William Rockefeller
A, 1884 tarihli siyasi karikatür, John D.'nin Standard Oil'ini çok kollu ve tehlikeli bir ahtapot olarak hicvetti. (Granger, New York)
- John D. Rockefeller ve William Rockefeller: Kardeşler, savaştan doğrudan faydalananlar arasındaydı. John D. Rockefeller, savaş sırasında askere gitmek yerine yerine birini gönderdi, bu sırada işleri gelişiyordu. Savaştan elde ettiği sermaye, petrol endüstrisine girmesi için ona olanak sağladı.
Dr. William Levingston sahte ismiyle tanıttı ancak ihtiyaç sahiplerine bitkisel ilaç satıp, iyileşmelerini sağladığı için "botanik hekim" olarak da tanınıyordu.
William Rockefeller, şüpheli mallarını ülke çapında satan gezici bir satıcıydı.
Hayali yaşlı Rockefeller'ın küçük bir Orta Batı kasabasında yaşadığını ve kansere çare olduğunu iddia ettiği bir arabadan karışımlar sattığını söylüyordu.
Reklamlarından birinde şöyle deniyordu: "Ünlü Kanser Uzmanı. Sadece bir gün buradayım. Tüm kanser vakaları çok ileri gitmedikçe tedavi edilir ve büyük fayda sağlayabilir."
Levingston, 19. yüzyıl ortalarında Amerika'nın bolca yetiştirdiği türden bir özgüven adamıydı.
Dr. William Levingston, 20. yüzyılın başında Amerika'nın en zengin adamı olan John Davidson Rockefeller'in babası olan William Avery Rockefeller'ın takma adıdır.
"Dr. William Levingston" gerçek bir tıp doktoru değil, tescilli (patentli) ilaçların satıcısıydı.
İlaçlar değersizdi, haplar mor meyvelerdi ve “doktor” iki kimliğe sahip, eğitimsiz, saçma sapan bir adamdı. Bazen “Dr. William Levingston,” bazen “Dr. William Rockefeller.” Komşuları ona "Şeytan Bill" diyordu.
Kendini "botanik doktoru" olarak tanımlayan Sher, lisans veya resmi bir tıbbi eğitim almadan, gerçek adını gizleyerek çalıştı. William—ya da saf yabancıları kandırmaya çalışmadığı zamanlarda "Büyük Bill" olarak bilinirdi—babasının memleketinden "Levingston" adını çalmıştı; orada çok daha tanıdık olan Rockefeller soyadını taşıyordu.
Levingston, 19. yüzyıl ortalarında Amerika'nın bolca yetiştirdiği türden bir özgüven adamıydı. Kendini "botanik doktoru" olarak tanımlayan Sher, lisans veya resmi bir tıbbi eğitim almadan, gerçek adını gizleyerek çalıştı. William—ya da saf yabancıları kandırmaya çalışmadığı zamanlarda "Büyük Bill" olarak bilinirdi—babasının memleketinden "Levingston" adını çalmıştı; orada çok daha tanıdık olan Rockefeller soyadını taşıyordu.
William Rockefeller'ın savaş öncesi maceraları, en büyük oğlunun şöhreti sayesinde onlarca yıl sonra ulusal çapta dikkat çekti. John D. Rockefeller'ın girişimcilik tutkusu babasına benziyordu, ancak servetini daha sıradan yeteneklere borçluydu. Geleceğin sahibi Andrew Carnegie gibi, Rockefeller de iş kariyerine embriyo işinde bir işgah değil, muhasebe memuru olarak başladı. Finansın inceliklerine hakim olmak, her iki adam için de kâr peşinde, Amerika'yı gezegenin en büyük ekonomisine dönüştüren tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş verimlilik artışlarına bağlı işletmeleri yönetirken paha biçilmez bir değerdi.
Rockefeller'ın başarısı inkar edilemezdi: 1880'lere gelindiğinde, şirketi Standard Oil küresel bir dev haline gelmişti ve Rockefeller, dünyanın en zengin insanı olma yolunda oldukça ilerlemişti. Yine de Rockefeller kendini acımasız kapitalizmin bir simgesi ya da Adam Smith'in görünmez elinin ajanı olarak göstermedi. Rockefeller için rekabet, aşılması gereken bir engeldi; sanayilerin birkaç tekel tarafından yönlendirilen daha rasyonel bir düzene doğru geçiş yaptığı geçici bir israf dolu bir karmaşa evresiydi. "Bireycilik gitti, asla geri dönmedi," diye savundu. "Birleşme günü kalıcı olacak."
Yüksek Mahkeme, 1911'de Standard Oil'ı parçalayan ve şirketi otuzdan fazla ayrı firmaya bölen kararıyla Rockefeller'ın kendinden emin tahminini baltaladı. Ama Standard Oil, kurucusu gibi, uzun bir gölge bıraktı. Mahkeme'nin kararından sekiz on yıl sonra, hayatına Standard Oil of New Jersey olarak başlayan şirket Exxon olarak biliniyordu. 1994'te, Exxon-Valdez felaketinden hâlâ sarsılmış halde, firma Chase Manhattan ile birleşmeye birkaç yıl kalmış olan J.P. Morgan'dan 5 milyar dolarlık bir kredi limiti talep etti. Sonuncu banka bir zamanlar Friedrich Hayek'in eski öğrencisi ve Rockefeller'ın kendisiyle en çok ortak noktayı paylaştığını düşündüğü torunu David Rockefeller tarafından yönetilmişti. Müşterilerinin talebini karşılamak için çaba gösteren Wall Street'in en parlakları, kredi maliyetini en aza indirmek için yeni bir yol icat etti. Exxon'un temerrüt riskini üçüncü bir tarafa satacaklar, böylece işlem için bir tür sigorta oluşturacaklardı. Böylece, bankacılığı dönüştürecek ama on yıldan fazla süre boyunca gizli kalan bir finansal araç doğdu; ta ki Büyük Buhran'dan bu yana en kötü ekonomik kriz herkesin tanıdığı bir kelime haline gelene kadar: kredi temerrüdü swapı. Dr. Levingston onaylardı.
“…idios, kişisel alana, özel olana, kişinin kendisinin olana işaret eder. Dolayısıyla, özel mülkiyet veya kişisel eşyalardan söz etmek için de kullanılabilir. Benim kullandığım anlamıyla idiotizm terimi, özel mülkiyetin serbest kullanımının, yani ekonomik özgürlüğün, medeni özgürlüğün zorunlu koşulu olduğu yönündeki inancın hâkim olduğu duruma işaret eder. Idios kelimesinin bu birinci anlamı, dış ile iç arasında bir sınır çizen ve böylece farklı ve ayrı bir şeyi temsil eden kapalılığı, yani mahremiyet yan anlamını da içerir.”
İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM?
Gülşah Ertaş & S.O ortak calismasi
Konu toprak olunca Rus edebiyatının ünlü yazarı Tolstoy’un hikayesinden bahsetmemek olmazdı. Tolstoy bu hikayesinde hep daha fazla ve daha verimli toprak sahibi olmak isteyen Pahom’un yaşadıklarını anlatmaktadır.
Pahom sürekli daha fazla kazanmaya ve zengin olmaya çalışan bir çiftçidir. Bir gün daha verimli topraklara sahip olmak için Başkırların yaşadığı yere gider. Adeta insanın bütün bir ömrünü ifade eden bir günlük bir yarışa çıkar.

Başkırların reisi, Pahom’a gözünün gördüğü her yeri bir şartla alabileceğini söyler. Şartı şudur: Pahom bir noktadan almak istediği toprağı küçük çukurlar kazarak işaretleyecektir. Ancak akşama kadar istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorundadır. Yarış sabah güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla da biter.
Pahom güneşin doğuşuyla hoşuna giden merayı büyük bir hızla işaretlemeye başlar. Yolun yarısını geçmiştir ki güzel bir mera daha görür. Burayı da arazimin içine katarsam iyi olur, verimli bir alan, diye düşünür. Sağa doğru koşu alanını daha da fazla genişletir. Güneşin batmasına az kalmıştır. Ayakları yara içindedir, çok yorulmuştur ama ne olursa olsun başladığı yere güneş batmadan geri dönmelidir. Hırs gözünü bürümüştür. Hızını arttırır, var gücüyle koşar. Alkışlar içinde güneş batmadan başladığı yere yetişir ve yorgunluktan yığılır kalır. Uşağı ona seslenir ama cevap alamaz. Ağzından kan gelmiş ve ölmüştür efendi Pahom. Yarışın başladığı ve bittiği noktaya, hemen olduğu yere gömülür uşağı tarafından. Ve burada ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: “Onun ihtiyaç duyduğu üç arşın kadar bir topraktı!”
Halk edebiyatında devriyeler insanın hikâyesini topraktan toprağa dönüş olarak anlatmaktadır. Dinimizde toprağa verilen kıymet, topraktan yaradılışın ve tekrar toprağa dönüşe yüklenen değerle şekillenmiştir. Bu durum, insanın hikâyesinin bir özetidir. Geçmişten günümüze kadar insanın topraksız kalması köksüz kalmasıyla eş tutulmuştur. Hemen her şeyi toprak üzerinden şekillenen insanın, toprakla ilişkisi et ile tırnak gibidir ve toprak-insan ilişkisi insanlığın tarihi kadar eskidir. Günümüzde ise konu, en az gelişmiş ülkeden, en gelişmiş ülkelere kadar önemini sürdürmektedir. Bunun en temel sebebi; toprağın çoğaltma olanağı olmayan tek üretim aracı olması, buna karşılık bu üretim aracını kullanan dünya nüfusunun hızla artmasıdır.

Toprak; tarım alanı olarak insanın neslini devam ettirme, canını koruma ve besleme ihtiyacından dolayı insan için değerlidir. Ayrıca toprak insanların düşünce, anlayış, hayata bakış ve alışkanlıklarının belirleyicisi olmuş; insanın şahsiyetini, karakterini, toplumsal davranış şeklini belirlemede bir etken olagelmiştir.
Toplumlar sosyal-kültürel açıdan birbirlerinden farklıdır. Bu farklılıkların yanı sıra tüm kültürlerde büyük önem taşıyan ortak bazı değerler bulunmaktadır. Toprak da birçok toplumda taşıdığı değer ve toplumsal işleviyle ilk dönemlerden itibaren kendisine kutsallık atfedilen, saygı duyulan bir unsurdur. Dünyadaki tüm varlıkların esası şu dört önemli elementtir: toprak, su, hava ve ateş. Toprak ile su arasındaki ilişki yaratılışın temelini oluşturur.
İnsanın bedeninin esas maddesini oluşturan toprak, Kur’an merkezli yaratılış inancında ana maddedir. İnsan topraktan yaratılmıştır ve sınırları belirlenmiş bir varlıktır. İnsan bu sınırı aşınca problem ortaya çıkar. Allah yarattığı hiçbir kulu için zulmü murad etmemiştir. Zira “Rahmetim gazabımı geçti.” kutsî hadisinden alacağımız nice dersler vardır. Sınırı aşmayı göze alıyorsak bu aşımın bir de sonuçlarını göze almak gerekir. Bu sonuç ya bir seçkidir ya da hak ediştir.
Kur’an-ı Kerim’e yiyecekler, içecekler açısından bakılacak olsa görülecektir ki iman dahil insanın tüm saadet ve şekavetleri, iyilik ve kötülükleri daha doğrusu hak edişleri yedikleri, içtikleri üzerinden aktarılıyor.
'' Beni bende demen, ben de değilim.Bir ben vardır bende, benden içeru.Tecelliden nasip erdi kimine Kiminin maksudu bundan içeru.'' - #YunusEmre Dışardaki Ben; Nefs-i emmare, kötülüğü emreden ve bu tür eylemlerden zevk alan, nefsin en alt mertebesidir.
Kur'an'daki sâhirin 'alîm (bilge/âlim sihirbazlar) ya da sehhârin 'alîm (bilge/âlim sihirbazlar)
Kur'an-ı Kerim'de büyücüleri ifade etmek için "sâhirîn" kelimesi kullanılır. "Sâhirîn" kelimesi, "sihir yapanlar" anlamına gelir ve "âlim" kelimesi ile birlikte kullanıldığında, "bilge/âlim sihirbazlar" olarak anlaşılır. Bu ifade, Allah'ın kendilerine büyü konusunda bilgi verdiği kimseler için kullanılır, örneğin Firavun'un büyücüleri gibi.
Genetik yapının değiştirilmesini ifade eden GM, İngilizcedir. Bu ibare, bir şeyin genetik yapısının yani Allah’ın ezelde taktir ettiği şeklinin bilinçli bir şekilde değiştirilmesi işlemini tanımlar. Hani Nisa Suresi’nin 118 ve 119. ayetlerinde temas edilen, Şeytan’ın Allah’a and içerek insanı yoldan çıkaracağını, yaratma usulünü değiştireceğini söylediği şeytani operasyondur.
Genetik mühendisliği denilen bu yeni bilim dalı iyi niyet temeline oturuyor görünse de esasında insanlığı felakete götürecek yolun kapısını da aralamıştır. Bu mühendisliğin hedefinde organizmalar arası gen taşınması ve yeni türler elde edilmesi vardır.
Bakara Suresi 191. ayeti "fitnenin adam öldürmekten daha beter"
Enfal Suresi 39. ayet "hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşın" dediği için bu ayet de fitne ile anılır. Bununla birlikte "fitne" kelimesi Kuran'da birçok farklı ayette geçer ve genel olarak baskı, ayrılık, kargaşa, kaos ve bozgunculuk gibi anlamlara gelir.
Toprak, yaratılışın başlangıcı ile yok olmanın sınırlarını belirler. İlk dönemlerden itibaren insanlar tarafından toprak, evren ve insanın yaratılışındaki ana madde olarak görülmüştür. Toprak, kıymeti olan şeylerin gömüldüğü yerdir. Toprak, kara olarak nitelendirildiğinde insanın yaratılışı nedeniyle kullanılabildiği gibi, sonumuzun toprak olacağı gerçeğine de işaret eder. Toprak insanın zayıflığını, güçsüzlüğünü ifade eder.
İnsan toprağı maddi ve manevi anlamda nasıl değerlendirdi? Toprağın dilini anlamak için toprak bilimini bilmek yeterli mi? Ya da toprak bilimlerinin yanında toprağın ait olduğu toplumun dinamiğini, tarihini mi bilmek gerekir? Tarih boyunca birçok topluluk, bu değerin kirlenmemesi için ölümü bile göze almıştır. İslam kültüründe toprak bir temizlik unsurudur ve suyun olmadığı yerde abdest toprak ile alınır. Sadece bu misal bile toprağın bizim medeniyetimizdeki değerini anlatmak için yeterli olur sanırım. Bilmemiz gereken en önemli hakikat toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve insanoğlu toprağa muhtaçtır. Toprağa olan aşkı da bundan ötürüdür.
Osmanlıda Nizamı Alem anlamı
"Nizami alem" (devletin düzenini sağlamak) kavramı, Fatih Sultan Mehmet'in, tahta geçtiği dönemde yayımladığı Kanunname-i Âl-i Osman ile yakından ilişkilidir. Kanunname'nin "Nizâm-ı âlem için şehzadeler öldürülebilir" maddesi, devlete tehdit oluşturan taht kavgalarını ve iç karışıklıkları önlemek amacıyla hanedan üyelerinin idamını meşrulaştıran bir düzenleme olarak yorumlanmıştır. Bu düzenleme, Osmanlı Devleti'nin istikrarını ve sürekliliğini sağlamak amacını taşımaktaydı.
"Nizam-ı alem" terimi, genel anlamda dünyaya düzen getirmek ve adaleti sağlamak anlamına gelir. Tarihsel olarak Osmanlı Devleti'nde, padişahın İslam halifesi olarak dünyayı kaostan kurtarıp barış ve düzen getirmesi ülküsünü ifade etmiştir.
Nizam ı Alem bir ülkü olarak değerlendirmek gerekirse; Allah'ın (C.C) Emir ve yasakları doğrultusunda insanın kendi nefsine, ailesine, cemiyete (sosyal çevreye) devlete, ve en son olarak ta dünyadaki bütün insanlığa düzen vermesi,dizayn etmesi,insanlığın mutlak doğruyu, mutlak iyiyi, mutlak güzeli yakalayıncaya kadar çabalamalarının, gayretlerinin, çalışmalarının tümü mefkurevi bir olgudur. Dünyada din Allah'ın oluncaya kadar fitne ortadan kalkıncaya kadar mücadele etmenin adı da diyebiliriz.
“ Nizam-ı Alem “, Dünyaya ve kainata hakim olan düzen ve denge demektir.
Allah'ın bütün varlıkları ihata eden emir ve ölçüleri “ manasına gelir. Canlı ve cansız bütün kainatın ve tabiatın “ ilahi “ ve “ umumi “ bir “ nizam “ içinde bulunduğunu ifade eder. Gerçekten de kainatı ve tabiatı oluşturan enerji ve madde dengesi ve bu dengeye hakim olan “ nizam “ muhteşemdir.
- Kamer Suresi 49. ayet: "Şüphesiz biz her şeyi dakik, şaşmaz bir ölçüye ve bir kadere göre yarattık." Bu ayete göre, her şeyin Allah tarafından belirli bir ölçüye göre yaratıldığı vurgulanır.
- Rahman Suresi 7. ayet: "Göğe gelince, Allah onu yükseltti, kâinattaki mükemmel ahengi sağlayan ölçü ve dengeyi koydu." Bu ayet, göğü yükselten ve evrendeki düzenin kaynağı olan ölçü ve dengeyi koyanın Allah olduğunu ifade eder.
Hazreti Mevlâna topraktan başlayan yaşam döngüsünü aşkla açıklayan değersiz bir varlık iken toprağın aşk sayesinde dağların bile başını döndüren yüce mahluka eriştiğine dikkat çeker:
Cism-i hâkî aşk ile oldu bülend
Kûh geldi raksa oldu neşve-mend.
Burasi dünya ne cok kiymetlendirdik, oysa bir tarla idi ekip bicip gidecektik.#CahitZarifoglu
* * *
Sykes-Picot Anlaşması, 1916'da Birleşik Krallık ve Fransa arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortadoğu topraklarını gizlice paylaşmak amacıyla imzalanan ve daha sonra Rusya'nın da katıldığı bir antlaşmadır. Anlaşma, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu haritasını şekillendirmiş, bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturmuş ve Arap milliyetçiliği kaynaklı ayaklanmalarla karşılaşılmıştır. 1917'de Rusya'daki Bolşevik Hükümet tarafından ifşa edilmiştir.
Ingilizler tarafından “Ortadoğu” olarak adlandırılan bu bölge, İngilizler önderliğinde hazırlanan bir planın şekillendirildiği suni sınırlar arasında sıkışmış durumda. Bu sıkışmışlık öyle bir hal almış ki; Kırmızı Çizgiler(!) aileleri, akrabaları, kabileleri birbirinden ayırmıştır. Ayırmakla birlikte fitne tohumlarının da ekilmesiyle, bitmeyen kan davaları yaratmıştır. Bugün hala aynı zihniyetin kandırdığı kimi halkların zavallı mücadelelerini görmek mümkündür. Kimileri de (DAEŞ, El Kaide, Boko Haram vs.) sözde emperyallere savaş açtığını söylese de, onların kuklası olmaktan öteye geçemiyorlar. Meşhur Sykes-Picotile şekillendirilen bu topraklar, her ne kadar bu plan yok dense de hala bu antlaşmanın izlerini taşımaktadır. Hatta biraz ileri giderek, bu planın bölgedeki birçok halkın dünya görüşünü de etkilediğini söyleyebiliriz.
Musul Konsolosu Henry C. Honey’nin İstanbul’daki Malahatgüzar’a yazdığı raporda çok ilginç ifadeler kullanılmıştır: “Bu insanları Türk’ten kurtarmak için cemiyetler kuruluyor, ajitasyon yapılıyor. Fakat daha büyük ihtiyaç, birisinin bu insanları önce kendilerinden kurtarmasıdır. Hiç şüphesiz hükümet kötü idareden sorumludur. Ama yerel idarede rüşvet ve irtikaba en çok bulaşmış olanların yerli Araplar olduğunu söylemek gerekir…”
Genel itibariyle İngiliz stratejileri, bu yazılanları dikkate almadı. Planları, Arapları Türklerden daha üstün olduklarına inandırmaya çalışmaktı. Tabi böylesine üstün bir ırk, Arap bağımsızlığı idealine ulaşmalıydı. Her ne kadar bugün bizlere basit bir masal gibi gelse de, o günlerde bu plan göz kamaştırıyordu. Bunu körükleme adına İngilizlerin meşhur Savaş Bakanı LordKitchener, art arda yazdığı mektuplarla Mekke Şerifi Hüseyin’i ve ailesini etkilemeye çalıştı. Bu arada Mısır’daki İngiliz Konsülü Henry McMahon, İngiltere’nin Arap bağımsızlık hareketlerini desteklemeye söz verdiği gizli antlaşmanın altına 24 Ekim 1914’te imzasını koymuştu.
Hatta McMahon, Kitchener’in talimatıyla Mekke Emiri Hüseyin’den Osmanlı ordusuna deve verilmemesini istedi. İngilizlerin Şerif Hüseyin’e vaadi şöyleydi: “Mersin, Adana, Birecik, Urfa ve Mardin hattı üzerinden İran sınırına tüm Suriye, Mezopotamya ve Suudi Arabistan’ı içine alacak bir bölge oluşturulacaktı.” Bu sınırları gösteren Şam Protokolü’nde sadece Aden, tercihli bir statüye sahip olarak İngiltere’ye bırakıldı. İngiltere, protokolü Mekke Emiri’nin onaylamasının ardından tüm desteğini vereceğini, isyan başarıya ulaştığında da kendisini Arapların kralı olarak tanımaya hazır olduğunu bildirmişti. Bundan güven aldığı belli olan Şerif Hüseyin, yazdıkları mektuplarda “Bütün Araplar Adına” ifadesini kullanıyorlardı.
Sykes-Picot ve Ortadoğu'da petrol denklemi
⚠️Fransız Picot’yla birlikte Ortadoğu’nun bugünkü halinin mimarı olarak gösterilen “Sykes- Picot Anlaşması”nı hazırlayan İngiliz Sir Mark Sykes’ın torunu Mark Richard Sykes dedesiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Sykes, Türkiye ile ilgili dedesinin laik bir cumhuriyeti öngeremediğini belirtti. Sykes, "Bence imparatorluk yıkıldıktan sonra bağımsız bir Türk devletinin kurulacağını tahmin ediyorlardı. Öngöremedikleri şey, bu devletin laik bir cumhuriyet olacağıydı. Bence bu Ortadoğu’da bir mucize" dedi.‼️
⚠️Ortadoğu’nun şimdiki durmu İki sorumlu var:
İsrail Devleti’nin kurulması ve Arapların hiçbir şey üzerinde anlaşamaması! Selahaddin Eyyubi gibi birleştirici bir lider çıkaramadılar. Modern tarihte ona yakın isimler vardı; mesela Yaser Arafat, Cemal Abdül Nasır... Ama olmadı.‼️
Sykes-Picot anlaşmanın ayrıntıları,Ortadoğu’da özellikle de Asya bölgesindeki gelişmeler üzerindeki ‘güçlü’ etkisini sürdürmeye devam ediyor.
Fransa ve İngiltere, daha sonra ise Rusya, Sykes- Picot olarak bilinecek olan ‘gizli bir anlaşma’ ile ‘hasta adam’ olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun etkili olduğu bölgeleri kendi aralarında paylaşma konusunda uzlaşmıştı.
Anlaşmanın her yıldönümünde, 3 sayfa, 12 madde ve bir haritadan oluşan içerikle ilgili tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Bu anlaşmaya göre Akdeniz'deki Akka Limanı’ndan doğuda Irak'ın Kerkük iline uzanan yatay bir sınır çizildi. Anlaşmaya göre bu sınırın, Filistin ve Musul haricinde Türkiye’nin güneyini ve Suriye’yi kapsayan kuzey kısmı Fransa’nın kontrolü altında bulunuyor.
İngiltere ise Filistin özel statüsünün imtiyazı ile Bağdat eyaleti, Akka limanları, Ürdün’ün doğusu Hayfa’dan, Irak- Suudi Arabistan ve Ürdün- Suudi Arabistan sınırlarına kadar uzanan güney kısmını egemenliği altına alıyor. Bu anlaşma, bazı taraflara göre yıllar geçmesine rağmen tarih mahkemeleri tarafından hala bölgeyi sarsan birçok sorunun sebebi olarak görülmeye devam ediyor. Bazı taraflarca ise kısmen doğru kısmen yanlış olduğu düşünülüyor.
Ayrıca her yıl dönümünde, anlaşmanın tarafları, Ortadoğu’da yaşanan olaylar ışığında kalıcı ve kronik sorunları çözme çabası olarak sınırların etnik ve dini koşullarla uyumlu bir şekilde yeniden çizilmesi ve bölge ülkelerinin paylaşılması yönünde fikirler öne sürüyor.
Anlaşma nasıldı?
Politikacılar, tarihçiler ve hatta vatandaşlar bile Fransız diplomat François Georges Picot ve İngiliz diplomat Sir Mark Sykes arasında imzalanan ‘gizli anlaşmanın’ etkileri hakkında farklı görüşlere sahipler.
Ancak kaynaklara ve araştırmacılara göre gerçekler şöyle;
Fransız ve İngiliz diplomatlar (Sykes ve Picot) ve Çarlık Rusyası ile 23 Kasım 1915- Mayıs 1916 arası dönemde hasta adamın mirası olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması hakkındaki ‘gizli’ belgeler ve mutabakat zaptı üzerinde görüşmelerde bulundu. Anlaşma, Komünistlerin, 1917’deki Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’da iktidara gelmesinden sonra ortaya çıktı. Bu anlaşma ortaya çıktığında, etkilenen halkların öfkelenmesine neden oldu. O dönemin sömürgeci ülkeleri olan İngiltere ve Fransa, dayatılan sınırlar içerisindeki içsel çatışmalardan sorumlu tutulmaları nedeniyle zor durumda kaldı.
Güvenilir kaynaklara göre Sykes-Picot anlaşmasının sonuçları, 1914-1918 yılları arasında meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında gerçekleşmedi. Bu gelişmelerden en önemlisi, Rus İmparatorluğu’nun ‘devrimle’ yıkılması olmuştu. 1920 yılının Nisan ayında Maşrık/Mağrip (Doğu-Batı) ülkelerinin kaderinin belirlenmesi amacıyla San Remo Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmada, Arap-İsrail ihtilafını oluşturan ‘Filistin'deki Yahudiler için bir vatan’ kurulmasını içeren 2 Kasım 1917'deki Balfour Deklarasyonu'nun uygulanmasına bir ön hazırlık olarak Fransa ve İngiltere’nin Irak ve Şam bölgelerindeki etki alanları ile ilgili değişiklikler yapıldı. Dönemin Fransız ve İngiliz başbakanları, Suriye ve Lübnan’ın Fransız, Ürdün Nehri’nin doğu kıyısı, Irak ve Filistin’in İngiliz Mandası altına alındığını itiraf etmişti.
1921 yılında Fransa, Kilikya’dan, 1939’da da Türkiye’nin güneyindeki Suriye toprağı olan İskenderun Sancağı’ndan çekildi. Öte yandan 1922 yılında Filistin, Suriye ve Irak’taki devrimler başarısız oldu. Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin Filistin, Irak ve Ürdün’ün doğu kıyısı üzerindeki, Fransa’nın da Suriye ve Lübnan’a mandası ya da sınırlı süreliğine gerçekleştirilen sömürgeciliğinin günümüzdeki devletleri ortaya çıkardığını vurguladı. Bu gelişme, Siyonist hareketin İsrail Devleti’nin kurulmasına ilişkin faaliyetlerinin uygulamaya geçmesiyle aynı zamana den geldi.
‘College de France Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, ‘Sykes-Picot sınırları’ 1916-1922 yılları arasında müzakere edilen Osmanlı İmparatorluğu paylaşımını yeniden gündeme getirdi. İlk Sykes-Picot haritasının mevcut sınırlarla herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Pratikte yalnızca Lübnan, Irak, Ürdün ve Filistin sınırları olduğu gibi kaldı.
Laurens, “Sykes-Picot Anlaşması geçici sayılırdı. Ondan çok kısa bir süre sonra yerine San Remo Anlaşması geçti. İlk metin, İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılan bölgelerde bir ya da birkaç Arap devleti kurulmasından bahsediyordu. Ne Lübnan ne de bir Yahudi devletine işaret vardı. Filistin ve Musul'un Fransız etki alanının bir parçası olması gerekiyordu. Ancak Paris, 1918’de Londra’nın baskısı altında bu bölgelerden vazgeçti. Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milliyetçilerinin 1919-1922 yılları arasında Anadolu’yu kurtarmasının ardından Paris, bugünkü Türkiye topraklarının içinde bulunan Kilikya’yı terk etti” ifadelerini kullandı.
Arapların bölgedeki sorun ve krizlerden Sykes-Picot Anlaşması’nı sorumlu tutmasının yanı sıra ‘Ortadoğu Atlası’ kitabının yazarı Tarihçi Jean-Paul Chagnollaud, bu suçlamanın sembolik olduğunu söyledi. Chagnollaud, “Sykes-Picot anlaşmaları, bölge halklarının kolektif hafızasındaki güçlü bir fikir olan ihanetle bağlantılıdır. Onlarca yıldan sonra kökleri Sykes-Picot anlaşmalarına dayanan farklı sorunlar buluyoruz” tespitinde bulunuyor.
Sykes- Picot Anlaşması’nın ana maddeleri, Fransa ve Büyük Britanya’nın (İskoçya, Galler ve İngiltere'nin yer aldığı ada) anlaşmaya ilgili haritada belirtilen A (Suriye’nin içi) ve B (Irak’ın içi) her iki bölgede de bir Arap cumhurbaşkanı tarafından yönetilen bir Arap devletini tanıma ve korumaya hazır olmasına dayanıyor. A bölgesinde Fransa, B bölgesinde de İngiltere, yerel projeler ve kredilerde öncelik hakkına sahip olacak. A Bölgesi'ndeki Fransa ve B Bölgesi'ndeki İngiltere, Arap hükümet veya hükümetler ittifakının talebi üzerine yabancı danışmanlar ve personel sağlama konusunda tek mercidir.
Haritadaki Sykes hattı, Akdeniz'deki Akka’dan Kerkük'e (250 kilometre) uzanan yatay bir çizgi ile dengelenmiştir. Kuzeydeki bölge olan A’nın sınırları mavi ile gösterilirken, güneydeki bölge olan ve İngiltere hâkimiyeti altında olan B’nin sınırları kırmızı ile belirtildi. Anlaşmanın 3. maddesine göre küresel idare altında olan Filistin ise kahverengi ile gösteriliyor. Bu yönetim şekline Rusya ile yapılan istişarenin ardından diğer müttefikler ve Mekke temsilcileri ile mutabakata varılması sonucunda ulaşıldı.
Suçlama çemberinde
Sykes-Picot ve sonuçlarıyla ilgili belgeler ve yazılanlar incelendiğinde, söylenenlerin büyük çoğunluğunun, bu anlaşmanın imzalanmasından sonra bölgede yaşananlar ve etkileri nedeniyle anlaşmayı bir çerçeveye oturtma ve hesap verilebilirlik konusunda hemfikir olduğunu gösteriyor.Bazıları, Fransız ve İngiliz iki üst düzey diplomat arasında yapılanları karşılaştırarak, bölgenin haritasını, bu alanların, bölge halkı ve vatandaşlarını hesaba katmadan iki bölüme ayırarak oynadıkları bir oyuna benzetiyor.
Tarihçi James Barr, 2011 yılında ‘A Line in the Sand’ (Kumlar Üzerindeki Bir Çizgi) isimli kitabında Sykes-Picot Antlaşması hakkında, “İngiltere ve Fransa'nın etki alanları arasındaki çizgi, akıllıca değildi. Oysa fikir basit, buradaki her şey kum. Aşiret topraklarını, nehir yollarını ve coğrafi iletişim kanallarını göz önünde bulundurmaya gerek yok. Bu yalnızca geometrik bir çizgi. Her şey tesadüfi bir şekilde gerçekleşti” ifadelerini kullandı.
İngiltere ve Fransa arasındaki Bereketli Hilal paylaşımı anlaşması geliştirilerek, Fransa’nın Londra Büyükelçisi Paul Cambon ve İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey arasındaki yazışmalar ile Cambon-Grey anlaşması haline getirildi. Rusya ve İtalya da anlaşmaya katıldı. O dönemde Sykes, A ile Akka’dan başlayarak, K ile Kerkük’te sona erecek olan bir çizgi çizmek istediğini söyledi.
“Amaç Yahudileri Filistin’e yerleştirmek”
Öte yandan Düşünür Abdulvehhab el-Meysiri, ‘Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm’ ansiklopedisinde, Sykes-Picot’un amacının Yahudileri Filistin’e yerleştirmek olduğuna dikkat çekti. Başta Lionel Walter Rothschild olmak üzere Siyonist hareketin kurucu babaları, Avrupa’nın hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) mirasını düşünme konusunda oldukça ilgili olan ve doğudaki etkilerini genişletmek isteyen İngiliz ve Fransız emperyalizminin kapitalist çıkarlarıyla ilişkiliydi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, 2 Kasım 1917'de İngiltere’nin Filistin'de bir Yahudi ülkesi arayışındaki Siyonist hareketin yanında olacağına dair bir mektup gönderdiği isim Rothschild’di.
Onlarca yıl geçmesine rağmen anlaşmayı kınayan sesler, bölgeye zarar veren sorunların hepsinden anlaşmayı sorumlu tutmaya devam ediyor. 100. yıldönümünde ABD’de yayınlanan ‘Daily Best’ dergisindeki bir makalede, “Herkesin, Ortadoğu, Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki yıkımın, ABD-İngiliz işgali veya Arap Baharı olarak adlandırılan iç gerilimlerden kaynaklanmadığını kabul etmesi gerek. Asıl sebep, Sykes- Picot adı verilen ve Ortadoğu’nun paylaşıldığı bu harita. Mezhep baz alınarak yapılan bu paylaştırma, bölgedeki çatışmaların tohumlarını ekti” ifadelerine yer verildi.
‘Daily Best’ dergisindeki makaleye göre anlaşmanın aslı, İngiltere ve Fransa arasındaki Arap bölgelerine nüfuz etme konusundaki anlaşmazlığa dayanıyor.
Fransız Araştırmacı Jean-Paul Chagnollaud, ‘Violence et politique au Moyen-Orient’ (Ortadoğu’da Şiddet ve Politika; Sykes -Picot’tan Arap Baharına) isimli kitabında, “Bölge toprakları gelişigüzel paylaşıldı. Uluslar görmezden gelindi” ifadelerini kullandı. Filistinliler ve Kürtlere atıfta bulunarak, halksız devletlerin ortadan kalktığı ve devletsiz insanların ortaya çıktığına işarette bulundu. Kürtler, 1920 yılının Ağustos ayında imzalanan Sevr Antlaşması’nda elde ettikleri devlete neredeyse sahip olacaktı. Ancak bölgedeki güç dengesi durumu değiştirdi.
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması’nda çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Doğu Anadolu’da bir Kürt oluşumu kurma imkânına rağmen anlaşma, modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk milliyetçi hareketi nedeniyle uygulanmadı. 1923 yılında Sevr’in yerini Kürtlerden bahsedilmeksizin, Türkiye’yi yasal olarak tanıyan Lozan Antlaşması aldı.
Chagnollaud, kitabında, Sykes- Picot’un halklara sınırlar dayattığını belirtiyor. Meselelerin yeterli çoğunluğa göre yeniden ele alınması gerektiğini ifade eden Chagnollaud, şimdi bir devlet kurma isteğini dayatmanın halklara kaldığını ifade ediyor.
‘Mağdur rolünü bırakın’
‘College de France’ Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, artık mağdur rolü oynamanın bırakılması gerektiğini düşünüyor. Arap milliyetçilerinin bu gelişigüzel çizilen sınırları kınamasına rağmen herkes için uygun olması nedeniyle ciddi bir şekilde sorgulanmadığına dikkat çekiyor. Mevcut istikrarsızlığın, 18. yüzyıldan bu yana bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalesi ve mevcut sistemlerin doğasıyla bağlantılı olduğuna işaret ediyor.
Tarih araştırmacısı James L. Gelvin, 2017 yılında yayınlanan The New Middle East (Yeni Ortadoğu) isimli kitabında, yeni Ortadoğu’nun belirgin özelliklerinin, isyan, baskı, vekâlet savaşları, mezhep çatışması, IŞİD'in yükselişi ve bölgedeki kutuplaşma olduğuna dikkat çekti. Gelvin, “Anlaşma şu an önemsiz görünüyor. Mevcut Ortadoğu haritasını, Sykes-Picot’ta önerilen harita ile karşılaştırmaya kalksak, hiçbir bölge doğrudan Rus, İngiliz, Fransız kontrolü altında değildir.
Aynı durum şu anda uluslararası egemenlik altında olmayan Kudüs için de geçerlidir. Fransa ve Rusya, Anadolu'nun hiçbir bölgesini egemenliği altına bulundurmuyor. İngiltere, Irak veya Arap Yarımadası’nın bazı bölgelerini kontrolü altında tutmuyor” ifadelerini kullanarak, Sykes- Picot Anlaşması’nın bir öneminin kalmadığına işarette bulunuyor.
“Sykes- Picot’ta ittifak edilen konuları göz ardı edecek olursak, Şam bölgesinin (Suriye, Filistin, Lübnan) mevcut, Mezopotamya (günümüzde Irak) ve Anadolu bölgesindeki mevcut sınırlar, başlıca iki temel faktörden kaynaklanıyor.
Bunlardan biri Birleşmiş Milletler’den (BM) önce Milletler Cemiyeti'nin oluşumuydu. Bu sistem, İngiltere ve Fransa’ya bu bölge toprakları üzerinde geçici kontrol hakkı verdi. Buna göre diğer faktör iki ülkenin sömürge çıkarlarına göre bölgeleri daha küçük alanlara bölmesi oldu.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Ürdün’ün doğusu olarak bilinen bölgede Irak’ı kurdu. Öte yandan da Fransa, Lübnan ve Suriye konusunda aynısını yaptı. 1971 yılında Körfez’deki sömürgenin sona ermesi ve 1990 yılında Yemen’in iki bölümünün ( Kuzey-Güney çn) birleşmesi haricinde Arap bölgesindeki ülkelerin sınırları 75 yıldan beri oldukça istikrarlı bir durumda bulunuyor” diyen Gelvin, söz konusu bölgenin aslında Avrupa ülkelerinden daha istikrarlı olduğuna dikkat çekti.
Anlaşmanın 100. yıldönümünde uzun süren bir araştırma sonrasında Steven A. Cook ve Amr T. Leheta, ABD menşeili Foreign Policy dergisinde yayınlanan makalelerinde, Ortadoğu’daki kaosun nedenin Sykes-Picot olmadığına işarette bulundu.
Bu olaya gereğinden fazla yüklenmenin ‘doğru olmadığının’ altını çizdiler. Makalede, içerisinde çeşitli mezhep, etnik köken ve farklı grupları barındıran bu bölgede olup bitenlerin, bu gruplar arasında binlerce yıllık kökleri olan nefret ve çatışmaların bir sonucu olduğunun üzerinde duruldu. Bu çatışmaların tek çözümünün, yeni sınırlar çizmek olduğuna işarette bulunuldu.
Foreign Policy’deki makaleye göre bölgenin bu patlamaya hazır hali, Sykes-Picot’u öldürdü. Çünkü bu en baştan ölü doğan bir anlaşmaydı. Sykes- Picot anlaşmasının herhangi bir sınır çizmediğini belirten yazarlar, nüfuz alanlarını belirlediğinin altını çizdiler. İki ünlü diplomatın belirlediği bu alanlar, aydınlık bir yola ulaştırmadı.
Sınırları yeniden yapılandırma girişimleri
Arap ülkeleri, özellikle de Suriye, Irak, Libya, Sudan ve Yemen’de hükümet, ülke sınırları içerisindeki toprakların büyük bir bölümü egemenliği altında bulundurmuyor. Milisler, terör örgütleri, yabancı savaşçılar ve çeşitli düzeylerde yerel otoriteye sahip diğer silahlı gruplar bölgede hâkimiyet ilan etti.
Öte yandan bazı azınlıkların kendilerine ait bir devlet kurma konusunda ulusal özlemleri bulunuyor. Bu kargaşanın ortasında, Arap hafızası başka herhangi bir anlaşma bulunmaksızın sadece Sykes-Picot Anlaşmasını elinde tutuyor.
ABD’de yayın yapan Washington Post gazetesine göre son yıllarda Ortadoğu’daki özellikle de Suriye’deki bölgesel ve uluslararası savaşların devam etmesi, bunun yanı sıra Lübnan ve Irak gibi diğer ülkeleri kapsayan mezhepsel ya da dini nedenli mevcut siyasi karışıklıklar, Sykes-Picot Anlaşması'nın Arap bölgesinde geride bıraktığı ‘yapay sınırın’ sonucu.
New York Times gazetesi ise 2013 yılının Eylül ayında bölgedeki beş Arap ülkesinin sınırlarını, dokuz etnik ve mezhepsel varlığın ayrılması yoluyla değiştirip 14 küçük devlete dönüştürmek isteyen bir harita ve uzun bir rapor yayınlayarak daha da ileriye gitti.
Robin Wright, ‘Rage and Rebellion Across the Islamic World’ (İslam Dünyası’nda Öfke ve İsyan) isimli kitabının ‘Ortadoğu haritasını gözden geçirdiğimizi hayal edelim’ başlıklı bölümünde Libya, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen ve Irak'ın bölünmesi olanaklarını ele aldı.
Son yıllarda Arap bölgesinde meydana gelen olayların çok sayıda ülkede ayrılıklar yaşanıp devletçiklere bölünmesinin bir ön hazırlığı olabileceğini söyledi. Suriye’de yaşanan savaşın bu gidişat içinde bir dönüm noktası olacağını ifade eden Wright, Suriye’yi iç karışıklıklar, dini, mezhepsel ve etnik çeşitlilik nedeniyle birkaç ülkeye bölünmesi muhtemel Arap devletlerinin başında zikretti.
2014 yılında ABD’deki Brookings Enstitüsü’nde araştırmacı olan Gregory Gause, yaptığı araştırmada 1920’lerde Avrupa sömürgeciliği tarafından bölgede bırakılan sınırların değişmesi veya yeniden çizilmesi ihtimalinin uzak olduğunu ifade etti.
Gause, ‘Is this the end of Sykes-Picot?’ (Bu, Sykes-Picot anlaşmasının sonu mu?) isimli çalışmasında “Avrupa sömürgeciliği tarafından 1920’lerde oluşturulan devletler çöküşün eşiğinde mi? Ortadoğu sınırlarının yeniden çizildiğini görecek miyiz?” sorularını sorularına cevap aradığı çalışmasında, “Bu sorulara cevap vermek gerekirse, bu sorunun cevabı kısaca hayır” ifadelerini kullandı.
Gregory Gause’a göre, Suriye iç savaşının ciddiyeti, ayrıca Irak'ta devam etmekte olan yankılar ve Lübnan'da yaygın olan istikrarsız siyasi durumun eşlik etmesi, İngiltere ve Fransa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben Maşrik çevresine çizdiği yapay sınırların ölüm döşeğinde olduğuna dair şüphelere yol açtı. Bununla birlikte, bu ülkelerin hiç biri yakın gelecekte sınırları içinde etkili bir güç talep edemeyecek ve sınırlar değişmeyecek.
Gause, ayrıca “Bu sınırlar, egemenliğin, bölgesel kontrolün ve sınırların gerektirdiği gerçek operasyonel koşullar yerine getirilemese de ilgili yasaya göre, uluslararası egemen olarak adlandırılan küçük devletlere aktarılacak.Son değişkenler de sınırların kendisi olacak. Çünkü bölgedeki aktörlerin hepsi uluslararası veya bölgesel düzeyde değişiklik yapmak istiyor. Bu ülkeler bir iç parçalanma yaşayabilir.
Independent Türkçe için çeviren: Büşra Abay
https://www.independentarabia.com/node/73881
⚠️Sykes-Picot ve Ortadoğu'da petrol denklemi
"Sykes-Picot'un temel amaçlarından biri Osmanlı'yı bölgedeki petrol denkleminden çıkarmaktı" diyen Havrelock, sadece Ortadoğu'daki petrol bölgelerinin paylaşılması değil, aynı zamanda bu petrolün Avrupa'ya taşınması noktasında da İngilizler ile Fransızlar arasında detaylı işbirliği yapıldığını söyledi.
Georgetown Üniversitesi'nden Emad Şahin de Sykes-Picot ile Ortadoğu'nun doğal fay hatlarının çok dışında sınırlar çizilmeye çalışıldığını ve bunların yüz yıldır çözülemeyen sorunlar olarak hala hayatta olduğunu anlattı.
Anlaşmanın üzerinden bir asır geçtiğini, ancak bugün hala en önemli konunun "sürdürülebilir bir devlet düzeni kurmak" olduğunu kaydeden Şahin, Ortadoğu'da istikrarlı demokrasilere ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında 16 Mayıs 1916'da Britanya ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti'nin Ortadoğu'daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli anlaşma Sykes-Picot, Rusya’da gerçekleşen “1917 Bolşevik Devrimi”nden sonra, Çarlık diplomasisinin gizli belgelerinin açıklanmasıyla öğrenilmişti.‼️
Muhabir: Hakan Çopur
Yahudilere Filistin’i vadeden İngilizler aynı şekilde 1915 tarihinde Şerif Hüseyin’e bağımsız bir Arap devleti kurma sözü vererek Osmanlı’ya karşı isyan ettirmişti. Sykes-Picot anlaşması olarak bilinen 1916 yılında İngiltere ile Fransa arasında imzalanan antlaşma ile de Filistin için iki devletin kontrolünde uluslararası bir yönetim öngörülmekteydi.

Helenistik bir kasaba, Seleukos ad-Orontes'in (Suriye Prima) limanıydı; Seleukos başkenti ve günümüz Antakya (Türkiye) bölgesindedir. Şehir, Orontes nehri'nin halajının biraz kuzeyinde, Amanus Dağları'nın güney zirvelerinden biri olan Coryphaeus'un batı yamaçlarındaki küçük nehirler arasında inşa edilmiştir.
Pausanias ve Malalas'a göre, burada Palaeopolis ("Eski Şehir") adında eski bir şehir vardı. Şu anda, Türkiye'nin Hatay Eyaleti'nde Samandağ kasabasının yakınlarındaki Çevlik sahil köyünde yer almaktadır. Selevkiya, Apamea, Laodikya ve Antakya, Suriye tetrapolisini oluşturdu.
Ortadoğu’nun ters akan nehri Asi (Orontes) Ortadoğu sularının kullanımı ile ilgili anlaşmazlıklardan söz edilirken çok fazla gündeme gelmeyen bir nehir özelliği taşır. Ancak bu nehir Türkiye için verimli Hatay Amik Ovası’nın su ihtiyacını karşılaması açısından önemlidir. Diğer taraftan Türkiye bu nehrin akışaşağısında yer almaktadır. Bu da bu nehri Türkiye için hidropolitik açıdan daha önemli kılmaktadır.
Asi Nehri , Türkiye Sınırı,Dostluk Barajı Projesi Asi Nehri, Lübnan'ın kuzeydoğusunda bulanan Bekaa Vadisi'nde Rasel-Ayn ve AI-¬Labwah kaynaklarından doğmaktadır. Lübnan-Suriye sınırından sonra Hama ve Humus şehirlerinden geçmekte; Ansariye Dağları'nın doğusunu kat ederek, Gab topraklarına akmaktadır. Daha sonra 22 kilometre boyunca Türkiye Suriye sınırını oluşturmaktadır. Nehir Türkiye’ye girdikten sonra (Eşrefli'de), Amik Ovası'nda küçük Asi nehriyle de birleşerek bir kavis çizmekte ve Samandağ Kasabası'nın 6 kilometre güneybatısından Doğu Akdeniz’e dökülmektedir.
Hala bu hayalin (Büyük Ortadoğu Projesi – BOP gibi) modernize edilmiş haliyle bölgede kandırılmış halkların oluşu, oldukça ilginçtir.
Bizleri birbirimize bağlayan bağları (dini, kültürel, tarih geçmişimiz… vs.) tekrar keşfetmemiz gerekir.
##################################




