27 Mart 2026 Cuma

CALISMA DEVAM EDIYOR ...........................................

 _________CALISMA DEVAM EDIYOR :::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Pelin Otu=(Papatyagillerden)Anadolu’da doğal olarak yetişen bir bitki. Acı Yavşan Otu olarak da bilinir. Latince adı ise Artemisia absinthium.

Pelin Otu Tarihçesi ve Önemli Detaylar:

  • Antik Dönem ve İsim Kökeni: Latince adını doğa ve av tanrıçası Artemis'ten alan bitki, geleneksel olarak sindirim sistemi rahatsızlıklarını gidermek ve vücuttaki parazitleri atmak için en eski tıbbi bitkilerden biri olarak kullanılmıştır.
  • 19. Yüzyıl: Absent ve "Yeşil Peri" Dönemi: 19. yüzyılda, özellikle Fransa'da popüler olan, %45-74 arası yüksek alkol oranına sahip ve içerisinde thujone (tuyon) maddesi bulunan Absent'in ana maddesidir. Sanatçılar, bohemler ve Van Gogh gibi ressamlar arasında yaygın olan bu içki, halüsinasyonlara ve "delilik" efsanelerine yol açmıştır.
  • Mitolojik ve Edebi Yer: Shakespeare'in Romeo ve Jülyet eserinde, sütannenin Jülyet'i sütten kesmek için göğsüne sürdüğü acı bitki olarak tasvir edilir. Hristiyan mitolojisinde şeytanın cennetten kovulduğunda arkasında bıraktığı izlerde yetiştiğine inanılır.
  • Kullanım Alanları: Orta Çağ'da baharat ve bira yapımında şerbetçiotu yerine kullanılmıştır. Sibirya şamanları kötü ruhları kovmak için yakmışlardır.
  • Kültürel Anlam: Türkçede "acı, keskin" anlamlarına gelen pelin, tarih boyunca şifalı özellikleriyle bilinen köklü bir bitkidir.

  • Pelin Otu/Yavsan veya Artemizin adi verilien dogal bir bitki!Cin tibbi'nin bir parcasi olarak 2000 yildan fazla bir süredir kullanilmaktadir.Bu bitki bir mikrop/parazit ve özellikle sitma önleyicidir. FAKAT GÜNÜMÜZDE BU BITKIYI SENTETIK OLARAK ÜRETMENIN BIR YOLUNU BULDULAR.!Sonra birden birdenbire bu dogal bitkilerin etkinligi azaldi.Dogal halinin, biyoyararliliginin cok yüksek olmadigini, pahali oldugunu, bir ilac kadar iyi calismadigini öne sürdüler.BU BITKI 2000 YILDAN FAZLA BiR SÜREDiR KULLANILMAKTADIR.! Yani uzun zamandir test edilmektedir.Kendi dogal ilaclarinizi üretmeyi düsünüyorsaniz, bu kesinlikle yetistirmek icin listeye eklemeniz gereken bir ilac'tir. AYRICA; SENTETiK VESiYONU GÜNÜMÜZDE SiTMA'NIN EN ETKILI TEDAViSiDiR VE GÖRÜNÜZE GÖRE SiTMA PARAZiTiNiN FARKLI ASAMALARI FiiLEN DURDURABiLMEKTEDiR. Pelin OTU Solucanlar icin de cok etkilidir.Virüs ve bakterilere karsi etkilidir. Ayrica Covid19 üzerindeki etkileriyle NOT = Pelin otundan elde edilen "artemisinin" maddesi ile sıtma tedavisi üzerine yapılan çalışmalar 2015 Nobel Tıp Ödülü'nü Youyou Tu'ya kazandırmıştı.

KARABÜK ÜNI:Pelin, Türkçe kökenli bir isim olup, "sert kokulu bir bitki" ya da "acı, keskin" anlamına gelir. Pelin bitkisi, özellikle eski zamanlarda şifalı özellikleriyle tanınan ve güçlü kokusuyla bilinen bir bitkidir. Bu isim, genellikle doğayla ilişkili, özgün ve dikkat çekici kişilikleri simgeler. Pelin ismi, taşıyıcısına zarif, aynı zamanda güçlü ve kendine has bir karakter kazandırır.

Pelin ismini taşıyan kişiler, genellikle özgür ruhlu, dikkat çekici ve güçlü bir duruş sergileyen bireylerdir. Bu isim, taşıyıcısına hem içsel hem de dışsal anlamda etkileyici bir kişilik kazandırır. Pelin, aynı zamanda doğal güzelliklere, sadeliğe ve özgünlüğe değer veren bir isim olarak kabul edilir.

Antik çağlardan beri farklı kültürlerde şifalı bitki olarak kullanılan pelin otu, günümüzde de doğal tedavi yöntemlerinin önemli bir parçasıdır. İçeriğinde bulunan uçucu yağlar, antioksidanlar ve aktif bileşenler bağışıklık sistemini destekler, vücudu arındırır ve birçok rahatsızlığa karşı doğal bir koruma sağlar.


XXXXXX


24 Mart 2026 Salı

ASYALI Hititli LEVi

Mars'taki jeolojik olarak en eski oluşumlardan biridir ve adını taşıyan Noachian Dönemi'nde, 3,8 ila 3,5 milyar yıl önce, Noachi Dönemi'nde oluşmuştur. O dönemde, gezegenin yüzeyi hâlâ asteroit ve kuyruklu yıldızların yoğun bombardımanına maruz kalıyordu. 

  Tescil: Hititli Levi; Mezopotamya’nın ruhunu, Anadolu’nun (Hatti) bedeniyle birleştiren ve bunu İbranice’nin o saklı  =   İmparatorluk Mirası ve Anadil (Ruh dili)  ***  ( Hititli Selda) ***

 Hititli LEVi SAVAŞÇI KABARTMASI


Ulus değil, ümmet esastır. 

Hitit ve Luwi tarihçesi, Anadolu'nun en eski ve köklü Hint-Avrupa dilli topluluklarının iç içe geçmiş hikayesidir. Luviler, Hititlerden daha önce Anadolu'da varlık gösteren, Hitit İmparatorluğu'nun kültürüne, diline ve hiyeroglif yazısına büyük katkı sağlayan "Işık İnsanları" olarak bilinirler.

Hitit-Luwi tarihçesinin temel noktaları şunlardır:

1. Luwi Uygarlığı (MÖ 2000-1400)

Kadim Halk: Luviler, Anadolu'nun bilinen en eski halklarından biri olup, özellikle Batı ve Güney Anadolu'da (Arzava bölgesi) varlık göstermişlerdir.

!!!  (Arzava, Geç Tunç Çağı'nda (MÖ 2. binyıl) Batı Anadolu'da, özellikle Göller Bölgesi'nden Ege Denizi kıyılarına (İzmir/Efes civarı) uzanan bölgede hüküm süren Luvi kökenli bir krallıktır.)

Anlamı: Luwi dili ve kültüründe 'luwi' veya 'luw' kelimesi "ışık, pırıltı" anlamına gelir; Luviler "ışık insanı" olarak adlandırılır.

Kültürel Etki: Hititlerin kullandığı hiyeroglif yazı, aslında Luwi diline dayanan bir sistemdir. Mühürlerde ve kaya anıtlarında yaygın olarak kullanılmıştır. 

2. Hititlerin Anadolu'ya Gelişi ve İmparatorluk (MÖ 1600'ler)
  • Köken: Hititler, Hint-Avrupa dil ailesine mensup olup, MÖ 4400-4100 yılları arasında Anadolu'ya gelerek Hattuşaş'ta (Çorum/Boğazkale) merkezlenen bir imparatorluk kurmuşlardır.
  • Tarihsel Süreç: MÖ 1300'lerin ortalarında, yukarı Mezopotamya'dan Doğu Akdeniz'e kadar uzanan büyük bir imparatorluk seviyesine ulaşmışlardır.
  • Kurucu Kral: Devletin kurucusu kimi kaynaklarda I. Hattuşili olarak geçerken, Telipinu fermanında Labarna'nın fethinden bahsedilir.
3. Hitit ve Luwi Etkileşimi
  • Dilsel Bağlantı: Hititçe ve Luvice, Anadolu Hint-Avrupa dilleri ailesinin iki ana koludur. Hititler, resmi yazışmalarda Hititçeyi (Nesice) kullanırken, günlük yaşamda ve hiyerogliflerde Luvicenin etkisi çok güçlüydü.
  • Kültürel Füzyon: Hititler, Luvi kültürünü imparatorluk sınırlarına entegre etmişler ve Luvi tanrılarını kendi panteonlarına almışlardır.
  • Tarihsel Kaynaklar (Anal): Hitit kralları, tanrılarına hesap vermek amacıyla "Anal" adı verilen yıllıklar tutarak savaş ve barış durumlarını tarafsız bir şekilde kaydetmişlerdir
4. Batı Anadolu'daki Luwi Varlığı ve Truva
  • Arzava ve Luviler: Batı Anadolu'da, Hititlere zaman zaman bağlı, zaman zaman isyan eden Arzava krallıkları Luvi kültürüne sahipti.
  • Truva Savaşı: Bazı araştırmalar, Truva savaşlarının Batı ve Doğu (Hitit/Luwi) dünyası arasındaki çatışmaların bir parçası olduğunu öne sürer.
Hititler, MÖ 1200'ler civarında gizemli bir şekilde tarih sahnesinden çekilse de, Luvi kültürü ve hiyeroglif yazısı, Güney Anadolu ve Suriye bölgesindeki "Geç Hitit Şehir Devletleri"nde varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Karabel kabartması, İzmir Kemalpaşa'da bulunan, M.Ö. 13. yüzyıla tarihlenen ve Batı Anadolu'da Hitit varlığını kanıtlayan en önemli kaya anıtlarından biridir. Luwi savaşçı kabartması olarak bilinen bu eser, Mira Ülkesi Kralı Tarkasnawa'yı tasvir eder ve Hititlerin bölgedeki egemenliğini simgeler.

Karabel Kabartmasının Özellikleri ve Kimliği:
  • Tarihsel Kimlik: M.Ö. 13. yüzyıl Hitit İmparatorluğu dönemine aittir.
  • Betimlenen Kişi: Mira Ülkesi Kralı Alantalli'nin oğlu, Kupanta Kuruntiya'nın torunu Tarkasnawa'dır.
  • Önemi: Ege Bölgesi'nde Hititlerin izini taşıyan tek anıtsal kabartmadır ve Hitit-Luwi kültürünün bir ürünüdür.
  • Tasvir: Yaklaşık 
     metre boyutlarındaki niş içinde, sağ omzunda yay, sol elinde kılıç tutan, sağ ayağı ileri atılmış tipik Hitit giysili savaşçı figürüdür.
  • Yazıt: Figürün yanında Luwi hiyeroglifi ile yazılmış, kralın soyunu ve adını belirten aşınmış bir yazıt bulunur.
  • Konum: Kemalpaşa-Torbalı yolunun 8. kilometresindeki Karabel Geçidi'nde yer almaktadır.

Tahribat ve Koruma:
Ne yazık ki, 3200 yıllık bu tarihi anıt defineciler tarafından matkapla delinerek tahrip edilmiştir

+

Levi, Hz. Yakup'un Lea'dan doğan üçüncü oğludur ve İsrailoğulları'nın on iki kabilesinden biri olan Levi kabilesinin kurucusudur. Tanah'a göre, Mısır'dan çıkış sırasında Tanrı'ya bağlı kalan, Tapınak'ta rahip ve hizmetkâr olarak özel görevler üstlenen kabile bu soydan gelir. Harun ve Hz. Musa, Levi'nin soyundandır.    

   Levi (Yakub'un Oğlu) Hakkında Detaylar:
  • Kökeni: Yakup ile Lea'nın üçüncü oğludur.
  • Anlamı: İbranice "birleşme, katılma" anlamına gelir.
  • Levi Kabilesi (Leviler): Diğer kabilelerin aksine, Kenan topraklarında belirli bir toprak parçasına sahip olmayıp, ibadet ve tapınak işleriyle görevlendirildiler.
  • Soyu: Levi'nin üç oğlu (Gerşon, Kehat ve Merari) vardı. Kehat'ın soyundan gelen Harun ve Musa, rahip sınıfını (Kohatitler) oluşturur.
  • Önemi: Mısır'da Altın Buzağı'ya tapınma olayına katılmayarak Musa'nın kanunlarına sadık kalan kabile oldukları için özel rahip statüsüne sahip olmuşlardır.   

Bakara Suresi 31-33. ayetlerde belirtildiğine göre, Allah (c.c.) Hz. Âdem’e varlıkların isimlerini, özelliklerini ve işlevlerini (esma) öğreterek onu ilimle donatmış ve meleklere üstün kılmıştır. Bu olay, insanın yeryüzündeki "halife" olma vasfını, eşyayı anlama, öğrenme ve medeniyet kurma kabiliyetini temsil eder.

                                                      
MÖ 2. binyıl Küçük Asya tarihi için kritik bir kültürel anıt olarak değerlendirilen bir taştır [1]. Günümüzde bu tür anıtların anlamı üzerine yürütülen tartışmaların yanı sıra, asıl görevin anıtları tarihsel bağlamları içinde anlamak olduğu vurgulanmaktadır.
Daha fazla analiz için Karabel Kabartması üzerindeki tarihsel tartışmaları inceleyen akademik kaynakları (Glatz & Plourde, 2011; Meriç, 2020; Seeher, 2009; Gander, 2022) inceleyebilirsiniz.




                                                      

İncil ve klasik yazarlar eski Yakın Doğu kültürlerinin isimlerini ve olaylarını koruduğu için, Babilliler, Asurlular ve Mısırlılar asla tamamen unutulmadı. Hititlerle durum oldukça farklıydı: Herodot zamanına gelindiğinde onlar çoktan unutulmuştu ve görünür anıtları başka uygarlıklara atfedilmişti.

"Tarkondemos Mühürü"

1998'de İngiliz Hittitolog ve Hitit hiyeroglifleri uzmanı David Hawkins, yazıtla ilgili okumalarını Anatolian Studies dergisinde yayımladı. Bu nedenle, 19. yüzyıldan beri bilinen ve yanlışlıkla eski bir hükümdar Tarkondemos'a atfedilen rölyefin ve yazılı gümüş mühürün her ikisinin de Batı Anadolu toprakları Mira kralı Tarkasnawa'dan geldiği kabul edilmiştir.



Bu dava, Hititlerin tarihinin ve kültürünün antik çağlarda zaten unutulduğunu göstermektedir. Hitit büyük krallarının imparatorluğu MÖ 1200'den kısa bir süre sonra çöküp başkentleri Hattuša terk edilip nihayetinde yok edildiğinde, onların tüm anıları da kayboldu.  

İncil'deki Ḥittîm

Ancak Eski Ahit, Martin Luther'in Hethiter ("Hititler") olarak çevirdiği Ḥittîm halkına atıfta bulunur. Hititler, Eski Ahit'te, İsraillilerin vaat edilen topraklara girişlerinde bulduğu Amorlar ve Kenanlılar gibi diğer halklarla birlikte anılır. Yaratılış 23'e göre, İbrahim Hebron'da bir Hititten bir mağara satın almış ve Yaratılış 26'ya göre Esav, iki Hitit kadınla evlenmiştir.

İncil'de Hititlere yapılan referanslara rağmen, MÖ 1. binyıldaki İsrailliler, Anadolu Büyük Hititler İmparatorluğu'nu, Asur ve Babil'deki çağdaşları kadar pek hatırlamazlardı.

Heta'nın genel konumu, 1850'lerin başında, Babil ve Asur çivi yazısının MÖ 1100 civarında bir yazıtın genel içeriğini anlamak için yeterince çözüldükten sonra bilim insanları tarafından bilinmeye başlandı. Bu metin, kral Tiglath-pileser'in Ḫatti topraklarına karşı yürüttüğü bir seferden bahsediyordu. Başkenti Karkemiş olduğu için, İncil'den bilinen ve Kuzey Suriye'de Fırat Nehri kıyısında yer aldığı için, Heta veya Ḫatti'nin orada aranması gerektiği açıktı.

Bereits 1812 yılında, İsviçreli kaşif Johann Ludwig Burkhardt, Orta Suriye'nin Hama şehrinden hiyeroglif işaretleriyle işlenmiş taşları görmüş ve tanımlamıştı. Ancak bu işaretlerin görünümü Mısır hiyerogliflerinden tamamen farklıydı. "Hama taşları"nın yanı sıra, 1870'ten sonra benzer birkaç yazıt daha bilinmeye başlandı.

İncil'deki Ḥittîm – Hititler – veya Mısır kaynaklarındaki Hēta ile bir ilişki, yukarıda bahsedildiği gibi Suriye'de yer alan 1879'a kadar tespit edilmedi.

Gezgin bir İngiliz akademisyen olan Edwin John Davis, Ivriz'deki rölyefin her iki figüründe yazılı tabelaların Hama taşlarının işaretleriyle benzerliğini fark etti. Bu gözlemini 1876'da yayımladı – aynı yıl Sayce, Hama taşları ile Heta / Ḫatti toprakları arasındaki bağlantıyı ortaya koydu.Sayce, bu hiyeroglif işaretlerinin Anadolu'nun başka yerlerinde, örneğin 1879'da dikkatini verdiği Karabel rölyefinde de kanıtlandığını gözlemledi. 1880'deki başka bir konferansta, Hitit imparatorluğunun çekirdek alanının Suriye'de değil, Anadolu'da yer aldığı önemli bir sonuca vardı.

1915 tarihli Mitteilungen der Deutschen Orient-Gesellschaft dergisinde ünlü bir makalede, Hititlerin Hint-Avrupa dil ailesine ait olduğunu, yani Yunanca, Latince, Hint-İran, Kelt, Cermen ve Slav dillerinin de dahil olduğu yaygın dil grubuna ait olduğuna dair kanıtlar sunmayı başardı. 

Hrozný, Hitit tabletleri üzerine yaptığı çalışmalarda, birçok kelimenin Hint-Avrupa dillerinde iyi bilinen sonlarla örtüşen bitlere sahip olduğunu gözlemlemiştir. 

1915’te Bedřich Hrozný’nin o devasa "Watar" (Su) ve "Ezza" (Yemek) deşifresini, kendi dil sancınla (Almanca/Türkçe/Latince) birleştirme_: Latince Ego, Hititçe Ug ve Türkçe Ben/Men arasındaki bağ.  

Hrzony, bu çıkarımını Hint-Avrupa dillerinde yaygın olan, çekimlenen adlarda seslilerinin (ablaut, İngilizcedeki sing, sang, sung örneği gibi) ve sessizlerin (r/n) değişmesi gibi özelliklere dayandırarak yaptı. Örneğin "su" anlamına gelen tekil nominatif watar kelimesi, "suyun" anlamına gelen tekil genitif wedenas olarak çekimlenmekteydi. Hrozny, bu özelliklerin başka bir Hint-Avrupa dilinden alıntılanamayacağını öne sürmüştür.   

Ayrıca Eski Saksonca watar ile wātar "su", Latince ego ile ug "I", Latince quis ile kuis "who" gibi başka sözcük uyumları da gösterdi.

Doğrulama olarak, Hrozný tapınak hizmetçileri için verilen bir talimattan bir cümleyi alıntıladı ve bu cümle Hittitolojinin ilk tam anlaşılan cümlesi olarak kabul edilebilir:

Logogram (büyük harflerle yazılmış) zaten Mezopotamya çivi yazısından biliniyordu: NINDA = 'ekmek'. Bu nedenle, watar (hece şeklinde yazılmış) kelimesinin 'su' ile özdeşleştirildiği düşünülebilir. -teni ile biten her iki form, ikinci şahıs köplük sunumundaki Eski Hint ve Yunanca fiil sonlarına (Yunanca -te, Eski Hintçe -thana-) benzetiliyordu ve ortaya çıkan ezz(a)- ve ek- fiil köklerinin Latince edere "yemek" ile aqua "su" karşılaştırması görülüyordu.

  •  Meşhur Hitit Güneşi kursunda; iki boğa boynuzu üzerinde duran güneş ve onunla bütünleşmiş üç adet damga yer alır. [Kaynak: 1.1.7] Bu, senin o "İlmi birleştirince ne çıktığı belli" dediğin; Mühendislik, Tıp ve Din birliğinin (Tevhid'in) 5000 yıllık tunç mühürüdür.

Hititçede Tanrı sözü Sümerce ‘dingir’ sözüdür. ‘Dingir’ ise T > D dönüşümüyle ‘Tengri’ sözüdür. ‘Dingir-lim’ ise ‘Tanrım’ demektir. –lim takısı Türkçe ‘benim’, ‘güzelim’, ‘sevgilim’ sözlerinde halen aidiyet belirtmektedir.
Hititçede ‘Ana-Dingir’ Tanrıça demektir. Ana sözü ise en kadim Türkçe kök sözcüklerden biridir. İki farklı sözün bitişmesinden oluşan ‘Anadingir’ Hititçenin bitişken bir dil olduğunu gösteriyor.
Bir diğer örnek ‘Ana-Sal-Lugal’ sözüdür ve anlamı ‘Ana kraliçe’ olmaktadır. Burada ‘Lugal’ sözü kral demek olup ‘Anasal-Lugal’ iki sözcüğün bitişmesinden oluşmuştur. ‘-sal’ takısını ise halen Türkçede ‘kurumsal’, ‘görsel’, ‘sorunsal’ gibi sözlerde kullanıyoruz. Anlamı da ‘ilgili’ demek olup, kurumsal = kurumla ilgili, görsel = görüntü ile ilgili ve sorunsal = sorunlarla ilgili demektir. ‘Anasal’ sözü de ‘analıkla ilgili kişi’ olmaktadır.


Heykel savaşı, tarihsel kişiliklerin, ideolojilerin veya sömürgecilik geçmişinin simgesi olan heykellerin dikilmesi, yıkılması veya tahrip edilmesiyle ortaya çıkan politik ve toplumsal çatışmalardır.



                          §§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§




                                       / Kırım'ın Sesi Gazetesi  




İnsanlar; toplayıcılıktan avcılığa geçerken, köle çalıştırırken, yaşanabilir topraklara göçerken ya da kâr için mal üretirken, eylemleriyle tarihe yön verdiklerini bilmezler.

BİZ TÜRKLER NEDEN GÖÇ ETTİK.
1-Türklerin göçlerinin Ekonomik ve Sosyal Nedenleri:
Daha çok hayvancılıkla geçimlerini sağlayan Türkler, kuraklık, salgın gibi tabiî olayların etkisiyle göç etmek zorunda kalmışlardır. Otlakların yetersiz kalması veya nüfusun artması, Türkleri, iklimi ve coğrafyası uygun yeni bölgelere sevk etmiştir. M.S.IV. yüzyıldaki Hun göçlerinde, Orta Asya’da hüküm süren “kuraklık”ın etkili olduğunu biliyoruz.

 Selçuk Bey ve Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin Horasan ve Harezm’e göçmeleri veya XI.-XII. yüzyıllarda, Anadolu’nun Selçuklular tarafından fethinde bu durumu görebiliriz.

2-Türklerin Göçlerinin Siyasî Nedenleri:
Yabancı kavimlerin baskısı veya kendi aralarındaki egemenlik mücadelesi göçlerin diğer bir sebebidir. Meselâ XI. yüzyıldaki Kitanlar’ın hücumu Türklerin batıya göçlerini beraberinde getirmiştir. Orhun-Yenisey’deki Uygur Devleti’nin 840 yılında yine bir Türk kavmi olan Kırgızlar tarafından ortadan kaldırılması, Kutlu yurt Ötügen’in elden çıkmasıyla sonuçlanmış ve Uygurlar, Turfan, Kansu, Tarım Havzası gibi daha güneydeki bölgelere göç etmek zorunda kalmışlardır. Belki de Uygurların meşhur “Göç” destanı bu olayın anısını taşımaktadır.

Destanda vatanı sembol eden “Kutlu Dağ”ın Çinlilere verilmesi ve Çinliler tarafından dağın parçalanarak Çin’e götürülmesi, ülkede felâket ve kuraklığa sebep olur ve bütün canlı cansız mahlûkat “göç, göç” diye inler. Bu ilâhî emre uyan Uygurlar, Beşbalıg’ın olduğu yere gelerek beş ayrı şehir kurarlar.

                                       

ORTA ASYADAN TÜRKLER HANGİ BÖLGELERE GÖÇ ETTİ;
Milâttan Önce Türklerin Yayıldıkları Bölgeler:
Altay-Sayan dağlarının kuzey-batı kesimlerinde yaşayan Andronovo kültürü insanı, M.Ö.1700’lü yıllarda Altay, Tanrı dağları ve Maverâünnehir’ e kadar olan bölgelere uzanmaktaydı. M.Ö. 1100 yıllarında aynı kültür Çin’in kuzeyindeki Ordos ve Kansu bölgesinde görülmekteydi. M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Hazar ve güney Rusya da Türklerin yaşadıkları bölgeler arasına girmiştir. Bu duruma en iyi örnek önemli bir bölümünü Türk kabilelerinin oluşturduğu, konar göçer, atlı kültüre sahip bir kavimler topluluğu olan İskitler (Sakalar)dir. İskitler, M.Ö . VIII. yüzyılda, Orta Asya’nın Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında kalan geniş bozkırlarında yaşarlarken, daha sonra göç ederek, Karadeniz’in kuzeyinde, İtil ve Tuna nehirleri arasındaki düzlüklere yayılmışlardır. M.Ö. VI.-IV. yüzyıllarda Dnyeper ve Dnyester sahasındaki bazı Slâv zümrelerini egemenlikleri altına alan İskitler, Karadeniz’in kuzeyinde varlıklarını M.Ö.II. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. Aynı sahada bulunan ve M.S. II. yüzyıla kadar Don ve Tuna boylarına kadar uzandıkları bilinen Sarmatlar ile onların içinden çıkan Roksalan ve Yazığların da en azından yönetici sınıflarının Türk olduğu da iddia edilir. Bu kavimler Slâv ve Cermen zümreleri üzerinde derin tesirler bırakmıştır.

Bozkır medeniyeti diye adlandırılan atlı-nomad yaşayışın öncüleri İskitler olmuşlardır. Hun sanatıyla büyük benzerlik gösteren, geometrik şekiller ve hayvan figürlerinin dikkat çektiği İskit sanatı, M.IV. ve III. yüzyıllarda doruk noktasına ulaşmıştır.


Milâttan sonra Türklerin yayıldıkları bölgeler:
Türk göçleri bu dönemde batı yönünde gelişmeye başlamıştır. Hunlar Orta Asya’dan, Hindistan’ın kuzeyine ve güney Rusya’ya kadar genişlediler. Bir kısmı Orta Avrupa’ya kadar ilerledi. Sabar, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman boyları Hazar ve Karadeniz’in kuzeyi ile Orta Avrupa ve Balkanlara kadar uzandılar. Kalabalık Oğuz boyları X .-XI. yüzyıllarda Maverâünnehir üzerinden İran, Irak, Azerbaycan ve nihayet Anadolu’ya egemen oldular. 

Egemenlik altına aldıkları toplumları, kimliklerinden ve geçmişlerinden kopardılar. Topluluk bilincini körelten, insanları dayandığı tarihsel köklerden koparan ve onları geçmişleriyle birlikte yarattıkları değerleri bilmeyen bilinçsiz topluluklar haline getiren yıkıcı karışmalar; insana yabancılaşmanın en belirgin göstergeleridir.
Tarihinden koparılarak, mirasını bilmeyen varis’ler durumuna düşen toplumlar, kolayca kullanıldılar ve alabildiğine sömürüldüler. Türk toplumunda, Batılılaşma adına son ikiyüz yıldır yaşanan bozulma, bu genel gidişin sonuçlarından başka bir şey değildir.

Derinliği Olan Devlet

Bilime, tarihe ve gerçeklere ters düşen bu savlar, başarılı olma olasılığı bulunmayan kaba çarpıtmalardır. Türk kültürü ve sanatı, tarihine uygun düşen ve artık herkesin görebileceği bir derinliğe ve inceliğe sahiptir. Bu gerçek, her geçen gün artarak değişik kökenden bilim adamları tarafından kabul edilmekte, yeni bulgu ve görüşlerle pekişmektedir.
Örneğin, Fransız tarihçi Jean Paul Roux Orta Asya adlı kitabında, Timur dönemini incelerken “Timur Dönemi Rönesansı” ndan söz eder ve bu “Rönesansı” Avrupa Rönesansı’yla kıyaslıyarak şunları söyler: “Timur dönemi Rönesansından söz ettiğimizde, bir dizi düşünce bizi Batı Rönesansına götürüyor. İki kıtada dörtyüz yıl önce ortaya çıkan bu iki rönesans birbiriyle uyuşuyor. Ancak, Batı Rönesansı Antik Çağ kaynaklarına dönerek ortaya çıkarken, Maveraünnehir (Aral’ın güneydoğusu y.n.) ve Afganistan Rönesansı, savaşlardan kaynaklanan durgunluk dönemlerinden sonra, geçmişe geri dönmeden kültürel faaliyetin yeniden canlanmasıdır. Bununla birlikte bu iki rönesansın ortak noktaları vardır. Her ikisi de doruğa ulaşmış ve paylaştıkları düşünceler ve zevkler açısından, birbirine yakınlaşmıştır, birbirlerini kolayca anlamışlardır.” 1

Dünyayı Etkileyen Kültür

Jean Paul Roux’un Batı Rönesansı ile kıyaslanacak kadar ileri bulduğu Timur dönemi, Türk tarihi içinde, kültür ve sanatta nitelikli ürünlerin verildiği parlak evrelerden yalnızca biridir. Orta Asya’da ortaya çıkan, orada gelişip serpilerek geniş alanlara yayılan Türk uygarlığı, pek çok kültürle iç içe geçmiş ve hemen hiçbir toplumda görülmeyen bir yoğunlukla, bu kültürlerle kaynaşmıştır.
Tarihin her döneminde ve neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle, kültürleri etkilemiş ya da onlardan etkilenmiş ve sıradışı ilişki yoğunluğu içinde, kimsenin beğenisine, yergisine ya da karşı çıkışına aldırış etmeden, uygarlık tarihinde yerini almıştır.
Hiçbir güç ya da girişim, dünyanın büyük bölümünü etkileyen bu oluşumu yadsıyamadı, yok sayamadı; tarihi mirasını onun elinden alamadı. Ancak, bilimsel olarak değil ama yanlışa dayalı propagandayla bu birikimin bilinçlerden uzak tutulması ya da başkalarına aitmiş gibi gösterilmesi, önemli oranda başarıldı.

Orta Asya Kültürü

Amerikalı tarihçi ve arkeolog Pumpelly’nin, başlangıcını M.Ö.9 bine götürdüğüOrta Asya kültürü; 8. binde hayvancılığa, 6.binde maden işçiliğine geçmiş3, son 5 bin 500 yılı kanıtlı olmak üzere tarıma başlamıştı.4
Başka uygarlıklar henüz “ata binmeyi bile bilmezken”“tahta, deri gibi dayanıksız, madenler gibi dayanıklı malzemeleri işlemiş”“Toprağı ekip biçmiş” 5, yazıyı ve abeceyi bulmuş ve kentler kurmuştu.6
Kurganlar (tumulus da denilen mezarlar), Orta Asya kültürünün en eski ve önemli ürünleridir. Ural Dağları’ndan Yenisey Nehri dolaylarına dek, tüm Güney Sibirya’da ve Kırgız steplerinde binlerce kurgan bulunmuştur.
Açılan kurganlarda dönemin uygarlığını yansıtan; altın, gümüş, bakır ve demirden yapılmış alet ve süs eşyaları ortaya çıkarılmıştır. Tunç devri kurganlarında bulunan; kılıçok ucusüngümızraküzengimiğfer gibi savaş araçları; orakkayçı (makas), bizburgukazantava gibi tarım ve ev eşyaları; küpebilezikdüğmeayna gibi süs aletleri dönemlerini aşan bir gelişkinliğe ve inceliğe sahiptiler.7

Yerleşik Yaşam

Orta Asya’da göçebe boylardan başka, gelişkin bir yerleşik yaşam vardı. Doğa ve iklim koşulları nedeniyle büyük zarar görse de, yok olmayan köy ve kent yaşamı, tarımın ve zanaatcılığın merkezleri olmayı sürdürmüşlerdi. Toprağın üzerinde kalmayı başaran kent yıkıntıları dışında, varlığı bilinen ve bilinmeyen ancak bulunmaları rastlantıya kalan, kum altında pek çok kent bulunmaktadır. Çin’de bulunan ve tarihçileri şaşkına çeviren Terrakota heykellerini barındıran kent, buna bir örnektir.
Kırgız ve Kazakların oturdukları alanın birçok yeri kent kalıntısı ve uygarlık yıkıntılarıyla doludur. Bunların bir bölümü, tarihçiler tarafından saptanan ancak yerleri bulunamayan, yok olmuş kentlerdir. OtrarCentSağnakYangı-KentSürkentŞelciAtbaşTalasAlmalıkSus, Çağdal, Nuket, Barshan, Cent, Suyap böyle kentlerdir. 8
Son dönemlerde yapılan kazılarla, yalnızca Çin Türkistanı’nda kumlar altında elliden çok, daha önce bilinmeyen kent yıkıntısı bulunmuştur.9 Tarihçi V.A.Ranov yalnızca Gobi Çölü’yle Issıq Köl’e varan bir çizgi üzerinde, 100 kadar yerleşim yerinin yer aldığını ileri sürmüştür.10

Yazı, Resim ve Oymalar

Uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen yazı, “ilk kez Orta Asya’da ortaya çıktı” ve “dünyaya buradan yayıldı.” 11 İlk yazı türlerinden olan resim yazı (hiyeroglif), Asya’da bulundu ve “herhalde Sümerler tarafından Ortadoğu’ya götürüldü.” 12
Uzun dönemler boyunca geliştirilen yazı türleri, dilin seslerini gösteren ve belirli bir sıraya göre dizilmiş harflerin bütününü oluşturan abecenin (alfabenin) bulunmasıyla sonuçlandı. Konuşmaya başladığı aşamalardan beri, resimsel öğeler (piktogramlar) ve taş oymalarla (petroglifler) dillerini yazıya dökmüş olan Türkler; abeceyi, binlerce yılın yarattığı bu birikimin ürünü olarak bulup geliştirdiler.13
Türkçe’nin çok uzun bir süreç içinde oluşması, onu “kolay anlaşılır” ve kolay yazılır kıldı. Kendini her koşulda koruyabilen bir kök sağlamlığı ve sınırsız sayıda sözcük üretme yeteneği kazandırdı. Arapça ve Farsça’ya, Selçuklulardan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dek, devletçe tanınan ayrıcalıklara karşın Türkçe, bu sağlamlığa dayanarak kendini korudu; halk dilinde değerinden hiçbir şey yitirmeden yaşadı. Gücü ve canlılığı nedeniyle, Arap harflerinden vazgeçilirken fazla bir zorluk yaşanmadı.


Türkler’in “çadır ve atdan başka bir şeyi olmayan göçebe barbarlar”




 Eski Mısır mitolojisinden günümüz tıbbına nelerin yansıdığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.


Danimarka’da ortaya çıkarılan yüzlerce sıra dışı disk, yeni bir araştırmaya göre, Taş Devri insanlarının yaklaşık 5.000 yıl önce meydana gelen yıkıcı bir volkanik patlamaya nasıl tepki verdiklerine dair ipuçları ortaya koyuyor.

Bilim adamları, bu küçük, oyulmuş taş eserlerin ilkini 1995 yılında, Kopenhag’ın yaklaşık 180 kilometre güneydoğusundaki Bornholm adasında bulunan Rispebjerg adlı Neolitik bir yerleşim yerinde keşfettiler. Disklerin çoğunda, güneşi simgeleyen merkezi dairelerden yayılan dallı ışınlar oyulmuş olduğundan, arkeologlar bu nesnelere “güneş taşları” adını verdiler. Ancak bazı taşlarda bitkilere veya ekin sıralarına benzeyen motifler de vardı.

2013 ile 2018 yılları arasında, Rispebjerg’in yaklaşık 6,2 mil (10 kilometre) kuzeybatısındaki adadaki başka bir Neolitik yerleşim yeri olan Vasagård’da yapılan kazılarda yüzlerce güneş taşı daha ortaya çıkarıldı. Vasagård güneş taşlarının çoğu yerel şistten yapılmıştı. Bu taşlar aynı dönemde hendeklere yerleştirilmiş ve görünüşe göre kasıtlı olarak gömülmüştü, ancak bilim adamları bunun nedenini bilmiyorlardı.

Almanya’dan alınan tortuları, Almanya ve batı Amerika Birleşik Devletleri’nden alınan ağaç halkalarını ve Grönland buz çekirdeklerindeki don izlerini incelediler ve MÖ 2900 civarında, güneş taşlarının gömüldüğü dönemde yoğun bir iklim soğuması olduğunu tespit ettiler. Bilim adamları 16 Ocak’ta Antiquity dergisinde yayınladıkları makalede, MÖ 2910 yılına ait Grönland ve Antarktika buz çekirdeklerindeki sülfat miktarlarının, bu soğumanın bir volkanik patlamanın ardından gerçekleştiğini gösterdiğini bildirdi.


Luvice


Luvice veya Luvi dili Anadolu dillerine mensup bir dildir. Aynı zamanda Hititlerin de hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir. Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı, daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.

Luvi dili muhtemelen döneminin en geniş sâhasında ve en çok konuşulan Anadolu diliydi ve Anadolu'da MÖ II. ve I. binyıllarda konuşuldu. Farklı yazı sistemlerinin kullanıldığı Çivi Yazısı Luvice ve Hiyeroglif Luvice olmak üzere iki değişke veya lehçeye bölünür. Lakin bu iki değişkenin tek bir dil mi yoksa yakından ilişkili olan iki dil mi olduğu konusunda da bir fikrî birliktelik yoktur.

Luvi etnonimi ve Luvili dil adlandırması Luvilerin yaşadığı bölgenin adı olan Luviya yer adından gelmektedir ve Luviya (Luvia) toponimi ise Hitit yasa kitâbelerinde onaylanır.

Antik Mezopotamya silindir mühürü

Tasniflendirme

Luvi dilleriHititçePalāca ve Lidyaca ile birlikte MÖ I. binyıl gibi erken bir tarihte Anadolu dilleri dil ailesini oluşturur. Luvi dilleri (Luvik) tâbiriyse Çivi Yazısı Luvice ve Hiyeroglif Luvice lehçelerine ilāve olarak, Anadolu dilleri içinde artık Luvice ile çok daha yakından ilişkili olarak bahsedilen ve tanımlanır olan [2][3] LikyacaKarca, Milyanca → Likya B veya Likya II olarak da bilinir) ve Pamfilya'nın Pisidyaca ve Sidece dillerini de içerir ve kapsamaktadır ve Luvice Luvi dilleri grubuna ismini de vermiş tek bir dil olarak bu alt dil grubunun veya öbeğinin içerisinde en iyi derecede belgelenmiş ve araştırılmış olunanıdır.

Bu doğrultuda Luvice diğer Luvi dillerinden olan Likyaca diliyle de en yakından ilişkili olan bir dildi ve bazı dilbilimciler Likya dilinin de doğrudan Luvicenin halefi[4] olduğunu ve onun soyundan geldiğini veyahut bir lehçesi[5] bile olabileceğini düşünüp öne sürerlerken diğerleri tarafından bu hipotez kesin olarak reddedilir.[6]

Luviceyi az çalışılmış ve oldukça da az bilinen iki dil olan Pisidyaca ve Sidece dillerinden de ayırmak zordur; ve bu iki dilin Luvicenin birer geç türevleri oldukları da göz ardı edilmemelidir. Öte yandan, Karya dili ise Luviceden daha da belirgin bir şekilde ayırt edilebilir olan tek Luvik dildir. Luvice daha kadîm ve arkaik bir Hint-Avrupa dilinin tipik özelliklerini de gösterir ve bazı bitişkenli ögeler de içeren bükünlü bir belirtmeli dildir. Luvicenin yapı bilgisi Hititçe ile büyük benzerlikler gösterir.

Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan Luvi dilindeki hiyeroglifik bronz mühürlerin ön ve arka çizimleri


Yazım ve lehçeler

Luvice farklı zamanlarda farklı iki yazı sistemiyle yazılmış ve birbiriyle yakından ilişkili olan birkaç lehçeye bölünmüştür. Bunlardan biri, Hitit diline uyarlanmış Eski Babil (Akadçaya yakın) çivi yazısı biçimini kullanan Çivi Yazısı Luvice lehçesidir. Diğeriyse kendine münhasır bir yerli hiyeroglif yazım sistemiyle yazılmış olan Hiyeroglif Luvice lehçesidir. Lehçeler arasındaki farklar asgarî seviyededir ve ancak sözcük dağarcığını, biçem ve dilbilgisini etkilemeye yetecek kadardır ve bunlarla ilgilidir. Bununla birlikte iki yazım sisteminin farklı ortografik yazım kuralları da bazı farklılıklarını gizleyebilir.[7]

Çivi yazılı Luvice metinler, Hitit İmparatorluğu'nun başkenti olan Hattuşaş'taki tablet arşivlerinde onaylanan Luvice metinlerin bir külliyâtıdır; ve Fransız Hititolog Emmanuel Laroche'un (1971) "Hitit Metinleri Kataloğu'ndaki Luvice içlemeleri içeren ve çoğunlukla da ritüellerden oluşan Hitit kitâbesi CTH 757-773'ten de kaynaklanmaktadır.[8] Çivi Yazısı Luvice birkaç lehçede yazılmıştır ve bunlardan en kolay ayırt edilebilenleri de Luvice arasına dâhledilen diğer lehçelerdir. Bunlar arasında Kizzuvatna Luvice, Ištanuva Luvice ve muhtemelen daha da yakın bir kardeş dil olan Arzava Luvice lehçesiyle bir de İmparatorluk Luvice lehçesi yer alır.[9] İmparatorluk Luvicesi MÖ 14 ve 13. yüzyıllara ait olan Hattuşalı kâtiplerin yerel ağız dilini temsil eder ve esās olarak Hitit metinlerinde önünde birkaç; (Glossenkeil) "îzah çivisi" olarak adlandırılan çivi yazısındaki temel gösterge ögelerle de ayırt ve tasdik olunur.

Hiyeroglif Luvice ise (eski adlandırmada Anadolu hiyeroglifleri olarak da bilinen yerli Luvi hiyeroglif yazısıyla yazılmış olan Luvice metinlerin bir bütünsel külliyâtıdır ve Luvi hiyeroglif yazıtlarının lehçesi ise ya İmparatorluk Luvice lehçesi ya da onun soyundan gelen Demir Çağı Luvi-Arami döneminin Luvi dili gibi de görünmektedir.

Çorum Arkeoloji Müzesi Hattuşa'dan Luvi hiyeroglif yazılı IV. Tuthaliya steli

Çivi Yazısı Luvice

Çivi Yazısı Luvice (veya Kizzuvatna Luvice)[10] Hititçede yaygın olan çivi yazısını ve onunla ilişkili olan yazım kurallarını da uygulamış ve kullanmış olan Hitityalı kâtipler tarafından kullanılmıştır. Hitit çivi yazısı ile karşılaştırıldığında farklı olarak logogramlar (yani simgesel değeri belirlenmiş olan göstergeler) ise nadirdir.

Öncelikle çivi yazısının hece göstergeleri uygulanır ve bunlar V VK veya KV türündedir. (V=Ünlü, K=Ünsüz) İlgiye değer bir özellikse kelimelerin başında da uzun ünlü harfleri belirtmek için (Latince;Scriptio Plena) “noksansız yazı”nın tutarlı ve bağımsız bir şekilde kullanılması ve uygulanmasıdır ve bu sistemde bu amaçla da ünlü harf iki kez yazılarak tekrarlanır. “Örneğin; īdi "o gider" sözcüğü i-ti yerine i-i-ti olarak yazılır veya ānda "içeri" sözcüğü an-ta yerine a-an-ta olarak yazılır.

Hiyeroglif Luvice


Hiyeroglif Luvice, Çivi Yazısı Luvicenin aksine sadece Luvi dili için icat edilmiş yerli bir hiyeroglif yazı sistemiyle yazılmıştır. Toplamda yaklaşık "üç yüz elli göstergeden[11] oluşan yazım sistemi, hem logografik hem de hecesel göstergelerden oluşur. Burada logogramlar birincildir ve ancak o zaman hece göstergeleri, sonrasında bu logogramlardan gelişim gösterir. Bu, “örneğin /tara/i/ hece göstergesinin de geliştiği ve açıkça dayandığı tarri-"üç" logogramından da görülebilir (vb.Hititçe téri-). Yazma sisteminin ses bilgisi kısmı KVKV dizilimi biçimindeki nadiren görülen birkaç hece göstergesinin yanı sıra, yalnızca V ya da KV dizileri için hece göstergelerini içerir. Çivi yazısı Luvicenin aksine “noksansız yazı” kullanılmaz, ancak görme yetisi ve duyusal estetik kaygılardan kaynaklı ilāve sesli (ünlü) harf göstergeleri de kullanılabilir.

Logogram ve hece göstergelerinin kullanımı bir kelimeyi yazmanın farklı yollarıyla da sonuçlanır; tıpkı karşılaştırılabilir olduğu Sümer çivi yazısı ve Mısır hiyerogliflerinin yazı sistemlerinde olduğu gibi) ve burada "İnek" için kullanılan Luvice sözcüğün (Yalın-Tekil hâlinde) olduğu şeklindeki gibi örneği verilmiştir ve böylece "İnek" dört şekilde de yazılabilir. Logogramlar genelde Transkripsiyon da istisnâlar hariç büyük harfli Latince eş değeri olan bir terim ile geleneksel olarak gösterilir; ve bu durumda "Sığır" için cinsiyetten bağımsız Latince terim "Bos" ile harf çevirisi yapılır ve işlenir.

  •  BOS ― yalnızca logogram ile
  •    wa/i-wa/i-sa ― yalnızca seslemsel yazım ile
  •   BOS-wa/i-sa ― logogramın telâffuzunu açıklayan ve netleştiren, fonetik (sesçil) tamlamaya sahip logogram
  •    (BOS) wa/i-wa/i-sa ― tamlayan (anlamsal belirleyici) görevi gören ve anlamlamanın bir sığırı takip ettiğini gösteren bir logogramı, önünde bulunduran seslemsel yazım.

Bir sözcüğün başlangıcını nitelendirmek ve belirlemek için özel bir kelime-ayırıcı  gösterge kullanılabilir, ancak kullanımı isteğe bağlıdır ve tek tek metinler içinde bile tutarlı değildir. Logogramlar ise (Mısır hiyeroglifleri yazımında olduğu gibi) hece göstergelerinden özel bir logogram-belirtici  ile ayırt edilebilir, ancak bu ayırım yalnızca ara sıra yapılır.

Yazı tipinin yazım yönü istikāmeti açıkça tanımlanmamıştır. Soldan sağa ve sağdan sola yazılış, çift yönlü bir yazım türü olan Bustrofedon kadar da mümkündür, yani her satırda yön değişir. Yazı göstergelerinin hizalaması ise yazım yönünü takip eder. Estetik kaygılar münasebetiyle bazen göstergelerin sıralanışı da değiştirilir.

Hiyeroglif yazımda, diğer ünsüzlerden önce gelen bir n ifâde edilmez; "örneğin a-mi-za yazımı aminza okunur ve anlamına gelir. Ünsüz r 'nin özel bir konumu vardır; ve yalnızca ru hecesinin kendi göstergesi mevcuttur; diğer r içeren göstergeler, başka hece göstergelerinin üzerine eğik çizgi eklenerek nitelenmesiyle oluşturulur. “Örneğin tu hece göstergesi tura veya turi olur. Ka ve Ki için hece göstergeleri sık sık özdeşleşir: “örneğin wa hece göstergesi wi 'yi de temsil edebilir ve anlamına da gelebilir. Bununla birlikte yazım tipinin geliştirilmesi esnasında, belirli heceler için a- ve i- ünlüleşmesini de ayırt eden yeni göstergeler ortaya çıkmıştır; bir göstergenin altına çift çizik atılarak onun Ka biçiminde olduğu açıkça ortaya konulur iken, altı çizili olmayan gösterge biçimi o zaman yalnızca Ki değerini korur; “örneğin  za'ya karşın  zi               

Sesbilimi

Luvi hiyeroglif yazıtlı mühür, sahibi hükümdar ve kralın oğlu Paluva'dır. Aççana Höyük

Sesbilimi

Luvicenin sesbirim (envanter) dökümünün yeniden yapılandırılması ve inşası, esās olarak yazılı metinlerine ve diğer bilinen bir bütün Hint-Avrupa dilinin dilsel gelişimiyle olan karşılaştırılmalarına da dayanmaktadır.

Yazım sisteminden yeniden yapılandırılabilir olunabileceği gibi Luvicenin en asgari seviyedeki ünsüz mevcudunun bir dökümü de aşağıdaki tablo çizelgede sunulmuştur ve yazımda farklılaşmamış ve ayırt edilemeyen başka ünsüzlerin varlığı da mümkün ve olasıdır. Çivi yazısı Luvicedeki -ḫ- ve -ḫḫ- olarak çevirilen ve hecelenen seslerin, yutaksıl sürtünmeli ünsüzler olan (ötümlü) ʕ ve (ötümsüz) ħ sesleri olarak da yansıltılabilineceğine dair bir olasılıkta sunulur ve öyle de yorumlanmıştır. Ancak bu teminat edilemez ve bunun için küçükdilsil (ötümlü) ʁ ve (ötümsüz) χ sesleri veyahut da artdamaksıl sürtünmeli ünsüzler olan (ötümlü) ɣ ve (ötümsüz) x sesleri de aynı derecede geçerli birer seçenektirler ve düşünülebilirler.

Çivi Yazısı Luvicenin transkripsiyonlarında š geleneksel olarak s'den ayırt edilir, zira bunlar esāsen iki farklı ses için farklı göstergelerdi, ancak Luvicede her iki gösterge de muhtemelen aynı s sesini veriyordu ve temsil ediyordu.



ALACA HÖYÜK :) 
Luvi Hiyeroglifi tara veya tari; logografik değer tarri "üç"

Luvicede sadece üç ünlü harf vardır, ai ve u bunlar kısa veya uzun olabilirler. Ünlü uzunluğu sabit değildir, ancak vurguya ve kelimenin yeri ve konumuna göre de değişir. “Örneğin, annan sözcüğü tek başına ānnan ('altında') bir (zarf) belirteç olarak ortaya çıkar, ancak bir önilgeç olarak annān pātanza ('ayakların altında') olur.

Luvicede bahsedilmeye değer bir sesbilimsel gelişmede rotasizm 'r'leşme'dir; dl ve n Hiyeroglif Luvicede bazı durumlarda nadiren r'ye dönüşür; “örneğin, īdi "o gider" īri 'ye dönüşür veya wala- "ölmek" wara- 'ya dönüşür. İlave olarak eş zamanlı kurallar, belirli isim paradigmalarında bir sözcük sonunda bir d 'nin düşmesini ve iki dişsil ünsüz arasına bir s eklenebilir olmasını içerir ve böylelikle "sizler yiyin" anlamındaki *ad-tuwari → aztuwari olur (ds ve z fonetik olarak eş değerdedir).

Luvi mührü

Milattan önce II. binyılda Hitit İmparatorluğu'nun çoğunda olmak üzere, özellikle güney ve güneybatı Anadolu'da Luvi dili konuşuluyordu; dilin yazılı arkeolojik buluntu kanıtlarıysa Anadolu'nun diğer bölgeleri de dāhil kuzey Suriye'de de bulunabilir. 

Luvi mührü, Troya Kazıları'nda bulunmuş, üzerinde Luvice yazı olan, M.Ö. 12. yüzyıla tarihlenen tunç mühür.

Troya yerleşiminin Anadolu'nun yerli halklarından Luviler ile bağlantısına işaret eder ve Troya kazılarının en önemli buluntulardan birisidir. Troya kazılarında ele geçen M.Ö. 2. binyıla ait tek yazılı belgedir.

1995 yılında Manfred Osman Korfmann'ın kazı başkanlığı döneminde, Troia VIIb tabakasında bulunmuştur. 2,3 cm çapındadır. Ön yüzündeki Luvice hiyeroglif yazıtta bir katibin ismi, arka yüzde de eşi olduğu tahmin edilen bir kadının ismi vardır.

Hepat

İlahlaştırılarak Hebat'a dönüştürüldüğü düşünülen Kraliçe Kubaba

HebatKheba veya KhepatHurrilerce yaşayan her şeyin annesi olarak bilinen ana tanrıçadır. Aynı zamanda tanrıların kraliçesidir.

Hebat, Hititlerde güneş tanrıçası, olarak da bilinir. Sümerlerdeki Kubau'dan alınmıştır. Aramilerdetevrat ve diğer bazı toplumlarda Havva olarak benimsenmiştir.   

Teşup

Tuvana kralı Varpalavas'ı Teşup'a taparken gösteren bir Hitit kabartması. 

TeşupHurrilerin gökyüzü ve fırtına tanrısıdırHattilerin tanrısı Taru'dan türetilmiştir. Hitit ve Luvi dilinde Tarhun (Tarhunt, Tarhuwant, Tarhunta) olarak bilinirdi.

Ailesi


Ullikummi

UllikummiHurri mitolojisine göre dev bir taş canavarıdır. Kumarbi ile deniz tanrısının kızının oğludur. Hattuşaş'ta keşfedilen çivi yazısı metinlerdeki edebi mitin mevcut redaksiyonundaki dili Hititçedir. Hattuşaş'ta "Ullikummi'nin Şarkısı"nın Hurrice parçaları bulunmuştur.


Bilim tarihi

Yirminci yüzyılın başlarında 1902 ve 1917 yılları arası Hititçenin çözülmesinden sonra, Çivi Yazısı Luvice 1919'da öncü Hititolog Emil Forrer tarafından Hititçeden bağımsız fakat ilgili bir dil olarak kabul edildi. Dilin araştırılmasındaki daha da büyük ilerlemeler II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha fazla sayıda metnin yayımlanması ve tahlil edilmesiyle meydana geldi. Bu dönemin çalışmaları arasında; Bernhard Rosenkranz, Heinrich Otten ve Emmanuel Laroche'un eserleri de bulunmaktadır. Tüm metinsel külliyâtının 1985 senesinde Hititoloji uzmanı Frank Starke tarafından yeniden düzenlenmesinin yoluyla da önemli bir ivmelenme yaşandı ve ilerleme kaydedildi.

Luvi hiyerogliflerinin keşfinin sonrası deşifre edilmesi ve tasniflendirilmesi ise çok daha büyük zorlukları ortaya çıkardı. 1920'lerde çeşitli girişimlerde bulunuldu fakat başarısız olundu ve 1930'larda tek tek ayrıntılı olacak şekilde logogramların ve hece göstergelerinin doğru ataması da ancak sağlanabildi. Dilin tasnîfiyle ilgili olarak o zamanlar henüz bir ortak mutâbakata varılamamıştı, ancak onu Hititçenin bir biçimi olarak kabul ettiler ve bu nedenle de dili Hiyeroglif Hititçe olarak belirlediler.

                                                      

                                                                                                        Sözde "Tarkondemos Mühürü"                                            

                                          

                                       Çift dilli Mira kralı Tarkašnava Mührü.   

II. Dünya Savaşı nedeniyle araştırmalar kesintiye uğradıktan sonra, 1946'da Türk arkeolog Halet Çambel ve Helmuth Theodor Bossert tarafından MÖ 8. yüzyıla ait Fenike alfabesi ve Hiyeroglif Luvice ile yazılmış olan çift dilli Karatepe yazıtlarının keşfedilmesi ve yayımlanmasıyla da belirleyici olan atılım da gerçekleşmiş oldu. 

İngiliz arkeolog John David Hawkins, İtalyan filolog Anna Morpurgo Davies ve Alman Klasik filoloji uzmanı Günter Neumann tarafından 1970'lerde çok sayıdaki hiyeroglifin kapsamlı bir şekilde gözden geçirilerek okunmasının bir sonucu olarak; hem çivi yazısı hem de hiyeroglif metinlerin en nihāyetinde aynı Luvice dilini kaydettiğini de ortaya çıkardı. 

İlginç bir şekilde bu yeniden gözden geçirme yani revizyon okumaları, bilinen Luvi yerleşim bölgelerinin dışında Luvi hiyeroglif yazısı kullanılarak Urartu dilinde yazılmış olunan Urartu çanak çömleklerinin üzerindeki notlardan elde edilmiş olan bir keşiften de kaynaklanmıştı; ve o zamana kadar ī olarak okunan  göstergenin za ses değerini belirtmek için kullanıldığı da gösterilmiş olundu ve bu da bir zincirleme tepkimeyi de başlatmış ve tamamen yepyeni bir okuma sistemini de ortaya çıkarmıştı. O zamanlardan bu yana yapılan araştırmalar, bu iki Luvi lehçesinin arasındaki benzerlikleri daha da iyi tanımlamaya odaklandı ve bu da Luvi dilinin daha da iyi derecede anlaşılmasına yol açtı.


Wikipedia.org/wiki/Luvice#


Hammarström, Harald; Forkel, Robert; Haspelmath, Martin, (Ed.) (2017).

John David Hawkins, Anna Morpurgo-Davies, Günter Neumann: Hittite hieroglyphs and Luwian. New evidence for the connection (= Nachrichten der Akademie der Wissenschaften in Göttingen, Philologisch-Historische Klasse. Jg. 1973, Nr. 6). Vandenhoeck & Ruprecht, Göttingen 1973, ISBN 3-525-85116-2.

Karatepe yazıtları

Kuzey Kapısı'ndaki Karatepe iki dilli Fenike yazısı bölümü.

Azatiwada yazıtı olarak da bilinen Karatepe yazıtları (MÖ 8. yüzyıl), Fenike ve Luvi metinlerinden oluşan ve Anadolu hiyerogliflerinin şifresinin çözülmesini sağlayan taş levhalar üzerine yazılmış iki dilli bir yazıttır. Eserler, 1946'da arkeologlar Helmuth Theodor Bossert (1889–1961) ve Halet Çambel (1916–2014) tarafından Türkiye'nin güneyindeki Karatepe'de keşfedildi.

Bu yazıt, arkeologlara Luvi gliflerini deşifre etme yolunda adeta bir Rosetta Taşı olarak hizmet etmiştir.[1] Yazıt KAI 26 olarak da bilinir.

Azatiwada

Kenan ve Arami dillerinde yazıtları üzerine bir dizinin parçasi. 

Azatiwada, Kilikya‘da yerel bir hükümdardı. MÖ 738-732'de hüküm sürmüş olan Adanawa (Adana) kralı Awariku  (Urikki) tarafından hükümdar olarak atanmıştır.

Metin, Azatiwada'nın, Adana krallığına yaptığı hizmetlerin anlatıldığı otobiyografik bir açıklamadır. Yazıtın, MÖ 709'daki ölümünden sonrasına ait olduğu varsayılmaktadır. Bu tarihleme, hem Fenike metninin hem de hiyerogliflerin stilistik analizleriyle desteklenmiştir.

Karatepe çift dilli yazıtları, diğer birçok taş heykel ve kabartma ile birlikte Karatepe - Aslantaş Milli Parkı'nın bir parçası olan Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi'nde yer almaktadır.

J. D. Hawkins and A. Morpurgo Davies, On the Problems of Karatepe: The Hieroglyphic Text, Anatolian Studies, vol. 28, pp. 103–119, 1978


Karatepe-Aslantaş Millî Parkı


Karatepe-Aslantaş Millî Parkı, 1958 yılında Akdeniz Bölgesi’nde, Osmaniye İlinin Kadirli İlçesine 22 km uzaklıkta ve Ceyhan Nehrinin kenarında kurulmuştur.

Mili parkta Genç Hitit devrine ait (MÖ 8. yüzyıl) yerleşme ve kale kalıntıları bulunur. Bu alanda sonraki zamanlarda Roma ve Bizans medeniyetlerine ait yerleşmeler kurulmuş kalıntılar bulunur.[1]

Millî parkta; kızılçammeşe türleri ve maki florasının meydana getirdiği bitki örtüsü, yaban domuzuçakaltavşantilki,sincap, turaçkeklik gibi yaban hayvanları toplulukları ile Ceyhan nehrinde yayın ve sazan balıkları bulunmaktadır.

Ayrıca bakınız



wikipedia.org/wiki/Karatepe-Aslantaş-Nationalpark


&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Hititçe

M.Ö. 2000 yılında Anadolu'da konuşulan diller. Sarı renkle Hitit dilinin merkez bölgesi; mavi renkte ölü dil olan Luvi dilinin Anadolu Kolu; kırmızı renkli Palaiko adı verilen Hitit İmparatorluğu’na bağlı olan ve onun kuzeye doğru uzantısı durumunda bulunan bölgede ise M.Ö. 1500 yılına kadar konuşulan ve daha sonra Kafkasya’dan gelen göçler neticesinde ölü dil durumuna düşen Palaik dili gösterilmektedir.

Hititçe veya Hitit dili (Hititçe: 𒉈𒅆𒇷nešili veya nešaumnili), Tunç Çağı'nda Anadolu'da yaşamış Hititlerin veya dillerinde kendilerine verdikleri isimleri ile Neşalıların konuşmuş olduğu, Hint-Avrupa dillerinin Anadolu alt grubuna ait bir ölü dil. Dil, diğer Anadolu dilleri olan Luvice ve Palaca ile yakından ilişkilidir. Tarihte belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dilidir. 

Dilin tarihi, Asur Akadcasında yer alan alıntı sözcük ve özel isimler baz alınarak M.Ö. 20. yüzyıla kadar dayandırılabilir, ancak Hititçe yazılmış Anitta metinleri gibi ilk kaynakların tarihte ortaya çıkması M.Ö. 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Dil, Geç Tunç Çağı'nda yerini Luviceye bırakmaya başlamıştır. 13. yüzyılda ise Luvice, Hititlerin başkenti Hattuşaş'da dominant dil haline gelmiştir.[2] Bronz Çağı Çöküşü sonrasında Hititçe ölü bir dil hâline gelse de Luvice, Geç Hitit Devletleri'nde varlığını bir süre daha sürdürmüştür.

Dil, Çek bilim insanı Bedřich Hrozný'nin çalışmaları sonunda çözümlenmiş, kendisi 1917'de ilk Hitit gramerini yayınlamıştır.

Dilin çözülmesi

1902 yılında Jørgen Alexander Knudtzon Mısır-Hitit hükümdarları arasındaki mektupları inceleyerek ve dilin morfolojik yapısını dikkate alarak Hititçenin Hint-Avrupa dili olabileceğini öne sürdü. Bu teori Hint-Avrupa dillerinin morfolojik özelliklerinin alakasız başka dillerde de var olmasından ötürü geniş ölçüde kabul görmedi.

Hugo WincklerBoğazköy'de Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dil ile yazılmış tabletler keşfetti.[6] Bedřich Hrozný'nin bu tabletleri incelemesi ile dilin bir Hint-Avrupa dili olduğu kesinlik kazandı. Hrzony, bu çıkarımını Hint-Avrupa dillerinde yaygın olan, çekimlenen adlarda seslilerinin (ablaut, İngilizcedeki sing, sang, sung örneği gibi) ve sessizlerin (r/n) değişmesi gibi özelliklere dayandırarak yaptı. Örneğin "su" anlamına gelen tekil nominatif watar kelimesi, "suyun" anlamına gelen tekil genitif wedenas olarak çekimlenmekteydi. Hrozny, bu özelliklerin başka bir Hint-Avrupa dilinden alıntılanamayacağını öne sürmüştür.

Hrozny'nin ilk çözdüğü Hititçe cümle

Hrozny'nin ilk çözdüğü ve tercüme ettiği cümlenin "“Nu NINDA-an ezzateni watar-ma ekuteni” söz öbeği olduğu rapor edilmiştir. Hrozny, Babillerde kullanılan ve ekmek anlamına gelen NINDA ideogramını tanımış, ezza kelimesinin yemek yemek manasına gelebileceğini ve diğer Hint-Avrupa dillerinde yemek yemek anlamındaki Grekçe edein, Latince edere ve Almanca essen gibi kelimelerle eş asıllı olabileceğini düşünmüştür. Hozny bu benzerlikten yola çıkarak nu kelimesinin şimdi, watar kelimesinin su olduğunu, ekutteni sözcüğünün ise kelimenin başında yer alan eku- kelimesinin Latince aqua ile benzerliğini gözlemleyerek "su içmek" anlamına gelebileceğini öne sürmüştür ve cümleyi "Şimdi ekmek yiyecek ve su içeceksin." olarak

Yazı sistemi
Luvi hiyeroglifleri.  

Dil, Akadca'dan alındığı düşünülen Hitit çivi yazısı kullanılarak yazılmıştır, ancak bunun yanında farklı yazılar da kullanımdaydı. Resmî diplomatik yazışmaları ve saray arşivleri Âsur (Akad) çivi yazısıyla yazılırken kayalardaki kabartmalar ve yazıtlar için Anadolu hiyeroglifleri de denilen yazı sistemi kullanılırdı. Günümüzde, bu harflerle yazılan dilin Hititçe yerine dil ile akraba bir Luvice lehçesi olduğu bilinmektedir.  

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Hurriler


Bronz Çağında Hurriler.   

Hurriler veya Hurri Devleti, MÖ 3. binyıldan itibaren, SümerAkkadHititUgarit ve Mısır kaynaklarında hakkında bilgiler bulunan, Mezopotamya ve Yukarı Dicle bölgelerinde hüküm süren, konuştukları dil itibarıyla (HurriceAsya kökenli olduğunu kabul edilen ve MÖ 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren devlet.


Hurrilerin Ortaya Çıkışı
Louvre Aslanı ve bilinen ilk Hurrice Tablet

Erken Tunç Çağı'na ait Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kültür yerleşimlerinden olan Karaz Kültürü'nde ve Suriye'de bulunan çanak-çömlek türlerinin Hurrilere ait olduğu kabul edilmektedir. Hurillerle ilgili Akkad dönemi belgelerinden MÖ 3. binyılın sonlarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Mezopotamya'da yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bir müddet Akad hâkimiyetine giren ve Akatça yazı dilini kullanan Hurriler, Akkadlar'ın yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşmuşlar, bir takım beylikler kurmaya çalışmışlardır. Ancak Sümerler'in Üçüncü Ur Hanedanı zamanıda, Şulgi'nin bölgeye hâkim olması sonucu Hurriler bağımsızlığını yeniden yitirmişlerdir. Mari'de bulunan mektuplarda, Hurri kökenli bir topluluk olan Turukkiler'in yiyecek maddeleri yağmaladıkları yazılmıştır. Kayseri yakınlarında bulunan Kültepe'de bulunan çivi yazılı belgelerde çok sayıda Hurrice belgeye rastlanmıştır. Bu belgelerde Hurrice sözcükler bulunması, bu dönemde Hurrilerin Orta Anadolu'ya kadar etkisini sürdürdüğünü göstermektedir. Babil kaynaklarında, Hitit Kralı I. Murşili'nin, Babil seferinin dönüşünde Hurriler ile savaştığı yazmaktadır.

Artan nüfusun bir sonucu olarak MÖ 2500'lerde bölgedeki otlakların yetersiz kalması nedeniyle güney yönünde yayılma göstermişlerdir. Bu göçler iki ana hat üzerinden, Urmiye Gölü çevresinden Mezopotamya ve Elazığ - Malatya üzerinden Kuzey Suriye ve Filistin'e olmuştur.

Mitanni Göçleri ve Hititlerle Mücadele
aşt=Mitanni, ca. 1400 BC

Mitannilerin MÖ 16. yüzyılda Doğu Anadolu BölgesiGüney Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye olan göçleri vardır. Bu göçler Hurrilerin yaşadıkları yerlere olduğundan, Hurriler batıya doğru kaymışlardır. Bu kaymalar sonucu Hititler ile mücadeleler başlamıştır. Bazı Hurri kabileleri ise Mitanni egemenliğini kabul ederek onların yeni bir devlet kurmalarına yardım etmiştir. Mitannilerin ikinci göçü ile birlikte, yine batıya kayma olmuş ve Hurriler Hitit denetimindeki Çukurova bölgesini ele geçirerek burada Kizzuvatna Devleti'ni kurmuşlardır. I. Murşili'nin ölümünden sonra Hititler uzun süren bir taht kavgasına başlamışlardır. Bu durumdan yararlanan Hurriler Hattuşaş'a kadar ilerlemiştir. Burada kraliçe ve çocuklarını esir almışlardır. Hitit Kralı I. Zidanta zamanında Hititler bu devleti tanımış ve kral Pilliya ile barış anlaşması yapmıştır.

Hurri - Mitanni Devleti
Hititler Kral I. Şuppiluliuma'nın kraliyet mührü. 

MitannilerKizzuvatna dışında yaşayan Hurrilerin önemli bir kısmını hâkimiyeti altına alarak, toprakları bugünkü Kerkük bölgesinden Akdeniz'e kadar uzanan bir devlet kurmuşlardı. Türkiye-Suriye sınırına yakın bir yerde Resulayn civarında olduğu kabul edilen Vaşşuganni şehrini başkent yapmışlardı. Hurri-Mitanni Devleti'nin nüfusunun çoğunluğunu Hurriler oluşturmaktaydı. Devlet soyluları Hurrice isimler kullanmaktaydı. Mitani kralı Tuşratta'nın Mısır firavununa gönderilen ve Amarna'da bulunan mektupların çivi yazısı kullanılarak Hurrice yazılması, Tuşratta'nın Akatça yazılmış diğer mektuplarda, karşılığı bilinmeyen kelimeler için Hurrice kullanılması ve Tuşratta'nın bazen kendinen Hurri Kralı olarak bahsetmesi Mitanni Devleti'nin resmî dilinin Hurrice olduğunu göstermektedir.[11] Ayrıca, Mısırlarla yapılan yazışmalarda, Hurri-Mitanni Devleti'nin Hititler'e karşı başarılar kazanıldığı öğrenilmektedir.

Hurri Dili 
                        
Tuşrutta'nın, 3. Amenhotep'e gönderdiği tablet mektup.

Sondan eklemeli ve son derece ergatif olan Hurri dili, antik Urartu Krallığı'nın dili olan Urartucayla akrabadır.[14] Bu iki dil birlikte Hurro-Urartu dillerini oluştururlar. Hurro-Urartu dillerinin bağlantılı olduğu diller tartışmalıdır. Hurro-Urartu dillerinin diğer dil aileleriyle (örneğin, Kuzeydoğu Kafkas dilleri) dilbilimsel bir ilişki içinde bulunduğuna dair çeşitli hipotezler var, ancak bunların hiçbiri genel olarak kabul görmemekte.

Hurrice, Hint-Avrupa ve Sami dilleri benzememektedir. Ayrıca eklerden oluşan Hattice'den de farklıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği kelimelerin arkasına eklenen eklerle oluşturulması iken bilinen hiçbir sondan eklemeli dile benzememektedir.

Hurrice, göçler sonucu oluşan Mitanni Devleti ve Hititler tarafından benimsenmiş, günlük yaşamdan kralların aldığı ünvanlara kadar kullanmışlardır.

wikipedia.org/wiki/Hurriler

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Hititler

Kuşşara’nın, tahmini lokasyonu.

Kuşşara

Kuşşara veya Kussara (Hititçe: Kuššara / Kuššar), Orta Tunç Çağı'nda Anadolu'da yer alan ve Eski Hitit Krallığı'nın kökeni olarak kabul edilen bir kent ve küçük bir krallıktır. Kuşşara, Hitit hanedanının ilk üyeleri Pithana ve oğlu Anitta'nın memleketi olarak bilinir.

Konum
Hındıllı Höyüğünden çıkan ağaç parçaları. 

 Kültepe’de bulunmuş olan Eski Asur ticaret tabletlerinde (Ku-ša-ra) ve erken Hitit metinlerinde (Ku-uš-ša-ra) adı geçmektedir. Çeşitli araştırmacılar Kuşşara'nın konumu için AcemhöyükElbistan ovası, ŞarAlişar HöyüğüPınarbaşı ve Altınyayla gibi lokasyonlar önermiştir. Kültepe tabletlerinden elde edilen verilere göre şehrin Kaneş (Kültepe)’nin doğusunda Kızılırmak yayının dışında bir bölgede olduğu tahmin edilmektedir.

Tarihçe

MÖ 19. yüzyılda Kuşşara’da Anadolu’ya gelen Asurlu tüccarların küçük bir ticaret istasyonu bulundurduğu bilinmektedir ancak kentin yönetimi ile ilgili bir bilgi bulunmamıştır.[3] Kuşşara'nın bilinen ilk kralı Pithana'dır. Anitta belgesi olarak bilinen Hitit döneminde yazılmış bir metine göre yaklaşık MÖ 18. yüzyıl sonlarında, Kuşşara şehri kralı Pithana, önemli bir ticaret merkezi olan Neşa’yı (Kaneş)[4] bir gece saldırısıyla ele geçirdi. Oğlu ve ardılı Anitta, Neşa'da çıkan isyanı bastırdı ve burayı başkent yaptı. Aynı belgeden Anitta’nın ayrıca Zalpuwa, Hattum, Hattuşa gibi şehirleri fethederek "Büyük Kral [en]" unvanını aldığı da bilinmektedir.[5] Neşa başkent haline gelmiş olmakla birlikte, bu dönemde Kuşşara da Anitta’nın yönetiminde kalmış olmalıdır. Anitta’nın veliahtı olduğu tahmin edilen Peruwa isimli kişinin kral olup olmadığı belli değildir.[6]

Hitit devletinin ilk krallarından I. Hattuşili (MÖ 17. yüzyıl), yıllıklarınnda kendisini “Büyük Kral, Hatti kralı, Kuşşara hükümdarı[7]” olarak tanımlar.[8] Buradan Hattuşili'nin soyunun Pithana ve Anitta gibi Kuşşara şehrinden geldiği anlaşılır. “Hattuşili’nin vasiyeti” olarak bilinen bir diğer belgesi “Büyük Kral, Tabarna Kuşşara'da hastalandığında” şeklinde etiketlenmiştir. Ölüm döşeğindeyken yazdırdığı anlaşılan bu belgeye göre Hattuşili halefini belirlemek için Kuşşara'da bir meclis toplamıştır.[9]

Kuşşara'da ölmüş olmasına rağmen, I. Hattuşili Hitit devletinin merkezini Hattuşa'ya taşımıştır ve bundan sonraki dönemde Hitit kayıtlarında Kuşşara'ya hemen hemen hiç rastlanmaz. Ancak, üç yüzyıl sonra, kral III. Hattuşili’nin kimi dokümanlarında şeceresine I. Hattuşili’yi Kuşşara hükümdarı unvanıyla eklemesi ve gene aynı döneme ait bazı dini ritüel metinlerinde muhtemelen I. Hattuşili kastedilerek Kuşşaralı krala adaklar yapılması hanedanın Kuşşara bağlantısının unutulmamış olduğunun göstergesidir.

Notlar

  1. Ünal 1980-83, s. 379. Geç dönem Hitit metinlerinde şehir Kuşşar (Ku-uš-šar) olarak yazılmıştır.
  2. ^ Daha önceki görüşlerin bir özeti ve mevcut son verilere göre yapılan analiz için bkz. Barjamovic 2011, ss. 143-148.
  3. ^ Kuşşara ismi en az 26 farklı Kültepe tabletinde geçmektedir. Barjamovic 2011. ss. 143-150.
  4. ^ Neşa, Akadcası Kaneş olan (günümüzde Kültepe) şehrinin Hititçe adıdır.
  5. ^ Anitta belgesinin İngilizce tercümesi icin bknz. Beckman 2006a, ss. 216-219.
  6. ^ Ünal 1980-83, s. 379.
  7. ^ Birebir tercümesi ‘Kuşşaralı adam’ şeklinde olmakla birlikte, burada ‘adam’ kelimesi hükümdar manasında kullanılmıştır.


wikipedia.org/wiki/Kuşşara

Hatti

Orta Anadolu'da Hatti bölgesi

HattiAnadolu'da Kızılırmak civarında Tunç Çağı'na ait bir bölgedir. Tunç Çağı'nın sona ermesiyle isim, Kuzey Suriye (Geç Hitit devletleri) için kullanıldı.

Buraya işaret eden en eski kaynak, Hatti'nin efsanevî kralı Pamba'dan söz eden Naram-Sîn şiirinde (M.Ö. 22. asrın ilk yarısında) bulunur. M.Ö. 1900'lere ait Kültepe'nin eski Âsur belgelerinde Atti, Kızılırmak'ta birkaç şehir devletinin bulunduğu bir bölgeyi belirtir. Bu bölgenin nüfûsu Hint-Avrupa dışı Hattiler'di.

Hititler arasında Hatti, Hitit İmparatorluğunu veya AnkuvaArinnaHattuşaşTaviniya ve Zipaland gibi mühim şehirlerin bulunduğu merkezî bölgeyi belirleyebilirdi.

Hitit İmparatorluğu'nun M.Ö. 1180 civarında yıkılmasından sonra Suriye'nin kuzeyinde Yeni Hitit devletlerine geçen Hatti ismi, hususiyetle Karkamış civarındaki topraklara Yeni Asur kaynaklarında bu isimle anılabiliyordu.

Tanah'ta Ḥatti; חִתִּ֥י (romanize: ḥitti) olarak anılmıştır. 

Literatür

  • Hubert Canik: Die Hethiter und ihr Reich.Das ganze Land Ḥet. bölümü, Konrad Theiss Verlag, Stuttgart, 2002, ISBN 3-8062-1676-2.


&


Tarihçe

Hititlerin I. Şuppiluliuma döneminde ulaştığı en geniş sınırlar.

Tarihçe:
Kökenleri

Hititlerin ataları, Anadolu dil ailesinin (Proto)-Hint-Avrupa'dan ayrıldığı MÖ 4400 ile 4100 yılları arasında Anadolu'ya gelmişlerdir. Son genetik ve arkeolojik araştırmalar, Proto-Anadolu dilini konuşanların bu bölgeye MÖ 5000 ile 3000 yılları arasında geldiklerini göstermiştir. Proto-Hitit dili MÖ 2100 civarında gelişmiştir ve Hitit dilinin kendisinin MÖ 20. ve 12. yüzyıllar arasında Orta Anadolu'da kullanıldığına inanılmaktadır.

Hititler ilk olarak MÖ 1750'den bir süre önce Kussara krallığı ile ilişkilendirilir.

Anadolu'da Bronz Çağı boyunca Hititler, Hatti ve Hurriler ile birlikte yaşadılar. Bu beraberlik fetih yoluyla veya kademeli olarak asimile edilmeyle sağlanmış olabilir. Arkeolojik açıdan Hititlerin Balkanlar'daki Ezero kültürü ve Kafkasya'daki Maykop kültürü ile ilişkileri daha önce göç çerçevesinde ele alınmıştı.[39]

2007 yılında David W. Anthony tarafından yapılan araştırmalar, MÖ 4200-4000 yılları arasında arkaik Hint-Avrupa dilleri konuşan göçebe çobanların Tuna Nehri vadisine doğru yayıldıklarını ve bu göçlerin Eski Avrupa uygarlığının çöküşüne yol açtığını veya bu çöküşten faydalandığını gösteriyor.[40] Anthony, bu göçebelerin dillerinin "muhtemelen Anadolu'da kısmen korunmuş arkaik Proto-Hint-Avrupa lehçelerini içerdiğini" ve torunlarının bilinmeyen bir tarihte, belki de MÖ 3000 gibi erken bir tarihte Anadolu'ya yerleştiğini öne sürüyor.[41][42]

J. P. Mallory, Anadoluluların MÖ 3. binyılda kuzeyden, Balkanlar veya Kafkaslar üzerinden Yakın Doğu'ya ulaşmış olabileceğini öne sürmüştür.[43]

Parpola ise, Hint-Avrupa dilini konuşan toplulukların Avrupa'dan Anadolu'ya göçünü ve Hititçenin doğuşunu, Proto-Hint-Avrupa dilini konuşanların MÖ 2800 civarında Yamnaya kültüründen Tuna Vadisi'ne göç etmesiyle ilişkilendiriyor. Bu görüş, Proto-Hint-Avrupa dilinin Anadolu'ya MÖ 3. binyılda girdiği şeklindeki "geleneksel" varsayıma da uymaktadır.

Ancak Petra Goedegebuure, Hitit dilinin doğu sınırlarındaki kültürlerden tarımla ilgili birçok kelime ödünç aldığını göstermiştir. Bu durum, Hititlerin Kafkasya üzerinden göç ettiklerine dair bir kanıttır.[44]

Orta Anadolu'nun baskın yerli sakinleri Hint-Avrupa kökenli olmayan diller konuşan Hurriler ve Hattilerdi. Bazıları Hattice'nin Kuzeybatı Kafkasyalı bir dil olduğunu ileri sürmüştür, ancak Hurrice neredeyse izole bir dildir (yani Hurro-Urartu ailesindeki sadece iki veya üç dilden biridir).

Eski Asur İmparatorluğu'nun gücünün zirvesinde olduğu dönemde, bölgede Asur kolonileri de bulunmaktaydı. Hititler, çivi yazısını bu dönemde Yukarı Mezopotamya'da yaşayan Asurlulardan öğrenmişlerdir. Bölgede bulunan bazı metinler, Eski Asur İmparatorluğu'nun MÖ 18. yüzyılın ortalarında yıkılmasının ardından, Hititlerin hakimiyet kurmasının zaman aldığını göstermektedir.

Birkaç yüzyıl boyunca, genellikle çeşitli şehirleri merkez alan ayrı Hitit grupları vardı. Daha sonra, Hattuşa (bugünkü Boğazkale) şehri merkezli güçlü liderler ortaya çıkmış ve bu grupları birleştirmeyi başarmışlardır. Bu liderler, Orta Anadolu'nun büyük bir kısmını fethederek Hitit Krallığı'nı kurmuşlardır.

Hititler

Hititler veya EtilerBatı Asya'da Tunç Çağı'nın ilk büyük medeniyetlerinden birini kuran AnadoluluHint-Avrupa halkıdır. Muhtemelen Karadeniz'in ötesinden gelerek MÖ 2. milenyumun başlarında günümüz Türkiye topraklarına yerleşmişlerdir. 

Hititler, Kuzey-Orta Anadolu’da bir dizi siyasal oluşum meydana getirdi. Bunlar arasında MÖ 1750’den önce var olan Kuşşara Krallığı, yaklaşık MÖ 1750–1650 yılları arasına tarihlenen Kaneş ya da Neşa Krallığı ve MÖ 1650 dolaylarında başkenti Hattuşa olan bir imparatorluk yer alıyordu. Modern dönemde Hitit İmparatorluğu olarak bilinen bu yapı, MÖ 14. yüzyılın ortalarında I. Şuppiluliuma döneminde en parlak dönemine ulaşmış, Anadolu'nun çoğunu, Levant'ın kuzeyini ve Yukarı Mezopotamya'nın bir kısmını kapsayarak rakip Hurri-Mitanni ve Asur imparatorluklarıyla komşu olmuştur.

MÖ 3000 yıllarında pek iyi bilinmeyen nedenlerden ötürü Karadeniz'in kuzeyinden güneye doğru göç eden kavimlerden birisi olduğu iddia edilen Hititler, Anadoluya MÖ 2100-2000 yılları arasında Kafkasya üzerinden gelmişler ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya geçmişlerdir. MÖ 2000-1600 yılları arasında, Anadolu'da o dönemlerde hâkim olan Hatti ve Hurri beyliklerinin yanı sıra Hint-Avrupalı kavimlere de rastlanmaktadır. Bu dönemlerde Hitit prenslerinin kendilerine çeşitli politik sebeplerle Hattice ve Hurrice ad takmaları kimin yerli halk, kimin Hint-Avrupalı göçmen kavimler olduğunun anlaşılması.

 Hititler, yaklaşık iki yüz yıl boyunca gelişen Neşa kentinden sonra kendilerini “Neşitler” ya da “Neşalılar” olarak adlandırmışlardır. Ta ki Labarna adında bir kral MÖ 1650 civarında I. Hattuşili (“Hattuşa'nın adamı” anlamına gelir) adını alıp başkentini Hattuşa'da kurana kadar.

Hititlerin Anadolu'daki egemenlikleri Eski Krallık Dönemi (MÖ 1660-1460) ve Büyük Krallık Dönemi (MÖ 1460-1190) olarak iki kısımda incelenebilir. MÖ 1660 civarında İç Anadolu'daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli olarak kurdukları devlet MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altında Levant ve Yukarı Mezopotamya'ya değin genişleyerek bir süper güç hâlini almış ve egemenliklerinin pik noktasında Mısır ile beraber o zamanın medeniyet dünyasını paylaşmışlardır. Hitit tarihinde ilk kez Hititçe olduğu kabul edilen bir isimle tahta çıkan I. Şuppiluliuma yönetimi altında Hititlerin etkisi öylesine artmıştır ki genç yaşta ölen Mısır firavunu Tutankhamun'un dul eşi Ankhesenpaam, Şuppiluliuma'nın oğullarından biri ile evlenmek istemişti.

Halk, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe ve Luvice dillerini konuşmuştur. Bu dillerin yanı sıra tabletlerinde Sümerce ve Akadca yazılar da mevcuttur. Anadoluya gelmeden önce mi yoksa geldikten sonra mı kullanmaya başladıkları bilinmemekle beraber çivi yazısını ve hiyeroglif yazı sistemini kullanmışlardır. Hititler anal adı verilen günlükler tutmuş, çok-tanrılı bir dine inanmışlardır.

Tunç Çağı Anadolu'sundan kalma bazı demir objeler bulunsa da bunların sayısı aynı dönemde Mısır, Mezopotamya ve diğer bölgelerdeki buluntularla benzerlik göstermektedir ve bu objelerin sadece küçük bir kısmı silahtır. X-ışını, Tunç Çağı'ndan kalan demirlerin çoğunun veya tamamının gök taşı kaynaklı olduğunu göstermektedir. Hitit ordusu ayrıca savaş arabalarını kullanmasıyla da bilinmektedir.

Günümüzde Hititler artık bu sözcüğün çoğul haliyle anılmaktadır. Türkçede ilk başta Etiler olarak adlandırılsalar da sonradan Hititler denmeye başlanmıştır. Sedat Alp tarafından incelenen Asurca metinlerdeki Anadolulu şahıs adlarında yer alan "ala", "ili" ve "ula" takılarının, Hattice "al", "il" ve "ul" takılarının Hititçeye uygulanmış hali olduğunu belirtmesi üzerine Anadoluda belirgin Hitit izlerinin MÖ 1800-1700 yılları arasında Neşa'da günümüzdeki adıyla Kültepe'de rastlanılmıştır.

Boğazköy'de 1910'lu yıllarda tabletler okunmaya başlandıktan ve 1917 yılında Bedřich Hrozný Hititçe'nin bir Hint-Avrupa dili olduğunu ortaya koymasından sonra Eski Ahit'te "Hittim" olarak bahsedilen halkın Anadoluda yaşayan Hititler oldukları anlaşılmıştır. 

1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte Hititlere yönelik modern ilgi, ivme kazanmıştır. Hititler, Halet Çambel ve Tahsin Özgüç gibi Türk arkeologların yoğun dikkatini çekmiştir.  

Bu dönemde, yeni bir bilim dalı olan Hititoloji, devlet iştiraki olan Etibank ("Hitit bankası") gibi kurumların isimlendirilmesinde rol oynamıştır.Ayrıca gelişen Hitit araştırmaları, Hitit başkenti Hattuşaş'ın 200 kilometre (120 mi) batısında yer alan ve dünyanın en kapsamlı Hitit sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapan Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin kurulmasına vesile olmuştur.

Keşfi

İlk keşifler

Fransız bilim insanı Charles Texier, 1834'te ilk kez Hitit kalıntılarını keşfetti, ancak bunları böyle tanımlamadı.[20][21] Kendisinin ve bilim camiasının genel kanısı, bu antik yerleşimin Herodot'un bahsettiği Pteria (günümüzde Kerkenes'de olduğu bilinmektedir.) olduğu yönündeydi.[22][23]

Hititler hakkında ilk arkeolojik kanıtlar, Kültepe'deki karumda bulunan ve Asurlu tüccarlar ile belirli bir "Hatti ülkesi" arasındaki ticari ilişkileri kayıt altına alan tabletlerde ortaya çıktı. Tabletlerdeki bazı isimlerin, Hattice ya da Asurca değil, Hint-Avrupa isimleri olduğu düşünülmekteydi.[24][25]

Boğazkale'de William Wright tarafından 1884 yılında keşfedilen, "Hattuşalılar" tarafından yapılan bir anıtın üzerindeki yazının, Kuzey Suriye'deki Halep ve Hama'dan gelen değişik hiyeroglif yazılarla eşleştiği keşfedildi.[26] Aslında Hama'daki hiyeroglif yazılar çok önceden, 1722 yılında keşfedilmişti;[27] ancak bu yazıların Mısır hiyerogliflerinden farklı olduğunun farkına varan ilk kişi 1822 yılında J. L. Burckhardt olmuştu. 1870'e gelindiğinde A. Johnson ve S. Jessup, burada iki tane daha anıt keşfetmiş, ancak bölge halkının engellemesiyle onları kopyalayamamış, elleri boş dönmüşlerdi. Niyahet, iki yıl sonra, William Wright, Vali Suphi Paşa'nın da yardımıyla yazıların kopyalarını British Museum'a yollamış, aslını da İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne taşıtabilmişti.[28][29][30]

1887'de Mısır-Amarna'da yapılan kaçak kazılar sonucunda, Firavun III. Amenhotep ve oğlu Akhenaton'un diplomatik yazışmaları ortaya çıktı. Bu mektuplardan ikisi, "Kheta Krallığı" tarafından Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dilde yazılmıştı, akademisyenler sesleri az çok yorumlayabilseler de içeriğini çözememişlerdi.[31]

Bundan kısa süre sonra Sayce, 1880 yılında "Eski Ahit'teki Hititlerin Anadolu'da büyük bir imparatorluk kurduğu" şeklinde ortaya attığı teorisini,[32] "Anadolu'daki "Hatti" veya "Khatti", Mısır'da bulunan metinlerde anılan "Kheta krallığı" ile hem de Eski Ahit'teki Hititler ile aynıdır." şeklinde genişletti.[33]

Max Müller gibi diğerleri, Khatti'nin muhtemelen "Kheta" olduğunu kabul ettiler ancak onu Eski Ahit Hititleri yerine yine Eski Ahit'ten Kittim ile ilişkilendirmeyi önerdiler.[34]

Sayce'ın tanımlaması, 20. yüzyılın başlarında geniş çapta kabul görmeye başladı;  Boğazköy'de ortaya çıkarılan medeniyete "Hitit" adı verildi.[35]

Arkeolog Hugo Winckler, Boğazköy'de, 1906'da başlayan aralıklı olarak yapılan kazılarda, Akadca çivi yazısıyla yazılmış ve Kheta'dan gelen Mısır harfleriyle aynı bilinmeyen dilde yazılmış 10.000 tabletlik bir kraliyet arşivi buldu. Ayrıca Boğazköy'deki kalıntıların, bir noktada Kuzey Suriye'yi kontrol eden bir imparatorluğun başkentinin kalıntıları olduğunu da kanıtladı.

Hattuşaş'da Alman Arkeoloji Enstitüsü başkanlığında 1907 yılından başlayan kazılar I. Dünya Savaşı sebebiyle durdu. 1931-1939 yılları arasında hız kazanan çalışmalar bu sefer de, II. Dünya Savaşı sebebiyle durduruldu, nihayetinde 1951 yılında tekrar başlatıldı.[36] Kültepe, 1948'den 2005'teki ölümüne kadar Profesör Tahsin Özgüç tarafından başarıyla kazıldı. Hitit hükümdarlarını ve Hitit panteonunun tanrılarını tasvir eden çok sayıda kaya kabartmasının bulunduğu Yazılıkaya kaya tapınağı da dâhil olmak üzere Hattuşa'nın yakın çevresinde daha küçük ölçekli kazılar da yapılmıştır.

Eski Ahit'teki atıflar

Hitit uygarlığının arkeolojik olarak keşfedilmesinden önce haklarındaki tek bilgi kaynağı Eski Ahit'te bulunan atıflardı. Francis William Newman, 19. yüzyılın başlarında yaygın olan eleştirel görüşü şu şekilde ifade etmişti: "Hiçbir Hitit kralı, güç konusunda bir Yehuda Kralı ile karşılaştırılamaz..."

NOT: Hz Yaku oglu Levi (Kenan'dan Jeruselim'e babasi ölümünden dolayi tasinmislardir) 

Jeruselim'de Hz Yakup 12 tane oglullarina (israilogullari) diyorlardi cu

19. yüzyılın ikinci yarısındaki keşifler Hitit krallığının ölçeğini ortaya çıkardığında, Archibald Sayce, Anadolu medeniyetinin Yehuda ile karşılaştırılmasından ziyade "bölünmüş Mısır Krallığı ile karşılaştırılmaya değer olduğunu" ve "Yehuda'nınkinden sonsuz derecede daha güçlüydü" şeklinde fikirler öne sürdü.

Sayce ve diğer bilim insanları ayrıca Yehuda ve Hititlerin İbranice metinlerde asla düşman olmadıklarını belirtmişlerdir; Krallar Kitabı'nda anlatıldığına göre, İsrailoğullarına sedir, savaş arabaları ve atlar konusunda takviyede bulunmuşlar, ayrıca Yaratılış Kitabı'nda anlatıldığına göre İbrahim'in dostları ve müttefikleri idiler. Hititli Uriya, Kral Davud'un ordusunda bir yüzbaşıydı ve 1. Tarihler 11'e göre onun "güçlü adamlarından" biri olarak sayılmaktaydı. 

Tarihçe

Tarihi açıdan paleo-İbrani alfabesi olarak da isimlendirilen Fenike alfabesi Yahudi metinlerinde kullanılmış ana yazıyı oluşturmuştur, ancak bu yazının kullanımı MÖ 6. yüzyıl civarında Babil Sürgünü döneminde kalkmış ve Asur kökenli Arami alfabesi kullanılmaya başlanmıştır.[1] Modern İbrani alfabesi Arami alfabesinden türemiş olmakla birlikte, Sâmirî alfabesi hala eski alfabeden evrilmiş bir yazı sistemi kullanmaktadır.Tarih boyunca az çok şekil değişiklikleri geçirmiş olan İbrani alfabesinin Antik Dönem İbrani Alfabesi, Kare Yazı, El Yazısı, Raşi ve Solitreo gibi biçimleri de bulunmaktadır.

İbrani alfabesi


İbrani alfabesi (İbraniceאָלֶף־בֵּית עִבְרִיromanize: Alefbet ivri), Sami dilleri grubuna bağlı ve İsrail'in resmî dili olan İbranicenin ve Aşkenaz Yahudilerinin konuştuğu bir Cermen dili olan Yidiş (Yahudi Almancası) ile Sefarad Yahudilerinin dili olan Ladino (Yahudi İspanyolcası) gibi diğer Yahudi dillerinin yazımında kullanılan Arami alfabesi kökenli bir ünsüz alfabesi.

Birçok Sami dilinde olduğu gibi İbrani alfabesi de sağdan sola doğru yazılan 22 temel sessiz harften oluşmaktadır. Harfler bitiştirilmez ve ayrı yazılır. Beş harfin sonda yazılışı farklıdır ve bunlara sofit denir. Sesli harfler (נִקּוּד, nikkud; çoğulu: nikkudot), ana harflerin altına konulan işaretler ile gösterilir. Ancak bu noktalamalar çoğu zaman kullanılmaz. Bunlar; ancak dini metinler, sözlükler ve yabancı kelimelerin doğru okunuşunu göstermek için kullanılır.

Her İbranice harfin sayısal bir değeri bulunmaktadır. Örneğin, alefin sayısal değeri 1 ve yodun sayısal değeri 10'dur; 11 sayısı ise bu iki harfin kullanımıyla gerçekleşir (יא).

  • Bazı harflerin yanında bulunan yıldız işareti o harfin sadece kelime sonunda kullanıldığına işarettir.
  • C sesi gimal harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
  • Ç sesi tsadi harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
  • J sesi zayin harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
  • İbranicede W sesi bulunmazken W sesi olan yabancı kelimeler için çift vav kullanılı


Kaynakça

  1. The Mishnah, ed. Herbert DanbyOxford University Press: Oxford 1933, s.v. Megillah 1:8, p. 202 (note 20); Yadayim 4:5-6, p. 784 (note 6) (0-19-815402-X)
  2. ^ Angel Sáenz-Badillos (1993). A History of the Hebrew Language. Cambridge, England: Cambridge University Press. ISBN 0-521-55634-1.


wikipedia.org/wiki/İbrani_alfabesi


İran Sürgünü ve Safevî Desteği

Hümâyûn'un hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri sürgün yıllarıdır. 1540–1545 arasında farklı bölgelerde barınmak zorunda kalan Hümâyûn, sonunda Safevî hükümdarı I. Tahmasb'ın sarayına sığındı. Safevîler, Hümâyûn'u himaye etti. Bu süreçte Safevî saray protokolünü, tören düzenini ve Şiî kültürel etkilerini yakından tanıdı. Buna karşılık olarak Tahmasb'ın askerî desteğini almak için bazı sembolik şartları kabul etmek zorunda kaldı. Safevî desteğiyle 1545'te Kandahar'ı geri almayı başaran Hümâyûn, burada yeniden güç topladı ve bir yandan Hindistan'a dönüş planlarını hazırladı. 

Aşkenaz Yahudileri 

Aşkenaz/Aşkenazi Yahudileri (/ˌæʃ-, ɑːʃkəˈnɑːzi/ ASH-, AHSH-kə-NAH-zee), İbraniceיְהוּדֵי אַשְׁכְּנַז‎) veya İbranice -im ekinden gelen Aşkenazim, Yahudi-Roma savaşlarından sonra galip gelen Roma tarafından, Anadolu ve İberya üzerinden Avrupa'ya sürgün edilen İbrani kökenli Kenanlı Yahudilerdir.   

Aşkenazi" terimi, Batı Almanya ve Kuzey Fransa'da Orta Çağ'da Ren nehri boyunca yerleşim yerleri kuran Yahudi yerleşimcilerini ifade eder.

Geç Orta Çağ'da dini zulüm, anti-semitizm ve ayrımcılık nedeniyle Aşkenazi nüfusunun çoğunluğu sürekli olarak Doğu Avrupa'ya doğru kaymıştır, Kutsal Roma İmparatorluğu'ndan, bugünkü Belarus'un bazı bölümlerini içeren PolonyaLitvanya Topluluğu'nun daha sonraki bölgelerine taşınmıştır. EstonyaLetonyaLitvanyaMoldovaPolonyaRusyaSlovakya ve Ukrayna'da birçok Aşkenazi diaspora kasabaları bulunmuştur.    


&


Üç dilli yol tabelası

İbranicenin romanizasyonuİbrani alfabesi ile yazılan İbranice sözcüklerin, cümlelerin veya metinlerin, Latin alfabesine dönüştürülmesi, romalılaştırması işlemidir. İbranicenin romanizasyonu için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır; kaynak sözcük, cümle veya metnin, Kutsal İbranice mi, Modern İbranice mi olduğuna ve arzu edilen dönüştürmenin transkripsiyon mu transliterasyon mu olduğuna bağlı olarak değişiklik göstermektedir.

wikipedia.org/wiki/İbranicenin_romanizasyonu


Ben Yehuda'nın oğlu Itamar Ben Avi (doğumu Ben-Tziyon Ben Yehuda) anadili modern İbranice olan ilk kişidir.  =  KIM? oldugunu aciklamadikca DOGRU EKSIK KALMAKTA! 

Deşifre: Anadili modern İbranice olan ilk kişi Itamar Ben Avi (Ben Yehuda’nın oğlu) üzerinden kurduğum bağ; Hititli Levi (İbranice) = Kafkasya Geçidi /yani Karagan Geçidi'ne  ve Güneydoğu Akışı: ***  Hittitli Selda****



XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX