22 Şubat 2026 Pazar

Metafiziksel Sonsuzluk

Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk

Yazar: |Ekim, 2018|


Frithjof Schuon (1907-1998), Ezeli Hikmet (Sophia Perennis) teriminin herhangi özel bir düşünce sisteminde formüle edilmeden, başlangıçtan beri var olan evrensel hakikatlerin ve metafizik aksiyomların tamamını belirttiğini ve böylece tüm inançların ve irfanın esasını ifade ettiğini söyler.

 Ezeli Hikmetin anahtarı duru bir idrak, başka bir deyişle temiz bir metafiziksel muhakeme ya da ayırt edebilme yeteneğidir; gerçek ile aldatıcı olanı, mutlak ile göreceli olanı, zorunlu ile mümkün olanı ayırt edebilme, dünyevi ve insani olandan başlayarak hem mutlak hem de sonsuz olanın farkına varır hale gelebilme yeteneği.1 Ezeli Hikmet perspektifinin ana teması, kâinatı mutlaktan göreceliye doğru inen ontolojik bir hiyerarşi biçiminde açıklayan varlığın mertebeleri doktrinidir.

 Gelenek Ekolü olarak da bilinen bu perspektifi modern çağda yeniden bilinir kılma ve inşa etme gayretinin öncülerinden René Guénon’a (1886-1951) göre varlığın mertebeleri doktrinini anlamak için her şeyden önce tüm kavramların kökeni olan metafiziksel sonsuzluk nosyonuna gitmek gerekir.2 Profan ve kutsal bilim anlayışları arasındaki farkın temel nedenlerinden birisi olan bu metafiziksel sonsuzluk kavramı, Ezeli Hikmet perspektifinde sonsuzluğun tek doğru ve tek gerçek anlamıdır. Sonsuzluk düşüncesi ne zaman bu doğru metafiziksel anlamı dışında kullanılsa er ya da geç hep bir çelişki doğurur. 

Bu makalede özelikle René Guénon’un “İnfinitezimal Hesabın Metafizik Prensipleri” 3 adlı çalışması başta olmak üzere, Frithjof Schuon ve Seyyid Hüseyin Nasr (1933-) gibi Gelenek Ekolünün önde gelen isimlerinin eserlerinden hareketle metafiziksel sonsuzluk nosyonu ele alınacaktır. Makalenin cevaplamayı amaçladığı temel soru metafiziksel sonsuzluk düşüncesinin tutarlı olup olmadığı sorusudur. Makalede, Ezeli Hikmet perspektifinin metafiziksel sonsuzluk anlayışı, mutlaklık, zorunluluk, birlik ve bütünlük gibi diğer kök kavramlar, skolastik infinitum secundum quid (belli bir anlamda sonsuz) nosyonu ve modern matematiksel (nicel) sonsuzluk ile ilişkisi ve farkı çerçevesinde sunulacaktır. 

Ayrıca bu kavramın, felsefi kötülük, birlik-çokluk ve hareketin tabiatı problemlerinin çözümünde nasıl bir rol oynadığına, agnostizme karşı nasıl bir argüman olarak kullanıldığına da işaret edilecektir.

I. Ezeli Hikmet Düşüncesinde Sonsuzluğun Metafizik Anlamı

Guénon’un şu cümleleri metafiziksel sonsuzluk kavramını oldukça net bir biçimde ortaya koyar:
“… ‘sonlu’ açıkça ‘sınırlı’nın eşanlamlısı olduğuna göre Sonsuz, herhangi bir sınırı, hududu olmayan demektir; dolayısıyla bu terim, mutlak anlamda hiçbir sınırı olmayan, bütün imkânları ve ihtimalleri içinde barındırdığından herhangi bir şey tarafından herhangi bir biçimde sınırlandırılmayan Evrensel Tümel’den, Âlemşümul Küll’den (Universal All) başka bir şeye doğru bir biçimde uygulanamaz. Sonsuzluğun bu şekilde anlaşılması, sadece bir çelişki ima etmediği ve içinde negatif bir şey barındırmadığı için değil, ayrıca böyle anlaşılmadığında kaçınılmaz olarak bir çelişki doğuracağı için metafiziksel ve mantıki anlamda bir zarurettir. Dahası, sadece bir tane Sonsuz olabilir; çünkü iki ayrı sahte sonsuz, birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde diğerini dışlayacaktır. Sonuç olarak, ‘sonsuz’ teriminin bahsettiğimiz bu anlamın dışında kullanıldığı her durumda, ya metafiziksel Sonsuzluk kavramı toptan göz ardı edilmektedir ya da onun yanında bir başka sonsuzluğun varlığı kabul edilmektedir ki böyle bir kullanımın hatalı olduğundan a priori emin olabiliriz.”4

Metafiziksel Sonsuzluk nosyonun kritik özelliği, sonsuzluk kavramının herhangi bir tür, cins, sınıf, kip, seviye, ya da özel tümel için kullanımını reddetmesidir. Zira ne zaman bir tür, cins, sınıf, kip, seviye, ya da özel tümelden söz edilse varlığın belli bir tespitinden, o tümel ile isimlendirilen belli bir imkân kümesinden söz ediliyor demektir. Bir tespitin asıl karakteri belli bir imkân kümesini geriye kalan diğer tüm imkânlardan ayırmaktır. Bu yüzden Sonsuz fikrini verilen herhangi bir tespite, örneğin niceliğe, mekâna, zamana, ya da bunların o veya bu biçimine uygulamak anlamsızdır. Bir tespite ya da tanıma konu olan her şey ancak sonlu ya da sınırlı olabilir. Sonsuzu bir formül içine yerleştirmeye çalışmak veya onu herhangi bir forma sokmak, bilerek ya da bilmeyerek Evrensel Tümel’i kendisinin küçük bir parçasına sığdırmaya çalışmak demektir ki bu mümkün değildir.Ne kadar genel olursa olsun, terim ne kadar genişletilirse genişletilsin bütün tespitler mecburen doğru Sonsuz kavramını dışlar. Bu sadece genel seviyedeki tespitler için değil aynı zamanda tüm tespitlerin ilki, dolayısıyla zuhurun ilkesi olan Varlığın (Being) kendisini de kapsayan evrensel tespitler için de geçerlidir. Dolayısıyla Skolastiklerin metafizik Sonsuz ile eşanlamlı olan infinitum absolutum (mutlak sonsuz) terminolojisinin yanında infinitum secundum quid (belli bir anlamda sonsuz) ifadesini de kullanmış olmaları hatalıdır. Çünkü belli bir açıdan sonsuz olduğu düşünülen şey, hem aynı anda başka açılardan sınırlı olduğundan hem de tespit edilmiş ve belirlenmiş karakteri yüzünden diğer tüm imkânları kapsamadığından, yani kendisi dışında kalan şeyler tarafından sınırlandırılmış olduğundan gerçek anlamda sonsuz olamaz.5 

Bu itiraz daha sonra Spinoza’nın çok benzer bir biçimde kullandığı ‘kendi türü içinde sonsuz’ ifadesi için de geçerlidir. Gerçek Sonsuzluk tespit edilmiş herhangi bir sınırın içine hapsedilemez. Tespit edilmiş sonsuzluk fikri saf bir çelişkiden ibarettir.

Metafiziksel Sonsuzluk, zorunlu ya da mümkün, zuhur etmiş (being) veya etmemiş (non-being) tüm varlık imkânlarını kapsar. Ancak bu kapsama, ayrı ayrı imkânların bir toplamı, bir koleksiyonu biçiminde değil diğer tüm imkânları doğuran Kaynak biçimindedir. Evrensel Tümel’in sonsuz olması, kesin olarak onun dışında hiçbir şeyin kalmamasından kaynaklanır. Başka bir deyişle Evrensel Tümel’in dışında sadece ontolojik imkânsızlık vardır. Ancak ontolojik imkânsızlık saf hiçlik (nothingness) olduğundan Evrensel Tümel’i hiçbir biçimde sınırlayamaz. Ontolojik olarak imkânsız olan, ontolojik anlamda bir şeye karşılık gelmez. O sadece bir yanılsama veya kuruntudur. Dolayısıyla böyle bir imkânsızlığı bir imkân gibi ifade eden kavram sahte bir kavramdır. Guénon bunu şu şekilde dile getirir:

“Tam bir mantıksal hassasiyet içinde ‘sahte kavram’ (false notion) ya da başka birisinin tercih edebileceği şekliyle ‘psödo kavram’ ile ‘hatalı kavram’ı (incorrect notion) birbirinden ayırt etmek gerekir. ‘Hatalı kavram’ belli bir ölçüye kadar gerçeğe karşılık gelse de bunu yeterince yapamayan kavramdır. Oysa, ‘sahte kavram’, …, çelişki doğuran kavramdır. Dolayısıyla bu çelişkiyi algılayamayanlara öyle gelmese de ‘sahte kavram’ gerçek bir kavram, hatta ‘hatalı bir kavram’ bile değildir. Zira hiçlikle özdeş olan imkânsızı ifade etmek hiçbir şeye karşılık gelmez. ‘Hatalı kavram’ düzeltilebilir ama ‘sahte kavram’ ancak toptan reddedilir.”6

Bir kavramın sahte olması, yani ontolojik bir gerçekliğe karşılık gelmemesi, böyle bir kavramın tasavvur edilip dile getirilebilmesiyle aynı şey değildir. Bir sahte kavram uydurmak ya da öyle bir şeyin var olduğunu zannetmek, kendi başına bir imkândır ve mümkün olan tüm imkânları kapsayan Evrensel Tümel’in içinde yer alır. Başka bir deyişle Evrensel Tümel’in sonsuz oluşu, sahte ve tamamen yanlış kavram ve fikirlerin üretilmesine izin verir, öyle ki bu sonsuzluk kendisinin inkâr edilmesi imkânını dahi kapsar. Ezeli Hikmet perspektifine göre kötülüğün esası işte bu imkândan başka bir şey değildir. Nasr’ın ifadesiyle:

“Sonsuzluktan bahsetmek demek Kaynağın hiçliğe doğru inkâr edilmesi imkânından, dolayısıyla kötülükten bahsetmek demektir. O kötülük ki ‘hiçliğin kristalleşmesi veya var edilmesi’ şeklinde adlandırılabilir.”7

II. Metafiziksel Sonsuzluğun Gerektirdiği Zorunlu Özellikler

Metafiziksel Sonsuzluk zorunlu olarak şu özelliklere sahiptir:

Mutlaklık: Bütün tespitler kendileri dışında başka imkânlar, kendileri kadar mümkün başka ihtimaller bırakmak zorunda oldukları için aslında bir sınırlamadırlar. Ne olursa olsun her özel ve belirlenmiş şey, kendi tabiatı tarafından sınırlandırılmıştır. Bir şeyin tabiatı, o şeyin tanımıdır. Her sınırlama, o sınırın dışında kalan her şeyi reddetme olduğundan gerçekte bir nefiy, bir olumsuzlamadır. Spinoza bunu şöyle dile getirir: “omnis determinatio negatio est” (her tanımlama bir nefiydir). Herhangi bir sınırın olmaması, nefyedilecek bir şeyin kalmaması, her şeyin içerilmesi, hiçbir şeyin dışarıda kalmaması demektir. Metafiziksel Sonsuzluk tüm sınırların inkârı olduğuna göre o aslında tüm nefiylerin nefyidir. Tüm sınırların reddi mantıksal ve matematiksel anlamda toptan ve mutlak bir iddiadır.8 Gerçek Sonsuzluk ancak Mutlak’a ait olabilir.9 Mutlaklık ile herhangi bir ayrımın, farkın olmaması durumu eşanlamlıdır.10

Birlik ve Bütünlük: Herhangi bir sınırı olmayan sadece bir tane Mutlak Sonsuzluk olabilir, çünkü iki ayrı sözde sonsuz birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde birbirlerini kendi dışlarında bırakacaklardır. Burada söz konusu olan metafiziksel Birliğin benzeri, eşi, tamamlayanı ya da zıttı yoktur. Ayrıca bu Birliğin sahip olduğu bütünlük, parçalarının bir araya gelmesiyle oluşan bir bütünlük değildir. Guénon’un ifadeleriyle:

“Aslında sadece parçaların toplamı ya da sonucu olan, dolayısıyla onlardan sonra gelen bir bütün, bir ens rationis’den (zihindeki varlıktan) başka bir şey değildir. Çünkü o sadece bizim onu tahayyül ettiğimiz ölçü içinde ‘bir’ ve ‘bütün’dür. Gerçekte kelimenin tam anlamıyla o yalnızca bir ‘koleksiyon’dur. Tahayyül ediş şeklimizle belli ve göreceli bir anlama kadar ona birlik ve bütünlük karakteri izafe eden bizleriz. Bunun tam aksine bütünlük karakterine kendi tabiatıyla sahip olan gerçek bütünlük, mantıksal olarak parçalarından önce gelmelidir ve onlardan bağımsız olmalıdır.”11

Metafiziksel Sonsuzluk, ontolojik olarak göreceli ve sonlu olan parçalardan önce geldiği için gerçek bir bütünlüğe sahiptir. Böyle bir bütünlükten başlayarak daha alt seviyelerde bulunan parçaları oluşturmak mümkündür ama aşağıdaki parçaların analitik toplamıyla yukarıdaki bütüne ulaşmak, onu bu şekilde oluşturmak mümkün değildir. Başka bir deyişle gerçek Sonsuzluk, Mutlaklık düzleminde olduğundan parçasızdır. Parçalardan söz etmek demek Mutlaklık seviyesinden ayrılmak, daha alt bir düzlemden bahsetmek demektir. Ontolojik hiyerarşide yukarıdakiler aşağıdakilerin var olma nedenleri, varoluş ilkeleridir. Ezeli Hikmet perspektifi açısından birlik-çokluk probleminin çözümü işte bu ters simetri ve aşağıda sözü edilecek olan kutuplaşma doktrininde yatmaktadır.

Varlık Ötesine Tekabül Ediş: Varlık (Being), Aşkın Varlığın (Non-Being) tecelli yönünde ilk açığa çıkışı, ilk tespiti olduğu ve her tespit bir sınırlama ima ettiği için metafiziksel Sonsuzluk, Varlığa değil, Aşkın Varlığa ya da Varlık Ötesi’ne (Subra-BeingBeyond-Being) tekabül eder. Nitelik, nicelik, mekân, hâl veya zaman, ne olursa olsun herhangi bir koşul metafiziksel Sonsuzluğa uygulanamaz. Varlığın zuhur etmesi tespit edilmiş olması demek olduğundan zuhur etmiş hiçbir şey gerçekte sonsuz olamaz. Schuon’un dediği gibi Aşkın Varlık, Mutlaklık, Sonsuzluk ve Tüm-İmkân (All-Possibility) görünüşlerinin her birini zorunlu olarak içerir.12

III. Matematiksel Sonsuzluk Yanılgısı

Matematiğin konusu ister sayı gibi ayrık isterse geometrik uzunluklar gibi sürekli olsun, niceliktir. Ezeli Hikmet perspektifinde nitelik-nicelik ayrımı, bütün kozmik ikiliklerin birincisi, yani varoluşun ya da evrensel zuhurun ilk sebebi olarak görülür. Guénon, bunu şu şekilde ifade eder:

“Eğer o ilk sebep olmasaydı hangi biçim altında olursa olsun hiçbir zuhur mümkün olmazdı. Hint öğretisine göre bu ikilik Puruşa ve Prakriti ikiliğidir, ya da bir başka terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak ‘öz’ (essence) ve ‘töz’ (substance) ikiliğidir. Dolayısıyla bu iki terim evrensel ilkeler olarak ele alınmalıdır; çünkü bunlar bütün zuhurun iki kutbudur.”13

Burada birbiriyle bağlantılı olarak kullanılan bu iki terim, yani ‘akledilir’ (intelligible) ve ‘duyulur’ (sensible) terimleri aslında Platon’un diline aittir. Biliyoruz ki Platon’a göre, ‘akledilir âlem’, ‘ideler’ ya da ‘arketipler’ alanıdır. Daha önce de gördüğümüz gibi, bu arketipler, kelimenin tam anlamıyla, özleri teşkil ederler. Ve akledilir âleme göre cisimler ve cisimlerin kombinezonlarından çıkan ögelerin alanı ya da âlemi olan duyulur âlem, zuhurun maddi yanında yer alır.14
Ancak, nitelik-nicelik kutuplaşması her ne kadar tüm kozmik ikiliklerin ilki olsa da her ikisi de bir tespit, bir sınırlama olduğundan ‘nicel sonsuzluk’ veya ‘matematiksel sonsuzluk’ diye bir şey olamaz, tıpkı ‘nitel sonsuzluk’ diye bir şeyin olamayacağı gibi. Niceliğin kendisi varlığın yalnızca bir kategorisi ya da özel bir durumudur ve varlığın tamamıyla aynı sınırları paylaşmaz. Daha hassas bir biçimde söylenirse nicelik, evrensel varlık durumları içinde sadece belli bir duruma uygun düşen bir koşuldur. Dolayısıyla bu perspektif, her şeyi niceliğe hatta niceliğin ayrık kipi olan sayıya indirgemek isteyen modern eğilime şiddetle karşı çıkar. Bu yüzden, ‘sonsuz sayı’ nosyonunu kabul etmediği için sonsuzluk fikrini tümüyle reddeden Charles B. Renouvier’in (1815-1903), sayının en azından idealde var olan her şeye uygulanabileceği, yani biz fiilen ‘sayamasak’ bile her şeyin aslında kendi içinde sayılabilir olduğu, düşüncesi kabul edilmez. 

Burada itiraz konusu olan şey, Ezeli Hikmet perspektifinin kendisinin de reddettiği ‘sonsuz sayı’ nosyonu ya da başka bir ifadeyle sonsuzun bir sayı olamayacağı gerçeği değil, her şeyin sayıya indirgenebileceği veya sayılabilir olduğu düşüncesi ve sonsuzluk fikrinin toptan reddediliyor olmasıdır. Guénon, benzer gerekçelerle Georg Cantor’un (1845-1918) ‘sonlu ötesi’ (transfinite) kavramına da itiraz eder:

“Burada şunu da söylemek mümkündür: nicel bir sonsuzluk düşünmek sonsuzluğu yalnızca sınırlamakla kalmaz ayrıca bir artış ya da azalışa da konu eder ki bu daha az abes bir şey değildir. Benzer düşüncelerle insan kolayca kendisini sadece birbirine karışmayan ya da birbirini dışlamayan değil, aynı zamanda birbirinden küçük ya da büyük birçok farklı sonsuz tasavvuruyla iç içe buluverir. Sonunda sonsuz o kadar göreceli bir hâl alır ki bu şartlar altında artık yetersiz kalmaya başlar ve sonsuzdan büyük nicelikler kümesini tarif etmesi için ‘sonlu ötesi’ (transfinite) kavramı icat edilir. Böylece iş hiçbir hakikate karşılık gelmeyen bu tür kavramlar uydurma meselesi haline dönüşür.”15

Karakteristik bir örnek olarak Louis Couturat’ın (1868-1914) tezi De l’infini mathematique’deki gibi Renouvier ve okulunun nicel ‘sonlucu’ (finitist) teorilerine karşı geliştirilen nicel ‘sonsuzcu’ (infinitist) tüm yaklaşımlar da aynı şekilde geçersizdir. Zira gerek nicel sonlucu gerekse nicel sonsuzcu her iki bakış açısı da metafiziğin en temel prensibi olan metafiziksel Sonsuzluk kavramını eşit ölçüde göz ardı ederek matematiksel sonsuzluk ile metafiziksel Sonsuzluğun birbirine benzediği gibi tamamen yanlış bir fikre sahiptirler. Dolayısıyla, Couturat’ın, sonsuzcu bir metafiziğin makul olduğunu gösterme niyeti ne kadar doğru ise bu amaçla sayılar ve geometrik büyüklüklerin sonsuzluğunu ispat etmeye çalışması o kadar yanlıştır.

Sonsuzluk ile Belirsizliğin Farkı

Matematiksel (nicel) sonsuzluk yanılgısının sebebi zuhur içinde bazı şeylerin sınırlarına fiilen ulaşamamadır. Bu hudutlara ulaşmanın imkânsızlığı ve bazen o sınırların açık bir şekilde tasavvur edilemeyişi metafizik prensiplerden habersiz kimseler için o şeylerin bir sınırının olmadığı yanılgısına sebep olur. ‘Tespit edilmiş sonsuzluk’ şeklindeki çelişkili savda ifade edilen işte bu yanılgıdan öte bir şey değildir.16 Bu sahte kavramın doğru hâli, sınırlarına fiilen ulaşamadığımız imkânların devamı ve gelişimi anlamına gelen ‘belirsizlik’ (indefiniteness) mefhumudur. 

Ezeli Hikmet perspektifine göre Sonsuz ile belirsiz arasındaki bu ayrım, matematiksel sonsuzluk olarak adlandırılan şeyin görünümüyle ortaya çıkan tüm sorunların çözümüdür. Ayrıca ‘mutlak sonsuz’ ile ‘belli bir açıdan sonsuz’ skolastik ayrımına denk düşen ikili de yine bu gerçek Sonsuz ile belirsiz olan arasındaki farktır. Skolastisizmden çok şey alan Gottfried W. Leibniz (1646-1716) infinitezimal hesabına yapılan birçok itiraza kolayca cevap vermesini sağlayabilecek bu ayrımı ya ihmal etmiş ya da farkına varamamıştır. 

René Descartes (1596-1650) ise bu farkı yeterince hassas bir biçimde ifade etmekten hatta düşünmekten uzak olmasına rağmen Sonsuzluk ile belirsizlik arasında bir ayrım kurmaya çalışmıştır. Descartes’a göre sınırlarını idrak edemediğimiz şey belirsizdir ve belirsiz bir şey öyle olduğunu ispatlayamasak dahi gerçekte sonsuz olabilir. Oysa Guénon, tespit edilmiş herhangi bir şeyin sınırları belirsiz dahi olsa kesinlikle sonsuz olamayacağını ve böyle bir şeyin sınırlarının varlığından emin olmak için o sınırları idrak etmemizin gerekli olmadığını şöyle anlatır:

“İster uzam ister süre ister bölünebilirlik veya isterseniz başka bir imkân olsun, belirsiz olan sonsuz olamaz, çünkü o daima belli bir tespiti ima eder. Yani, belirsiz olan ne olursa olsun ve hangi açıdan düşünülürse düşünülsün hâlâ sonludur ve ancak sonludan müteşekkildir. Şüphesiz, onun sınırları bizim ulaşabileceğimiz alanın dışına kadar genişler. İleride adamakıllı açıklayacağımız gibi, en azından ‘analitik’ olarak adlandıracağımız bir tarzda ulaşabileceğimiz alanın dışına kadar. Fakat o sınırlar hiçbir şekilde bu yüzden hükümsüz kalmazlar. Herhangi bir şekilde, belli bir düzenin sınırları ortadan kaldırılsa dahi, o düzenle aynı tabiata sahip diğer düzenlerin sınırları var olmaya devam edecektir. Çünkü bu sınırlar, birtakım dış etkenler veya kazara oluşan koşullar yüzünden değil, o düzenlerin tabiatları yüzünden vardırlar. Sınırlar ne dereceye kadar genişletilirse genişletilsin her belirli şey sonludur. Bu bağlamda, matematikçilerin sonsuz dedikleri şeyi göstermek için kullandıkları ∞ işareti kapalı bir şekildir, dolayısıyla bu işaret görünür bir şekilde sonludur. Tıpkı bazı kimselerin çemberi, ebediyetin (eternity) bir sembolü yapmak istemeleri gibi. Oysa çember aslında sadece, yalnız kendi düzeninde belirsiz olan zamansal bir devrin, yani daimîliğin (perpetuity) bir sembolü olabilir. Modern Batılılar arasında çok yaygın olan bu ebediyet ve daimîlik karışıklığının çok yakın bir şekilde Sonsuz ve belirsiz arasındaki karışıklıkla alakalı olduğunu görmek kolaydır.”17

Sonsuzluk, Varlığı (Being) da kapsayan Aşkın Varlık (Non-Being) anlamında mutlak bir bütüne karşılık gelirken belirsizlik, bir imkânın devamı ve gelişimi olarak kendi içinde ve bütün seyri boyunca daima bitirilmemiş bir ‘oluşu’ (becoming) ima eder. Sonsuz sabitken, belirsiz değişkendir. Varlığın prensipler seviyesi (principle order) ile zuhurat seviyesi (manifested order) arasındaki fark, analojik olarak sabitler alanı ile değişkenler alanı arasındaki farka denk gelir. Tüm zuhurun tabiatında zorunlu olarak var olan değişim ve ‘oluş’ (becoming) yüzünden belirsizlik varlığın zuhurat seviyesine, sonsuzluk ise prensipler seviyesinin ötesine tekabül eder.18 Ayrıca belirsiz (indefinite) olan şey henüz ölçülmemiş ve tanımlanmamış (not defined), yani zuhurat içinde sadece eksik olarak fark edilebilmiş şeydir. Ananda K. Coomaraswamy (1877-1947) bu konuyu şu şekilde açıklar:

“Bu zuhur etmiş dünyada, kavranabilen ya da algılanabilen her şey için, Sanskritçede sadece nama-rupa ifadesi vardır ki, bu iki terim ‘anlaşılabilen’, ‘makul’ ve ‘duyulabilen’, ‘mahsus’ şeylere tekabül eder ve karşılıklı olarak nesnelerin özü ve tözüyle ilişkili iki tamamlayıcı görünüm olarak değerlendirilirler. Şu bir gerçektir ki, edebi olarak ‘ölçü’ anlamına gelen matra kelimesi, etimolojik olarak materia’nın eşanlamlısıdır. Fakat bu şekilde ‘ölçülmüş’ olan şey, kesinlikle bugün modern fizikçilerin dediği gibi matter değildir. Bunlar ruha (spirit, Atma) bağlı olan zuhur imkânlarıdır.”19

Belirsizliğin Analitik Yöntemle Bitirilemeyişi

Niceliğin sabit ve ayrık kipi olan sayı, varlığın prensipler seviyesiyle ilgiliyken değişken ve sürekli kipi olan uzam (geometrik büyüklükler), zuhurat seviyesiyle ilgilidir. Sürekli niceliği ayrık olandan ayıran şey, belirsiz bir biçimde bölünebilir olmasıdır. Uzam ve zaman gibi sürekli nicelikler, ne kadar çok bölünürse bölünsünler, ne kadar çok küçülürse küçülsünler, asla bir daha bölünemez ve küçültülemez hale gelemez, sabit ve değişmez bir en küçük parçaya, bölünemez atoma ulaşamazlar. Dolayısıyla sürekli nicelikler için bir belirsizlik ve değişkenlik söz konusuyken ayrık nicelikler (sayı) belirli ve sabittir. Başka bir deyişle ayrık ve sürekli niceliklerin tabiatları birbirinden farklıdır ve birinden diğerine geçiş bir süreksizlik ima eder.

1/1, 1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32, 1/64, … dizisi, payları 1, paydaları 2’nin geometrik katları şeklinde artan kesirlerden oluşan, terimlerinin çokluğu tüm sayıları aşan bir dizidir. Tam sayılar dizisinde olduğu gibi bu dizide de bir son terim yoktur. Bu dizinin terimlerinin toplamından oluşan 1/1 + 1/2 + 1/4 + 1/8 + 1/16 + 1/32 + 1/64 + … serisinin sonucunun ne olduğu sorusuna cevap arandığında yapılabilecek iki şey vardır: ya terimler tek tek toplanarak sonuca ulaşılmaya çalışılır ya da |r| < 1 için geçerli olan n sonsuza giderken rn terimlerinin toplamının 1/(1-r) olduğu şeklindeki eşitlik kullanılır.

Bu iki yöntemden ilki analitik, ikincisi ise sentetik karakterlidir. Analitik yöntem parçalardan bütüne ulaşmaya çalışırken, yani ontolojik olarak aşağıdan başlayarak yukarıya (bottom-up) doğru çıkmaya çalışırken sentetik yöntem, sadece r = 1/2 için değil, mutlak değeri 1’den küçük olan tüm kesirler için geçerli olan bu eşitliği, özel bir r değeri için uyguladığından bütünden parçaya doğru gitmekte, yani ontolojik olarak yukarıdan aşağıya (top-down) doğru inmektedir. Analitik yöntemde sonuca her adımda biraz daha yaklaşılır ancak hiçbir zaman toplama işlemleri tamamlanarak net ve kesin bir sonuca ulaşılamaz. Sentetik yöntemde ise net ve kesin sonuca tek adımda, doğrudan ulaşılır. 

İşte bu örnekle anlatılan gözlem genelleştirilerek denebilir ki sınırları belli (tespit edilmiş, zuhur etmiş) olmayan çokluklar analitik yöntemle bitirilemez. Guénon bu mülahazayı şu ifadelerle dile getirir:

“Bu gözlem, başlangıçta söylediğimiz gibi, hangi anlamda belirsizin limitlerine herhangi bir analitik yöntemle ulaşılamayacağını anlamamıza veya başka bir deyişle, belirsizin mutlak anlamda ve her yönden tüketilemez olmasa da en azından analitik olarak tüketilemez olduğunu anlamamıza imkân sağlar. Bu bağlamda doğal olarak, bir bütünü oluşturmak için o bütünün elemanlarını ayrı ayrı ve ardışık bir şekilde ele alan, aritmetik toplamı oluşturan yöntem gibi analitik yöntemleri düşünmemiz gerekir. İşte bu aritmetik toplam yöntemi, tam da bu temel anlamda, integral almadan farklıdır. Bizim bakış açımızdan bu durum özellikle ilginçtir, çünkü burada analiz ile sentez arasındaki gerçek ilişki çok açık bir şekilde ortaya çıkar. Analizi, senteze bir hazırlık gibi ya da senteze yol açan bir şey gibi gören, orada durmaya niyeti olmasa dahi her şeye mutlaka analizle başlanması gerektiğini düşünen mevcut görüşün aksine gerçek şu ki, senteze analiz yoluyla asla fiilen ulaşılamaz. Kelimenin gerçek anlamında tüm sentezler, kendinden önce her hangi bir analiz olmadan, tabiri caizse derhal gerçekleşen, analizden tamamen bağımsız şeylerdir. Aritmetik toplam unsurlarına benzer unsurları olduğunun düşünülmesi hiçbir biçimde mümkün olmayan, bir defada alınan integraller gibi. Aritmetik toplam, belirsize ulaşmada ya da onu tüketmede her hangi bir fayda sağlamadığından bu, her zaman tabiatı gereği analize direnen ve sadece sentez yoluyla bilinebilen durumlardan birisidir.”20

Guénon, belirsizliğin analitik yöntemle tüketilememesiyle agnostizm ve profan bilim anlayışı arasında da bir bağ kurar:

“Ayrıca bu, modern agnostizmin nedenlerinden biridir. Çünkü sırf analitik yolla ilerleyen kimseler, ancak sentetik yolla bilinebilecek şeyleri ‘bilinemez’ olarak ilan ederler, zira onlar analitik yolla gerçekten bilinemezler. Tıpkı, belirsize analitik bakış açısından bakmayı sürdürerek onun belirsizliğinin mutlak anlamda tüketilemez olduğuna inanan kimse gibi. Oysa gerçekte belirsizlik sadece analitik yolla tüketilemez. Sürekli bir kümenin veya belirsiz bir dizinin elemanları tek tek gözler önüne serilemeyeceği için sentetik bilgi, ‘küresel’ bilgi olarak da isimlendirilebilir. Ancak, prensipte her şey onda içerildiğinden nihayetinde gerçekten önemli olan bu bilgi olmasına rağmen herhangi birisi, her zaman ondan istediği kadar aşağıya, detaya inerek özel şeyler düşünebilir. Örneğin, oluşum yasasıyla bir belirsiz dizi sentetik olarak verildiğinde dizinin herhangi bir terimi, istendiğinde hesaplanır. Oysa eğer başlama noktası olarak bu özel şeyler alınırsa, bütün bu belirsiz ayrıntılar içinde insan asla prensipler seviyesine yükselemez. Başta söylediğimiz gibi, nasıl sentez analizin tersi ise, geleneksel bilimin metodu ve bakış açısı da işte bu anlamda profan bilimin tersidir. Burada yaptığımız şey aslında şu apaçık hakikatin bir uygulamasından başka bir şey değildir: ‘daha küçük’ (‘lesser’) olan ‘daha büyük’ (‘greater’) olandan neşet edebilir ama ‘daha büyük’ olan ‘daha küçük’ olandan asla doğamaz. İşte modern bilimin mekanik ve materyalist kavramlarıyla ve sırf nicel bakış açısıyla yaptığını iddia ettiği şey tam da budur. Ne var ki bu bilim işte bu yüzden gerçekte hiçbir şeyin doğru açıklamasını verme yeteneğine sahip değildir.”21

Ayrık ve Sürekli Nicelik Arasındaki İlişki

Ayrık tabiatlı bir niceliğin analitik bir biçimde toplanması, bir araya getirilmesi veya koleksiyonuyla sürekli bir nicelik oluşturulamaz. Ayrık nicelik sürekli olanın ancak bir limiti ve sınırıdır. Bir şeyin limiti, o şeyin kapsadığı durumlara ve imkânlara bir had koymalıdır. Dolayısıyla limit o şeyle aynı tabiata sahip olamaz. Guénon bunu şu şekilde dile getirir:

“Bir daha tekrarlayalım: limite, değişim içinde ve onun bir terimi olarak ulaşılamaz. Limit, değişkenin aldığı bir son değer değildir. Bir ‘son değere’ veya bir ‘son duruma’ ulaşan sürekli değişim fikri, belirsiz bir dizinin bir ‘son terime’ ulaşması ya da sürekliliğin bölünerek bir ‘son elemana’ ulaşması gibi akıl almaz ve çelişkili olacaktır. Dolayısıyla limit, değişkenin aldığı ardışık değerler dizisine ait değildir, bu dizinin dışına düşer. İşte bu yüzden biz ‘limite geçişin’ esasen bir süreksizliği ima ettiğini söylüyoruz. Diğer türlü olsaydı, analitik olarak tüketilebilecek bir belirsizlikle karşı karşıya gelirdik ki bu asla mümkün değildir. Bu anlamda daha önce ortaya koyduğumuz fark burada tüm anlamını gösterir, çünkü kendimizi, daha önce kullandığımız bir ifade olarak, verilen belirsiz bir niceliğin limitine erişme meselesi içinde buluruz. Bu yüzden aynı ‘limit’ kelimesinin yeniden, fakat başka bir anlamda, şimdi göreceğimiz belli durumdaki daha özel anlamıyla ortaya çıkması nedensiz değildir. Bir değişkenin limiti, bu değişkenin tanımıyla kapsanan belirsiz durumlar ve imkânlara kelimenin genel anlamıyla bir had koymalıdır. İşte tam da bu yüzden o, zorunlu olarak sınırlandırdığı şeyin dışına yerleştirilmiştir. Bu belirsizliğin, kendisini oluşturan değişim içinde tüketilmesi söz konusu olamaz. Gerçekte mesele, limitin içerilmediği bu değişim alanının ötesine geçme meselesidir. Ve sonuç, analitik yolla, derece derece değil, bir defada gerçekleşen, değişkenlerden sabit niceliklere geçişin ürettiği süreksizliğe karşılık gelen bir ‘anilik’ biçiminde, sentetik bir yolla elde edilir. 

Limitler esasen sabit nicelikler alanına aittir. Bu yüzden ‘limite geçiş’ mantıksal olarak niceliğin iki türünün üst üste getirilmesini gerektirir. ‘Limite geçiş’ niceliğin yüksek türüne geçişten başka bir şey değildir. Niceliğin yüksek türünde olan şey sadece, düşük türün kendisine meylettiği durumdur. Aristo’nun terimlerini kullanırsak bu, imkândan (potentiality) fiili gerçekliğe (actuality) geçiştir. Bunun, Carnot’un aklındaki basit ‘hataların telafisi’ düşüncesiyle hiçbir ortak yanı yoktur. Matematiksel limit mefhumu tanımı gereği, kalıcı ve belirli şeylere uygulanabilen kararlılık ve denge karakterini ima eder. Bu karakter, niceliğin iki türünden düşük olanla, özü itibariyle değişken olanla gerçekleştirilemez. Bu yüzden limite asla kademeli olarak ulaşılamaz, ancak bir türden ötekine ani bir geçiş şeklinde ulaşılabilir. Sadece bu anilik, aradaki tüm aşamaların atlanmasına imkân verir, çünkü o, onların belirsizliğinin tümünü sentetik olarak içerir ve kapsar. Bu şekilde, değişimde var olabilen tek şey olan meyil, gerçek ve belirli bir sonuçta beyan edilmiş ve sabitlenmiş olur. Aksi takdirde ‘limite geçiş’ her zaman saf ve basit bir mantıksızlık olurdu, çünkü değişkenler alanında kalındığı sürece limitlere uygun olan sabitliğin elde edilemeyeceği, aksi takdirde daha önce değişken olarak düşünülen niceliğin geçici ve mümkün (contingent) karakterini kaybedeceği açıktır. Değişken niceliklerin durumu gerçekten son derece geçici ve kusurludur, çünkü onlar, değişim durumuyla yakından ilgili olan belirsizlik fikrinin kökünde bulduğumuz gibi sadece ‘oluşun’ (becoming) ifadeleridir. Dolayısıyla hesaplama, yalnızca içinde değişken ya da belirsiz bir şey kalmamış olan, sadece sabit ve tespit edilmiş niceliklerden oluşan sonuçlara ulaşıldığında kusursuz veya gerçekten tamamlanmış olur.”22

VII. Belirsizlik ile Uzam, Zaman ve Hareketin Tabiatı Arasındaki İlişki

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ezeli Hikmet perspektifine göre mekân, zaman ve hareket varlığın prensipler değil, zuhurat seviyesine ait fenomenleridir. Dolayısıyla bunlar bir oluş, değişkenlik ve belirsizlik içerirler. Bu özellikler ayrık değil sürekli niceliğin özellikleridir. Bu yüzden uzam ya da zaman ile ilgili büyüklükler sürekli niceliklerdir. Gerek uzamın gerekse zamanın tabiatı ayrık değil süreklidir. Herhangi bir uzam içermeyen noktaların bir araya getirilmesiyle bir doğru parçası oluşturulamaz. Bu noktaların çokluğunun tüm sayıları aşması bu durumu değiştirmez. Ne kadar çok olursa olsun, uzamı olmayan bir şeyden analitik bir yöntemle bir uzam üretilemez. Gerçekte olan bunun tam tersidir: nokta sentetik bir biçimde uzamı oluşturur. Uzam, noktanın hareket eden görüntüsüdür. Tıpkı düzlemin, hareket eden uzamın, hacmin ise hareket eden düzlemin görüntüsü olması gibi. Nokta, doğru parçasının bir limiti, bir sınırıdır ve hareketsizlik hâline karşılık gelir.

Elea’lı Zeno’nun argümanlarıyla hareketi reddetmiş olması çok uzak bir ihtimaldir. Daha muhtemel olan onun sadece, hareket düşüncesiyle atomcuların kabul ettiği şeylerin doğasında var olan indirgenemez çokluk varsayımı arasındaki tutarsızlığı göstermek istemesidir. Dolayısıyla bu argümanlar aslında söz konusu atomculuğa karşı yöneltilmiş argümanlardır. Zira atomculuk, zorunlu olarak her şeyin ayrık olduğunu ima eder. Gerçekten de sonuçta hareket kavramı, bu süreksizlikle bağdaşmaz ve aslında Zeno’nun argümanlarının gösterdiği şey, işte budur. Guénon bunu şu şekilde açıklar:

“Örneğin şu argümanı ele alalım: hareket halindeki bir nesne bir konumdan bir diğerine geçemez çünkü bu iki konum arasında daima ‘sonsuz’ sayıda başka konum vardır, hareket esnasında ardışık olarak birinden diğerine geçilen konumlar ne kadar yakın olursa olsun ve bu geçişleri tamamlamak için geçen süre ne kadar çok olursa olsun bu ‘sonsuzluk’ asla tüketilemez. Elbette genellikle söylendiği gibi bu bir sonsuzluk meselesi değildir, çünkü öyle olsa bunun gerçek bir anlamı olmazdı. Fakat, alınan her bir aralık için hareket eden nesnenin belirsiz sayıda konumu olacaktır ve bu konumlar ayrık bir serinin terimlerinin tek tek ele alınması gibi analitik bir biçimde, her konum tek tek işgal edilerek tüketilemez. Hatalı olan şey hareketin işte bu şekilde tasavvur edilmesidir, yani kısacası, cisimlerin atomlardan oluşması gibi, süreklinin noktalardan veya nihai, bölünemez elemanlardan oluştuğunun düşünülmesidir. Bu gerçekte hiçbir sürekliliğin olmaması demektir, çünkü ister nokta ister atom olsun bu son elemanlar ancak ayrık olabilirler. Ayrıca süreklilik olmaksızın hareketin olamayacağı doğrudur ve argümanın ispatladığı şey de işte budur. Bunun aynısı, uçmakta olan ama yine de hareketsiz kalan ok argümanı için de geçerlidir. Çünkü her bir an ancak bir konum görünür. Her konum kendi içinde sabit ve tespit edilmiş olduğundan ardışık konumlar ayrık bir seri oluşturur. Sonra şunu görmek gerekir, hareketli bir nesne sabit bir konumu işgal ediyor gibi düşünülemez. Tam aksine hareket yeterince hızlı olduğunda nesne ayırt edilmiş bir cisim şeklinde görünmez, sadece onun sürekli yer değiştirmesinin yolu görünür. Dolayısıyla alevli bir kor parçası hızlı bir şekilde döndürülürken korun kendi şekli artık görünmez olur, onun yerine ateşten bir çember görünür. Ayrıca bunun, fizyologların yaptığı gibi ister retinadaki etkinin devamı şeklinde, isterseniz buna benzer başka bir şekilde açıklanmasının pek bir önemi yoktur. Çünkü bu durumların hepsinde hareketin sürekliliği doğrudan ve algılanır bir biçimde kavranır. Üstelik, birisi böyle argümanları formüle ederken ‘her bir an’ ifadesini kullandığında zamanın, her birine nesnenin tespit edilmiş bir konumunun denk geleceği, bölünemez anlardan meydana geldiğini ima etmiş olur. Oysa gerçekte mekânın sürekliliğinin noktalardan oluşmaması gibi zamanın sürekliliği de anlardan oluşmaz. Daha önce işaret ettiğimiz gibi hareket imkânı, hem zamanın hem de mekânın sürekliliğinin birliğini ya da tercihen birleşimini gerektirir.”23


Kaynakça:

  1. Guénon, René, The Multiple States of the Being, Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2001.
  2. Guénon, René, The Metaphysical Principles of the Infinitesimal Calculus, Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2003.
  3. Guénon, René, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, çev. Mahmut Kanık, İstanbul: İz Yayıncılık, 2004.
  4. Nasr, Seyyed Hossein, Knowledge and the Sacred, Albany NY: State University of New York Press, 1989.
  5. Nasr, Seyyed Hossein, The Essential Frithjof Schuon, Canada: World Wisdom Inc, 2005.
  6. Oldmeadow, Harry, Frithjof Schuon and the Perennial Philosophy, Canada: World Wisdom Inc, 2010.

Dip Notlar:

  1. Bkz. Harry Oldmeadow, Frithjof Schuon and the Perennial Philosophy, (Canada: World Wisdom Inc, 2010), s. 312.
    2. Bkz. René Guénon, The Multiple States of the Being, (Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2001), s. 7.
    3. René Guénon, The Metaphysical Principles of the Infinitesimal Calculus, (Hillsdale NY: Sophia Perennis, 2003). Bu eser bizim tarafımızdan Türkçeye çevrilmiş ancak henüz yayımlanmamıştır.
  2. Bkz. Ibid., s. 7.
    5. Ibid., s. 8.
    6. Ibid., s. 11.
    7. Bkz. Seyyed Hossein Nasr, Knowledge and the Sacred, (Albany NY: State University of New York Press, 1989), s. 129.
    8. Ibid., 2, s. 9.
    9. Bkz. Seyyed Hossein Nasr, The Essential Frithjof Schuon, (Canada: World Wisdom Inc, 2005), s. 80.
    10. Ibid, s. 131.
    11. Ibid., 3, s. 23.
    12. Ibid, 1, s. 132.
    13. Bkz. René Guénon, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, çev. Mahmut Kanık (İstanbul: İz Yayıncılık, 2004), s. 25.
    14. Ibid, s. 41.
    15. Ibid., 3, s. 9-10.
    16. Ibid., 3, s. 11.
    17. Ibid., 3, s. 12-13.
    18. Ibid., 3, s. 117.
    19. Ibid., 11, s. 41.
    20. Ibid., 3, s. 113-114.
    21. Ibid., 3, s. 118-119.
    22. Ibid., 3, s. 125-127.
    23. Ibid., 3, s. 121-122.



               ***********************************************************


Spiritüel (spiritüalizm/tinselcilik) ve metafizik aynı şey değildir, ancak birbirleriyle yakından ilişkili, kesişen alanlardır. Metafizik daha kapsamlı bir felsefi disiplinken, spiritüalizm genellikle ruhsal deneyimlere ve tinselciliğe odaklanan daha öznel bir alandır.

İşte temel farklar:
  • Metafizik (Felsefi Boyut): Varlığın temel doğasını, gerçekliği, zamanı, uzayı ve neden-sonuç ilişkilerini inceleyen bir felsefe dalıdır. Daha çok "Varlık nedir?", "Evren nasıl var olmuştur?" gibi sorulara zihinsel ve mantıksal bir yaklaşımla yanıt arar.
  • Spiritüalizm (Manevi Boyut): Ruhun varlığına, ruhsal gelişime ve insanın evrenle/yaratıcıyla olan kişisel bağına odaklanan manevi bir disiplindir. Meditasyon, sezgi ve içsel yolculuk gibi deneyimsel yöntemleri esas alır.

Özetle: Metafizik "gerçekliğin ne olduğunu" anlamaya çalışan teorik bir akıl yürütme iken; spiritüalizm, ruhsal bir bağ kurmayı amaçlayan uygulamalı bir yaşam biçimi veya inanç sistemidir



XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX



19 Şubat 2026 Perşembe

Uz. Dr. Deniz Doğan=BEYIN;aşağıdan yukarıya inşa edilir. & Aquaporin-4, AQP4= bir ağdan oluşan, BEYIN

 

Beyin Gelişimi ve Etki Eden Faktörler


Beyin tek aşamada, olgun şekliyle meydana gelen bir organ değildir. Mimarisi zaman içinde aşağıdan yukarıya inşa edilir. Beyin gelişimi anne karnında henüz embriyo iken başlar ve yetişkinliğe kadar devam eder. Aslında hayatımızın her anında beynimiz maruz kaldığı uyarılara göre adaptasyon gösterir, yeni sinir bağlantıları kurarak kullanmadıklarını ayıklar ve unutur. Bu yeteneği plastisite olarak da bilinir. Bebeklik ve çocuklukta kurulan nöral bağlantılar, sonraki dönem için de temel oluşturur. Çocuğun anne babası ile etkileşimi bu temele etki eden başlıca faktördür. 

Genetik ve Çevresel Faktörler


Sperm ve yumurtanın birleşmesi ile meydana gelen tek bir hücre bölünüp çoğalarak embriyoyu oluşturur. Genlerimiz tek başına beyin inşa etmeye yeterli bilgi taşımaz. 3 milyar baz çifti (harf) içeren DNA’nın tüm kodunu bilmek beynin yapısını öngörmeye yetmez. Beyin gelişimi genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimine bağlıdır. Duyusal uyarılar ve tecrübenin yön verdiği öğrenme süreçleri bazı sinirsel bağlantıları güçlendirirken diğerlerini zayıflatır. Çevresel faktörler genlerin ifade edilme şeklini de etkileyebilir.

Embriyo hücrelerinin kıvrılarak içi boş bir tüp oluşturması (nöral tüp) sinir sisteminin başlangıcıdır. Yeni oluşan hücreler olgunlaşmamış nöronlara farklılaşır. Embriyo dört haftalık olduğunda bu hücreler hedeflerine doğru göç eder, dendrit ve aksonları büyür ve ilk sinapslarını yapmaya başlar.

Önce basit nöral bağlantılar kurulur, bunu daha karmaşık nöral devreler takip eder. Embriyo beyninde aşırı miktarda nöron ve sinaps meydana gelir. Hayatın ilk yıllarında her saniye bir milyondan fazla nöral bağlantı oluştuğu tahmin edilmektedir. Bu hızlı büyüme ve gelişme sonrasında bağlantılar budama denilen süreçle azalır ve beyin devreleri daha verimli hale gelir. Embriyo dönemindeki nöronların yarısının yararlı bağlantılar oluşturmadığı için öldüğü tahmin edilmektedir.


Miyelinizasyon

Uzun mesafeye sinyal taşıyan bazı nöronların aksonları yardımcı hücreler tarafından izole edilerek sinyallerin daha hızlı ve verimli taşınması sağlanır. Buna miyelinizasyon denir. Yeni doğmuş bir bebekte çok az miyelin vardır. Bebeklik döneminde miyelinizasyon hızlanır, yetişkinliğe ulaşıldığında tamamlanmış olur. Miyelinizasyon süreci bebekte zihin ve hareket becerilerinin gelişimi ile yakından ilişkilidir.

Beyin gelişmesi yetişkin yaşların başına kadar devam eder. Karakter, dürtü kontrolü, yargı gibi yüksek zihinsel fonksiyonlardan sorumlu olan prefrontal korteks en geç olgunlaşan kısımdır.

Beyin Gelişimine Yardımcı Çevrenin Özellikleri

Tecrübeler, anne baba ile çocuk ilişkisi, oyun, stres, hormonlar gibi faktörler erken dönem beyin gelişimine etki eder. Çocuğun beyin gelişimi açısından en büyük şansı onunla ilgilenen, sevgi gösteren sağlıklı anne babası olmasıdır. Dokunsal, işitsel, görsel uyarılarla beyin gelişimi arasında yakın ilişki vardır. Anne babanın tutumu bebeğin strese karşı hayat boyu göstereceği yanıtları şekillendirir. Farelerde yapılan deneylerde stresli çevrede büyüyen hayvanların beyinlerinin daha küçük olduğu, prefrontal kortekslerinin farklılaştığı, oyun davranışlarının anormalleştiği görülmüştür. Fare deneylerine göre zengin ve karmaşık bir çevrede büyümek beyin gelişimine olumlu etki eder.

Hormonlar da beyin fonksiyonlarına etki eder. Kadınlar ve erkeklerin duygu ve davranışlarındaki farklılıkların bir kısmı buna bağlıdır. Elbette hayat boyu yaşanan tecrübelerin farklı olması da önemlidir.

Beyin Gelişimi için En Önemli Zaman

Beyin hayat boyu plastisitesini korusa da, anne karnındaki dönem ve hayatın ilk yılları beyin gelişimi açısından en önemli zamandır. Üçüncü yaşa kadar beyin gelişimi hızlıdır. Erken dönemdeki tecrübeler hayat boyu verilecek tepkilere etki eder. Pek çok hastalık ve sağlık sorunu beyin gelişiminin nasıl olduğu ile alakalıdır. Bu nedenle erken yaştaki müdahaleler büyük fark yaratabilir.

Referans

 

      ***************************************************************** 


 Yetersiz uyku kas gelişimini engellerken, yanlış beslenme egzersiz performansını düşürür. Sağlıklı kalmak için bu üçlüyü bir bütün olarak yönetmek gerekir.

  • Uyku: Hücre yenilenmesi en yoğun uyku sırasında gerçekleşir.


Yeni Keşif: Beynimizdeki Lenfatik Sistem, GLİMFATİK SİSTEM


Beynin merkezinde ventrikül adı verilen, karanlıkla örtülü büyük sarnıçlara benzeyen su dolu dehlizler bulunur. Beyin omurilik sıvısı ventrikül duvarlarından sızar ve sonra hareket eder. Basınç altında kafatasının içinde başka bir yerden çıkar, boyundan aşağı akar ve omurgaya girer.

Vücudumuzda iki “çeşit dolaşım sistemi” var:

  • Kan dolaşımı (temiz su şebekesi)
  • Lenfatik sistem (kirli lavabo gideri)

Beyinde, ikincisinin olmadığı düşünülüyordu! Var. Glimfatik sistem. Bu atık atma mekanizması en iyi uyurken çalışıyor. 


2012 yılında Maiken Nedergaard ve Rochester Üniversitesi’ndeki meslektaşları, kimyasal atıkları boşaltmak ve beyin omurilik sıvısının (BOS) hareketini kolaylaştırmak için kan damarlarının yanı sıra sıvı dolu ve su kanallarından (özellikle astrositlerde ifade edilen aquaporin-4, AQP4) oluşan bir ağdan oluşan, beynin vücuttaki lenfatiklere benzer (ancak lenf düğümleri olmayan) su tesisatı sistemi olan beyin glifatik yolunu keşfetti.


2024 yılının başlarında, 2 Nature yayını senkronize nöronların glenfatik atık temizliğini aktive edebileceğini gösterdi. Nöronal ateşlemenin engellenmesi atık temizliğini engeller (Aşağıdaki Şekil). Nöronları beyin temizliği için ana düzenleyiciler olarak konumlandıran çalışmalarda birlikte ateşlenen nöronların birlikte duş aldıkları görüldü. Bu nöronlarda gama stimülasyonunun arteriyel vazomosyonu (ritmik salınım/hareket) ve nöronal peptit moleküllerinin salınımını artırdığı gösterildi.


Aşağıdaki 2 şema glymphatics’in nasıl çalıştığına dair anlayışımızın güncellenmiş bir versiyonunu sunmaktadır. Aşağıda, solda, temel bileşenleri (nöronlar, AQP4, nöropeptid, Virchow-Robin boşluğu olarak da bilinen perivasküler boşluk), vazomosyona tabi olan arter (üstte) etrafında biriken atık madde ile atık maddenin damarlar boyunca beyin dışındaki lenfatiklere (→ meningeal lenfatik damarlar ve boyun lenf düğümleri) temizlenmesini görebilirsiniz. Sağda, atardamarlardan toplardamarlara ve beyin omurilik sıvısının dural sinüsüne doğru aynı akış düzenini görüyorsunuz. Beyin makrofajlarının (parankimal sınır makrofajları, PBM) önemi vurgulanmaktadır.


Yakın zamana kadar glifatikler üzerine yapılan tüm çalışmalar kemirgen deneysel modellerinde gerçekleştirilmiştir. 2024 yılının sonlarında, iki zaman noktasında MRI görüntüleriyle beyin ameliyatı geçiren 5 hasta arasında insanlarda glifatiklerin ilk gösterimi, beyindeki kan damarlarının yanında çalışan bu ağın varlığını doğruladı. (Kırmızı ve beyaz oklar, aşağıdaki eşleştirilmiş 2 görüntü setinde kontrastın yeni görünümünü göstermektedir).

Bu alanın öncüsü Maiken Nedergaard ve meslektaşları, bu hafta Cell‘de yeni bir rapor yayınladı (aşağıdaki ana Şekil şeması) . Bu çalışmada, optogenetik izleme için fiberoptik hatlara sahip cerrahi olarak monte edilmiş elektrotlarla yeni bir teknik olan “akış fiber fotometrisi” kullanıldı; bu, farelerin anestezisini gerektiren önceki çalışmaların sorununu geçersiz kılıyor ve doğal uykudan çok farklı. Non-REM (hızlı göz hareketi) uykusu sırasında kan beyin hacminde, beyin omurilik sıvısının akışını izleyerek, bir pompa görevi gören norepinepherin seviyelerinin aracılık ettiği salınımlar gözlemlendi. REM dışı uykuda glenfatik akışın en önemli itici güç olduğu belirlendi.


Ambien (zolpidem), etkisi açısından değerlendirilmiş ve norepinefrin etkisini baskıladığı ve glimfatik akışı azalttığı görülmüştür. Beta blokerlerin uyku bozukluğu yan etkilerinin, norepinefrin üzerindeki inhibitör etkilerinin temeli olabilir.

[Uyku] Yatmadan önce bulaşık makinesini çalıştırmak ve temiz bir beyinle uyanmak gibi bir şey” – Maiken Nedergaard 

Uyku, uykunun NREM evresinde (derin uyku, yavaş dalga, N3 evresi olarak bilinir) meydana gelen glenfatik akışın ve atık temizliğinin başlıca itici gücüdür. Gerçekten de, kanıtların bütünü uykunun başlıca işlevinin glenfatikler yoluyla beynin atıklardan arındırılması olduğunu desteklemektedir. β-amiloid gibi toksik proteinlerin temizlenmesi beyin sağlığı için kritik öneme sahiptir. 2018’de PET taraması, bir gece uykusuz kalmanın beynin Alzheimer hastalığıyla bağlantılı bölgelerinde β-amiloid birikiminde önemli bir artışa neden olduğunu göstermek için kullanıldı. Kronik bazda, birçok çalışma yetersiz uykunun ileriye dönük olarak Alzheimer hastalığı riski ve ilerlemesiyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Örneğin, 25 yıllık takibi olan yaklaşık 8.000 katılımcıda, 6 saat veya daha az uykusu olan 50 veya 60 yaş altı kişilerde geç başlangıçlı demans gelişme riski >%20 artmıştır. Toksik proteinlerin temizlenmesinin beynimizin bağışıklık sistemiyle etkileşime girmesi de dikkate değerdir, bu da atıkların zarara neden olduğu başka bir mekanizmayı çağrıştırmaktadır.

Yaşlandıkça, glifatiklerin ve vasküler dinamiklerin etkinliği azalır (ISF-interstisyel sıvı) ve uyku bozulur, daha fazla uyarılma, daha az senkronize nöral aktivite ve daha az NREM evre 3 derin yavaş dalga uykusu olur. Bu hafta Neuron dergisinde Washington Üniversitesi’nden Jiang-Xie ve meslektaşları tarafından yeni ve olağanüstü bir inceleme yayınlandı. Aşağıdaki şemadan da görebileceğiniz gibi, yaşlanan beyin, hücre dışı matris (ECM) birikimi ve parankimal sınır makrofajlarının (PBM’ler) ilerleyen işlev bozukluğu ile metabolik atık biriktirir. Tüm bunlar beyinde istenmeyen, moleküler atıkların birikmesine yol açar. β-amiloid ve tau birikimi uyku bozukluğuna ve düzensizliğine veya sirkadiyen ritme yol açar. Azalmış non-REM uykusu erken Alzheimer hastalığı riskiyle ilişkilendirilmiştir. Bu durum çift yönlü gibi görünmekte ve bir kısır döngü oluşturmaktadır, çünkü uykunun azalması daha fazla toksik proteine yol açmakta ve toksik proteinler de uykuyu engellemektedir.

Ayrıca, aşağıda gösterildiği gibi, yaşlı beyinde meningeal lenfatiklerin çıkış yolu azalır. Buna CD4+ ve CD8+ T hücrelerinin genişlemesiyle birlikte istenmeyen bir bağışıklık yanıtı eşlik eder ve yaşlı meninkslerde kronik enflamasyona yol açarak atıkların beyinden çıkış yolunu daha da bozar. Deneysel modellerde VEGF-C (vasküler endotelyal büyüme faktörü) bu meningeal damarları gençleştirmiştir, bu da bu damarları atık kleransında yaşa bağlı düşüşü önlemek için mantıklı bir hedef haline getirmektedir. Yaşlı beynin bozulmuş atık temizliğinin tüm bu özellikleri özellikle Alzheimer (AD) ve Parkinson (PD) hastalıkları gibi nörodejeneratif hastalıklarda belirgindir. AD’de β-amiloid ve tau birikimi yerine PD’de alfa-sinüklein birikimi söz konusudur.

Ancak şimdilik, sağlıklı uykuyu teşvik etmek için daha iyi davranışsal ve yaşam tarzı faktörlerine güvenmek zorundayız; yatma ve uyanma saatlerini düzenli tutmak, egzersiz yapmak, yatma saatine yakın geç yemek yemekten kaçınmak, özellikle yatmadan önceki 3 saat içinde alkolden kaçınmak, serin ve tamamen karanlık bir yatak odası, mavi ışıktan kaçınmak, varsa uyku apnesini teşhis ve tedavi etmek ve gevşeme eğitimi teknikleri veya dijital bilişsel davranışçı terapi gibi aşina olduğunuz liste.

Burada gözden geçirilen kapsamlı glenfatik çalışmalar ağırlıklı olarak kemirgen modellerinde birikmiştir çünkü bu tür deneylerin insanlarda elde edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, beyin yaşlanmasının hızını yavaşlatan müdahaleleri belirlemek için bir araç olarak, daha önce gözden geçirildiği gibi, artık beyin organ saatlerine sahibiz. Yaşlandıkça beyin yıkamayı teşvik etmenin yeni yollarını bulmak, gelecekte nörodejeneratif hastalıkların ücretini azaltmaya yardımcı olmak için yüksek bir öncelik olarak düşünülmelidir.
Kaynak:


&



Psikolog Andrés Navarro Romance & Diyetisyen Fazile Yilmaz + Hemsiresi Selda O.  ortak calisma projem

Beyin merkezi sinir sisteminin (CNS) bir parçasıdır ve beynin en hacimli alanını oluşturur. 

Yunanca "glía" (tutkal/yapışkan) kelimesinden türetilen glio-, sinir sistemindeki destek hücreleri olan nöroglia (glial hücreler) ile ilgili durumları ifade eder. Bu hücreler nöronları besler, korur ve bir arada tutar.

Sinir sisteminin en iyi oyun kurucuları;

Astrositler, merkezi sinir sisteminde (beyin ve omurilikte) bulunan, yıldız şeklindeki en yaygın  görülen destek (glial) hücresidir. Nöronların beslenmesi, kan-beyin bariyerinin olusturulmasi, iyon dengesinin saglanmasi ve sinir dokusunun onarimi (gliyozis) gibi hayat islevleri üstlenerek sinir sisteminin saglikli calismasini saglar.

Astrositler, sinir sisteminin farklı hücreleri arasında iletişim köprüleri kurmaktan sorumludur. Ayrıca zararlı maddelerin izole edilmesi ve ortadan kaldırılmasından sorumlu oldukları için beyin hasarına karşı hareket ederek bu iletişim yollarının yeniden kurulmasını sağlarlar.

Astrositler, diğerlerinin yanı sıra dolaşım sistemi ve kan-beyin bariyeri, nöronlar ve beyin nörotransmiterleri gibi farklı yerler ve anatomik-fonksiyonel unsurlar arasında bağlantılar kurmak için hazırlanır. Ek olarak, sinir sistemini iç dengede tuttukları için sinir otoyollarının bakımı söz konusu olduğunda harika bir iş çıkarırlar.

Astrositler beyin kılcal damarlarını tamamen çevreler ve kan ile nöronlar arasında fiziksel bir bariyer oluşturur

Farklı çeşitlere yol açan farklı tipolojileri vardır:

Astrositler, bulunduklari yere göre iki ana türe ayrilir:Gri maddede bulunan ''Protoplazmik Astrositler''  ve beyaz maddede bulunan ''Fibröz Astrositler.

Astrositler hücre iskeletinde glial fibril asit proteini (GFAP) adı verilen bir protein içerir ve bu onları farklı kılan özelliktir, çünkü sadece bu tip hücrelerde bulunur.

Astrosit ve reaktif glioz

Astrosit sayısının hızla ve aşırı derecede arttığı patolojik bir süreç vardır. Bu süreç, enflamatuar olaylara eşlik eden ve reaktif glioz olarak adlandırılan süreçtir.

Bu tür bir proliferasyon meydana geldiğinde iki tip astrosit bulunmuştur:
onarıcı işlevlere sahip A2 ve sinir dokusunun bozulmasını teşvik eden A1.
Reaktif glioz, sinir sisteminde bir hasar olduğunda meydana gelir.
Bunu, hasar görmüş bölgelerde hücrelerin çoğalması izler. 


Onarici islevlere sahip A2 süt (veya A2 beta-kazein proteini), sindirim sistemi üzerinde daha az yük oluşturan, alerji potansiyeli düşük ve sindirimi kolaylaştırıcı özellikleri olan özel bir süt türüdür. A1 beta-kazein proteinine kıyasla, sindirim sırasında BCM-7 adlı peptidi üretmediği için bağırsak sağlığını koruyucu ve onarıcı etkiler gösterebilir.  

  • Sindirim Konforu: A1 proteini sindirilirken açığa çıkan BCM-7 bileşeni bağırsaklarda iltihaplanmaya neden olabilirken, A2 sütü bu bileşeni üretmez ve sindirimi kolaylaştırarak bağırsak sağlığını korur.

Vitamin bağlamında A2 (3-dehidroretinol), genellikle tatlı su balıklarında bulunan ve vücutta "onarıcı" işlevler üstlenen bir A vitamini formudur. 

Bağışıklık Desteği: Özellikle keçi sütü ve Jersey inek sütü gibi doğal olarak A2 içeren kaynaklar, düşük alerjik potansiyelleriyle vücudun onarım süreçlerini destekler.


KECI SÜTÜ=doğal olarak A2 beta-kazein proteini icerir ve özelligi sayesinde hem sindirim sistemi hem de cilt sagligi üzerinde onarici etkilere sahiptir.
KECI SÜTÜ;Inflamasyon Karsiti (Anti-Inflamatuar), inek sütünde bulunan ve inflamasyonu tetikleyen A1 beta-kazein yerine A2 icerir, bu sayede vücutta daha az iltihaplanma reaksiyonuna neden olur.
Cilt Sorunlarina Yardimci Olmasi; Keci sütü sabunu, akne ve egzama gibi cilt rahatsizliklarinin neden oldugu izlerin hafiflemesine ve cildin yenilenmesine yardimci olabilir.


Hz. İbrahim'e oğlu Hz. İsmail'in yerine kurban etmesi için gönderilen hayvan, İslam kaynaklarında ve tefsirlerde genel olarak koç (erkek koyun) olarak belirtilir.

"Kurban" Olarak İsimlendirme: Kur'an'da "büyük bir kurbanlık" (fıdyetün azîm) ifadesi kullanılır (Sâffât Suresi, 107. ayet). Bu ifade, koçun hem cüsse olarak büyük hem de manevi değerinin yüksek olduğunu vurgular.

  • Cinsi: Yaygın kabul gören rivayetlere göre cennetten indirilen bu hayvan beyaz, boynuzlu ve iri bir koçtur.
Türkiye'deki Başlıca Beyaz Boynuzlu Irklar
  • Kıvırcık: Türkiye'nin en popüler ırklarından biridir. Koçları genellikle kuvvetli ve helezoni (sarmal) boynuzlara sahiptir. Vücutları tamamen beyazdır ve et kalitesiyle bilinir.
  • Karacabey Merinosu: Modern bir melez ırk olup koçlarının yaklaşık %10-15'i boynuzludur. Tamamen beyaz yapağıya sahiptirler.
  • Dünyada Bilinen Beyaz Boynuzlu Irklar
    • Dorset Horn: Hem dişisi hem erkeği boynuzlu olan, tamamen beyaz ve iri yapılı bir et ırkıdır.
    • Wiltshire Horn: Antik bir İngiliz ırkıdır. Hem koçları hem de koyunları boynuzludur; beyaz tüylüdürler ve yapağılarını mevsimsel olarak dökerle

&


1.) = #Jersey inekleri,özellikle yüksek yağ ve protein oranına sahip kaliteli sütü ile tanınan, dünyanın en popüler sütçü sığır ırklarından biridir.Anavatani ingiltere'ye bagli Jersey Adasi olan irk, kücük cüssesi ve uysal yapisiyla bilinir.
2.) = # Türkiye'de özellikle Karadeniz Bölgesi'nde (misir samani ve cay artigi ile beslemeye uygunlugu nedeniyle ) ve Ege bölgesindeki butik mandiralarda yaygin olarak yetistirilr. 
Jersey Inegi#Altin Kiz Inegi

Bakara Suresi 67-71.ayetleri (özellikle 69), Allah'in israilogullari'na kesmlerini emrettigi  ''rengi parlak sari, bakanlarin icini acan'' (sari/semiz) inek kissasini anlatir. 


A1 sütü içildiğinde sindirim sonucunda vücutta morfin benzeri bir madde oluşur.Bilimsel olarak oldukca dogru bir temele dayanmaktadir.
 A1 tipi süt tüketildiğinde vücutta gerçekten de opioid (morfin benzeri) özelliklere sahip bir peptid açığa çıkar. 
Beta-Kasomorfin-7 (BCM-7) Nedir?
Sütün içindeki temel proteinlerden biri olan beta-kazein,genetik mutasyonlar sonucu A1 ve A2 olmak üzere iki ana tipe ayrılmıştır.
- A1 Sütü: Sindirim sisteminde parçalandığında BCM-7 (Beta-Kasomorfin-7) adı verilen bir bileşik açığa çıkarır.
- Morfin Etkisi: BCM-7, yapısal olarak afyon (opioid) reseptörlerine bağlanabilen bir peptiddir. Bu yüzden "morfin benzeri" olarak adlandırılır.

A1 beta-kazein, özellikle inek sütünde bulunan bir protein türüdür ve sindirimi sırasında ortaya çıkan beta-kazomorfin-7 (BCM-7) adı verilen bir peptit aracılığıyla sinir dokusunun bozulmasını veya iltihaplanmasını (nöroinflamasyon) teşvik edebileceğine dair bulgular bulunmaktadır.
Bu proteinin sinir sistemi üzerindeki olumsuz etkileri şu süreçlerle ilişkilendirilmektedir:
  • BCM-7 Oluşumu: A1 beta-kazein sindirildiğinde, beta-kazomorfin-7 (BCM-7) adı verilen opioid bir peptit açığa çıkar.
  • Kan-Beyin Bariyeri: BCM-7'nin kan-beyin bariyerini geçerek merkezi sinir sistemini etkileyebileceği ve nörolojik fonksiyonları bozabileceği öne sürülmektedir.
  • Hastalık İlişkileri: Bazı araştırmalar ve uzman görüşleri, A1 süt tüketimi ile otizmşizofreniAlzheimer ve Parkinson gibi nörolojik bozukluklar arasında bir bağ olabileceğine dikkat çekmektedir.
  • Enflamasyon: A1 kazein, bağırsak geçirgenliğini artırarak vücut genelinde ve dolaylı olarak sinir dokusunda enflamasyona (iltihaplanmaya) neden olabilir.
Vücutta Neler Olur?
BCM-7'nin vücuttaki etkileri kişiden kişiye değişmekle birlikte genellikle şu durumlarla ilişkilendirilir:
  1. Sindirim Sorunları: Bağırsak hareketlerini yavaşlatabilir. Birçok insanın "laktoz intoleransı" sandığı şişkinlik ve karın ağrısının sorumlusu aslında A1 sütündeki bu proteindir.
  2. Enflamasyon: Bağırsaklarda hafif düzeyde iltihaplanmaya yol açabilir.
  3. Bilişsel Etkiler: Bazı araştırmalar, bu maddenin hassas bireylerde (özellikle sızdıran bağırsak sendromu olanlarda) "beyin sisi" benzeri bir sersemlik yapabileceğini öne sürmektedir.
Önemli Not: Eğer süt içtikten sonra kendinizi uykulu, şişkin veya zihinsel olarak bulanık hissediyorsanız, vücudunuz BCM-7'ye tepki veriyor olabilir.


Prof Dr.Keith Woodford= Yeni Zelandalı bir akademisyen, yazar ve tarım-gıda sistemleri uzmanıdır. Özellikle A1 ve A2 süt proteinleri üzerine yaptığı araştırmalar ve bu konudaki "Devil in the Milk" (Sütteki Şeytan) adlı kitabıyla dünya çapında tanınmıştır.

"Devil in the Milk" (Sütteki Şeytan), Yeni Zelanda Lincoln Üniversitesi'nden Prof. Dr. Keith Woodford tarafından kaleme alınan ve A1 ile A2 süt proteinleri arasındaki temel farkları, bu farkların insan sağlığına etkilerini ve süt endüstrisindeki politikaları inceleyen çığır açıcı bir kitaptır.

Prof, Dr, Keith Woodford, Devıl İn The Milk (sütteki şeytan) kitabında şöyle bahsetmiştir;

A1 sütü içildiğinde sindirim sonucunda vücutta morfin benzeri bir madde oluşur. Buda kan beyin bariyerini geçerek zamanla nörolojik bozukluklar, Alzheimer, Parkinson, otizm, şizofreni, damar sertliği, kalp hastalıkları, öğrenme hafıza bozuklukları, otoimmun bozukluklar yapabilmektedir. Ayrıca vücutta şişkinlik ve gaz oluşturur. A2 süt içildiğinde bu etkilerin oluşmadığını ve kolay sindirildiğini görmüşler. = Kaynak: Ala Süt Jersey Çifliği



Buna karşın, mutasyona uğramamış "orijinal" protein olan A2 beta-kazein (A2 süt), sindirim sırasında BCM-7 üretmez ve sinir sistemi için daha güvenli bir seçenek olarak kabul edilir.  

Neye faydalı ya da değildir?

Reaktif glioz faydalıdır çünkü nöronların hayatta kalmasını teşvik etmekten sorumlu olan nörotrofik faktörlerin sentezine neden olur. Ya da tam tersi, aksonal büyümeye engel olan glial bir yara oluşturduğu için zararlıdır. 
Bu fenomen, yeni terapötik modeller için büyük bir umut olduğundan klinik araştırmalarda hayati önem taşımaktadır. Örneğin, kök hücre nakilleri, nöronal rejenerasyonu destekleyen nörotrofik faktörler kullanılarak incelenir. Aslında, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkları çözmek için araştırılmaktadır. 

ILAC olarak ''Glioz''= Uygulama; Genellikle ac karnina,kapsül formunda ve doktorun belirledigi periyotlarla (örnegin 28 günlük döngülerle 5 gün) alinir.   

  • Almanya'daki tatlı su balık üretiminin %58'ini salmonidler (alabalık türleri), %26'sını ise sazan oluşturur.
  • Türkiye'nin iç sularında (göl, baraj, akarsu) yaklaşık 402 farklı tatlı su balığı türü yaşamaktadır. Bu türlerin yaklaşık yarısı Türkiye'ye özgü (endemik) canlılardır. 

Apoptozdan (programli hücre ölümü) farkli olarak nekroz, cevre dokulara zarar veren iltihapli bir sürectir.


Beyin – Gökyüzünden daha geniştir –
Çünkü – onları yan yana koyun –
Biri diğerini içerecek
Kolaylıkla – ve Sen – yanında –

Beyin denizden daha derindir —
Çünkü – onları tutun – Maviden Maviye –
Birini diğeri emecek –
Süngerlerin – Kovaların – yaptığı gibi – (…)

– Emily Dickinson, Beyin (1862) –

MÖ 350 tarihli Ruh Üzerine adlı eserinde, Zihin, düşünülebilir olan her şeydir, dedi.

“Beyin bir gizem olduğu sürece, evren bir sır olmaya devam edecek.”

– Santiago Ramón ve Cajal 

&

Aquaporin-4 (AQP4), merkezi sinir sisteminde (beyin ve omurilik) en yoğun bulunan su kanalı proteinidir ve özellikle astrosit adı verilen destek hücrelerinin uç ayaklarında (endfeet) ifade edilir. Beyindeki astrositlerin kan-beyin bariyeri (BBB) ile temas ettiği bölgelerde yoğunlaşan bu ağ, beyin su dengesini, iyon homeostazini ve metabolik atik temizligini saglayan '' GLIMFATIK SITEMIN'' temel yapi tasidir. 

AQP4 ve Astrositik Ağın Temel İşlevleri:
  • Glimfatik Sistem ve Atık Temizliği: AQP4, serebrospinal sıvının (beyin omurilik sıvısı - CSF) beyin parankimine girişini ve interstisyel sıvının (hücreler arası sıvı) atıklarla birlikte uzaklaştırılmasını kolaylaştırır. Bu, beynin "çamaşır makinesi" olarak adlandırılan, özellikle uykuda aktif olan temizlik mekanizmasıdır.
  • Kan-Beyin Bariyeri (BBB) Bütünlüğü: Astrosit uç ayaklarındaki AQP4, kan ile beyin dokusu arasındaki su akışını düzenleyerek BBB'nin seçici geçirgenliğine katkıda bulunur.
  • Potasyum Tamponlaması: Nöronal aktivite sırasında oluşan fazla potasyumun astrositler tarafından tutulması (potasyum tamponlaması) için gerekli olan su hareketini düzenler.
  • Hücre Hacmi ve Metabolizma: Astrositlerin su içeriğini düzenleyerek ozmotik dengeyi sağlar.
  • Sinaptik Plastisite: AQP4, astrosit süreçlerinin hareketliliğini düzenleyerek sinaptik aktiviteyi (sinir hücreleri arası iletişim) etkiler. 
Klinik Önemi:
  • Nöromiyelitis Optika (NMO): AQP4'e karşı üretilen antikorlar, astrositlere ve su kanallarına saldırarak ciddi inflamatuar hastalıklara (NMO Spectrum Disorder) yol açar.
  • Beyin Ödemi ve Nörodejenerasyon: AQP4 disfonksiyonu, Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıklarla ilişkili olan atık birikimi (amiloid-β) ve beyin ödemi ile sonuçlanabilir. 

= AQP4'e karşı üretilen antikorlar nelerdir?

  • Anti-AQP4 IgG (NMO-IgG): Bu antikorlar, Nöromiyelitis Optika Spektrum Bozuklukları (NMOSD) için oldukça spesifik (belirleyici) serolojik markerlardır.

Bu antikorların varlığı, optik nevrit (göz siniri iltihabı) ve uzunlamasına uzanan transvers miyelit (omurilik iltihabı) ataklarına neden olan ciddi, tekrarlayıcı bir nöroinflamatuar süreci işaret eder.

&

= GLIMFATIK SITEMIN nedir? 

Glimfatik sistem, beynin kendini temizleyen,özellikle derin uyku sirasinda aktiflesen metabolik atik arindirma mekanizmasidir. Astrosit hücrelerdeki kanallar (AQP4) araciligiyle beyin omurilik sivisi (BOS) ile hücreler arasi toksikleri (Beta-amiloid,tau proteinleri) toplayip kan dolasimina tasiyarak beyni Alzheimer ve Parkinson gibi hastaliklardan ''BBEYIN SIFONU'' olarak islev görür. 

  • Çalışma Prensibi: BOS, beyin dokusuna girerek hücreler arası sıvıyla karışır ve protein atıklarını toplayarak uzaklaştırır.
  • En Aktif Süre: Derin uyku (NREM) sırasında glimfatik sistem en yüksek seviyede çalışır.
  • Uyku Pozisyonu Etkisi: Yan yatmak, sırt üstü veya yüzüstü yatmaya göre glimfatik akışı daha etkili hale getirebilir.
  • Önemi: Bu sistemin etkin çalışması, nörodejeneratif hastalıkların önlenmesinde ve bilişsel sağlığın korunmasında kritiktir. 

Glimfatik sistem, yaşlanmayla birlikte yavaşlar ve uyku kalitesinin düşmesi bu "sifon" sisteminin verimini azaltarak beyin sağlığını riske atabilir.

&

= glimfatik sistem neden sadece gece calisiyor?

  • Hücreler Arası Alanın Genişlemesi: Uyku sırasında, özellikle derin NREM uykusunda, beyin hücreleri (nöronlar) küçülür. Bu durum, hücreler arasındaki boşluğun yaklaşık %60 oranında artmasını sağlar, bu da serebrospinal sıvının (BOS) beyin dokusuna daha rahat girmesine ve atıkları taşımasına olanak tanır.Glimfatik sistemin (beynin atık temizleme sistemi) temel olarak uyku sırasında aktif olmasının nedeni, beyin uyanikken enerji tüketimi ve bilgi isleme odakli olmasi, uyku sirasinda ise onarim moduna gecmesidir. Bu sistemin "gece mesaisi" yapmasının arkasındaki temel fizyolojik nedenler şunlardır:
    • Enerji ve Kaynak Yönetimi: Beyin, uyanıkken sürekli aktif olduğundan, büyük miktarda enerji ve sıvı akışını temizlik için ayıramaz. Uyku, beynin yüksek aktiviteden kurtulup "sifon" sistemini çalıştırmak için gerekli olan enerji ve alanı bulduğu zamandır.
    • Düşük Norepinefrin Seviyesi: Uyku sırasında, uyanıklığı sağlayan noradrenalin (norepinefrin) hormonu seviyesi düşer. Bu düşüş, glimfatik damarların rahatlamasını ve atıkların daha kolay arındırılmasını sağlar.
    • Beta-Amiloid Temizliği: Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklarla ilişkili olan beta-amiloid ve tau proteinleri gibi toksik atıklar, uyku sırasında glimfatik sistem tarafından daha etkin bir şekilde beyinden uzaklaştırılır.
    • Biyolojik Saat (Sirkadiyen Ritim): Glimfatik sistem, vücudun biyolojik saatiyle uyumlu çalışır ve en yoğun temizlik işlemini, derin uyku evrelerinde (özellikle faz 3-4) gerçekleştiri


    Gün içinde hareketli kalmak, bol su içmek, sağlıklı beslenmek ve stresi yönetmek, gece beyninizin "sifonunu" daha rahat çekmesini sağlar.

    Uyku Hazırlığı ve Kalitesi (Gündüzden Başlayan)
    • Düzenli Uyku Saatleri: Her gün aynı saatte uyuyup uyanmak, biyolojik saati düzenleyerek gece temizlik sürecini (glimfatik aktiviteyi) optimize eder.
    • Mavi Işık Kısıtlaması: Gündüz yoğun ekran kullanımından kaçınmak veya akşam saatlerine doğru ekranları kapatmak, derin uyku (slow-wave sleep) kalitesini artırır. 

     






    xxxxx