24 Nisan 2026 Cuma

Denize dökülen en uzun akarsu; Kizilirmak = "Bilimin Doğuşu"

Hakikati göremeyen, ışığa karanlık der.

Monoteizm, yalnızca tek bir Tanrı'nın var olduğunu savunan görüştür.

Akhenaten'in Amarna'da sfenks (Antik Mısır'da yere uzanmış insan başlı aslan heykeli) şeklindeki tasviri.
Neues Museum - Berlin - Germany


Aten
 Akhenaton (Aton'un hizmetkarı)

Aton

Aten veya Aton veya Zentuk IV. Amenhotep veya sonradan aldığı adla Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) tarafından ortaya çıkarılan bir Mısır tanrısıdır

Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan İbrahimi dinlerde olduğu gibi tek tanrı olarak kabul edilmiştir. Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. Aton her ışının ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi.

Yeni Krallık (Mısır'ın on sekizinci hanedanı) öncesinde her kent ya da kasabanın bir tanrısı vardı. Teb başkent olunca Teb'in tanrısı olan Amon da baştanrı oldu, ancak diğer kent ve kasabaların tanrılarına tapılmaya devam edildi. Yine de Ra silinmedi ve yeni baştanrı, Amon-Ra olarak anıldı. Birçok ad gibi Amenhotep'in adı da Amon'a dayanıyordu, Amon hoşnuttur anlamına geliyordu. IV. Amenhotepfiravun olur olmaz Amon'un yerine Aton'u geçirdi. Diğer tanrılara olan inancı yasakladı ve adlarını değiştirdi. Kendi adını da Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) olarak değiştirdi. Başkenti de yeni kurduğu Güney yuvarlağının ufku anlamına gelen Akhetaton'a taşıdı. Günümüzde bu kent Tel-el-Amarna'dır.

Tesis ettiği dinî inanç sistemi uzun soluklu bir inanış olmamıştır. Ölümünden (MÖ 1352) sonra yeniden etkinlik kazanan Amon rahiplerince IV. Amenhotep, "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara yani Amon sistemine geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeler yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. 

Tutankhamon'un bu sistemi Amon inancına döndürmesi ayrıca Tutankhamon'un günümüzde ünlü ve çok tanınan bir firavun olmasında etkili sebeplerden biridir.

Kaynakça

 Düşünce Tarihi - Orhan Hançerlioğlu. Remzi Kitabevi - 1999

wikipedia.org/wiki/Aton

&

Amarna


Akhetaten Kenti

IV. Amenhotep (Akhenaton), tektanrıcılık üstüne kurulan bir din olan Aton dinini ülke içinde resmi din haline getirince Teb şehrinden başkenti Tel-el-Amarna'ya taşıdılar. Ulaşımı zor olan bu şehre yalnızca nehir yoluyla ulaşılabiliniyordu. Mısır'ın diğer şehirlerin de olduğu gibi Amarna'da zengin ve fakir ayrımı yoktu. Örneğin bu şehirde işçilerin evleri zengin işverenin etrafında toplanmıştı. Akhenaton ölünce Aton kültü de öldü; dolayısıyla şehir terk edildi ve yüzyıllar boyunca kenti derin bir sessizlik kapladı.

Krallık arşivlerinde 300'e yakın diplomatik yazışmalar bulunmuştur. Bunlar Amarna Mektuplarıdır. Bu kil tabletlerden oluşan mektuplar Mısırlılar ile Akadların diplomatik yazışmalarıdır.

En önemlisi bugün Berlin'de bir müzede bulunan Kraliçe Nefertiti'nin kireçtaşından yapılmış çok renkli büstü de bu şehirde bulunmuştur.

wikipedia.org/wiki/Amarna

&

III. Amenhotep

III. Amenhotep'in daha küçük çocukken (değişik kaynaklara göre 6 ile 12 yaşları arasındayken) firavunluk tahtına geçtiği belgelerden anlaşılmaktadır. 

III. Amenhotep hükümdarlık döneminde antik Mısır ülkesi o zamana kadara Mısır tarihinde görülmemiş bir yüksek refah seviyesine ve kültürel ve sanatsal ihtişama erişmiş ve bu dönemdeki Mısır'ın sanat gücü ve uluslararası siyasi gücü bir zirveye erişmiştir.

Hükümdarlık döneminde kuzey Suriye ve güneydoğu Anadolu'da önemli siyasi güç olan Mitanniler ile yakın siyasi ve diplomatik ikilişkiler kurarak onları kontrol edebilmiştir. Kıbrıs ile yakın ticari ilişkiler kurmuş; bu ülkeden Mısır'a yapılan ağaç kereste ve bakır mal ihracatını, müzakerelerden sonra Mısır gümrük vergilerinden muaflık sağlayarak. kolaylaştırmış ve böylece Mısır için önemli yapı ve üretim maddelerinin ucuza elde edilmesini garanti etmiştir. 

Bu diplomatik yazışma AsurMitanniBabil ve Hitit kralları ile de yapılmıştır. III. Amenhotep'in 30 hüküm yılından ta oğlu Akhenaton'un firavunluğu sonuna kadar yapılan diplomatik yazışma belgeleri Amarna Mektupları adı ile arşivlenmiş ve bu arşiv günümüzde elimize geçmiştir. Bu yazışmalardan önemli olanlardan biri (Amarna yazışması EA 4) firavuna Babil Kralı I. Kadashman-Enlil'nin gönderdiği ve firavunun kızına talip olmak istemesi mektubuna cevap olarak bu isteğin rededilmesidir.

III. Amenhotep'in karısı Tiye Doğu Akdeniz'e dinsel monoteizm inançlarını getirmekle tanınmaktadır. Tiye uzun bir hayat yaşamış ve kocası III. Amenhotep'in ölümünden sonra hayatta olduğu belgelenmiştir. 

Bu dönemde oğulları olan Akhenaton adını alarak monoteizmi geliştirip bu inançları yaymaya çalışmıştır.

Kraliyet yazıcısı Hapu oğlu Amenhotep bütün krallık yapıları için "kraliyet baş mimarlığı" görevini yapmış ve firavunun gözde idarecisi olarak bir "Baş vezir" görevi de görmüştür. 

IV. Amenhotep, Akhenaton adıyla firavun olmuştur.

III. Amenhotep'in mumyası Krallar Vadisi'ne açılan "Maymunlar Vadisi" içindeki mağara tipli anıt mezardadır. Bu mezar 1799'dan önce mezar hırsızları tarafından açılıp yağma edildiği bilinmektedir. Sonradan bu mezarda 19. ve 20. yy arkeologları Théodore M. DavisHoward Carter, Sakuji Yoshimura ve Jiro Kondo daha ayrıntılı kazılar yapmışlardır.

 III. Amenhotep döneminden elimize geçen diğer önemli kalıntılar ise Suriye'de "Ras Şamra" arkeoloji sitinden Sudan Nübye'de "Soleb" arkeoloji sitine kadar geniş bir alandaki sitlerinde ortaya çıkartılan, toplamı 200'ü aşkın sayıda, üzerleri Mısır'da önemli olaylar hakkında hiyografik yazılar kazılmış büyük taş böcek heykelleridir. Bunlardan büyük bir kısmı (okumaya göre ya 102 ya da 110 tanesi) III. Amenhotep'in 1. hükûmet yılından 10. hükûmet yılına kadar yaptığı sürek avlarının ve bu avlarda kendi eliyle okla öldürdüğü arslanların anısınadır. Bu yazılı böcek heykellerin 5 tanesi ise firavunun eş olarak evlendiği yabancı prensesler anısınadır. Örneğin bu yabancı prenses eşlerden ilki olan Mitanni kralı II. Şutarna'nın kızı Kiluçepa'nın Mısır'a gelişinde yanında 320 tane hizmetkar kadın bulunduğu bu büyük böcek heykellerin birinde anılmaktadır. Yazılı büyük böcek heykellerinden 11 tanesi ise III. Amenhotep'in 11. hükûmet yılında, eşi Tiye için, büyük insan gücü kullanılarak kazdırıp suyla doldurttuğu yapay göl anısınadır.

&

Krallar Vadisi

Bir kral mezarının girişi, 1821'de çizildi

Krallar Vadisi ya da Firavunlar Vadisi (Arapça: وادي الملوك Wadi Biban el-Muluk), Mısır'da bulunan MÖ 16. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar yaklaşık 500 yıllık bir süre boyunca 18. ve 20. Hanedanlık döneminde Yeni Krallık'ın firavunları ve dönemin ileri gelenleri için inşa edilen mezarların bulunduğu vadidir. Vadi, Luksor'un batı tarafında bulunur.

Hiskoslar Onikinci hanedan döneminde Antik Mısır'ı işgal etti. Onyedinci hanedanlığın sonuna kadar da Mısır'da işgalci durumdaydılar. I Ahmose etrafında toplanan Mısır halkı Hiskoslar'a savaş ilan edip, Hiskoslar I Ahmose tarafından Mısır'da yenilgiye uğradı. Mısır'ın I Ahmose yönetiminde yeniden birleşmesinden sonra, Teb hükümdarları yeni güçlerini yansıtan ayrıntılı mezarlar inşa etmeye başladılar.

Akhenaten Antik Mısır'da din reformu gerçekleştirdi. Amarna'da yeni dinin motifleriyle bezenmiş yeni bir mezar alanı yarattı. Akhenaton Amerna'daki tapınaklardan birine gömüşdü.. Krallar Vadisinde bulunan ve bitmemiş WV25 kodlu mezarın aslında Akhenaton için tasarlanmış olabileceği düşünülüyor.

Antik çağlardan beri açık, eski Yunanca, Latince ve Kıpti dilinde yazılmış binden fazla grafiti örneği içeriyor. 

Mezarların çoğunda bu antik turistler tarafından yazılmış grafiti var. Jules Baillet, Fenike, Kıbrıs, Likya, Kıpti ve diğer dillerde daha az sayıda grafiti ile birlikte 2.100'ün üzerinde Yunan ve Latin grafiti örneği tespit edildi. Antik grafitilerin çoğu, binden azını içeren KV9'da bulunur. En erken pozitif tarihli grafiti MÖ 278'e kadar uzanır.

Napolyon'u Büyük Gize Sfenksi'nin önünde resmeden tablo.

1799'da Napolyon'un Mısır seferi üyeleri (özellikle Vivant Denon) bilinen mezarların haritalarını ve planlarını çizdiler ve ilk kez Batı Vadisi'ni kaydettiler. Description de l'Égypte, Teb çevresindeki alanla ilgili bilgileri içerir.

(((Napolyon Bonapart komutasındaki 12 bin kişilik Fransa ordusu, Piramitler Muharebesi'nde 30 bin kişilik Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Türk ordusunun yalnızca 3500 kişilik düzenli yeniçeri birliği vardı; geri kalan birlikler eyalet askerleri ve Arap aşiretlerinden toplanmıştı. )))

On dokuzuncu yüzyılda Teb çevresindeki bölgede Avrupalı kaşiflerin keşifleri devam etti. Yüzyılın başlarında bölge, 1816'da Batı Vadisi'ndeki Ay (WV23) ve ertesi yıl I. Seti (KV17) dahil olmak üzere birçok mezar keşfeden Henry Salt için çalışan Giovanni Belzoni tarafından ziyaret edildi. 

&

Memfis

Memfis (ArapçaمَنْفMısır Arapçası telaffuz: [mænf]KıptîceⲙⲉⲙϥⲓYunancaΜέμφις),, Aşağı Mısır'ın ilk nomu olan Aneb-Heç'in başkentidir. Kentin kalıntıları Kahire'nin güneyinde yer alan Memfis yakınlarındadır.

Kent MÖ 3000'li yıllarda Menes tarafından kurulmuştur. Eski Krallık döneminde Mısır'a başkentlik yapan Memphis bu dönemde Akdeniz tarihinin önde gelen yerleşim birimleri arasında sayılmıştır.

Nil'in iki kolu arasında kurulan Memfis, kuzeyden gelen istilacıların Mısır'a girişini kesen güçlü bir kaleyle (Beyaz Duvar) korunuyordu. Eski İmparatorluk(3200-2260) ve Orta İmparatorluk'un bir bölümü(2160-1750) boyunca başkent olan Memfis, sürekli büyük bir yerleşim yeri olma niteliğini korudu; göründüğü kadarıyla tershaneleriyle hareketli, zanaatkâr ve kozmopolit bir topluluk kentiydi. İskenderiye'nin kuruluşuna (MÖ 331) kadar Doğu Akdeniz'e yönelik deniz trafiğinde başı çekmişti.

Birkaç kilometre kuzeydoğuda, kutsal kent Heliopolis tanrı Ra'nın üstünlüğünü göstermiş, rahipleri de dini ve ahlaki kuralları düzenlemiştir; ilk firavunlar, güneş tanrısının oğlu ve mutlak mirasçı oldukları yolundaki kuramın gelişimini, bu kente borçludur.

wikipedia.org/wiki/Memfis

Firavun Ay'ın Horemheb'i kendisine karşı almamak için Tutankhamun öldükten sonra da onu önemli yetki ve görevler ile donattığı bilinmektedir. Bu dönemde kuşkusuz Horemheb'in de etkisiyle Amarna terk edilmiş ve adım adım Akhenaton'un yenilikleri geriye çevrilmeye başlanmıştır. Bu dönemde yaşanan en önemli değişikliklerden birisi başkentin Teb şehrinden Memfis'e taşınmasıdır. Bu dönemde firavuna hizmette bulunan yüksek memurlar ve saray hizmetlileri de eski başkent Teb'e gömülmek yerine, yeni başkent Memfis'i tercih etmişlerdir. Horemheb'in de kendisine bu mezarlıkta bir memur mezarı yaptırdığı bilinmektedir.

Kraliçe Ankhesenamen

Hitit kaynakları, Kraliçe Ankhesenamen'in bu dönemde Hitit hükümdarı I. Şuppiluliuma'ya bir mektup yazarak hanedanlar arası bir evlilik teklifinde bulunduğu aktarmaktadır. Mektupta Ankhesenamen Mısır'da artık bir firavun varisi bulunmadığından ve kendisinin de hizmetçilerinden birisiyle evlenmeye hazır olmadığından bahsetmektedir. I. Şuppiluliuma bunun üzerine Prens Zanzanna'yı bu amaç uğruna Mısır'a göndermiştir. Kraliçe Ankhesenamen'in her iki naibi birden es geçip, hem onları hem de bütün Mısır'ı karşısına alacak böylesi bir davranışta bulunması düşünülemez. Hanedanları birleştirmeyi amaçlayan bu evlilik teklifiyle Kraliçe, özellikle Suriye'de genişleme döneminde olan kuvvetli Hitit İmparatorluğu ile hem gücüne güç katmış olacak, hem de bölgedeki diğer rakiplerine yönelik bit avantaj sahibi olacaktı. 

&

Ay (firavun)

Ay veya Kheperkheprure Ay veya Aye Antik Mısır'da, 18. Hanedan'ın on üçüncü firavundur. Tahtta kalma süresi (MÖ 1339-1335) dört yıldır.

Firavun Ay, büyük olasılıkla Thuyu'nun (Tuya) oğlu; Akhenaten'in annesi olan kraliçe Tiye'nin erkek kardeşi; ve Tevrat ve Kur'anda adı Yusuf olarak anılan Yuya'nın oğludur.

Ay diğer unvanlar olarak "Amun ve (Akhmin tanrısı) Min'in Sığırlarının Çobanı", "Aşağı Mısır Kralının yüzüğünün taşıyıcısı", "Yukarı Mısır Kralının Ağzı" ve "Her İki Ülkenin Tanrısının Kutsal Babası" isimlerini taşımıştır. Bu unvanları babasından almıştır.

Kheperkheprure Ay'ın mezari

Ay, kendisinden iki önceki firavun Akhenaten'in veziri iken, onun ölümü sonrasında oğlu Tutankhamon'a küçüklüğünde naiplik ve daha sonra da vezirlik yapmıştır.

Ay, Tutankhamon yaklaşık 19 yaşında ölünce, dul kalan kraliçe ile evlenerek firavunluk tahtına çıkmıştır. Bu bilgiler kraliçe Ankhesenamen ve Ay isimlerini taşıyan

 bilgilendirici yüzüklerden ve mezar resimlerindeki detaylardan elde edilmiştir. 4 yıl tahtta kaldıktan sonra varis bırakmadan ölmüştür. Yerine general Horemheb geçmiştir. 

wikipedia.org/wiki/Ay_(firavun)


Kartuş

III.

kartuşu (KarnakMısır)


KartuşMısır hiyerogliflerinde bir ucunda yatay bir çizgi olan ve içinde yazılanın bir hükümdar ismi olduğunu gösteren oval çerçevedir.

Genellikle yatay bir çizgi ile dikey olarak çizilse de, bazen ismi daha uygun sığdırmak için solda dikey bir çizgi ile yatay olarak çizildiği de görülür. Antik Mısır dilinde şenu adı verilen kartuş, esasen genişletilmiş bir şen halkasıdırDemotik yazım biçiminde bir çift parantez ve bir dikey çizgi olarak sadeleştirilmiştir. 

MısırcaAfroasya dillerine bağlıdır.

Genellikle Mısırca'nın yazısı hiyeroglifti.

  1. Hiyeratik: Hiyerogliflerin el yazısı hali olarak düşünülmelidir. Katipler ve rahipler tarafından kayıt tutmak için MS 300'e kadar kullanılmıştır.
  2. Demotik: Çizimlerin daha basit olduğu demotik (Yunanca demos (=halk) kelimesinden gelir) anıtsal çizim çok zor olduğundan günlük yazışmalarda halk tarafından kullanılmıştır.
  3. KıptîHristiyan Mısırlıların Yunan alfebesine yaptıkları 6 harflik ilaveyle oluşan yazı. Kıpti kilisesi tarafından hala kullanılır. Kıptîce Kıptî Alfabesi'yle yazılır.

Afro-AsyatikAfrasya veya eski adıyla Hami-Sami dil ailesi, yaklaşık olarak 300 dilden oluşan bir dil ailesi. Afroasya dilleri coğrafi açıdan Kuzey AfrikaAfrika BoynuzuSahel ve Güneybatı Asya'ya yayılmış olup 500 milyondan fazla insan tarafından anadil olarak konuşulmaktadır. Ailedeki en büyük ve baskın dil grubu, 313 milyon anadil konuşuruyla Sami diller kolunda yer alan Arapça değişkeleridir.
Afroasya dilleri sınıflandırılırken genellikle SamiMısırBerberiÇad ve Kuşitik olmak üzere 5 farklı ana kola ayrılır ve bazen Omotik diller de ayrı bir kol olarak aileye dâhil edilir. Tüm bu diller varsayımsal Afro-Asya anadilinden evrilmiştir.

Demotik (Grekçeδημοτικός dēmotikós "halkın olan"), Nil Deltası'nda kullanılan hiyeratiğin kuzey biçimlerinden türetilmiş Eski Mısır yazısıdır. Terim ilk olarak Yunan tarihçi Herodot tarafından yazıyı hiyeratik ve hiyeroglif yazılarından ayırt etmek için kullanılmıştır.

çemberdeki x=1 şeklinde y eksenine paralel çizilen doğruya tanjant ekseni denir.

Şen halkasıhiyerogliflerde stilize edilmiş bir ip düğümü gibi temsil edilen, tanjant çizgili bir halkadır. "Şen" sözcüğü Eski Mısır dilinde "kuşatmak" veya "çevrelemek" anlamına gelir, şen halkası ise ebedi hükmü temsil etmektedir. Uzun formunda hükümdar isimlerinin etrafını çeviren ve koruyan kartuş olarak kullanılmıştır.

Şen halkasının en sık şahin başlı tanrı Horus tarafından taşındığı görülür. Aynı zamanda akbaba başlı tanrıça Nekhbet tarafından da taşınmaktadır. Üçüncü hanedan döneminde bile kullanılan şen halkası, Zoser Piramidi'ndeki kabartmalarda da görülebilir.

((( Nekhbet, Yukarı Mısır'ın vesayet tanrısıydı. Nekhbet ve Aşağı Mısırlı mevkidaşı Wadjet sık sık birlikte " İki Kadın " olarak göründü. Her hükümdarın unvanlarından biri, İki Hanım'ın hiyeroglifleriyle başlayan Nebty adıydı.Sanatta Nekhbet bir akbaba olarak tasvir edildi. Alan Gardiner, ilahi ikonografide kullanılan türleri Kızıl akbaba olarak tanımlandı. Nekhbet, genellikle pençelerinde bir şen sembolünü (sonsuz çevreleyen korumayı temsil eden) tutarak kanatları kraliyet görüntüsünün üzerine yayılmış olarak havada asılı olarak tasvir edilirdi. )))

Sneferu Abydos Kral Listesindeki adı

  • Khufu - Sneferu ve I. Hetepheres'in oğlu, Sneferu'nun halefi.

Khufu veya KeopsAntik Mısır'ın Dördüncü Hanedanlığı'nın ikinci firavunuydu ve MÖ 26. yüzyılda, Eski Krallık döneminin başlarında hüküm sürmüştür.En büyük piramidi yaptırmak istemiş ve bunun için Mısır'ın her yerindeki tüm insanları vergilerini ödeme amaçlarını gerçekleştirme şartı ile işçi olarak almıştır. Kendi piramidinin yapımı 20 yıl sürmüştür. Aşağı ve Yukarı Mısır'ı birleştiren ilk hanedanın hükümdarı olarak babası Sneferu'nun yolundan gitmiş ve genişleme politikası izlemiştir. Sina ve Nübye 'da askerî birlikleri bulunduğu bilinmektedir. Babasının aksine zalim ve acımasız olduğu söylenen Khufu piramidinin bitişini görecek kadar yaşamıştır. Khufu, babası Sneferu'nun yerine firavun oldu.  Genel kabul gören görüşe göre, Antik Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Giza Piramidi'ni o yaptırmıştır.

Keops PiramidiKhufu Piramidi ya da Büyük Piramit; günümüzde Mısır’ın başkenti Kahire'nin bir parçası olan Gize'yi çevreleyen antik “Gize mezar kenti”nde bulunan üç anıtsal piramitten en eski ve en büyük olanıdır. MÖ 2551-2560 yılları civarında yapıldığı sanılan bu anıtsal kompleks, Dünyanın yedi harikasından biri olup, bu yedi harika içinde günümüze kadar ulaşan tek eserdir.

Bu piramidin Mısır firavunu Khufu adına bir anıtsal mezar olarak inşa edildiğine inanılır ve yapımının yaklaşık yirmi yıl sürdüğü sanılmaktadır. Büyük Piramit aslında, iki tapınaktan, bu iki tapınağı birbirlerine bağlayan bir yoldan, piramit çevresindeki mastaba adı verilen çeşitli küçük mezarlardan ve piramitlerden oluşan bir yapılar kompleksinin bir parçasıdır.Büyük Piramit ya da Keops Piramidi, yontma taştan yapılma, 138 m yükseklikteki kare tabanlı bir piramittir. 

Kral Odası

Orijinal Kral Odası 10 × 20 × 11,18 kübit, yani yaklaşık 5.24 m × 10.48 m × 5,86 m ya da 5.23 m × 10.47 m × 5,84 m  boyutlarında olup (doğudan batıya 34'4", kuzeyden güneye 17'2), kare biçimlidir. Kimileri bu oranların rastgele olmayıp altın orana (φ, phi) göre belirlenmiş olduğu düşüncesindedir. Phi sayısı piramidin diğer ölçülerinde de göze çarpmaktadır. Petrie'ye göreyse ölçülerin bu oranlarda olması sadece sembolik nedenlere dayanıyordu. Bununla birlikte Petrie Kral Odası'nın Mısır geometrisinin bir şaheseri olduğunu doğrular. Odanın uzunluğunun çevresine oranı 1'in pi sayısına (π) oranına eşittir. Piramidin kendisi de aynı oranlara göre inşa edilmiştir.

Kral Odası üzerinde Havalandırma Kanalı denilen bir kanal girişi yer alan düz bir tavana sahiptir. Havalandırma kanalı girişine günümüzde havalandırmayı sağlamak üzere bir vantilatör yerleştirilmiştir. Piramitteki bu tür kanalların yapılış amacı bilinmemektedir, görünüşe göre yıldızlara yönelik olarak yapılmış, yıldızlara göre hizalanmışlardır. Hangi amaçla yapılmış olurlarsa olsunlar bu kanalların piramidin havalandırılmasına katkı sağlamadıkları görülmektedir.

Piramidin ilk kesin ölçümleri 1880-1882 yıllarında Sir Flinders Petrie tarafından yapılmış ve ölçümleri “Gize Piramitleri ve Tapınakları” (Pyramids and Temples of Gizeh) adlı kitabında yayımlamıştır. Kuzeydoğu taşlarının arasındaki açıklık 0,5 mm olarak saptanmıştır.[9]

Piramidin tabanının dört kenarının birbirlerine, 58 mm'lik fark göz ardı edilirse, eşit olduğu görülmektedir. Taban yatay ve hemen hemen düzdür. Tabanın en alçak ve en yüksek noktaları arasındaki fark 21 mm'yi geçmez.[10] Kare tabanın kenarları 4 açısal dakika göz ardı edilirse, manyetik kuzey yerine gerçek kuzey esas alınıp, tam olarak dört ana yöne oturtularak hizalanmıştır [11][12] ve 12 açısal saniye göz ardı edilirse, taban hatasız bir karedir.[13] Petrie'nin ölçümlerine ve sonraki çalışmalarına göre, orijinal halinde, piramit 280 kübit yüksekliğinde idi ve her bir kenarı 440 kübit uzunluğundaydı. Bu oranlar π/2'ye eşittir ki bu da 22/7'ye, yani %0,05'lik fark göz ardı edilirse π sayısına denk düşer. Bazı Mısırbilimcilere göre bu tesadüfi bir sonuç olmayıp, maksatlı olarak tasarlanmış bir orandır.

Verner konuya ilişkin olarak şöyle yazıyor: “Eski Mısırlılar π sayısını kesin olarak belirlememişlerse de bunu uygulamada kullandıkları görülmektedir.[15] Piramitler üzerinde ilk hassas ölçümlerde bulunmuş uzman olan Petrie ise şu sonuca varmıştı: “Piramidin yüzeylerinin matematiksel ilişkileri ve dairesel oranları rastlantıyla açıklanamayacak derecede, o kadar sistemlidir ki, bunların projede öngörüldüğünü, yani inşaatçıların tasarımında mevcut bulunduğunu kabul etmek zorundayız.[16] Petrie, daha o zamandan kitabında şöyle yazıyordu: “Buradan şu sonucu çıkarıyoruz ki dairenin çapına bölümünün yaklaşık oranı olan 22/7 oranını bilmekteydiler.[17] Eğimli yüzeylerde eğim birimi olarak seked'i kullanan eski Mısırlılar bu oranları piramidin eğimleri 51.843° ya da 51° 50′ 34″ olan dört dış yüzeyinde de uygulayarak, bu oranları bildiklerini bir kez daha ifade etmiş bulunmaktadırlar.

Geleneksel olarak eski Mısırlılar taş blokları kayadan çekiçle takozlar çakma ve ıslatma yöntemlerini kullanarak koparırlardı. Kayaya çakılan takozların sayısı artınca taş blok çatlayan kayadan koparılırdı. Böylece koparılıp kesilen taş bloklar gemilerle Nil Nehri'nden taşınırdı. Merdivenlerin inşasında bakır ve taş aletler kullanılmış Keops'un kayaları ise rampayla taşınmış.M.S. 1300 yılında meydana gelen büyük bir deprem, kaplama taşlarının belli bir kısmını yerlerinden etmiş ve düşen taşlar Bahri Sultan An-Nasir Nasir-ad-Din al-Hasan tarafından 1356'da taşınıp Kahire yakınlarındaki kale ve camilerin yapımında kullanılmıştır. 

El-Nasır'ın iki ejderha tutan olası tasviri, iki büyük düşmanına karşı kazandığı zaferin sembolü olabilir: Suikastçıların Büyük Üstadı ve Harezmşahlar Devleti hükümdarı Alâeddin Muhammed. Bağdat, Bab al-Talsim, yaklaşık 1221-22 yılları arasında inşa edilmiştir.

1931'de elde edilen ve nereden geldiği bilinmeyen mavi bir cam halka, kartuşların içine alınmış Ay'ın baş harfini ve Ankhesenamen'in adını gösteriyor.Bu, Ankhesenamen'in, tarihten kaybolmadan kısa bir süre önce Ay ile evlendiğini gösterir, ancak hiçbir anıt onu, büyük kraliyet karısı olarak göstermez. Ay'ın mezarının duvarlarında, büyük kraliyet karısı olarak görünen Ankhesenamun değil, Tey'dir (Ay'ın kıdemli karısı). 

&

Tutankhamun

Tutankhamun, babası Akhenaton tarafından feshedilen Eski Mısır dinini restore etti, iki önemli kültün rahiplik emirlerini zenginleştirdi, donattı ve önceki Amarna döneminde hasar gören eski anıtları restore etmeye başladı. Babasının mezar kalıntılarını Krallar Vadisi'ne taşıdı ve başkenti Akhetaten'den Teb'e geri taşıdı.

Tutankhamun ve eşi Kraliçe Ankhesenamen

Ankhesenamun (ˁnḫ-s-n-imn "Onun Hayatı Amun'dan" c. 1348-1322 M.Ö. sonra) Mısır 18. Hanedan döneminde firavun Akhenaton'un ve muhtemelen Nefertiti'in kızıdır. Sonradan Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi olmuştur. Ankhesenpaaten (ˁnḫ.s-n-pꜣ-itn, "Aten için yaşıyor") doğumlu Mısır Firavunu Akhenaten ve Büyük Kraliyet Karısı Nefertiti'nin bilinen altı kızından üçüncüsüydü. Üvey kardeşi Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi oldu. Adındaki değişiklik, babasının ölümünden sonra yaşadığı süre boyunca eski Mısır dinindeki değişiklikleri yansıtıyor.

Hermopolis'ten bir yazıt, "Tutankhuaten"den "kralın oğlu" olarak bahseder ve genellikle onun Akhenaton'un oğlu olduğu düşünülür.Tutankhamun'un saltanatından kalma yazıtlar onu Akhenaton'un oğlu değil de kardeşi, III. Amenhotep'in oğlu olduğunu ele alır. 

Tutankhamun'un halefi olan Ay'ın bu pozisyonda olup olmadığı tam olarak bilinmiyor. Firavun Ay'ın mezarı WV23 kodlu adlı yerdedir. Ancak KV58 adlı mezarın da Firavun Ay ile ilişkisi vardır. KV58'in Ay'ın asıl mezarına sığmayan gömü eşyalarının konulduğu yedek depo olarak kullanıldığı öne sürülür. KV58'den bir altın varak parçası, Ay'ın "Maat'ı yöneten vezir" sıfatıyla birlikte Maat Rahibi olarak anıldığını göstermektedir, ancak bilginin kesinliği hakkında şüpheler vardır. 

Bazı Mısırbilimciler Ay'ın vezir unvanını benzeri görülmemiş bir şekilde kullanmış olduğunu da ileri sürür.

Tutankhamun, 18. hanedanlık içinde Amarna Dönemi firavunlarındandır. Amarna dönemi Tutankhamun'un babası Akhenaton'un din devrimi ile başladı. Baba Akhenaton binlerce yıllık Amun dinini reddedip Aton dinini ilan etmiştir. IV. Amenhotep olan adını din değişimi sonrası Akhenaton yaptı. Bu din geçişi sancılı olmuştur. Akhenaton, Amun'a ait tapınakları tahrip edip Aton adına yeni tapınaklar inşa ettirmiştir. 

Amarna dönemi firavunları; Akhenaton, Smenkhare, Neferneferuaten, Tutankhamun ve Ay'dır. Tüm firavunların birbiriyle kan bağı vardır. Ay'dan sonra dönemin generali Horemheb firavun oldu. Horemheb'in Amarna dönemi firavunları ile kan bağı yoktu. Ay'dan sonra Akhenaton'un dinine saldırıların şiddeti arttı. 

Karnak'ta bulunan, Amun-Ra ve Tutankhamun'a adanan bir dikilitaş, kraldan bağışlanma ve dilekçe sahibini günahın neden olduğu bir rahatsızlıktan kurtarması için tanrılaştırılmış halinde başvurulabileceğini gösterir.

İlâhi makamı elinde bulunduran firavunun halk ve tanrılarla ilişkilendirilebilmesi için tahta çıktıklarında kendilerine özel sıfatlar yaratılmıştır. Eski Mısır ünvanları aynı zamanda kişinin niteliklerini göstermeye ve onları karasal aleme bağlamaya da hizmet eder. Beş isim, yüz yıllar boyunca Horus İsmiyle geliştirildi. Tutankhamun'un asıl adı Tutankhaton'da, tam beş ad protokolünde hiçbir şey bulunamadığı için, onunla ilişkili bir Nebty adı veya Altın Şahin adı yoktu. Tutankhaton'un 1877'ye kadar "Aton'un Yaşayan Görüntüsü" anlamına geldiğine inanılıyordu.

Gunn, böyle bir ismin küfür olacağına inanıyordu. Tut'u bir isim olarak değil bir fiil olarak gördü ve çevirisini 1926'da "Aton'un-yaşamı-memnuniyet vericidir" olarak öne sürdü.

Tutankhamun, bir kısmı mezarında bulunan, bir baston kullanımını gerektiren kemik nekrozu ile birlikte sol ayağındaki bir deformite ile fiziksel olarak engelliydi. Skolyoz da dahil olmak üzere başka sağlık sorunları vardı ve çeşitli sıtma türlerine de yakalanmıştı.

Ocak 2005'te Tutankhamun'un mumyası BT taramasından geçirildi. Sonuçlar, Tutankhamun'un kısmen yarık bir sert damak ve muhtemelen hafif bir skolyoz vakası olduğunu gösterdi. Tarama ayrıca sağ ayağının hipofalanizm ile düz olduğunu, sol ayağının çomak olduğunu gösterdi. Mezarında bulunan birçok baston, Tutankhamun'un yürümekte zorluk çekip bastonla yürüdüğünü göstermektedir.

Akhenaton'un ölümünden sonra Aton dini uzun süreli olmamıştır. Akhenaton adına ait 2 mezar yeri mevcuttur. Biri Amarna'da diğeri Krallar Vadisi'nde KV55 kodlu yerdir. 

Tutankhamun'un inşaat projelerinin çoğu, ölümü nedeniyle tamamlanmamıştı ve halefleri, özellikle Horemheb tarafından tamamlandı ancak Horemheb tapınak kartuşlarına Tutankhamun yerine kendi adını yazdırdı.

Firavun mezarları arasında sadece Tutankhamun'un mezarı istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.

Orus'u Akhenaten olarak görür.

Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sergilen eserlerden en ünlülerinden biri Tutankhamun gömülürken mumyasında yer alan maskesidir Mezarı 1972'de Londra'da ve daha sonra ABD'de sergilenmiştir.

wikipedia.org/wiki/Tutankhamun

&

Hiksoslar

Hiksos (Yabancı Krallar) dönemidir;
Hiksoslar aslında Asya kökenli, tevhid inancına yakın topluluklardı. 
Üzerine Hyksos Kralı Apophis'in adının işlendiği taş, günümüzde Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmektedir.

Hyksos (Mısır dilinde heqa khasewet, "Yabancı Krallar"; Yunanca Ὑκσώς,ὙξώςArapça لملوك الرعاة, çoban krallarOn İkinci Hanedanlık döneminde Nil Deltası'nı işgal ederek Antik Mısır'ın İkinci Orta Dönemini başlatan Asya kökenli kavme verilen addır. Hurri kökenli Hiksoslar bu bölgede Onbeşinci Sülale'yi kurmuşlardır. MÖ 17. yüzyılda güneydeki Nubyalılarla ittifak haline girmişler ve beraberinde getirdikleri yeni savaş metot ve teknikleri ile Mısırlıları mağlup etmişlerdir. Koşumlu atlar ve yeni zırh çeşitleri getirmiş oldukları yeniliklerdir. Hiksoslar kültürel olarak bölgeye zenginlik getirmiş olsalar da Mısırlılar bu istilayı kabullenememişlerdir. MÖ 15. yüzyılda bir Teb beyi olan Ahmose, Hiksoslarla mücadeleye başladı. Hiksosları Filistin'e sürdü ve Nubya üzerinde yeniden hakimiyet kurdu. Böylece Mısır Yeni Krallık Dönemi başladı.17. ve 15. yüzyıllar arasındaki bu döneme "İkinci Ara Dönem" denilmiştir.

Mısırlılar Suriyelileri Asya'dan gelen yabani barbarlar olarak görürlerdi. Suriyeliler o vakit hırsızlık ve yağmacılık yaparlardı. Mısırlılar da Suriye'den gelen ve Mısır'ın bazı şehirlerini işgal eden bu krallara sus (Suriyeli - hırsız krallar) manasında hiksos demişlerdir.

  1. ^ Redford D., Egypt, Canaan and Israel in ancient times, 1992
  2. wikipedia.org/wiki/Hiksoslar

&

Ankhesenamen


Ankhesenamun (ˁnḫ-s-n-imn "Onun Hayatı Amun'dan" c. 1348-1322 M.Ö. sonra) Mısır 18. Hanedan döneminde firavun Akhenaton'un ve muhtemelen Nefertiti'in kızıdır. Sonradan Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi olmuştur. Ankhesenpaaten (ˁnḫ.s-n-pꜣ-itn, "Aten için yaşıyor") doğumlu [3] Mısır Firavunu Akhenaten ve Büyük Kraliyet Karısı Nefertiti'nin bilinen altı kızından üçüncüsüydü. Üvey kardeşi Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi oldu.[4] Adındaki değişiklik, babasının ölümünden sonra yaşadığı süre boyunca eski Mısır dinindeki değişiklikleri yansıtıyor.

Kraliçe Ankhesenamen

Tutankhamun'un varis bırakmadan beklenmedik bir şekilde erken ölümü sonrası (yaklaşık MÖ 1338) eşi Ankhesenamen dul kalır. Hitit kaynakları, Kraliçe Ankhesenamen'in bu dönemde Hitit hükümdarı I. Şuppiluliuma'ya bir mektup yazarak hanedanlar arası bir evlilik teklifinde bulunduğu aktarmaktadır. Mektupta Ankhesenamen Mısır'da artık bir firavun varisi bulunmadığından ve kendisinin de hizmetçilerinden birisiyle evlenmeye hazır olmadığından bahsetmektedir. I. Şuppiluliuma bunun üzerine Prens Zanzanna'yı bu amaç uğruna Mısır'a göndermiştir. Kraliçe Ankhesenamen'in her iki naibi birden es geçip, hem onları hem de bütün Mısır'ı karşısına alacak böylesi bir davranışta bulunması düşünülemez. Hanedanları birleştirmeyi amaçlayan bu evlilik teklifiyle Kraliçe, özellikle Suriye'de genişleme döneminde olan kuvvetli Hitit İmparatorluğu ile hem gücüne güç katmış olacak, hem de bölgedeki diğer rakiplerine yönelik bit avantaj sahibi olacaktı. Verilen bu bilgiler ışığında, çok önemli diplomatik bir amaca hizmet eden bu mektubun ve evlilik teklifinin büyük bir uyum içerisinde yaşamayı başaran her iki naibin bilgisi dahilinde olduğunu düşünmek mümkündür.

Tutankhamun'un ölümü sonrası firavun tahtının birkaç ay süre ile boş kaldığı ve bu süre zarfında Kraliçe Ankhesenamen'in Prens Zanzanna'yı beklediği söylenebilir. Prens Zanzanna'nın Mısır sınırında öldürülmesi üzerine MÖ 1337'de firavun naibi Ay tahta oturur. Zanzanna'nın ölümü Hititler ve Mısırlılar arasında bir gerilime yol açsa da, Ay'ın tahta çıkması ile aynı yıl vuku bulan I. Şuppiluliuma'nın ölümü Mısırlıların yardımına koşar. Literatürde zaman zaman Prens Zanzanna'nın iki firavun naibinin tahta oturma hevesi sonucu öldürüldüğü şüphesi de dile getirilse de, Hornung'a göre diplomatik bir evlilik senaryosu daha inanılır bir hikâye anlatmaktadır. Nitekim Zanzanna'nın ölümü üzerine Ay'ın tahta çıkar. Öte yandan dile getirilen bir diğer iddia, Horemheb'in Suriye'deki isyanlar ile meşgul olmasından dolayı Ay'ın tahta çıkışını durduramamış olmasıdır. Hornung iki naibin birbirleri ile Tutankhamun döneminden beri sürdürdükleri ortaklığı göz önünde bulundurarak, böyle bir iddianın altının doldurulamayacağını öne sürmektedir. Ona göre Ay döneminde yaptırıldığı bilinen "Berliner Trauerrelief" ve Tutankhamun'un mezarının dar odasındaki tasvirler Horemheb'i bu iddiayı destekleyecek biçimde yüksek rütbeli ve saygıdeğer biçimde tasvir etmektedir.

Ay

Günümüze ulaşan kaynaklardan anlaşıldığı üzere Horemheb, Ay'ın hükümdarlığı döneminde de naipliğe devam etmiştir. Yeni Firavun Ay'ın tahta çıktıktan yalnızca 4 yıl sonra hayatını kaybetmesi, biliminsanları tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. K.Pflüger ve W. Helck gibi bilim adamları Ay'ın ölümünde Horemheb'in parmağı olduğunu iddia ederken, Hornung Ay'ın doğal sebeplerden ötürü öldüğünü düşünmektedir. Robert Hari'ye göre Ay'ın geride hiçbir erkek vâris bırakmaması üzerine muhtemelen Ay'ın kızı olan Nedjemmet ile evlenen Horemheb, bu sayede tahta çıkmasını da resmi hale getirmiştir.

Firavunluk

Hitit hükümdarı II. Murşili'nin analları Suriye'de Karkamış şehrinin, yerel Kral Nuhasseli Tetta ile müttefik olan Mısır ordularınca işgal edildiği aktarılır. Hitit analları bu savaşı MÖ 1331'e tarihliemektedirler. Gerek Akhenaton gerekse Tutankhamun gibi eski Firavunların pratikte resmen bir savaşa girmedikleri göz önünde bulundurulursa, Horemheb dönemindeki bu gelişim, Mısır'ın artık Hititlilerin kendisine kabul ettirdiği savunma rolünden çıkarak, bölgede müttefikler arayıp söz sahibi olma amacını gözler önüne sermektedir.

Karkamış (antik kent)

Karkamış Muharebesi
TarihMÖ 604
Bölge
SebepII. Nebukadnezar'ın Asurlular üzerine yaptığı saldırılar.

Antik Karkamış kentinin şehir planı.


Karkamış (HititçeKargamişMısırcaKarkameşaGrekçeΕὔρωποςLatinceEuropus), geçmişi Erken Bakır Çağına dek uzanan ve günümüzde Türkiye ile Suriye topraklarında yer alan antik kent.[1] Hitit ve Asur İmparatorluğu dönemlerinde önemli bir şehir olan Karkamış, Roma döneminden sonra önemini kaybetmeye başlamıştır.

Antik kent sırasıyla MitanniMısırHititAsurYeni BabilAhamenişMakedonSeleukos ve Roma hâkimiyeti altına girmiştir. En parlak dönemini Geç Hitit döneminde yaşayan Karkamış Orta Çağ'dan sonra tamamen terk edilmiştir.

Babilliler ile Mısırlılar arasında geçen Karkamış Muharebesi'nin yaşandığı bölgeden Kitâb-ı Mukaddes'te de bahsedilmektedir.

Etimoloji

Milattan önceki dönemlerdeki orijinal adının Cerabis olduğu düşünülen şehrin Helenistik ve Roma dönemlerindeki adı olan Europos'un da bu addan türediği farz edilmektedir.

Kentin kaynaklarla saptanmış en eski ismi Kargamiş'tır. Hititler döneminde kullanılan bu isme rastlanılan en eski yazılı eser Suriye'nin Ebla kentinde bulunan çivi yazılı tabletlerdir

Fırat'ın hemen batı kıyısında kurulmuştur. Mısır ile Anadolu arasındaki geçiş yolu üzerinde kurulu olan kent, aynı zamanda antik ticaret yollarına da yakındır.

NOT; Yunanca Septuagint metninin önemli onsiyal el yazmaları Sina Yazması, 1209 numaralı Vatikan Yazması ve İskenderiye Yazması'dır.

&

Hitit harfleri
Antik Hitit başkenti Hattuşa'da Amarna dönemine tarihlenen bir belge bulundu: I. Şuppiluliuma'nın sözde "Amelleri". Belge, Hitit hükümdarı I. Şuppiluliuma'nın Karkamış'ı kuşatırken Mısır kraliçesinden bir mektup aldığını anlatır. Mektup şöyle:
Kocam öldü ve oğlum yok. Senin hakkında birçok oğlun olduğunu söylüyorlar. Kocam olması için bana oğullarından birini verebilirsin. Tebaamdan birini koca olarak almak istemem. . . Korkuyorum.
Mısırlılar geleneksel olarak yabancıları aşağı gördükleri için bu belge olağanüstü kabul ediliyor. I. Şuppiluliuma durum karşısında şok olur ve saraylılarına haykırır:
Hayatım boyunca böyle bir şey başıma gelmedi!
Olağan bir şekilde temkinliydi ve bir elçiye soruşturma yaptırdı. Ancak soruşturmayı erteleyerek Mısır'ı imparatorluğuna katma fırsatını kaçırdı. Sonunda oğullarından biri olan Zannanza'yı gönderdi, ancak prens yolda öldü, belki de öldürüldü.
Mektubu yazan kraliçenin kimliği belirsizdir. Hitit yıllıklarında, Mısır unvanı Tahemetnesu'nun (Kralın Karısı) bir çevirisi olan Dakhamunzu olarak anılır. Mektubun yazarı için olası adaylar Nefertiti, Meritaten, ve Ankhesenamen'dir. Ankhesenamen, kocası Tutankhamun'un ölümü üzerine taht için kraliyet adayı olmadığından, bir zamanlar mektubu yazan kraliçe olması muhtemel görünüyordu.
Diğer araştırmacılar, muhtemelen Sadrazam Ay'a veya Mısır kraliyet ailesinin ikinci bir üyesine bir gönderme olarak "tebaamdan biriyle" (bazıları tarafından "hizmetkarlar" olarak tercüme edilir) sözünün evlilikle ilgili olabileceği ifadesine odaklanır ve Ankhesenamen'in gerçek Dakhamunzu olabileceğine inanır. Çünkü Ay, onunla evlenmesi ve kendisinin Mısır tahtına ilişkin iddiasını meşrulaştırması için baskı uyguluyor. (En sonunda yaptı).


Hurriler

Tuşrutta'nın, 3. Amenhotep'e gönderdiği tablet mektup.


Hurriler veya Hurri Devleti, MÖ 3. binyıldan itibaren, SümerAkkadHititUgarit ve Mısır kaynaklarında hakkında bilgiler bulunan, Mezopotamya ve Yukarı Dicle bölgelerinde hüküm süren, konuştukları dil itibarıyla (HurriceAsya kökenli olduğunu kabul edilen ve MÖ 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren devlet.

Erken Tunç Çağı'na ait Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kültür yerleşimlerinden olan Karaz Kültürü'nde ve Suriye'de bulunan çanak-çömlek türlerinin Hurrilere ait olduğu kabul edilmektedir. Hurillerle ilgili Akkad dönemi belgelerinden MÖ 3. binyılın sonlarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Mezopotamya'da yaşadıkları anlaşılmaktadır. 

Bir müddet Akad hâkimiyetine giren ve Akatça yazı dilini kullanan Hurriler, Akkadlar'ın yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşmuşlar, bir takım beylikler kurmaya çalışmışlardır. Ancak Sümerler'in Üçüncü Ur Hanedanı zamanıda, Şulgi'nin bölgeye hâkim olması sonucu Hurriler bağımsızlığını yeniden yitirmişlerdir.

Mari'de bulunan mektuplarda, Hurri kökenli bir topluluk olan Turukkiler'in yiyecek maddeleri yağmaladıkları yazılmıştır. Kayseri yakınlarında bulunan Kültepe'de bulunan çivi yazılı belgelerde çok sayıda Hurrice belgeye rastlanmıştır. Bu belgelerde Hurrice sözcükler bulunması, bu dönemde Hurrilerin Orta Anadolu'ya kadar etkisini sürdürdüğünü göstermektedir. Babil kaynaklarında, Hitit Kralı I. Murşili'nin, Babil seferinin dönüşünde Hurriler ile savaştığı yazmaktadır.

Artan nüfusun bir sonucu olarak MÖ 2500'lerde bölgedeki otlakların yetersiz kalması nedeniyle güney yönünde yayılma göstermişlerdir. Bu göçler iki ana hat üzerinden, Urmiye Gölü çevresinden Mezopotamya ve Elazığ - Malatya üzerinden Kuzey Suriye ve Filistin'e olmuştur.


&

Amarna Mektupları

EA 161, Amurru lideri Aziru'nun, kil tablet üzerine çivi yazısıyla geçirilmiş bir mektubu.

Amarna mektupları, (bazen "Amarna iletişimi" veya Amarna tabletleriYeni Krallık döneminde Antik Mısır yönetimi ve Kenan ile Amurru'daki temsilcileri arasında gerçekleşen, çoğu diplomatik yazışmaların arşividir.

wikipedia.org/wiki/Amarna_Mektupları#/media/Dosya:Amarna_Akkadian_letter.png

&

Akad İmparatorluğu

Akkad İmparatorluğu sınırları kahverengi ile gösterilmiştir. Sarı oklar askeri ilerleme yönlerini belirtir.

Akad İmparatorluğu veya Akkad İmparatorluğu, uzun ömürlü Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya'nın ilk antik imparatorluğuydu. Merkezi, Akad şehri ve çevresindeydi. İmparatorluk, Mezopotamya, Levant ve Anadolu'da nüfuz sahibi oldu ve Arap Yarımadası'nda Dilmun ve Magan'a (günümüz Suudi ArabistanBahreyn ve Umman) kadar güneye askerî seferler düzenledi.

Akad İmparatorluğu, kurucusu Akkadlı Sargon'un fetihlerinin ardından MÖ 24. ve 22. yüzyıllar arasında siyasi zirvesine ulaştı. Sargon ve ardılları altında, Akad dili zamanla Elam ve Gutium gibi komşu fethedilen devletlere empoze edildi. Akad tarihteki ilk imparatorluk olarak kabul edilir ancak bu kesin değildir ve daha önce de Sümerler vardır.

wikipedia.org/wiki/Akad_İmparatorluğu#/media/Dosya:Empire_akkad.svg               

&


 Antik Anadolu  

Eski Zamanlarda

Adını suyunun renginden alan, antik çağda ise tuzlu akarsu anlamına gelen Halis adıyla anılan Kızılırmak, Anadolu'da kurulmuş uygarlıklara hep ev sahipliği yapmış. Bugün Kızılırmak Vadisi'nde tarihin her dönemine ilişkin izler bulmak olanaklı; kaya mezarları ve yerleşimleri, değişik uygarlıklara ilişkin kaleler, köprüler ve daha pek çok iz.

Hititler Marassantiya Irmağı adını vermişlerdi. Hititlerin ana toprakları olan Hatti'nin batı sınırlarını şekillendiriyordu. Klasik eski zamanlarda Ön Asya ve Asya'nın geri kalanı arasında bir sınır oluştururdu. 28 Mayıs MÖ 585 yılında Medler ile Lidyalılar arasında yapılan "Halis Nehri Muharebesi" (Kızılırmak Savaşı) burada olmuştur. Önceleri Lidyalılar ve Persler arasında bir sınırdı. Lidya Kralı Kroisos sınırı geçip Ahameniş İmparatoru II. Kiros saldırdı ve Thymbra Muharebesi'nde (M.Ö.547) yenildi. Böylece İranlılar sınırlarını Ege Denizi'ne kadar genişletti. 

Anadolu

Modern Türkiye'nin içinde bulunan Anadolu'nun geleneksel tanımı.    

Anadolu (GrekçeἈνατολήromanize: Anatolḗ), Anadolu Yarımadası (YunancaΧερσόνησος τῆς ἈνατολίαςChersónisos tis Anatolías) veya coğrafi olarak Asya Kıtası'nın tüm özelliklerini içerdiğinden Küçük Asya (YunancaΜικρά ἈσίαMikrá Asía), Asya kıtasının en batısında KaradenizAkdeniz ve Ege denizi arasında kalan yaklaşık 537.000 km²'lik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır.

Anadolu'nun tarihi bir anlamda BalkanlarKafkasya ve Ön Asya'dan gelen işgal, istila ve fetih dalgalarının tarihidir.

Bronz Çağı

Eski Anadolu yerleşim birimleri

Hattiler ve Hurriler

Hattiler, MÖ 2300 ile 2000 yıllarında Orta Anadolu'da yaşamış ve Hattice isimli bir yalıtık dil konuşmuş uygarlıktır. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi'dir ve kendilerinden sonra gelen Hititler gibi halkalar da yaşadıkları bölgeye bu adı vermiştir. Hattilere ait ilk kaynaklar Akad İmparatorluğu tarafından MÖ 24. yüzyılda yazılmıştır.

Hurriler ise Anadolu'nun güneydoğusunda yaşamış Urartular ile ilişkili bir halktır. Tarihsel açıdan Hurricenin varlığı MÖ 20. yüzyıldan eskiye dayanmaktır. MÖ 16. yüzyılda Mitanni gibi Hint-Aryanlar tarafından yönetilmiş Hurri devletleri Anadolu'da önemli ölçüde toprağa sahip olmuştur.

Anadolu dilleri

Anadolu'da MÖ 2. ve 1. binyıllarda kullanılan bir grup Hint-Avrupa diline Anadolu dilleri adı verilir. Bu diller arasında en önemlisi ve en iyi tanınanı, MÖ 1600-1100 yılları arasında yazılı belge bırakmış olan Hititçe'dir (nesili). Hitit imparatorluğu döneminde, Hititçe ile akraba diller olan Luvice (Luwili) ve Palaca da konuşulmuştur. Luvicenin yayılım alanı Güney ve Batı Anadolu, Palaca'nınki ise Kuzeybatı Anadolu'dur.

Erken antik çağda, Luvice'den türemiş olduğu tahmin edilen Likya dili, Lisya dili, Karya dili, Pisidia dili, Side dili ve kökenleri yeterince bilinmeyen Paphlagonia dili ile Kappadokia dili kullanılmıştır. Bu dillerin tümü MÖ 1. yüzyıla doğru Yunancanın egemen dil olması üzerine tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

21. yüzyılda ise Anadolu-Mezopotamya bölgesinde Ural-Altay dil ailesine bağlı Anadolu lehçesi kullanılır.

&

Murşili'nin tutulması


MÖ 1312 tutulması

II. Murşili dönemine ait bir metinde bahsedilen güneş tutulması, Antik Yakın Doğu kronolojisi içinde Hitit İmparatorluğu'nun mutlak kronolojisi için büyük önem taşımaktadır. Metin, Murşili'nin hükümdarlığının onuncu yılında, kral kuzeydoğu Anadolu'da Hayasa-Azzi Krallığı'na karşı bir sefer başlatmak üzereyken, "Güneş bir işaret verdi" (Hititçeistanus sakiyahta) demektedir.

Annallardaki referans ilk olarak Emil Forrer (1926) tarafından bir tutulmayı tanımladığı şeklinde yorumlandı, Schorr (1928) onu 13 Mart MÖ 1335'te öğleden sonra Anadolu'da halka şeklinde görünen tutulma olarak tanımladı.

24 Haziran MÖ 1312 öğleden sonra kuzey Anadolu'da tam güneş tutulması günümüzde daha yaygın olarak kabul görmektedir. Paul Åström (1993), gün doğumunda kısmi bir tutulma olarak görülebilecek olan alternatif 13 Nisan MÖ 1308 tarihini önerir. Peter J. Huber ise 8 Ocak MÖ 1340 tarihini önerir.[


MÖ 1308 tutulmas

MÖ 1312 tutulması

MÖ 1312 tutulması öğleden sonra erken saatlerde kuzey Anadolu'da meydana geldi ve etkileri Murşili ve adamları için sefer sırasında oldukça göz alıcı oldu:

24 Haziran MÖ 1312, tam tutulma, maksimum 10:44 UTC38.2°K 13.7°D (Sicilya)

MÖ 1312 tarihi, Murşili'nin hükümdarlığının MÖ 1322 veya 1321'de başladığını ima eder. Bu tarih kabaca Tutankhamun'un ölümü için önerilen tarih olacaktır. I. Şuppiluliuma'nın, bir Firavun'un dul eşinden (Annalda Dakhamunzu olarak geçen) bir mektup aldığında Karkamış'ı kuşattığı bilinmektedir. Şuppiluliuma kısa bir süre sonra öldü ve halefi II. Murşili oldu (kardeşi Prens Zannanza'nın öldüğü Mısır'a gönderilecekti). Dolayısıyla bu kronolojik bir çapa gibi görünüyor. Ancak, örneğin ölen Firavun'un Akhenaton olduğunu veya Tutankhamun'un daha sonra öldüğünü iddia eden başka görüşler de vardır.


MÖ 1335 tutulması

MÖ 1308 tutulması

Buna karşılık, MÖ 1308 tutulması halka şeklindeydi ve sabahın erken saatlerinde Arabistan üzerinde (ve sadece Anadolu ve Suriye üzerinde yarı gölgeli) başladı ve Orta Asya'nın üzerinde zirveye ulaştı:

13 Nisan MÖ 1308, halkalı tutulma (%94,8), maksimum saat 04:16 UTC, 44.9°K 85.7°D (Tanrı Dağları)


MÖ 1340 tutulması


Konuyla ilgili yayınlar

  • Paul Astrom, 'The Omen of the Sun in the Tenth Year of the Reign of Mursilis II', in Horizons and Styles: Studies in Early Art and Archaeology in Honour of Professor Homer L. Thomas, (1993)
  • Trevor R. BryceThe Kingdom of the Hittites, Clarendon Oxford University Press, (1998)


wikipedia.org/wiki/Murşili%27nin_tutulması


&


Thales tutulması



Tutulma MÖ 28 Mayıs 585'te oldu.

Thales TutulmasıHerodotos'un Tarih'ine göre, Yunan filozof Miletli Thales tarafından doğru bir şekilde tahmin edilen bir güneş tutulmasıydı. Herodotos'un hesabı doğruysa, bu tutulma, meydana gelmeden önce bilindiği için kaydedilen en eski tutulmadır. Birçok tarihçi, öngörülen tutulmanın MÖ 28 Mayıs 585'teki güneş tutulması olduğuna inanmaktadır.[1][2] Thales'in tutulmayı tam olarak nasıl öngördüğü belirsizliğini korumaktadır; bazı bilim adamları, tutulmanın asla tahmin edilmediğini iddia etmektedir.[3][4][5] Diğerleri farklı tarihler için tartıştılar,[6] ancak yalnızca 28 Mayıs MÖ 585'teki tutulma, tarihsel olayı açıklamak için gerekli görünürlük koşullarıyla eşleşmektedir.[7]

Herodotos'a göre, tutulmanın görünümü bir alamet olarak yorumlandı ve Medler ile Lidyalılar arasında uzun süredir devam eden bir savaşta bir muharebeyi kesintiye uğrattı. Çatışma hemen durdu ve ateşkesi kabul ettiler. Gök bilimciler tarihi tutulmaların tarihlerini hesaplayabildikleri için Isaac Asimov bu savaşı tarihi bugüne kadar kesin olarak bilinen en eski tarihi olay olarak nitelendirdi ve bu öngörüye "bilimin doğuşu" adını verdi. 

Herodotos'un anlatımı

Herodotos Tarih 1.73-74'te, Medler ve Lidyalılar arasındaki dönemde bir savaşın başladığını belirtir. Savaşın iki nedeni vardı: İki tarafın Anadolu'da çatışan çıkarları vardı, ama aynı zamanda bir intikam güdüsü de vardı. Medler tarafından istihdam edilen ve Kral Siyaksares tarafından hakarete uğrayıp eli boş dönen bazı İskit avcıları vardı. Avcılar intikam almak için oğullarından birini katledip, etini Medlere yemek olarak verdiler. Avcılar daha sonra Lidyalıların başkenti Sardis'e kaçtılar. Siyaksares, İskitlerin kendisine iade edilmesini istediğinde, Alyattis onları teslim etmeyi reddetti; karşılık olarak, Medler işgal etti.

Daha sonra, Siyaksares kendisinden talepte bulunmak için gönderildiğinde Alyattis'in yandaşlarından vazgeçmeyi reddetmesi üzerine, Lidyalılar ve Medler arasında savaş patlak verdi ve beş yıl boyunca çeşitli başarılarla devam etti. Bu süreçte Medler Lidyalılara karşı birçok zafer kazandılar ve Lidyalılar da Medlere karşı birçok zafer kazandı. Diğer savaşları arasında bir gece nişan vardı. Bununla birlikte, denge her iki ulusun da lehine olmadığı için, altıncı yılda başka bir çarpışma oldu ve bu sırada, savaş iyice ısınırken, gün aniden geceye dönüştü. Bu olay Miletli Thales tarafından önceden bildirilmişti, o da İyonyalıları bu konuda önceden uyarmış ve olayın tam olarak gerçekleştiği yılı saptamıştı. Medler ve Lidyalılar, değişimi gözlemlediklerinde, savaşmayı bıraktılar ve barış şartlarının kabul edilmesini istiyorlardı.

Barış anlaşmasının şartları kapsamında Alyattis'in kızı Aryenis, Siyaksares'in oğlu Astyages ile evlendi ve Halis Nehri (Günümüzde KızılırmakTürkiye) iki savaşan ulusun sınırı olarak ilan edildi.

Muharebe tarihiyle ilgili alternatif bir teori, Herodotos'un şahsen tanık olmadığı olayları dikkatsizce anlattığını ve ayrıca güneş tutulması hikâyesinin onun metninin yanlış yorumlanması olduğunu öne sürer. Bu görüşe göre, yaşananlar, ayın doğuşundan hemen önce, alacakaranlıkta bir ay tutulması olabilirdi. Savaşçılar savaş faaliyetlerini önceki günlerde olduğu gibi dolunay bekleyerek planlamış olsalardı, kapalı bir ay yükselirken alacakaranlığın aniden çökmesi tam bir şok olurdu. Bu teori doğruysa, savaşın tarihi MÖ 585 (güneş tutulması tarihine dayanarak Plinius tarafından verilen tarih) değil, muhtemelen 3 Eylül MÖ 609 veya 4 Temmuz MÖ 587, bu tür alacakaranlık zamanındaki ay tutulmalarının gerçekleştiği tarihler olacaktır.

Thales'in tahmini

Hikâyenin doğruluğu konusunda şüpheler olsa da, Herodotos'unkinin yanı sıra hikâyenin başka anlatıları da var. Laertios Diogenes, Thales ile aynı yüzyılda yaşayan Ksenophanes'in tahminden etkilendiğini söyler ve ayrıca Sokrates öncesi Demokritos ve Herakleitos'tan ek tanıklıklar verir.

Thales'in sözde öngörüsü sırasında, tutulmalara Ay'ın Dünya ile Güneş arasına girmesinin neden olduğu henüz bilinmiyordu; bu, bir asırdan fazla bir süre sonra Anaksagoras ya da Empedokles'e kadar keşfedilemeyecek bir gerçekti.

Eğer anlatım doğru ise, Thales'in tutulmaların tekrarlarındaki kalıpları tanıyarak herhangi bir tutulmanın zamanlamasını hesaplamak zorunda kalacağı öne sürülmüştür.

Thales'in belirlemesinde Saros döngüsünü kullanmış olabileceği veya Babil astronomisi hakkında biraz bilgi sahibi olabileceği öne sürülmüştür. Ancak, Babilliler o noktada güneş tutulmalarının yerel koşullarını tahmin etmekten çok uzaktı, bu da bu hipotezi pek olası kılmaz.[4][12] Aslında, belirli bir konum için bir tutulmayı tahmin etmek için güvenilir bir şekilde kullanılabilecek bilinen bir döngü yoktur ve bu nedenle, herhangi bir doğru tahmin şansa bağlı olacaktır.

Tutulma

Tutulma, Atlantik Okyanusu üzerinde 37.9°K 46.2°B'de zirve yaptı ve tam gölge yolu akşam saatlerinde güneybatı Anadolu'ya ulaştı ve Halys Nehri, sağlanan ΔT için hata payının hemen içindedir. 

Konuyla ilgili yayınlar


wikipedia.org/wiki/Thales_tutulması

&

Saros döngüsü

( Thales'in belirlemesinde Saros döngüsünü kullanmış olabileceği veya Babil astronomisi hakkında biraz bilgi sahibi olabileceği öne sürülmüştür. )

Saros döngüsü, astronomide 223 sinodik aydan oluşan bir döngüdür. (Sinodik ay ay evrelerinin kendi kendini tekrar etmesi içşn geçen süredir) Bu döngünün yarısına sar denilir. Saros döngüsü Milattan önce Babilliler tarafından biliniyordu.

Bir Güneş veya Ay tutulması GüneşDünya ve Ay'ın aynı hizaya gelmesi sonunda oluşur. Bu durum yılda birkaç defa olabilir. Her tutulma sırasında yatay düzlemde üç cisim aynı hizaya gelmiş olur. Ancak Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüş düzlemiyle Ay'ın Dünya çevresindeki dönüş düzlemi arasında 5.145 derece kadar fark vardır. Bu sebepten tutulmaların çoğunda üç cisim düşey düzlemde aynı hizada değildir. Saros döngüsü tutulma sırasında hem yatay hem de düşey düzlemdeki konumların aynı olduğu iki tutulma arasındaki süredir. Bu süre 223 sinodik ay yanı 18 yıl 11 gün ve 8 saat uzunluğundadır. Her tutulmadan bir sar (yarım saros) sonra benzer özellikte bir Güneş tutulması olur.

Mesela 16 Haziran 2000 tarihindeki Ay tutulması ile 27 Haziran 2018 tarihli tutulmalar tamamen aynı karakterdedir. (Dünya'nın kendi çevresindeki dönüşü sebebiyle tutulma farklı meridyenlerde olabilir.)

wikipedia.org/wiki/Saros_döngüsü


&


Kızılırmak


Türkce'de Kizilirmak'dir.!

Kızılırmak, eskiden Halis (GrekçeἍλυς Alys) veya Alis (ErmeniceԱլիս), Sivas'ın İmranlı ilçesindeki Kızıldağ eteklerinden doğan ve Samsun'un Bafra ilçesinde Karadeniz'e dökülen bir nehir. 1.355 km. (841 mil) uzunluğu ile Türkiye'nin kendi sınırları içerisinde doğup kendi sınırları içinde denize dökülen en uzun akarsuyu olma özelliğini taşır. SivasKayseriNevşehirKırşehirKırıkkaleAnkaraÇankırıÇorumSinop ve Samsun illerinden geçen Kızılırmak, aralarında Delice IrmağıDevrez ve Gökırmak gibi çok sayıda akarsu ve çayın sularını da toplayarak büyük bir kavis çizerek Bafra Burnu'ndan Karadeniz'e ulaşır.

Kızılırmak, Karadeniz'e döküldüğü alanın da içinde yer aldığı 56.000 hektarlık deltasıyla Türkiye'nin önemli sulak alanlarının başında gelmektedir. Irmak üzerinde kurulu 12 baraj ve hidroelektrik santrali ile ülke enerji üretiminde önemli bir yere sahiptir ve geçtiği illerdeki tarım arazilerinin sulama faaliyetlerinde ırmaktan yararlanılmaktadır.


Doğal yaşam

Kızılırmak; kuzeydoğusundan Yeşilırmak havzası, doğudan Fırat havzası, güneydoğudan Seyhan, güneybatı ve güneyden Konya kapalı havzası, batıdan Sakarya Irmağı havzası, kuzeybatıdan Yenice Batı Karadeniz akarsuları havzaları ile komşudur. Türkiye toplam alanının 1/10'unu drene eder. Yukarı havzasında jipsli arazilerden geçen ırmağın suları acılaşır.

Havzada bazı alanlarda vadi genişleyerek ovaya dönüşür. Yukarı havzada; Hafik, Zara, Sivas ovaları, aşağı havzada; Kargı, Osmancık, Tosya ve en büyüğü Bafra Ovasıdır.

Aşağı Kızılırmak Sıralaması Balık Dünyası

Aşağı Kızılırmak ıralaması üzerinde sayılan alanlarda: 1- Güvercinlik Göleti 2- Cevizlik Göleti 3- Gamlık Deresi 4- Dereköy Göleti 5- İstavloz Çayı 6- Uluçay (Vezirköprü) 7- Narlı Göleti 8- Altınkaya Baraj Gölü 9- Eser Çayı 10- Ağacalan Çayı 11- Derbent Baraj Gölü 12- İlyaslı Çayı 13- Cemal Deresi 14- Kaynatma Deresi 15- Kızılırmak; olmak üzere Haziran 2003 ila Eylül 2005 tarihleri arasında Prof. Dr. Nazmi Polat ve arkadaşları; Selma UğurluŞevket Kandemir tarafından yapılan bilimsel çalışmalarda; 10 familyaya ait (Anguillidae, Atherinidae, Balitoridae, Cyprinidae, Gobiidae, Percidae, Poecilidae, Salmonidae, Siluridae, Syngnathidae) 22 tür ve 3 alt tür saptanmıştır.

  • Familya: Anguillidae
Anguilla anguilla (Linnaeus, 1758)
  • Familya: Atherinidae
Atherina boyeri (Risso, 1810)
  • Familya: Balitoridae
Oxynoemacheilus eregliensis (Banarescu&Nalbant 1978) Endemik tür
Barbatula kosswigi (Erk’akan ve Kuru, 1986)
Oxynoemacheilus banarescui (Delmastro, 1982)
  • Familya: Cyprinidae
Alburnoides bipunctatus (Bloch,1782)
Alburnus chalcoides (Güldenstädt, 1772)
Barbus tauricus (Kessler, 1877)
Capoeta sieboldii (Steindachner, 1864)
Carassius auratus auratus (Linnaeus, 1758)
Chondrostoma angorense (Elvira, 1987)
Cyprinus carpio (Linnaeus, 1758)
Squalius cephalus (Linnaeus, 1758)
Tinca tinca (Linnaeus, 1758)
  • Familya: Gobiidae
Neogobius fluviatilis (Pallas, 1814)
Neogobius melanostomus (Pallas, 1814)
  • Familya: Percidae
Perca fluviatilis (Linnaeus, 1758)
Sander lucioperca (Linnaeus, 1758)
  • Familya: Poecilidae
Gambusia holbrooki (Girard, 1859)
  • Familya: Salmonidae
Salmo trutta labrax (Pallas, 1814)
Oncorhynchus mykiss (Walbaum, 1792)
  • Familya: Siluridae
Silurus glanis (Linnaeus, 1758)
  • Familya: Syngnathidae
Syngnathus abaster (Risso, 1827)
Syngnathus acus (Linnaeus, 1758)


Kuzeyi ise, yüksek plato sahasını ihtiva eder. Bu araştırmada, Delice Irmağı algleri farklı habitatlardan (epipelik, epifitik, epilitik, plankton) 

  

Gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss)
(Syngnathus acus)


wikipedia.org/wiki/Kızılırmak



§§§§§


Çıkarılan eserler

Karkamış askerlerinin işlendiği taş blok kabartmaları.

1920 yılına dek yapılan kazılarda çıkarılan eserlerin büyük çoğunluğu British Museum ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde yer almaktadır. Daha az sayıda parça ise Louvre Müzesi ve Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. 

Kazı çalışmaları


Antik kentin kalıntıları ilk kez 1699 yılında bir İngiliz şirketinin Halep temsilcisi olan Henry Maundrell tarafından fark edilmiştir.1876 yılında Britanya Müzesi tarafından görevlendirilen Asurolog George Smith kalıntıların Kitâb-ı Mukaddes'te bahsedilen Karkamış'a ait olduğunu saptamıştır.

İlk kazı çalışmaları 1878-1881 yılları arasında Britanya İmparatorluğu Halep Konsolosu Patrick Henderson tarafından British Museum adına yapılmıştır. Henderson kazı çalışmaları sırasında kentin ilk yerleşim planını hazırlamıştır. Ayrıca kazı sırasında çıkarılan tarihî eserler British Museum'a gönderilmiştir.

İlk kazı sırasında çıkarılan arkeolojik bulgular çalışmaların devamının gelmesini sağlamış, David George Hogarth ve Reginald Campbell Thompson kentteki ikinci kazı çalışmasını 1908 yılında başlatmıştır. 1911 yılında ise Hogarth çalışmaları tekrar başlatmış, 1914'e dek süren araştırmaya daha sonra Thomas Edward Lawrence da dâhil olmuştur. 

NOT:  Thomas Edward Lawrence YINE TARIH BASINDA!!!

Daha sonra ise British Museum bölgeyi araştırma adına geniş bir proje hazırlamış ve kazılar Lawrence ile Leonard Woolley'e devredilmiştir. Bu yapılan kazıların sonuçları British Museum'un yayımladığı "Carchemish" adlı üç ciltlik eserle arkeoloji dünyasına duyurulmuştur.

1920 yılında Millî Mücadele sürmekte iken bir Fransız karakolu hâline getirilen kente tekrar kazı yapmaya gelen Woolley, Karkamış ve yakınlarında çatışma yapılmasını yasaklamıştır. Savaş sonrasında iç kentin tamamı ve dış kentin bir kısmı Türkiye topraklarında kalan Karkamış askerî yasak bölge ilan edildiği ve mayınlandığı için Türkiye'deki kısmında bir daha kazı yapılamamıştır. 2011 yılının eylül ayında ise mayınların temizlenmesi ile birlikte kentte tekrar arkeolojik kazılar başlamıştır. İstanbul ÜniversitesiBologna Üniversitesi ve Gaziantep Üniversitesi'nin projesi olan Türk-İtalyan ortak kazıları Nicolò Marchetti başkanlığında hâlen yürütülmektedir.

Ağustos ve Kasım 2012 arasında devam eden kazıların ikinci periyodu sırasında MÖ 900 yılına tarihlenen Katuva Sarayı başta olmak üzere yeni sanat eserleri ve arkeolojik bulgular tespit edilmiştir.

NOT; Hitit hakimiyeti dönemi

Katuvayaklaşık MÖ 900Hititler döneminin son kralı.

((( Özellikle Yahdul-Lim'in MÖ 1745'te ölümü ile Piyassili'nin MÖ 1315'te tahta çıkışı arasında geçen yaklaşık dört yüzyıllık dönem hakkında hiçbir bilgi yoktur. Hitit ve Asur hakimiyeti altında geçen dönemlerde de bazı bilgiler eksiktir.)))  

Suriye tarafındaki dış kentte yapılan arkeolojik araştırmalarsa 2006 yılında Karkamış arazisi projesi adıyla yürütülmüştür. DGAM, British Academy ve Britanya Araştırma Konseyi'nin finansmanıyla yapılan kazıların başkanlığını Durham Üniversitesi'nden Tony J. Wilkinson ve Edinburgh Üniversitesi'nden Edgar Peltenburg üstlenmiştir. 2010 yılında yine bu proje kapsamında bu sefer CBRL, Küresel Miraslar Fonu ve İngiliz Araştırma Konseyi'nin fonlarıyla bir dizi kazı çalışması yapılmıştır.

Antik kentin 2014 yılında Irak ve Şam İslam Devleti'nin kontrolüne geçen Suriye tarafındaki kısmı günümüzde mayınla kaplı, Türkiye tarafındaki kısım ise güvenlik sorunları nedeniyle beton duvarlarla örülü ve arkeologlar haricindeki ziyaretçilere kapalıdır.

Çıkarılan eserler

1920 yılına dek yapılan kazılarda çıkarılan eserlerin büyük çoğunluğu British Museum ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde yer almaktadır. Daha az sayıda parça ise Louvre Müzesi ve Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. 

&

Karkamış Muharebesi

Karkamış Muharebesi

Karkamış Muharebesi, MÖ 604 yılında Babilliler ile Mısırlıların Karkamış'ta karşı karşıya geldiği savaş.

Arka plan

MÖ 612'de Asurluların başkenti Ninova Babilliler tarafından işgal edilmiş, Asurlular geri çekilerek başkentlerini Harran'a taşımışlardır. Babilliler MÖ 610'da bu sefer de Harran'ı işgal etmiş, Asurlular da Karkamış'a çekilmek zorunda kalmıştır. Asur Kralı II. Aşur-uballit bunun üzerine Mısır ile ittifak yapmış, MÖ 609 yılında Mısır ordusu Babil üzerine yürümüştür.

Fakat Firavun II. Necho'nun ordusu Yehuda Kralı Yoşiyahu tarafından Megido'da (MÖ 609) karşılanmıştır. Çıkan savaşta Yoşiyahu öldürülmüş ve ordusu mağlup edilmiştir. Yoşiyahu'nun bedeni Yehuda usullerine uygun bir şekilde Davud'un yanına gömülmüştür.

Megiddo Muharebesi'nin ardından ilerlemeye devam eden Mısır ordusu Asur ordusu ile birleşmiş, Fırat'ı geçerek Harran'ı kuşatmıştır. Daha sonra ise Kuzey Suriye'ye çekilmiştir.

Savaş

II. Nebukadnezar'ın komutasındaki Babil ordusu Karkamış'a geçmiş ve Asur-Mısır ordusuyla karşılaşmıştır. Babil ordusu rakip kuvvetleri bozguna uğratmıştır. Böylece Asurlular bağımsızlıklarını kaybetmiş, Mısır geri çekilmek zorunda kalmış ve Yeni Babil İmparatorluğu Yakın Doğu'nun tek hakim devleti olmuştur. Babil bu savaştan sonra oldukça zenginleşmiş ve tarihinin en müreffeh dönemini yaşamıştır.

Savaş kayıtlar

British Museum'da sergilenen Nebukadnezar Kroniği'nde savaş hakkında bilgiler verilmektedir. Ayrıca Kitab-ı Mukaddes'in Yeremya ve Ağıtlar bölümlerinde Yoşiyahu'nun Mısır'a meydan okuması ve ölümü hakkında bilgiler vardır.

wikipedia.org/wiki/Karkamış_Muharebesi

&

Babilliler ile Mısırlılar arasında geçen Karkamış Muharebesi'nin yaşandığı bölgeden Kitâb-ı Mukaddes'te de bahsedilmektedir.


The Malmesbury Bible

Kitâb-ı Mukaddes

Kitâb-ı MukaddesMukaddes Kitap veya Kutsal KitapEski Ahit ve Yeni Ahit'i kapsayan, Hristiyan inanışının temelini oluşturan ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaptır.

Kitab-ı Mukaddes yaygın olarak tüm zamanların en çok satan kitabı olarak kabul edilir, 100 milyon kopya yıllık satış tahmini olup özellikle ilk kitlesel basılı kitap oluşu Batı'da, edebiyat ve tarih üzerinde büyük bir etki yaratmıştır.

2021'in başından itibaren Kutsal Kitap'ın veya bazı bölümlerinin çevrildiği toplam 3.435 dil vardır: 704 dilde Kutsal Kitap'ın tam çevirisi, 1.571 dilde Yeni Ahit'in tam çevirisi ve 1.160 dilde kısmi olacak şekilde çeviriler mevcuttur.

“Küçük kitaplar” anlamına gelen biblia, papirüs bitkisinin iç kısmı için kullanılan "biblos"tan gelir. Eski çağlarda papirüs bitkisi yazı yazmak için “kâğıt” üretiminde kullanılırdı. Mısır'dan ithal edilen papirüs, bir Fenike limanı olan Gebal üzerinden geldiği ve Yunanlar da Gebal kentine 'Byblos' dedikleri için bu adı almıştır. Zamanla, papirüs üzerine yazılan çeşitli belgeler için genel olarak biblia ifadesi kullanılmaya başlandı. 

Böylece, 'biblia' sözcüğü her tür yazı, tomar, kitap, belge, hatta küçük kitaplardan oluşan koleksiyonlar için kullanılır oldu.

M.Ö. ikinci yüzyılda İbranice Kutsal Yazılardaki kitapların bütününe Yunancada ta biblia deniyordu. Daniel 9:2'de şöyle yazar: “Ben Daniel, kitaplardan ... fark ettim.” Septuagint çevirisinde bu ayette, biblos sözcüğünün çoğulu ve yönelme hali olan biblois geçer.

Elçi Pavlus'te şöyle yazdı: „Gelirken, Troas’ta Karpos’un yanında bıraktığım kaftanı, tomarları [Yunanca: biblia], özellikle de parşömenleri getir.“ (2. Timoteos 4:13) Yunanca Kutsal Yazılarda farklı gramer yapılarıyla 40'tan fazla kez geçen biblion ve biblos sözcükleri, genellikle “tomar(lar)” ya da “kitap(lar)” olarak tercüme edilmiştir.

Testament" ve Ahit / Antlaşma

Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin tercümesidir.

"Fakat onların fikirleri körleşmişti; çünkü Mesih'te ortadan kaldırılmış olan aynı peçe, Eski Anlaşmanın okunmasında bugüne dek kaldırılmamış olarak duruyor." (2. Korintoslular 3:14; Kitabı Mukaddes, 2004)
"İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar." (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)

Latince "testamentum" sözcüğünün anlamı hakkında Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: "Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden testamentum kelimesinin testament (vasiyetname) ya da son istek anlamına geldiği düşünüldü; halbuki yalnız ahit anlamına gelir."

2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında ahit yani antlaşma demektir.

Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında; eski "diathḗké"de okumanın, gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski "diathḗké" Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.

Yunanca "diathḗké" sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) kitabı kastetmez. Pavlus, 2. Korintoslular 3:14'teki sözleriyle bu 39 kitabın küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağında Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa tarafından yerine getirildiğini ve böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, "diathḗké"nin asıl anlamıyla uyum içindedir.

İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan “Kutsal Yazılar” olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.

O nedenle Eski Ahitten yani Eski Antlaşmadan İbranice Kutsal Yazılar ya da İbranice Kutsal Kitap olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmının büyük bir bölümünün orijinal hali İbranice yazılmıştır. Benzer şekilde Yeni Ahit yani Yeni Antlaşma denilen kısımdan da Yunanca Kutsal Yazılar ya da Yunanca Kutsal Kitap olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmını yazmak üzere Yunanca kullanıldı.

İslamiyet'te

İslam dininden etkilenmiş olan dillerde Kur'an'dan önceki üç kutsal kitap TevratZebur ve İncil olarak adlandırılmaktadır.

Tevrat ve Zebur

Bir görüşe göre Tevrat adı İbranice torah kelimesinden Arapçaya geçmiştir ve Musa'nın beş kitabı için kullanılır. Fakat gelenekte Tevrat denilince İbranice (ve Aramca) yazılmış olan tüm 39 kitabı da kapsayan İbranice Kutsal Yazılar anlaşılır. Bu iki farklı anlayışın sebebi, Kur'an'da Tevrat'ın hangi peygambere verildiğinin açıkça belirtilmemesidir. Ayetlerde Musa'ya Kitap'ın verildiğiTevrat'ın bir hidayet ve nur olarak İsrailoğullarının elinde olduğu ve peygamberlerin onunla hükmettikleri belirtilmekte ama Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır.

Bununla birlikte Kur'an bilginleri 'Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğu'nda fikir birliği etmişlerdir. Onlardan hiçbiri İncil'in İsa, Zebur'un Davud'la birlikte zikredilmesine rağmen Tevrat'ın Musa ile zikredilmemesinin üzerinde durmamışlardır.

İslam inancında Zebur'un Tevrat'tan ayrı bir kitap olduğu kabul edilir. Çünkü Kur'an'da Tevrat, Zebur ve İncil'in isimleri ayrı ayrı zikredilmektedir. Fakat Zebur Kutsal Kitap içinde Tevrat'tan ayrı bir kitap değil Tevrat'ın 39 bölümünden biridir. Orada Mezmurlar adıyla geçer (İbranice: Mizmor, çoğulu: Mizmorim [ilahi şarkı], Arapça: Mezmur/mizmar, çoğulu: Mezamir [çalgı, kaval], Yunanca: Psalmoi [arp eşliğinde söylenen şarkı]). Bazı dil bilimcilere göre zebûr kelimesinin kökeni yazmak anlamındaki zebr masdarıdır (Lisânü'l- Arab, Tâcü'l-ʿarûs).[9]

Zeccac'a göre ise Zebur kelimesinin kökü menetmek anlamına gelen zebrdir. İşte Davud'a verilen Zebur da içinde kötülüklerden sakındıran nasihatler ve vaazlar bulunduğu için bu isimle anılmıştır.

Eski Ahit

Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmı İbranice Kutsal Yazılar, Eski Ahit ya da Eski Antlaşma olarak adlandırılır. 39 bölümden oluşur. Tevrat ve Zebur'u içerisinde barındırır.

Yahudilerin kutsal kitaplarından Tanah ile bölüm adları ve sınıflandırmalar hariç hemen hemen aynıdır. Eski Ahit, İsa'nın doğumundan önceki çok uzun bir zaman diliminde Yahudi peygamberleri, din adamları ve alimleri tarafından yazılmıştır. Sayısız peygamberliklerde Mesih'in gelişi önceden bildirildi.

Hristiyan mezheplerin çoğu İbranice Kutsal Yazıların (Tanah) Eski Ahit olarak adlandırılmasının nedeni, Sina Dağı'nda Musa aracılığıyla İsrailoğulları ile yapılan antlaşmanın Pentatök'te (Musa'nın beş kitabı) kayıtlı olmasıdır (Çıkış 20-40; Levioğullarının ekseriyeti; Sayılar 19; Kanunun Tekrarı'nın ekseriyeti). Yahudiler Tanah'ın Eski Antlaşma olarak anılmasını uygun bulmazlar.

Yeni Ahit

Kitab-ı Mukaddes'in ikinci bölümünü oluşturan Yunanca Kutsal Yazılar (Yeni Ahit) ise, İsa'nın ölümünden sonra elçileri Havariler ve iş arkadaşları tarafından yazılmıştır. 27 bölümden oluşur. Hristiyan alimlerince kanonik kabul edilen MattaMarkosLuka ve Yuhanna İncilleri Yeni Ahit'in ilk dört bölümünü oluşturur.

Hristiyanlar Tanrı'nın Musa ile yaptığı antlaşmadan yüzlerce yıl sonra, İsa aracılığıyla yeni bir antlaşma yaptığına inanırlar. Bu nedenle Hristiyanların ekseriyeti Kitab-ı Mukaddes'in İsa'dan bahseden ikinci bölümünü Yeni Ahit olarak adlandırırlar. Bununla birlikte Yahudiler ikinci bir antlaşmayı kabul etmez.

İncil

İncil adı Yunanca euaggélion kelimesinden türemiştir ve "iyi haber" anlamına gelir.[11] İsa'nın hayatını anlatan dört rapor (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) için kullanılır. Fakat Türk kültüründe İncil adı daha geniş bir anlamda Yunancada yazılmış olan tüm 27 kitabı da (Yunanca Kutsal Yazılar) kasteder.

Yahudilikte

Yahudiler Kutsal Kitap'ın İbranicede yazılmış olan kısmına inanmaktadırlar. O, Tanah olarak adlandırılır.

Tanah

Üç kısımdan oluşur: 1. Tora (Yasa/Öğreti) 2. Nev'im (Peygamberler) ve 3. Ketuvim (Kitaplar).

Tanah kavramı (İbranice: תנ״ך TNK; not: İbranicede K harfi ortada ve sonda kullanıldığı zaman H olur) bu üç kısmın ilk harflerini içeriyor: T (=Tora), N (=Nev'im) ve K (=Ketuvim).

Kutsal Kitap ve arkeoloji

Davut'un evi

Davut'tun adı Kutsal Kitap'ta 1.138 kez geçer ve genellikle yönetici aileye atıfta bulunmak için kullanılan "Davud'un evi" ifadesi 25 kez geçer (1. Samuel 16:13; 20:16). Ancak yakın zamana kadar, David'in gerçekten yaşadığına dair Kutsal Kitap dışında bir kanıt yoktu.

Profesör Avraham Biran liderliğindeki bir grup arkeolog, 1993 yılında İsrail'in kuzey kesiminde Tel Dan adı verilen eski bir moloz yığını üzerinde bir bazalt bloğu ortaya çıkardılar. Bu taşa “Davut Evi” ve “İsrail Kralı” kelimeleri oyulmuştur.[26] M.Ö. 9. yüzyıla tarihlenen yazıt İsrail'in düşmanı olan ve İsrail'in doğusunda yaşayan Aramiler tarafından dikilmiş bir zafer anıtının parçası olduğuna inanılıyor.

Profesör Biran ve meslektaşı Profesör Joseph Naveh'in bir raporuna dayanarak şunları söyledi: "Bu, David adının İncil dışı antik bir yazıtta ilk kez bulunmasıdır."[27] Ayrıca başka bir ayrıntı daha dikkat çekicidir. "Davud'un Evi" ifadesi tek kelime olarak görünüyor. Dilbilimci Profesör Anson Rainey, “bir kısa çizgi . . . özellikle iyi bilinen bir özel isim ise, genellikle dışarıda bırakılır. 'Davut Evi' M.Ö. 9. yüzyılın ortalarında şüphesiz böyle bir siyasi ve coğrafi özel isimdi.”[28] Böylece, Kral Davud ve ardılları, antik dünyada iyi biliniyorlardı.

Ninive (Ninova)

19. yüzyılın sonlarında bazı Kutsal Kitap eleştirmenleri, Kutsal Kitap'ta adı geçen Asur şehri Ninive'nin varlığını sorguladı. Ancak 1849'da Sir Austen Henry Layard, Kral Sanherib'in Kujundşik'teki sarayının kalıntılarını ortaya çıkardı. Anlaşıldığı üzere, o yer eski Nineve'e aitti. Bu yüzden eleştirmenler bu konuda susturuldu.

İyi korunmuş bir odanın duvarlarında, sağlam bir şekilde tahkim edilmiş bir şehrin nasıl ele geçirildiği ve esirlerin fatihlerin kralının önüne nasıl getirildiği gösterildi. Kralın üzerinde şu yazı vardır: “Dünyanın Kralı, Asur Kralı Sanherib, tahtına oturdu ve Lachis'ten gelen ganimeti inceledi”.[29] Yazıtlı bu duvar kabartması British Museum'da görülebilir. Bu, 2. Krallar 18:13, 14'te sözü edilen, Yahuda kenti Lakiş'in Sanherib tarafından ele geçirilmesine ilişkin Kutsal Kitap'taki rapora uyum içindedir. Layard, keşfin önemi hakkında şunları yazdı: “Bu keşiflerden önce, Kutsal Kitap kaydını her ayrıntısıyla doğrulayan, ... Hizkiya [Yahuda Kralı] ile Sanherib arasındaki savaş hikayesini toprak ve moloz yığını altında bulmanın muhtemel veya mümkün olduğunu kim düşünebilirdi?”[30]

Arkeologlar, pek çok başka eseri ortaya çıkardılar: çanak çömlek, bina molozları, kil tabletler, madeni paralar, belgeler, anıtlar ve yazıtlar. Kazıcılar, İbrahim'in yaşadığı, ticari bir metropol ve dini bir merkez olan Kildani şehri Ur'u ortaya çıkardılar (Başlangıç 11:27-31).[31]

19. yüzyılda keşfedilen Nabonidus Kroniği, Babil'in M.Ö. 539'da Büyük Cyrus tarafından devrilmesini anlatıyor. Bu olay Daniel 5'te de anlatılır.[32]

Eski Selanik'te bir şehir kapısı üzerinde (parçaları British Museum'da saklanmaktadır) "politarchlar" olarak adlandırılan şehir liderlerinin isimleriyle bir yazıt bulunmuştur. Klasik Yunan edebiyatında “politarch” kavramı geçmez, ancak İncil yazarı Luka tarafından kullanılmıştır (Elçilerin İşleri 17:6).[33] Diğer birçok ayrıntıda olduğu gibi, Luka bu noktada son derece kesindi.

Antlaşmala

Eski Antlaşma'nın anlamı

Eski Ahit, Tanrı ile İsrail halkı arasında yapılan bir antlaşmadır. Peygamber Musa bu ahdin aracısı olarak Tanrı'dan gelen kanunları kaleme aldığı için Kanun Ahdi ya da sadece Kanun da adlandırılır (İbraniler 7:19). Sina dağında yapılan bu ahit 10 emirle birlikte aşağı yukarı 600 başka kanunlar da içeriyordu.

Musa, ahit kitabına yazılmış olan kanunları İsrail halkının önünde okuduktan sonra onlar emirleri tutmak istediklerini dile getirdiler (Çıkış 24:7). Kurbanlar kesildikten sonra Eski Ahit yürürlüğe konuldu (Çıkış 24:8). Hayat ve tapınma için verilen kanunların yanında kurbanlar hakkındaki yönergeler büyük bir rol oynadı. Bu kişisel ve umumi kurbanlar günahları silip temizlemek (İbranice kafarʹ sözcüğünün birinci anlamı “örtmek” ya da “silip temizlemek”ti, fakat “kefaret” olarak da tercüme edilmişti) amacıyla kesildi.

Elçi Pavlus „boğaların ve keçilerin kanının günahları ortadan kaldırması olanaksız“ olduğunu yazdı. (İbraniler 10:4) Bu kurbanlar sayesinde „günahlar hatırlatılmış oluyordu.“ (İbraniler 10:3) Bu şekilde eski ahit „Mesih’e götüren“ bir „eğitici“ oldu (Galatyalılar 3:24), çünkü İsa'nın fidye niteliğinde (Matta 20:28) olan ölümü „günahlar için kalıcı değerde tek bir kurban“ olarak hizmet eder (İbraniler 10:12) ve insanların günahlarının bağışlanmasına yol açar (Koloseliler 1:14).

Bunun için Tanrı Eski Ahit yürürlükteyken Yeremya peygamber aracılığıyla “yeni bir ahit” yapacağını bildirmişti (Yeremya 31:31-33). Böylece Eski Ahit Yeni Ahit'e sevkeden bir „eğitici“ (Galatyalılar 3:24) ve bir öngörüydü (İbraniler 10:1).

Samiriye Pentatökü

Samiriye Pentatökü eski tarihli bir tercümedir ve İbranice Kutsal Yazıların (Eski Ahit) ilk beş kitabını içerir. Bu çeviri bir transliterasyondur. Samiriye yazısı eski İbranice yazısından türediğinden dolayı Musa'nın beş kitabının İbranice metni Samiriyelilerin kullandıkları harflere çevrildi.

M.Ö. 740'ta on kabilelik İsrail krallığı Asur imparatorluğu tarafından yıkıldı (2. Krallar 15:29). Üst tabakalı İsrailliler Asur'a sürgün edildikten sonra başka halklardan insanlar Samiriye yöresine getirildiler (2. Krallar 17:24). Samiriye bölgesinde kalmış olan İsarailoğullarının tapınması oraya yerleştirilen insanların kendi put tanrılarına sundukları tapınmayla birleştirildi. Samiriyeliler yalnız Musa'nın beş kitabını kutsal olarak saydıkları için Samiriye Pentatökü adlandırılan çevirisi yapıldı.

Bilginler yazılış tarihi konusunda hemfikir değildir. Bazıları M.Ö. ikinci yüzyılı öne sürer, başkaları ise tercümenin M.Ö. dördüncü yüzyılda yapıldığını düşünür. Samiriye Pentatökü ile İbranice metin arasında yaklaşık 6.000 fark bulunur, fakat bunlar ekseriyetle anlamını değiştirmeyen önemsiz ayrıntılardır. Bu tercümenin bugün mevcut olan en eski elyazmaları M.S. 12./13. yüzyıldandır.

Aramca Targumlar

Aramca kavram Targum “çeviri” ya da “yorumlama” anlamına gelir. Babil'e sürgün edilen Yahudiler Pers İmparatorluğu altında yaşadıkları zaman Aramca aralarında yaygın bir dil oldu. Bu sebepten dolayı Tanah ancak Aramca tercümeleriyle birlikte okunduğunda anlaşılabiliyordu.

Targum adlandırılan bu tercümelerin M.S. beşinci yüzyıldan sonra yapıldıkları düşünülüyor. Aramca Targumlar orijinal metne bağlı kalan tercümeler değil, anlamı farklı şekilde ifade eden serbest çevirilerdir.

Yeni Antlaşma'nın anlamı

Yeni Ahit ya da Yeni Anlaşma ifadesi, İsa Mesih'in ölmeden önce elçileriyle Akşam Yemeği olarak adlandırılan kutlamadaki sözlerinde yer alır (Matta 26:27, 28; Luka 22:20).

Eski Ahit (Musa aracılığıyla İsrail'e verilen kanun) yürürlükteyken Tanrı Yeremya peygamber aracılığıyla İsrail milletiyle “yeni bir ahit” yapacağını bildirmişti (Yeremya 31:31-33). Bu ahit Kanun ahdinden farklı olacaktı, çünkü kurbanlara gerek duyulmadan günahların bağışlanmasını mümkün kılacaktı (İbraniler 10:11, 12).

Kanun Ahdi Tanrı ve İsrailoğulları arasında (Çıkış 24:7, 8), yeni ahit ise Tanrı ve ruhi İsrail (Gal. 6:16) arasındadır. Önceki ahdin aracısı Musa'yken (Levioğulları 26:46) yeni olanın aracısı İsa’dır (İbraniler 8:6). Kanun Ahdi hayvanların kanıyla geçerli kılınmış (Çıkış 24:3-6), yeni ahit ise İsa’nın kanıyla geçerli kılınmıştır (İbraniler 9:11, 12). Kanun ahdi altındaki İsrail milletinin önderi Musa’yken, yeni ahitte yer alan kişilerin önderi İsa’dır. Hristiyan inanışına göre Yeni Ahit, Tanrı'nın Sina dağında İsrail ile yaptığı antlaşmanın yerini alır (İbraniler 8:13).

Eski ve yeni ahitlerTanrı'nın İbrahim peygambere olan vaadiyle başlar. Tanrı İbrahim peygambere oğlu İshak'ı kurban etmesini istedi. İbrahim oğlunu öldürecekken son anda Tanrı İbrahim peygamberi durdurur. Tanrı İbrahim'i imanından dolayı şu sözlerle bereketledi: „Varlığım üzerine yemin ederim ki, bunu yaptığın, oğlunu, biricik evladını esirgemediğin için, sana nimetler vereceğim ve soyunu göğün yıldızları, deniz kıyısındaki kum taneleri kadar çoğaltacağım. Senin soyun düşmanlarının kapısını ele geçirecek.“ (Başlangıç 22:16, 17)

Bu sözler İbrahim'in torunu Yakup'un soyu olan İsrail milletiyle gerçekleşti. Fakat İsrail milleti Tanrı'nın sonraki sözlerini yerine getirmedi: „Senin soyun aracılığıyla yeryüzündeki tüm milletler nimetler elde edecek, çünkü sözümü dinledin.” (Başlangıç 22:18).

Elçi Pavlus bu ayeti açıkladı. Şunu yazdı: „Amaç, İbrahim’e vadedilen nimetlerin İsa Mesih aracılığıyla bütün milletlere ulaşmasıydı... Vaatler İbrahim’e ve onun soyundan olana verildi. Birçok kişiden söz ediyormuş gibi “soyundan olanlara” demiyor. Tek kişiden söz ederek, “senin soyundan olana” diyor; o da Mesih'tir.“ (Galatyalılar 3:14, 16)

Pavlus'un yazdığı gibi, İbrahim'in bir tek soyu aracılığıyla „tüm milletler nimetler elde edecek“. İbrahim'in bu soyu İsa'ydı (Matta 1:1). Böylece Tanrı'nın İbrahim'le yaptığı ahit İsa vasıtasıyla ya da Yeni Ahit aracılığıyla gerçekleşecekti. Pavlus Eski Ahdin görevini şu sözlerle açıkladı: „Üstelik, dört yüz otuz yıl sonra gelen Kanun, Tanrı’nın daha önce yürürlüğe koyduğu ahdi geçersiz kılmaz ve vaadi iptal etmez. ... Öyleyse Kanun neden verildi? Kanun, İbrahim’in soyundan vaadi alan kişi gelene kadar suçları ortaya çıkarmak üzere sonradan eklendi. ... Böylece Kanun, imanla aklanabilelim diye bizi Mesih’e götüren eğiticimiz oldu.“ (Galatyalılar 3:17, 19, 24)

İsa'nın fidye niteliğinde (Matta 20:28) olan ölümü insanların günahlarının bağışlanmasına yol açar (Koloseliler 1:14) ve bu şekilde „tüm milletler nimetler elde edecek.“ (Başlangıç 22:18) Musa'nın kanunundaki (Eski Ahit) hayvan kurbanları „günahları ortadan kaldır“amadılar, fakat, „bu kurbanlarla her yıl günahlar hatırlatılmış oluyordu.“ (İbraniler 10:3, 4) Böylece Eski Ahit Yeni Ahit için bir eğitici olarak hizmet etti.

Yeni Ahit

Vulgata çevirisi

Bu çeviri, çok sayıda Katolik tercümanın Kutsal Kitap'ı Hristiyanlığın batı dünyasının birçok diline çevirmesinde kaynak metin olarak kullanıldı. Latince vulgatus kelimesi "yaygın, popüler" anlamına gelir. Vulgata, Batı Roma İmparatorluğu'ndaki sıradan insanlar tarafından kolayca anlaşılabilmesi için orijinal olarak o günün yaygın bilinen veya popüler Latince'siyle yazılmıştır. Bu çeviriyi yapan bilgin ve kilise atası Hieronymus (Jerome), Eski Latince Mezmurlar'ın gözden geçirilmiş iki baskısını Yunanca Septuagint ile karşılaştırmalı olarak hazırlamıştı. Bununla birlikte, Vulgata Kutsal Kitap'iyle ilgili çalışmasında, doğrudan orijinal dillerden, İbranice ve Yunancadan tercüme etti ve bu nedenle Vulgata bir tercümenin çevirisi değildi. Hieronymus, yaklaşık M.S. 390-405 yılları arasında İbraniceden Latince tercümesi üzerinde çalıştı. Tamamlanan çalışma, bu sıralarda Septuagint'in kopyalarında bulunan apokrif kitapları içeriyordu, ancak Hieronymus, kanonik ve kanonik olmayan Kitaplar arasında net bir ayrım yaptı.

Başka meşhur çeviriler

  • Martin Luther ilk olarak Vulgata metninden değil, İbranice ve Yunanca orijinal metninden halkın anlayabileceği Almanca bir çeviri yapmıştır.
  • En ünlü İngilizce çevirisinin adı 1611 tarihli Kral James Sürümü'dür. Bu çeviri, bazı Hristiyan inanırlarca hâlâ 'hatasız' olarak kabul edilmekte olup referans olarak kullanılmaktadır.

Kutsal Kitap'ın dilleri

İbranice

Kutsal yazıların çoğu İbranice yazılmıştır - toplam 39 kitap (malzemenin birçok çeviriye bölünmesine göre), bu kısım tüm Kutsal Kitap'ın toplam içeriğinin yaklaşık dörtte üçünü oluşturur. Ancak bu kitapların küçük kısımları Aramice yazılmıştır. İbranice Kutsal Yazılar, "Yahudilerin dili" (2. Krallar 18:26, 28), "Yahudice" (Nehemya 13:24) ve M.Ö. 8. yüzyılda öncelikle İbranice olan "Kenan dili"nden (İşaya 19:18) bahseder. Yunanca Kutsal Yazılarda "İbranice" terimi genellikle Yahudilerin diline uygulanır.

Dünya tarihi, İbrani dilinin kökenine, daha doğrusu SümerceAkadca (Asur-Babilce), Aramice ve Mısırca gibi bilinen en eski dillerden herhangi birinin kökenine hiçbir şekilde ışık tutmamaktadır. Bulunan en eski yazılı belgelerde bu diller tamamen geliştirilmiş görünmektedir.

İbranicenin Aramice veya Kenan lehçesinden türediği iddiası gibi, bilginlerin İbranice dilinin kökeni ve gelişimi hakkında ileri sürdükleri çeşitli görüşler, varsayıma dayanmaktadır. Aynı şey, İbranice Kutsal Yazılarda geçen çeşitli kelimelerin kökenlerini açıklamaya çalışmak için de söylenebilir. Bilim adamları bu kelimelerin çoğunu Akad veya Aramice bir köke bağlarlar. Dr. Edward Horowitz, "Etimolojide [kelimelerin kökenleri ve anlamları bilimi] konusunda bilginler arasında, hatta en seçkinleri arasında bile büyük bir anlaşmazlık vardır" diye açıklıyor. Daha sonra tanınmış etimologların belirli İbranice kelimeleri nasıl açıkladığına dair örnekler verir ve diğer tanınmış bilim adamlarının farklı bir açıklama ileri sürdüklerine işaret eder. Sonra şunu ekliyor: "Dolayısıyla eşit derecede saygı duyulan yetkililer arasındaki bu fikir ayrılıklarıyla sürekli karşı karşıyayız."[13]

Kutsal Kitap, İbranice olarak bildiğimiz dilin kökeni hakkında güvenilir bilgiler veren tek tarihsel kaynaktır. O, Nuh'un oğlu Sam'ın (Başlangıç 11:10-26) soyundan gelen "İbrani olan Abram"ın (Başlangıç 14:13) İsrailli soyundan konuşuluyordu. Tanrı'nın Sam'a peygamberlik yoluyla bahşettiği kutsama (Başlangıç 9:26) göz önüne alındığında, Tanrı'nın Babil'in mahkûm halkının dilini karıştırdığı zaman Sam'ın dilinin etkilenmediğini varsaymak mantıklıdır (Başlangıç 11:5-9). Buna göre Sam'ın dili, yani Adem'den itibaren konuşulan dil aynı kaldı. Bu, İbranice olarak anılan dilin insanlığın orijinal dili olduğu anlamına gelir.

Aramca / Aramice

Aramca, başlangıçta Aramiler tarafından konuşulan İbranice'ye yakın olan eski bir Sami dildir. Ancak zamanla, farklı lehçelerden (bazıları ayrı diller olarak kabul edildi) oluştu ve özellikle Güneybatı Asya'da yaygındı. Bu eski Aramice özellikle M.Ö. 2. binyıldan itibaren popüler hale geldi ve M.S. 500 civarına kadar konuşuldu. Kutsal Kitap'ın orijinal olarak yazıldığı üç dilden biridir. İbranice ʼAramith kelimesi beş kez geçer ve “Suriye dilinde” veya “Aramicede” olarak çevrilir (2. Krallar 18:26; İşaya 36:11; Daniel 2: 4; Ezra 4: 7 [iki kez]).

Eskiden Kildani olarak bilinen Kutsal Kitap'taki Aramice, Ezra 4:8 - 6:18 ve 7:12-26, Yeremya 10:11 ve Daniel 2:4b - 7:28'de bulunur. Aramice ifadeler Kutsal Kitap'ın diğer bölümlerinde de geçmektedir, ancak bilginlerin Aramice'den İbranice sözcükler türetme girişimlerinin çoğu varsayım olmuştur. Arada sırada Aramice ifadelerin kullanılması şaşırtıcı değildir, çünkü İbraniler Aramilerle ve onların dilleriyle uzun süre yakın temas halindeydiler. Aramice Targumlar, İbranice Kutsal Yazıların başka bir dildeki ilk kopyaları arasındaydı. Ancak onlar, Septuagint tercümesinden (M.Ö. 280) sonra yazılmıştır.

İbranice-Aramice ilişkisi

Hem Aramice hem de İbranice, Kuzeybatı Sami dil ailesinde sınıflandırılır. Aramice, İbraniceden çok farklıdır, ancak İbranice ile alfabede aynı harflere sahip olan bir dildir. İbranice gibi, sağdan sola yazılır ve orijinal olarak ünsüz bir yazıdır. Ancak Kutsal Kitap'ta kullanılan Aramiceye daha sonra, İbranice metinde olduğu gibi Masoretler tarafından sesli harfler verildi. Aramice, diğer dillerle temastan etkilenmiştir. Kutsal Kitap'ın Aramice'sinde sadece çeşitli İbranice, Akadca ve Farsça yer adları ve kişisel isimler bulunmaz, aynı zamanda dini terimlerde İbranice etkisi, özellikle siyasi terimler ve finansal dil ifadelerinde Akad etkisi ve siyasi ve yasal alanda Fars etkisi gösterir.

Aramice İbranice ile aynı alfabeyi paylaşmakla kalmaz, aynı zamanda fiillerin, isimlerin ve zamirlerin çekimleri açısından da ona benzer.

İbranice kutsal yazılar

Musa İsraillilerle birlikte Mısır'dan çıktıktan sonra Sina çölünde bulunduğu zaman Pentatök'ü kaleme aldı.

İsrail'in Mısır'dan çıkış tarihini tespit etmek için, Pers kralı Büyük Kyros'un Babil'i fethettiği zamanda başlayarak geriye hesaplanması gerekir. Bu olay, hem İbranice Kutsal Yazılarda hem de dindışı tarihte iyi bilinen bir olaydır ve tarihi tartışılmaz. Tarihçiler, Koreş'in komutasındaki Med ve Pers kuvvetlerinin Babil şehrini ele geçirmesi M.Ö. 539 yılında olduğunu kabul ederler.

Bu olay Daniel 5:30'da kayıtlıdır. Çeşitli eski tarihçiler (Diodoros, Africanus, Eusebios, Batlamyus ve Babil tabletleri) Kyros'un Babil'i M.Ö. 539'da ele geçirdiği konusunda hemfikirdir. Nabonidus Kroniği şehrin düşüşünün yılını belirtmediği halde ay ve gününü bildirir. Böylece Babil'in düşüşü Jülyen takvime göre M.Ö. 11 Ekim 539'a veya Gregoryen takvime göre M.Ö. 5 Ekim 539'a tarihlendirilir.[19]* Eski tarihsel kaynaklar: Diodoros Sikeliotes (M.Ö. y. 80-20), “Elli beşinci Olimpiyatların başladığı yıl” Kyros'un (Koreş) Pers kralı olduğunu yazar.[20] Bu M.Ö. 560 yılıydı. Eski Yunan tarihçi Herodotos (M.Ö. y. 485-425) Kyros'un “yirmi dokuz yıl hüküm sürdükten sonra” öldürüldüğünü belirtir; dolayısıyla Kyros'un, saltanatının 30. yılında, yani M.Ö. 530'da öldüğü anlaşılıyor.[21] Çiviyazılı tabletler de Kyros'un ölümünden önce Babil'de dokuz yıl hüküm sürdüğünü gösterir. Böylece, Kyros'un ölüm yılı olan M.Ö. 530'dan dokuz yıl geriye gittiğimizde, Babil'i fethettiği tarih olarak M.Ö. 539'a varırız.

  • Bir çiviyazılı tablet: Gök cisimlerinin hareketleriyle ilgili Babil’de bulunan bir kil tablet (BM 33066) Kyros’un ölüm yılının M.Ö. 530 olduğunu doğrular. Bu tablet gök cisimlerinin konumlarıyla ilgili bazı hatalar içermekle birlikte, Kyros’un oğlu ve ardılı olan II. Kambyses’in yedinci yılında gerçekleşen iki ay tutulmasından söz eder. Bunlar M.Ö. 16 Temmuz 523 ve M.Ö. 10 Ocak 522 tarihlerinde Babil’den görülen ay tutulmalarıdır; böylece Kambyses’in yedinci yılının başlangıcının M.Ö. 523 ilkbaharı olduğu anlaşılır. Buradan onun ilk saltanat yılının M.Ö. 529 olduğu sonucu çıkar. Dolayısıyla Kyros’un son yılı M.Ö. 530, Babil’de hüküm sürdüğü ilk yıl da M.Ö. 539 olmalıdır.

Kyros'un, saltanatının ilk yılında, yani M.Ö. 537'nin ilkbaharından önce çıkardığı bir fermanla Yahudiler serbest bırakıldılar. Ezra 3:1'de, İsrailoğullarının yedinci ay olan tişri'de (Eylül-Ekim) Yeruşalim'e dönmüş olduğu kayıtlıdır. O halde, Yahudilerin Yeruşalim'de tekrar oturmaya başladıkları tarih M.Ö. 537'nin sonbaharıdır.

Bu tarih önceden bildirilen bir dönemin sonuna işaret eder. M.Ö. 537, Vaat Edilmiş Toprakların ‘viraneye döneceği yetmiş yıllık’ dönemin sonuydu (Yeremya 25:11, 12; 29:10). Bu sözleri çok iyi bilen Daniel, ‘yetmiş yıllık’ dönemin sonu yaklaşırken Tanrı'ya yönelip yardım diledi (Daniel 9:1-3). “Yetmiş yıl” M.Ö. 537 sonbaharında sona erdiğine göre, M.Ö. 607 sonbaharında başlamış olmalıdır.

Birinci ve İkinci Krallar kitaplarında İsrail ve Yahuda krallarının saltanat süreleri kayıtlıdır. Bu sürelerin toplanması birleşik İsrail krallığın ikiye bölündüğü zamandan beri Yeruşalim'in yıkılışına kadar 390 yıl geçtiğini gösterir. M.Ö. 607'den geri sayarsak, 390 yıllık dönemin M.Ö. 997'de başladığını görürüz. O yıl Yeroboam, Süleyman'ın ölümünden sonra, Davut'un krallığıyla bağlarını koparıp Tanrı'nın „yolundan ayırdı ve onları büyük bir günaha sürükledi” (2. Krallar 17:21).

Süleyman'ın 40 yıl süren saltanatı M.Ö. 997'nin ilkbaharında bitti. Bunun için ilk saltanat yılı M.Ö. 1037'nin ilkbaharında başlamış olmalıdır (1. Krallar 11:42). 1. Krallar 6:1 ayeti, Süleyman'ın, saltanatının dördüncü yılının ikinci ayında Tanrı'nın tapınağını Yeruşalim'de inşa etmeye başladığını söyler. Bu, mabedin yapımının başladığı güne kadar Süleyman'ın resmen kral olmasının üzerinden üç tam yıl ve bir ay geçtiği anlamına gelir. Dolayısıyla, Süleyman M.Ö. 1034 yılında (Nisan-Mayıs) tapınağı inşa etmeye başladı. Bununla birlikte, aynı ayet (1. Krallar 6:1), mabedin yapımının ‘İsrailoğullarının Mısır diyarından çıkışının dört yüz sekseninci yılında’ başladığını da söylüyor. Bu ayette geçen “dört yüz sekseninci” sayısı yine bir sıra sayısıdır ve bununla 479 tam yıl kastedilir. Böylece, M.Ö. 1034 yılından 479 yıl geri hesaplayarak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkış yılı olarak M.Ö. 1513'ü buluruz. Musa Mısır'dan çıktıktan sonra çöldeyken Başlangıç kitabını yazmaya başladı.

İbranice Kutsal Yazıların yazılış zamanı açısından son kitabı Malaki kitabıdır. Kayda göre o sırada bir vali diyarı yönetiyordu (Malaki 1:8). Bu ayrıntı, Yahuda'nın 70 yıl ıssız kalışının ardından Yeruşalim'in yeniden inşa edildiği döneme işaret eder. Kayıtta sadece orada sunulan hizmetlerden bahsettiği için Yeruşalim'deki tapınağının inşası bitirilmiş idi. Bunun için Malaki kitabında anlatılan dönem, mabet tamamlandığı sırada görevde olan birinci Vali Zerubbabel'den (Haggay 2:21) sonrası olmalıdır.

İbranice Kutsal Yazılar o dönemde sadece bir validen daha söz eder, bu Nehemya'dır (Nehemya 5:14). Kaydın Nehemya'nın valilik döneminin ilk zamanlarında yazılmadığı anlaşılıyor, çünkü Malaki Yeruşalim ile surlarının inşasına dair hiçbir şey söylemedi. Malaki, görevini kötüye kullanan kâhinler hakkında birçok ayrıntı verir. Dolayısıyla kitabını Nehemya'nın Yeruşalim'e ikinci kez geldiğinde yazdığı anlaşılır. Nehemya Artakserkses'in saltanatının 32. yılında, yani M.Ö. 443'te, kralın emri üzerine Babil'e geri çağrılmış, fakat sonra tekrar Yeruşalim'e dönmüştü (Nehemya 13:6; Malaki 2:1). Malaki ve Nehemya kitaplarında bulunan birbirlerine benzeyen bazı pasajlar bu iki kaydın aynı dönemde yazıldığına işaretler (Malaki 2:4-8, 11, 12-Nehemya 13:11, 15, 23-26; Malaki 3:8-10-Nehemya 13:10-12).

Buna göre İbranice Kutsal Yazılar (Eski Ahit) M.Ö. 1513'ten M.Ö. 443'e kadar yazıldı.

Yunanca / Grekçe

Grekçe Hint-Avrupa dil ailesine ait bir dildir. Hristiyan Kutsal Yazıları orijinal olarak Yunanca yazılmıştır (ilk olarak İbranice yazılmış olan Matta İncili hariç). İbranice Kutsal Yazıların ilk tam çevirisi olan Septuagint, aynı dilde çıktı.

M.Ö. 300'den beri M.S. yaklaşık 500'e kadar, Attika'nın en etkili olduğu çeşitli Yunan lehçelerinin bir karışımı olan Koine çağıydı. Koine bir dünya dili oldu. Neredeyse tüm dünyada anlaşılmış olması, o günlerin diğer dillerine göre belirleyici bir avantaja sahipti.

Koine ortak bir dil olarak kabul edildi, yani ortak ya da genel bir dil veya herkes için ortak bir lehçe olarak görüldü. Koine'nin ne kadar yaygın olduğu, imparatorluk valilerinin ve Roma senatosunun kararnamelerinin Roma İmparatorluğunda yayınlanmadan önce koine'ye çevrilmiş olmasından anlaşılabilir. Bu nedenle, İsa Mesih direğe çakıldığında, başının üzerindeki yazı sadece resmi Latince ve İbranice değil, aynı zamanda Yunanca (koine) idi (Matta 27:37; Yuhanna 19:19, 20).

Bir bilim insanı, İsrail Topraklarında Yunan dilinin kullanımı hakkında şunları yazdı: “Yahudi halkının kitlesi Helenizmi ve onun tezahürlerini reddetmesine rağmen, Yunanlarla etkileşim ve Yunan dilini kullanma konusunda hiçbir endişe yoktu. . . . Filistinli öğretmenler Kutsal Yazıların Yunanca tercümesine çok değer verdiler ve onda hakikati Yahudi olmayanlara getirmenin bir yolunu gördüler ”.[14] Her şeyden önce, elbette, Septuagint Yahudiler için, özellikle diasporada yaşayanlar ve artık saf İbranice konuşmayan, ancak Yunancayı daha iyi bilenler için yaratıldı. Yahudilerin ibadetinde kullanılan eski İbranice terimler, sonunda Yunan kökenli terimlerle değiştirildi. "Toplanmak" anlamına gelen synagōgḗ kelimesi, Yahudilerin Yunanca kelimeleri benimsemesine bir örnektir.

Hristiyan Kutsal Yazılarının yazarları, iletmek istedikleri mesajın herkes tarafından anlaşılabilir olmasına özen gösterdikleri için, klasik Yunancada değil Koine'de yazdılar. Bütün yazarlar Yahudiydi. Semitler olmalarına rağmen, Semitik kültürü yaymakla ilgilenmiyorlardı. Bunun yerine, katıksız Hristiyan hakikati yaymakla ilgilendiler ve Yunan dilinin yardımıyla daha fazla insana ulaşıp 'tüm milletlerden insanları öğrencisi yapma' görevlerini daha iyi yerine getirebildiler (Matta 28:19, 20). Ayrıca, başkalarına iletmek istedikleri derin düşünceleri ifade etmenin mükemmel bir yolunu koine'de gördüler.

Yunanca kutsal yazılar

Matta, incili ilk incil olarak yazdığına dair eski Hrıstiyan çevirmen Hieronymus (M.S. 347-420) şöyle der: “Vergi tahsildarıyken elçi seçilen, diğer adı da Levi olan Matta, Mesih hakkındaki incili ilk olarak İbrani dili ve yazı karakteriyle, iman etmiş sünnetliler için Yahudiye’de kaleme almıştır”[22] M.S. onuncu yüzyıl sonrasına ait olan bazı el yazmalarının sonunda bulunan notlarda tarih olarak M.S. 41 yılı verilmektedir.[23] Bu notlara göre Matta'nın raporu İsa'nın göğe gittiğinden 8 yıl sonra yazıldı.

Yunanca Kutsal Yazıların son olarak yazılmış olan kitabına gelince genellikle, Yuhanna'nın, Patmos adasındaki sürgünden döndükten sonra, incilini M.S. 98 civarında yazdığı zaman Efesos'ta veya yakınında olduğuna inanılır. Roma İmparatoru Nerva (M.S. 96-98), selefi Domitianus'un saltanatının sonunda sürgün edilen birçok kişiyi hatırladı. Yuhanna onlardan biri olabilirdi.

Buna göre Yunanca Kutsal Yazılar (Yeni Ahit) M.S. 41'den M.S. 98'e kadar yazıldı.

Yunanca Septuagint

Yunanca Septuagint (“Yetmiş”) çevirisi M.Ö. 280 yıllarında İbraniceden yapılan ilk ve en önemli çeviridir. Yahudi geleneğe göre İbranice Kutsal Yazılar İskenderiye'de (Mısır) 72 Yahudi bilgin tarafından Yunancaya çevrildi. Sonra bu çevirinin 70 kişi tarafından yapıldığı söylenmeye başladı. Böylece bu tercüme Septuagint adını aldı. O zamanki Yunan kültürünün etkisi altında yaşayan Yahudiler böyle bir çeviriye gereksinim duyuyordu.

Septuagint'in çok sayıda papirüs fragmanı var. En eski fragmanlardan biri M.Ö. birinci yüzyıla ait olan Fouad 266 Papirüsüdür. Bu papirüs Başlangıç ve Kanunun Tekrarı kitaplarından bölümler içerir. Bu papirüs fragmanı Tanrı'nın isminin Yunanca metin içinde klasik İbrani alfabesine ait karakterlerle yazıldığını gösterir.

İbranice Kutsal Yazıların tümünü içeren diğer papirüsler M.S. dördüncü ile dokuzuncu yüzyıl arasında hazırlanmıştır. Bunlar birbirinden ayrı büyük harflerle yazıldığından onsiyaller olarak adlandırılır. Diğer el yazmaları minüsküller olarak bilinir; çünkü daha küçük ve el yazısı tarzında yazılmıştır. Minüskül harflerle bitişik yazılmış el yazmaları dokuzuncu yüzyıldan matbaanın icadına dek kullanılıyordu.

Yunanca Septuagint metninin önemli onsiyal el yazmaları Sina Yazması, 1209 numaralı Vatikan Yazması ve İskenderiye Yazması'dır.

Arapça

Kutsal Kitap'ın yazılış tarihi

Anlatılan olayları tarihlendirmek için Kutsal Kitap'ın kendi kronolojisi vardır. Kutsal Yazıların değişik kitapların yazılışının tamamlanışını saptamak için burada Kutsal Kitap'ın kendi tarihlendirmesi kullanılır. Kutsal Kitap bilginlerinin görüşleri her kitabın kendi sayfasında bulunmaktadır.

Kutsal Kitap'ta sözü edilen dönemlerin uzunluğunu hesaplarken sayma sayılarıyla sıra sayıları arasında bir fark olduğunu aklımızda tutmalıyız. Örneğin, “Yahuda kralı, Amon oğlu Yoşiya’nın saltanatının on üçüncü yılında Yeremya’ya Yehova’nın sözü geldi” ifadesinde geçen “on üçüncü” terimi bir sıra sayısıdır. Burada 12 tam yıl ve sonra ne kadar zaman geçmişse o kadar gün, hafta veya ay kastedilir (Yeremya 1:2).

Kutsal Kitap bilginlerinin çoğu, yazılı Tevrat'ın daha önceki yazılı veya sözlü geleneklere dayanarak Babil esaretinin (yaklaşık MÖ 6. yüzyıl) bir ürünü olarak ortaya çıktığına ve Sürgün sonrası dönemde (yaklaşık MÖ 5. yy) son revizyonlarla tamamlandığına inanırlar. 1870'lerde geliştirilen Belgesel hipotez YahvistElohistTesniyeci ve Ruhbani kaynak olarak sınıflandırılan Kutsal Kitap yazarlarının, çok tanrılı dinlerden gelen hikâyeleri düzenlemekten sorumlu olduğunu ifade eder ve metinlerdeki monoteist-politeist tutarsızlıkları bu durumun yansımaları olarak değerlendirir. (bkz. Yahudiliğin kökenleri)




„ 300 yillik Hristiyan Tarih‘in de Romaya kadar „Teslis“ diye bir seyin hicbir kilisede yasanmadi.“

Sabellius/Pavlus/Arius = Rumlar’a karsi;

⚠️Eski Yunancada “sükûnet” veya “dinginlik” anlamına gelen hesykhia kelimesinden türetilen hesykhasmos terimi, Bizans manastır geleneğinde neredeyse V. yüzyıla kadar geri giden basit bir duayı ifade ediyordu. = Keşişler, “Tanrı Oğlu, Efendimiz İsa Mesih, ben günahkâra merhamet et.” şeklindeki bu kısa duayı (İsa duası diye bilinir) sürekli tekrarlayarak derin düşünceye dalıyor ve manevi bir coşkunluk yaşıyorlardı. Bu duayı sürekli tekrarlayan keşiş, iki dua arasında nefesini tutarak ilahi nur ile temasa geçmeye çalışıyordu. İlahi nura ulaşmak için katı bir inziva hayatı yaşayan keşişler, dünyevi işleri ve aile bağlarını âdeta reddediyorlar ve böylece kendilerini tam bir sadelikle Tanrı’ya adıyorlardı.‼️

⚠️Tartışma Calabrialı Barlaam’ın 1330 yılında Konstantinopolis’e gelişinden sonra başlamıştır. Barlaam’ın hikâyesi ilginçtir. Güney İtalya’da Latin ve Yunan nüfusun bir arada yaşadığı Calabria kentinde doğan Barlaam, Konstantinopolis’e geldiği zaman, matematik, astronomi ve mantık bilgisi sayesinde ön plana çıkmış ve üniversitede kürsü sahibi olmuş çok parlak, fakat kibirli bir entelektüeldi.‼️

⚠️Pagan dünyada kıyamet öğretisi geliştirerek Hristiyan imanını güçlendiremeye çalışan ve yaygın Ortodoks kilisenin günahları bile affederek fazla dünyevileştiğini savunan ve alternatif kilise örgütü de kuran Montanistler, Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı meşrulaştırmasına ve hatta resmî din ilan etmesine rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdir.‼️

⚠️Pagan Byzantion kenti, 324 yılında Konstantinos tarafından “Yeni Roma” veya “Konstantinopolis” adıyla başkent olarak seçilerek yeniden biçimlendirildi ve 330 yılının 11 Mayıs’ında resmî açılışı yapıldı.‼️
İmparatorluğun yeni başkenti artık “yöneten kent” idi ve böylece iktidar, idare, zenginlik ve eğlence gibi dünyevi tutkuların merkezi oldu.

😅 Konstantinopolis ile İskenderiye kiliseleri arasında V. yüzyılda Meryem’in tanrının annesi olup olmadığı (theotokos) tartışması başladığı zaman, Patrik Nestorios, kendi durumunu izah etmek için Roma’ya mektup yazmış, ancak Yunanca olarak kaleme aldığı mektup papa tarafından okunmamıştı bile.

Bu çok şaşırtıcı değildi, çünkü ne Aziz Augustinus (ö. 430) gibi bir entelektüel, ne de gençliğinde on yıl kadar Konstantinopolis’te kalmasına karşın Papa Gregorios (ö. 604) iyi Yunanca öğrenebilmişti.

⚠️Konstantinopolis ile Roma’nın arasını açan bir başka dinî ayrıntı ise, ökarist ayinindeki ekmek tercihi idi. Bu ayinde Konstantinopolis Kilisesi mayalı ekmek, Roma ise mayasız (azymes) kullanıyordu. Problem aslında sadece iki kiliseyi ilgilendirmiyordu, çünkü Ermeni ve Süryanî gelenekleri de bu tartışmanın içindeydi. Ermeniler mayasız ekmek tercihinde ısrarlıydılar, Süryanîler ise her iki ekmeğin kullanılabileceğini, fakat mayasızın tercih edilebileceğini savunuyorlardı.

⚠️Konstantinopolis ve Roma arasında bir başka farklılık ise, Ortodoks din adamlarının sakallı, Katoliklerin ise sakalsız olmalarıydı.Bugün de Katolikler ve Ortodokslar arasında en gözle görülür farklılık sakal meselesidir. Yunan kültür geleneğine dayanan Ortodoks din adamları, Yunan filozofları gibi sakal bırakıyorlardı, çünkü sakal filozofça görüntünün sembolüydü. ‼️

⚠️Konstantinopolis’in 1261’de Latinlerden kurtarılarak İznik’teki devlet merkezinin geri dönüşünden, 1453’te Osmanlılar tarafından fethine kadar geçen yaklaşık iki yüz yıllık sürede, kiliseyi ve toplumu ilgilendiren ilk ciddi tartışma, Arsenios ayrılıkçılığıdır. Bu tartışma, kentin kurtarıcısı VIII. Mikhael’in 1261 yılında koruyucusu olduğu meşru İmparator IV. Ioannes Laskaris’in gözlerine mil çektirerek tahtı gaspetmesi ve bunun üzerine kiliseden sert tepki görmesiyle başlamıştır. ‼️

⚠️Haçlılar Konstantinopolis’i 1204 yılında ele geçirdikleri zaman, kent insanlık tarihinin gördüğü en büyük yağmalardan birine sahne oldu. Bütün kiliseler, manastırlar, saraylar, kütüphaneler yağmalandı. Kutsal emanetler, değerli eserler, ikonalar, heykeller yakıldı ya da gaspedildi. Haçlılar atlarıyla Ayasofya’ya girip ve baştan aşağı tahrip ettikten sonra, binayı Katolik kilisesine çevirdiler.‼️4.Hacli Seferi

⚠️Başkenti yağmalamaya çalışan kimsenin aklına gelmeyecek yağma yöntemi keşfetmişlerdi. Havariyyun Kilisesi civarına defnedilmiş olan imparatorların mezarlarını açtılar ve mezarlarda olabilecek her türlü değerli eşyayı gaspettiler. İmparatorun mezarını buldukları zaman, naaşının o zamana kadar bozulmamış olduğunu görüp şaşırmalarına rağmen, bütün mezar süslerini soydular. Diyebiliriz ki bu batılılar için ne diri ne de ölü önemliydi. Ayasofya’nın sayısız gümüşle süslenmiş paha biçilmez bütün perdelerini yırttılar.‼️

DiKKAT= kutsal alanı yağmalayan İncil'de bahsedilen üçüncü orduydu.


Elli yedi yıl süren bu dönem, Konstantinopolis toplumunun hafızasında katı bir Latin ve Katolik düşmanlığı olarak kaldı. Konstantinopolis’in Ortodoks toplumunun Latin düşmanlığını, tarihçi Niketas Khoniates pekiyi dile getirmektedir:

Konstantinopolis’teki Haçlı hâkimiyeti 1261’de sona erdi, ancak Latinlerin Konstantinopolis’e ilgisi sona ermedi.

🥰Tarihçi Dukas’ın, Grand duke Notaras’a atfettiği meşhur “Kentte kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim.” sözü bu esnada söylenmişti.  


VVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVV



                                           Tanis Sehri & Kral Arthur = HAREZMI

⚠️Üzeyir’le ilgili temel problem Kur’an’da bildirildiği üzere (et-Tevbe 9/30) yahudilerin onu Allah’ın oğlu olarak kabul etmeleridir. İslâm âlimlerine göre Üzeyir kaybolan Tevrat’ı yeniden ortaya çıkardığı için yahudiler onu Allah’ın oğlu kabul etmişlerdir. İslâm kaynaklarında bununla ilgili iki rivayet vardır. Bir rivayete göre Üzeyir zamanında İsrâiloğulları Tevrat’ı terketmiş ve doğru yoldan sapmışlardı. Bunun üzerine Allah, Tevrat’ı ve tabutu (tâbût, ahid sandığı) ortadan kaldırır ve hâfızalarındaki Tevrat’la ilgili bilgileri siler. İsrâiloğulları musibetler içinde sefih bir hayat sürmeye başlarlar. 

Hikmet sahibi sâlih bir kimse olan Üzeyir, Tevrat’ı yeniden göndermesi için Allah’a dua eder. Bir gün gökten bir nur iner ve Üzeyir’in kalbine nüfuz eder; bu nur Tevrat’ın nurudur. Nurun Üzeyir’in kalbine girmesiyle Tevrat onun belleğinde canlanır. Üzeyir bunu halka açıklar ve Tevrat’ın kendilerine yeniden verildiğini müjdeler, ardından Tevrat’ı onlara öğretir. Üzeyir’in ölümünden sonra tabut bulunur ve içinden çıkan Tevrat’la Üzeyir’in öğrettiği Tevrat karşılaştırılır. İkisi arasındaki uygunluğu görünce hayrete düşen İsrâiloğulları, “Üzeyir’e bu bilgi ancak Allah’ın oğlu olduğu için verilmiştir” derler (Ali b. Muhammed el-Hâzin, II, 351). Diğer rivayete göre Bâbil Kralı Buhtunnasr, İsrâiloğulları’nı savaşta yenip mâbedi tahrip etmiş ve Tevrat âlimlerini katletmişti. Üzeyir bu olay sırasında henüz küçük bir çocuktu.

İsrâiloğulları sürgünden döndüklerinde aralarında Tevrat’ı bilen kimse kalmamıştı. Allah bir işaret olarak yüzyıl ölü bıraktığı Üzeyir’i yeniden diriltince elindeki tasla bir melek Üzeyir’in yanına gelmiş ve Üzeyir meleğin sunduğu tastaki suyu içince Tevrat bilgisine sahip olmuştur. Daha sonra Allah onu İsrâiloğulları’na göndermiş, Üzeyir kendini onlara tanıtmıştır. İsrâiloğulları, “Sen Üzeyir isen Tevrat’ı bize yazdır” demiş, Üzeyir de Tevrat’ı onlara yazdırmıştır. İçlerinden biri, “Babam Tevrat’ın gömülü olduğu yeri bana haber vermişti” deyince Tevrat’ın gömülü olduğu yere gidip Tevrat’ı çıkarmış, Üzeyir’in yazdırdığı Tevrat’la bu Tevrat arasında hiçbir fark görülmemiştir. Bunun üzerine İsrâiloğulları, Üzeyir’in Allah’ın oğlu olduğu için Allah’ın onun kalbinden Tevrat’ı yok etmediğini söylemiştir (a.g.e., II, 351-352; İbnü’l-Cevzî, III, 423-424). 

İslâm kaynaklarında Üzeyir hakkında nakledilen bu rivayetler yahudi tarihinde önemli bir yere sahip olan Ezrâ’yı akla getirmektedir. Nitekim “pseudepigrafik” metinlerden IV. Ezrâ’da (IV/19-48) bu rivayetlere benzer bir anlatım bulunmaktadır. Yahudi geleneğine göre Ezrâ bir peygamber değildir, fakat Yahudilik’te peygamberden üstün bir konuma sahiptir.‼️

                                    

TanisMısır'ın kuzeydoğu Nil Deltası'ndaki önemli bir arkeolojik alan ve aynı adı taşıyan bir şehrin konumu olan eski Mısır'ın Yunanca adıdır. Nil'in uzun zamandan beri çamurlu olan Tanitik kolunda bulunur. Tanis'in ilk çalışması, Napoléon Bonaparte'ın Mısır seferi sırasında 1798 yılına kadar uzanıyor. Mühendis Pierre Jacotin, Description de l'Égypte'de sitenin bir haritasını çizdi. 

İlk olarak 1825'te, şimdi Louvre Müzesi'nde bulunan iki pembe granit sfenksi keşfeden Jean-Jacques Rifaud ve daha sonra 1860-1864 yılları arasında François Auguste Ferdinand Mariette ve daha sonra 1883'ten 1886'ya kadar William Matthew Flinders Petrie tarafından kazılmıştır. Çalışma, 1939'da Üçüncü Ara Dönem'e tarihlenen kraliyet nekropolünü keşfeden Pierre Montet tarafından 1929'dan 1956'ya kadar devralındı. Mission française des fouilles de Tanis (MFFT), Jean Yoyotte yönetiminde 1965'ten beri siteyi inceliyor. ve 2013'ten beri Philippe Brissaud ve François Leclère.

Bugün, tapınağın Amun-Re'ye adanmış ana bölümleri, diğer Mısır tapınaklarında olduğu gibi çeşitli direkleri işaretleyen büyük dikilitaşların varlığıyla ayırt edilebilir. Şimdi yere düşmüş ve tek bir yöne uzanan bu yapılar Bizans döneminde şiddetli bir depremle yıkılmış olabilir. Tanis bölgesinin en dikkate değer yönlerinden birini oluştururlar. Arkeologlar yirmiden fazla saydılar. Farklı çağlardan kalan bu birikim, Tanis'te İbranilerin firavun köleliğine maruz kalacakları İncil'deki Zoan kentini gören ilk arkeologların kafa karışıklığına katkıda bulundu. 

Pierre Montet, 1930'larda büyük kazı kampanyalarını başlatırken, Eski Ahit'teki hesapları doğrulayacak izleri keşfetmeyi umarak aynı öncülden yola çıktı. Hayatının sonuna kadar bu İncil bağlantısını savunmuş olsa bile, kendi kazıları bu hipotezi yavaş yavaş tersine çevirdi. Qantir/Pi-Ramesses'in keşfine ve Jean Yoyotte yönetimindeki kazıların yeniden başlamasına kadar, Tanis'in yeri, delta yerlerinin uzun kronolojisinde nihayet restore edilmedi.

&

Tanis Şehri San El Hagar

Tanis Şehri veya bugünkü adıyla San El Hagar, bir zamanlar eski Mısır’ın başkentiydi. Araplar 7. yüzyılda Mısır’ı fethettiğinde, Tanis’e San deniyordu ve birçok kaya ve taşa sahip olduğu için, yani Arapça’da Hagar anlamına gelen San El Hagar adını verdiler.

Bazı tarihçi kayıtları, Tanis’te bulunan bazı taş blokların Cheops, Pepi I ve diğer bazı Eski Krallık Firavunlarının adlarını taşıdığı için Tanis’in eski Mısır tarihinin Eski Krallığına kadar uzandığını iddia ediyor. Tanis, 19. Aşağı Mısır eyaletinin veya kuzey Mısır’ın başkenti Kahire’nin yaklaşık 150 kilometre kuzey doğusunda yer almaktadır. Orta Krallık’ta, Mısır’ın birçok kralı ve Firavunu, Krallar Senosurt I ve Amenmehat I gibi Tanis’te kurulan kuruluşlara ve yapılara sahipti.

Şehir, babasının ve büyükbabasının şehre ziyaretlerini sürdürmek için II. Ramses döneminde gerçekten gelişti. Ramses II’nin dedesi Hour Moheb döneminde ordu liderlerinden biriydi ve babası da MÖ 1330’da Mısır kralı Set I olduğunda şehri ziyaret etti. Kral I. Şenosurt tarafından yaptırılan ve yedi metre genişliğinde tuğla taşlardan yapılan kentin surları günümüze kadar gelebilmiş ve bazı yerlerde surların üzerinde kral adını taşımaktadır.

Öte yandan II. Ramses Tanis’te üç tapınak inşa etmiştir; Büyük Tapınak, Küçük Tapınak ve Tanrıların Tapınağı. Bu, çok sayıda dikilitaşın yanında ve Nil Deltası’nda hayatta kalan tek korkmuş göl. Tanis, şehrin farklı yapılarının inşaatçıları, tapınak rahipleri ve kral için çalışan bazı görevliler tarafından kullanılması gereken suyu korumak için bazı su depolama kuyularına sahipti.

Tanis Kraliyet Nekropolü, 21. ve 22. hanedanlara ait kral ve kraliçeler ile bazı prens ve askeri liderlerin mezarlarına da ev sahipliği yapıyor. Tanis eskiden birçok yerde çok sayıda dikilitaşı barındırırdı. Ancak bunların çoğu depremler ve bölgenin maruz kaldığı birçok saldırı nedeniyle yıkılmıştır.

Ayrıca, orijinal olarak Tanis’te dikilmek üzere inşa edilen bazı dikilitaşlar, Kahire’deki El Andalus Bahçesi’ne konmak üzere nakledilen II. Ramses’in dikilitaşı ve II. Ramses’e ait olan diğer dikilitaş gibi başka yerlere taşınmıştır. Kahire Havalimanı’nda konuşlandırıldı. Bu, Mısır’dan ihraç edilen ve Roma ve İstanbul gibi Avrupa’nın birçok şehrine konmak üzere ihraç edilen birçok dikilitaşın yanı sıra.

Tanis’in Adı

Birçok tarihçi ve arkeolog Tanis’in Mısır’daki en zengin tarihi bölge olduğuna inanıyor. Kent, Firavunlar döneminde “Janet” adını almıştır.

Tanis ismi, eski Mısır dilindeki “Jan” kelimesinden ve Eski Ahit’te geçen Kıpti ismi “San”dan türemiştir ve tüm bu isimler 21. yüzyıl krallarının başkentini ifade etmektedir. ve Mısır’daki 22. hanedanlık. Tanis’in önemli coğrafi konumu ve Manzala Gölü üzerindeki limanı, şehri Mısır’da Ptolemaios döneminde İskenderiye ve limanının kurulması için önemli bir destinasyon haline getirdi.

Sâm (Sam),Hz. Nuh'un oğullarından biridir ve Arap, Fars, Yahudi ve diğer Sami halklarının atası kabul edilir.


Antik Mısır'ın önemli merkezlerinden biri olan Tanis (günümüzdeki adıyla San el-Hagar), Nil Deltası'nın kuzeydoğusunda, Manzala Gölü'nün birkaç mil güneyinde yer alan stratejik bir liman kentiydi.
Şehrin liman özellikleri ve konumu hakkında öne çıkan bilgiler şunlardır:
  • Stratejik Konumu: Tanis, Nil'in antik yedi kolundan biri olan ve günümüzde kurumuş olan Tanitik kolu üzerinde kurulmuştur. Bu konumu sayesinde hem Nil Nehri hem de Manzala Gölü (antik dönemdeki adıyla Tinnis Gölü) üzerinden Akdeniz ve Asya kıyıları ile ticari bağlantı kurabiliyordu.
  • Limanın Önemi: Kent, özellikle 21. ve 22. Hanedanlıklar döneminde (MÖ 1075 - 712) Mısır'ın başkenti olduğunda, Doğu Akdeniz ticaretinin ana limanlarından biri haline gelmiştir. Manzala Gölü, gemilerin açık denizin sert dalgalarından korunarak sakin sularda beklemesine olanak sağlayan doğal bir liman görevi görüyordu.
  • Tarihsel Değişim: Şehir, Ptolemaios döneminde İskenderiye Limanı'nın yükselişi ve Nil'in Tanitik kolunun zamanla alüvyonlarla dolması sonucu ticari önemini yitirmiştir. MS 6. yüzyılda Manzala Gölü'nün sularının yükselmesi ve şehri tehdit etmesiyle tamamen terk edilmiştir.

  • Tanis (San el-Hagar): Nil'in antik Tanitic kolu üzerinde yer alan ve Firavunlar döneminde (21. ve 22. hanedanlıklar) Mısır'a başkentlik yapmış antik bir şehirdir. Manzala Gölü'ne birkaç mil uzaklıktadır ancak gölün suları 6. yüzyılda şehri tehdit etmeye başlayınca sakinleri şehri terk ederek daha güvenli olan Tinnis adasına yerleşmişlerdir.
  • Tinnis (Tell Tinnis): Manzala Gölü'nün ortasında bir adada yer alan, Orta Çağ İslam döneminde (özellikle 9. ve 11. yüzyıllar arasında) büyük bir refaha ulaşmış stratejik bir liman kentidir. Bizans, Levant ve Irak ile ticaret yapan önemli bir merkez olan Tinnis, özellikle altın ipliklerle dokunan lüks tekstil ürünleriyle tanınırdı. Haçlı seferleri sırasında savunma zafiyeti oluşturmaması için 13. yüzyılda kasten terk edilmiş ve yıkılmıştır.
Tinnis'in uzmanlık alanı, özellikle deniz ipeğinden eğirilen buqalamun türü boyanmış giysilerdi. 
                         
                                   Tinnīs'ten Arapça yazılarla altın yazılı fıstık renkli tekstil.

Temel Bilgiler ve Tarihçe
  • Tinnis Şehri: Orta Çağ'da (özellikle 9. ve 11. yüzyıllar arasında) Mısır'ın en müreffeh şehirlerinden biriydi. Şehir, lüks keten kumaşları (ṭirāz) ve Kabe'nin örtüsü olan Kiswa'nın üretildiği önemli bir merkezdi.
  • Stratejik Konum: Şehir, hem Nil'e hem de Akdeniz'e erişimi olan korunaklı bir liman kentiydi. Ancak bu açık konumu, Haçlı seferleri sırasında savunmasız kalmasına neden oldu.
  • Terk Edilmesi: 1192-1193 yıllarında Selahaddin Eyyubi, Haçlı saldırılarına karşı şehri korumanın zorluğu nedeniyle sivil yerleşimin boşaltılmasını ve ticaretin daha güvenli olan Dimyat (Damietta) limanına taşınmasını emretti. Şehrin surları ve kalesi düşman kuvvetleri tarafından kullanılmaması için yıkıldı. 

Ibn Zulaq'a göre burayı "Bizans topraklarının, Frank çevresininKıbrıs'ınLevant kıyısının tüm uzunluğu ve Irak limanlarının limanı" haline getiriyordu. Bağımsız bölüm, Abbasi halifesi el-Ma'mun (813–833 yılları arasında hükümdarlık) için yapılmış muhtemel önemli haritalar seti olan Merak Kitabı'nda verilen bağımsız bölüm de onun önemini kanıtlar.

el-Me’mun 


Abbasid halifesi el-Ma'mun (813–833) döneminde hazırlanan haritalar seti, İslam dünyasında bilimsel kartografyanın temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bu set, genellikle "el-Me’muniyye" veya "el-Ma'mun'un Dünya Haritası" olarak adlandırılır.

  • Dünyanın Şekli ve Ölçümü: Halife el-Ma'mun, dünyanın büyüklüğünü belirlemek amacıyla Bağdat ve Mekke gibi önemli şehirlerin koordinatlarını güncelleyen jeodezik bir yüzey araştırması başlatmıştır. Bu çalışmalar sonucunda dünyanın çevresi, %1'den daha az bir hata payıyla oldukça isabetli şekilde hesaplanmıştır.
  • Harezmi'nin Katkısı: Dönemin en ünlü coğrafyacısı el-Harezmi, yaklaşık 70 bilim insanıyla birlikte çalışarak Batlamyus'un (Ptolemy) verilerini düzeltmiş ve Akdeniz, Asya ve Afrika koordinatlarını iyileştirmiştir. Harezmi'nin Kitab surat al-ard (Yerin Görünümü) adlı eseri, bu haritalardaki verilerin günümüze ulaşan temel kaynağıdır.

Algoritma kavramı, 9. yüzyılda matematikçi El-Hârizmî tarafından geliştirilmiş olup, günümüzde yazılım dünyasının temelini oluşturur.
Akış Diyagramı (Şeması): İşlemleri görsel semboller ve oklarla göstermek.
herhangi bir olayın gelişimini, değişimini gösteren grafik.
  • İlişki Gösterimi: Nesnelerin veya süreçlerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini, neden-sonuç ilişkilerini gösterir.


Tanis’ten Alınan Eşyalar

17. yüzyılda Napolyon önderliğindeki Fransızların Mısır’ı işgali Mısır’a girdiğinde, askeri güçlere eşlik eden Fransız bilim adamları, Tanis’in o dönemde hayatta kaldığını ve hazinelerinin ve bileşenlerinin birçoğunun iyi durumda olduğunu bazı tarihi kayıtlarında belirtmişlerdir. . Ancak o sırada Tanis’te bulunan birçok eşya Avrupa’ya götürüldü. Bu, Paris’e taşınan iki büyük sfenks heykelini ve Berlin ile Saint Petersburg’a götürülen diğer bazı değerli eşyaları içerir. Öte yandan Tanis’te ortaya çıkarılan heykel ve buluntuların bir kısmı Panjur’a gönderildi. Bugün Tanis’in tarihi bölgesinin önemini biraz yitirmiş olmasına şaşmamalı.

Tanis’te Tarih Boyunca Kazı Çalışmaları

Tanis’te ciddi kazı çalışmaları yapan ilk arkeolog, 19. yüzyılın ortalarında ünlü Fransız bilim adamı Auguste Mariette’dir. Fransız arkeolog, Orta Krallık’a tarihlenen bir dizi kraliyet heykeli de dahil olmak üzere birçok ilginç eşyayı ortaya çıkarmayı başardı. Ayrıca Tanis’in II. Ramses’in Delta’da kendisi için kurduğu başkent olabileceğini ve ona ait hiçbir kanıt veya iz bulunamayan bir şehir olan Pi Ramses olarak adlandırıldığını belirtti.

Tanis’i keşfeden ikinci arkeolog, 19. yüzyılın sonunda Tanis’i kazıyan İngiliz Mısırbilimci Petrie idi. Tanis’in tarihi bölgesinin ve tapınaklarının tüm tasarımını yapılandırmayı başardı. Ayrıca Petrie’nin bazı bulguları şimdi Londra’daki British Museum’da sergileniyor.

Ancak Tanis’te yapılan en önemli kazı, ünlü Fransız Mısırbilimci Pierre Montet tarafından yapılmış ve 1922’den 1950’lere kadar 25 yıldan fazla sürmüştür. Montet, Tanis’in hiçbir zaman Yeni Krallık döneminde II. Ramses’in başkenti olan Pi Ramses olmadığını bilimsel kanıtlarla kanıtlayabildi.

Aynı zamanda Mısır’daki 21. ve 22. hanedanlık dönemine tarihlenen kraliyet nekropolünü keşfetmekle tanınan arkeologdur. Tanis kraliyet nekropolünün mezarlarının tümü kerpiç taşlarla inşa edilmiştir. Tanis’te çok sayıda mezar ortaya çıkarılmış ve bunlardan dördü MÖ 1039’dan 991’e kadar olan dönemde yapılmıştır; bunlardan biri MÖ 993’ten MÖ 984’e kadar Mısır’ı yöneten kral Amenemope’ye aitti. Tanis’teki mezarlarda bulunan bazı dikkat çekici lahitler de vardı. Bu, Mısır’ı MÖ 825’ten 733’e kadar yöneten Sheshonk III’ün kraliyet tabutunu ve MÖ 850’den 825’e kadar ülkeyi yöneten Taklot II’nin tabutunu içerir.

Tanis’in Hayatta Kalan Bölümleri

Bugün gördüğümüz Tanis, bugün tarihi alan harabelerle dolu olduğundan, şehrin yüzyıllar öncesinden önemli ölçüde farklı görünüyor. Ana avlu bölgenin kalbinde yer alır ve şehrin surlarla çevrili tarihi surlarının çoğu artık yok olmuştur. Bugün Tanis’in tarihi yerinde, Eski Krallık’tan başlayarak Orta Krallık’tan geçerek Yeni Krallık ve II. Ramses’in kuruluşları ile biten Mısır tarihinin farklı dönemlerine tarihlenen birçok yıkık sütun bulunmaktadır. Bugün Tanis’in tarihi alanı yaklaşık 75 dönümlük bir alana sahip ve Tanis’teki en önemli yapılar Ramses II tarafından yaptırılan Amun Tapınağı’dır. Amun tapınağının içinde, eski Mısırlıların hasat mevsimine hazırlanmak için Nil nehrindeki suyun yüksekliğini ölçmek için kullandıkları alet olan Nilometre işlevi gören iki su kuyusu vardır. Bu, 21. ve 22. hanedanlar dönemine tarihlenen, birçok altın ve gümüş eşyanın ortaya çıkarıldığı ve şimdi Mısır Eski Eserler Müzesi’nde sergilenen kraliyet nekropolünün yanında ve “Tanis Hazineleri” olarak adlandırılıyor. Turistlerin bugün Tanis’te görebilecekleri, Amun Tapınağı, Mut Tapınağı, Khonsu Tapınağı ve Paskalya Tapınağı gibi bir dizi tapınağı içeren bir dizi tarihi kuruluştur.

Tanis HazineleriMısır'ın kuzeyindeki antik Tanis şehrinde, 1939 yılında Fransız arkeolog Pierre Montet tarafından keşfedilen, 21. ve 22. Hanedanlara (yaklaşık MÖ 1070-712) ait, büyük ölçüde bozulmamış kraliyet mezarlarından çıkarılan muhteşem bir arkeolojik buluntudur. Bu keşif, "ikinci bir Tutankamon" keşfi olarak da anılır, çünkü mezarlar Tutankamon'un mezarı gibi neredeyse hiç soyulmamıştı.

Hazineler, özellikle Firavun I. Psusennes'e ait olanlar başta olmak üzere, diğer prens ve firavunların mezarlarından elde edilmiştir. 

Tanis’te bulunan 21. ve 22. hanedanlar dönemine tarihlenen Kraliyet Nekropolü de ilgi çekicidir ve Amun Tapınağı kompleksi içinde yer alır. Ayrıca Amun Tapınağı rahiplerinin ritüelleri için kullandıkları kutsal bir gölün kalıntıları da bulunmaktadır ve Luksor’daki Karnak Tapınağı’nın kutsal gölünden sonra günümüze ulaşan en büyük ikinci kutsal göldür. Amun Tapınağı’nın içinde yer alan dört büyük kuyunun yanı sıra, eski Mısırlıların su koruma yöntemlerini kullanma konusunda ne kadar akıllı olduklarını gösteren farklı şekil ve boyutlarda kuyular var. Tanis, Mısır’a yapılan hemen hemen her turda yer alan Luksor Tapınağı, Karnak Tapınağı ve Edfu’daki Horus Tapınağı gibi Mısır’da varlığını sürdüren diğer dikkat çekici Firavun yapılarına kesinlikle benzemiyor. Tanis, ülkeyi ikinci veya üçüncü kez ziyaret eden veya eski Mısır tarihi ve mimarisine gerçekten düşkün turistler için önerilmesi daha olasıdır.


Indiana Jones: Kutsal Hazine Avcıları


https://www.arkeolojidefterim.com/tanis-sehri-san-el-hagar/


https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Tanis#


Antik Mısır şehri Tanis'in arkeolojik kazıları (lito)

(Archaeological excavations of the Ancient Egyptian city of Tanis (litho))



                                        ❌❌❌❌❌❌❌❌



Tarihin 8 Sihirli Objesi Gerçekten Sihirli Miydi?


Sandık Musa'dan sonra el değiştiriyor ve korunamadığı için kısa süre sonra ortadan kayboluyor.

Bu nesneler hakkındaki bilgiler, kitaplarda, filmlerde ve destanlarda anlatılan efsaneler haline geldi; tıpkı Kral Arthur’un Excalibur’u ve Kutsal Kase efsaneleri gibi.

Begüm Bozoğlu - www.arkeofili.com

Kraliyet yüzüklerinden mütevazi taşlara kadar, mistik objelerin tarih boyunca insanın akıbetini şekillendirdiğine inanılıyordu. Sahip oldukları güçler, onlara inanan insanların umutları ve korkuları hakkında çok şey ortaya koyuyor.


Ölüler Kitabı’ndan bir parça

Tarih, insanların doğaüstü güçlerle dolu olduğuna inandıkları kitaplar, yüzükler, silahlar, hatta eski taşlar gibi nesnelerle dolu. Eski Mısır’dan Ölüler Kitabı, Kader Taşı ve Gençlik Çeşmesi gibi en değerli olanları, koruma, hükümranlık veya şifa sağlayabilirdi. Avustralya’nın kutsal Uluru’sunda turistler tarafından toplanan taşlar da dahil olmak üzere diğer bazı nesneler ise, görünüşe göre talihsiz sahiplerini lanetleyebilirdi.

Bu nesneler hakkındaki bilgiler, kitaplarda, filmlerde ve destanlarda anlatılan efsaneler haline geldi; tıpkı Kral Arthur’un Excalibur’u ve Kutsal Kase efsaneleri gibi.

Bu güçlü nesnelerin ardındaki gerçek çoğu zaman belirsiz. Aslında, etraflarında örülen hikayelerin romantik doğası, insanları, geçerliliğini kanıtlayacak çok az kanıt olsa bile inanmaya devam etmeye teşvik etti. Doğru ya da değil, bu sıradan nesnelerin her biri, zamanının kültürünü ve geleneklerini inceleyen olağanüstü bir efsaneye sahip.

1- Mısır’ın Ölüler Kitabı


Ölüler Kitabı’na ait bir papirüs.

Eski Mısırlılar için fiziksel ölüm, ölümden sonraki yaşama yapılan tehlikeli bir yolculuğun sadece ilk adımıydı, çünkü ruh tanrıların yargısıyla yüzleşmek için yaşamaya devam ediyordu. Bu nedenle, ölen kişinin ölümsüzlüğe giden yolda yürümek için büyülere ve talimatlara ihtiyacı vardı.

Ölüler Kitabı’nda yaklaşık 200 büyüden oluşan bu talimatlar, birbirine yapıştırılmış papirüs yapraklarına yazılmıştı, ancak aynı zamanda üst sınıf Mısırlıların mezar duvarlarında, tabutlarında, muskalarında ve hatta mumya sargılarında da yer aldılar.

Büyüler, karanlık dünyanın geçitlerinde kişiye rehberlik etmeyi ve o dünyanın tehlikelerine karşı onu korumayı içeriyordu – hatta bazıları kişiyi şahin gibi güçlü hayvanlara dönüştürüyordu. Büyülerin Mısırlıları öteki dünyaya gerçekten yönlendirip yönlendirmediği bir sır olarak kalsa da, büyü sanatının estetiği ve yazıtları taş ve papirüslerde yaşamaya devam ediyor.

2- Uluru’nun Taşları


Uluru veya Ayers Kayası, şafakta ve alacakaranlıkta kırmızımsı bir renge bürünüyor.

Kumtaşından devasa bir monolit olan Uluru, Orta Avustralya’daki çöl manzarasının 348 metre üzerinde bulunuyor. İkonik kaya oluşumu, ataların kutsal yerler de dahil olmak üzere her şeyi yaratmak için yeryüzünde seyahat ettikleri zamanın başlangıcı hakkındaki hikayelere atıfta bulunarak, Anagu halkının yaratılış mitinin kalbinde yer alıyor.

Uluru aktif bir ibadet yeri olmaya devam ediyor, ancak 2019’dan beri ziyaretçilerin tırmanması yasak. Milli park çalışanlarının bildirdiğine göre, bölgeden hatıra olarak taş çalan turistlerin bir kısmı, hastalık ya da kötü şanstan kurtulamadıklarını bildirerek taşları iade ediyor.

3- Ahit Sandığı

Ahit Sandığı’nın tahtadan yapıldığı ve altınla kaplandığı söylenir.

İnanışa göre, Musa peygamber altın kaplamalı, akasya ağacından bir sandık olan Ahit Sandığı’nı, Tanrı’nın kendisine verdiği kesin talimatlara göre yapmıştı. On Emir’in taş tabletlerini barındıran sandık, Kitab-ı Mukaddes öğretisindeki en güçlü nesnelerden biri. Örneğin, Yahudiler vadedilen topraklara giderken rahipler sandıkla beraber Ürdün Nehri’nin kıyısına vardığında, geçmeleri gereken nehir bir anda kurudu ve böylelikle karşı kıyıya geçebildiler.

Eski Ahit’e göre sandık, MÖ 6. yüzyılın meşhur Babil kralı Nebukadnezar tarafından yıkılan Kudüs Tapınağı’nda bulunuyordu. Eğer sandık gerçekten var olsaydı, kalıntıları hala o kutsal alanda toprak altında gömülü olabilirdi. Etiyopyalı Hıristiyanların bir kısmı, bunun yerine sandığın şimdi Aksum’daki bir şapelde olduğunu iddia ediyor. Diğer görüşlere göre de sandığın izleri, Fransa ya da Zimbabve’ye kadar takip edilebiliyor. Popüler kültürde ise, Kutsal Hazine Avcıları filminde Indiana Jones, Ahit Sandığı’nı Mısır’ın Tanis şehrinde keşfetmişti.

4- Mühr-ü Süleyman

Süleyman’ın Mührü, İslam sanatında popüler bir motif.

Yahudi ve Arap Orta Çağ efsanelerinde, İsrail Kralı Süleyman sadece bilgeliğiyle değil, aynı zamanda çeşitli doğaüstü donanımlarıyla da tanınıyordu. Bunların arasında, mektupları ve kararnameleri mühürlemenin dışında büyülü güçleri için de kullandığı mühür yüzüğü de bulunuyordu. Mühür yüzüğüyle rüzgarları kontrol edebilir, rüzgarla taşınan bir halı üzerinde uçabilir, hayvanlarla iletişim kurabilir ve hatta cinlere hükmedebilirdi. Yüzüğün güçlerini kullanan Süleyman, Kudüs Tapınağı’nın inşasında emrindeki cinleri de çalıştırmıştı.

Böyle bir yüzük gerçekten varsa, sahibiyle birlikte kaybolmuş gibi görünüyor, ancak mührün şekli – altı köşeli yıldız – Davut Yıldızı ve Yahudiliğin bir sembolü olarak günümüzde yaşamaya devam ediyor.

5- Excalibur

Bir Orta Çağ minyatüründe tasvir edilen Yuvarlak Masa, bir başka iyi bilinen Arthur efsanesi.

Kral Arthur’un büyülü kılıcı, belki de tarihin en harika nesnelerinden biri. Arthur efsanesinin pek çok yönü gibi, kılıcın da kaynağa bağlı olarak çeşitli isimleri ve kökenleri bulunuyor. İlk olarak 1136 yılında Monmouth’lu Geoffrey’in “Britanya Krallarının Tarihi” adlı kitabında, Kral Arthur’un 470 adamı tek başına öldürmek için kullandığı Caliburn olarak ortaya çıktı.

Sir Thomas Malory’nin Arthur efsanesini detaylandıran 15. yüzyıl çalışmasında, Arthur daha çocukken mucizevi kılıcı bir taştan çıkarmıştı. Aynı eserde, kılıcı Arthur’a sunan kişi Gölün Hanımı adlı bir büyücüydü. Kral Arthur, son savaşından sonra can çekişirken, sadık Sir Bedivere’den kılıcı göle atmasını istedi, ancak o sırada gölden yükselen bir el (muhtemelen Gölün Hanımı) kılıcı yakalayarak ortadan kayboldu.

Tarihçiler, Kral Arthur’un gerçek varlığına dair daha sağlam kanıtlar bulana kadar gerçek bir Excalibur da olası değil.

6- Kutsal Kâse


İsa ve Son Akşam Yemeği’ndeki kadeh, Gustave Doré’nin bir gravüründe gösteriliyor

Orta Çağın kutsal arayış hikayelerinden Indiana Jones filmlerine kadar, Kutsal Kâse – geçerliliği bazıları çelişkili olan birçok farklı hikayede belirsiz kalsa da – uzun zamandır en çok arzu edilen Hıristiyan kalıntısı oldu. İlk büyük referans, Chrétien de Troyes’in 12. yüzyıl tarihli, “Kasenin Hikayesi”nde görülüyor. Kısa bir süre sonra, çarmıha gerilen İsa’nın kanını toplamak için bu kasenin kullanıldığını iddia eden Robert de Boron’un yazılarında Son Akşam Yemeği ile ilişkilendirildi.

Perceval ve Galahad gibi şövalyelerin hayat veren Kâse’yi bulma arayışlarında çektikleri acıları çeşitli Arthur hikayeleri izledi. Orta Çağ Avrupa’sında ise bir değil iki Kase ortaya çıktı. Valencia Katedrali’ndeki kendi şapelinde saklanan ilk kase, İsa dönemine tarihlenen kırmızı kahverengi akik bir kap. Cenova Katedrali’nde korunan diğer kase ise, iyileştirici güçleri olduğu bildirilen ve Orta Çağ’a tarihlenen yeşil renkli cam bir servis tabağı. Günümüzde her ikisi de hala görülebiliyor.

7- Scone Taşı

Scone Taşı’nın bir kopyası, Scone Sarayı yakınlarındaki bir şapelin önünde duruyor.

İskoçlar tarafından Kader Taşı olarak bilinen Scone Taşı, İskoçya, İrlanda ve İngiltere’deki hükümdarların taç giyme töreni için gerekli olan 152 kiloluk kumtaşından bir blok. İskoç efsanesine göre, İncil’deki Yakup taşı yastık olarak kullanmıştı. Orta Çağ’da, taç giyme törenleri sırasında hükümdarın koltuğunun bir parçasını oluşturduğu İskoçya, Perth yakınlarındaki Scone Manastırı’nda tutuluyordu.

İngiliz kralı I. Edward, taşı 1926’da ele geçirdi ve altı yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca Westminster Manastırı’nda tutuldu, ta ki 1950 yılında dört İskoç öğrenci tarafından çalınana kadar. Taş, kısa bir süre sonra bir İskoç manastırının sunağında gizemli bir şekilde yeniden ortaya çıktı. İskoç hükümeti, taşı 1996’da kendilerine geri verecek olan İngiltere’ye iade etti. Günümüzde İskoçya Perth bölgesinin belediye binasında tutuluyor. Taş, en son 1953’te II. Elizabeth’in taç giyme töreninde kullanılmıştı.

8- Gençlik Çeşmesi

                                        Bir Rönesans astroloji el yazmasında tasvir edilen Gençlik Çeşmesi.

Ponce de Léon muhtemelen en çok, içenlere gençliğini geri kazandıran büyülü bir su kaynağı olarak geçen Gençlik Çeşmesi’ni arayışıyla ünlü. Gerçek şu ki, İspanya hükümdarı 1500’lerin başında Ponce de Léon’u Porto Riko’ya vali olarak atadığında, öncelikle altın ve köle iş gücü ile ilgileniyordu. Ancak, 1513’te Bimini Adası’nı aramak için denize açıldığında, sonunda Florida kıyılarına vardı.

Peki, bu yolculuğunda Gençlik Çeşmesi’ni mi arıyordu? Tarihçiler daha sonra, Bimini adlı efsanevi bir ülkede sağlık veren sular hakkında binlerce yıldır süren bir efsaneye dayanarak, valinin böyle bir arayışta olduğunu öne sürdüler. Ancak, bunun doğru olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Görünüşe göre Ponce de León’un düşmanları, en eski efsanelerden birini eşeleyerek onunla dalga geçiyorlardı. Ne olursa olsun, dünya hala sihirli bir gençlik pınarının özlemini çekiyor.

National Geographic. 7 Haziran 2022.

https://www.arkeolojisanat.com/shop/blog/tarihin-8-sihirli-objesi-gercekten-sihirli-miydi_3_1364301.html




                              ❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌


Osmanlı döneminde Kudüs'ü karıştıran Ahit Sandığı kazısı

Gazeteci Andrew Lawler tarafından yazılan yeni bir kitap, Osmanlı İmparatorluğu zamanında kutsal şehir Kudüs'te 1909-1911 yılları arasında yapılan yasadışı bir kazıyı anlatıyor.

1. resim
24.08.2022

Arkeolojinin yıllıklarında, en tuhaf kazı ekibi olarak yer alan ekibi yakışıklı bir İngiliz aristokrat yönetiyordu ve ekip üyeleri İsviçreli bir medyum, bir Fin şair, bir İngiliz kriket şampiyonu ve bir zamanlar Kongo Nehri üzerinde bir buharlı gemiyi kullanan bıyıklı bir İsveçli'den oluşuyordu. Hiçbirinin sahada eğitimi yoktu.

Aramalarının amacı da sıradan değildi. Bu rengarenk topluluk, Kudüs'e 1909'da, Kutsal Şehir'in İstanbul'dan yönetilen Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındayken geldi. Efsaneye göre 3.000 yıl önce Kral Süleyman tarafından toplanan hazinelerle birlikte ünlü Ahit Sandığı'ndan daha azını aradılar .

Raiders of the Lost Ark  bir gişe rekoru kırmadan çok önce , bu beklenmedik kaşifler grubu, Orta Doğu'yu sallayan uluslararası bir skandala dönüşen ve sonuçları bugün hala hissedilen gizli bir kazı başlattı.

'Kudüs'ün Altında: Dünyanın En Çok Tartışmalı Şehrinin Gömülü Tarihi için önizleme küçük resmi
'Kudüs'ün Altında: Dünyanın En Çok Tartışmalı Şehrinin Gömülü Tarihi için önizleme küçük resmi

Kudüs Altında: Dünyanın En Tartışmalı Şehrinin Gömülü Tarihi [https://translate.google.com/website?sl=auto&tl=tr&hl=tr&client=webapp&u=https://www.amazon.com/dp/0385546858?tag%3Dsmithsonianco-20%26linkCode%3Dogi%26th%3D1%26psc%3D1]

Her şey, bilinmeyen bir İskandinav bilim adamının gömülü kutsal hazinenin yerini belirleyen gizli bir İncil kodunu çözdüğünü öne sürmesiyle başladı. Valter Juvelius'un hayatta kalan notları, karalanmış sayılar, belirsiz ifadeler ve kutsal yazılara yapılan referanslardan oluşan bir yığındı, bu nedenle tam olarak hangi şifreyi çözdüğünü iddia ettiği belirsizdi. Ancak kutsal nesnelerin bir Kudüs tünelinde durduğuna inanmıştı. Juvelius, bir İngiliz kontunun 30 yaşındaki erkek kardeşi Yüzbaşı Montagu Brownlow Parker'la tanışmasını sağlayana kadar sonuçsuz bir şekilde bir patron arayarak Avrupa'yı dolaştı.

Bir Boer Savaşı gazisi ve beceriksiz Londra sosyetesi Parker'ın ilgisini çekti. Keşif lideri olarak hizmet etmeyi kabul etti ve girişimdeki 60.000 sterlinlik hisseyi satmak için bir şirket kurdu. Onun statüsü, çekiciliği ve gösterişli görünüşü, Chicago et paketleyicisi J. Ogden Armor'dan Marlborough Düşesi'ne kadar bir dizi yatırımcı için karşı konulmaz olduğunu kanıtladı. Masrafları karşılamak için bugünkü değeriyle 2,4 milyon dolar para topladılar.

Parker'ın kazanan argümanı, bu cüzi meblağın yalnızca dünyanın en ünlü kutsal eserini değil, aynı zamanda muazzam bir serveti de geri kazanacağıydı. Kutsal Kitap metninde bahsedilen birçok altın ve gümüş tabak, kase ve diğer değerli nesnelerle birlikte Ahit Sandığı'nın sanat piyasasında net 200 milyon dolar, yani bugünün parasıyla yaklaşık olarak 5,7 milyar dolar olacağını tahmin ediyordu. Ahit Sandığı'nı aramak sadece ruhsal bir arayış değildi; aynı zamanda son derece kârlı bir şey olurdu.

Valter Juvelius (solda) ve Parker misyonunun kimliği belirsiz bir üyesi
Valter Juvelius (solda) ve Parker misyonunun kimliği belirsiz bir üyesi 

* * *

Exodus kitabında Ahit Sandığı, Akasya ağacından yapılmış, altın varakla kaplanmış ve altın kapağında iki melek heykeli ile süslenmiş dikdörtgen ahşap bir sandık olarak tanımlanır. Kutsal Yazılar, İsrailoğulları'nın Mısır'dan ayrıldıktan kısa bir süre sonra On Emir'in yazılı olduğu iki tableti koymak için inşa edildiğini ileri sürer. Tanrı Musa'ya, portatif aracın tasarımı hakkında ayrıntılı talimatlar verirken, “Orada, Ahit Yasası'nın Sandığı'nın üzerindeki iki Keruvlar arasındaki örtünün üzerinde, sizinle buluşacağım ve İsrailliler için size tüm emirlerimi vereceğim” diyor. 

Bu tür yapıtlar antik Yakın Doğu'da yaygındı. Kral Tut'un mezarında benzer büyüklükte bir tahta sandık keşfedildi, Mısır'daki diğerlerinde ise tanrı heykelleri ile lahit olarak kullanılmış bulundu. Bazıları rahipler tarafından direklerde taşınan tören tekneleriydi. İncil'deki Keruvlar muhtemelen Babil geleneğinden türetilmiştir.

Benjamin West, Joshua, Ahit Sandığı ile Ürdün Nehri'ni Geçiyor , 1800
Benjamin West, Joshua, Ahit Sandığı ile Ürdün Nehri'ni Geçiyor , 1800 

Ürdün Nehri, Orta Doğu'da, Suriye'de Anti-Lübnan dağlarından başlayıp İsrail ve Ürdün üzerinden akarak Ölü Deniz'e (Lut Gölü) dökülen bir nehirdir

  • Önemi: Hem Hristiyanlıkta (Hz. İsa'nın vaftiz edildiği yer olduğuna inanılır) hem de İslamiyet'te (Lut kavminin yaşadığı bölgeye yakınlığı) dini açıdan kutsal kabul edilen bir bölgededir.


Sandık'ı Yakın Doğu'daki diğer yapıtlardan ayıran şey, onun Ürdün Nehri'ni ayırma, Eriha'nın duvarlarını yıkma ve genel olarak İsraillilerin herhangi bir düşmanını bozguna uğratma yeteneğine sahip güçlü bir manevi silah olarak hizmet ettiğine dair İncil'deki iddiaydı. Kral Davut'un onu Kudüs'e getirdiği söylenir; kutsal nesne şehre girerken önünde kendinden geçmiş bir şekilde dans etmişti. Sonunda, şehrin Süleyman'ın tapınağındaki Tapınak Dağı'nda, Kutsalların Kutsalı olarak bilinen odanın içinde, yalnızca baş rahibin erişebildiği ve ardından yılda yalnızca bir kez erişilebilen merkezi tapınağa yerleştirildi. Onun varlığı dağ kasabasına yeni ve güçlü bir dini güç verebilirdi, ancak İncil'de bir daha asla bahsedilmiyor.

MÖ 586'da Babil ordusu Yeruşalim'e saldırdı ve "Tanrı'nın tapınağındaki irili ufaklı tüm eşyaları ve Rab'bin tapınağının hazinelerini ve kralın ve görevlilerinin hazinelerini Babil'e taşıdı". 

İncil Chronicles Kitabı. Ahit Sandığı'nın kendisinin bu nesneler arasında olup olmadığı belli değil; istilacılar, her halükarda, kutsal alanı yağmalayan İncil'de bahsedilen üçüncü orduydu. Alınmış, gizlenmiş veya yok edilmiş olsun, Ahit Sandığı'nın kaderi sayısız efsane, yüzlerce kitap ve bir Steven Spielberg gişe rekorları kıran film üretti.


* Steven Spielberg'ün Ahit Sandığı'nı konu alan gişe rekorları kıran filmi, orijinal Indiana Jones serisinin ilk filmi olan Raiders of the Lost Ark (Kutsal Hazine Avcıları) adlı yapımdır.

Aiht Sandığı için aday yerler arasında bir Etiyopya kilisesi, bir İrlanda bataklığı, bir Vatikan bodrum katı, bir Mısır tapınağı, bir Ürdün dağ zirvesi ve bir Ölü Deniz mağarası yer alıyor. Bazı Yahudi gelenekleri, rahiplerin Ahit Sandığı'nı ve diğer hazineleri, MS 70'te son Yahudi tapınağının Roma tarafından yıkılmasından sonra bile kaldıkları iddia edilen Tapınak Dağı'nın altına veya yakınına sakladıklarında ısrar ediyor.

* * *

On dokuz yüzyıl sonra, altın Kubbe'tüs Sahra ve genişleyen Mescid-i Aksa, İslam'ın üçüncü en kutsal bölgesinin parklarının ve çeşmelerinin üzerinde yükseldi. İslam'ın en kutsal yerlerinin bekçisi olan İstanbul merkezli padişah, Müslümanların kutsal mabet olarak adlandırdıkları yerde kazı yapmak kesinlikle yasaktı. Yine de Juvelius, bir keşif heyeti üyesinin daha sonra yazdığı gibi, "İbranice metni tercümesinin Ahit Sandığı'nın tepeyi yeraltı geçitlerinden geçerek bulunabileceğini gösterdiğine" inanıyordu.

Kubbet'üs-Sahra, 1910
                          Kubbet'üs-Sahra, 1910

Bu geçitler, arkeologların MÖ 1000 yıllarından sonra Davut Peygamber tarafından fethedilen antik kentin yeri olduğunu yakın zamanda belirlediği akropolün güneyinde uzanan kayalık bir sırtın altında uzanıyordu. Mescid- Aksa'dan uzaklığı. Süleyman'ın hazinesine yokuş yukarı giden tüneli bulmak için tepeyi delmek sadece bir meseleydi.

Parker, Londra'dan İstanbul'a gitti ve ganimetin yarısını Osmanlı yetkilileriyle paylaşmak için gizli bir anlaşmayla birlikte 500 İngiliz sterlini (bugün yaklaşık 80.000 dolar) karşılığında bir kazı izni aldı.

1909 yazında, ekibin büyük bir kısmı, bir hıyarcıklı veba salgını nedeniyle karaya çıkmaları ertelenmiş olsa da, Filistin liman kenti Yafa'ya ulaştı.

Grup, Kudüs'e vardığında, İran halıları ve uzun hortumlu nargilelerle donatılmış lüks bir villa kiraladı ve bir odası yakında toplayacaklarından emin oldukları değerli buluntulara ayırdı.


Şehirde büyüyen Amerikalı bir misyoner olan Bertha Spafford Vester, “Kudüs'ü ziyaret eden en tuhaf arkeologlar kesinlikle onlardı” dedi. 


Bertha Spafford, Koloni üyelerinden Frederick Vester ile 1904 yılında evlenmişti.

Vester'ın eğlencesi, ekibin Mescid'- Aksa'nın güneyindeki tarihi yamaçta kazmayı planladığını öğrendiğinde öfkeye dönüştü. “Arkeolojik bilgiden tamamen yoksun olmaları” onu dehşete düşürdü. Bu abartı değildi; sefer üyelerinden biri, görünüşe göre Nuh'un Gemisini Davut peygamber'in gemisiyle karıştırdığı için, geminin Ağrı Dağı'nda bulunması gerektiğinde ısrar etti.

Yerel destekçilerinin baskısı altında Parker, aynı zamanda arkeolog olan bir Fransız keşişin bulgularını kaydetmesine izin vermeyi kabul etti - ancak aramalarının amacı kesinlikle gizli tutuldu.

Montagu Brownlow Parker
                   Montagu Brownlow Parker 

Kazı, Kudüs tarihinde bugüne kadar yapılmış en büyük kazı olduğu için sır olarak saklanması zordu. Yaklaşık 200 işçi, mekanik pompalarla sağlanan havayla, sırtın altında dört buçuk fit yüksekliğinde geçitler kazdı. Fransız keşiş daha sonra “Gündüz olduğu sürece yeraltında yaşadık” dedi. "Çalışmalar, geceleyin, meşalelerin ışığında ve işçilerin söylediği şarkıların sesinde durmadan devam etti." Çok sayıda antik geçitle karşılaştılar-—“kayaların içlerine kadar sonsuzca uzanan karanlık gizemli tüneller.” 

Ancak keşiş, buldukları tek eserin "pişmiş kilden yapılmış bazı eski Yahudi düz lambaları, bazı kırmızı çömlek kavanozları ve birkaç metal sapan topu" olduğunu söyledi.

Ark bir yana, altın ya da gümüşten hiçbir iz yoktu. Kısa süre sonra hava keskin bir şekilde soğuk ve nemli hale geldi; bir noktada işçiler greve gitti.

O sonbahar, Parker ve ekibi toparlandı ve bir sonraki yaza kadar ayrıldı. Döndüklerinde, Londra'nın “tüp” olarak bilinen devrim niteliğindeki metro sisteminin baş mühendisiyle birlikteydiler.

O zamana kadar, Juvelius sıtmaya yakalanmış ve aramayla hayal kırıklığına uğramıştı. Kazıyı izleyen Osmanlı yetkilileri gecikmeler karşısında sabırsızlandıkça, o eve yelken açtı. Azalan ekip, sonraki kış boyunca daha iyi şanslar olmadan çalıştı.

1911 baharında, izin süresinin dolmasına yalnızca birkaç ay kala Parker, gözü kara ve tehlikeli bir plan yaptı. Mescid-i Aksa'dan sorumlu Müslüman şeyhe rüşvet verdi ve muhafızları şehir dışında düzenlenen İslami bir etkinliğe göndermesini sağladı. Haçlı Seferlerinden bu yana ilk kez, saygıdeğer bölge yabancıların izinsiz girişlerine karşı savunmasızdı. Sonraki dokuz gece boyunca, Parker ve adamları platformun çeşitli yerlerini kürekle uzaklaştırdılar, ancak boşuna.

Parker ve kazı ekibi tarafından ele geçirilen çanak çömlek
Parker ve kazı ekibi tarafından ele geçirilen çanak çömlek 

Sonunda, etkinlik sona ermeden önce zaman daralınca Parker daha da aceleci bir karar verdi. Onuncu gece, o ve küçük bir ekip, Hz. Muhammed'in Miraç'ta göğe yükseldiği yere yakın olan ve Batılılar tarafından Ömer Camii olarak bilinen Kubbet-üs-Sahra'nın altındaki sığ mağaraya girdiler. 

Aristokrat, Süleyman Peygamber'ın uzun zamandır kayıp olan Kutsalların Kutsalı'nın yerini işaretlediği söylendiğinden, buranın Ahit Sandığı'nın bariz bir şekilde saklandığı yer olduğuna ikna olmuştu. 

Aynı zamanda Müslümanlar arasında kutsallık bakımından sadece Mekke ve Medine'nin geçebildiği bir yerdi.

12 Nisan 1911 gecesi olanların ayrıntıları bulanık. Ya uykusuz bir sakin, kayayı keserken işçilerin üzerine tökezledi ya da sırda olmayan bir bekçi gürültüyü duydu ve alarmı kaldırdı. Tartışmasız olan, Kudüs'ün Müslüman sakinlerinin, kutsal yerlerinin Hıristiyan saldırısı altında olduğu haberiyle çileden çıkarak sokakları hızla doldurmalarıdır. Hayatları için endişelenen Parker ve arkadaşları kaçtı ve hızla Yafa'ya giden trene atladı. Yatlarında Osmanlı muhacir memurlarını ziyafete davet etmeden önce liman kasabasında sakin bir şekilde çay içtiler. Parker ve meslektaşları, konuklarına hazırlanmak için tekneye kürek çektiler ve hemen yola çıktılar.

Yabancıların Musa'nın asasını, On Emir tabletlerini veya herhangi bir sayıda olası başka kalıntıyı kaçırdıklarına dair söylentiler tüm dünyayı sardı. New York Times'ın 4 Mayıs tarihli pankart manşetinde, "Süleyman'ın Hazinesiyle Gitti"  alt başlığını okudu: "İngiliz Partisi, Ömer Camii'nin Altını Kazdıktan Sonra Yatta Kayboldu." Üç gün sonra aynı gazete “ İngilizler Ahit Sandığını buldu mu? ” The Times şunları bildirdi: “Kaşiflerin Süleyman'ın tacını, kılıcını ve yüzüğünü ve Mukaddes Kitabın eski bir elyazmasını bulduğuna inanılıyor.”

Onlar kesinlikle Kudüs'ü ziyaret eden en tuhaf arkeologlardı.

Bu arada, yaklaşık 2 bin gösterici adalet talebiyle şehrin sokaklarına döküldü. Bir sefer üyesi, “Kudüs'te bulunan Türk Piyade taburlarının her ikisinin de bastırılmasını gerektiren korkunç bir kavga vardı” diye yazdı. Mescid- i Aksa'nın şeyhi ve şehrin valisi tutuklandı, ancak bu, halkın öfkesini bastırmak için çok az şey yaptı. Washington DC'nin Evening Star gazetesinin manşetinde “Kudüs'ten Yakın Zamanda Duyumlar”da “Öfkedeki Müslümanlar” yazıyor .

Avrupa basınında yer alan haberler, Parker'ın fiyaskosunun İstanbul'da hükümetin devrilmesine yol açabileceğini bile ileri sürdü. 8 Mayıs'ta Osmanlı parlamentosu çekişmeli bir özel oturumda toplandı. Arap milletvekilleri, Kudüs valisine ve yerel ordu komutanına Parker tarafından rüşvet verildiğine dair kanıtlar sundular . Karadeniz bölgesinden skandal bir temsilci “Hükümet her şeyi örtbas ediyor” dedi. Bir hükümet bakanı, Parker'ın hazinesindeki paylarının neredeyse tüm ulusal borcu ödemek için yeterli olacağı konusunda ısrar ettiğinde yuhalandı. Sonunda, Kudüs valisi işini kaybetmesine rağmen, tüm üst düzey yetkililer suç işlemekten aklandı.

Bir Amerikan gazetesi, Hıristiyan maceraperestlerin hazine avının “dünya çapında bir kutsal savaşı kışkırtmış olabileceği” konusunda uyardı. Bu abartı değildi: Kutsal Şehir'deki olaylar, Britanya Hindistanı da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki İslami liderlerden kınama aldı. Hintli Müslümanlardan oluşan bir komisyon olayı araştırdı ve sonunda hiçbir şeyin yağmalanmadığı sonucuna vardı. Londra'daki yetkililer rahat bir nefes aldı.

* * *

Parker, eylemlerinin sonuçlarını kavrayamadan İngiltere'ye döndü. İngiliz Dışişleri Bakanlığı da haydut aristokratı dizginliyor gibi görünmüyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, aynı yılın Eylül ayında iddia edilen hazineyi ikinci kez denemek için geri döndü. Osmanlı arkadaşlarının daha önce Yafa'ya demirlediği yere inmemesini tavsiye eden Parker, cesurca İstanbul'a yelken açtı. Ancak imparatorluk ile İtalya arasında savaş patlak vermişti ve hiçbir rüşvet ona yeni bir izin kazandıramazdı; savaş altın için kazmaktan öncelikliydi. Parker asla Kudüs'e dönmedi ve 1911 olayı, eğer hatırlanırsa, Batı'da küçük bir komik opera olarak reddedildi.

Sefer lideri Montagu Brownlow Parker
Sefer lideri Montagu Brownlow Parker 

Yine de bu olasılık dışı keşif, diğerlerini Ahit Sandığı'nı aramaya teşvik etmekten daha fazlasını yaptı. Filistin milliyetçiliğinin temellerini atarken, sessizce Filistinli Müslümanlar arasında arkeolojiye karşı yoğun bir güvensizlik tohumları ekti. Brooklyn Koleji tarihçisi Louis Fishman'a göre, olay yerel Araplara Osmanlıların Mescid-i Aksa'yı korumak için güvenilemeyeceğini gösterdi; onun kutsallığını sağlamak Filistinlilerin elindeydi. Kubbet-üs Sahra ve kutsal platform kısa süre sonra yükselen Filistin milliyetçiliğinin merkezi bir sembolü olarak ortaya çıktı. Bu, Kudüs'teki Müslümanları, yakındaki Ağlama Duvarı boyunca dua etmek için toplanan Yahudi göçmenlerin yükselen dalgasıyla doğrudan bir çarpışma rotasına soktu.

İngilizler, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Kudüs'ü işgal etmeye ve Filistin'i yönetmeye devam ederken, Parker Fransa'da İngiliz ordusunda görev yaptı ve ardından spot ışıklarından çekildi. 1951'de erkek kardeşinin ölümü üzerine Morley'in Beşinci Kontu oldu ve Plymouth'un dışında zarif bir malikanede ikamet etti. Bilindiği kadarıyla, Kudüs talihsizliği hakkında bir daha asla konuşmadı veya yazmadı. 1962'de bekar olarak öldü.

Andrew Lawler'ın Under Jerusalem: The Buried History of the World's Most Contested City adlı kitabından uyarlandı, Doubleday tarafından 2 Kasım 2021'de yayımlanacak. Telif hakkı © 2021 Andrew Lawler'a aittir.


https://gdh.digital/kuduste-ahit-sandigi-kazisi-35891




🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰🏰





Badon Tepesi Savaşı'nda İngilizlerin Saksonların üzerindeki galibiyetini gösteren Arthur'la yakından ilgili ilk hikayeler bulunmaktadır  = HUN IMPARATORU ATILLA





Kral Arthur

Joshua J. Mark
 tarafından yazıldı, Mertcan Temel tarafından çevrildi 
12 Mayıs 2017 tarihinde yayınlandı

King Arthur by C.E.Butler (by Charles Ernest Butler, Public Domain)
Kral Arthur
Charles Ernest Butler (Public Domain)

Kral Arthur, tüm zamanların en ünlü edebi karakterleri arasında yer alır. Arthur'un Yuvarlak Masa Şövalyeleri,Camelot, Kutsal Kase Arayışı, Guinevere ve Lancelot'un Aşkı ve Büyücü Merlin efsaneleri yüz yıllardır edebiyatı,müziği ve diğer büyük sanatsal görüşleri etkiledi ve ilham verdi. Avrupa'da 1136-1485 yılları arasında Orta Çağ'da gelişen Arthur efsanesiyle sayısız kitaplar, büyük filmler,operalar,televizyon programları,oyunlar, oyuncaklar, yazılı oyun ve çizgi romanlar ya efsaneyi yeniden anlatıyor ya da ondan ilham alıyordu.Efsane 19. Yüzyılda yeniden canlandı ve hâlâ günümüzde popülerliğini korumaktadır.

Büyük efsanevi kral , büyük olasılıkla 5. ya da 6. Yüzyıldan gerçek tarihi bir şahsiyete dayanmaktadır. Arthur'u tarihi bir şahsiyet olarak tanımlanın zor olmasının sebebi hikayesini ilk anlatan birincil kaynaklardan kaynaklanmaktadır.

Badon Tepesi Savaşı'nda İngilizlerin Saksonların üzerindeki galibiyetini gösteren Arthur'la yakından ilgili ilk hikayeler bulunmaktadır fakat bu Arthur'u İngilizlerin lideri olarak tanımlamamaktadır. Ambrosius Aurelianus'un figürü en eski kaynaklarda verilmiştir ve bu Ambrosius'u tarihi Arthur olarak en iyi aday yapar fakat başka kaynaklarda Arthur adında birini Ambrosius'un savaş komutanı olarak gösterir.Efsanevi Arthur'un gerçek bir figüre dayandığı genel olarak kabul edilir, ancak kim olabileceği belirsizdir.

 En akla yatan fikir efsanevi Arthur'un, Arthur adında büyük tarihi bir savaşçıya dayanmasıdır. = HUN IMPARATORI ATILLA ! 

Tarihi Arka plan

GENEL OLARAK ARTHUR EFSANESİNİN GERÇEK BİR ŞAHISA DAYANDIĞI KABUL EDİLSE DE KİM OLDUĞU AÇIKÇA ORTADA DEĞİLDİR.

Efsanevi Arthur'un gerçek bir kişiye dayandığı iddiası, Arthur'un Roma soyadı Artorius'tan türetilen bir Galce adı olduğu gerçeğiyle desteklenmektedir.Ambrosius Aurelianus figürüne Artorius adının verilmiş olabileceği ileri sürülüyor. Roma isimleri M.S 43 Claudiuskontrolündeki fetihten itibaren İngiltere'de yaygın olarak kullanıldı.


Roma, imparatorluğu barbar işgalcilerden korumak için M.S 3. Yüzyılda birliklerini geri çekmeye başladı.Bu sıkıntıların şiddeti M.S 5. Yüzyıla kadar yaklaşık 200 yıldır artmaktaydı ve Roma kıtada birliklere ihtiyaç duyduğu için İngiltere'deki askeri karargahlarını devamlı olarak azaltıyordu.Aynı yıl Gothların Romayı yağmaladıkları M.S 410'a gelindiğinde, tüm Roma askeri birlikleri İngiltere'den çekilmişti.

Roma'nın askeri birliklerini kaldırma kararı İngiltere'deki insanları işgalcilere karşı korumasız bıraktı.Hadrian Duvarı ve diğer bölgeler boyunca konuşlanmış Roma ordusu 300 yılı aşkın bir süredir İngilizlerin koruyucusuydu.Roma güçlerinin geri çekilmesiyle, Kuzey Piktler ve İskoçlar fırsatı gördüler ve ardından İngiliz çiftlikleri ve köylerine baskınlar düzenlediler.

Aynı zamanda Sakson konfederasyonu kıtada dağıldı ve Sakson göçmenler ve yağmacılar İngiltere'nin güneydoğu kıyılarında görünmeye başladılar. Anglo-Sakson Tarihi Kayıtları:

M.S 443 yılında İngilizler deniz yoluyla Roma'ya gittiler ve Piktlerin akınlarına karşı yardım istediler fakat Romalılar Hunların Kralı Atilla ile savaştıkları için yardım edemedi.Sonrasında İngilizler Anglusların soylularından aynı yardımı istediler.

((( HITITLI SELDA=NOT; Dikkat!!! Arthur'un o efsanevi Badon Tepesi zaferi, aslında o dönem Avrupa'da esen Hun Rüzgarı'nın ve Türk taktiklerinin bir yansımasıdır.))))))  

Roma'dan hiçbir yardım gelmediğinde, Vortigern adında bir İngiliz Kral, İskoçları ve Piktleri püskürtmek için Saksonları askeri güç birleştirmeye davet etti. Saksonlar teklifi kabul ettiler fakat istilacıları yendiklerinde, İngiltere'de kalacaklardı. Tarihçi Gildas (M.S 500-570. yüzyıl), Bede (M.S 672-735) ve Nennius (M.S 9. Yüzyıl)'a göre, Sakson göçü İngiltere'nin devamlı olarak yağmalandığı bir istilaydı.( modern bilim adamları tarafından tartışılan bir iddia)

Britain, c. 600 CE
M.S, Yaklaşık 600 Civarı, Britanya
Hel-hama (CC BY-NC-SA)

Aynı zamanda büyük bir İngiliz lider ortaya çıktı,insanları kendi etrafında topladı ve Saksonları Badon Tepesi Savaşı'nda yendi.Bu kahraman Gildas ve Bede tarafından Ambrosius Aurelianus, adından ilk kez bahseden tarihçi Nennius tarafından Arthur olarak adlandırılmıştır.Arthur, Nennius'un çalışmalarından önce zaten iyi biliniyor gibi görünüyor. M.S 600'de Catraeth Savaşı'nda düşen savaşçılar için bir ağıt olan Gal şiiri Y Goddodin, ondan büyük bir kahraman olarak bahseder.Mevcut el yazmaları yalnızca M.S 13. yüzyıldan kalma olmasına rağmen, eserin savaştan kısa bir süre sonra bestelendiği düşünülmektedir.


Monmouth'lu Geoffrey (M.S 1100 -1155) tarafından yazılan Britanya Krallarının Tarihi kitabının ön sözünden, Arthur'un kendi zamanında büyük bir kral olarak kabul edildiği açıkça anlşılmaktadır ama yine de Geoffrey'in çalışması onu efsanevi bir konuma yükseltirdi.

Arthur Efsanesi

Monmouth'lu Geoffrey, Kral Arthur karakterini geliştirmesi, hikayesine efsanevi unsurlar eklemesi ve daha sonra diğer yazarlar tarafından genişletilecek olan birçok ana karakter ve motifi tanıtması nedeniyle Arthur Efsanesinin Babası olarak bilinir.

Arthur Efsanesi ifadesi hikayenin birçok versiyonunu kapsar fakat günümüzde , temel olarak, M.S 1485'te William Caxton tarafından yayınlanan Sir Thomas Malory'in İngilizce eseri Le Morte D'Arthur (Arthur'un Ölümü)'e atıfta bulunmaktadır. Britanya Kralları Tarihi'nden gelişen efsane Malory hapisteyken M.S 1469'da bir düzyazı versiyonunu derleyene, düzenleyene, revize edene ve yeniden yazana kadar Fransa'ya, Almanya'ya, İspanya'ya ve Portekiz'e geçti ve sayısız eklemeler yapıldı ve versiyonları çoğalarak İngiltere'ye geri döndü.


King Arthur & the Lady of the Lake

Hikaye; bir zamanlar, Uther Pendragon adlı güçlü bir kralın, başka bir kralın karısı olan Igrayne adlı bir kraliçeyle yatmasını sağlayan Merlin adında bir büyücü vardır.Merlin'in şartı, birlikteliklerinin çocuğu doğduğunda kendisine verilmesidir. Bütün bunlar olması gerektiği gibi olur, çocuğa Arthur adı verilir ve kendi oğlu Kay ile büyütmesi için başka bir lort olan Sir Hector'a verilir. Yıllar sonra Arthur büyüdüğünde, Kay ve Hector'a Kay'in yarışacağı bir turnuvada eşlik eder, Kay'in kılıcını evde unuttuğunu öğrenir ve ormanda bir kayaya sıkışmış bir kılıç bulur. Bu, yalnızca Britanya'nın gerçek kralı tarafından kayadan çıkarılabilen Kayadaki Kılıç'tır.

Merlin bu noktada, evlat edinildiği hakkında hiçbir fikri olmayan Arthur'a durumu açıklamak için geri döner ve taht iddiasına itiraz eden diğer lortlarla savaşmasına yardım eder. Kayadaki Kılıç sıklıkla ünlü silah Excalibur ile ilişkilendirilir fakat bunlar iki farklı kılıçtır. Arthur'un kayadan çektiği kılıç, Sör Pellinore ile bir savaşta kırılır ve Merlin, Arthur'u, Gölün Leydisi'nin ona Excalibur'u verdiği mistik bir su kütlesine getirir.

ARTHUR KRALLIĞINDA HER ZAMAN HER ŞEY OLABİLİR AMA İYİLİK HER ZAMAN KÖTÜLÜĞE KARŞI GALİP GELİR VE KARANLIK IŞIĞI ASLA SÖNDÜREMEZ.

Excalibur bir kılıçtan daha fazlasıdır; Arthur'un büyüklüğünün bir sembolüdür. Efsanenin bazı versiyonlarında Arthur, kılıcı Sir Gawain'e verir, ancak çoğu durumda, kılıç sadece Arthur'a aittir.Bu, büyük bir kahramanın bir tür sihirli silaha sahip olduğu birçok eski hikaye ve efsaneyle uyumludur. Arthur diğer lortları krallığını kabul etmeye zorladıktan sonra, güzel kraliçe Guinevere ile evlenir ve Camelot'ta sarayını kurar.

Krallığın en büyük şövalyelerini ziyafet salonunda yemek yemeye davet eder, ancak şövalyeler geldiklerinde, en iyi koltuğa kimin oturacağı konusunda kavga etmeye başlarlar.Arthur, kavgayı başlatan şövalyeyi ciddi bir şekilde cezalandırır ve gelecekte herhangi bir tekrarı önlemek için kayınpederinin bir yuvarlak masa teklifini kabul eder.Bu andan itibaren, Arthur masada oturan herkesin Arthur'un kendisi de dahil eşit sayılacağını ve sosyal statüleri her ne olursa olsun herkesin görüşlerinin ciddi bir şekilde tartışılacağını açıklar.Ayrıca, yardıma ihtiyacı olan herkes salonda hoş karşılanacak ve her yanlış Arthur ve şövalyeleri tarafından düzeltilecektir.

Yuvarlak Masa motifi, sihirli silahla birlikte, Arthur'u, kendi güç konumlarının neyin doğru ya da yanlış olduğunu dikte ettiğine inanan, kendisinden önce gelen kralların üzerine yerleştirir; Arthur, herkesin görüşünün geçerli olduğuna ve bunun onu sınırlandırmak için değil, doğruyu desteklemek için kullanılması gerektiğine inanır. Arthur yine asil şövalyelere kendisine katılmaları için davetiyeler gönderir, ancak bu sefer habercileri Britanya sınırlarının ötesine, daha da ileri gidecektir.


Knights of the Round Table

Çağrısına cevap veren şövalyeler arasında, savaşta rakipsiz bir Fransız şövalyesi olan Gölün Lancelot'u var. Lancelot ve Arthur arkadaş olurlar aynı zamanda Lancelot Guinevere'e âşık olur, Guinevere'de Lancelot'a.Bu olay perde arkasında sürerken, Yuvarlak Masa Şövalyeleri her türlü fantastik maceraya atılır. Görünürde bir macera yoksa, Arthur gidip bir tane bulacaktır..Gawain ve Yeşil Şövalye'nin ünlü hikayesinde, maceraya başlamak için bir meydan okuyucu saraya gelir. Jaufre'nin (Girflet olarak da bilinir) hikayesinde, şövalye olmak için saraya gelir ve geri dönmeden ve diğerlerini dahil etmeden önce kendi maceralarına devam eder.

Şövalyelerin üstlendiği en büyük macera Kutsal Kase arayışıdır. Kase aslen Fransız versiyonunda bir tabaktır ya da Galce'de bir kazandır. Bununla birlikte, Malory hikayeyi gözden geçirdiğinde Son Akşam Yemeği'nde kullanılan Mesih'in kasesine dönüştürülür ve genel olarak bu şekilde anlaşılır. Kâse arayışı ancak saf kalpli bir şövalye tarafından tamamlanabilir ve bu arayış sonunda Lancelot'un oğlu Galahad tarafından gerçekleştirilir.

ARTHUR, KRALİÇE VE EN İYİ ARKADAŞININ İLİŞKİSİ OĞLU MORDRED TARAFINDAN AÇIKLANANA KADAR İYİ VE ASİL BİR KRAL KALIR.

Tüm bu maceralar boyunca, Guinevere birkaç kez bazı tehditkar lordlar tarafından kaçırılır ve kurtarılması gerekir ya da diğer leydilerin başı beladadır ve ayrıca soylu bir şövalyenin yardımına ihtiyaç duyarlar.Efsanede ejderhalar, devler, görünmez ruhlar, kutsal kuyular, geçilmesi gereken bitmek bilmeyen sular, hareket eden ve konuşan cansız nesneler, cesur kahramanlar, entrikacı kötüler, güzel ve soylu kadınlar ve sinsi doğalarını güzelliklerine gizleyen diğerleri vardır.Tüm bunlarla karşılaşan Arthur, kraliçesinin ve en iyi arkadaşının ilişkisi Arthur'un gayri meşru oğlu ve sonrasında Arthur'un yönetimine karşı çıkan Mordred tarafından ortaya çıkarılana kadar iyi ve asil bir kraldır.

Mordred ve Arthur arasındaki son savaşta Mordred öldürülür ve Arthur ölümcül bir yara alır. Guinevere bir manastıra ve Lancelot bir inzivaya çekilir. Sarayın diğer tüm büyük şövalyeleri öldürülür. Sir Bedevere, Arthur'a yardım eder ve Excalibur'u Gölün Leydisi'ne geri götürür. Kılıç geri döndüğünde, Arthur ölür ve bir gemiyle Avalon adasına götürülür.

Alegori olarak Arthur Efsanesi

Kral Arthur ve şövalyelerinin hikayesi, Geoffrey'in MS 1136'da eserini yayınlamasından kısa bir süre sonra Orta Çağ'daki okuryazarlar arasında anında yankı uyandırdı. M.S 1160'ta Norman şair Wace efsaneyi Eski Fransızcaya çevirmişti ve Provence'ın büyük şairi Chretien de Troyes ( M.S 1130-1190) eserlerinde bunu kullandı.Efsane diğer Fransız şairler tarafından derinleştirildi ve genişletildi, Alman yazarlar tarafından yeniden çalışıldı ve daha sonra din adamı Layamon (MS 12.-13. yüzyıl) tarafından İngilizceye çevrildi.Daha sonra İngilizce düzyazıda Vulgate Döngüsü (1215-1235) olarak düzenlendi ve Malory'nin MS 1469'da çalıştığı ana kaynak olan Post-Vulgate Döngüsü ( 1240-1250) olarak bilinen versiyonda düzenlendi.

The Death of King Arthur
Kral Arthur'un Ölümü
John Garrick (Public Domain)

Efsanenin en kalıcı motiflerinden biri, birçok hikayede onunla evlenen soylu bir şövalye tarafından kurtarılması gereken Tehlikedeki Kadın'ın motifidir. Arthur efsanesinin Chretien de Troyes döneminden itibaren kadınların statüsünü ve gücünü yükselttiğine dikkat çekilmiştir.Sıkıntı içindeki bir kadın bile çoğu zaman büyük bir servete, toprağa veya sihirli eşyalara sahip bir kraliçe olur.Bu, kadınların genellikle uğrunda savaşılacak veya korunacak nesneler olarak tasvir edildiği Orta Çağ edebiyatından önemli bir sapmadır.

EFSANLERİN, BİR İNANÇLININ İNANÇ YOLCULUĞUNU SEMBOLİK OLARAK TEMSİL EDEN HRİSTİYAN ALEGORİLERİ OLDUĞU ÖNE SÜRÜLMÜŞTÜR.

Efsanelerin, bir inananın inanç yolculuğunu sembolik olarak temsil eden Hristiyan alegorileri olduğu öne sürülmüştür.Örneğin Kutsal Kase Arayışı Hristiyanlığın izini örnekler: bunu tanımlamak için kişinin saf kalbe sahip olması gerekir ancak biri saf kalbe sahip olmasa bile ,arama teşebbüsüyle arayanın hayatı iyileştirilir. Efsanelerin mistik alegoriler olduğu da iddia edilmiştir. Bilgin David Livingstone, Arthur efsanelerinin "Tanrı ile mistik bir birleşme yolunda mistiği kuşatan denemelerin ve tehlikelerin Kabalistik alegorileri" olduğunu iddia ederek bu görüşü öne sürer.(317) Çoğu yorum, hikayeler için bir Hıristiyan temeli ve onu ilerletmek için Hristiyan sembollerinin kullanımı konusunda hemfikirdir.

Daha az bilinen bir teori, güney Fransa'da 12. ve 13. yüzyıllarda gelişen Katharizm olarak bilinen bir Hıristiyan sapkınlığına dayandığını öne sürüyor. Katharlar (Yunanca Catharoi', saf olanlar), ibadetleri Ortaçağ'da Meryem Ana'ya duyulan saygıyla bağdaşık olan bir kadın tanrı Sophia'ya (Yunanca bilgelik) taparlardı; Ölen ve dirilen tanrı olarak Mesih'in kurban edilmesi de onların inançlarına uygundur. Katharlar, ruhun saflığını ,eylemde asaleti ve inançlarının samimiyetini vurguladılar, Katolik Kilisesi'nin yolsuzluğuyla karşılaştırıldığında, kilise Albigensian Haçlı Seferi'ni başlatana ve MS 1209-1244 arasında onları katletinceye kadar onlara bir dizi inanç değiştiren insan getirdi.

Bilim adamı Denis de Rougemont'un Love in the Western World adlı eserinde en ünlü şekilde ifade ettiği teori, Fransız şairlerinin - en önemlisi Chretien'in - Kathar inancını romantik masallarda gizlediğidir.Chretien, Aquitaine'li Eleanor'un kızı Marie de Champagne'nin sarayında bir şairdi, her ikisi de kilise doktrinine karşı gelmeleriyle tanınan ve her ikisi de güney Fransa ve Kathar aykırı düşünceleriyle ilişkiliydi.Bu görüşe göre, Guinevere'nin sayısız kaçırılması, kilisenin eski bilgesi Sophia'yı kendine mal etmeye çalışmasını temsil edecek ve onu kurtarması, geri alan Katharları sembolize edecekti.Aynı şekilde, Tehlikedeki Kadın da, daha sonra onunla “evlenen” ve hediyelerini alan bir Kathar perfecti (“mükemmel biri”) tarafından kurtarılması gereken Sophia olacaktır.

Efsanenin bariz Hristiyan tasviri ve sembolizmi bu görüşle çelişiyor gibi görünebilir - ve belki de öyledir - ancak onu destekleyebilecek bir dizi ilginç yön vardır.Bunların arasında, daha önceki Avrupa Hristiyan edebiyatında kadınların aynı şekilde sunulmamasıdır.Birinin uğruna feda edebileceği, onsuz yaşayamayacağı ve hatta uğruna öleceği bir aşk kavramı, bir Kathar'ın Sophia ile olan ilişkisinde olduğu gibi, Arthur romanlarının merkezinde yer alır. Katharlarla en yakından ilişkili bölge olan Güney Fransa'da Saray Aşkı, şövalyelik ,ve kadınların yüceltilmesi kavramının gelişimi, bir başka düşündürücü yöndür. 

Katharlar, kilisenin zulmü nedeniyle fikirlerini açıkça ifade edemedikleri için, mesajlarını, aykırı olmayanlar tarafından göründüğü gibi yorumlanan şiire yerleştirdiler ve Orta Çağ Avrupa'sını günümüz aşk şarkısının prototipiyle tanıştırdılar.Bilgisizler, ,Rougemont'un ifadesini kullanırsak, efsanenin yüzeysel mesajına, simgelerin ruhsal gücünü fark etmeden cevap verdiler.

Miras

Arthur efsanelerinin mirası o kadar yaygındır ki dünya kültürünün her yönüne dokunur.Manevi cevaplar arayışı, zayıfların asil savunucusu, romantik aşkın saflığı, sadakatin, özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin önemi, adil ve duyarlı bir hükümet ve iyi ve asil bir lider,efsanenin tüm bu yönleri, yüzyıllar boyunca insanların çevrelerindeki dünyayı yorumlamalarını etkilemiştir.Ayrıca, romantik ilişkilerin modern anlayışı, Arthur motiflerinden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenir.

Camelot, Idylls of the King
Camelot, Kralın Idylleri
Gustave Doré (Public Domain)

Özellikle edebiyat ve sanat, eserin birçok farklı çevirisi ve ondan esinlenen diğerleri aracılığıyla Arthur efsanelerinden etkilenmiştir.Efsaneye Rönesans sırasında ilgi azalmıştı , ancak Alfred, Lord Tennyson (1809-1892) tarafından MS 1859'da yayınlanan Idylls of the King adlı eseriyle yeniden canlandırıldı.Tennyson'ın çalışması başkalarına ilham verdi ve Kral Arthur'un ve asil şövalyelerinin hikayesini, Yuvarlak Masa'yi ve büyülü bir harikalar dünyasını ve manevi anlamdaki ilgiyi canlandırdı.

Arthur krallığının büyülü topraklarında her an her şey olabilir ama iyilik her zaman kötülüğe galip gelir ve karanlık asla ışığı söndüremez.Yardım her zaman kahraman ya da leydiler için gelir, kötüler cezalandırılır, iyiler ödüllendirilir, yaralılar iyileşir ve adalet her zaman tanınır ve karşılığını bulur.Yenilgide bile, doğru galip gelir ve sayısız mücadeleden sonra şövalye ve genç leydi, uzun mutlu bir yaşama doğru uzaklaşırlar.

Masallarda inkar edilemez bir şekilde çok sayıda dini ve manevi sembolizm olmasına rağmen, efsanenin popülaritesini açıklamak için hiçbir zaman alegorik bir yoruma ihtiyacı olmamıştır.Efsane Arthur ve şövalyelerinin trajik düşüşünde bile insanların hayatlarının çoğunlukla iyiye gittiği ve birinin anlam ve amaç bulabileceği bir vizyon sunar. Efsanenin her çağda devam eden popülaritesinin nedeni budur: çoğu zaman sihirsiz veya görünürde bir anlam taşımayan ve çoğu insanın sonsuza kadar mutlu yaşamadığı bir dünyadan kurtuluş.

Bibliografya



 Medeniyet ancak yıkımla yok edilebilir ki yıktıkları medeniyetin yerine kendi törelerini getirsinler. 




XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX