Sümerlerde hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.
Sümer halkı ve Sümerlerin yaşadığı topraklar, dünyanın geri kalanı taş çağını yaşarken, gelişmiş şehir devletlerinin yer aldığı, medeni krallar ülkesi olarak anılıyordu.
Uruk kralının ikonografisinde çok miktarda, hayvanlarla birlikte tasvir edildiği resimler mevcuttur. Sümer kralları halkın çobanı olarak nitelenirdi. Erken Sümer yazısı oldukça ilkeldi, Sümer yazısının başlangıç ve gelişim döneminde, resimlerin, tasvirlerin, mevcut yazı sistemi ile anlatılması mümkün olmayan şeyleri anlatmak için kullanıldığı açıktır.
Kil tabletlere kama şeklinde çentikler oluşturularak yazılan çivi yazısı. Daha sonra kâtipler tarafından taş objelere de işlendi.
- Luviler: Anadolu'nun Hititler öncesi büyük medeniyetlerinden biri olan Luviler, bu geniş halklar ailesi içinde yer alır ve bazı inanışlara göre Yâfes soyundan gelen halklar arasında sayılırlar.
- Niteliği: "Ak" (iyicil) tanrılardır.
- Görevi: İnsanlara yardım etmek, bereketi sağlamak, adaleti korumak ve koruyucu ruhlar olarak hareket etmekle görevlidirler.
- Liderleri: Genellikle gökyüzünün en yüksek katında oturan Han Hormusta Tngri (Hormuzda) olarak kabul edilir.
- Sembolizm: Merhameti, barışı ve yaratıcı gücü temsil ederler.
- Niteliği: "Kara" (hiddetli veya yıkıcı) tanrılardır.
- Görevi: Bu tanrılar her zaman "kötü" olarak görülmezler; daha çok savaş, hastalık, ceza ve ölüm gibi yıkıcı doğa olaylarını ve toplumsal felaketleri yönetirler. İnsanları terbiye eden ve disipline eden bir güç olarak kabul edilirler.
- Liderleri: Yeraltı dünyasının ve karanlığın hakimi olan Erleg Han (Erlik Han) ile ilişkilendirilirler.
- Sembolizm: Sertliği, savaşı ve kaçınılmaz sonu temsil ederler.
Sümerlerin yazıyı kullanmaya başlamaları (M.Ö. 3000) sonucunda Tarih Öncesi Devirler sona ermiş, Tarih Çağları başlamıştır.
Çivi yazısı, kilden yapılma tabletlerin üzerine resimler ya da harf görevi gören ve sesleri temsil eden semboller ile özel bir teknikle yazılan; papirüsün bulunması ile son bulan tarihteki ilk yazı sistemidir. Maden Çağlarının sonunda, yaklaşık MÖ 3500'lerde Sümerler tarafından icat edilmiştir.
Demir Çağı: Maden Devri'nin son safhasıdır. Demirin işlenmesiyle askeri ve tarımsal alanda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.
SÜMER KATİP OKULLARI:
Sümer katip okulları, "Edubba" (Tablet Evi) olarak bilinen, dünyanın ilk okullarıdır; burada öğrenciler çivi yazısı öğrenir, matematik, hukuk ve edebiyat eğitimi alır, kil tabletler üzerine yazılar kopyalardı, eğitim disiplinli ve cezalıydı ve mezun olan katipler toplumda çok saygın bir yer ediniyirdi, bu okullar daha sonra tüm dünyaya örnek oldu.
TÜM DÜNYA ONLARI ÖRNEK ALDI Sümerler; 5 bin yıl önce yazıyı icat ettikten sonra ilk kez okul kuran medeniyet olarak tüm okullara model oluşturdu. Kralların; yasaları yazıya dökmek ve hazinelerindeki nesnelerin kaydını tutmak için katiplere ihtiyacı vardı. Rahipler de dini kuralları yazılı hale getirmek ve malzemelerin kaydını tutmak için katiplere gerek duyuyordu. Bu nedenle; okuma, yazma bilen katipler yetiştirmek için saray ve tapınakların çevresinde okullar açıldı.
Okulda, yazı kil tabletlere yazıldığı için bu okullara Tablet Evi anlamına gelen “Eduba” denilirdi. Öğrencilere; matematik, geometri öğretilmeye ve efsaneler ezberletilmeye başlanınca katipler en kültürlü insanlar oldu. Katiplik saygınlık kazandıkça öğrenci sayıları arttı. Talep artınca, tecrübeli katipler yüksek ücretli özel okullar açtı. Çivi yazısı uzmanı N. Schneider; kil tabletlerden derlediği 500 katibin adını ve babalarının mesleğini yayımlayınca Sümer katiplerinin tümünün zenginlerin çocuğu olduğu görüldü. Saraydaki katipler; kralın özel mektuplarını yazıp gelen mektupları krala okudukları için güvenilir zengin ailelerin çocukları arasından seçilirdi.
Çocuklar okula 6-7 yaşında başlar, 18-19 yaşına kadar eğitim görürdü. Basit işlerde çalışacak olanlar; okuma yazma ve biraz da matematik öğrendikten sonra iş bulup okuldan ayrılırdı. Okulda; başöğretmen, yardımcı öğretmenler ve kıdemli öğrenciler eğitim verirdi. Öğrenciler öğretmenlere itaat etmek zorundaydı. Ödevini yapmayan, okula geç gelen, derste konuşan veya başarısız olan öğrencilerin dövülmesi normal sayılırdı. Sümer katip okulu (temsili resim) Okulda verilen dersler Okulda; öğrencilerin önce yatay ve dikey çizgiler çizmesi istenir, ardından da yazımı kolay olan hecelerin ıslak kil tabletlere nasıl yazılacağı öğretilirdi. Daha sonra öğrencilere; u-a-i ünlü harflerini kullanarak tu-ta-ti ve mu-ma-mi gibi hece serileri yazdırılırdı. Ardından, öğrenciler aile fertlerinin ve arkadaşlarının isimlerini yazmayı öğrenip ikinci aşamaya geçerdi.
Bu aşamada; çocuklara URRA=hubullu sözcük listeleri olarak adlandırılan ve anlamsal bütünlüğü olan kelimeler yazdırılırdı. Bu tabletlerin içeriği: yasalar ve yönetimle ilgili terimler, ağaçlar ve ahşap eşyalar, kamışlar ve kamıştan eşyalar, seramik eşyalar, deri ve bakır eşyalar, diğer metal eşyalar, evcil hayvanlar, yabani hayvanlar, vücuttaki organlar, kaya türleri, bitkiler, kuş ve balıklar, kumaş türleri, coğrafi terimler ile yiyecek ve içecek isimleri olarak özetlenebilir.
Öğrencilere, güzel mektup yazma alıştırmaları yaptırılırdı. Hukuk alanında eğitilen katiplere, geçmişteki önemli davalarla ilgili metinler öğretilirdi. Bunlardan biri, İsin kentinde işlenmiş meşhur bir cinayet davasıydı. Öğrencilere, yasal açıdan önem taşıyan örnek sözleşme metinleri de öğretilirdi. İleri düzeyde eğitim alan katipler, krallara methiye yazma konusunda da uzmanlaşırdı. Bu katipler, matematik ve arazi ölçümü konularına da çok hakimdi. Matematik bilmek bir katibin en önemli özellikleri arasındaydı. Müzik eğitimi de çok önemsenirdi. En üst eğitim döneminde; katiplere önce 4 efsane metin, ardından Gılgamış Destanı gibi 10 edebi metin defalarca tabletlere kopyalatılıp ezberletilirdi. Sümer okulları, 4000 yıl önce dünyanın en bilgili insanlarını yetiştirdi ve dünyadaki tüm okullara örnek oluşturdu.
Prof. Dr. Ural Akbulut ODTÜ Kimya Bölümü
*******************************************************************************
Papirüs Oxyrhynchus 29
Papirüs Oxyrhynchus 29 (P. Oxy. 29), Yunanca Euclid Elementleri'nin ikinci kitabının bir parçasıdır. Grenfell ve Hunt tarafından 1897'de Oxyrhynchus'ta keşfedilmiştir. Parça başlangıçta üçüncü yüzyılın sonu veya dördüncü yüzyılın başına tarihlendirilmiştir, ancak daha yeni araştırmalar 75–125 M.S. tarihini önermektedir. Pennsylvania Üniversitesi kütüphanesinde (bir Üniversite Müzesi'nde, E 2748) bulunmaktadır. Metin 1898'de Grenfell and Hunt tarafından yayımlandı.
Öklid Unsurları
Bugün mevcut olan Elements versiyonu ayrıca muhtemelen 4. yüzyılda matematikçi İskenderiyeli Theon gibi sonraki editörler tarafından eklenen "post-Öklid" matematiği de içermektedir. Klasikçi Markus Asper, "görünüşe göre Euclid'in başarısı, kabul edilen matematiksel bilgiyi tutarlı bir sıraya sokmak ve boşlukları doldurmak için yeni kanıtlar eklemekten oluşuyor" sonucuna varır ve tarihçi Serafina Cuomo bunu "sonuçlar deposu" olarak tanımlar.
+++++
IV. Amenhotep (Akhenaton), tektanrıcılık üstüne kurulan bir din olan Aton dinini ülke içinde resmi din haline getirince Teb şehrinden başkenti Tel-el-Amarna'ya taşıdılar. Ulaşımı zor olan bu şehre yalnızca nehir yoluyla ulaşılabiliniyordu.Mısır'ın diğer şehirlerin de olduğu gibi Amarna'da zengin ve fakir ayrımı yoktu. Örneğin bu şehirde işçilerin evleri zengin işverenin etrafında toplanmıştı. Akhenaton ölünce Aton kültü de öldü; dolayısıyla şehir terk edildi ve yüzyıllar boyunca kenti derin bir sessizlik kapladı.
İngiliz ve Alman arkeologlar burada birçok kez kazı yapmışlardır. Krallık arşivlerinde 300'e yakın diplomatik yazışmalar bulunmuştur. Bunlar Amarna Mektuplarıdır. Bu kil tabletlerden oluşan mektuplar Mısırlılar ile Akadların diplomatik yazışmalarıdır.
+
Aramiler adı yazılı kaynaklarda ilk Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ 1114-1074) döneminde, Asur yıllıklarında Ahlame-Aḫlamū adıyla geçmektedir. Bu yıllıklarda I. Tiglat-Pileser'in Aramilere karşı yaptığı seferleri ve Aramileri takip etmek için yılda iki kere olmak üzere toplamda 28 kere Fırat'ı geçtiğinden bahseder. I. Tiglat-Pileser bu seferlerde Aramiler üzerinde zafer kazandığını ve kazandığı ganimetleri Asur'a getirdiğini söyler.
[[I. Tiglat-Pileser]]'in anlattığı zaferlere rağmen, Aramiler, Asur'da büyük bir kargaşaya neden olmuş, haberleşmeyi kesmiş ve köylere sızmışlar, köylü halklar Aramilerden kurtulmak için Arbela'nın doğusundaki dağlara kaçmıştır. Daha sonra Aramiler Ninive'ye doğru ilerlemiş ve I. Tiglat-Pileser, Musul'un doğusundaki dağlara çekilmek zorunda kalmıştır. II. Assur-dan (MÖ 934-912) ve II. Assur-rabi iktidarları döneminde (MÖ 1013-973), Aramiler'in Asur ve Babil arasında yer alan bölgeyi işgal etmiş oldukları Asur kitabelerinde geçmektedir.
Aramiler, Eski Ahitte İbranilerle aynı soydan gelen ve yaklaşık MÖ 16. yüzyıldan sonra Harran (Urfa) dolaylarında yaşayan bir topluluk olarak tanıtılır. Asur kayıtlarında da, Ahlamlar adlı başka bir halkla birlikte sık sık soyguncu olarak söz edilir.
&
Kil tablet
Tablet üzerine metnin yazılması
Çivi yazısı karakterleri, genellikle sazdan (kamış kaleminden) yapılmış bir kalemle (stylus), ıslak kil tablete basılmıştır. Üzerine yazıldığında birçok tablet, güneşte veya açık havada kurutulmuştur. Daha sonra, bu yanmamış kil tabletler suda ıslatılmış ve yeni temiz tabletlere dönüştürülmüştür. Diğer tabletler, bir kez yazıldığında, sıcak fırınlarda (ya da yanlışlıkla, binalar kazayla ya da çatışma sırasında yandığında) sert ve dayanıklı hale getirilmişlerdir.
Ebla Tabletleri
Ebla tabletleri Suriye sınırları içerisinde yer alan antik kent Ebla'da 1800 tam kil tablet, 4700 parça ve binlerce küçük parçadan oluşan bir saray arşivi koleksiyonudur. Tabletler İtalyan arkeolog Paolo Matthiae ve onun ekibi tarafından 1974-75 yılları arasında antik kent Tell Mardikh kazıları sırasında keşfedildi. Hepsi MÖ 2500 ve şehrin yıkıldığı MÖ 2250 yılları arasında tarihlendi. Bugün, tabletler Suriye'de Halep, Şam ve İdlib müzelerinde tutulmaktadır.
Dil
Tabletlerdeki yazılarda iki dil ortaya çıkmıştır: Yerel olarak konuşulan Ebla dilini fonetik olarak temsil eden Sümerce ve daha önce bilinmeyen bir dil kullanılan Sümer çivi yazısı (Sümer logogramları veya "Sumerogramlar").
İçerik ve önemi
Tabletlerde Ebla şehrinin kral listeleri, kraliyet törenleri, ferman ve anlaşmalar, yer isimlerinin yer aldığı atlas (MÖ 2600) ile ilahiler, ayinler, destanlar ve atasözlerini içeren edebi metinler vardır. İbrahim, İsmail ve Davud'un isimleri vardır. Tevrat'ta ve İncil'de geçmeyen ancak Kur'an da ismi geçen İrem şehrinden bahsedilmiştir.
Kutsal Kitap arkeolojisi
Ebla metinlerinin Kutsal Kitap'daki bazı kişilere ve olaylara gönderme yaptığı iddiası, tabletlerin yayınlanmasının ardından büyük bir tartışma yarattı. Tartışmanın odağında, tabletlerin İbrahim, Davut, Sodom ve Gomorra gibi Kutsal Kitap'de bahsedilen kişilere ve yerlere atıfta bulunup bulunmadığı ve dolayısıyla Kutsal Kitap'ı doğrulayıp doğrulamadığı yatıyordu. Giovanni Pettinato tarafından ortaya atılan sansasyonel iddialar ve tam metinlerin gecikmeli olarak yayınlanması, bu tartışmayı kısa sürede bir akademik krize dönüştürdü.
Modern Arap-İsrail çatışmasının siyasi bağlamı da tartışmayı alevlendirerek, Siyonistlerin Filistin üzerindeki hak iddialarının "kanıtı" olarak kullanılma potansiyeli üzerine bir tartışmaya dönüştürdü.
Pettinato ve diğer araştırmacıların ön tahminlerine ve spekülasyonlarına dayanan Ebla'nın Kutsal Kitap'la bağlantılı olduğu fikri, ilk başta medyada büyük ilgi uyandırmış olsa da, bu heyecanın büyük ölçüde "temelsiz ve asılsız iddialara" ve "kamuya sızdırılan devasa miktarda yanlış bilgiye" dayandığı anlaşılınca, şu anda yaygın bir şekilde eleştirilmektedir. Mevcut kanıtlar ve uzman görüşleri, Ebla'nın Kutsal Kitap arkeolojisinde oynadığı rolün son derece sınırlı olduğunu gösteriyor.
wikipedia.org/wiki/Ebla_Tabletleri
********************************************************************************
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi akademik bir ekol ve Kitâb-ı Mukaddes çalışmaları ve Levanten arkeolojisinin bir alt kümesidir. Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, Eski Yakın Doğu ve özellikle Kutsal Topraklar (aynı zamanda Filistin, İsrail Toprakları ve Kenan olarak da bilinir), Kitâb-ı Mukaddes zamanlarından itibaren arkeolojik alanları inceler.
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi 19. yüzyılın sonlarında İngiliz ve Amerikalı arkeologlar tarafından Kitâb-ı Mukaddes'in tarihselliğini doğrulamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Filistin'in İngiliz yönetimi altına girdiği I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra 1920'ler ile 1960'lar arasında Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, William F. Albright ve G. Ernest Wright gibi isimlerin öncülüğünde Levanten arkeolojisinin baskın Amerikan ekolü haline geldi. Çalışmalar çoğunlukla kiliseler tarafından finanse edilmiş ve teologlar tarafından yönetilmiştir.
Kumran
Kumran (İbranice: קומראן; Arapça: خربة قمران Khirbet Qumran), Batı Şeria'daki İsrail'in Kumran Milli Parkı tarafından yönetilen bir arkeolojik sittir.[1] Lut Gölü'nün kuzeybatı kıyısından yaklaşık 1,5 km (1 mi) uzaklıkta kuru bir marn platosunda, İsrail yerleşiminin ve Kalya kibutzunun yakınında yer almaktadır. Helenistik dönem yerleşimi, Yohanan Hurkanus döneminde (MÖ 134-104) veya daha sonra inşa edildi ve Romalılar tarafından MÖ 68'de veya kısa bir süre sonra yıkılıncaya kadar işgal edildi. Ölü Deniz Yazmaları'nın saklandığı Kumran Mağaraları'na en yakın yerleşim olarak bilinir. Kumran'daki başlıca kazılar 1950'lerde Roland de Vaux tarafından yapıldı.
Tarih
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi çalışmaları genel arkeoloji ile aynı zamanda başlamıştır ve doğal olarak gelişimi son derece önemli antik eserlerin keşfi ile ilgilidir.
Önemli arkeolojik alanların ve bulgular
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi alanındaki en önemli keşiflerden bazıları:
- Ölü Deniz Parşömenleri: Bu parşömenler 1947 yılında Ölü Deniz yakınlarındaki bir mağarada keşfedilmiştir ve İbrani Kutsal Kitabı'nın bilinen en eski kopyalarından bazılarını içermektedir.
- Tel Dan Yazıtı: 1993 yılında Tel Dan'da kazı yapanlar "Davut'un evinden" bahseden ve Kral Davut'un varlığına dair kanıt sağlayan bir yazıt ortaya çıkarmışlardır.
- Ebal Dağı Lanet Tableti: Bu tablet 2022 yılında keşfedilmiştir ve Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi tarihindeki en önemli keşiflerden biri olarak kabul edilmektedir. Eski İbranice yazıyla yazılmış bir lanet içermektedir.
- Hizkiya Yazıtı: 2022 yılında, Kudüs'ün Gihon Pınarı yakınlarında, antik İsrail veya Yahudiye'de büyük bir başarıyı kutlayan bilinen ilk anıtsal yazıt olan bir kireçtaşı parçası keşfedildi.
- Kayafa Ossuary: Bu kemiklik 1990 yılında keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'te adı geçen baş rahip Kayafa'nın kalıntılarını içerdiğine inanılmaktadır.
- Sergius Paulus Yazıtları: Bu yazıtlar 1877 yılında Kıbrıs'ta keşfedilmiştir ve Elçilerin İşleri kitabında adı geçen Sergius Paulus adlı bir prokonsülden bahsetmektedir.
- Rylands Kütüphanesi Papirüsü P52: Bu papirüs 1920 yılında Mısır'da keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'in bilinen en eski parçasıdır.
- Kral Uzziya Döneminden Deprem Kanıtları: 2021 yılında Kudüs'te Kral Uzziya döneminde meydana gelen bir depremin kanıtları keşfedildi.
- Kudüs'te Fildişleri: 2022'de Kudüs'te Asur, Fenike ve Samiriye gibi diğer kraliyet bölgelerinden bilinen fildişleri keşfedildi. Bu bulgular, Kudüs'ün Birinci Tapınak Dönemi'nde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Aşamalar
Kutsal Kitap arkeolojisinin gelişimi farklı dönemlere tanıklık etmiştir:
- Filistin'de İngiliz Mandasından önce: İlk arkeolojik keşifler 19. yüzyılda Avrupalılar tarafından başlatılmıştır. Bu dönemde çalışan pek çok ünlü arkeolog vardı ancak en tanınmışlarından biri, bir dizi antik kent keşfeden Edward Robinson'du. Filistin Keşif Fonu 1865 yılında Kraliçe Victoria'nın himayesinde kurulmuştur. Kudüs'teki "Wilson Kemeri "nin adını aldığı Charles Warren ve Charles William Wilson tarafından 1867 yılında Kudüs'teki Tapınak çevresinde büyük araştırmalar yapıldı. Amerikan Filistin Keşif Derneği 1870 yılında kuruldu. Aynı yıl genç bir Fransız arkeolog olan Charles Clermont-Ganneau, iki önemli yazıt üzerinde çalışmak üzere Kutsal Topraklara geldi: Ürdün'deki Mesha Steli ve Kudüs Tapınağı'ndaki yazıtlar. "Filistin arkeolojisinin babası" olarak bilinen Sir William Matthew Flinders Petrie, 1890 yılında sahneye çıkan bir başka isim oldu. Tell-el-Hesi'de Petrie, arkeolojik işaretler olarak seramiklerin analizine büyük önem vererek metodik araştırmanın temelini atmıştır. Çömlekler tarih boyunca her dönemde farklı şekillerde ve belirli özelliklerde yapıldığından, ele geçirilen nesneler ya da parçalar kronolojiyi kesin olarak saptamaya hizmet eder. 1889 yılında Dominiken Tarikatı, alanında dünyaca tanınacak olan Kudüs Fransız Kitâb-ı Mukaddes ve Arkeoloji Okulu'nu açtı. M-J. Lagrange ve L. H. Lagrange ve L. H. Vincent gibi otoriteler okulun ilk arkeologları arasında öne çıkmaktadır. 1898'de Berlin'de Deutsche Orient-Gesellschaft (Alman Şarkiyat Cemiyeti) kuruldu ve kazılarının bir kısmı daha sonra Almanya İmparatoru William II tarafından finanse edildi. Bu dönemde, yeni gelişmekte olan bu disiplini ilerletmek amacıyla birçok benzer kuruluş daha kurulmuştur, ancak bu dönemdeki araştırmaların tek amacı Kitâb-ı Mukaddes'teki öykülerin doğruluğunu kanıtlamaktır.
- Filistin'deki İngiliz Mandası Dönemi (1922-1948): Kutsal Toprakların araştırılması ve keşfi bu dönemde önemli ölçüde arttı ve William Foxwell Albright, C. S. Fischer, Cizvitler, Dominikenler ve diğerlerinin parlak zekası tarafından domine edildi. Büyük gelişmelerin ve faaliyetlerin yaşandığı bu dönem, 1947'de Kumran'da Ölü Deniz Parşömenlerinin bulunması ve ardından büyük ölçüde Fransız Roland de Vaux tarafından yönetilecek olan kazıların başlamasıyla büyük bir başarıyla kapanmıştır.
***************************************************************************
Madaba
Madaba (Arapça : مادبا ; İncil İbranice : מֵידְבָא Mēḏəḇāʾ ; Eski Yunanca : Μήδαβα ) , yaklaşık 60.000 nüfusa sahip, Ürdün'ün merkezindeki Madaba Valiliği'nin başkentidir . En çok Bizans ve Emevi mozaikleriyle , özellikle de Kutsal Toprakların Bizans dönemine ait büyük mozaik haritasıyla tanınır . Madaba, başkent Amman'ın 30 kilometre (19 mil) güneybatısında yer almaktadır
Demir çağı
Madaba kasabası bir zamanlar İncil'de Sayılar 21:30 ve Yeşu 13:9'da bahsedilen bir Moab sınır şehriydi . Mesha Dikilitaşı'nda belirtildiği gibi, şehrin kontrolü İsrail ve Moab arasında gidip geliyordu .
Klasik Antik Çağ
Şehirde kendi piskoposu olan bir Hristiyan topluluğuna dair ilk kanıt , 451 yılında Kalkedon Konsili tutanaklarında bulunur ; burada Bostra Metropolit Başpiskoposu Konstantin, "Medabeni Piskoposu" Gaiano adına imza atmıştır. Şehir, 629 yılında Mut'ah Savaşı'ndan sonra Raşidun Halifeliği tarafından fethedilmiştir.
İslam Emevi Halifeliği döneminde , Bilad el-Şam vilayeti içindeki Cund Filastin'in güney bölgesinin bir parçasıydı .
- Madaba'nın güneybatısında, yüzyıllardır tedavi edici özellikleri nedeniyle insanları kendine çeken termal mineral kaynakları olan Hammamat Ma'in ( Ma'in Kaplıcaları ) bulunmaktadır.
Ana kaplıcaları, cilt ve dolaşım hastalıkları gibi kronik fiziksel rahatsızlıklar ile kemik, eklem, sırt ve kas ağrıları için tedavi arayanziyaretçilerle tıbbi turizmdestinasyonu olarak kabul edilir. Vücuttaki kaynakların yanı sıra, ayak banyoları ve buhar sıraları da mevcuttur. Bölgenin sıcak iklimi nedeniyle birçok turist kışın Ma'in kaplıcalarına gelir.
- Su yönetimi: Kıtlık zamanlarında suyun adil dağıtımını sağlamak için kanalların dönüşümlü kullanımı gibi teknikler.
- Sulama yöntemleri: Özellikle kuru arazileri sulamak için hilal şeklindeki kanalların kullanımı.
- Toprak sağlığı: Toprak tuzluluğu gibi sorunlarla mücadele için pratik çözümler.
Nabatiler Krallığı, MÖ 4. yüzyıldan MS 2. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüş ve merkezi günümüzde Ürdün sınırları içinde yer alan Petra antik kenti olan güçlü bir Arap krallığıdır. Tarih ve Coğrafya
- Kökeni ve Yükselişi: Kuzeybatı Arabistan'dan gelen göçebe bir kavim olan Nabatiler, MÖ 4. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede hakimiyet kurmaya başladılar. Fırat Nehri'nden Kızıldeniz'e kadar, Suriye ve Arabistan arasındaki sınır bölgelerini kapsayan geniş bir coğrafyada hüküm sürdüler.
- Başkent Petra: Krallığın başkenti olan Petra, Nabatiler döneminde büyük bir ticaret merkezi haline geldi. Şehirdeki tüm yapılar, bölgedeki kireçtaşı kayalara oyularak inşa edilmiştir; bu da onlara özgü mimariyi ortaya koyar.
- Ekonomi: Nabatiler, lüks malların (tütsü, altın, fildişi ve parfümler gibi) ticaret ağını kontrol ederek büyük bir zenginlik elde ettiler. Aynı zamanda tarımla da uğraşmış, çölde teraslar kurup üzüm bağları ve zeytin yetiştirmişlerdir.
- Roma Hakimiyeti: MS 106 yılında Roma İmparatorluğu, Nabatî Krallığı'nı ortadan kaldırarak topraklarının bir kısmında "Arabistan Eyaleti"ni kurdu. Depremler ve ekonomik çöküşle birlikte Petra zamanla önemini yitirdi ve unutuldu, ta ki 1812'de İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedilene kadar.
Kültür ve Toplum- Dil ve Din: Nabatiler, Arami dilinde "aslan" anlamına gelen bir kelimeyle ilişkilendirilir ve dillerinden, dinlerinden etkilenen en yakın akrabaları Araplardır. Çok tanrılı bir dine mensuptular ve hukuk sistemleri kendi içlerinde gelişmişti.
- Mimari ve Sanat: Helen ve Roma kültürünün etkileri, yaptıkları yapılarda kendini gösterir. Kayalara oyulan tapınaklar, tiyatrolar, mezarlar ve kabartmalar, Nabatî sanatının etkileyici örnekleridir.
- Toplumsal Yaşam: Nabatîlerin toplumsal yaşamında kadınların oldukça önemli bir yeri vardı.M.Ö 4. yüzyılın sonlarından itibaren varlığı bilinen Nabatî Krallığı’nın Günümüze ulaşan en önemli kalıntıları Ürdün Vâdiimûsâ’da kurulmuş olan tarihî Petra şehridir.
Mısırlılar bu toprakları Ta-Nehsy ("Siyahi İnsanların Ülkesi") adıyla da biliyorlardı. Yunan ve Romalı yazarlar bölgeden yerli halkın siyahi tenine atıf yaparak Antik Aethiopia (Yunancada 'Αἰθιοπία', Roma dilinde 'Aithiopia'; ayrıca şöyle bilinir 'Etiyopya'), hatta ("Yanık Yüzlülerin Ülkesi") olarak söz ederken, Arap kabileleri de bölgeyi Bilad al-Sudan ("Siyahların Toprağı") adıyla bilirler. Eski Mısır Krallığı döneminde (yaklaşık M.Ö. 2613-2181) yetenekli Kuşit okçularına ilişkin olarak Ta-Sety ("Yay Ülkesi") ve Mısır sınırında yer alan kuzey bölgesi ise Wawat adıyla bilinmekteydi. Kent, deffufa adıyla bilinen, kerpiçten yapılmış (pişmiş topraktan yapılan tuğla) ve 59 fit (18 metre) yüksekliğe kadar ulaşan müstahkem bir dini merkezi olan bir yapının etrafında kurulmuştu. Bu yapının içinden geçen geçitler ve merdivenler düz çatı üzerinde yer alan ve törenlerin düzenlendiği bir sunağa açılıyordu, ancak bu törenlerin ne anlama geldiği bilinmemektedir.
- Dil ve Din: Nabatiler, Arami dilinde "aslan" anlamına gelen bir kelimeyle ilişkilendirilir ve dillerinden, dinlerinden etkilenen en yakın akrabaları Araplardır. Çok tanrılı bir dine mensuptular ve hukuk sistemleri kendi içlerinde gelişmişti.
- Mimari ve Sanat: Helen ve Roma kültürünün etkileri, yaptıkları yapılarda kendini gösterir. Kayalara oyulan tapınaklar, tiyatrolar, mezarlar ve kabartmalar, Nabatî sanatının etkileyici örnekleridir.
- Toplumsal Yaşam: Nabatîlerin toplumsal yaşamında kadınların oldukça önemli bir yeri vardı.M.Ö 4. yüzyılın sonlarından itibaren varlığı bilinen Nabatî Krallığı’nın Günümüze ulaşan en önemli kalıntıları Ürdün Vâdiimûsâ’da kurulmuş olan tarihî Petra şehridir.
*****************************************************************************
! Mezopotamya’da Maden Devri yaşanırken Avrupa’da Cilalı Taş Devri yaşanmıştır.
Sümer çivi yazısı ve Mısır hiyeroglifleri arasındaki temel fark, yazıların görünümü (çivi yazısı <işaretler>, hiyeroglif ) ve gelişim yönleridir:Sümerler'in resim yazısı zamanla soyutlaşıp çivi şeklini alırken, Mısırlılar başlangıçtan itibaren tam bir grafik sistemi (resim ve sesleri içeren) kurmuş ve hiyerogliflerde daha çok resimsel kalmıştır; Sümerler kil tablete kama şekilli bir aletle yazarken, Mısırlılar papirüs ve taş üzerine resimli sembollerle yazmıştır.
&
Hiyeroglif, yani "kutsal oyma", Mısır'ın "tanrının sözleri" ifadesinin Yunanca bir çevirisidir ve erken Yunan teması döneminde, eski hiyeroglifleri dönemin el yazısından ayırt etmek için kullanılmıştır (demotik).
Görünüşe göre geç predinastik dönemde (MÖ 2925'ten hemen önce) ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Mısır ile Mezopotamya arasında temaslar olmuş ve yazı kavramının Sümerlerden ödünç alındığı düşünülmektedir.
3. hanedan döneminde (yaklaşık MÖ 2650–yaklaşık 2575), hiyeroglif yazısının birçok ilkesi düzenlendi. O zamandan itibaren, yazı erken bir Kıpti versiyonuyla (yaklaşık M.S. 3. ve 4. yüzyıllar) değiştirilene kadar, sistem neredeyse değişmeden kaldı.
Mısır hiyeroglif yazısı tamamen resimlerden oluşuyordu, ancak tasvir edilen nesne her durumda tanımlanamaz. Okunabilen en eski örnekler, hiyerogliflerin gerçek yazı olarak kullanıldığını, yani fonetik değerlerle kullanıldığını ve Eskimolar veya Amerikan Kızılderililerinin resimli yazısı olarak kullanılmadığını gösterir.
Modern kullanım, bu terimi Hiyeroglif Hitit, Maya hiyeroglifleri ve erken Girit gibi diğer yazı sistemlerine de genişletmiştir.
M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte, sadece antik Mısır dininin değil, aynı zamanda hiyerogliflerinin de gerilemesi ve nihai olarak sona ermesi yaşandı.
&
- Boyut ve Yapı: Yaklaşık 20 metre uzunluğunda ve 110 sayfadan (sütundan) oluşan papirüs, hiyeratik yazı diliyle kaleme alınmıştır.
- Hastalıkların Nedeni: Antik Mısırlılar hastalıkların fiziksel nedenlerden ziyade kötü ruhlar, hayaletler ve tanrıların öfkesi (demonlar) tarafından tetiklendiğine inanıyorlardı.
- Büyü ve Dualar: Metin, bitkisel ilaçların yanı sıra yaklaşık 700 büyü formülü ve tılsımlı söz içerir. Tedavi sırasında bu duaların okunması, ilacın "manevi gücünü" aktif hale getirmek için zorunlu görülüyordu.
- Hekim ve Rahip Kimliği: O dönemde tıp genellikle din adamları tarafından yürütülen bir meslekti. Hekimler, iyileştirici tanrı Imhotep gibi figürlere dua eder ve ritüelleri gerçekleştirirdi.
- Anatomi ve Kalp: Papirüste yer alan "Kalp Üzerine İnceleme" bölümü, kalbin vücuttaki kan ve sıvı akışının merkezi olduğuna dair (o dönem için oldukça ileri düzeyde) bilgiler içerir.
- Ruhsal Sağlık: Depresyon ve demans gibi zihinsel bozukluklar "Kalpler Kitabı" adlı bölümde ele alınmış, bu hastalıkların fiziksel rahatsızlıklarla benzer şekilde değerlendirildiği görülmüştür.
- Mitolojik Atıflar: Tedavi yöntemlerinde tanrıların isimleri sıklıkla geçer. Örneğin, şiddetli ağrıları dindirmek için hazırlanan keten sargılara Mısır tanrılarının isimleri yazılırdı.
- Maat Kavramı: Evrendeki denge ve düzeni simgeleyen Maat ilkesi, insan fizyolojisine de uyarlanmıştı. Papirüste anlatılan "metu" (kanal) sistemindeki tıkanıklıkların Maat'ın bozulmasıyla (yani manevi bir dengesizlikle) ilgili olduğu düşünülürdü.
- Arapça'da Su: Arapça'da "su" anlamına gelen kelime māʾ (ماء) şeklindedir. Türkçedeki "mai" (mavi) kelimesi de "suya ait" anlamındaki bu kökten türemiştir.
- Benzer Kelimeler: Farsçada ise su anlamına gelen kelime âb (veya âbî) şeklindedir.
- Kur'an'da Geçişi: "Su" anlamına gelen mâ' kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de 63 âyette geçer.
- Doğruluk (Truth)
- Adalet (Justice)
- Uyum (Harmony)
- Denge (Balance)
- Düzen (Order)
- Karşılıklılık (Reciprocity)
- Doğruluk/Düzgünlük (Propriety)
- Günah işlemedim.
- Şiddet kullanarak soygun yapmadım.
- Hırsızlık yapmadım.
- Kimseyi öldürmedim.
- Yiyecek çalmadım.
- Adakları ziyan etmedim/çalmadım.
- Tanrı'ya/Tanrıça'ya ait olanı çalmadım.
- Yalan söylemedim.
- Başkalarının yiyeceğini zorla almadım.
- Lanet okumadım.
- Doğruluğa kulaklarımı kapatmadım.
- Zina yapmadım.
- Kimseyi ağlatmadım.
- Sebepsiz yere kederlenmedim.
- Kimseye saldırmadım.
- Aldatıcı/hilekar davranmadım.
- Başkasının toprağını çalmadım.
- Gizlice dinleme (röntgencilik) yapmadım.
- Kimseye iftira atmadım.
- Sebepsiz yere öfkelenmedim.
- Başkasının eşini baştan çıkarmadım.
- Kendimi kirletmedim (fiziksel/ruhsal saflığı bozmadım).
- Kimseye dehşet saçmadım.
- Yasaları çiğnemedim.
- Öfke nöbetlerine kapılmadım.
- Tanrı'ya/Tanrıça'ya küfretmedim.
- Şiddet içeren davranışlarda bulunmadım.
- Barışı bozacak eylemlerde bulunmadım.
- Düşünmeden/aceleyle hareket etmedim.
- Başkasının işine/sınırlarına tecavüz etmedim.
- Konuşurken sözlerimi abartmadım.
- Kötülük yapmadım.
- Kötü düşünce, söz veya davranış kullanmadım.
- Suyu kirletmedim.
- Öfkeli veya kibirli konuşmadım.
- Kimseye küfretmedim (düşünce veya sözle).
- Kendimi başkalarından üstün (pedestalda) görmedim.
- Tanrı'nın/Tanrıça'nın malını çalmadım.
- Ölülere saygısızlık etmedim.
- Bir çocuğun yiyeceğini almadım.
- Küstahlık/arsızlık yapmadım.
- Tanrı'ya/Tanrıça'ya ait mülkü tahrip etmedim.
Gözlerdeki beyaz lekeleri ortadan kaldırmak için başka bir çözüm: "Akşamları güney gökyüzünde gök gürültüsü, kuzey gökyüzünde ise fırtına var. Bir sütun – Gökyüzün Dört Sütunundan biri – suya düşmüştür. Ra's güneş barkının mürettebatı, kafalar suya düşerken demirleme noktalarında ilerler. Kim getirecek, kim onları yarasız bulacak? Onları getirecek olan benim; Onları sağlam bulacak olan benim. Başınızı getirdim, boyunlarınıza bağladım. Kesilmiş kafalarını yerlerine taktım. Seni bir tanrının, erkek ölümsüzün, kadın ölümsüzün etkisini dağıtmak için getirdim." Bu sözler, bir kaplumbağanın safra kesesi üzerinde oyalanacak, bal ile öğütülmüş ve ardından göz kapaklarına uygulanmalıdır. (Eb 360)
Bir başka, ikinci merhem: Tütsü, okra ve keçi safrasını eşit miktarda karıştırarak pürüzsüz bir karışım elde edin. Bir bandaja sür ve yarayı bağla. (Eb 433)
Saçı etkili şekilde tedavi etmek için bir diğer merhem: Eşek dişini balda öğütmek. Merhemi kafana sür. (Eb 470)
Burun hapşırmayı durdurmak için bir diğer çözüm: Hurma ile pennyroyal nane ile ovuşturup burna sürmek. (Eb 762)
Bu sözler, bir kişinin hasta uzuvlarına uygulanırken bir çözüm uygulanırken okunmalıdır. Bu büyü mükemmeldir; Milyonlarca kez test edildi! (Eb 1)
&
- Nemrut: Genellikle Mezopotamya (Babil) bölgesinde hüküm sürdüğü anlatılan, Hz. İbrahim ile çağdaş kabul edilen, Naram-Sin veya başka antik krallarla özdeşleştirilen figürdür
- Ahameniş: Pers İmparatorluğu'nun atası ve Ahameniş hanedanının kurucusu olan tarihsel/efsanevi bir Pers hükümdarıdır.
- İssos İskenderi (Büyük İskender): Makedonya kralıdır. MÖ 333 yılında bugün Hatay yakınlarında gerçekleşen İssos Muharebesi'nde Pers Kralı III. Darius'u mağlup etmiştir.
- Babil Kulesi: Mezopotamya'da, Tanrı Marduk'a hitaben inşa edilen Etemenanki zigguratı ile özdeşleştirilen efsanevi bir kuledir. Dillerin bu kule inşaatı sırasında karıştığına inanılır.
- Nemrut: Genellikle Mezopotamya (Babil) bölgesinde hüküm sürdüğü anlatılan, Hz. İbrahim ile çağdaş kabul edilen, Naram-Sin veya başka antik krallarla özdeşleştirilen figürdür
- Ahameniş: Pers İmparatorluğu'nun atası ve Ahameniş hanedanının kurucusu olan tarihsel/efsanevi bir Pers hükümdarıdır.
- Zülkarneyn Bağlantısı: Bazı teorilere göre, Naram-Sin, hem doğuya hem batıya seferler düzenlemesi ve kendini tanrı ilan etmesi (boynuzlu miğferi ile simgelenir) nedeniyle Zülkarneyn ile ilişkilendirilmektedir Akevler.
- İlgili Ayetler: Kur'an'da Zülkarneyn'in anlatıldığı Kehf Suresi'ndeki ayetler (83-98. ayetler) bu iddialarda referans alınmaktadır Akevler.
- Sembolizm: Naram-Sin'in kullandığı boynuzlu miğferin, Taha suresindeki samiri ve buzağı anlatımıyla sembolik bir ilişkisi olabileceği bazı yorumlarda geçmektedir Akevler.
- İslam Geleneğindeki Yeri: İslam kaynaklarında Hazkîl'in, Kur'an'da adı geçen Zülkifl (Arapça: ذو الكفل) peygamber ile aynı kişi olduğu kabul edilir. Enbiya ve Sad surelerinde kendisinden bahsedilerek sabırlı, erdemli bir peygamber olduğu vurgulanır.
- Tartışma Ayeti: Bakara Suresi 258. ayette, İbrahim peygamberin "Rabbim diriltir ve öldürür" demesi üzerine Nemrut'un "Ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek kibirlendiği ve İbrahim'in güneşi batıdan getirmesini istemesi üzerine sustuğu anlatılır.
- Kule Rivayeti: Bazı tefsirlerde (örneğin İmam eş-Şinkitî), Nahl Suresi 26. ayette geçen "Öncekiler de tuzak kurmuşlardı; sonunda Allah binalarını temellerinden yıktı..." ifadesinin Nemrut'un inşa ettirdiği kuleye işaret ettiği belirtilir.
- Enbiyâ Suresi 69. Ayet (Ateşin Serin Olması): "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol!" dedik.
- İbrahim Suresi 18. Ayet (Kül Benzetmesi): İnkarcıların işlerinin fırtınalı günde rüzgara savrulan küle benzemesi anlatılır (Ancak Nemrut'un kulesi değil, "kül" kelimesi geçer).
- Karıştırılan Kıssa: Nemrut'un kule inşa ettirmesi hikayesi, Firavun'un veziri Haman'a yüksek bir kule yapmasını emrettiği Kasas Suresi 38. ayet ile halk arasında sıklıkla karıştırılabilmektedir.
- Kuruluş ve Antik Dönem: Şehir, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender'in Pers Kralı III. Darius'u Issos Vadisi'nde (İssos Savaşı) mağlup etmesinin ardından kurulmuştur.Antik kaynaklarda Alexandreia ad Issum (İssos İskenderiyesi) olarak geçer.
- Stratejik Önem: Nur Dağları ile Akdeniz arasında yer alan şehir, Suriye Kapıları (Belen Geçidi) üzerinden Anadolu'yu Ortadoğu'ya bağlayan en önemli liman kapısı olmuştur.
Antik Dünyanın harikalarından biri olan İskenderiye Deniz Feneri'ne dair görgü tanıkları
Deniz feneri, M.Ö. 3. yüzyılda, Ptolemaios I (Soter) ve oğlu Ptolemy II (Philadelphus) döneminde inşa edilmiştir.
Doğal afetlerin sayısı nedeniyle ciddi şekilde zarar gördüğü söylenmiştir. 14 Century sonunda tamamen çöktü ve son kısmı 15. yüzyılın sonlarına tarihlenen QaitbayKalesi'nin (Kait Bey) inşasında kaldı.
İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.
- İddia: Amr bin Âs'ın Mısır'ı fethi (MS 642) sırasında kütüphanedeki kitaplar için Halife Ömer’den görüş istediği, onun da "Bu kitaplardaki bilgiler Kur’an’a uygunsa onlara gerek yok, aykırıysa zaten zararlıdır; yakın!" dediği rivayet edilir.
- Tarihsel Gerçeklik: Bu hikaye, olaydan yaklaşık 600 yıl sonra (13. yüzyılda) Abdüllatif el-Bağdâdî ve İbnü'l-Kıftî gibi yazarların eserlerinde ilk kez ortaya çıkmıştır. Fethin hemen ardından yazılan dönemin hiçbir Bizans veya Müslüman kaynağında böyle bir bilgiye rastlanmaz.
- Kütüphanenin Akıbeti: İskenderiye Kütüphanesi, Müslümanların fethinden çok daha önce; Jül Sezar dönemi (MÖ 48), fanatik Hristiyan grupların saldırıları (MS 391) ve Bizans dönemindeki iç karışıklıklar nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştu. İslam orduları şehre girdiğinde kütüphaneden geriye yakılacak devasa bir koleksiyon kalmadığı bilimsel bir gerçektir.
********************************************
Mısırlı Abbas Mahmûd el-Akkād (1889-1964), 20. yüzyılın en önemli Arap edebiyatçılarından, gazeteci, mütefekkir, şair ve eleştirmenidir; özellikle Mısır edebiyatında modernleşme ve eleştiri alanında etkili olmuş, 『Allah』 gibi önemli eserler kaleme almış ve Taha Hüseyin gibi isimlerle tartışmalara girmiştir.
- Kuran Felsefesi (The Philosophy of the Quran / Falsafat al-Qur'an): Bu kitap, Kuran'ın felsefi yönlerini incelemektedir.
(İsra 36)
(Yunus 100)
(Yunus 57)
(Taha 123)
(Fussilet 44)
Hititli Sifaci Selda'ya aittir.!
Naskh (yazı yazısı)
Naskh yazı tarzı, İslami takvimin ilk yüzyılında bile bulunabilir. [3] Bu dönemde, Kufi alfabesindeki kusurlar nedeniyle Abd al-Malik ibn Marwan'ın emriyle kurulmuştur. [1]
İbn Muqla, İslami hattatın "Altı Kalemi"ni standartlaştırmasıyla tanınır; bunlar arasında thuluth, tevqi', riqaaʿ, muhaqqaq ve rayhani de bulunmaktadır. [1] Bunlar, "orantılı yazılar" (al-khatt al-mansub) veya "altı yazı" (al-aqlam al-sitta) olarak bilinir. [4]
Kufik dilinin naskh'tan önce olduğu yaygın olarak kabul edilir, ancak tarihçiler, İbn Muqla tarafından kodifikasyondan çok önce bu iki yazının birlikte var olduğunu izlemiştir[5] çünkü ikisi farklı amaçlara hizmet etmiştir. [6] Kufikçe öncelikle süslemede kullanılırken, Naskh günlük yazı amaçlı kullanılmıştır. [7] Naskh yazısının İslam takviminin ilk yüzyılından beri var olduğuna inanılır.
Açıklama
Amiri, Bulaq Press'ten ilham alan Amiri yazı tipinden veya Monotype Imaging'in Bustani yazı tipinden ilham almaktadır.
Timuri Kur'an el yazması, aynı zamanda Aqquyunlu Kur'an el yazması olarak da bilinir, Ming hanedanı döneminde üretilen kağıda yazılmış 15. yüzyıla ait bir Timuri Kuran el yazmasıdır.Arapça naskh alfabesiyle yazılırken, surelerin başlıkları ve otuz cüz' için thuluth alfabesi kullanılır.
&
Sa'd'a atfedilen çeşitli hadisler, bunlar arasında Sahih Al-Buhari ve Muslim'de on beş hadis bulunmaktadır. Musnad Ahmed ibn Hanbal'da kendisine atfedilen 177 hadis bulunmaktadır. Abdullah ibn Umar, Aisha ve Abdullah ibn Abbas gibi çeşitli önde gelen anlatıcılar da Sa'd'dan rivayet etmiştir; Dhahabi'nin kaydettiği gibi.
Sa'd ile ilgili birkaç hadis, ölen kişinin bir varisi hayatta kalınca miras bırakılmasını mülkün üçte biriyle sınırlayan İslam miras yasasını açıklamak için kullanılmıştır. Kur'an'da anlatılmamış bu yasa, büyük ölçüde ağır hasta bir Sa'd'ın Muhammed'den servetinin ne kadarını hayaşeviye bağışlayacağına karar vermesi için rehberlik istediği bir geleneğe dayanır.
Halife Ümar böylece Saad'a, Kadisiyyah Savaşı'nın devamı olarak Müslümanların Ktesiphon'u ele geçirmek için ilerlemesi gerektiğini talimat etti. Ktesifon Kuşatması iki ay sürdü ve şehir nihayet Mart 637'de ele geçirildi. Müslüman kuvvetler, Huzistan'a kadar olan Pers eyaletlerini fethetti. Ancak fetih, 638'de Arabistan'da yaşanan şiddetli kuraklık ve 639'da güney Mezopotamya ile Levant'taki İmwas vebası nedeniyle yavaşladı. [kaynak gerekli] Bundan sonra, Halife Umar fethedilen toprakları yönetmek için bir mola istedi ve o zaman İran'ın geri kalanını Perslere bırakmak istedi. Umar'ın şöyle dediği bildiriliyor:
Ancak Fars perspektifi tam tersiydi: büyük utanç, aşağılanma ve küçümseme dolu. İmparatorluk Sasanilerinin gururu, Irak'ın Araplar tarafından fethedilmesiyle zarar görmüştü ve Sasaniler kaybedilen toprakları geri almak için mücadeleye devam etti. Böylece, büyük bir Pers karşı saldırısı başlatıldı ve Aralık 641'de gerçekleşen Nahavand Muharebesi'nde püskürtüldü.
Kufa'nın Gramerleri
Kufan Arap Dilbilgisi Okulu, aynı zamanda Kufa Gramerleri, İslam Altın Çağı'nda Kufa'daki dilbilgiciler arasında hakim olan bir düşünce okuluydu.
El-Kūfah, yaklaşık 638 yılında Fırat nehri'nin batı kolunda Ḥīrah yakınlarında bir askeri üs olarak başladı ve El-Basra'daki muadiliyle birlikte büyüdü; bir kamptan bölgenin dört bir yanından büyük entelektüel elitleri çeken bir kasabaya dönüştü. El-Kūfah'ın ilk dilbilgicisi sekizinci yüzyılda yaşamış olan El-Ru'asi'dir; Banra Okulu'nun en erken bilginleri ise yedinci yüzyılda yaşamıştır. Her iki filoloji okulundan gelişen büyük entelektüel proje, Arapça dilbilgisi ve sözlükbilimi bilimlerini yarattı. El-Banra ve el-Kūfah'tan hümanistlerin Kuran ve Hadis kutsal metinlerini yorumlama ittifiyle ortaya çıkan bu ittif, en saf, en az yozlaşmış Arapça kaynak materyali için toplumsal bir arayışı başlattı; bunun için rāwī tarafından okunan İslam öncesi sözlü şiirlere yöneldiler. Ünlü şairlerin eserleri toplanmış, düzenlenmiş ve yazıya alınmıştır. El-Banhra ve el-Kūfah'ın dilbilgicileri, eski Arap şiirini topladı ve materyali belirli ilkelere göre "Dīwān" (çoğul: Dawāwan) olarak düzenledi; ya bireylerin sınıflarına, kabile gruplarına, seçilmiş qasù�īdalara göre ya da parçalar temalarına göre ve antolojilere düzenlenmiştir. Eserlerine örnek olarak Mu'allaqāt ve al-Mufaḍḍal al-Ḍabbī'nin Mufaḍḍaliyāt eserleri verilebilir.
&
Yaqub İbn es-Sikkit
Kūfī dilbilgisi okulundan filolog, bilim insanı ve al-Kisā'ī ile al-Farrā' akademisyenlerinin ortaklarından olan al-Sikkīt'in oğluydu. Baba şiir ve dilbilimde üstün olduğunda, oğul dilbilgisinde üstün kaldı. Babası Ahwaz Huzistan'ın (İran) Dawraq köyündendi,
Ya'qūb, Bağdad'ın bir bilginiydi; bu üslu, Kur'an bilimi ve şiirde Kūfi okulu geleneğini takip ediyordu. Çöl Araplarından saf Arapça dili inceledi ve kaydetti. El-Mutawakkil'in oğulları olan El-Muntasir ve El-Mu'tazz'a ders verdi.
Ya'qūb'un soyadı Abū Yūsif idi ve oğlu Yūsuf, saray yoldaşı ve halife al-Mu'taḍid'e kişisel olarak yakın bir kişiydi.
Abū 'Amr al-Shaybānī, Muhammad ibn Muhanna ve Muhammad ibn Subh ibn as-Sammāq'ın öğrencisiydi. El-Esma'i, Abū Ubeyde ve el-Ferra'nın filolojisini öğretti.
İshak el-Nadīm, onun Naşrān el-Hurāsāni'nin öğrencisi olduğunu kaydeder. Naṣrān, el-Kumayt'in şiirlerini 'Ömer ibn Bukayr ile iletmiştir ve Naṣrān'ın kitaplarını ezberleyen İbn el-Sikkīt ile birlikte Naţrān'ın öğretileri hakkında Kūfi bilgini al-Ṭūsī ile keskin bir anlaşmazlık yaşamıştır.
El-Sikkīt'in anlatımı, el-Nadim tarafından klasik isnād kaynak sistemi aracılığıyla aktarıldığı ve 9. yüzyılda iki rakip okul olan Banra ve Kūfah arasındaki aktif entelektüel alışverişi açıklayan bir anlatımda Abū Sa'īd, Abū Bakr ibn Durayd ve el-Riyāshī,'in anlatıcı zincirine atıfta bulunur. El-Kūfah'tan bir grup wārraqūn, İbn el-Sikkīt'in Mantık Kitabı'nı al-Baţrah'ın bir warrāq'ı tarafından yüksek sesle okunmak için toplandı. El-Riyāshi olayda bulundu ve İbn el-Sikkīt'in ona Güney İrak'ın yerel lehçelerini Arashat el-Hibāb ve Aklat el-Yarābī'den öğrendiğini, onların da el-Savad halkından albadığını söylediğini doğruladı. "akalah al-kuwāmīkh" ve "al-shawārīz" gibi kelimelere örnekler verir.
Okullar arasındaki rekabet sınavları, el-Nadim'in verdiği başka bir anlatımda da bir tür uyarı hikayesi olarak gösterilmiştir. Al-BaŹ�rah'tan genç bir bilgin olan al-Athram, al-Kūfah okulunun kıdemli bilgini Ya'qūb ibn al-Sikkīt'e, şair al-Rā'ī'nin bir dizesinde meydan okururken, her zaman kıdemi gençliğin önüne getiren görgü kurallarını açıkça çiğner.
Eserleri;
- Al-Alfāz ('Telaffuzlar' veya 'Lehçeler'); (كتاب الالفاظ)
- Iṣlāh al-Mantiq ('Mantığın Düzeltmesi'); (كتاب اصلاح المنطق); İbn el-Meğribî tarafından kısaltılmış[19] ve Yaḥyā ibn ʿAlī al-Tibrīzī[20] tarafından revize edilmiş,[21] İbn es-Sīrāfi,[21] alıntılardan oluşan eğitici bir antoloji oluşturmuştur.
- Az-Zibrij ('Süsleme'); (كتاب الزبرج)
- Al-Bath ('Soruşturma' (كتاب البحث)
- Al-Amthāl ('Atasözdeyişler Kitabı'); (كتاب الامثال)
- Al-Maqṣūr wa al-Mamdūd ('Kısalmış ve Uzamış'); (كتاب المقصور والممدود)
- al-Muḍakkar wa al-Mu'annath ('Erkil ve Dişil'); (كتاب المذكر والمؤنث)
- Al-Ajnās Kabīr ('Büyük Kitap, Kategoriler'); (كتاب الاجناس كبير)
- Al-Farq ('Farklılaşma'); (كتاب الفرق)
- As-Sarj wa al-Lijām ('Eyer ve Dizgin'); (كتاب السرج واللجام)
- Fa'ala wa-Af'ala; (كتاب فعل وافعل)
- Al-Ḥašarāt ('Böcekler Kitabı'); (كتاب الحشرات)
- ('Sesler');
- al-Aḍdād ('Zıtlar'); (كتاب الاضداد)
- An-Nabāt wa aš-Šajar ('Ağaçlar ve Bitkiler'); (كتاب النبات والشجر)
- Al-Wuḥūš ('Vahşi Canavarlar'); (كتاب الوحوش)
- Al-Ibil ('Deve'); (كتاب الابل)
- An-Nawādir ('Nadir Formlar'); (كتاب النوادر)
- Ma'ānī aš-Ši'r al-Kabīr ('Büyük Kitap, Şiirin Anlamı'); (كتاب معانى الشعر الكبير)
- Ma'ānī aš-Ši'r as-Ṣigar ('Küçük kitap, Şiirin Anlamı'); (كتاب معانى الشعر الصغير)
- Saraqāt aš-Šu'arā' wa mā Ittafaqū 'alaihi ('Şairlerin İntihalları ve Anlaşmaları'); (كتاب سرقات الشعراء وما اتفقوا عليه)
- Al-Qalb wa'l-Abdāl ('Dilbilgisinde Değişim ve Ikame'; (كتاب القلب والابدال)
- al-Maṭnān wa'l-Mabnan wa'l-Mukannan ('İkili, Kabul Edilemez ve Soyadlı'); (كتاب المثنى والمبنى والمكنى)
- al-Ayyām wa'l-Layālī ('Günler ve Geceler'); (كتاب الايام والليالى)
- 'Şiirde Ne Olur ve Ne Silinen';
Ayrıca
Siffin Muharebesi
Mu'tazilizm
Mu'tazili adı, üç sonsonlu kök ع-ز-ل'nin refleks kökü VIII'den (iftaʿala) türemiştir; bu kök "ayırmak , ayrılmak, çekilmek"; çekilmek için".
İsim, kurucunun Hasan el-Basri'nin çalışma çevresinden teolojik bir anlaşmazlık nedeniyle "çekilmesi"nden türetilmiştir: Wāṣil ibn ʿAṭā' bir günahkarın yasal durumu hakkında soru sormuştu: Ciddi bir günah işlemiş olan kişi inanan mı yoksa inanmayan mı? Hasan, kişinin hâlâ Müslüman olduğunu söyledi.
Mu'tazilizm (Arapça: المعتزلة, latinize: al-muʿtazila, tekil Arapça: معتزلي, latinçe: muʿtazilī), erken İslam tarihinde ortaya çıkan ve Basra ile Bağdat'ta gelişen bir İslam teolojik okuludur. Taraftarları olan Mu'taziller, üçüncü halife Osman öldükten sonra Ali ile Mu'awiya gibi rakipleri arasındaki anlaşmazlıkta tarafsızlıklarıyla tanınıyordu. 10. yüzyıla gelindiğinde al-muʿtazilah terimi, kendine özgü bir İslam spekülatif teoloji okuluna (kalām) atıfta bulunmaya başlamıştı. [1][2][3] Bu teoloji okulu Wasil ibn Ata tarafından kurulmuştur. [4]
Daha sonraki Mu'tazila okulu, temel ilkeler etrafında İslami bir rasyonalizm geliştirdi: Tanrı'nın birliği (Tevhid) ve adalet (Al-'adl), insan eylem özgürlüğü ve Kur'an'ın yaratılması. [6] Mu'taziller, Kur'an'ın yaratılmamış ve Tanrı ile sonsuz olduğu doktrinini reddetmeleriyle en çok tanınırlar,[7] ve eğer Kur'an'ın Tanrı'nın kelimesi ise, mantıken "kendi konuşmasından önce gelmiş olmalı" diye iddia ederler.
Halili İslam Sanatı Koleksiyonu
Mavi Kuran
Parşömen, indigotin içeren bir bitki malzemesinden (ya Hint indigosu) ya da woad'dan elde edilen indigo boyası kullanılarak üretilen belirgin mavi bir renge sahiptir. Tüm çiviç boyalarının benzer kimyasal bileşimleri nedeniyle, sanat tarihçileri mavi boyanın kaynağını belirleyemiyor. Boya, muhtemelen parşömene fırça ile uygulanmış, sonra gerilip kurutulmuştur. Metin, sağdan sola Kufi alfabesiyle yazılmıştır; bu yazı keskin açılar ve ünlülerin olmaması ile karakterizedir.
Önemi
Mavi Kur'an, Kur'an'ın en ünlü el yazmalarından biri ve İslami hattatın en ünlü eserlerinden biridir. Bu eser, Bizans aydınlatmalı el yazmalarında kullanılan mor parşömeni taklit etmiş ve Bizans İmparatorluğu'ndaki rakiplerini geçmeye yönelik bir çabaydı. Mavi Kur'an, Fatimi Hanedanı arasında zenginlik ve güç göstergesiydi. Sanat tarihçisi Yasser Tabbaa, mavi parşömen üzerindeki altın harflerin "geçici etkisinin" "Mu'tazili inancını Tanrı'nın Sözü'nün yaratıldığı ve gizemli doğasına olan inancını doğruladığını" yazdı.
Kufic
Jeli Thuluth, mezar taşları gibi büyük panellerde kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Muhaqqaq alfabesi, Thuluth'taki harflerin yatay bölümlerinin genişletilmesiyle geliştirilmiştir. Naskh yazısı, daha küçük boyut ve daha büyük incelik sağlayan birçok değişiklik getirdi. Tawqi, Thuluth'un daha küçük bir versiyonudur. Ruq'ah muhtemelen Thuluth ve Naskh'tan türemiştir.
Thuluth, İslam Altın Çağı'nda çok kişilik ve usta hattat İbn Muqla tarafından ilk olarak icat edilmiştir.
Thuluth yazısının evrimine büyük katkılar, Osmanlı sanat tarihçilerinin "kaligrafik devrimler" olarak adlandırdığı üç ardışık adımda gerçekleşmiştir:
- İlk devrim 15. yüzyılda gerçekleşmiş ve usta hattat Şeyh Hamdullah tarafından başlatılmıştır.
Kufi alfabesinin
Kare Kufikçe (Arapça: ٱلْكُوفِيّ ٱلمُرَبَّع), bazen banna'i (بَنَائِيّ, "taş işçiliği" yazımı) olarak da bilinir, 12. yüzyılda gelişmiş çıplak bir Arapça yazı biçimidir. Irak'ta icat edilmiş. İran mimarisinde, tuğla ve fayansların piksel olarak işlev görmesiyle yaygın şekilde kullanılmıştır. Bu yazının önceliği okunabilirlik değildir.
Suriyeli hattattan Mamoun Sakkal, bu gelişimi "önceki yüzyıllarda daha karmaşık hale gelen Kufi stillerinde basitleştirmeye yönelik olağanüstü bir adım" olarak tanımlamıştır.
Son yıllarda, bu hat formu süs ürünlerinde (süslü saatler, çerçeveler, çıkartmalar gibi), logolarda (genellikle devlet ve özel sektörde İslami girişimleri ima eder) ve hatta serbest stil Arap hat yarışmalarında kullanılmak için daha fazla popülerlik kazanmıştır. Kare Kufi kaligrafisi yaratmak için disiplinli bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu kontrollü yaratım yöntemi, Arap harflerinin temel ve doğru özelliklerini çok az tavizle korumuştur. Bitmiş bir eser, sadece soyut bir eser olarak takdir edilmek yerine niteliksel olarak değerlendirilebilir.
Bannai alfabesi
Bannai, İslami hattatın bir tür kupif alfabesi biçimidir. İran'da başta yazıtların yapılmasında kullanılmıştır. Bu, kare, romb, dikdörtgen, paralel ve çapraz çizgiler gibi geometrik formlara sahip açısal bir Kufi alfabesidir. Bannai alfabesinin temeli, çizgilerin yatay ve dikey yönleridir; bunlar eşit kalınlığa sahip olup geometrik formu tamamen doldurur.
Free
Pikselli Arapça yazı tipiyle normal yazı biçimi. Genel şekil herhangi bir şekil veya sınırla sınırlı değildir. Bu konfigürasyon basit olsa da, diğer konfigürasyonlara kıyasla daha az estetik görünümü nedeniyle çoğu Square Kufic ile ilgili çalışmada kullanılmaz.
Serbest akış esas olarak daha gelişmiş konfigürasyonlara dönüştürülmeden önce temel olarak kullanılır.
Serbest akış gibi, yazı sağdan sola gider ama sürekli bir dikdörtgen şeklinde düzelmiş bir yükseklik içinde. Harfler ve ilgili noktalar birbirinden sadece 1 piksel aralık bırakmalıdır.
Uzun kutsal metinler, örneğin Kur'an ayetleri iç çevre boyunca veya cami duvarlarına zarifçe bölünmüş hatlar halinde yazmak için lineer tercih edilir.
İsmi radyal veya dairesel bir formu ima etse de, genellikle kare veya dikdörtgen şeklinde sunulurlar. Burada harfler arasında 1 piksellik boşluk da uygulanıyor. Doğrusal ve spiral kare Kufik kaligrafi arasındaki başlıca farklar şunlardır
- Spiral en az iki ve en fazla dört datuma sahiptir; doğrusal sadece tek bir datum'a sahiptir ve
- Spiral, harflerin bitişik datumların her köşesinde ve çizgiler boyunca entegre olmasına izin verir ve yalnızca en dış çevreleriyle sınırlanır; doğrusal harfler, spiral şeklinde bükülseler bile orijinal yüksekliklerini korurlar.
Bu konfigürasyon, kısa kutsal metinler, isim tasarım siparişleri ve logolar için binalarda tasarım merkezi olarak kullanılır.
&
Antik Çin'de, bilinen en eski Çin karakterleri, öküz kürek ağacı ve kaplumbağa plastronlarına oyulmuş kehanet kemiği yazısıdır (甲骨文). Shang hanedanı hükümdarları, bu tür hayvanların kemiklerine çukurlar kayar ve askeri iş, tarımsal hasat, hava ya da üreme hakkında bilgi edinmek için pişirirlerdi; bu, bir tür sapulimancy olarak kullanılmıştır. Kehanet töreni sırasında, oyulmuş çukurlara bir ısı kaynağı uygulandı ve kemikler çatladı; Daha sonra yorumlanıyor, yorum doğrudan kabuk veya kemiğe oyuluyor, bazen karakterler fırçayla yazıldıktan sonra. Bronz yazı yazısı (jīn wén) ve büyük mühür yazısının (dà zhuàn) gelişmesiyle birlikte,[20] "el yazısı" işaretleri devam etti[daha fazla açıklama gerekli]. Mao Gong ding, Çin kaligrafi tarihindeki bronz yazı yazısının en ünlü örneklerinden biridir. 500 kazlı karakter içerir; bu, bugüne kadar keşfedilen en fazla bronz yazıttır. [açıklama gerekli] Ayrıca, günümüz Çin'indeki her arkaik krallığın kendine özgü karakter seti vardı.
İmparatorluk Çin'inde, eski stelelerdeki grafikler korunmuş ve müzelerde görülebilmektedir. Bazıları MÖ 200 yılına kadar uzanır ve küçük mühür yazısı (小篆 xiǎo zhuàn) tarzında yazılmıştır. MÖ 220 civarında, tüm Çin havzasını ilk fetheden olan imparator Qin Shi Huang, birkaç reform uyguladı; bunların arasında Li Si'nin karakter birleştirmesi de vardı ve bu da 3300 standart küçük mühür karakteri seti yarattı. O dönemin ana yazı aracı zaten fırça olmasına rağmen, bu dönemden çok az sayıda kağıt günümüze ulaşmış ve bu tarzın başlıca örnekleri steles üzerindedir. Daha düzenli ve bazı açılardan modern metne benzer olan din yazısı (隸書/隸书) (lì shū) da Qin Shi Huang döneminde yetkilendirildi.
Din yazısı ile geleneksel düzenli yazı arasında, Wei Bei adında başka bir geçiş kaligrafik çalışması türü vardır. Kuzey ve Güney hanedanları döneminde (MS 420–589) başlamış ve Tang hanedanından (618–907) önce sona ermiştir. [24]
Geleneksel düzenli yazı (kǎi shū), büyük ölçüde Zhong You (鐘繇, 151–230) ve takipçileri tarafından tamamlanmış ve bugün hâlâ kullanılmaktadır ve daha da düzenlileştirilmiştir. Yayılması, Sonraki Tang İmparatoru Mingzong (926–933) tarafından teşvik edildi; klasiklerin kaishu'da yeni ahşap bloklarla basılmasını emretti[daha fazla açıklama gerekli]. Baskı teknolojileri şekil dengesini teşvik etti. 1000 yıl önceki kǎi shū karakter şekli, çoğunlukla İmparatorluk Çin'in sonundakine benziyordu; [kaynak gerekli] Ancak karakterlerde küçük değişiklikler yapıldı. Örneğin, 广 biçimi 1716 Kangxi Sözlüğü'ndeki versiyondan modern kitaplardaki versiyona değişmiştir. Kangxi ve mevcut şekillerde küçük farklar varken, vuruş sırası eski tarzı takip ederek aynı kalır. [25]
Hayatta kalmayan stiller arasında bāfēnshū bulunur; bu, %80 küçük mühür ve %20 ruhabi yazı karışımıdır[açıklama gerekli]. Bazı Çin karakterleri yüzyıllar boyunca alışılmadık veya yerel olarak kullanılmıştır. Genel olarak anlaşılıyordu ama resmi metinlerde hiç kullanılmıyordu. Bu alışılmadık varyantların bazıları, yeni oluşturulan bazı karakterlerle birlikte, basitleştirilmiş Çince karakter setini oluşturur. [kaynak gerekli]
Hat
Hat (Antik Yunanca καλλιγραφία (kalligraphía) 'güzel yazı') görsel sanat seviyesine taşınan ince el yazısıdır. Bu çalışma, kalem, mürekkep fırçası veya diğer yazı araçlarıyla harflerin veya karakterlerin tasarımı ve uygulanmasını içerir. Klasik kaligrafi, tip tasarımı ve klasik olmayan el harflerinden farklıdır, ancak bazı kaligraflar her ikisini de uygulayabilir.
Doğu Asya ve İslam dünyasında kaligrafi, sanatta önemli bir unsurdur. Görsel biçimi genellikle metnin bütünü veya bireysel kelimelerin anlamından etkilenir.
Modern Batı kaligrafisi, düğün davetiyeleri dahil olmak üzere duyurularda, ayrıca yazı tipi ve bilgisayar yazı tipi tasarımında, harf kesmede, el harfiyle logo tasarımında, dini sanatlarda, grafik tasarımda, sipariş edilen kaligraf sanatında, oyma taş yazıtlar ve anı belgelerinde kullanılır. Ayrıca tiyatro aksesuarları, film ve televizyon için hareketli görüntüler, tanıklıklar, doğum ve ölüm belgeleri, haritalar ve diğer yazılı eserler için de kullanılır. Modern Batı kaligrafisi, işlevsel yazıtlar ve tasarımlardan harflerin okunabilirliğinin değişken olduğu güzel sanat eserlerine kadar geniş bir stil yelpazesini içerir. Çağdaş kaligrafi, "işaretlere ifade edici, uyumlu ve ustaca bir şekilde form verme sanatı" olarak tanımlanmıştır.
Doğu Asya
Çin kaligrafisi shūfǎ veya fǎshū (geleneksel Çince'de 書法 veya 法書, 'yazı yöntemi veya yasası') olarak bilinir; Japon kaligrafisine shodō (書道, 'yazma yolu veya ilkesi') denir; ve Kore kaligrafisi ise seoye (Korece: 서예; Hanja: 書藝; 'yazma sanatı'). Doğu Asya karakterlerinin kaligrafisi, çağdaş geleneksel Doğu Asya kültürünün önemli ve yüksek değer verilen bir yönü olmaya devam etmektedir. [örnekler gerekli][kaynak gerekli] = NOT ASAGIDA :)
Bu yaprak, Sütiler Kitabı'nın 1. bölümü, 1. ayet 1, Vellum el yazması'nın başlık sayfasını temsil etmektedir. Kaynak: Or. 14101, f.322 Başlık: Bu yaprak, Süleymanlar Özdeyişleri Kitabı'nın 1. bölümü, 1. ayetinin başlık sayfasını temsil etmektedir Eserin Başlığı: İncil. Raf işareti: Or. 14101 Yazar: Baberdtsi, Ghazar Üretim yeri ve tarihi: İsfahan (İran), 1661-1662. Vrej Nersessian, İsfahan'a "Yeni Julfa" ekliyor. Ermeni Geleneğinde İncil (s. 15).Kaynak: British Library
Yong'un Sekiz İlkesi
Yong'un Sekiz İlkesi, kaligraflar tarafından en yaygın sekiz çizgiyi düzenli alfabede yazmayı pratik etmek için kullanılır; çünkü hepsi 永 karakterinde bulunur; yǒng; ''sonsuz'', ''kalıcılık''. Bu ilkelerin sıkça uygulanmasının çalışmaya başlarken Çinli hattın yazısında güzellik sağlayabileceğine inanılıyordu.
Sekiz İlke, Doğu Jin dönemi Yedi Güçleri'nden (七勢) etkilenmiştir; Lady Wei Shuo'nun eserinedir. İlkelerle ilgili yayınlar şunlardır:
- Liu Zongyuan'ın Tang Dönemi "Yong" (永字八法頌) İlkelerine Övgü[1]
- Yan Zhenqing'in "Yong"un (永字八法頌) Sekiz İlke'sine Tang Dönemi Övgüsi[2]
- Li Puguang'ın Yuan dönemi "Yong"u Açıklamanın Sekiz Yolu (永字八法解) adlı iki karakterli mecazi isimler sunar
"永" (sonsuzluk) karakteri Wang Xizhi's Lanting Xu. Ünlü şekilde Yong'un Sekiz İlkesi Çin kaligrafisinin temel çizgilerini göstermektedir.
TeknikÇin karakterlerini yazmak için, geleneksel Doğu Asya yazısı Çalışmanın Dört Hazinesi'ni kullanır: máobǐ (毛筆/毛笔) olarak bilinen mürekkep fırçaları, Çin mürekkebi, kağıt ve mürekkeptaşları. Bir kaligrafın çalışmasının nihai sonucunu etkileyen birçok faktör vardır. Fiziksel faktörler arasında mürekkep fırçasının şekli, boyutu, esnekliği ve saç tipi bulunur; mürekkebin rengi, pigment yoğunluğu ve su yoğunluğu; ve kağıdın yüzey dokusu ve su emme hızı. Hattat tekniği de sonucu etkiler; çünkü bitmiş karakterlerin görünümü, fırçanın emdiği mürekkep ve su miktarı ile fırçanın basıncı, açısı ve yönünden etkilenir. Bu değişkenlerin değiştirilmesi daha ince veya daha cesur darbeler ve düzgün veya dişli kenarlar üretir. Sonunda, yetenekli bir hattın hareketlerinin hızı, hızlanması ve yavaşlaması, karakterlerin nihai şeklini büyük ölçüde etkiler ve onlara "ruhlarını" verir.EtkilerJapon ve Kore kaligrafisi, Çin kaligrafisinden etkilenmiştir. Kalligrafi, Doğu Asya'daki çoğu önemli sanat stilini etkilemiştir; bunlar arasında tamamen kaligrafiye dayanan ve benzer araçlar ve teknikler kullanan Çin, Japon ve Kore resim tarzı mürekkep ve yıkama resim de vardır.Japonlar ve Koreliler, Çin etkilerini de dahil ederken kendi kaligrafi duyarlılıklarını ve stillerini geliştirmişlerdir.
Japonya
Japon kaligrafisi, CJK çizgilerinin ötesine geçerek hiragana ve katakana gibi yerel alfabeleri de içerir; yeni eğriler ve hareketler gibi özel özelliklere sahip yerel alfabeler ve özel malzemeler (Japon kağıdı, washi 和紙 ve Japon mürekkebi) de vardır.
Detaylar Su Shi's Eski Odalar Kızıl Kayalıklar Aktarılmıştır Zhao Mengfu içinde Yarı el yazısı, Yuan hanedanı (Çin)
Japon ve Kore kaligrafisi, Çin kaligrafisinden etkilenmiştir. Kalligrafi, Doğu Asya'daki çoğu önemli sanat stilini etkilemiştir; bunlar arasında tamamen kaligrafiye dayanan ve benzer araçlar ve teknikler kullanan Çin, Japon ve Kore resim tarzı mürekkep ve yıkama resim de vardır.Japonlar ve Koreliler, Çin etkilerini de dahil ederken kendi kaligrafi duyarlılıklarını ve stillerini geliştirmişlerdir.
Japonya
Japon kaligrafisi, CJK çizgilerinin ötesine geçerek hiragana ve katakana gibi yerel alfabeleri de içerir; yeni eğriler ve hareketler gibi özel özelliklere sahip yerel alfabeler ve özel malzemeler (Japon kağıdı, washi 和紙 ve Japon mürekkebi) de vardır.
Washi
Washi (和紙), gampi ağacının iç kabuğu, mitsumata çalısı (Edgeworthia chrysantha) veya kağıt dut (kōzo) çalısından elde işlenen geleneksel Japon kağıdıdır. Washi, origami, shodō ve ukiyo-e gibi birçok geleneksel Japon sanatında kullanılır. Geleneksel olarak kıyafet, ev eşyaları ve oyuncaklar gibi çeşitli günlük eşyalar, ayrıca Şinto rahipleri için giysiler ve ritüel nesneler ile Buda heykelleri için kullanılmıştır.
Kağıt dut
Kağıt dut (Broussonetia papyrifera, syn. Morus papyrifera L.), Moraceae familyasına ait çiçekli bir ağaç türüdür. Tarih öncesi dönemde en yaygın taşınan lif ürünü olduğuna inanılır; neredeyse tüm Avustronezya dünyasına yayılmış ve Polinezya'daki neredeyse tüm ada gruplarına, Rapa Nui ve Aotearoa dahil olmak üzere, ulaşmıştır. Bitkiler genellikle çiçeklenmeden önce hasat edildiği ve iki cinsli olduğu için tohumlardan nadiren tohumlardan olan kesimler ve kök sürgünleri aracılığıyla vejetatif olarak çoğalmıştır; tohum üretimi için hem erkek hem de dişi ağaçlar gereklidir. Fiji kraliyet tapa kumaşı, 19. yüzyıl, Neiman Marcus Koleksiyonu, Honolulu mağazası
Yeni Zelanda'da, erken Māori yerleşimcileri tarafından tanıtılmış (sözlü tarihlerde Ōtūreao, Tainui ve Aotea kanoları kaynak olarak belirtilmiştir) ve James Cook'un 1770'lerdeki seferleri sırasında kaydedilmiştir,[11] ancak 1840'larda getirilen hayvanların azalan tarım ve taraması nedeniyle muhtemelen yok olmuştur. Daha sonra Avrupa sömürgeleştirmesi sırasında Japon bitkilerinden Yeni Zelanda'ya yeniden getirilmiştir.Doğu ve Güneydoğu Asya'ya özgüdür,ana kara Çin, Hong Kong, Hindistan, Japonya, Kore, Myanmar ve Tayvan dahildir.Kağıt dut, antik Avustronezyalılar arasında kabuk kumaşı yapımında kullanılmıştır. Subtropikal Asya ana karasına özgü olan bu yapı, Austronezya genişlemesinin "Tayvan'dan Çıkış" hipotezine güçlü destek sağlar. Tayvan kökenliliğini Ada'dan ziyade Güneydoğu Asya'dan kaynaklandığını göstermektedir. Ayrıca, Yeni Gine'deki kağıt dut popülasyonları da Hindiçin'den ve Güney Çin'den başka bir genişlemeden genetik akış göstermektedir.KullanımlarıBu bitki, yüzyıllardır Asya ve bazı Pasifik Adalarında yiyecek, lif ve ilaç amacıyla yetiştirilmektedir.
BarkclothKağıt dut, çoğu Polinezya dilinde tapa olarak bilinen kabuk kumaşının başlıca kaynağıydı.Her ne kadar kabuklu kumaş da Moraceae ailesine ait ficus (incir) ve Artocarpus gibi bitkilerden yapılıyordu ve özellikle Hawaii'de zaman zaman Pipturus ısırgan otlarından da yapılıyordu; en yüksek kalite ise kağıt dut mersininden yapılırdı.
Antik Avustronezyalılar arasında, kabuk kumaşı, taş veya ahşap dövme malzemeleriyle üretilen birincil giyim malzemesiydi ve bunlar Avustronezya arkeolojik alanlarında en yaygın bulunan eserlerden biridir. Guangxi'deki Dingmo alanından olan erken örnekler, yaklaşık 7.900 yıl öncesine tarihlendirilmiş ve özellikle İnci Nehri Deltası çevresinde güney Çin'deki çok sayıda buluntu, Han hanedanının güneye doğru genişlemesinden önceki Tayvan öncesi Avustronezya topraklarına dair kanıt olarak gösterilmiştir. Yeni Zelanda'da, erken Māori yerleşimcileri, sınırlı ağaç büyümesine rağmen Polinezya kabuk kumaşı (aute) tekniklerini korudu; 1770'lere gelindiğinde esas olarak yüksek statülü erkekler için yumuşak beyaz fileto ve kulak süsleri olarak kullanılıyordu, 19. yüzyılın başlarında ağaçla birlikte ortadan kayboldu, ancak Hawaii bilgisinden yararlanan canlandırma çalışmaları artık ortaya çıkmaktadır.
Avustronezya genelinde, kağıt dut isimleri benzer değildir, bu nedenle Proto-Okyanusik bir terim yeniden oluşturulamaz; ancak Polinezya'da kabuk kumaşı için kullanılan terimler, Proto-Nükleer-Polinezyalı *taba ("kabuk") kullanılarak Wayan taba'da, Tonga, Samoa, Mangareva, Rarotongan tapa'da ve Hawaii kapa'sında da yeniden oluşturulabilir. Diğer yaygın terimler Proto-Polinezya *siapo'dan kaynaklanır; Niue, Tonga ve Marquesan hiapo'da, ayrıca Samoa ve Doğu Futuna siapo'da da görülür. Barkcloth beater terimi, Proto-Malayo-Polinezya *ikay'a kadar uzanır ve benzerleri arasında Uma ike bulunur; Sa'a iki; Bauan, Tonga ve Doğu Futuna ile Samoa ve Hawaii dili iʻe.
Makale
Japon washi kağıt yapım süreci.Kağıt dut, kağıt tarihinde önemli bir lif tarkı olmuştur. Dayanıklılığı ve dayanıklılığıyla tanınan bu cihaz, günümüzde çeşitli geleneksel ve çağdaş kağıt yapım uygulamalarında kullanılmaya devam etmektedir. Çin'de kağıt üretiminde 2. ile 8. yüzyıllar arasında bir zamandan beri kullanılmaktadır ve Kore'de dünyadaki en eski blok baskı (yaklaşık MS 751) lifleriyle hanji kağıdına basılır. Yüksek kaliteli Kore Hanji ve Japon Washi'leri genellikle kağıt dut kabuğunun iç kabuğundan yapılır; bu kabuk dövülür, suyla karıştırılır ve macun oluşturulur ve yaprak haline getirilir.
Tarihçe
Kağıt dut, çoğu Polinezya dilinde tapa olarak bilinen kabuk kumaşının başlıca kaynağıydı.Her ne kadar kabuklu kumaş da Moraceae ailesine ait ficus (incir) ve Artocarpus gibi bitkilerden yapılıyordu ve özellikle Hawaii'de zaman zaman Pipturus ısırgan otlarından da yapılıyordu; en yüksek kalite ise kağıt dut mersininden yapılırdı.
Antik Avustronezyalılar arasında, kabuk kumaşı, taş veya ahşap dövme malzemeleriyle üretilen birincil giyim malzemesiydi ve bunlar Avustronezya arkeolojik alanlarında en yaygın bulunan eserlerden biridir. Guangxi'deki Dingmo alanından olan erken örnekler, yaklaşık 7.900 yıl öncesine tarihlendirilmiş ve özellikle İnci Nehri Deltası çevresinde güney Çin'deki çok sayıda buluntu, Han hanedanının güneye doğru genişlemesinden önceki Tayvan öncesi Avustronezya topraklarına dair kanıt olarak gösterilmiştir. Yeni Zelanda'da, erken Māori yerleşimcileri, sınırlı ağaç büyümesine rağmen Polinezya kabuk kumaşı (aute) tekniklerini korudu; 1770'lere gelindiğinde esas olarak yüksek statülü erkekler için yumuşak beyaz fileto ve kulak süsleri olarak kullanılıyordu, 19. yüzyılın başlarında ağaçla birlikte ortadan kayboldu, ancak Hawaii bilgisinden yararlanan canlandırma çalışmaları artık ortaya çıkmaktadır.
Avustronezya genelinde, kağıt dut isimleri benzer değildir, bu nedenle Proto-Okyanusik bir terim yeniden oluşturulamaz; ancak Polinezya'da kabuk kumaşı için kullanılan terimler, Proto-Nükleer-Polinezyalı *taba ("kabuk") kullanılarak Wayan taba'da, Tonga, Samoa, Mangareva, Rarotongan tapa'da ve Hawaii kapa'sında da yeniden oluşturulabilir. Diğer yaygın terimler Proto-Polinezya *siapo'dan kaynaklanır; Niue, Tonga ve Marquesan hiapo'da, ayrıca Samoa ve Doğu Futuna siapo'da da görülür. Barkcloth beater terimi, Proto-Malayo-Polinezya *ikay'a kadar uzanır ve benzerleri arasında Uma ike bulunur; Sa'a iki; Bauan, Tonga ve Doğu Futuna ile Samoa ve Hawaii dili iʻe.
Makale
Kağıt dut, kağıt tarihinde önemli bir lif tarkı olmuştur. Dayanıklılığı ve dayanıklılığıyla tanınan bu cihaz, günümüzde çeşitli geleneksel ve çağdaş kağıt yapım uygulamalarında kullanılmaya devam etmektedir. Çin'de kağıt üretiminde 2. ile 8. yüzyıllar arasında bir zamandan beri kullanılmaktadır ve Kore'de dünyadaki en eski blok baskı (yaklaşık MS 751) lifleriyle hanji kağıdına basılır. Yüksek kaliteli Kore Hanji ve Japon Washi'leri genellikle kağıt dut kabuğunun iç kabuğundan yapılır; bu kabuk dövülür, suyla karıştırılır ve macun oluşturulur ve yaprak haline getirilir.
Tarihçe
Dharmachakra
İmparator Ashoka tarafından kullanılan eski Dharmachakra sembolü.Tarihsel olarak, dharmachakra Doğu Asya heykel ve yazıtlarında süs olarak sıkça kullanılmıştır; bu dönem Doğu Asya kültürünün en erken döneminden günümüze kadar başlamıştır.
Sanskritçe dharma isimi (धर्म), dhṛ 'tutmak, tutmak, tutmak' kökünden türemiştir ve 'yerleşik veya sağlam olan' anlamına gelir. Kelime, Vedik Sanskritçe n-kök dharman- kelimesinden türemiştir ve "taşıyıcı, destekçi" anlamına gelir.
Benzer çakra (telli çark) sembolleri, tüm Hindistan tarihindeki en eski semboller arasındadır. Madhavan ve Parpola, özellikle birkaç mühürde olmak üzere, Hind Vadisi uygarlık eserlerinde bir çark sembolünün sıkça göründüğünü belirtmektedir. Özellikle, Dholavira Tabelası'nda on işaret dizisinde bulunur.
Bazı tarihçiler eski çakra sembollerini güneş sembolizmiyle ilişkilendirir. Vedalar'da tanrı Surya, güneş diskiyle ilişkilendirilir; bu disk tek tekerlekli bir araba (cakra) olarak adlandırılır. Mitra, Surya'nın bir formu olarak "dünyanın gözü" olarak tanımlanır ve bu nedenle güneş, dünyayı aydınlatan ve algılayan bir göz (cakṣu) olarak algılanır. Böyle bir çark, Vishnu'nun ana özelliğidir. Bu nedenle, bir tekerlek sembolü ışık ve bilgiyle de ilişkilendirilebilir.
Sembol bazen Dört Asil Gerçek, Asil Sekiz Kat Yol ve Bağımlı Kökenle de bağlantılıdır. Budist öncesi dharmachakra (Pali: dhammacakka), Hinduizm ve Budizm'de ashtamangala (uğurlu işaretler) arasında kabul edilir ve sıkça her iki inancın simgesi olarak kullanılır.
Budizm, çarkı, Hint mitolojisindeki ideal kral fikrinden bir sembol olarak benimsedi; çakravartin ("tekerlek döndürücü" veya "evrensel hükümdar" ve bu kralın birkaç efsanevi nesneye, bunlar arasında ratana cakka (ideal çark) da bulunduğu söylenirdi. Digha Nikaya'nın Mahā Sudassana Sutta'sı bu çarkın her açıdan mükemmel olan bir nef (nābhi), bin kol (sahassārāni) ve bir felly (nemi) olduğunu belirtir. Siddhartha Gautama'nın bir "mahapurisa" (büyük adam) olduğu söylenir; tekerlek çeviren kral olmayı seçebilirdi, ancak bunun yerine böyle bir kralın ruhani karşılığı, tekerlek çeviren bilge, yani bir Buda haline gelmiştir.
"Dharma çarkını çevirmek" terimini açıklayan Theravada tefsircisi Buddhaghosa, Buddha'nın döndüğü bu "çark"ın öncelikle bilgelik, bilgi ve içgörü (ñāṇa) olarak anlaşılmasını açıklar. Bu bilgeliğin iki yönü vardır: paṭivedha-ñāṇa, Gerçeğin kendini gerçekleştirme bilgeliği ve desanā-ñāṇa, Gerçeğin ilan edilmesi bilgeliği. Dharmachakra sembolü ayrıca, Hint'in merkezindeki "Dharma" fikrine işaret eder; bu, sonsuz kozmik yasaya, evrensel ahlaki düzene ve Budizm'de Buda'nın açıkladığı öğreti ve yola atıfta bulunan karmaşık ve çok değerli bir terimdir.
Bharhut ve Sanchi gibi erken dönem Budist Sanatı'nda, dharmachakra sıklıkla Gautama Buda'nın kendisinin bir sembolü olarak kullanılmıştır. Sembol genellikle triratna (üçlü mücevher) veya trishula (üç dişli diş) ile eşleştirilir; bu da üç mücevher, şemsiyeler (chatra), egemenlik ve kraliyet gücünün sembolleri, mücevherler ve çelenkler ile eşleşir. Ayrıca bazen aslanlar, veya geyikler gibi hayvanlarla birlikte tasvir edilir.
Budist dharmachakra'nın 8, 12, 24 veya daha fazla kolu olan farklı tasarımları vardır. Farklı Budist geleneklerde, farklı sayıda konuşucu Buda'nın Dharma'sının (öğretisinin) farklı yönlerini temsil edebilir. Örneğin Hint-Tibet Budist geleneğinde, 8 kollu tekerlek asil sekiz katlı yolu temsil eder ve göbek, kenar ve oluk da üç eğitimi (sila, prajña ve samadhi) temsil eder.
Bir dharani örneği
Budizmde, bir tekerleğin döngüsel hareketi aynı zamanda dünyadaki yaşamın döngüsel doğasını simgelemek için kullanılır (aynı zamanda "samsara çarkı", samsara-çakra veya "olma çarkı" bhava-cakra olarak da adlandırılır). Bu acı çarkı, Budist yolun uygulanmasıyla tersine çevrilebilir veya "döndürülebilir". Budistlerin "acı" (dukkha) ve mutluluk (sukha) terimleri, aslında bir arabanın aksına tekerleklerin doğru veya yanlış takılmasıyla da ilişkilendirilebilir. Hint-Tibet geleneği, Budist kozmolojide yeniden doğuşun birçok alanını tasvir eden Bhavacakra adı verilen ayrıntılı tasvirler geliştirmiştir.
Bir tekerleğin kolları da sıklıkla Budistlerin bağımlı köken doktrininin sembolü olarak kullanılır. Theravada bilgini Buddhaghosa'ya göre:
Ashoka'nın orijinal Aslan Başkenti, Sarnath'tan. Başlangıçta üst kısımda büyük bir dharmachakra (yeniden yapılanma) destekleniyordu.Dharmachakraları içeren en eski Hint anıtı, Maurya imparatoru Ashoka'nın isteğiyle inşa edilen Sanchi'deki aslan sütunu gibi Ashokan Sütunları'dır. Benjamin Rowland'a göre:
Harrison'a göre, "yasanın çarkı" ve doğanın düzeni sembolizmi Tibet dua çarklarında da görülür. Hareket eden tekerlekler, kozmik düzenin (ṛta) hareketini simgeler.
Buda Dhamma ve modern Hint kullanımı
Dharmachakra, Buda Dhamma'nın sramana dininde bir semboldür.
Tekerlek sembolizmi, Budizmden dini bir dönüşüm geçiren Hint tapınaklarında da kullanılmıştır, örneğin bazı akademisyenlerin Budist kökenli olduğuna inandığı Jagannath tapınağı. [27][28] Ayrıca Odisha'nın diğer antik tapınaklarında da kullanılır; bunların en ünlüsü Konark Güneş Tapınağı'dır.
24 dilli Ashoka dharmachakra, Hindistan'ın modern bayrağında yer almakta olup, pan-Hindistan Dharma kavramını temsil etmektedir. Modern Hindistan Devlet Armı, dharmachakra'yı da içeren Ashooka Başkenti Askoka'nın (Sanchi) bir tasviridir. Amblemin ayrılmaz bir parçası, Devanagari alfabesiyle yazılı mottodur: Satyameva Jayate (İngilizce: Truth Alone Triumphs). Bu, Vedalar'ın son bölümü olan Mundaka Upanishad'dan bir alıntıdır.
Hindistan'ın ilk Başkan Yardımcısı Sarvepalli Radhakrishnan, Hindistan'ın Ashoka Çakrası'nın "dharma yasasının çarkı"nı, ayrıca "Gerçek ya da satya", "erdem" ve "hareketi" temsil ettiğini, yani "barışçıl bir değişimin dinamizmi" olduğunu belirtti.
Hindistan Devlet Armı, Aslan Başkenti Ashoka'dan 24 telli Dharmachakra ile yer almaktadır.
Diğer kullanımlar ve benzer
- Vishnu'nun ana özelliği, Sudarśanacakra adı verilen tekerlek benzeri bir silahtır.
- Benzer tekerlek sembolleri Antik Mısırlılar tarafından güneş sembolü olarak kullanılmıştır.
- Bazı Buda heykelleri ayrıca Dharmachakra Mudrā'yı da tasvir eder; bu, Dharma çarkının dönmesini gösteren bir el işaretidir.
- Çok benzer bir çark sembolü Roman halkının bayrağında da yer alır ve bu da onların göçebe geçmişine işaret eder.
- Budist olmayan kültürel bağlamlarda, sekiz kollu bir çark geleneksel bir gemi çarkına benzer. Denizcilik amblemi olarak, bu görüntü yaygın bir denizci dövmesidir ve dharmachakra olarak yanlış tanımlanabilir veya tam tersi olabilir.
Tarihsel olarak, dharmachakra Doğu Asya heykel ve yazıtlarında süs olarak sıkça kullanılmıştır; bu dönem Doğu Asya kültürünün en erken döneminden günümüze kadar başlamıştır.
Sanskritçe dharma isimi (धर्म), dhṛ 'tutmak, tutmak, tutmak' kökünden türemiştir ve 'yerleşik veya sağlam olan' anlamına gelir. Kelime, Vedik Sanskritçe n-kök dharman- kelimesinden türemiştir ve "taşıyıcı, destekçi" anlamına gelir.
Benzer çakra (telli çark) sembolleri, tüm Hindistan tarihindeki en eski semboller arasındadır. Madhavan ve Parpola, özellikle birkaç mühürde olmak üzere, Hind Vadisi uygarlık eserlerinde bir çark sembolünün sıkça göründüğünü belirtmektedir. Özellikle, Dholavira Tabelası'nda on işaret dizisinde bulunur.
Bazı tarihçiler eski çakra sembollerini güneş sembolizmiyle ilişkilendirir. Vedalar'da tanrı Surya, güneş diskiyle ilişkilendirilir; bu disk tek tekerlekli bir araba (cakra) olarak adlandırılır. Mitra, Surya'nın bir formu olarak "dünyanın gözü" olarak tanımlanır ve bu nedenle güneş, dünyayı aydınlatan ve algılayan bir göz (cakṣu) olarak algılanır. Böyle bir çark, Vishnu'nun ana özelliğidir. Bu nedenle, bir tekerlek sembolü ışık ve bilgiyle de ilişkilendirilebilir.
Sembol bazen Dört Asil Gerçek, Asil Sekiz Kat Yol ve Bağımlı Kökenle de bağlantılıdır. Budist öncesi dharmachakra (Pali: dhammacakka), Hinduizm ve Budizm'de ashtamangala (uğurlu işaretler) arasında kabul edilir ve sıkça her iki inancın simgesi olarak kullanılır.
Budizm, çarkı, Hint mitolojisindeki ideal kral fikrinden bir sembol olarak benimsedi; çakravartin ("tekerlek döndürücü" veya "evrensel hükümdar" ve bu kralın birkaç efsanevi nesneye, bunlar arasında ratana cakka (ideal çark) da bulunduğu söylenirdi. Digha Nikaya'nın Mahā Sudassana Sutta'sı bu çarkın her açıdan mükemmel olan bir nef (nābhi), bin kol (sahassārāni) ve bir felly (nemi) olduğunu belirtir. Siddhartha Gautama'nın bir "mahapurisa" (büyük adam) olduğu söylenir; tekerlek çeviren kral olmayı seçebilirdi, ancak bunun yerine böyle bir kralın ruhani karşılığı, tekerlek çeviren bilge, yani bir Buda haline gelmiştir.
"Dharma çarkını çevirmek" terimini açıklayan Theravada tefsircisi Buddhaghosa, Buddha'nın döndüğü bu "çark"ın öncelikle bilgelik, bilgi ve içgörü (ñāṇa) olarak anlaşılmasını açıklar. Bu bilgeliğin iki yönü vardır: paṭivedha-ñāṇa, Gerçeğin kendini gerçekleştirme bilgeliği ve desanā-ñāṇa, Gerçeğin ilan edilmesi bilgeliği. Dharmachakra sembolü ayrıca, Hint'in merkezindeki "Dharma" fikrine işaret eder; bu, sonsuz kozmik yasaya, evrensel ahlaki düzene ve Budizm'de Buda'nın açıkladığı öğreti ve yola atıfta bulunan karmaşık ve çok değerli bir terimdir.
Bharhut ve Sanchi gibi erken dönem Budist Sanatı'nda, dharmachakra sıklıkla Gautama Buda'nın kendisinin bir sembolü olarak kullanılmıştır. Sembol genellikle triratna (üçlü mücevher) veya trishula (üç dişli diş) ile eşleştirilir; bu da üç mücevher, şemsiyeler (chatra), egemenlik ve kraliyet gücünün sembolleri, mücevherler ve çelenkler ile eşleşir. Ayrıca bazen aslanlar, veya geyikler gibi hayvanlarla birlikte tasvir edilir.
Budist dharmachakra'nın 8, 12, 24 veya daha fazla kolu olan farklı tasarımları vardır. Farklı Budist geleneklerde, farklı sayıda konuşucu Buda'nın Dharma'sının (öğretisinin) farklı yönlerini temsil edebilir. Örneğin Hint-Tibet Budist geleneğinde, 8 kollu tekerlek asil sekiz katlı yolu temsil eder ve göbek, kenar ve oluk da üç eğitimi (sila, prajña ve samadhi) temsil eder.
Bir dharani örneği
Budizmde, bir tekerleğin döngüsel hareketi aynı zamanda dünyadaki yaşamın döngüsel doğasını simgelemek için kullanılır (aynı zamanda "samsara çarkı", samsara-çakra veya "olma çarkı" bhava-cakra olarak da adlandırılır). Bu acı çarkı, Budist yolun uygulanmasıyla tersine çevrilebilir veya "döndürülebilir". Budistlerin "acı" (dukkha) ve mutluluk (sukha) terimleri, aslında bir arabanın aksına tekerleklerin doğru veya yanlış takılmasıyla da ilişkilendirilebilir. Hint-Tibet geleneği, Budist kozmolojide yeniden doğuşun birçok alanını tasvir eden Bhavacakra adı verilen ayrıntılı tasvirler geliştirmiştir.
Bir tekerleğin kolları da sıklıkla Budistlerin bağımlı köken doktrininin sembolü olarak kullanılır. Theravada bilgini Buddhaghosa'ya göre:
Dharmachakraları içeren en eski Hint anıtı, Maurya imparatoru Ashoka'nın isteğiyle inşa edilen Sanchi'deki aslan sütunu gibi Ashokan Sütunları'dır. Benjamin Rowland'a göre:
Harrison'a göre, "yasanın çarkı" ve doğanın düzeni sembolizmi Tibet dua çarklarında da görülür. Hareket eden tekerlekler, kozmik düzenin (ṛta) hareketini simgeler.
Buda Dhamma ve modern Hint kullanımı
Dharmachakra, Buda Dhamma'nın sramana dininde bir semboldür.
Tekerlek sembolizmi, Budizmden dini bir dönüşüm geçiren Hint tapınaklarında da kullanılmıştır, örneğin bazı akademisyenlerin Budist kökenli olduğuna inandığı Jagannath tapınağı. [27][28] Ayrıca Odisha'nın diğer antik tapınaklarında da kullanılır; bunların en ünlüsü Konark Güneş Tapınağı'dır.
24 dilli Ashoka dharmachakra, Hindistan'ın modern bayrağında yer almakta olup, pan-Hindistan Dharma kavramını temsil etmektedir. Modern Hindistan Devlet Armı, dharmachakra'yı da içeren Ashooka Başkenti Askoka'nın (Sanchi) bir tasviridir. Amblemin ayrılmaz bir parçası, Devanagari alfabesiyle yazılı mottodur: Satyameva Jayate (İngilizce: Truth Alone Triumphs). Bu, Vedalar'ın son bölümü olan Mundaka Upanishad'dan bir alıntıdır.
Hindistan'ın ilk Başkan Yardımcısı Sarvepalli Radhakrishnan, Hindistan'ın Ashoka Çakrası'nın "dharma yasasının çarkı"nı, ayrıca "Gerçek ya da satya", "erdem" ve "hareketi" temsil ettiğini, yani "barışçıl bir değişimin dinamizmi" olduğunu belirtti.
Diğer kullanımlar ve benzer
- Vishnu'nun ana özelliği, Sudarśanacakra adı verilen tekerlek benzeri bir silahtır.
- Benzer tekerlek sembolleri Antik Mısırlılar tarafından güneş sembolü olarak kullanılmıştır.
- Bazı Buda heykelleri ayrıca Dharmachakra Mudrā'yı da tasvir eder; bu, Dharma çarkının dönmesini gösteren bir el işaretidir.
- Çok benzer bir çark sembolü Roman halkının bayrağında da yer alır ve bu da onların göçebe geçmişine işaret eder.
- Budist olmayan kültürel bağlamlarda, sekiz kollu bir çark geleneksel bir gemi çarkına benzer. Denizcilik amblemi olarak, bu görüntü yaygın bir denizci dövmesidir ve dharmachakra olarak yanlış tanımlanabilir veya tam tersi olabilir.
Dharani
Dharaniler (IAST: dhāraṇī), aynı zamanda (Sankice) vidyās ve paritas veya (Pal.) parittas olarak da bilinir, daha uzun Budist mantralardır[1] ve hatırlama kodları, büyüler veya okunuşlar olarak işlev görürler. Neredeyse hepsi Sanskritçe yazılmıştır,[2] ancak bazı Pali dharaniler de vardır. Budist uygulayıcıya koruma ve liyakat yaratma gücü sağladığına inanılan bu yapılar, tarihi Budist edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturur. [3][4][5] Çoğu dharani, Siddhaṃ[6] gibi yazı yazılarıyla Sanskritçe yazılır ve Çince, Korece, Japonca, Vietnamca, Sinhala, Tay ve diğer bölgesel yazı yazılarına çevrilebilir. [7][8][9] Bunlar Veda ilahileri ve mantralarına benzer ve onların sürekliliğini yansıtır. [10]
Dharaniler, Budizmin tüm ana geleneklerinin eski metinlerinde bulunur. Bunlar, Theravada geleneği tarafından korunan Pali kanonunun önemli bir parçasıdır. Lotus Sutra ve Heart Sutra gibi Mahayana sutraları dharani içerir veya sona erer.
Etimoloji
Dhāraṇī kelimesi, Sanskritçe bir kökten √dhṛ ve "tutmak" anlamına gelir. Bu kök muhtemelen antik Hindistan'ın tarihi Vedik dininden türemiştir; burada ilahiler ve melodik seslerin, sesin çevrilememesi ve anlamı olmasa bile (müzikte olduğu gibi) doğuştan gelen ruhsal ve iyileştirici güçlere sahip olduğuna inanılırdı. Aynı kök dharma veya dhamma verir. Doğu Asya Budizmi araştırmacısı Paul Copp'a göre, Hindistan dışındaki bazı Budist topluluklar bazen dharanilere "mantra, hṛdaya (hridiya), paritrana (paritta), raksha (Pali: rakkha), gutti veya vidyā" gibi alternatif terimlerle hitap ederler; ancak bu terimlerin Budizmde başka bağlamsal anlamları da vardır.
Tibet metinlerindeki geleneksel inanca göre, José Ignacio Cabezón belirtir ki, üç konsey vardı ve dharani terimi kaydedilip üçüncü konsilden sonra norm haline gelmiştir. Bu inanca göre ilk konsil, Hindistan'ın Rajagriha'nın güneyindeki Vimalabhada'da sūtrānta, Vinaya ve Abhidharma'yı derlemiştir. İlk konsil Buda'nın öldüğü yılda yapıldı, ancak derlenen dhamma, yazıya alınmamış sözlü sözlerden oluşuyordu. İkinci konsey, Buda'nın ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra, Ashoka tarafından sağlanan bir korusunda gerçekleşti; burada bilgi tekrar toplandı, ancak o da hiçbir şey yazmadı.
Tibet geleneğine göre, üçüncü konsil bir yüzyıl sonra Keşmir'de toplandı ve öğretiler, "unutmama gücünü (dharani) elde etmeyenler" için yazılı olarak yazıldı; çünkü insanlar Buda'nın öğretilerinin yozlaşmış biçimlerini okuyordu.
Açıklama
Ronald Davidson'a göre, Mahayana ve tantrik Budizm tarihinde kullanılan dharani terimi ve yorumu 19. yüzyılın ortalarından beri sorunlu olmuştur. Başlangıçta "sihirli formül veya ifade" olarak anlaşılmıştı, ancak Lamotte ve Berhard gibi sonraki çalışmalar bunları "hafıza" olarak yorumlarken, Davidson bazı dharani'lerin "kodlar" olduğunu öne sürmüştür. 19. yüzyıl Fransız Hint bilimçisi ve Budizm bilgini Eugène Burnouf'a göre, dharaniler Budist inananlar için kitaplarının en önemli bölümleri olan sihirli formüllerdir. Davidson'a göre, Burnouf, dharani'nin Budizm sutralarında ve Mahayana metinlerinde ne kadar önemli ve yaygın olduğunu fark eden ilk bilim insanıydı.Hint Bilimci Moriz Winternitz, 20. yüzyılın başlarında dharanilerin Mahayana Budizminin "büyük ve önemli" bir parçası olduğunu ve bunların sihirli formüller ve "koruyucu büyüler" ile aynı zamanda muska olduğunu kabul etti.
Robert Buswell ve Ronald Davidson'a göre, dharani bazı Budist metinlerde kodlardı. Metnin sonunda yer almış ve önceki bölümlerde Budist öğretilerinin kodlu, damıtılmış bir özeti olarak görülebilir. Örneğin, 7. yüzyılda muhtemelen bilinmeyen bir keşiş tarafından yazılan Kore Budist bir Vajrasamadhi-sutra metni, Chan ve Zen Budist geleneği için Doğu Asya'da önemli olan bir Dharani bölümü sekizinci (sondan ikinci) bölümdür ve Tathagata Buda ile Ananda arasında kısa bir sohbet epilogu son bölümdür. Buswell'in belirttiği gibi, bu dharani bölümü "önemli anlamları unutmadan kodlar (dharayati) ve hatırlanması gereken noktaları hatırlatır ve kodlar.
Solda: İç Moğolistan'da bir dharani sütunu (MS 1085)Liao hanedanının dharani sütunu ve Çin yazıtlı, Liao hanedanının Da'an döneminin 1. yılının 6. ayının 28. günü (大安元年六月二十八日) 22 Temmuz 1085'e karşılık gelir (metin sürtülerek kağıda sarılmış). İç Moğolistan'da, Bairin Sol Bayrağı, Lindong'daki Güney Pagoda'nın tepesinin doğu yamacında bulunur. Liao Shangjing Müzesi'nde düzenlenmiştir. Müze kartında tarih "Da'an 6" 大安六年 (1090) olarak gösterilir, ancak sütundaki gerçek tarih "Da'an 1" 大安元年 (1085)tir; muhtemelen "六" (altı), "元" (ilk) için bir kopya hatasıdır.Erken Budizm literatürü dharani büyüleri ve büyülerini içerir. Charles Prebish ve Damien Keown'a göre, dharanilerin 1. yüzyıldan önce Budist topluluklarda değerli ve kullanıldığını göstermektedir.
Dharanilerin M.S. 1. binyıl ortalarındaki Budist uygulamalardaki rolü, ortaya çıkan sistematik incelemeler dahil olmak üzere birçok metinle gösterilmiştir. Paul Copp'a göre, dharanilerin etkili bir büyü olarak yazılmasına dair en eski kanıtlanabilir edebi emrlerden biri, 317 ile 420 CE tarihli bir Çin metininde bulunur. Bu metin, Yedi Buda ve Sekiz Bodhisattva tarafından Konuşulan Büyük Dharani Ruh-Büyü Yazısı'dır (Qifo bapusa suoshuo da tuoluoni shenzhou jing). Örneğin, Toplanan Dhāraṇī Sūtra'ları yedinci yüzyılın ortalarında derlenmiştir. Stupa'daki en eski Budist dini yazıtlardan bazıları (Dagoba, Chörten), Bodhigarbhalankaralaksa-dharani gibi dharani türü kompozisyonlarından alıntılardır. Orta Asya'da keşfedilen ve şu anda Leningrad Rus Bilimler Akademisi Şubesi'nde bulunan Sumukha-dharani'nin el yazması parçaları, Sanskritçe ve Brahmi alfabesindendir; bu yazı yaygın çağın ilk yüzyıllarından önce yaygındı.
Etkili İmparatoriçe Wu'nun dönemi – 683-705 MS – için Çince metni Wugou jing guangda tuoluoni jing, Buda'nın altı dharani okumasını anlatır. İlk bölüm önemini şu şekilde ifade eder (Çince metnin Japonca versiyonu):
— Muku joko darani kyo (無垢浄光大陀羅尼經), Çeviri: Peter Kornicki
Avrupa literatüründe dharani'nin erken anları, John of Plano Carpini (1245–7) ve William of Rubruck (1254) tarafından bırakılan kayıtlardan gelir; bu kayıtlar, kendi anılarında Uygurlar ve Moğolların "Om man baccam" diye ilahi ettiğini, daha sonra "Om mani padme hum" ile özdeşleştirildiğini belirtmiştir. Ayrıca bu Asyalıların "kağıda kısa büyü cümleleri yazıp astıklarını" da belirtiyorlar.
Dharaniler (IAST: dhāraṇī), aynı zamanda (Sankice) vidyās ve paritas veya (Pal.) parittas olarak da bilinir, daha uzun Budist mantralardır[1] ve hatırlama kodları, büyüler veya okunuşlar olarak işlev görürler. Neredeyse hepsi Sanskritçe yazılmıştır,[2] ancak bazı Pali dharaniler de vardır. Budist uygulayıcıya koruma ve liyakat yaratma gücü sağladığına inanılan bu yapılar, tarihi Budist edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturur. [3][4][5] Çoğu dharani, Siddhaṃ[6] gibi yazı yazılarıyla Sanskritçe yazılır ve Çince, Korece, Japonca, Vietnamca, Sinhala, Tay ve diğer bölgesel yazı yazılarına çevrilebilir. [7][8][9] Bunlar Veda ilahileri ve mantralarına benzer ve onların sürekliliğini yansıtır. [10]
Dharaniler, Budizmin tüm ana geleneklerinin eski metinlerinde bulunur. Bunlar, Theravada geleneği tarafından korunan Pali kanonunun önemli bir parçasıdır. Lotus Sutra ve Heart Sutra gibi Mahayana sutraları dharani içerir veya sona erer.
Etimoloji
Dhāraṇī kelimesi, Sanskritçe bir kökten √dhṛ ve "tutmak" anlamına gelir. Bu kök muhtemelen antik Hindistan'ın tarihi Vedik dininden türemiştir; burada ilahiler ve melodik seslerin, sesin çevrilememesi ve anlamı olmasa bile (müzikte olduğu gibi) doğuştan gelen ruhsal ve iyileştirici güçlere sahip olduğuna inanılırdı. Aynı kök dharma veya dhamma verir. Doğu Asya Budizmi araştırmacısı Paul Copp'a göre, Hindistan dışındaki bazı Budist topluluklar bazen dharanilere "mantra, hṛdaya (hridiya), paritrana (paritta), raksha (Pali: rakkha), gutti veya vidyā" gibi alternatif terimlerle hitap ederler; ancak bu terimlerin Budizmde başka bağlamsal anlamları da vardır.
Tibet metinlerindeki geleneksel inanca göre, José Ignacio Cabezón belirtir ki, üç konsey vardı ve dharani terimi kaydedilip üçüncü konsilden sonra norm haline gelmiştir. Bu inanca göre ilk konsil, Hindistan'ın Rajagriha'nın güneyindeki Vimalabhada'da sūtrānta, Vinaya ve Abhidharma'yı derlemiştir. İlk konsil Buda'nın öldüğü yılda yapıldı, ancak derlenen dhamma, yazıya alınmamış sözlü sözlerden oluşuyordu. İkinci konsey, Buda'nın ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra, Ashoka tarafından sağlanan bir korusunda gerçekleşti; burada bilgi tekrar toplandı, ancak o da hiçbir şey yazmadı.
Tibet geleneğine göre, üçüncü konsil bir yüzyıl sonra Keşmir'de toplandı ve öğretiler, "unutmama gücünü (dharani) elde etmeyenler" için yazılı olarak yazıldı; çünkü insanlar Buda'nın öğretilerinin yozlaşmış biçimlerini okuyordu.
Açıklama
Ronald Davidson'a göre, Mahayana ve tantrik Budizm tarihinde kullanılan dharani terimi ve yorumu 19. yüzyılın ortalarından beri sorunlu olmuştur. Başlangıçta "sihirli formül veya ifade" olarak anlaşılmıştı, ancak Lamotte ve Berhard gibi sonraki çalışmalar bunları "hafıza" olarak yorumlarken, Davidson bazı dharani'lerin "kodlar" olduğunu öne sürmüştür. 19. yüzyıl Fransız Hint bilimçisi ve Budizm bilgini Eugène Burnouf'a göre, dharaniler Budist inananlar için kitaplarının en önemli bölümleri olan sihirli formüllerdir. Davidson'a göre, Burnouf, dharani'nin Budizm sutralarında ve Mahayana metinlerinde ne kadar önemli ve yaygın olduğunu fark eden ilk bilim insanıydı.Hint Bilimci Moriz Winternitz, 20. yüzyılın başlarında dharanilerin Mahayana Budizminin "büyük ve önemli" bir parçası olduğunu ve bunların sihirli formüller ve "koruyucu büyüler" ile aynı zamanda muska olduğunu kabul etti.
Robert Buswell ve Ronald Davidson'a göre, dharani bazı Budist metinlerde kodlardı. Metnin sonunda yer almış ve önceki bölümlerde Budist öğretilerinin kodlu, damıtılmış bir özeti olarak görülebilir. Örneğin, 7. yüzyılda muhtemelen bilinmeyen bir keşiş tarafından yazılan Kore Budist bir Vajrasamadhi-sutra metni, Chan ve Zen Budist geleneği için Doğu Asya'da önemli olan bir Dharani bölümü sekizinci (sondan ikinci) bölümdür ve Tathagata Buda ile Ananda arasında kısa bir sohbet epilogu son bölümdür. Buswell'in belirttiği gibi, bu dharani bölümü "önemli anlamları unutmadan kodlar (dharayati) ve hatırlanması gereken noktaları hatırlatır ve kodlar.
Erken Budizm literatürü dharani büyüleri ve büyülerini içerir. Charles Prebish ve Damien Keown'a göre, dharanilerin 1. yüzyıldan önce Budist topluluklarda değerli ve kullanıldığını göstermektedir.
Dharanilerin M.S. 1. binyıl ortalarındaki Budist uygulamalardaki rolü, ortaya çıkan sistematik incelemeler dahil olmak üzere birçok metinle gösterilmiştir. Paul Copp'a göre, dharanilerin etkili bir büyü olarak yazılmasına dair en eski kanıtlanabilir edebi emrlerden biri, 317 ile 420 CE tarihli bir Çin metininde bulunur. Bu metin, Yedi Buda ve Sekiz Bodhisattva tarafından Konuşulan Büyük Dharani Ruh-Büyü Yazısı'dır (Qifo bapusa suoshuo da tuoluoni shenzhou jing). Örneğin, Toplanan Dhāraṇī Sūtra'ları yedinci yüzyılın ortalarında derlenmiştir. Stupa'daki en eski Budist dini yazıtlardan bazıları (Dagoba, Chörten), Bodhigarbhalankaralaksa-dharani gibi dharani türü kompozisyonlarından alıntılardır. Orta Asya'da keşfedilen ve şu anda Leningrad Rus Bilimler Akademisi Şubesi'nde bulunan Sumukha-dharani'nin el yazması parçaları, Sanskritçe ve Brahmi alfabesindendir; bu yazı yaygın çağın ilk yüzyıllarından önce yaygındı.
Etkili İmparatoriçe Wu'nun dönemi – 683-705 MS – için Çince metni Wugou jing guangda tuoluoni jing, Buda'nın altı dharani okumasını anlatır. İlk bölüm önemini şu şekilde ifade eder (Çince metnin Japonca versiyonu):
— Muku joko darani kyo (無垢浄光大陀羅尼經), Çeviri: Peter Kornicki
Avrupa literatüründe dharani'nin erken anları, John of Plano Carpini (1245–7) ve William of Rubruck (1254) tarafından bırakılan kayıtlardan gelir; bu kayıtlar, kendi anılarında Uygurlar ve Moğolların "Om man baccam" diye ilahi ettiğini, daha sonra "Om mani padme hum" ile özdeşleştirildiğini belirtmiştir. Ayrıca bu Asyalıların "kağıda kısa büyü cümleleri yazıp astıklarını" da belirtiyorlar.
Viśuddhaprabhā Dhāraṇī
Takahashi Yuichi'nin basılmış Viśuddhaprabhā Dhāraṇī parşömeni ve küçük bir pagoda tasvir eden bir tablosu.Viśuddhaprabhā Dhāraṇī (Saf Işığın Dhāraṇīsi), tam başlığı Raśmi-viśuddhaprabhā-dhāraṇī (Saf Paslanmaz Işık Dāraṇīsi) olarak da bilinir; Çince: Wugou Jing Guang da Tuoluoni 無垢淨光大陀羅尼; Korece: Mugujeonggwangdaedaranigyeong 무구정광대다라니경(無垢淨光大陀羅尼經); T 1024), dhāraṇī türüne ait koruyucu ve dönüştürücü formüllere ait bir Budist ritüel metnidir.Viśuddhaprabhā Dhāraṇī, 8. yüzyılda popüler hale geldi ve ahşap baskı kullanımı sayesinde hızla Doğu Asya'ya yayıldı. Kore Budizminde, orta ve geç Silla dönemlerinde (668–935) ve aynı dönemde Japonya'da yaygın olarak kullanılmıştır. Büyük Dhāraṇī Sūtra, Dhāraṇī'nin Kore bir kopyası olup, dünyanın en eski basılı metinlerinden biri olarak kabul edilir.
Antik
Kağıt üretimi, Çin'deki başlangıcından kısa bir süre sonra Kore'ye geldi. Kore'deki kökenlerinin 3. yüzyıl ile 6. yüzyıl sonu arasında bir yere dayandığına inanılmaktadır. Başlangıçta, kağıt kenevir ve ramie artıklarından kaba bir şekilde yapılırdı (마지; Maji). 1931 yılında, Lelang dönemine (MÖ 108–MS 313) ait bir mezar alanında yapılan arkeolojik kazıda bir hanji parçası bulundu.
Üç Krallıklar döneminde (MÖ 57–668 CE), her krallık resmi tarihlerini kaydetmek için kağıt kullandı. 610 yılında, Goguryeo'nun Japonya'ya sunduğu Budist keşiş Damjing, kağıt ve mürekkebin üretim yöntemini yapabilmiştir. Dünyanın en eski ayakta kalan ahşap blok baskısı, Saf Işık Dharani Sutrası olarak bilinen Budist Dharani Sutra'dır.
Viśuddhaprabhā Dhāraṇī, 8. yüzyılda popüler hale geldi ve ahşap baskı kullanımı sayesinde hızla Doğu Asya'ya yayıldı. Kore Budizminde, orta ve geç Silla dönemlerinde (668–935) ve aynı dönemde Japonya'da yaygın olarak kullanılmıştır. Büyük Dhāraṇī Sūtra, Dhāraṇī'nin Kore bir kopyası olup, dünyanın en eski basılı metinlerinden biri olarak kabul edilir.
Antik
Kağıt üretimi, Çin'deki başlangıcından kısa bir süre sonra Kore'ye geldi. Kore'deki kökenlerinin 3. yüzyıl ile 6. yüzyıl sonu arasında bir yere dayandığına inanılmaktadır. Başlangıçta, kağıt kenevir ve ramie artıklarından kaba bir şekilde yapılırdı (마지; Maji). 1931 yılında, Lelang dönemine (MÖ 108–MS 313) ait bir mezar alanında yapılan arkeolojik kazıda bir hanji parçası bulundu.
Üç Krallıklar döneminde (MÖ 57–668 CE), her krallık resmi tarihlerini kaydetmek için kağıt kullandı. 610 yılında, Goguryeo'nun Japonya'ya sunduğu Budist keşiş Damjing, kağıt ve mürekkebin üretim yöntemini yapabilmiştir. Dünyanın en eski ayakta kalan ahşap blok baskısı, Saf Işık Dharani Sutrası olarak bilinen Budist Dharani Sutra'dır.
Goryeo
Hanji'nin altın çağı, Goryeo döneminde (918–1392) zirveye ulaştı; bu dönemde hanji'nin kalitesi ve kullanımı baskı ile birlikte arttı. Kağıt para kazanmakta, Budist metinler, tıp ve tarih kitapları kullanıldı. Hükümet, dak yetiştiriciliğini ve kağıt üretimini teşvik etti ve dak 12. yüzyılda ülke genelinde dikildi. Sıklıkla Goryeoji olarak anılan hanji, Asya'da gücü ve parlaklığıyla ün kazandı ve Çin'e ağır bir ticaret malzemesi haline geldi.
Goryeo dönemi, Kore baskı ve kağıt tarihindeki iki önemli dönüm noktasıyla ünlüdür. Bunlardan biri, Tripitaka Koreana'nın 80.000'den fazla ahşap blok üzerine oyulmasıydı; bu bloklar hata içermiyor ve hâlâ orijinal evleri olan Güney Gyeongsang Eyaleti'ndeki Haeinsa'daki Budist tapınağında ayakta duruyor. 1232'de Moğol istilaları tarafından yıkılması nedeniyle iki kez oyulmuştur; son versiyon 1251'de tamamlandı. İkinci başarı, 1377'de Budizm öğrencileri için bir rehber olan ve metal hareketli harflerle basılmış dünyanın en eski günümüze ulaşan kitabı olan Jikji'nin basılmasıydı. Hanji üzerine basılmış bu eser, bugün Fransa Ulusal Kiphanesi'nde saklanmakta ve Gutenberg'in zamanından çok önce hareketli metal harflerin kanıtını sergilemektedir.
Hanji'nin renkli kağız ve çam kabuğu, pirinç samanı ve bambu gibi karışık liflerden yapılan kağıt gibi çeşitleri yaygınlaştı.Meyve ve pişmiş yapraklar yenilebilir. Tarihsel olarak, yapraklar geyik, sığır ve koyunlar için yem olarak kullanılmıştır ve Çin dilinde 鹿仔樹, kelime anlamı 'küçük geyik ağacı' lakabını almıştır. Meyveleri bol miktarda saponin ve B vitamini açısından zengindir. Meyve, yapraklar ve kabuk geleneksel tıp sistemlerinde kullanılmıştır.
Bir detay Ishiyama-gire Parça: waka Ise shū içinde kana Süslü kağıt üzerinde kaligrafi, 12. yüzyılın başları (Heian dönemi)Losang Thonden'ın Tibet Hattlığı ve mektup yazımından oluşan bir kitabın kapağıSusenyos I'in (hükümdarlığı 1607–1632) adlı bir Ge'ez dua parşömeni üzerinde kötü ruhları kovmak icin yapilmis dua parsömeni, Wellcome Koleksiyonu, Londra, İngiltere
Hanji'nin altın çağı, Goryeo döneminde (918–1392) zirveye ulaştı; bu dönemde hanji'nin kalitesi ve kullanımı baskı ile birlikte arttı. Kağıt para kazanmakta, Budist metinler, tıp ve tarih kitapları kullanıldı. Hükümet, dak yetiştiriciliğini ve kağıt üretimini teşvik etti ve dak 12. yüzyılda ülke genelinde dikildi. Sıklıkla Goryeoji olarak anılan hanji, Asya'da gücü ve parlaklığıyla ün kazandı ve Çin'e ağır bir ticaret malzemesi haline geldi.
Goryeo dönemi, Kore baskı ve kağıt tarihindeki iki önemli dönüm noktasıyla ünlüdür. Bunlardan biri, Tripitaka Koreana'nın 80.000'den fazla ahşap blok üzerine oyulmasıydı; bu bloklar hata içermiyor ve hâlâ orijinal evleri olan Güney Gyeongsang Eyaleti'ndeki Haeinsa'daki Budist tapınağında ayakta duruyor. 1232'de Moğol istilaları tarafından yıkılması nedeniyle iki kez oyulmuştur; son versiyon 1251'de tamamlandı. İkinci başarı, 1377'de Budizm öğrencileri için bir rehber olan ve metal hareketli harflerle basılmış dünyanın en eski günümüze ulaşan kitabı olan Jikji'nin basılmasıydı. Hanji üzerine basılmış bu eser, bugün Fransa Ulusal Kiphanesi'nde saklanmakta ve Gutenberg'in zamanından çok önce hareketli metal harflerin kanıtını sergilemektedir.
Hanji'nin renkli kağız ve çam kabuğu, pirinç samanı ve bambu gibi karışık liflerden yapılan kağıt gibi çeşitleri yaygınlaştı.Meyve ve pişmiş yapraklar yenilebilir. Tarihsel olarak, yapraklar geyik, sığır ve koyunlar için yem olarak kullanılmıştır ve Çin dilinde 鹿仔樹, kelime anlamı 'küçük geyik ağacı' lakabını almıştır. Meyveleri bol miktarda saponin ve B vitamini açısından zengindir. Meyve, yapraklar ve kabuk geleneksel tıp sistemlerinde kullanılmıştır.
&
Kitap, 1886 ve 1887 yıllarında Fransa'nın Lyon kentinde yayımlandı ve 1889 Dünya Fuarı'nda halka açık şekilde sergilendi. R. P. J. Hervier tarafından tasarlanmış, J. A. Henry tarafından dokunmuş ve A. Roux tarafından yayımlanmıştır. Doğru olması iki yıl ve neredeyse 50 deneme sürdü. Tahmini olarak 50 veya 60 kopya üretildi.
Cildin üretiminde, J.A. Henry'nin ilk kez Les laboureurs'da kullandığı delikli kartların Jacquard yöntemi kullanıldı. Poème tiré de Jocelyn. Reproduit en caractères tissés avec license des propriétaires éditeurs (Alphonse de Lamartine) 1878-ci il. O önceki başlık, gerçek "bilgisayarla 'basılmış' ilk kitap"tır.
Joseph Marie Jacquard
Joseph Marie Charles dit (anılır veya lakabla dolu) Jacquard (/ˈdʒækɑːrd, dʒəˈkɑːrd/; Fransızca: [ʒakaʁ]; 7 Temmuz 1752 – 7 Ağustos 1834) Fransız bir dokumacı ve tüccardı.
Joseph resmi bir eğitim görmedi ve 13 yaşına kadar okuma yazma bilmiyordu. Sonunda, matbaacılık ve kitap satışı işi yürüten kayınbiraderi Jean-Marie Barret'ten eğitim aldı. Barret ayrıca Joseph'i bilim toplumları ve akademisyenlerle tanıştırdı. Joseph başlangıçta babasına tezgahını çalıştırmada yardımcı oldu, ancak iş çok zahmetli oldu, bu yüzden Jacquard önce bir kitap ciltleyicisi, ardından bir matbaacı yazı makinesi ile görevlendirildi.
Annesi 1762'de vefatını yaptı ve babası 1772'de öldüğünde, Joseph babasının evi, tezgahları ve atölyesi ile Couzon-au-Mont d'Or'daki bir bağ ve taş ocağını miras aldı. Joseph daha sonra gayrimenkul sektörüne başladı. 1778'de mesleklerini usta dokumacı ve ipek tüccarı olarak listeledi. Jacquard'ın bu dönemdeki mesleği sorunludur çünkü 1780'e gelindiğinde çoğu ipek dokumacı bağımsız çalışmayordu; bunun yerine, ipek tüccarlarından ücret alarak çalışıyorlardı ve Jacquard Lyon'da ipek tüccarı olarak kayıtlı değildi.
Jacquard'ın erken dönem çalışma geçmişiyle ilgili bazı kafa karışıklıkları vardır. İngiliz ekonomist Sir John Bowring, Jacquard ile tanıştı; Jacquard, Bowring'e bir zamanlar saman şapka yaptığını söyledi. Eymard, ipek dokumasına başlamadan önce Jacquard'ın bir yazı kurucusu (matbaacı tipi üreticisi), asker, saman şapka triberi (blanchisseur) ve kireç yakıcı (harç için kireç üreticisi) olduğunu iddia etti. Barlow, evlenmeden önce Jacquard'ın bir kitap ciltçisi, daktil kurucusu ve çatal-bıçak üreticisi için çalıştığını iddia eder. Evlendikten sonra Jacquard çatal bıçak yapımı, tip montajı ve dokuma yapmayı denedi. Ancak Barlow bu bilgi için herhangi bir kaynak göstermiyor.
Jacquard makinesi
Jacquard makinesi (Fransızca: [ʒakaʁ]), brokar, damask ve matelassé gibi karmaşık desenlere sahip tekstil üretim sürecini basitleştiren bir tezgaha takılan bir cihazdır. Ortaya çıkan tezgah ve Jacquard makinesi topluluğu Jacquard tezgahı olarak adlandırılır. Makine, 1804 yılında Joseph Marie Jacquard tarafından patentlendi, ve Fransızlar Basile Bouchon (1725), Jean Baptiste Falcon (1728) ve Jacques Vaucanson (1740) gibi önceki icatlara dayanarak.Makine bir "kart zinciri" ile kontrol ediliyordu; sürekli bir dizi delikli kart biriktirilmişti. Her kartta birden fazla delik satırı açılıyordu; bir tam kart tasarımın bir satırına karşılık geliyordu.
Hem Jacquard süreci hem de gerekli tezgaha ekeni, mucitlerinin adını taşır. Bu mekanizma muhtemelen en önemli dokuma yeniliklerinden biridir; çünkü Jacquard dökme yöntemi, karmaşık desen dokumasının sınırsız çeşitlerinin otomatik üretimini mümkün kıldı.
Tarihçe
Jacquard tipi bir tezgahın ilk prototipi, 15. yüzyılın ikinci yarısında, Louis XI. tarafından Lyon'a davet edilen Calabria'lı İtalyan dokumacı "Jean le Calabrais" tarafından yapılmıştır. İplikleri daha hızlı ve hassas şekilde işleyebilen yeni bir makine türü tanıttı. Yıllar içinde tezgaha yönelik iyileştirmeler devam etti.
Çekme tezgahında bir iyileştirme 1725'te gerçekleşti; Basile Bouchon, delikli bir kağıt bandı uygulama prensibini tanıttı. Sürekli bir kağıt rulosu, her biri bir kırbaç veya basamayı temsil eden bölümler halinde elle delikleniyordu ve rulonun uzunluğu, her desen tekrarındaki atış sayısına göre belirleniyordu. Jacquard makinesi bu yaklaşımdan evrimleşti.
Joseph Marie Jacquard, sofistike desenlerin üretimi için bir mekanizmanın geliştirilebileceğini gördü. Muhtemelen diğer mucitlerin mekanik unsurlarını birleştirdi, ancak kesinlikle yenilik yaptı. Makinesi genellikle Vaucanson'ın düzenine benziyordu, ancak Jean-Baptiste Falcon'un bireysel karton kartlarını ve kare prizmasını (veya kart "silindiri") kullandı: dört tarafın her birini tamamen deliklemiş ve Vaucanson'ın delikli "namlusunu" değiştirdiği kabul edilir. Jacquard'ın makinesinde sekiz sıra iğne ve dik direk vardı; Vaucanson ise çift sıra vardı. Bu modifikasyon, makinenin figürasyon kapasitesini artırmasını sağladı. İlk makinesinde, koşumu düğümlü iplerle destekledi ve tek bir tuzak tahtası ile onları yükseltti.
Jacquard makinesinin öne çıkan başlıca avantajlarından biri, önceki damask dokuma makinelerinin aksine, figür kulübesi genellikle her dört atışta bir kez çizilirken, yeni cihazla her çekimde çizilebilmesi, böylece daha geniş kontur hattına sahip bir kumaş elde edilmesiydi.
Jacquard'ın icadı Charles Babbage üzerinde derin bir etki yarattı. Bu açıdan, bazı yazarlar tarafından modern bilgisayar teknolojisinin öncüsü olarak görülmektedir.
İş ilkeleri
"Jacquard tezgahı" terimi biraz yanlıştır. "Jacquard başı", birçok dobby tezgahına uyum sağlar ve dokuma makinesinin Jacquard dokumasında sıkça görülen karmaşık desenleri oluşturmasını sağlar.
Elektronik Jacquard makineleri
Jacquard dokumasıyla ilişkilendirilen keten ürünleri arasında keten damask napery, Jacquard giyim kumaşları ve damask yatak örtüsü bulunur. Jakard dokuma her türlü lif ve lif karışımı kullanır ve birçok nihai kullanım için kumaş üretiminde kullanılır. Jakard dokuması, Matelassé veya brokar desenli kumaşlar yapmak için de kullanılabilir.Örneğin, Avrupa ve Batı'da aktif kalan niş keten Jacquard dokumacılarının yetenek ve çok yönlülüğünü artırmak için ideal bir araçtır; oysa çoğu büyük parti emtia dokuması düşük maliyetli üretime geçti.
&
Delikli kart Dokuma ipek Dua
Dokuma ipek dua
Basile Bouchon, 1725 yılında kağıt bantla delikler açarak bir tezgahın kontrolünü geliştirdi. Tasarım, yardımcısı Jean-Baptiste Falcon ve Jacques Vaucanson tarafından geliştirildi. Bu iyileştirmeler örülen desenleri kontrol etse de, mekanizmayı çalıştırmak için yine de bir asistana ihtiyaç duyuyordu.
1804'te Joseph Marie Jacquard, tezgahın işleyişini otomatikleştirmek için bir mekanizma gösterdi. Birçok delikli kart, herhangi bir uzunlukta zincire bağlanıyordu. Her kartta, bir kez daha önce atma (warp'ı kaldırma ve indirme) talimatları ve mekiği seçme talimatlarını içeriyordu.
&
Silezyalı Dokumacıların Şarkısı
Yaşadığı günlerde Heine, Prusya’daki en ünlü şairlerden biridir, Silezyalı Dokumacılar ise muhtemelen en ünlü eseridir.
Dokumacılar, oldukça düşük ücretlere çalışmaktadırlar. Sanayi devriminin ilerlemesiyle işsizlerin sayısı giderek artmıştır.
Silezyalı Dokumacıların Şarkısı
Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
Soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
Yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
Komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o krala, zenginlerin adamına,
Halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
Bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
Kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
Yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, anide,
Solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
İnleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
Sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Şiir: Heinrich Heine
Çeviri: A. Kadir – Selâhattin Yıldırım
&
Nokta matrisi
Nokta matrisi, karakterleri, sembolleri ve görselleri temsil etmek için kullanılan 2 boyutlu desenli bir dizidir. Modern teknoloji türlerinin çoğu, cep telefonları, televizyonlar ve yazıcılar dahil olmak üzere bilgi görüntüleme için nokta matrisleri kullanır. Sistem, dikiş, örgü ve dokuma gibi tekstillerde de kullanılır.
Çizgiler ve eğriler kullanılarak alternatif bir bilgi göstergesi türü vektör olarak bilinir; hava trafik kontrol radar ekranları ve kalem tabanlı plotterlar gibi erken hesaplama cihazlarında kullanılmıştır ancak artık kullanılmamaktadır. Elektronik vektör ekranlar genellikle yalnızca monokrom olurdu ve kapalı vektör şekillerinin iç kısımlarını doldurmadan bırakır ya da kalem tabanlı plotterlerde olduğu gibi yavaş, zaman alıcı ve çoğu zaman tekdüze olmayan şekil doldurma işlemi yapardı.
Yazıcılarda noktalar genellikle kağıdın kararmış kısımlarıdır. Ekranlarda noktalar LED, CRT veya plazma ekranda olduğu gibi yanabilir veya LCD'de olduğu gibi kararabilir.
Piksel
Pixel kelimesi, pix ("resimlerden" gelir, kısaltılmış olarak "pics") ve el ("element" için) kelimelerinin birleşimidir; 'El' ile benzer formasyonlar arasında voxel 'hacim pikseli' ve texel 'doku pikseli' kelimeleri bulunur. Pix kelimesi, 1932'de Variety dergisinin manşetlerinde, filmlere atıfta bulunan pictures kelimesinin kısaltması olarak ortaya çıktı. 1938'e gelindiğinde, fotoğrafçılar tarafından "pix" kelimesi durağan fotoğraflara atıfta kullanılmaya başlandı.
"Piksel" kelimesi ilk olarak 1965 yılında JPL'den Frederic C. Billingsley tarafından, uzay sondalarından Ay ve Mars'a taranmış görüntülerin resim öğelerini tanımlamak için yayımlanmıştır. Billingsley, bu kelimeyi Palo Alto'daki General Precision'ın Link Bölümü'nden Keith E. McFarland'dan öğrenmişti; McFarland ise kelimenin nereden geldiğini bilmediğini söyledi. McFarland basitçe "o dönemde kullanılıyordu" (yaklaşık 1963) dedi.
"Resim öğesi" kavramı, televizyonun en erken günlerine dayanır; örneğin, Paul Nipkow'un 1888 Alman patentinde "Bildpunkt" (Almanca piksel anlamına gelen kelime, kelime anlamıyla 'resim noktası') olarak kullanılmıştır. Çeşitli etimolojilere göre, resim öğesi teriminin kendisi 1927'de Wireless World dergisinde yayımlanmıştır, ancak bu terim daha önce 1911 tarihinden itibaren çeşitli ABD patentlerinde kullanılmıştır.
Bir megapiksel (MP) bir milyon pikseldir; Bu terim sadece bir görüntüdeki piksel sayısı için değil, aynı zamanda dijital kameraların görüntü sensörü elemanlarının sayısını veya dijital ekranların ekran elemanlarının sayısını ifade etmek için de kullanılır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O