Aton
Aten veya Aton veya Zentuk IV. Amenhotep veya sonradan aldığı adla Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) tarafından ortaya çıkarılan bir Mısır tanrısıdır.
Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan İbrahimi dinlerde olduğu gibi tek tanrı olarak kabul edilmiştir. Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. Aton her ışının ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi.
Yeni Krallık (Mısır'ın on sekizinci hanedanı) öncesinde her kent ya da kasabanın bir tanrısı vardı. Teb başkent olunca Teb'in tanrısı olan Amon da baştanrı oldu, ancak diğer kent ve kasabaların tanrılarına tapılmaya devam edildi. Yine de Ra silinmedi ve yeni baştanrı, Amon-Ra olarak anıldı. Birçok ad gibi Amenhotep'in adı da Amon'a dayanıyordu, Amon hoşnuttur anlamına geliyordu. IV. Amenhotep, firavun olur olmaz Amon'un yerine Aton'u geçirdi. Diğer tanrılara olan inancı yasakladı ve adlarını değiştirdi. Kendi adını da Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) olarak değiştirdi. Başkenti de yeni kurduğu Güney yuvarlağının ufku anlamına gelen Akhetaton'a taşıdı. Günümüzde bu kent Tel-el-Amarna'dır.
Tesis ettiği dinî inanç sistemi uzun soluklu bir inanış olmamıştır. Ölümünden (MÖ 1352) sonra yeniden etkinlik kazanan Amon rahiplerince IV. Amenhotep, "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara yani Amon sistemine geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeler yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir.
Tutankhamon'un bu sistemi Amon inancına döndürmesi ayrıca Tutankhamon'un günümüzde ünlü ve çok tanınan bir firavun olmasında etkili sebeplerden biridir.
Kaynakça
Düşünce Tarihi - Orhan Hançerlioğlu. Remzi Kitabevi - 1999
wikipedia.org/wiki/Aton
&
Amarna
IV. Amenhotep (Akhenaton), tektanrıcılık üstüne kurulan bir din olan Aton dinini ülke içinde resmi din haline getirince Teb şehrinden başkenti Tel-el-Amarna'ya taşıdılar. Ulaşımı zor olan bu şehre yalnızca nehir yoluyla ulaşılabiliniyordu. Mısır'ın diğer şehirlerin de olduğu gibi Amarna'da zengin ve fakir ayrımı yoktu. Örneğin bu şehirde işçilerin evleri zengin işverenin etrafında toplanmıştı. Akhenaton ölünce Aton kültü de öldü; dolayısıyla şehir terk edildi ve yüzyıllar boyunca kenti derin bir sessizlik kapladı.
Krallık arşivlerinde 300'e yakın diplomatik yazışmalar bulunmuştur. Bunlar Amarna Mektuplarıdır. Bu kil tabletlerden oluşan mektuplar Mısırlılar ile Akadların diplomatik yazışmalarıdır.
En önemlisi bugün Berlin'de bir müzede bulunan Kraliçe Nefertiti'nin kireçtaşından yapılmış çok renkli büstü de bu şehirde bulunmuştur.
wikipedia.org/wiki/Amarna
&
III. Amenhotep
Hükümdarlık döneminde kuzey Suriye ve güneydoğu Anadolu'da önemli siyasi güç olan Mitanniler ile yakın siyasi ve diplomatik ikilişkiler kurarak onları kontrol edebilmiştir. Kıbrıs ile yakın ticari ilişkiler kurmuş; bu ülkeden Mısır'a yapılan ağaç kereste ve bakır mal ihracatını, müzakerelerden sonra Mısır gümrük vergilerinden muaflık sağlayarak. kolaylaştırmış ve böylece Mısır için önemli yapı ve üretim maddelerinin ucuza elde edilmesini garanti etmiştir.
Bu diplomatik yazışma Asur, Mitanni, Babil ve Hitit kralları ile de yapılmıştır. III. Amenhotep'in 30 hüküm yılından ta oğlu Akhenaton'un firavunluğu sonuna kadar yapılan diplomatik yazışma belgeleri Amarna Mektupları adı ile arşivlenmiş ve bu arşiv günümüzde elimize geçmiştir. Bu yazışmalardan önemli olanlardan biri (Amarna yazışması EA 4) firavuna Babil Kralı I. Kadashman-Enlil'nin gönderdiği ve firavunun kızına talip olmak istemesi mektubuna cevap olarak bu isteğin rededilmesidir.
III. Amenhotep'in karısı Tiye Doğu Akdeniz'e dinsel monoteizm inançlarını getirmekle tanınmaktadır. Tiye uzun bir hayat yaşamış ve kocası III. Amenhotep'in ölümünden sonra hayatta olduğu belgelenmiştir.
Bu dönemde oğulları olan Akhenaton adını alarak monoteizmi geliştirip bu inançları yaymaya çalışmıştır.
Kraliyet yazıcısı Hapu oğlu Amenhotep bütün krallık yapıları için "kraliyet baş mimarlığı" görevini yapmış ve firavunun gözde idarecisi olarak bir "Baş vezir" görevi de görmüştür.
IV. Amenhotep, Akhenaton adıyla firavun olmuştur.
III. Amenhotep'in mumyası Krallar Vadisi'ne açılan "Maymunlar Vadisi" içindeki mağara tipli anıt mezardadır. Bu mezar 1799'dan önce mezar hırsızları tarafından açılıp yağma edildiği bilinmektedir. Sonradan bu mezarda 19. ve 20. yy arkeologları Théodore M. Davis, Howard Carter, Sakuji Yoshimura ve Jiro Kondo daha ayrıntılı kazılar yapmışlardır.
III. Amenhotep döneminden elimize geçen diğer önemli kalıntılar ise Suriye'de "Ras Şamra" arkeoloji sitinden Sudan Nübye'de "Soleb" arkeoloji sitine kadar geniş bir alandaki sitlerinde ortaya çıkartılan, toplamı 200'ü aşkın sayıda, üzerleri Mısır'da önemli olaylar hakkında hiyografik yazılar kazılmış büyük taş böcek heykelleridir. Bunlardan büyük bir kısmı (okumaya göre ya 102 ya da 110 tanesi) III. Amenhotep'in 1. hükûmet yılından 10. hükûmet yılına kadar yaptığı sürek avlarının ve bu avlarda kendi eliyle okla öldürdüğü arslanların anısınadır. Bu yazılı böcek heykellerin 5 tanesi ise firavunun eş olarak evlendiği yabancı prensesler anısınadır. Örneğin bu yabancı prenses eşlerden ilki olan Mitanni kralı II. Şutarna'nın kızı Kiluçepa'nın Mısır'a gelişinde yanında 320 tane hizmetkar kadın bulunduğu bu büyük böcek heykellerin birinde anılmaktadır. Yazılı büyük böcek heykellerinden 11 tanesi ise III. Amenhotep'in 11. hükûmet yılında, eşi Tiye için, büyük insan gücü kullanılarak kazdırıp suyla doldurttuğu yapay göl anısınadır.
&
Krallar Vadisi
Krallar Vadisi ya da Firavunlar Vadisi (Arapça: وادي الملوك Wadi Biban el-Muluk), Mısır'da bulunan MÖ 16. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar yaklaşık 500 yıllık bir süre boyunca 18. ve 20. Hanedanlık döneminde Yeni Krallık'ın firavunları ve dönemin ileri gelenleri için inşa edilen mezarların bulunduğu vadidir. Vadi, Luksor'un batı tarafında bulunur.
Hiskoslar Onikinci hanedan döneminde Antik Mısır'ı işgal etti. Onyedinci hanedanlığın sonuna kadar da Mısır'da işgalci durumdaydılar. I Ahmose etrafında toplanan Mısır halkı Hiskoslar'a savaş ilan edip, Hiskoslar I Ahmose tarafından Mısır'da yenilgiye uğradı. Mısır'ın I Ahmose yönetiminde yeniden birleşmesinden sonra, Teb hükümdarları yeni güçlerini yansıtan ayrıntılı mezarlar inşa etmeye başladılar.
Akhenaten Antik Mısır'da din reformu gerçekleştirdi. Amarna'da yeni dinin motifleriyle bezenmiş yeni bir mezar alanı yarattı. Akhenaton Amerna'daki tapınaklardan birine gömüşdü.. Krallar Vadisinde bulunan ve bitmemiş WV25 kodlu mezarın aslında Akhenaton için tasarlanmış olabileceği düşünülüyor.
Antik çağlardan beri açık, eski Yunanca, Latince ve Kıpti dilinde yazılmış binden fazla grafiti örneği içeriyor.
Mezarların çoğunda bu antik turistler tarafından yazılmış grafiti var. Jules Baillet, Fenike, Kıbrıs, Likya, Kıpti ve diğer dillerde daha az sayıda grafiti ile birlikte 2.100'ün üzerinde Yunan ve Latin grafiti örneği tespit edildi. Antik grafitilerin çoğu, binden azını içeren KV9'da bulunur. En erken pozitif tarihli grafiti MÖ 278'e kadar uzanır.
1799'da Napolyon'un Mısır seferi üyeleri (özellikle Vivant Denon) bilinen mezarların haritalarını ve planlarını çizdiler ve ilk kez Batı Vadisi'ni kaydettiler. Description de l'Égypte, Teb çevresindeki alanla ilgili bilgileri içerir.
(((Napolyon Bonapart komutasındaki 12 bin kişilik Fransa ordusu, Piramitler Muharebesi'nde 30 bin kişilik Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Türk ordusunun yalnızca 3500 kişilik düzenli yeniçeri birliği vardı; geri kalan birlikler eyalet askerleri ve Arap aşiretlerinden toplanmıştı. )))
On dokuzuncu yüzyılda Teb çevresindeki bölgede Avrupalı kaşiflerin keşifleri devam etti. Yüzyılın başlarında bölge, 1816'da Batı Vadisi'ndeki Ay (WV23) ve ertesi yıl I. Seti (KV17) dahil olmak üzere birçok mezar keşfeden Henry Salt için çalışan Giovanni Belzoni tarafından ziyaret edildi.
&
Memfis
Memfis (Arapça: مَنْف, Mısır Arapçası telaffuz: [mænf]; Kıptîce: ⲙⲉⲙϥⲓ; Yunanca: Μέμφις),, Aşağı Mısır'ın ilk nomu olan Aneb-Heç'in başkentidir. Kentin kalıntıları Kahire'nin güneyinde yer alan Memfis yakınlarındadır.
Kent MÖ 3000'li yıllarda Menes tarafından kurulmuştur. Eski Krallık döneminde Mısır'a başkentlik yapan Memphis bu dönemde Akdeniz tarihinin önde gelen yerleşim birimleri arasında sayılmıştır.
Nil'in iki kolu arasında kurulan Memfis, kuzeyden gelen istilacıların Mısır'a girişini kesen güçlü bir kaleyle (Beyaz Duvar) korunuyordu. Eski İmparatorluk(3200-2260) ve Orta İmparatorluk'un bir bölümü(2160-1750) boyunca başkent olan Memfis, sürekli büyük bir yerleşim yeri olma niteliğini korudu; göründüğü kadarıyla tershaneleriyle hareketli, zanaatkâr ve kozmopolit bir topluluk kentiydi. İskenderiye'nin kuruluşuna (MÖ 331) kadar Doğu Akdeniz'e yönelik deniz trafiğinde başı çekmişti.
Birkaç kilometre kuzeydoğuda, kutsal kent Heliopolis tanrı Ra'nın üstünlüğünü göstermiş, rahipleri de dini ve ahlaki kuralları düzenlemiştir; ilk firavunlar, güneş tanrısının oğlu ve mutlak mirasçı oldukları yolundaki kuramın gelişimini, bu kente borçludur.
wikipedia.org/wiki/Memfis
Firavun Ay'ın Horemheb'i kendisine karşı almamak için Tutankhamun öldükten sonra da onu önemli yetki ve görevler ile donattığı bilinmektedir. Bu dönemde kuşkusuz Horemheb'in de etkisiyle Amarna terk edilmiş ve adım adım Akhenaton'un yenilikleri geriye çevrilmeye başlanmıştır. Bu dönemde yaşanan en önemli değişikliklerden birisi başkentin Teb şehrinden Memfis'e taşınmasıdır. Bu dönemde firavuna hizmette bulunan yüksek memurlar ve saray hizmetlileri de eski başkent Teb'e gömülmek yerine, yeni başkent Memfis'i tercih etmişlerdir. Horemheb'in de kendisine bu mezarlıkta bir memur mezarı yaptırdığı bilinmektedir.
Kraliçe Ankhesenamen
Hitit kaynakları, Kraliçe Ankhesenamen'in bu dönemde Hitit hükümdarı I. Şuppiluliuma'ya bir mektup yazarak hanedanlar arası bir evlilik teklifinde bulunduğu aktarmaktadır. Mektupta Ankhesenamen Mısır'da artık bir firavun varisi bulunmadığından ve kendisinin de hizmetçilerinden birisiyle evlenmeye hazır olmadığından bahsetmektedir. I. Şuppiluliuma bunun üzerine Prens Zanzanna'yı bu amaç uğruna Mısır'a göndermiştir. Kraliçe Ankhesenamen'in her iki naibi birden es geçip, hem onları hem de bütün Mısır'ı karşısına alacak böylesi bir davranışta bulunması düşünülemez. Hanedanları birleştirmeyi amaçlayan bu evlilik teklifiyle Kraliçe, özellikle Suriye'de genişleme döneminde olan kuvvetli Hitit İmparatorluğu ile hem gücüne güç katmış olacak, hem de bölgedeki diğer rakiplerine yönelik bit avantaj sahibi olacaktı.
&
Ay (firavun)
Ay veya Kheperkheprure Ay veya Aye Antik Mısır'da, 18. Hanedan'ın on üçüncü firavundur. Tahtta kalma süresi (MÖ 1339-1335) dört yıldır.
Firavun Ay, büyük olasılıkla Thuyu'nun (Tuya) oğlu; Akhenaten'in annesi olan kraliçe Tiye'nin erkek kardeşi; ve Tevrat ve Kur'anda adı Yusuf olarak anılan Yuya'nın oğludur.
Ay diğer unvanlar olarak "Amun ve (Akhmin tanrısı) Min'in Sığırlarının Çobanı", "Aşağı Mısır Kralının yüzüğünün taşıyıcısı", "Yukarı Mısır Kralının Ağzı" ve "Her İki Ülkenin Tanrısının Kutsal Babası" isimlerini taşımıştır. Bu unvanları babasından almıştır.

Ay, kendisinden iki önceki firavun Akhenaten'in veziri iken, onun ölümü sonrasında oğlu Tutankhamon'a küçüklüğünde naiplik ve daha sonra da vezirlik yapmıştır.
Ay, Tutankhamon yaklaşık 19 yaşında ölünce, dul kalan kraliçe ile evlenerek firavunluk tahtına çıkmıştır. Bu bilgiler kraliçe Ankhesenamen ve Ay isimlerini taşıyan
bilgilendirici yüzüklerden ve mezar resimlerindeki detaylardan elde edilmiştir. 4 yıl tahtta kaldıktan sonra varis bırakmadan ölmüştür. Yerine general Horemheb geçmiştir.
wikipedia.org/wiki/Ay_(firavun)
Kartuş
Kartuş, Mısır hiyerogliflerinde bir ucunda yatay bir çizgi olan ve içinde yazılanın bir hükümdar ismi olduğunu gösteren oval çerçevedir.
Genellikle yatay bir çizgi ile dikey olarak çizilse de, bazen ismi daha uygun sığdırmak için solda dikey bir çizgi ile yatay olarak çizildiği de görülür. Antik Mısır dilinde şenu adı verilen kartuş, esasen genişletilmiş bir şen halkasıdır. Demotik yazım biçiminde bir çift parantez ve bir dikey çizgi olarak sadeleştirilmiştir.
Genellikle Mısırca'nın yazısı hiyeroglifti.
- Hiyeratik: Hiyerogliflerin el yazısı hali olarak düşünülmelidir. Katipler ve rahipler tarafından kayıt tutmak için MS 300'e kadar kullanılmıştır.
- Demotik: Çizimlerin daha basit olduğu demotik (Yunanca demos (=halk) kelimesinden gelir) anıtsal çizim çok zor olduğundan günlük yazışmalarda halk tarafından kullanılmıştır.
- Kıptî: Hristiyan Mısırlıların Yunan alfebesine yaptıkları 6 harflik ilaveyle oluşan yazı. Kıpti kilisesi tarafından hala kullanılır. Kıptîce Kıptî Alfabesi'yle yazılır.
çemberdeki x=1 şeklinde y eksenine paralel çizilen doğruya tanjant ekseni denir.
Şen halkası, hiyerogliflerde stilize edilmiş bir ip düğümü gibi temsil edilen, tanjant çizgili bir halkadır. "Şen" sözcüğü Eski Mısır dilinde "kuşatmak" veya "çevrelemek" anlamına gelir, şen halkası ise ebedi hükmü temsil etmektedir. Uzun formunda hükümdar isimlerinin etrafını çeviren ve koruyan kartuş olarak kullanılmıştır.
Şen halkasının en sık şahin başlı tanrı Horus tarafından taşındığı görülür. Aynı zamanda akbaba başlı tanrıça Nekhbet tarafından da taşınmaktadır. Üçüncü hanedan döneminde bile kullanılan şen halkası, Zoser Piramidi'ndeki kabartmalarda da görülebilir.
((( Nekhbet, Yukarı Mısır'ın vesayet tanrısıydı. Nekhbet ve Aşağı Mısırlı mevkidaşı Wadjet sık sık birlikte " İki Kadın " olarak göründü. Her hükümdarın unvanlarından biri, İki Hanım'ın hiyeroglifleriyle başlayan Nebty adıydı.Sanatta Nekhbet bir akbaba olarak tasvir edildi. Alan Gardiner, ilahi ikonografide kullanılan türleri Kızıl akbaba olarak tanımlandı. Nekhbet, genellikle pençelerinde bir şen sembolünü (sonsuz çevreleyen korumayı temsil eden) tutarak kanatları kraliyet görüntüsünün üzerine yayılmış olarak havada asılı olarak tasvir edilirdi. )))
- Khufu - Sneferu ve I. Hetepheres'in oğlu, Sneferu'nun halefi.
Khufu veya Keops, Antik Mısır'ın Dördüncü Hanedanlığı'nın ikinci firavunuydu ve MÖ 26. yüzyılda, Eski Krallık döneminin başlarında hüküm sürmüştür.En büyük piramidi yaptırmak istemiş ve bunun için Mısır'ın her yerindeki tüm insanları vergilerini ödeme amaçlarını gerçekleştirme şartı ile işçi olarak almıştır. Kendi piramidinin yapımı 20 yıl sürmüştür. Aşağı ve Yukarı Mısır'ı birleştiren ilk hanedanın hükümdarı olarak babası Sneferu'nun yolundan gitmiş ve genişleme politikası izlemiştir. Sina ve Nübye 'da askerî birlikleri bulunduğu bilinmektedir. Babasının aksine zalim ve acımasız olduğu söylenen Khufu piramidinin bitişini görecek kadar yaşamıştır. Khufu, babası Sneferu'nun yerine firavun oldu. Genel kabul gören görüşe göre, Antik Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Giza Piramidi'ni o yaptırmıştır.
Keops Piramidi, Khufu Piramidi ya da Büyük Piramit; günümüzde Mısır’ın başkenti Kahire'nin bir parçası olan Gize'yi çevreleyen antik “Gize mezar kenti”nde bulunan üç anıtsal piramitten en eski ve en büyük olanıdır. MÖ 2551-2560 yılları civarında yapıldığı sanılan bu anıtsal kompleks, Dünyanın yedi harikasından biri olup, bu yedi harika içinde günümüze kadar ulaşan tek eserdir.
Bu piramidin Mısır firavunu Khufu adına bir anıtsal mezar olarak inşa edildiğine inanılır ve yapımının yaklaşık yirmi yıl sürdüğü sanılmaktadır. Büyük Piramit aslında, iki tapınaktan, bu iki tapınağı birbirlerine bağlayan bir yoldan, piramit çevresindeki mastaba adı verilen çeşitli küçük mezarlardan ve piramitlerden oluşan bir yapılar kompleksinin bir parçasıdır.Büyük Piramit ya da Keops Piramidi, yontma taştan yapılma, 138 m yükseklikteki kare tabanlı bir piramittir.
Kral Odası
Orijinal Kral Odası 10 × 20 × 11,18 kübit, yani yaklaşık 5.24 m × 10.48 m × 5,86 m ya da 5.23 m × 10.47 m × 5,84 m boyutlarında olup (doğudan batıya 34'4", kuzeyden güneye 17'2), kare biçimlidir. Kimileri bu oranların rastgele olmayıp altın orana (φ, phi) göre belirlenmiş olduğu düşüncesindedir. Phi sayısı piramidin diğer ölçülerinde de göze çarpmaktadır. Petrie'ye göreyse ölçülerin bu oranlarda olması sadece sembolik nedenlere dayanıyordu. Bununla birlikte Petrie Kral Odası'nın Mısır geometrisinin bir şaheseri olduğunu doğrular. Odanın uzunluğunun çevresine oranı 1'in pi sayısına (π) oranına eşittir. Piramidin kendisi de aynı oranlara göre inşa edilmiştir.
Kral Odası üzerinde Havalandırma Kanalı denilen bir kanal girişi yer alan düz bir tavana sahiptir. Havalandırma kanalı girişine günümüzde havalandırmayı sağlamak üzere bir vantilatör yerleştirilmiştir. Piramitteki bu tür kanalların yapılış amacı bilinmemektedir, görünüşe göre yıldızlara yönelik olarak yapılmış, yıldızlara göre hizalanmışlardır. Hangi amaçla yapılmış olurlarsa olsunlar bu kanalların piramidin havalandırılmasına katkı sağlamadıkları görülmektedir.
Piramidin ilk kesin ölçümleri 1880-1882 yıllarında Sir Flinders Petrie tarafından yapılmış ve ölçümleri “Gize Piramitleri ve Tapınakları” (Pyramids and Temples of Gizeh) adlı kitabında yayımlamıştır. Kuzeydoğu taşlarının arasındaki açıklık 0,5 mm olarak saptanmıştır.[9]
Piramidin tabanının dört kenarının birbirlerine, 58 mm'lik fark göz ardı edilirse, eşit olduğu görülmektedir. Taban yatay ve hemen hemen düzdür. Tabanın en alçak ve en yüksek noktaları arasındaki fark 21 mm'yi geçmez.[10] Kare tabanın kenarları 4 açısal dakika göz ardı edilirse, manyetik kuzey yerine gerçek kuzey esas alınıp, tam olarak dört ana yöne oturtularak hizalanmıştır [11][12] ve 12 açısal saniye göz ardı edilirse, taban hatasız bir karedir.[13] Petrie'nin ölçümlerine ve sonraki çalışmalarına göre, orijinal halinde, piramit 280 kübit yüksekliğinde idi ve her bir kenarı 440 kübit uzunluğundaydı. Bu oranlar π/2'ye eşittir ki bu da 22/7'ye, yani %0,05'lik fark göz ardı edilirse π sayısına denk düşer. Bazı Mısırbilimcilere göre bu tesadüfi bir sonuç olmayıp, maksatlı olarak tasarlanmış bir orandır.
Verner konuya ilişkin olarak şöyle yazıyor: “Eski Mısırlılar π sayısını kesin olarak belirlememişlerse de bunu uygulamada kullandıkları görülmektedir.”[15] Piramitler üzerinde ilk hassas ölçümlerde bulunmuş uzman olan Petrie ise şu sonuca varmıştı: “Piramidin yüzeylerinin matematiksel ilişkileri ve dairesel oranları rastlantıyla açıklanamayacak derecede, o kadar sistemlidir ki, bunların projede öngörüldüğünü, yani inşaatçıların tasarımında mevcut bulunduğunu kabul etmek zorundayız.”[16] Petrie, daha o zamandan kitabında şöyle yazıyordu: “Buradan şu sonucu çıkarıyoruz ki dairenin çapına bölümünün yaklaşık oranı olan 22/7 oranını bilmekteydiler.”[17] Eğimli yüzeylerde eğim birimi olarak seked'i kullanan eski Mısırlılar bu oranları piramidin eğimleri 51.843° ya da 51° 50′ 34″ olan dört dış yüzeyinde de uygulayarak, bu oranları bildiklerini bir kez daha ifade etmiş bulunmaktadırlar.
Geleneksel olarak eski Mısırlılar taş blokları kayadan çekiçle takozlar çakma ve ıslatma yöntemlerini kullanarak koparırlardı. Kayaya çakılan takozların sayısı artınca taş blok çatlayan kayadan koparılırdı. Böylece koparılıp kesilen taş bloklar gemilerle Nil Nehri'nden taşınırdı. Merdivenlerin inşasında bakır ve taş aletler kullanılmış Keops'un kayaları ise rampayla taşınmış.M.S. 1300 yılında meydana gelen büyük bir deprem, kaplama taşlarının belli bir kısmını yerlerinden etmiş ve düşen taşlar Bahri Sultan An-Nasir Nasir-ad-Din al-Hasan tarafından 1356'da taşınıp Kahire yakınlarındaki kale ve camilerin yapımında kullanılmıştır.
1931'de elde edilen ve nereden geldiği bilinmeyen mavi bir cam halka, kartuşların içine alınmış Ay'ın baş harfini ve Ankhesenamen'in adını gösteriyor.Bu, Ankhesenamen'in, tarihten kaybolmadan kısa bir süre önce Ay ile evlendiğini gösterir, ancak hiçbir anıt onu, büyük kraliyet karısı olarak göstermez. Ay'ın mezarının duvarlarında, büyük kraliyet karısı olarak görünen Ankhesenamun değil, Tey'dir (Ay'ın kıdemli karısı).
&
Tutankhamun
Tutankhamun, babası Akhenaton tarafından feshedilen Eski Mısır dinini restore etti, iki önemli kültün rahiplik emirlerini zenginleştirdi, donattı ve önceki Amarna döneminde hasar gören eski anıtları restore etmeye başladı. Babasının mezar kalıntılarını Krallar Vadisi'ne taşıdı ve başkenti Akhetaten'den Teb'e geri taşıdı.
Ankhesenamun (ˁnḫ-s-n-imn "Onun Hayatı Amun'dan" c. 1348-1322 M.Ö. sonra) Mısır 18. Hanedan döneminde firavun Akhenaton'un ve muhtemelen Nefertiti'in kızıdır. Sonradan Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi olmuştur. Ankhesenpaaten (ˁnḫ.s-n-pꜣ-itn, "Aten için yaşıyor") doğumlu Mısır Firavunu Akhenaten ve Büyük Kraliyet Karısı Nefertiti'nin bilinen altı kızından üçüncüsüydü. Üvey kardeşi Tutankhamun'un Büyük Kraliyet Eşi oldu. Adındaki değişiklik, babasının ölümünden sonra yaşadığı süre boyunca eski Mısır dinindeki değişiklikleri yansıtıyor.
Hermopolis'ten bir yazıt, "Tutankhuaten"den "kralın oğlu" olarak bahseder ve genellikle onun Akhenaton'un oğlu olduğu düşünülür.Tutankhamun'un saltanatından kalma yazıtlar onu Akhenaton'un oğlu değil de kardeşi, III. Amenhotep'in oğlu olduğunu ele alır.
Tutankhamun'un halefi olan Ay'ın bu pozisyonda olup olmadığı tam olarak bilinmiyor. Firavun Ay'ın mezarı WV23 kodlu adlı yerdedir. Ancak KV58 adlı mezarın da Firavun Ay ile ilişkisi vardır. KV58'in Ay'ın asıl mezarına sığmayan gömü eşyalarının konulduğu yedek depo olarak kullanıldığı öne sürülür. KV58'den bir altın varak parçası, Ay'ın "Maat'ı yöneten vezir" sıfatıyla birlikte Maat Rahibi olarak anıldığını göstermektedir, ancak bilginin kesinliği hakkında şüpheler vardır.
Bazı Mısırbilimciler Ay'ın vezir unvanını benzeri görülmemiş bir şekilde kullanmış olduğunu da ileri sürür.
Tutankhamun, 18. hanedanlık içinde Amarna Dönemi firavunlarındandır. Amarna dönemi Tutankhamun'un babası Akhenaton'un din devrimi ile başladı. Baba Akhenaton binlerce yıllık Amun dinini reddedip Aton dinini ilan etmiştir. IV. Amenhotep olan adını din değişimi sonrası Akhenaton yaptı. Bu din geçişi sancılı olmuştur. Akhenaton, Amun'a ait tapınakları tahrip edip Aton adına yeni tapınaklar inşa ettirmiştir.
Amarna dönemi firavunları; Akhenaton, Smenkhare, Neferneferuaten, Tutankhamun ve Ay'dır. Tüm firavunların birbiriyle kan bağı vardır. Ay'dan sonra dönemin generali Horemheb firavun oldu. Horemheb'in Amarna dönemi firavunları ile kan bağı yoktu. Ay'dan sonra Akhenaton'un dinine saldırıların şiddeti arttı.
Karnak'ta bulunan, Amun-Ra ve Tutankhamun'a adanan bir dikilitaş, kraldan bağışlanma ve dilekçe sahibini günahın neden olduğu bir rahatsızlıktan kurtarması için tanrılaştırılmış halinde başvurulabileceğini gösterir.
İlâhi makamı elinde bulunduran firavunun halk ve tanrılarla ilişkilendirilebilmesi için tahta çıktıklarında kendilerine özel sıfatlar yaratılmıştır. Eski Mısır ünvanları aynı zamanda kişinin niteliklerini göstermeye ve onları karasal aleme bağlamaya da hizmet eder. Beş isim, yüz yıllar boyunca Horus İsmiyle geliştirildi. Tutankhamun'un asıl adı Tutankhaton'da, tam beş ad protokolünde hiçbir şey bulunamadığı için, onunla ilişkili bir Nebty adı veya Altın Şahin adı yoktu. Tutankhaton'un 1877'ye kadar "Aton'un Yaşayan Görüntüsü" anlamına geldiğine inanılıyordu.
Gunn, böyle bir ismin küfür olacağına inanıyordu. Tut'u bir isim olarak değil bir fiil olarak gördü ve çevirisini 1926'da "Aton'un-yaşamı-memnuniyet vericidir" olarak öne sürdü.
Tutankhamun, bir kısmı mezarında bulunan, bir baston kullanımını gerektiren kemik nekrozu ile birlikte sol ayağındaki bir deformite ile fiziksel olarak engelliydi. Skolyoz da dahil olmak üzere başka sağlık sorunları vardı ve çeşitli sıtma türlerine de yakalanmıştı.
Ocak 2005'te Tutankhamun'un mumyası BT taramasından geçirildi. Sonuçlar, Tutankhamun'un kısmen yarık bir sert damak ve muhtemelen hafif bir skolyoz vakası olduğunu gösterdi. Tarama ayrıca sağ ayağının hipofalanizm ile düz olduğunu, sol ayağının çomak olduğunu gösterdi. Mezarında bulunan birçok baston, Tutankhamun'un yürümekte zorluk çekip bastonla yürüdüğünü göstermektedir.
Akhenaton'un ölümünden sonra Aton dini uzun süreli olmamıştır. Akhenaton adına ait 2 mezar yeri mevcuttur. Biri Amarna'da diğeri Krallar Vadisi'nde KV55 kodlu yerdir.
Tutankhamun'un inşaat projelerinin çoğu, ölümü nedeniyle tamamlanmamıştı ve halefleri, özellikle Horemheb tarafından tamamlandı ancak Horemheb tapınak kartuşlarına Tutankhamun yerine kendi adını yazdırdı.
Firavun mezarları arasında sadece Tutankhamun'un mezarı istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.
Orus'u Akhenaten olarak görür.
Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sergilen eserlerden en ünlülerinden biri Tutankhamun gömülürken mumyasında yer alan maskesidir Mezarı 1972'de Londra'da ve daha sonra ABD'de sergilenmiştir.
wikipedia.org/wiki/Tutankhamun
&
Hiksoslar
Hyksos (Mısır dilinde heqa khasewet, "Yabancı Krallar"; Yunanca Ὑκσώς,Ὑξώς, Arapça لملوك الرعاة, çoban krallar) On İkinci Hanedanlık döneminde Nil Deltası'nı işgal ederek Antik Mısır'ın İkinci Orta Dönemini başlatan Asya kökenli kavme verilen addır. Hurri kökenli Hiksoslar bu bölgede Onbeşinci Sülale'yi kurmuşlardır. MÖ 17. yüzyılda güneydeki Nubyalılarla ittifak haline girmişler ve beraberinde getirdikleri yeni savaş metot ve teknikleri ile Mısırlıları mağlup etmişlerdir. Koşumlu atlar ve yeni zırh çeşitleri getirmiş oldukları yeniliklerdir. Hiksoslar kültürel olarak bölgeye zenginlik getirmiş olsalar da Mısırlılar bu istilayı kabullenememişlerdir. MÖ 15. yüzyılda bir Teb beyi olan Ahmose, Hiksoslarla mücadeleye başladı. Hiksosları Filistin'e sürdü ve Nubya üzerinde yeniden hakimiyet kurdu. Böylece Mısır Yeni Krallık Dönemi başladı.17. ve 15. yüzyıllar arasındaki bu döneme "İkinci Ara Dönem" denilmiştir.
Mısırlılar Suriyelileri Asya'dan gelen yabani barbarlar olarak görürlerdi. Suriyeliler o vakit hırsızlık ve yağmacılık yaparlardı. Mısırlılar da Suriye'den gelen ve Mısır'ın bazı şehirlerini işgal eden bu krallara sus (Suriyeli - hırsız krallar) manasında hiksos demişlerdir.
- ^ Redford D., Egypt, Canaan and Israel in ancient times, 1992
- wikipedia.org/wiki/Hiksoslar
Ankhesenamen
Tutankhamun'un varis bırakmadan beklenmedik bir şekilde erken ölümü sonrası (yaklaşık MÖ 1338) eşi Ankhesenamen dul kalır. Hitit kaynakları, Kraliçe Ankhesenamen'in bu dönemde Hitit hükümdarı I. Şuppiluliuma'ya bir mektup yazarak hanedanlar arası bir evlilik teklifinde bulunduğu aktarmaktadır. Mektupta Ankhesenamen Mısır'da artık bir firavun varisi bulunmadığından ve kendisinin de hizmetçilerinden birisiyle evlenmeye hazır olmadığından bahsetmektedir. I. Şuppiluliuma bunun üzerine Prens Zanzanna'yı bu amaç uğruna Mısır'a göndermiştir. Kraliçe Ankhesenamen'in her iki naibi birden es geçip, hem onları hem de bütün Mısır'ı karşısına alacak böylesi bir davranışta bulunması düşünülemez. Hanedanları birleştirmeyi amaçlayan bu evlilik teklifiyle Kraliçe, özellikle Suriye'de genişleme döneminde olan kuvvetli Hitit İmparatorluğu ile hem gücüne güç katmış olacak, hem de bölgedeki diğer rakiplerine yönelik bit avantaj sahibi olacaktı. Verilen bu bilgiler ışığında, çok önemli diplomatik bir amaca hizmet eden bu mektubun ve evlilik teklifinin büyük bir uyum içerisinde yaşamayı başaran her iki naibin bilgisi dahilinde olduğunu düşünmek mümkündür.
Tutankhamun'un ölümü sonrası firavun tahtının birkaç ay süre ile boş kaldığı ve bu süre zarfında Kraliçe Ankhesenamen'in Prens Zanzanna'yı beklediği söylenebilir. Prens Zanzanna'nın Mısır sınırında öldürülmesi üzerine MÖ 1337'de firavun naibi Ay tahta oturur. Zanzanna'nın ölümü Hititler ve Mısırlılar arasında bir gerilime yol açsa da, Ay'ın tahta çıkması ile aynı yıl vuku bulan I. Şuppiluliuma'nın ölümü Mısırlıların yardımına koşar. Literatürde zaman zaman Prens Zanzanna'nın iki firavun naibinin tahta oturma hevesi sonucu öldürüldüğü şüphesi de dile getirilse de, Hornung'a göre diplomatik bir evlilik senaryosu daha inanılır bir hikâye anlatmaktadır. Nitekim Zanzanna'nın ölümü üzerine Ay'ın tahta çıkar. Öte yandan dile getirilen bir diğer iddia, Horemheb'in Suriye'deki isyanlar ile meşgul olmasından dolayı Ay'ın tahta çıkışını durduramamış olmasıdır. Hornung iki naibin birbirleri ile Tutankhamun döneminden beri sürdürdükleri ortaklığı göz önünde bulundurarak, böyle bir iddianın altının doldurulamayacağını öne sürmektedir. Ona göre Ay döneminde yaptırıldığı bilinen "Berliner Trauerrelief" ve Tutankhamun'un mezarının dar odasındaki tasvirler Horemheb'i bu iddiayı destekleyecek biçimde yüksek rütbeli ve saygıdeğer biçimde tasvir etmektedir.
Ay
Günümüze ulaşan kaynaklardan anlaşıldığı üzere Horemheb, Ay'ın hükümdarlığı döneminde de naipliğe devam etmiştir. Yeni Firavun Ay'ın tahta çıktıktan yalnızca 4 yıl sonra hayatını kaybetmesi, biliminsanları tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. K.Pflüger ve W. Helck gibi bilim adamları Ay'ın ölümünde Horemheb'in parmağı olduğunu iddia ederken, Hornung Ay'ın doğal sebeplerden ötürü öldüğünü düşünmektedir. Robert Hari'ye göre Ay'ın geride hiçbir erkek vâris bırakmaması üzerine muhtemelen Ay'ın kızı olan Nedjemmet ile evlenen Horemheb, bu sayede tahta çıkmasını da resmi hale getirmiştir.
Firavunluk
Hitit hükümdarı II. Murşili'nin analları Suriye'de Karkamış şehrinin, yerel Kral Nuhasseli Tetta ile müttefik olan Mısır ordularınca işgal edildiği aktarılır. Hitit analları bu savaşı MÖ 1331'e tarihliemektedirler. Gerek Akhenaton gerekse Tutankhamun gibi eski Firavunların pratikte resmen bir savaşa girmedikleri göz önünde bulundurulursa, Horemheb dönemindeki bu gelişim, Mısır'ın artık Hititlilerin kendisine kabul ettirdiği savunma rolünden çıkarak, bölgede müttefikler arayıp söz sahibi olma amacını gözler önüne sermektedir.
Karkamış (antik kent)
| Karkamış Muharebesi | |||||||
|---|---|---|---|---|---|---|---|
| |||||||
Antik kent sırasıyla Mitanni, Mısır, Hitit, Asur, Yeni Babil, Ahameniş, Makedon, Seleukos ve Roma hâkimiyeti altına girmiştir. En parlak dönemini Geç Hitit döneminde yaşayan Karkamış Orta Çağ'dan sonra tamamen terk edilmiştir.
Babilliler ile Mısırlılar arasında geçen Karkamış Muharebesi'nin yaşandığı bölgeden Kitâb-ı Mukaddes'te de bahsedilmektedir.
Etimoloji
Milattan önceki dönemlerdeki orijinal adının Cerabis olduğu düşünülen şehrin Helenistik ve Roma dönemlerindeki adı olan Europos'un da bu addan türediği farz edilmektedir.
Kentin kaynaklarla saptanmış en eski ismi Kargamiş'tır. Hititler döneminde kullanılan bu isme rastlanılan en eski yazılı eser Suriye'nin Ebla kentinde bulunan çivi yazılı tabletlerdir.
Fırat'ın hemen batı kıyısında kurulmuştur. Mısır ile Anadolu arasındaki geçiş yolu üzerinde kurulu olan kent, aynı zamanda antik ticaret yollarına da yakındır.
NOT; Yunanca Septuagint metninin önemli onsiyal el yazmaları Sina Yazması, 1209 numaralı Vatikan Yazması ve İskenderiye Yazması'dır.
&
Hurriler
Amarna Mektupları
&
Akad İmparatorluğu
Akad İmparatorluğu veya Akkad İmparatorluğu, uzun ömürlü Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya'nın ilk antik imparatorluğuydu. Merkezi, Akad şehri ve çevresindeydi. İmparatorluk, Mezopotamya, Levant ve Anadolu'da nüfuz sahibi oldu ve Arap Yarımadası'nda Dilmun ve Magan'a (günümüz Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman) kadar güneye askerî seferler düzenledi.
Akad İmparatorluğu, kurucusu Akkadlı Sargon'un fetihlerinin ardından MÖ 24. ve 22. yüzyıllar arasında siyasi zirvesine ulaştı. Sargon ve ardılları altında, Akad dili zamanla Elam ve Gutium gibi komşu fethedilen devletlere empoze edildi. Akad tarihteki ilk imparatorluk olarak kabul edilir ancak bu kesin değildir ve daha önce de Sümerler vardır.
wikipedia.org/wiki/Akad_İmparatorluğu#/media/Dosya:Empire_akkad.svg
&
Antik Anadolu ![]()
Adını suyunun renginden alan, antik çağda ise tuzlu akarsu anlamına gelen Halis adıyla anılan Kızılırmak, Anadolu'da kurulmuş uygarlıklara hep ev sahipliği yapmış. Bugün Kızılırmak Vadisi'nde tarihin her dönemine ilişkin izler bulmak olanaklı; kaya mezarları ve yerleşimleri, değişik uygarlıklara ilişkin kaleler, köprüler ve daha pek çok iz.
Hititler Marassantiya Irmağı adını vermişlerdi. Hititlerin ana toprakları olan Hatti'nin batı sınırlarını şekillendiriyordu. Klasik eski zamanlarda Ön Asya ve Asya'nın geri kalanı arasında bir sınır oluştururdu. 28 Mayıs MÖ 585 yılında Medler ile Lidyalılar arasında yapılan "Halis Nehri Muharebesi" (Kızılırmak Savaşı) burada olmuştur. Önceleri Lidyalılar ve Persler arasında bir sınırdı. Lidya Kralı Kroisos sınırı geçip Ahameniş İmparatoru II. Kiros saldırdı ve Thymbra Muharebesi'nde (M.Ö.547) yenildi. Böylece İranlılar sınırlarını Ege Denizi'ne kadar genişletti.
Anadolu
Anadolu (Grekçe: Ἀνατολή, romanize: Anatolḗ), Anadolu Yarımadası (Yunanca: Χερσόνησος τῆς Ἀνατολίας, Chersónisos tis Anatolías) veya coğrafi olarak Asya Kıtası'nın tüm özelliklerini içerdiğinden Küçük Asya (Yunanca: Μικρά Ἀσία, Mikrá Asía), Asya kıtasının en batısında Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizi arasında kalan yaklaşık 537.000 km²'lik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır.
Anadolu'nun tarihi bir anlamda Balkanlar, Kafkasya ve Ön Asya'dan gelen işgal, istila ve fetih dalgalarının tarihidir.
Bronz Çağı
Hattiler ve Hurriler
Hattiler, MÖ 2300 ile 2000 yıllarında Orta Anadolu'da yaşamış ve Hattice isimli bir yalıtık dil konuşmuş uygarlıktır. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi'dir ve kendilerinden sonra gelen Hititler gibi halkalar da yaşadıkları bölgeye bu adı vermiştir. Hattilere ait ilk kaynaklar Akad İmparatorluğu tarafından MÖ 24. yüzyılda yazılmıştır.
Hurriler ise Anadolu'nun güneydoğusunda yaşamış Urartular ile ilişkili bir halktır. Tarihsel açıdan Hurricenin varlığı MÖ 20. yüzyıldan eskiye dayanmaktır. MÖ 16. yüzyılda Mitanni gibi Hint-Aryanlar tarafından yönetilmiş Hurri devletleri Anadolu'da önemli ölçüde toprağa sahip olmuştur.
Anadolu dilleri
Anadolu'da MÖ 2. ve 1. binyıllarda kullanılan bir grup Hint-Avrupa diline Anadolu dilleri adı verilir. Bu diller arasında en önemlisi ve en iyi tanınanı, MÖ 1600-1100 yılları arasında yazılı belge bırakmış olan Hititçe'dir (nesili). Hitit imparatorluğu döneminde, Hititçe ile akraba diller olan Luvice (Luwili) ve Palaca da konuşulmuştur. Luvicenin yayılım alanı Güney ve Batı Anadolu, Palaca'nınki ise Kuzeybatı Anadolu'dur.
Erken antik çağda, Luvice'den türemiş olduğu tahmin edilen Likya dili, Lisya dili, Karya dili, Pisidia dili, Side dili ve kökenleri yeterince bilinmeyen Paphlagonia dili ile Kappadokia dili kullanılmıştır. Bu dillerin tümü MÖ 1. yüzyıla doğru Yunancanın egemen dil olması üzerine tarih sahnesinden çekilmişlerdir.
21. yüzyılda ise Anadolu-Mezopotamya bölgesinde Ural-Altay dil ailesine bağlı Anadolu lehçesi kullanılır.
&
Murşili'nin tutulması
II. Murşili dönemine ait bir metinde bahsedilen güneş tutulması, Antik Yakın Doğu kronolojisi içinde Hitit İmparatorluğu'nun mutlak kronolojisi için büyük önem taşımaktadır. Metin, Murşili'nin hükümdarlığının onuncu yılında, kral kuzeydoğu Anadolu'da Hayasa-Azzi Krallığı'na karşı bir sefer başlatmak üzereyken, "Güneş bir işaret verdi" (Hititçe: istanus sakiyahta) demektedir.
Annallardaki referans ilk olarak Emil Forrer (1926) tarafından bir tutulmayı tanımladığı şeklinde yorumlandı, Schorr (1928) onu 13 Mart MÖ 1335'te öğleden sonra Anadolu'da halka şeklinde görünen tutulma olarak tanımladı.
24 Haziran MÖ 1312 öğleden sonra kuzey Anadolu'da tam güneş tutulması günümüzde daha yaygın olarak kabul görmektedir. Paul Åström (1993), gün doğumunda kısmi bir tutulma olarak görülebilecek olan alternatif 13 Nisan MÖ 1308 tarihini önerir. Peter J. Huber ise 8 Ocak MÖ 1340 tarihini önerir.[
MÖ 1312 tutulması
MÖ 1312 tutulması öğleden sonra erken saatlerde kuzey Anadolu'da meydana geldi ve etkileri Murşili ve adamları için sefer sırasında oldukça göz alıcı oldu:
24 Haziran MÖ 1312, tam tutulma, maksimum 10:44 UTC, 38.2°K 13.7°D (Sicilya)
MÖ 1312 tarihi, Murşili'nin hükümdarlığının MÖ 1322 veya 1321'de başladığını ima eder. Bu tarih kabaca Tutankhamun'un ölümü için önerilen tarih olacaktır. I. Şuppiluliuma'nın, bir Firavun'un dul eşinden (Annalda Dakhamunzu olarak geçen) bir mektup aldığında Karkamış'ı kuşattığı bilinmektedir. Şuppiluliuma kısa bir süre sonra öldü ve halefi II. Murşili oldu (kardeşi Prens Zannanza'nın öldüğü Mısır'a gönderilecekti). Dolayısıyla bu kronolojik bir çapa gibi görünüyor. Ancak, örneğin ölen Firavun'un Akhenaton olduğunu veya Tutankhamun'un daha sonra öldüğünü iddia eden başka görüşler de vardır.
MÖ 1308 tutulması
Buna karşılık, MÖ 1308 tutulması halka şeklindeydi ve sabahın erken saatlerinde Arabistan üzerinde (ve sadece Anadolu ve Suriye üzerinde yarı gölgeli) başladı ve Orta Asya'nın üzerinde zirveye ulaştı:
13 Nisan MÖ 1308, halkalı tutulma (%94,8), maksimum saat 04:16 UTC, 44.9°K 85.7°D (Tanrı Dağları)
Konuyla ilgili yayınlar
- Paul Astrom, 'The Omen of the Sun in the Tenth Year of the Reign of Mursilis II', in Horizons and Styles: Studies in Early Art and Archaeology in Honour of Professor Homer L. Thomas, (1993)
- Trevor R. Bryce, The Kingdom of the Hittites, Clarendon Oxford University Press, (1998)
wikipedia.org/wiki/Murşili%27nin_tutulması
&
Thales tutulması
Thales Tutulması, Herodotos'un Tarih'ine göre, Yunan filozof Miletli Thales tarafından doğru bir şekilde tahmin edilen bir güneş tutulmasıydı. Herodotos'un hesabı doğruysa, bu tutulma, meydana gelmeden önce bilindiği için kaydedilen en eski tutulmadır. Birçok tarihçi, öngörülen tutulmanın MÖ 28 Mayıs 585'teki güneş tutulması olduğuna inanmaktadır.[1][2] Thales'in tutulmayı tam olarak nasıl öngördüğü belirsizliğini korumaktadır; bazı bilim adamları, tutulmanın asla tahmin edilmediğini iddia etmektedir.[3][4][5] Diğerleri farklı tarihler için tartıştılar,[6] ancak yalnızca 28 Mayıs MÖ 585'teki tutulma, tarihsel olayı açıklamak için gerekli görünürlük koşullarıyla eşleşmektedir.[7]
Herodotos'a göre, tutulmanın görünümü bir alamet olarak yorumlandı ve Medler ile Lidyalılar arasında uzun süredir devam eden bir savaşta bir muharebeyi kesintiye uğrattı. Çatışma hemen durdu ve ateşkesi kabul ettiler. Gök bilimciler tarihi tutulmaların tarihlerini hesaplayabildikleri için Isaac Asimov bu savaşı tarihi bugüne kadar kesin olarak bilinen en eski tarihi olay olarak nitelendirdi ve bu öngörüye "bilimin doğuşu" adını verdi.
Herodotos'un anlatımı
Herodotos Tarih 1.73-74'te, Medler ve Lidyalılar arasındaki dönemde bir savaşın başladığını belirtir. Savaşın iki nedeni vardı: İki tarafın Anadolu'da çatışan çıkarları vardı, ama aynı zamanda bir intikam güdüsü de vardı. Medler tarafından istihdam edilen ve Kral Siyaksares tarafından hakarete uğrayıp eli boş dönen bazı İskit avcıları vardı. Avcılar intikam almak için oğullarından birini katledip, etini Medlere yemek olarak verdiler. Avcılar daha sonra Lidyalıların başkenti Sardis'e kaçtılar. Siyaksares, İskitlerin kendisine iade edilmesini istediğinde, Alyattis onları teslim etmeyi reddetti; karşılık olarak, Medler işgal etti.
Daha sonra, Siyaksares kendisinden talepte bulunmak için gönderildiğinde Alyattis'in yandaşlarından vazgeçmeyi reddetmesi üzerine, Lidyalılar ve Medler arasında savaş patlak verdi ve beş yıl boyunca çeşitli başarılarla devam etti. Bu süreçte Medler Lidyalılara karşı birçok zafer kazandılar ve Lidyalılar da Medlere karşı birçok zafer kazandı. Diğer savaşları arasında bir gece nişan vardı. Bununla birlikte, denge her iki ulusun da lehine olmadığı için, altıncı yılda başka bir çarpışma oldu ve bu sırada, savaş iyice ısınırken, gün aniden geceye dönüştü. Bu olay Miletli Thales tarafından önceden bildirilmişti, o da İyonyalıları bu konuda önceden uyarmış ve olayın tam olarak gerçekleştiği yılı saptamıştı. Medler ve Lidyalılar, değişimi gözlemlediklerinde, savaşmayı bıraktılar ve barış şartlarının kabul edilmesini istiyorlardı.
Barış anlaşmasının şartları kapsamında Alyattis'in kızı Aryenis, Siyaksares'in oğlu Astyages ile evlendi ve Halis Nehri (Günümüzde Kızılırmak, Türkiye) iki savaşan ulusun sınırı olarak ilan edildi.
Muharebe tarihiyle ilgili alternatif bir teori, Herodotos'un şahsen tanık olmadığı olayları dikkatsizce anlattığını ve ayrıca güneş tutulması hikâyesinin onun metninin yanlış yorumlanması olduğunu öne sürer. Bu görüşe göre, yaşananlar, ayın doğuşundan hemen önce, alacakaranlıkta bir ay tutulması olabilirdi. Savaşçılar savaş faaliyetlerini önceki günlerde olduğu gibi dolunay bekleyerek planlamış olsalardı, kapalı bir ay yükselirken alacakaranlığın aniden çökmesi tam bir şok olurdu. Bu teori doğruysa, savaşın tarihi MÖ 585 (güneş tutulması tarihine dayanarak Plinius tarafından verilen tarih) değil, muhtemelen 3 Eylül MÖ 609 veya 4 Temmuz MÖ 587, bu tür alacakaranlık zamanındaki ay tutulmalarının gerçekleştiği tarihler olacaktır.
Thales'in tahmini
Hikâyenin doğruluğu konusunda şüpheler olsa da, Herodotos'unkinin yanı sıra hikâyenin başka anlatıları da var. Laertios Diogenes, Thales ile aynı yüzyılda yaşayan Ksenophanes'in tahminden etkilendiğini söyler ve ayrıca Sokrates öncesi Demokritos ve Herakleitos'tan ek tanıklıklar verir.
Thales'in sözde öngörüsü sırasında, tutulmalara Ay'ın Dünya ile Güneş arasına girmesinin neden olduğu henüz bilinmiyordu; bu, bir asırdan fazla bir süre sonra Anaksagoras ya da Empedokles'e kadar keşfedilemeyecek bir gerçekti.
Eğer anlatım doğru ise, Thales'in tutulmaların tekrarlarındaki kalıpları tanıyarak herhangi bir tutulmanın zamanlamasını hesaplamak zorunda kalacağı öne sürülmüştür.
Thales'in belirlemesinde Saros döngüsünü kullanmış olabileceği veya Babil astronomisi hakkında biraz bilgi sahibi olabileceği öne sürülmüştür. Ancak, Babilliler o noktada güneş tutulmalarının yerel koşullarını tahmin etmekten çok uzaktı, bu da bu hipotezi pek olası kılmaz.[4][12] Aslında, belirli bir konum için bir tutulmayı tahmin etmek için güvenilir bir şekilde kullanılabilecek bilinen bir döngü yoktur ve bu nedenle, herhangi bir doğru tahmin şansa bağlı olacaktır.
Tutulma
Tutulma, Atlantik Okyanusu üzerinde 37.9°K 46.2°B'de zirve yaptı ve tam gölge yolu akşam saatlerinde güneybatı Anadolu'ya ulaştı ve Halys Nehri, sağlanan ΔT için hata payının hemen içindedir.
Konuyla ilgili yayınlar
- K. Leloux, "The Battle of the Eclipse (May 28, 585 BC): A Discussion of the Lydo-Median treaty and the Halys border", in Polemos, 19-2 (2016), pp. 31–54 7 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- Alden A. Mosshammer, "Thales' Eclipse", Transactions of the American Philological Association, Vol. 111, 1981, pp. 145–55 (JSTOR 22 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
- G. B. Airy, "On the Eclipses of Agathocles, Thales, and Xerxes", Philosophical Transactions of the Royal Society of London, Vol. 143, 1853, pp. 179–200
- Herodotus, The Histories, translated by Robin Waterfield, (1998). New York: Oxford University Press. 0-19-282425-2
- Tony Jacques: Dictionary of Battles And Sieges: A Guide to 8,500 Battles from Antiquity Through the Twenty-first Century. F-O Greenwood Publishing Group 2007, 0-313-33536-2, p. 428 (Google Kitaplar'da Auszug, s. 428,)
wikipedia.org/wiki/Thales_tutulması
&
Saros döngüsü
Saros döngüsü, astronomide 223 sinodik aydan oluşan bir döngüdür. (Sinodik ay ay evrelerinin kendi kendini tekrar etmesi içşn geçen süredir) Bu döngünün yarısına sar denilir. Saros döngüsü Milattan önce Babilliler tarafından biliniyordu.
Bir Güneş veya Ay tutulması Güneş, Dünya ve Ay'ın aynı hizaya gelmesi sonunda oluşur. Bu durum yılda birkaç defa olabilir. Her tutulma sırasında yatay düzlemde üç cisim aynı hizaya gelmiş olur. Ancak Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüş düzlemiyle Ay'ın Dünya çevresindeki dönüş düzlemi arasında 5.145 derece kadar fark vardır. Bu sebepten tutulmaların çoğunda üç cisim düşey düzlemde aynı hizada değildir. Saros döngüsü tutulma sırasında hem yatay hem de düşey düzlemdeki konumların aynı olduğu iki tutulma arasındaki süredir. Bu süre 223 sinodik ay yanı 18 yıl 11 gün ve 8 saat uzunluğundadır. Her tutulmadan bir sar (yarım saros) sonra benzer özellikte bir Güneş tutulması olur.
Mesela 16 Haziran 2000 tarihindeki Ay tutulması ile 27 Haziran 2018 tarihli tutulmalar tamamen aynı karakterdedir. (Dünya'nın kendi çevresindeki dönüşü sebebiyle tutulma farklı meridyenlerde olabilir.)
wikipedia.org/wiki/Saros_döngüsü
&
Kızılırmak
Kızılırmak, eskiden Halis (Grekçe: Ἅλυς Alys) veya Alis (Ermenice: Ալիս), Sivas'ın İmranlı ilçesindeki Kızıldağ eteklerinden doğan ve Samsun'un Bafra ilçesinde Karadeniz'e dökülen bir nehir. 1.355 km. (841 mil) uzunluğu ile Türkiye'nin kendi sınırları içerisinde doğup kendi sınırları içinde denize dökülen en uzun akarsuyu olma özelliğini taşır. Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum, Sinop ve Samsun illerinden geçen Kızılırmak, aralarında Delice Irmağı, Devrez ve Gökırmak gibi çok sayıda akarsu ve çayın sularını da toplayarak büyük bir kavis çizerek Bafra Burnu'ndan Karadeniz'e ulaşır.
Kızılırmak, Karadeniz'e döküldüğü alanın da içinde yer aldığı 56.000 hektarlık deltasıyla Türkiye'nin önemli sulak alanlarının başında gelmektedir. Irmak üzerinde kurulu 12 baraj ve hidroelektrik santrali ile ülke enerji üretiminde önemli bir yere sahiptir ve geçtiği illerdeki tarım arazilerinin sulama faaliyetlerinde ırmaktan yararlanılmaktadır.
Doğal yaşam
Kızılırmak; kuzeydoğusundan Yeşilırmak havzası, doğudan Fırat havzası, güneydoğudan Seyhan, güneybatı ve güneyden Konya kapalı havzası, batıdan Sakarya Irmağı havzası, kuzeybatıdan Yenice Batı Karadeniz akarsuları havzaları ile komşudur. Türkiye toplam alanının 1/10'unu drene eder. Yukarı havzasında jipsli arazilerden geçen ırmağın suları acılaşır.
Havzada bazı alanlarda vadi genişleyerek ovaya dönüşür. Yukarı havzada; Hafik, Zara, Sivas ovaları, aşağı havzada; Kargı, Osmancık, Tosya ve en büyüğü Bafra Ovasıdır.
Aşağı Kızılırmak Sıralaması Balık Dünyası
Aşağı Kızılırmak ıralaması üzerinde sayılan alanlarda: 1- Güvercinlik Göleti 2- Cevizlik Göleti 3- Gamlık Deresi 4- Dereköy Göleti 5- İstavloz Çayı 6- Uluçay (Vezirköprü) 7- Narlı Göleti 8- Altınkaya Baraj Gölü 9- Eser Çayı 10- Ağacalan Çayı 11- Derbent Baraj Gölü 12- İlyaslı Çayı 13- Cemal Deresi 14- Kaynatma Deresi 15- Kızılırmak; olmak üzere Haziran 2003 ila Eylül 2005 tarihleri arasında Prof. Dr. Nazmi Polat ve arkadaşları; Selma Uğurlu, Şevket Kandemir tarafından yapılan bilimsel çalışmalarda; 10 familyaya ait (Anguillidae, Atherinidae, Balitoridae, Cyprinidae, Gobiidae, Percidae, Poecilidae, Salmonidae, Siluridae, Syngnathidae) 22 tür ve 3 alt tür saptanmıştır.
- Familya: Anguillidae
- Anguilla anguilla (Linnaeus, 1758)
- Familya: Atherinidae
- Atherina boyeri (Risso, 1810)
- Familya: Balitoridae
- Oxynoemacheilus eregliensis (Banarescu&Nalbant 1978) Endemik tür
- Barbatula kosswigi (Erk’akan ve Kuru, 1986)
- Oxynoemacheilus banarescui (Delmastro, 1982)
- Familya: Cyprinidae
- Alburnoides bipunctatus (Bloch,1782)
- Alburnus chalcoides (Güldenstädt, 1772)
- Barbus tauricus (Kessler, 1877)
- Capoeta sieboldii (Steindachner, 1864)
- Carassius auratus auratus (Linnaeus, 1758)
- Chondrostoma angorense (Elvira, 1987)
- Cyprinus carpio (Linnaeus, 1758)
- Squalius cephalus (Linnaeus, 1758)
- Tinca tinca (Linnaeus, 1758)
- Familya: Gobiidae
- Neogobius fluviatilis (Pallas, 1814)
- Neogobius melanostomus (Pallas, 1814)
- Familya: Percidae
- Perca fluviatilis (Linnaeus, 1758)
- Sander lucioperca (Linnaeus, 1758)
- Familya: Poecilidae
- Gambusia holbrooki (Girard, 1859)
- Familya: Salmonidae
- Salmo trutta labrax (Pallas, 1814)
- Oncorhynchus mykiss (Walbaum, 1792)
- Familya: Siluridae
- Silurus glanis (Linnaeus, 1758)
- Familya: Syngnathidae
- Syngnathus abaster (Risso, 1827)
- Syngnathus acus (Linnaeus, 1758)
Kuzeyi ise, yüksek plato sahasını ihtiva eder. Bu araştırmada, Delice Irmağı algleri farklı habitatlardan (epipelik, epifitik, epilitik, plankton)
wikipedia.org/wiki/Kızılırmak
Yunus Emre 3.Bölüm= 18:47 dakika'da gecen irmak
§§§§§
Çıkarılan eserler
1920 yılına dek yapılan kazılarda çıkarılan eserlerin büyük çoğunluğu British Museum ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde yer almaktadır. Daha az sayıda parça ise Louvre Müzesi ve Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Kazı çalışmaları
Antik kentin kalıntıları ilk kez 1699 yılında bir İngiliz şirketinin Halep temsilcisi olan Henry Maundrell tarafından fark edilmiştir.1876 yılında Britanya Müzesi tarafından görevlendirilen Asurolog George Smith kalıntıların Kitâb-ı Mukaddes'te bahsedilen Karkamış'a ait olduğunu saptamıştır.
İlk kazı çalışmaları 1878-1881 yılları arasında Britanya İmparatorluğu Halep Konsolosu Patrick Henderson tarafından British Museum adına yapılmıştır. Henderson kazı çalışmaları sırasında kentin ilk yerleşim planını hazırlamıştır. Ayrıca kazı sırasında çıkarılan tarihî eserler British Museum'a gönderilmiştir.
İlk kazı sırasında çıkarılan arkeolojik bulgular çalışmaların devamının gelmesini sağlamış, David George Hogarth ve Reginald Campbell Thompson kentteki ikinci kazı çalışmasını 1908 yılında başlatmıştır. 1911 yılında ise Hogarth çalışmaları tekrar başlatmış, 1914'e dek süren araştırmaya daha sonra Thomas Edward Lawrence da dâhil olmuştur.
NOT: Thomas Edward Lawrence YINE TARIH BASINDA!!!
Daha sonra ise British Museum bölgeyi araştırma adına geniş bir proje hazırlamış ve kazılar Lawrence ile Leonard Woolley'e devredilmiştir. Bu yapılan kazıların sonuçları British Museum'un yayımladığı "Carchemish" adlı üç ciltlik eserle arkeoloji dünyasına duyurulmuştur.
1920 yılında Millî Mücadele sürmekte iken bir Fransız karakolu hâline getirilen kente tekrar kazı yapmaya gelen Woolley, Karkamış ve yakınlarında çatışma yapılmasını yasaklamıştır. Savaş sonrasında iç kentin tamamı ve dış kentin bir kısmı Türkiye topraklarında kalan Karkamış askerî yasak bölge ilan edildiği ve mayınlandığı için Türkiye'deki kısmında bir daha kazı yapılamamıştır. 2011 yılının eylül ayında ise mayınların temizlenmesi ile birlikte kentte tekrar arkeolojik kazılar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi, Bologna Üniversitesi ve Gaziantep Üniversitesi'nin projesi olan Türk-İtalyan ortak kazıları Nicolò Marchetti başkanlığında hâlen yürütülmektedir.
Ağustos ve Kasım 2012 arasında devam eden kazıların ikinci periyodu sırasında MÖ 900 yılına tarihlenen Katuva Sarayı başta olmak üzere yeni sanat eserleri ve arkeolojik bulgular tespit edilmiştir.
NOT; Hitit hakimiyeti dönemi
| Katuva | yaklaşık MÖ 900 | Hititler döneminin son kralı. |
((( Özellikle Yahdul-Lim'in MÖ 1745'te ölümü ile Piyassili'nin MÖ 1315'te tahta çıkışı arasında geçen yaklaşık dört yüzyıllık dönem hakkında hiçbir bilgi yoktur. Hitit ve Asur hakimiyeti altında geçen dönemlerde de bazı bilgiler eksiktir.)))
Suriye tarafındaki dış kentte yapılan arkeolojik araştırmalarsa 2006 yılında Karkamış arazisi projesi adıyla yürütülmüştür. DGAM, British Academy ve Britanya Araştırma Konseyi'nin finansmanıyla yapılan kazıların başkanlığını Durham Üniversitesi'nden Tony J. Wilkinson ve Edinburgh Üniversitesi'nden Edgar Peltenburg üstlenmiştir. 2010 yılında yine bu proje kapsamında bu sefer CBRL, Küresel Miraslar Fonu ve İngiliz Araştırma Konseyi'nin fonlarıyla bir dizi kazı çalışması yapılmıştır.
Antik kentin 2014 yılında Irak ve Şam İslam Devleti'nin kontrolüne geçen Suriye tarafındaki kısmı günümüzde mayınla kaplı, Türkiye tarafındaki kısım ise güvenlik sorunları nedeniyle beton duvarlarla örülü ve arkeologlar haricindeki ziyaretçilere kapalıdır.
Çıkarılan eserler
1920 yılına dek yapılan kazılarda çıkarılan eserlerin büyük çoğunluğu British Museum ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde yer almaktadır. Daha az sayıda parça ise Louvre Müzesi ve Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
&
Karkamış Muharebesi
Arka plan
MÖ 612'de Asurluların başkenti Ninova Babilliler tarafından işgal edilmiş, Asurlular geri çekilerek başkentlerini Harran'a taşımışlardır. Babilliler MÖ 610'da bu sefer de Harran'ı işgal etmiş, Asurlular da Karkamış'a çekilmek zorunda kalmıştır. Asur Kralı II. Aşur-uballit bunun üzerine Mısır ile ittifak yapmış, MÖ 609 yılında Mısır ordusu Babil üzerine yürümüştür.
Fakat Firavun II. Necho'nun ordusu Yehuda Kralı Yoşiyahu tarafından Megido'da (MÖ 609) karşılanmıştır. Çıkan savaşta Yoşiyahu öldürülmüş ve ordusu mağlup edilmiştir. Yoşiyahu'nun bedeni Yehuda usullerine uygun bir şekilde Davud'un yanına gömülmüştür.
Megiddo Muharebesi'nin ardından ilerlemeye devam eden Mısır ordusu Asur ordusu ile birleşmiş, Fırat'ı geçerek Harran'ı kuşatmıştır. Daha sonra ise Kuzey Suriye'ye çekilmiştir.
Savaş
II. Nebukadnezar'ın komutasındaki Babil ordusu Karkamış'a geçmiş ve Asur-Mısır ordusuyla karşılaşmıştır. Babil ordusu rakip kuvvetleri bozguna uğratmıştır. Böylece Asurlular bağımsızlıklarını kaybetmiş, Mısır geri çekilmek zorunda kalmış ve Yeni Babil İmparatorluğu Yakın Doğu'nun tek hakim devleti olmuştur. Babil bu savaştan sonra oldukça zenginleşmiş ve tarihinin en müreffeh dönemini yaşamıştır.
Savaş kayıtlar
British Museum'da sergilenen Nebukadnezar Kroniği'nde savaş hakkında bilgiler verilmektedir. Ayrıca Kitab-ı Mukaddes'in Yeremya ve Ağıtlar bölümlerinde Yoşiyahu'nun Mısır'a meydan okuması ve ölümü hakkında bilgiler vardır.
wikipedia.org/wiki/Karkamış_Muharebesi
&
Babilliler ile Mısırlılar arasında geçen Karkamış Muharebesi'nin yaşandığı bölgeden Kitâb-ı Mukaddes'te de bahsedilmektedir.
Kitâb-ı Mukaddes
Kitâb-ı Mukaddes, Mukaddes Kitap veya Kutsal Kitap, Eski Ahit ve Yeni Ahit'i kapsayan, Hristiyan inanışının temelini oluşturan ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaptır.
Kitab-ı Mukaddes yaygın olarak tüm zamanların en çok satan kitabı olarak kabul edilir, 100 milyon kopya yıllık satış tahmini olup özellikle ilk kitlesel basılı kitap oluşu Batı'da, edebiyat ve tarih üzerinde büyük bir etki yaratmıştır.
2021'in başından itibaren Kutsal Kitap'ın veya bazı bölümlerinin çevrildiği toplam 3.435 dil vardır: 704 dilde Kutsal Kitap'ın tam çevirisi, 1.571 dilde Yeni Ahit'in tam çevirisi ve 1.160 dilde kısmi olacak şekilde çeviriler mevcuttur.
“Küçük kitaplar” anlamına gelen biblia, papirüs bitkisinin iç kısmı için kullanılan "biblos"tan gelir. Eski çağlarda papirüs bitkisi yazı yazmak için “kâğıt” üretiminde kullanılırdı. Mısır'dan ithal edilen papirüs, bir Fenike limanı olan Gebal üzerinden geldiği ve Yunanlar da Gebal kentine 'Byblos' dedikleri için bu adı almıştır. Zamanla, papirüs üzerine yazılan çeşitli belgeler için genel olarak biblia ifadesi kullanılmaya başlandı.
Böylece, 'biblia' sözcüğü her tür yazı, tomar, kitap, belge, hatta küçük kitaplardan oluşan koleksiyonlar için kullanılır oldu.
M.Ö. ikinci yüzyılda İbranice Kutsal Yazılardaki kitapların bütününe Yunancada ta biblia deniyordu. Daniel 9:2'de şöyle yazar: “Ben Daniel, kitaplardan ... fark ettim.” Septuagint çevirisinde bu ayette, biblos sözcüğünün çoğulu ve yönelme hali olan biblois geçer.
Elçi Pavlus'te şöyle yazdı: „Gelirken, Troas’ta Karpos’un yanında bıraktığım kaftanı, tomarları [Yunanca: biblia], özellikle de parşömenleri getir.“ (2. Timoteos 4:13) Yunanca Kutsal Yazılarda farklı gramer yapılarıyla 40'tan fazla kez geçen biblion ve biblos sözcükleri, genellikle “tomar(lar)” ya da “kitap(lar)” olarak tercüme edilmiştir.
Testament" ve Ahit / Antlaşma
Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin tercümesidir.
- "Fakat onların fikirleri körleşmişti; çünkü Mesih'te ortadan kaldırılmış olan aynı peçe, Eski Anlaşmanın okunmasında bugüne dek kaldırılmamış olarak duruyor." (2. Korintoslular 3:14; Kitabı Mukaddes, 2004)
- "İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar." (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)
Latince "testamentum" sözcüğünün anlamı hakkında Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: "Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden testamentum kelimesinin testament (vasiyetname) ya da son istek anlamına geldiği düşünüldü; halbuki yalnız ahit anlamına gelir."
2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında ahit yani antlaşma demektir.
Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında; eski "diathḗké"de okumanın, gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski "diathḗké" Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.
Yunanca "diathḗké" sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) kitabı kastetmez. Pavlus, 2. Korintoslular 3:14'teki sözleriyle bu 39 kitabın küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağında Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa tarafından yerine getirildiğini ve böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, "diathḗké"nin asıl anlamıyla uyum içindedir.
İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan “Kutsal Yazılar” olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.
O nedenle Eski Ahitten yani Eski Antlaşmadan İbranice Kutsal Yazılar ya da İbranice Kutsal Kitap olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmının büyük bir bölümünün orijinal hali İbranice yazılmıştır. Benzer şekilde Yeni Ahit yani Yeni Antlaşma denilen kısımdan da Yunanca Kutsal Yazılar ya da Yunanca Kutsal Kitap olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmını yazmak üzere Yunanca kullanıldı.
İslamiyet'te
İslam dininden etkilenmiş olan dillerde Kur'an'dan önceki üç kutsal kitap Tevrat, Zebur ve İncil olarak adlandırılmaktadır.
Tevrat ve Zebur
Bir görüşe göre Tevrat adı İbranice torah kelimesinden Arapçaya geçmiştir ve Musa'nın beş kitabı için kullanılır. Fakat gelenekte Tevrat denilince İbranice (ve Aramca) yazılmış olan tüm 39 kitabı da kapsayan İbranice Kutsal Yazılar anlaşılır. Bu iki farklı anlayışın sebebi, Kur'an'da Tevrat'ın hangi peygambere verildiğinin açıkça belirtilmemesidir. Ayetlerde Musa'ya Kitap'ın verildiği, Tevrat'ın bir hidayet ve nur olarak İsrailoğullarının elinde olduğu ve peygamberlerin onunla hükmettikleri belirtilmekte ama Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Kur'an bilginleri 'Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğu'nda fikir birliği etmişlerdir. Onlardan hiçbiri İncil'in İsa, Zebur'un Davud'la birlikte zikredilmesine rağmen Tevrat'ın Musa ile zikredilmemesinin üzerinde durmamışlardır.
İslam inancında Zebur'un Tevrat'tan ayrı bir kitap olduğu kabul edilir. Çünkü Kur'an'da Tevrat, Zebur ve İncil'in isimleri ayrı ayrı zikredilmektedir. Fakat Zebur Kutsal Kitap içinde Tevrat'tan ayrı bir kitap değil Tevrat'ın 39 bölümünden biridir. Orada Mezmurlar adıyla geçer (İbranice: Mizmor, çoğulu: Mizmorim [ilahi şarkı], Arapça: Mezmur/mizmar, çoğulu: Mezamir [çalgı, kaval], Yunanca: Psalmoi [arp eşliğinde söylenen şarkı]). Bazı dil bilimcilere göre zebûr kelimesinin kökeni yazmak anlamındaki zebr masdarıdır (Lisânü'l- Arab, Tâcü'l-ʿarûs).[9]
Zeccac'a göre ise Zebur kelimesinin kökü menetmek anlamına gelen zebrdir. İşte Davud'a verilen Zebur da içinde kötülüklerden sakındıran nasihatler ve vaazlar bulunduğu için bu isimle anılmıştır.
Eski Ahit
Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmı İbranice Kutsal Yazılar, Eski Ahit ya da Eski Antlaşma olarak adlandırılır. 39 bölümden oluşur. Tevrat ve Zebur'u içerisinde barındırır.
Yahudilerin kutsal kitaplarından Tanah ile bölüm adları ve sınıflandırmalar hariç hemen hemen aynıdır. Eski Ahit, İsa'nın doğumundan önceki çok uzun bir zaman diliminde Yahudi peygamberleri, din adamları ve alimleri tarafından yazılmıştır. Sayısız peygamberliklerde Mesih'in gelişi önceden bildirildi.
Hristiyan mezheplerin çoğu İbranice Kutsal Yazıların (Tanah) Eski Ahit olarak adlandırılmasının nedeni, Sina Dağı'nda Musa aracılığıyla İsrailoğulları ile yapılan antlaşmanın Pentatök'te (Musa'nın beş kitabı) kayıtlı olmasıdır (Çıkış 20-40; Levioğullarının ekseriyeti; Sayılar 19; Kanunun Tekrarı'nın ekseriyeti). Yahudiler Tanah'ın Eski Antlaşma olarak anılmasını uygun bulmazlar.
Yeni Ahit
Kitab-ı Mukaddes'in ikinci bölümünü oluşturan Yunanca Kutsal Yazılar (Yeni Ahit) ise, İsa'nın ölümünden sonra elçileri Havariler ve iş arkadaşları tarafından yazılmıştır. 27 bölümden oluşur. Hristiyan alimlerince kanonik kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri Yeni Ahit'in ilk dört bölümünü oluşturur.
Hristiyanlar Tanrı'nın Musa ile yaptığı antlaşmadan yüzlerce yıl sonra, İsa aracılığıyla yeni bir antlaşma yaptığına inanırlar. Bu nedenle Hristiyanların ekseriyeti Kitab-ı Mukaddes'in İsa'dan bahseden ikinci bölümünü Yeni Ahit olarak adlandırırlar. Bununla birlikte Yahudiler ikinci bir antlaşmayı kabul etmez.
İncil
İncil adı Yunanca euaggélion kelimesinden türemiştir ve "iyi haber" anlamına gelir.[11] İsa'nın hayatını anlatan dört rapor (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) için kullanılır. Fakat Türk kültüründe İncil adı daha geniş bir anlamda Yunancada yazılmış olan tüm 27 kitabı da (Yunanca Kutsal Yazılar) kasteder.
Yahudilikte
Yahudiler Kutsal Kitap'ın İbranicede yazılmış olan kısmına inanmaktadırlar. O, Tanah olarak adlandırılır.
Tanah
Üç kısımdan oluşur: 1. Tora (Yasa/Öğreti) 2. Nev'im (Peygamberler) ve 3. Ketuvim (Kitaplar).
Tanah kavramı (İbranice: תנ״ך TNK; not: İbranicede K harfi ortada ve sonda kullanıldığı zaman H olur) bu üç kısmın ilk harflerini içeriyor: T (=Tora), N (=Nev'im) ve K (=Ketuvim).
Kutsal Kitap ve arkeoloji
Davut'un evi
Davut'tun adı Kutsal Kitap'ta 1.138 kez geçer ve genellikle yönetici aileye atıfta bulunmak için kullanılan "Davud'un evi" ifadesi 25 kez geçer (1. Samuel 16:13; 20:16). Ancak yakın zamana kadar, David'in gerçekten yaşadığına dair Kutsal Kitap dışında bir kanıt yoktu.
Profesör Avraham Biran liderliğindeki bir grup arkeolog, 1993 yılında İsrail'in kuzey kesiminde Tel Dan adı verilen eski bir moloz yığını üzerinde bir bazalt bloğu ortaya çıkardılar. Bu taşa “Davut Evi” ve “İsrail Kralı” kelimeleri oyulmuştur.[26] M.Ö. 9. yüzyıla tarihlenen yazıt İsrail'in düşmanı olan ve İsrail'in doğusunda yaşayan Aramiler tarafından dikilmiş bir zafer anıtının parçası olduğuna inanılıyor.
Profesör Biran ve meslektaşı Profesör Joseph Naveh'in bir raporuna dayanarak şunları söyledi: "Bu, David adının İncil dışı antik bir yazıtta ilk kez bulunmasıdır."[27] Ayrıca başka bir ayrıntı daha dikkat çekicidir. "Davud'un Evi" ifadesi tek kelime olarak görünüyor. Dilbilimci Profesör Anson Rainey, “bir kısa çizgi . . . özellikle iyi bilinen bir özel isim ise, genellikle dışarıda bırakılır. 'Davut Evi' M.Ö. 9. yüzyılın ortalarında şüphesiz böyle bir siyasi ve coğrafi özel isimdi.”[28] Böylece, Kral Davud ve ardılları, antik dünyada iyi biliniyorlardı.
Ninive (Ninova)
19. yüzyılın sonlarında bazı Kutsal Kitap eleştirmenleri, Kutsal Kitap'ta adı geçen Asur şehri Ninive'nin varlığını sorguladı. Ancak 1849'da Sir Austen Henry Layard, Kral Sanherib'in Kujundşik'teki sarayının kalıntılarını ortaya çıkardı. Anlaşıldığı üzere, o yer eski Nineve'e aitti. Bu yüzden eleştirmenler bu konuda susturuldu.
İyi korunmuş bir odanın duvarlarında, sağlam bir şekilde tahkim edilmiş bir şehrin nasıl ele geçirildiği ve esirlerin fatihlerin kralının önüne nasıl getirildiği gösterildi. Kralın üzerinde şu yazı vardır: “Dünyanın Kralı, Asur Kralı Sanherib, tahtına oturdu ve Lachis'ten gelen ganimeti inceledi”.[29] Yazıtlı bu duvar kabartması British Museum'da görülebilir. Bu, 2. Krallar 18:13, 14'te sözü edilen, Yahuda kenti Lakiş'in Sanherib tarafından ele geçirilmesine ilişkin Kutsal Kitap'taki rapora uyum içindedir. Layard, keşfin önemi hakkında şunları yazdı: “Bu keşiflerden önce, Kutsal Kitap kaydını her ayrıntısıyla doğrulayan, ... Hizkiya [Yahuda Kralı] ile Sanherib arasındaki savaş hikayesini toprak ve moloz yığını altında bulmanın muhtemel veya mümkün olduğunu kim düşünebilirdi?”[30]
Arkeologlar, pek çok başka eseri ortaya çıkardılar: çanak çömlek, bina molozları, kil tabletler, madeni paralar, belgeler, anıtlar ve yazıtlar. Kazıcılar, İbrahim'in yaşadığı, ticari bir metropol ve dini bir merkez olan Kildani şehri Ur'u ortaya çıkardılar (Başlangıç 11:27-31).[31]
19. yüzyılda keşfedilen Nabonidus Kroniği, Babil'in M.Ö. 539'da Büyük Cyrus tarafından devrilmesini anlatıyor. Bu olay Daniel 5'te de anlatılır.[32]
Eski Selanik'te bir şehir kapısı üzerinde (parçaları British Museum'da saklanmaktadır) "politarchlar" olarak adlandırılan şehir liderlerinin isimleriyle bir yazıt bulunmuştur. Klasik Yunan edebiyatında “politarch” kavramı geçmez, ancak İncil yazarı Luka tarafından kullanılmıştır (Elçilerin İşleri 17:6).[33] Diğer birçok ayrıntıda olduğu gibi, Luka bu noktada son derece kesindi.
Antlaşmala
Eski Antlaşma'nın anlamı
Eski Ahit, Tanrı ile İsrail halkı arasında yapılan bir antlaşmadır. Peygamber Musa bu ahdin aracısı olarak Tanrı'dan gelen kanunları kaleme aldığı için Kanun Ahdi ya da sadece Kanun da adlandırılır (İbraniler 7:19). Sina dağında yapılan bu ahit 10 emirle birlikte aşağı yukarı 600 başka kanunlar da içeriyordu.
Musa, ahit kitabına yazılmış olan kanunları İsrail halkının önünde okuduktan sonra onlar emirleri tutmak istediklerini dile getirdiler (Çıkış 24:7). Kurbanlar kesildikten sonra Eski Ahit yürürlüğe konuldu (Çıkış 24:8). Hayat ve tapınma için verilen kanunların yanında kurbanlar hakkındaki yönergeler büyük bir rol oynadı. Bu kişisel ve umumi kurbanlar günahları silip temizlemek (İbranice kafarʹ sözcüğünün birinci anlamı “örtmek” ya da “silip temizlemek”ti, fakat “kefaret” olarak da tercüme edilmişti) amacıyla kesildi.
Elçi Pavlus „boğaların ve keçilerin kanının günahları ortadan kaldırması olanaksız“ olduğunu yazdı. (İbraniler 10:4) Bu kurbanlar sayesinde „günahlar hatırlatılmış oluyordu.“ (İbraniler 10:3) Bu şekilde eski ahit „Mesih’e götüren“ bir „eğitici“ oldu (Galatyalılar 3:24), çünkü İsa'nın fidye niteliğinde (Matta 20:28) olan ölümü „günahlar için kalıcı değerde tek bir kurban“ olarak hizmet eder (İbraniler 10:12) ve insanların günahlarının bağışlanmasına yol açar (Koloseliler 1:14).
Bunun için Tanrı Eski Ahit yürürlükteyken Yeremya peygamber aracılığıyla “yeni bir ahit” yapacağını bildirmişti (Yeremya 31:31-33). Böylece Eski Ahit Yeni Ahit'e sevkeden bir „eğitici“ (Galatyalılar 3:24) ve bir öngörüydü (İbraniler 10:1).
Samiriye Pentatökü
Samiriye Pentatökü eski tarihli bir tercümedir ve İbranice Kutsal Yazıların (Eski Ahit) ilk beş kitabını içerir. Bu çeviri bir transliterasyondur. Samiriye yazısı eski İbranice yazısından türediğinden dolayı Musa'nın beş kitabının İbranice metni Samiriyelilerin kullandıkları harflere çevrildi.
M.Ö. 740'ta on kabilelik İsrail krallığı Asur imparatorluğu tarafından yıkıldı (2. Krallar 15:29). Üst tabakalı İsrailliler Asur'a sürgün edildikten sonra başka halklardan insanlar Samiriye yöresine getirildiler (2. Krallar 17:24). Samiriye bölgesinde kalmış olan İsarailoğullarının tapınması oraya yerleştirilen insanların kendi put tanrılarına sundukları tapınmayla birleştirildi. Samiriyeliler yalnız Musa'nın beş kitabını kutsal olarak saydıkları için Samiriye Pentatökü adlandırılan çevirisi yapıldı.
Bilginler yazılış tarihi konusunda hemfikir değildir. Bazıları M.Ö. ikinci yüzyılı öne sürer, başkaları ise tercümenin M.Ö. dördüncü yüzyılda yapıldığını düşünür. Samiriye Pentatökü ile İbranice metin arasında yaklaşık 6.000 fark bulunur, fakat bunlar ekseriyetle anlamını değiştirmeyen önemsiz ayrıntılardır. Bu tercümenin bugün mevcut olan en eski elyazmaları M.S. 12./13. yüzyıldandır.
Aramca Targumlar
Aramca kavram Targum “çeviri” ya da “yorumlama” anlamına gelir. Babil'e sürgün edilen Yahudiler Pers İmparatorluğu altında yaşadıkları zaman Aramca aralarında yaygın bir dil oldu. Bu sebepten dolayı Tanah ancak Aramca tercümeleriyle birlikte okunduğunda anlaşılabiliyordu.
Targum adlandırılan bu tercümelerin M.S. beşinci yüzyıldan sonra yapıldıkları düşünülüyor. Aramca Targumlar orijinal metne bağlı kalan tercümeler değil, anlamı farklı şekilde ifade eden serbest çevirilerdir.
Yeni Antlaşma'nın anlamı
Yeni Ahit ya da Yeni Anlaşma ifadesi, İsa Mesih'in ölmeden önce elçileriyle Akşam Yemeği olarak adlandırılan kutlamadaki sözlerinde yer alır (Matta 26:27, 28; Luka 22:20).
Eski Ahit (Musa aracılığıyla İsrail'e verilen kanun) yürürlükteyken Tanrı Yeremya peygamber aracılığıyla İsrail milletiyle “yeni bir ahit” yapacağını bildirmişti (Yeremya 31:31-33). Bu ahit Kanun ahdinden farklı olacaktı, çünkü kurbanlara gerek duyulmadan günahların bağışlanmasını mümkün kılacaktı (İbraniler 10:11, 12).
Kanun Ahdi Tanrı ve İsrailoğulları arasında (Çıkış 24:7, 8), yeni ahit ise Tanrı ve ruhi İsrail (Gal. 6:16) arasındadır. Önceki ahdin aracısı Musa'yken (Levioğulları 26:46) yeni olanın aracısı İsa’dır (İbraniler 8:6). Kanun Ahdi hayvanların kanıyla geçerli kılınmış (Çıkış 24:3-6), yeni ahit ise İsa’nın kanıyla geçerli kılınmıştır (İbraniler 9:11, 12). Kanun ahdi altındaki İsrail milletinin önderi Musa’yken, yeni ahitte yer alan kişilerin önderi İsa’dır. Hristiyan inanışına göre Yeni Ahit, Tanrı'nın Sina dağında İsrail ile yaptığı antlaşmanın yerini alır (İbraniler 8:13).
Eski ve yeni ahitlerTanrı'nın İbrahim peygambere olan vaadiyle başlar. Tanrı İbrahim peygambere oğlu İshak'ı kurban etmesini istedi. İbrahim oğlunu öldürecekken son anda Tanrı İbrahim peygamberi durdurur. Tanrı İbrahim'i imanından dolayı şu sözlerle bereketledi: „Varlığım üzerine yemin ederim ki, bunu yaptığın, oğlunu, biricik evladını esirgemediğin için, sana nimetler vereceğim ve soyunu göğün yıldızları, deniz kıyısındaki kum taneleri kadar çoğaltacağım. Senin soyun düşmanlarının kapısını ele geçirecek.“ (Başlangıç 22:16, 17)
Bu sözler İbrahim'in torunu Yakup'un soyu olan İsrail milletiyle gerçekleşti. Fakat İsrail milleti Tanrı'nın sonraki sözlerini yerine getirmedi: „Senin soyun aracılığıyla yeryüzündeki tüm milletler nimetler elde edecek, çünkü sözümü dinledin.” (Başlangıç 22:18).
Elçi Pavlus bu ayeti açıkladı. Şunu yazdı: „Amaç, İbrahim’e vadedilen nimetlerin İsa Mesih aracılığıyla bütün milletlere ulaşmasıydı... Vaatler İbrahim’e ve onun soyundan olana verildi. Birçok kişiden söz ediyormuş gibi “soyundan olanlara” demiyor. Tek kişiden söz ederek, “senin soyundan olana” diyor; o da Mesih'tir.“ (Galatyalılar 3:14, 16)
Pavlus'un yazdığı gibi, İbrahim'in bir tek soyu aracılığıyla „tüm milletler nimetler elde edecek“. İbrahim'in bu soyu İsa'ydı (Matta 1:1). Böylece Tanrı'nın İbrahim'le yaptığı ahit İsa vasıtasıyla ya da Yeni Ahit aracılığıyla gerçekleşecekti. Pavlus Eski Ahdin görevini şu sözlerle açıkladı: „Üstelik, dört yüz otuz yıl sonra gelen Kanun, Tanrı’nın daha önce yürürlüğe koyduğu ahdi geçersiz kılmaz ve vaadi iptal etmez. ... Öyleyse Kanun neden verildi? Kanun, İbrahim’in soyundan vaadi alan kişi gelene kadar suçları ortaya çıkarmak üzere sonradan eklendi. ... Böylece Kanun, imanla aklanabilelim diye bizi Mesih’e götüren eğiticimiz oldu.“ (Galatyalılar 3:17, 19, 24)
İsa'nın fidye niteliğinde (Matta 20:28) olan ölümü insanların günahlarının bağışlanmasına yol açar (Koloseliler 1:14) ve bu şekilde „tüm milletler nimetler elde edecek.“ (Başlangıç 22:18) Musa'nın kanunundaki (Eski Ahit) hayvan kurbanları „günahları ortadan kaldır“amadılar, fakat, „bu kurbanlarla her yıl günahlar hatırlatılmış oluyordu.“ (İbraniler 10:3, 4) Böylece Eski Ahit Yeni Ahit için bir eğitici olarak hizmet etti.
Yeni Ahit
Vulgata çevirisi
Bu çeviri, çok sayıda Katolik tercümanın Kutsal Kitap'ı Hristiyanlığın batı dünyasının birçok diline çevirmesinde kaynak metin olarak kullanıldı. Latince vulgatus kelimesi "yaygın, popüler" anlamına gelir. Vulgata, Batı Roma İmparatorluğu'ndaki sıradan insanlar tarafından kolayca anlaşılabilmesi için orijinal olarak o günün yaygın bilinen veya popüler Latince'siyle yazılmıştır. Bu çeviriyi yapan bilgin ve kilise atası Hieronymus (Jerome), Eski Latince Mezmurlar'ın gözden geçirilmiş iki baskısını Yunanca Septuagint ile karşılaştırmalı olarak hazırlamıştı. Bununla birlikte, Vulgata Kutsal Kitap'iyle ilgili çalışmasında, doğrudan orijinal dillerden, İbranice ve Yunancadan tercüme etti ve bu nedenle Vulgata bir tercümenin çevirisi değildi. Hieronymus, yaklaşık M.S. 390-405 yılları arasında İbraniceden Latince tercümesi üzerinde çalıştı. Tamamlanan çalışma, bu sıralarda Septuagint'in kopyalarında bulunan apokrif kitapları içeriyordu, ancak Hieronymus, kanonik ve kanonik olmayan Kitaplar arasında net bir ayrım yaptı.
Başka meşhur çeviriler
- Martin Luther ilk olarak Vulgata metninden değil, İbranice ve Yunanca orijinal metninden halkın anlayabileceği Almanca bir çeviri yapmıştır.
- En ünlü İngilizce çevirisinin adı 1611 tarihli Kral James Sürümü'dür. Bu çeviri, bazı Hristiyan inanırlarca hâlâ 'hatasız' olarak kabul edilmekte olup referans olarak kullanılmaktadır.
Kutsal Kitap'ın dilleri
İbranice
Kutsal yazıların çoğu İbranice yazılmıştır - toplam 39 kitap (malzemenin birçok çeviriye bölünmesine göre), bu kısım tüm Kutsal Kitap'ın toplam içeriğinin yaklaşık dörtte üçünü oluşturur. Ancak bu kitapların küçük kısımları Aramice yazılmıştır. İbranice Kutsal Yazılar, "Yahudilerin dili" (2. Krallar 18:26, 28), "Yahudice" (Nehemya 13:24) ve M.Ö. 8. yüzyılda öncelikle İbranice olan "Kenan dili"nden (İşaya 19:18) bahseder. Yunanca Kutsal Yazılarda "İbranice" terimi genellikle Yahudilerin diline uygulanır.
Dünya tarihi, İbrani dilinin kökenine, daha doğrusu Sümerce, Akadca (Asur-Babilce), Aramice ve Mısırca gibi bilinen en eski dillerden herhangi birinin kökenine hiçbir şekilde ışık tutmamaktadır. Bulunan en eski yazılı belgelerde bu diller tamamen geliştirilmiş görünmektedir.
İbranicenin Aramice veya Kenan lehçesinden türediği iddiası gibi, bilginlerin İbranice dilinin kökeni ve gelişimi hakkında ileri sürdükleri çeşitli görüşler, varsayıma dayanmaktadır. Aynı şey, İbranice Kutsal Yazılarda geçen çeşitli kelimelerin kökenlerini açıklamaya çalışmak için de söylenebilir. Bilim adamları bu kelimelerin çoğunu Akad veya Aramice bir köke bağlarlar. Dr. Edward Horowitz, "Etimolojide [kelimelerin kökenleri ve anlamları bilimi] konusunda bilginler arasında, hatta en seçkinleri arasında bile büyük bir anlaşmazlık vardır" diye açıklıyor. Daha sonra tanınmış etimologların belirli İbranice kelimeleri nasıl açıkladığına dair örnekler verir ve diğer tanınmış bilim adamlarının farklı bir açıklama ileri sürdüklerine işaret eder. Sonra şunu ekliyor: "Dolayısıyla eşit derecede saygı duyulan yetkililer arasındaki bu fikir ayrılıklarıyla sürekli karşı karşıyayız."[13]
Kutsal Kitap, İbranice olarak bildiğimiz dilin kökeni hakkında güvenilir bilgiler veren tek tarihsel kaynaktır. O, Nuh'un oğlu Sam'ın (Başlangıç 11:10-26) soyundan gelen "İbrani olan Abram"ın (Başlangıç 14:13) İsrailli soyundan konuşuluyordu. Tanrı'nın Sam'a peygamberlik yoluyla bahşettiği kutsama (Başlangıç 9:26) göz önüne alındığında, Tanrı'nın Babil'in mahkûm halkının dilini karıştırdığı zaman Sam'ın dilinin etkilenmediğini varsaymak mantıklıdır (Başlangıç 11:5-9). Buna göre Sam'ın dili, yani Adem'den itibaren konuşulan dil aynı kaldı. Bu, İbranice olarak anılan dilin insanlığın orijinal dili olduğu anlamına gelir.
Aramca / Aramice
Aramca, başlangıçta Aramiler tarafından konuşulan İbranice'ye yakın olan eski bir Sami dildir. Ancak zamanla, farklı lehçelerden (bazıları ayrı diller olarak kabul edildi) oluştu ve özellikle Güneybatı Asya'da yaygındı. Bu eski Aramice özellikle M.Ö. 2. binyıldan itibaren popüler hale geldi ve M.S. 500 civarına kadar konuşuldu. Kutsal Kitap'ın orijinal olarak yazıldığı üç dilden biridir. İbranice ʼAramith kelimesi beş kez geçer ve “Suriye dilinde” veya “Aramicede” olarak çevrilir (2. Krallar 18:26; İşaya 36:11; Daniel 2: 4; Ezra 4: 7 [iki kez]).
Eskiden Kildani olarak bilinen Kutsal Kitap'taki Aramice, Ezra 4:8 - 6:18 ve 7:12-26, Yeremya 10:11 ve Daniel 2:4b - 7:28'de bulunur. Aramice ifadeler Kutsal Kitap'ın diğer bölümlerinde de geçmektedir, ancak bilginlerin Aramice'den İbranice sözcükler türetme girişimlerinin çoğu varsayım olmuştur. Arada sırada Aramice ifadelerin kullanılması şaşırtıcı değildir, çünkü İbraniler Aramilerle ve onların dilleriyle uzun süre yakın temas halindeydiler. Aramice Targumlar, İbranice Kutsal Yazıların başka bir dildeki ilk kopyaları arasındaydı. Ancak onlar, Septuagint tercümesinden (M.Ö. 280) sonra yazılmıştır.
İbranice-Aramice ilişkisi
Hem Aramice hem de İbranice, Kuzeybatı Sami dil ailesinde sınıflandırılır. Aramice, İbraniceden çok farklıdır, ancak İbranice ile alfabede aynı harflere sahip olan bir dildir. İbranice gibi, sağdan sola yazılır ve orijinal olarak ünsüz bir yazıdır. Ancak Kutsal Kitap'ta kullanılan Aramiceye daha sonra, İbranice metinde olduğu gibi Masoretler tarafından sesli harfler verildi. Aramice, diğer dillerle temastan etkilenmiştir. Kutsal Kitap'ın Aramice'sinde sadece çeşitli İbranice, Akadca ve Farsça yer adları ve kişisel isimler bulunmaz, aynı zamanda dini terimlerde İbranice etkisi, özellikle siyasi terimler ve finansal dil ifadelerinde Akad etkisi ve siyasi ve yasal alanda Fars etkisi gösterir.
Aramice İbranice ile aynı alfabeyi paylaşmakla kalmaz, aynı zamanda fiillerin, isimlerin ve zamirlerin çekimleri açısından da ona benzer.
İbranice kutsal yazılar
Musa İsraillilerle birlikte Mısır'dan çıktıktan sonra Sina çölünde bulunduğu zaman Pentatök'ü kaleme aldı.
İsrail'in Mısır'dan çıkış tarihini tespit etmek için, Pers kralı Büyük Kyros'un Babil'i fethettiği zamanda başlayarak geriye hesaplanması gerekir. Bu olay, hem İbranice Kutsal Yazılarda hem de dindışı tarihte iyi bilinen bir olaydır ve tarihi tartışılmaz. Tarihçiler, Koreş'in komutasındaki Med ve Pers kuvvetlerinin Babil şehrini ele geçirmesi M.Ö. 539 yılında olduğunu kabul ederler.
Bu olay Daniel 5:30'da kayıtlıdır. Çeşitli eski tarihçiler (Diodoros, Africanus, Eusebios, Batlamyus ve Babil tabletleri) Kyros'un Babil'i M.Ö. 539'da ele geçirdiği konusunda hemfikirdir. Nabonidus Kroniği şehrin düşüşünün yılını belirtmediği halde ay ve gününü bildirir. Böylece Babil'in düşüşü Jülyen takvime göre M.Ö. 11 Ekim 539'a veya Gregoryen takvime göre M.Ö. 5 Ekim 539'a tarihlendirilir.[19]* Eski tarihsel kaynaklar: Diodoros Sikeliotes (M.Ö. y. 80-20), “Elli beşinci Olimpiyatların başladığı yıl” Kyros'un (Koreş) Pers kralı olduğunu yazar.[20] Bu M.Ö. 560 yılıydı. Eski Yunan tarihçi Herodotos (M.Ö. y. 485-425) Kyros'un “yirmi dokuz yıl hüküm sürdükten sonra” öldürüldüğünü belirtir; dolayısıyla Kyros'un, saltanatının 30. yılında, yani M.Ö. 530'da öldüğü anlaşılıyor.[21] Çiviyazılı tabletler de Kyros'un ölümünden önce Babil'de dokuz yıl hüküm sürdüğünü gösterir. Böylece, Kyros'un ölüm yılı olan M.Ö. 530'dan dokuz yıl geriye gittiğimizde, Babil'i fethettiği tarih olarak M.Ö. 539'a varırız.
- Bir çiviyazılı tablet: Gök cisimlerinin hareketleriyle ilgili Babil’de bulunan bir kil tablet (BM 33066) Kyros’un ölüm yılının M.Ö. 530 olduğunu doğrular. Bu tablet gök cisimlerinin konumlarıyla ilgili bazı hatalar içermekle birlikte, Kyros’un oğlu ve ardılı olan II. Kambyses’in yedinci yılında gerçekleşen iki ay tutulmasından söz eder. Bunlar M.Ö. 16 Temmuz 523 ve M.Ö. 10 Ocak 522 tarihlerinde Babil’den görülen ay tutulmalarıdır; böylece Kambyses’in yedinci yılının başlangıcının M.Ö. 523 ilkbaharı olduğu anlaşılır. Buradan onun ilk saltanat yılının M.Ö. 529 olduğu sonucu çıkar. Dolayısıyla Kyros’un son yılı M.Ö. 530, Babil’de hüküm sürdüğü ilk yıl da M.Ö. 539 olmalıdır.
Kyros'un, saltanatının ilk yılında, yani M.Ö. 537'nin ilkbaharından önce çıkardığı bir fermanla Yahudiler serbest bırakıldılar. Ezra 3:1'de, İsrailoğullarının yedinci ay olan tişri'de (Eylül-Ekim) Yeruşalim'e dönmüş olduğu kayıtlıdır. O halde, Yahudilerin Yeruşalim'de tekrar oturmaya başladıkları tarih M.Ö. 537'nin sonbaharıdır.
Bu tarih önceden bildirilen bir dönemin sonuna işaret eder. M.Ö. 537, Vaat Edilmiş Toprakların ‘viraneye döneceği yetmiş yıllık’ dönemin sonuydu (Yeremya 25:11, 12; 29:10). Bu sözleri çok iyi bilen Daniel, ‘yetmiş yıllık’ dönemin sonu yaklaşırken Tanrı'ya yönelip yardım diledi (Daniel 9:1-3). “Yetmiş yıl” M.Ö. 537 sonbaharında sona erdiğine göre, M.Ö. 607 sonbaharında başlamış olmalıdır.
Birinci ve İkinci Krallar kitaplarında İsrail ve Yahuda krallarının saltanat süreleri kayıtlıdır. Bu sürelerin toplanması birleşik İsrail krallığın ikiye bölündüğü zamandan beri Yeruşalim'in yıkılışına kadar 390 yıl geçtiğini gösterir. M.Ö. 607'den geri sayarsak, 390 yıllık dönemin M.Ö. 997'de başladığını görürüz. O yıl Yeroboam, Süleyman'ın ölümünden sonra, Davut'un krallığıyla bağlarını koparıp Tanrı'nın „yolundan ayırdı ve onları büyük bir günaha sürükledi” (2. Krallar 17:21).
Süleyman'ın 40 yıl süren saltanatı M.Ö. 997'nin ilkbaharında bitti. Bunun için ilk saltanat yılı M.Ö. 1037'nin ilkbaharında başlamış olmalıdır (1. Krallar 11:42). 1. Krallar 6:1 ayeti, Süleyman'ın, saltanatının dördüncü yılının ikinci ayında Tanrı'nın tapınağını Yeruşalim'de inşa etmeye başladığını söyler. Bu, mabedin yapımının başladığı güne kadar Süleyman'ın resmen kral olmasının üzerinden üç tam yıl ve bir ay geçtiği anlamına gelir. Dolayısıyla, Süleyman M.Ö. 1034 yılında (Nisan-Mayıs) tapınağı inşa etmeye başladı. Bununla birlikte, aynı ayet (1. Krallar 6:1), mabedin yapımının ‘İsrailoğullarının Mısır diyarından çıkışının dört yüz sekseninci yılında’ başladığını da söylüyor. Bu ayette geçen “dört yüz sekseninci” sayısı yine bir sıra sayısıdır ve bununla 479 tam yıl kastedilir. Böylece, M.Ö. 1034 yılından 479 yıl geri hesaplayarak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkış yılı olarak M.Ö. 1513'ü buluruz. Musa Mısır'dan çıktıktan sonra çöldeyken Başlangıç kitabını yazmaya başladı.
İbranice Kutsal Yazıların yazılış zamanı açısından son kitabı Malaki kitabıdır. Kayda göre o sırada bir vali diyarı yönetiyordu (Malaki 1:8). Bu ayrıntı, Yahuda'nın 70 yıl ıssız kalışının ardından Yeruşalim'in yeniden inşa edildiği döneme işaret eder. Kayıtta sadece orada sunulan hizmetlerden bahsettiği için Yeruşalim'deki tapınağının inşası bitirilmiş idi. Bunun için Malaki kitabında anlatılan dönem, mabet tamamlandığı sırada görevde olan birinci Vali Zerubbabel'den (Haggay 2:21) sonrası olmalıdır.
İbranice Kutsal Yazılar o dönemde sadece bir validen daha söz eder, bu Nehemya'dır (Nehemya 5:14). Kaydın Nehemya'nın valilik döneminin ilk zamanlarında yazılmadığı anlaşılıyor, çünkü Malaki Yeruşalim ile surlarının inşasına dair hiçbir şey söylemedi. Malaki, görevini kötüye kullanan kâhinler hakkında birçok ayrıntı verir. Dolayısıyla kitabını Nehemya'nın Yeruşalim'e ikinci kez geldiğinde yazdığı anlaşılır. Nehemya Artakserkses'in saltanatının 32. yılında, yani M.Ö. 443'te, kralın emri üzerine Babil'e geri çağrılmış, fakat sonra tekrar Yeruşalim'e dönmüştü (Nehemya 13:6; Malaki 2:1). Malaki ve Nehemya kitaplarında bulunan birbirlerine benzeyen bazı pasajlar bu iki kaydın aynı dönemde yazıldığına işaretler (Malaki 2:4-8, 11, 12-Nehemya 13:11, 15, 23-26; Malaki 3:8-10-Nehemya 13:10-12).
Buna göre İbranice Kutsal Yazılar (Eski Ahit) M.Ö. 1513'ten M.Ö. 443'e kadar yazıldı.
Yunanca / Grekçe
Grekçe Hint-Avrupa dil ailesine ait bir dildir. Hristiyan Kutsal Yazıları orijinal olarak Yunanca yazılmıştır (ilk olarak İbranice yazılmış olan Matta İncili hariç). İbranice Kutsal Yazıların ilk tam çevirisi olan Septuagint, aynı dilde çıktı.
M.Ö. 300'den beri M.S. yaklaşık 500'e kadar, Attika'nın en etkili olduğu çeşitli Yunan lehçelerinin bir karışımı olan Koine çağıydı. Koine bir dünya dili oldu. Neredeyse tüm dünyada anlaşılmış olması, o günlerin diğer dillerine göre belirleyici bir avantaja sahipti.
Koine ortak bir dil olarak kabul edildi, yani ortak ya da genel bir dil veya herkes için ortak bir lehçe olarak görüldü. Koine'nin ne kadar yaygın olduğu, imparatorluk valilerinin ve Roma senatosunun kararnamelerinin Roma İmparatorluğunda yayınlanmadan önce koine'ye çevrilmiş olmasından anlaşılabilir. Bu nedenle, İsa Mesih direğe çakıldığında, başının üzerindeki yazı sadece resmi Latince ve İbranice değil, aynı zamanda Yunanca (koine) idi (Matta 27:37; Yuhanna 19:19, 20).
Bir bilim insanı, İsrail Topraklarında Yunan dilinin kullanımı hakkında şunları yazdı: “Yahudi halkının kitlesi Helenizmi ve onun tezahürlerini reddetmesine rağmen, Yunanlarla etkileşim ve Yunan dilini kullanma konusunda hiçbir endişe yoktu. . . . Filistinli öğretmenler Kutsal Yazıların Yunanca tercümesine çok değer verdiler ve onda hakikati Yahudi olmayanlara getirmenin bir yolunu gördüler ”.[14] Her şeyden önce, elbette, Septuagint Yahudiler için, özellikle diasporada yaşayanlar ve artık saf İbranice konuşmayan, ancak Yunancayı daha iyi bilenler için yaratıldı. Yahudilerin ibadetinde kullanılan eski İbranice terimler, sonunda Yunan kökenli terimlerle değiştirildi. "Toplanmak" anlamına gelen synagōgḗ kelimesi, Yahudilerin Yunanca kelimeleri benimsemesine bir örnektir.
Hristiyan Kutsal Yazılarının yazarları, iletmek istedikleri mesajın herkes tarafından anlaşılabilir olmasına özen gösterdikleri için, klasik Yunancada değil Koine'de yazdılar. Bütün yazarlar Yahudiydi. Semitler olmalarına rağmen, Semitik kültürü yaymakla ilgilenmiyorlardı. Bunun yerine, katıksız Hristiyan hakikati yaymakla ilgilendiler ve Yunan dilinin yardımıyla daha fazla insana ulaşıp 'tüm milletlerden insanları öğrencisi yapma' görevlerini daha iyi yerine getirebildiler (Matta 28:19, 20). Ayrıca, başkalarına iletmek istedikleri derin düşünceleri ifade etmenin mükemmel bir yolunu koine'de gördüler.
Yunanca kutsal yazılar
Matta, incili ilk incil olarak yazdığına dair eski Hrıstiyan çevirmen Hieronymus (M.S. 347-420) şöyle der: “Vergi tahsildarıyken elçi seçilen, diğer adı da Levi olan Matta, Mesih hakkındaki incili ilk olarak İbrani dili ve yazı karakteriyle, iman etmiş sünnetliler için Yahudiye’de kaleme almıştır”[22] M.S. onuncu yüzyıl sonrasına ait olan bazı el yazmalarının sonunda bulunan notlarda tarih olarak M.S. 41 yılı verilmektedir.[23] Bu notlara göre Matta'nın raporu İsa'nın göğe gittiğinden 8 yıl sonra yazıldı.
Yunanca Kutsal Yazıların son olarak yazılmış olan kitabına gelince genellikle, Yuhanna'nın, Patmos adasındaki sürgünden döndükten sonra, incilini M.S. 98 civarında yazdığı zaman Efesos'ta veya yakınında olduğuna inanılır. Roma İmparatoru Nerva (M.S. 96-98), selefi Domitianus'un saltanatının sonunda sürgün edilen birçok kişiyi hatırladı. Yuhanna onlardan biri olabilirdi.
Buna göre Yunanca Kutsal Yazılar (Yeni Ahit) M.S. 41'den M.S. 98'e kadar yazıldı.
Yunanca Septuagint
Yunanca Septuagint (“Yetmiş”) çevirisi M.Ö. 280 yıllarında İbraniceden yapılan ilk ve en önemli çeviridir. Yahudi geleneğe göre İbranice Kutsal Yazılar İskenderiye'de (Mısır) 72 Yahudi bilgin tarafından Yunancaya çevrildi. Sonra bu çevirinin 70 kişi tarafından yapıldığı söylenmeye başladı. Böylece bu tercüme Septuagint adını aldı. O zamanki Yunan kültürünün etkisi altında yaşayan Yahudiler böyle bir çeviriye gereksinim duyuyordu.
Septuagint'in çok sayıda papirüs fragmanı var. En eski fragmanlardan biri M.Ö. birinci yüzyıla ait olan Fouad 266 Papirüsüdür. Bu papirüs Başlangıç ve Kanunun Tekrarı kitaplarından bölümler içerir. Bu papirüs fragmanı Tanrı'nın isminin Yunanca metin içinde klasik İbrani alfabesine ait karakterlerle yazıldığını gösterir.
İbranice Kutsal Yazıların tümünü içeren diğer papirüsler M.S. dördüncü ile dokuzuncu yüzyıl arasında hazırlanmıştır. Bunlar birbirinden ayrı büyük harflerle yazıldığından onsiyaller olarak adlandırılır. Diğer el yazmaları minüsküller olarak bilinir; çünkü daha küçük ve el yazısı tarzında yazılmıştır. Minüskül harflerle bitişik yazılmış el yazmaları dokuzuncu yüzyıldan matbaanın icadına dek kullanılıyordu.
Yunanca Septuagint metninin önemli onsiyal el yazmaları Sina Yazması, 1209 numaralı Vatikan Yazması ve İskenderiye Yazması'dır.
Arapça
Kutsal Kitap'ın yazılış tarihi
Anlatılan olayları tarihlendirmek için Kutsal Kitap'ın kendi kronolojisi vardır. Kutsal Yazıların değişik kitapların yazılışının tamamlanışını saptamak için burada Kutsal Kitap'ın kendi tarihlendirmesi kullanılır. Kutsal Kitap bilginlerinin görüşleri her kitabın kendi sayfasında bulunmaktadır.
Kutsal Kitap'ta sözü edilen dönemlerin uzunluğunu hesaplarken sayma sayılarıyla sıra sayıları arasında bir fark olduğunu aklımızda tutmalıyız. Örneğin, “Yahuda kralı, Amon oğlu Yoşiya’nın saltanatının on üçüncü yılında Yeremya’ya Yehova’nın sözü geldi” ifadesinde geçen “on üçüncü” terimi bir sıra sayısıdır. Burada 12 tam yıl ve sonra ne kadar zaman geçmişse o kadar gün, hafta veya ay kastedilir (Yeremya 1:2).
Kutsal Kitap bilginlerinin çoğu, yazılı Tevrat'ın daha önceki yazılı veya sözlü geleneklere dayanarak Babil esaretinin (yaklaşık MÖ 6. yüzyıl) bir ürünü olarak ortaya çıktığına ve Sürgün sonrası dönemde (yaklaşık MÖ 5. yy) son revizyonlarla tamamlandığına inanırlar. 1870'lerde geliştirilen Belgesel hipotez Yahvist, Elohist, Tesniyeci ve Ruhbani kaynak olarak sınıflandırılan Kutsal Kitap yazarlarının, çok tanrılı dinlerden gelen hikâyeleri düzenlemekten sorumlu olduğunu ifade eder ve metinlerdeki monoteist-politeist tutarsızlıkları bu durumun yansımaları olarak değerlendirir. (bkz. Yahudiliğin kökenleri)
VVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVV