlü iplerle destekledi ve tek bir tuzak tahtası ile onları yükseltti.

Jacquard makinesinin öne çıkan başlıca avantajlarından biri, önceki damask dokuma makinelerinin aksine, figür kulübesi genellikle her dört atışta bir kez çizilirken, yeni cihazla her çekimde çizilebilmesi, böylece daha geniş kontur hattına sahip bir kumaş elde edilmesiydi. 

Jacquard'ın icadı Charles Babbage üzerinde derin bir etki yarattı. Bu açıdan, bazı yazarlar tarafından modern bilgisayar teknolojisinin öncüsü olarak görülmektedir.

İş ilkeleri

"Jacquard tezgahı" terimi biraz yanlıştır. "Jacquard başı", birçok dobby tezgahına uyum sağlar ve dokuma makinesinin Jacquard dokumasında sıkça görülen karmaşık desenleri oluşturmasını sağlar.

Elektronik Jacquard makineleri

Jacquard dokumasıyla ilişkilendirilen keten ürünleri arasında keten damask napery, Jacquard giyim kumaşları ve damask yatak örtüsü bulunur. Jakard dokuma her türlü lif ve lif karışımı kullanır ve birçok nihai kullanım için kumaş üretiminde kullanılır. Jakard dokuması, Matelassé veya brokar desenli kumaşlar yapmak için de kullanılabilir. 
Örneğin, Avrupa ve Batı'da aktif kalan niş keten Jacquard dokumacılarının yetenek ve çok yönlülüğünü artırmak için ideal bir araçtır; oysa çoğu büyük parti emtia dokuması düşük maliyetli üretime geçti. 

&


Delikli kart Dokuma ipek Dua

Dokuma ipek dua


Delikli kart (aynı zamanda delikli kart), önceden tanımlanmış konumlarda deliklerin varlığı veya yokluğu yoluyla dijital bilgiyi depolamak için kullanılan sert bir kağıt tabanlı ortamdır. 19. ile 20. yüzyıllar arasında geliştirilen delikli kartlar, veri işleme, otomatik makinelerin kontrolü ve hesaplama için yaygın olarak kullanıldı. İlk uygulamalar arasında dokuma tezgahlarının kontrolü ve nüfus sayımı verilerinin kaydedilmesi yer aldı.

Tarihçe

Delikli delikler yoluyla kontrol ve veri depolama fikri, modern dönemde birkaç kez bağımsız olarak geliştirilmiştir. Çoğu durumda, her mucitin daha önceki herhangi bir çalışmadan haberdar olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.
Öncüller
Carl Engel tarafından yapılmış Jacquard aparatlı halı tezgahı, yaklaşık 1860. Zincir beslemesi solda.

Basile Bouchon, 1725 yılında kağıt bantla delikler açarak bir tezgahın kontrolünü geliştirdi. Tasarım, yardımcısı Jean-Baptiste Falcon ve Jacques Vaucanson tarafından geliştirildi. Bu iyileştirmeler örülen desenleri kontrol etse de, mekanizmayı çalıştırmak için yine de bir asistana ihtiyaç duyuyordu.

1804'te Joseph Marie Jacquard, tezgahın işleyişini otomatikleştirmek için bir mekanizma gösterdi. Birçok delikli kart, herhangi bir uzunlukta zincire bağlanıyordu. Her kartta, bir kez daha önce atma (warp'ı kaldırma ve indirme) talimatları ve mekiği seçme talimatlarını içeriyordu.

Bir işçi, dantel makinesinde Jacquard kartlarını değiştiriyor, Eylül 1918. Dantelin desenini kartlardaki delikler belirler.

Semyon Korsakov'un, bilgi depolama ve arama için bilişim alanında delikli kartları öneren ilk kişi olduğu söylenir. Korsakov, yeni yöntemini ve makinelerini Eylül 1832'de duyurdu. 

Kart delici kullanan kadın, yaklaşık 1940


&


Silezyalı Dokumacıların Şarkısı

Bugün Heinrich Heine, muhtemelen, şu kehanetinden ötürü iyi bilinen bir isimdir: “Onlar nerede kitapları yaksalar, sonunda insanları da yakarlar.”

Yaşadığı günlerde Heine, Prusya’daki en ünlü şairlerden biridir, Silezyalı Dokumacılar ise muhtemelen en ünlü eseridir. 

Dokumacılar, oldukça düşük ücretlere çalışmaktadırlar. Sanayi devriminin ilerlemesiyle işsizlerin sayısı giderek artmıştır.

Silezyalı Dokumacıların Şarkısı

Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
Soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
Yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
Komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o krala, zenginlerin adamına,
Halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
Bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
Kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
Yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, anide,
Solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
İnleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
Sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Şiir: Heinrich Heine
Çeviri: A. Kadir – Selâhattin Yıldırım

&




Nokta matrisi


1858'de delikli kartlarla Jacquard tezgahında dokuma nokta matrisi deseni.

Nokta matrisi, karakterleri, sembolleri ve görselleri temsil etmek için kullanılan 2 boyutlu desenli bir dizidir. Modern teknoloji türlerinin çoğu, cep telefonları, televizyonlar ve yazıcılar dahil olmak üzere bilgi görüntüleme için nokta matrisleri kullanır. Sistem, dikiş, örgü ve dokuma gibi tekstillerde de kullanılır.

Çizgiler ve eğriler kullanılarak alternatif bir bilgi göstergesi türü vektör olarak bilinir; hava trafik kontrol radar ekranları ve kalem tabanlı plotterlar gibi erken hesaplama cihazlarında kullanılmıştır ancak artık kullanılmamaktadır. Elektronik vektör ekranlar genellikle yalnızca monokrom olurdu ve kapalı vektör şekillerinin iç kısımlarını doldurmadan bırakır ya da kalem tabanlı plotterlerde olduğu gibi yavaş, zaman alıcı ve çoğu zaman tekdüze olmayan şekil doldurma işlemi yapardı.

Yazıcılarda noktalar genellikle kağıdın kararmış kısımlarıdır. Ekranlarda noktalar LED, CRT veya plazma ekranda olduğu gibi yanabilir veya LCD'de olduğu gibi kararabilir.

Piksel

Dijital görüntülemede, piksel (kısaltma px), pel, veya resim öğesi, raster görüntünün en küçük adreslenebilir fiziksel elemanı veya bir gösteri cihazının veya nokta matriksinin en küçük kontrol edilebilir elemanıdır yazıcı.

Pixel kelimesi, pix ("resimlerden" gelir, kısaltılmış olarak "pics") ve el ("element" için) kelimelerinin birleşimidir; 'El' ile benzer formasyonlar arasında voxel 'hacim pikseli' ve texel 'doku pikseli' kelimeleri bulunur.  Pix kelimesi, 1932'de Variety dergisinin manşetlerinde, filmlere atıfta bulunan pictures kelimesinin kısaltması olarak ortaya çıktı. 1938'e gelindiğinde, fotoğrafçılar tarafından "pix" kelimesi durağan fotoğraflara atıfta kullanılmaya başlandı. 

"Piksel" kelimesi ilk olarak 1965 yılında JPL'den Frederic C. Billingsley tarafından, uzay sondalarından Ay ve Mars'a taranmış görüntülerin resim öğelerini tanımlamak için yayımlanmıştır. Billingsley, bu kelimeyi Palo Alto'daki General Precision'ın Link Bölümü'nden Keith E. McFarland'dan öğrenmişti; McFarland ise kelimenin nereden geldiğini bilmediğini söyledi. McFarland basitçe "o dönemde kullanılıyordu" (yaklaşık 1963) dedi. 

"Resim öğesi" kavramı, televizyonun en erken günlerine dayanır; örneğin, Paul Nipkow'un 1888 Alman patentinde "Bildpunkt" (Almanca piksel anlamına gelen kelime, kelime anlamıyla 'resim noktası') olarak kullanılmıştır. Çeşitli etimolojilere göre, resim öğesi teriminin kendisi 1927'de Wireless World dergisinde yayımlanmıştırancak bu terim daha önce 1911 tarihinden itibaren çeşitli ABD patentlerinde kullanılmıştır. 

Megapiksel değerleri dahil olmak üzere dijital kameraların yaygın sensör çözünürlüklerinin diyagramı

Bir megapiksel (MP) bir milyon pikseldir; Bu terim sadece bir görüntüdeki piksel sayısı için değil, aynı zamanda dijital kameraların görüntü sensörü elemanlarının sayısını veya dijital ekranların ekran elemanlarının sayısını ifade etmek için de kullanılır.


XXXX