13 Nisan 2026 Pazartesi

Manicilik = Mani (peygamber)

 

Liao Nehri

Liao'nun batı kolu (Xi Liao He), doğudan akan Shara Muren (Xar Moron He) ve güneyden akan Laoha (Laoha He) nehirlerinin, yaklaşık olarak 43° 25' kuzey, 120° 45' doğu koordinatlarında birleşmesiyle oluşmuştur. 

Nehrin doğu ve batı kolları, yaklaşık olarak 42° 59' kuzey, 123° 33' doğu koordinatlarında, Liaoning'deki ağızda, Jilin ve İç Moğolistan'da birleşir, sonra geniş düzlükleri geçerek Bohai Körfezi'ne akar.

Nehrin, Qianshan hattından akan iki ana akarsu kolu Hun He (Türkçe: çamurlu nehir) ve Taizi He, denize dökülmeden önce Liao Nehri'ne geri akardı; ancak Çin Atlası (Pekin, Sinomaps Press, 2006), bu iki akarsu kolunun geleneksel yollarını takip ederek, atlasın "Liao He Kou" olarak isimlendirdiği ağızdan denize dökülürken, Liao Nehri'nin neredeyse hepsinin, 35 km kuzeybatı'daki Bohai Körfezi'ne dökülen ShuangTaizi Nehri'ne saptığını gösterir. 

Eyalet merkezi Shenyang, nehrin yukarısındaki Fushun ve ağızdaki Yingkou gibi birkaç ana şehir, Hun He'de bulunur. Anshan şehri, havzanın güneydoğu kenarında bulunur.

Liao Nehri, 232.000 km²'den daha büyük bir bölgeyi drene eder; ancak ortalama boşaltım debisi saniyede 500 m³'tür. Bu miktar İnci Nehri'nin yirmide biri kadardır. (İnci Nehri" adı da sıklıkla Xi ("Batı"), Bei ("Kuzey") ve Dong ("Doğu") 

Löslerin Görüldüğü Yerler

Lösler rüzgârlarla taşınan ince unsurlu malzemenin bir örtü halinde yarı kurak alanlarda birikmesiyle oluşur.

Çin'in Kuzeydoğusu, Orta AsyaTürkiye'de ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi Blarda rüzgârın getirdiği tozlar bulunur.

Sarı Irmak gibi, Liao Nehri de toz halindeki lös içinden aktığı için fazlasıyla yüksek sediment oranına sahiptir.

Liao Nehri'nin drenaj havzasının haritası. 

Çin'deki 7 büyük nehir; Amur Nehri · Hai Nehri · Huai Nehri · Liao Nehri · İnci Irmağı · Yangtze Nehri · Sarı Irmak.

Köken

Türk halklarının anavatanları ve dillerinin kökeni ile ilgili öneriler, Orta Asya bozkırlarından Kuzeydoğu Asya'ya (Mançurya) kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Yunusbayev'e göre genetik kanıtlar, Güney Sibirya ve Moğolistan yakınlarındaki bölgenin Türk etnik kökeninin "İç Asya Anavatanı" olarak bir kökene işaret etmektedir.[2] Benzer şekilde, Juha Janhunen, Roger Blench ve Matthew Spriggs gibi birkaç dilbilimci, Moğolistan'ın erken Türk dilinin anavatanı olduğunu öne sürmektedir.[3] Robbeets'e göre Türk halkı, bugünkü Güney Sibirya ve Moğolistan'dan günümüz Mançuryasında bulunan Batı Liao Nehri Havzasına kadar uzanan bir bölgede yaşayan insanlardan gelmektedir.

Türk göçleri

Türk göçleriTürk boylarının ve Türk dillerinin 6. ve 11. yüzyıllar arasında Avrasya'daki yayılma sürecini ifade etmektedir.

6. yüzyılda Göktürkler, şimdiki Moğolistan'da bulunan Cücenler'i devirip her yöne genişleyerek Avrasya bozkırlarına Türk kültürünü yaydılar. Göktürk Kağanlığı 8. yüzyılda sona ermesine rağmen, Uygur KağanlığıKarahan DevletiHazarlar ve Kumanlar gibi çok sayıda Türk hanlıkları yer almaya devam etti. Bazı Türkler sonunda Karahoca (Gaochang) ve Kansu Uygurları gibi yerleşik hayata geçiş yaptı. Selçuklu Hanedanı 11. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya yerleşerek burada kalıcı Türk yerleşimi ve varlığını ve sonunda Anadolu Türklerinin oluşmasını sağladı. 

Büyük Türk nüfusa sahip modern milletler arasında KırgızistanTürkmenistanÖzbekistan ve Kazakistan bulunmaktadır. Ayrıca Türk nüfusu, ÇuvaşyaBaşkurdistanTataristanKırımlılarÇin'deki Uygurlar ve Sibirya'daki Yakutistan gibi diğer ülkelerde de mevcuttur.


&

Mani (peygamber)

Mani'nin mührü, kaya kristali, muhtemelen MS 3. yüzyıl, Irak. Cabinet des Médailles, Paris. Mühürde "İsa Mesih'in elçisi Mani" yazar ve muhtemelen Mani'nin kendisi tarafından mektuplarını imzalamak için kullanılmıştır.

Mani (/ˈmɑːni/; y. Nisan MS 216 – 2 Mart MS 274 veya 26 Şubat MS 277), İranlı bir peygamber ve Geç Antik Çağda en yaygın dinlerden biri olan Maniheizm'in kurucusuydu.

Mani, o dönemde Part İmparatorluğu'nun bir parçası olan Mezopotamya'da, Ktesifon'da (modern Bağdat'ın güneyi) veya yakınlarında doğmuştur. Yedi ana eseri Süryanice yazılmıştır; sekizincisi ise Sasani imparatoru I. Şâpûr'a ithaf edilmiş olup Orta Farsça kaleme alınmıştır. I. Behram tarafından Cündişapur'da hapsettirilmesinden kısa bir süre sonra ölmüştür.

Yirmili yaşlarının ortasında Mani, kurtuluşun eğitim, nefis terbiyesi, oruç ve iffet yoluyla mümkün olacağına karar verdi. 10. yüzyıl İranlı bilgini El-Birûnî'ye göre Mani, Yeni Ahit'te vadedilen Paraklit ve Son Peygamber olduğunu iddia etmiştir. Ancak Lodewijk J. R. Ort'a göre, "son peygamber" terimi "büyük olasılıkla Mani'nin iddialarını ve dini taleplerini formüle etmek amacıyla El-Birûnî tarafından Kur'an'dan türetilmiş" olabilir.

Hayatı

Mani, 216 tarihinde Part İmparatorluğu'nun Tizpon kentinde dünyaya geldi. Fakat güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi olmalıydı, zira bir süre sonra Ekbatan'ı terk ederek, Güney Babilonya'da bulunan "Menakkede" adlı bir Mandeen tarikatına katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi. Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir. Mani dinsel eğitiminin yanı sıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir.

Mani, Sasani İmparatorluğu'nun I. Şâpûr (h. 242-273) egemenliği altındaki döneminde, öğretilerini çok başarılı olarak halk arasında yayabilmiştir. Ancak I. Şâpûr'un ardından tahta çıkan hükümdar I. Behram (ya da II. Behram) onu Magerlerin bir şikayeti üzerine tutuklatıp 274 tarihinde idam ettirmiştir.Maniciler, Mani'nin bir haça çakılarak (İsa gibi) idam edildiğini kaydetmiş olsalar da, bunda bazı şüpheler vardır.

Xuanzang'ın bir portresi.

Xuanzang veya Xuan Zang, (Çince: 玄奘; pinyin: Xuán Zàng, okunuşu: Şüen Zanğ) Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen. Bu dönemde Hindistan ile Çin arasındaki etkileşime olumlu katkıları olmuştur. 

Xuanzang özellikle de Hindistan'a yaptığı 17 yıllık gezisiyle tanınmıştır. Bu süre zarfında birçok tanınmış Budist üstadıyla, özellikle de tanınmış Budist ilim merkezi olan Nālanda Üniversitesi'nde, çalışma olanağı bulmuştur. 

Geri döndüğünde yanında Çin'e 657 Sanskritçe metin getirmiştir ve imparatorun da desteğiyle, Chang'an'da (bugünkü Xi'an) büyük bir çeviri bürosu açmış, tüm Doğu Asya'dan çeşitli katılımcıları ve öğrencileri bu büroya çekmiştir.

Büyük Hindistan coğrafyasi

Sanskrit (Devanagari: संस्कृत), Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran koluna bağlı bir dildir. Sanskrit ve lehçeleriAntik Hindistan'da lingua franca statüsüne sahip olmuştur. 

Dil aynı zamanda Hititçe ve Miken Grekçesinden sonra kaydedilmiş en eski Hint-Avrupa dili olmaktadır.

Veda, Prakrit ve Sanskrit'in diğer lehçeleri yapı olarak %90 oranında gramer ve kelime hazinesi olarak en çok Avesta Eski Farsça ve Medce olan en eski belgeli İrani dillere, sonra da Eski Yunanca ve Latinceye çok benzemektedir.

Pāṇini (Sanskrit: पाणिनि; MÖ 4. yüzyılPushkalavati (bugünkü GandharaPakistan), Hindistan'da yaşamış) Sanskrit dilbilimci.Tarihte, dil kuralları ve söz varlığı ile ilgili çalışan ilk bilim insanlarındandır. 

Sanskritin yayılması

Genellikle Devanagari harfleriyle yazılan bu metinlerin Brahmi ve Haroşti harfleriyle yazılmış olanları da vardır. Ancak hepsinde de dil olarak Sanskrit kullanılmıştır.

Birçok dilden farklı olarak sözcüklerin birbirlerine defalarca eklenmeleri mümkündür. Bu dilde sözcük kombinasyonları sonsuzdur. A sözcüğü, B sözcüğü ve C sözcüğüyle ABC, AABC, BCA vb. şeklinde türetilebilecek yüzbinlerce sözcük vardır ve hepsinin manaları birbirinden farklıdır. Bu yüzden Sanskrit, sözcük bakımından yeryüzünün en zengin birkaç dilinden biridir.

&

Brahmi alfabesi

İlk teoriler, Mısır hiyeroglif yazısı modeline göre Brahmi yazısı için resimsel-akrofonik bir köken önermiştir. Çağdaş Kharoṣṭhī yazısının Arami alfabesinin bir türevi olduğu yaygın olarak kabul edilir. Semitik kökenli teori=SamilerSami halkları veya Sami ırkıNuh oğlu Sam'in soyundan geldiğine inanılan, etnik ve ırksal olarak birbirleri ile akraba olan Orta Doğu halklarıdır. Sami halkları AraplarYahudiler (İbranilerin torunları olarak), Süryaniler ve MaltalılardırAramiler ise günümüze kadar sayılarını koruyamamış ve yok olmuş veya diğer Sami halklarının içine karışmışlardır.

Brahmi alfabesi, ünlüleri ünsüz sembollerle ilişkilendirmek için bir aksan işaretleri sistemi kullanan bir abugidadır.Yazı sistemi, Maurya döneminden (MÖ 3. yüzyıl) erken Gupta dönemine (MS 4. yüzyıl) kadar yalnızca nispeten küçük evrimsel değişiklikler geçirdi ve MS 4. yüzyılda bile okuma yazma bilen bir kişinin Maurya yazıtlarını hala okuyabildiği düşünülmektedir. Bundan bir süre sonra, orijinal Brahmi yazısını okuma yeteneği kayboldu. En eski (tartışmasız bir şekilde tarihli) ve en iyi bilinen Brahmi yazıtları, kuzey-orta Hindistan'daki Asoka'nın MÖ 250-232'ye tarihlenen kayaya oyulmuş fermanlarıdır.

Brahmi'nin deşifresi, 19. yüzyılın başlarında, Hindistan'daki Doğu Hindistan Şirketi yönetimi sırasında, özellikle Kalküta'daki Bengal Asya Topluluğu'nda, Avrupa'nın akademik ilgisinin odak noktası haline geldi. Brahmi, Cemiyetin sekreteri James Prinsep tarafından 1830'larda Cemiyetin dergisinde yayınlanan bir dizi bilimsel makalede deşifre edildi. Buluşları, diğerleri arasında Christian Lassen, Edwin Norris, H. H. Wilson ve Alexander Cunningham'ın epigrafik çalışmalarına dayanıyordu.

Brahmi bir zamanlar İngilizcede "pin-man" yazısı, yani "çubuk figür" yazısı olarak anılıyordu. Güney ve Güney Doğu Asya'da kullanılan düzinelerce modern yazı Brahmi'den gelmektedir ve bu da onu dünyanın en etkili yazı geleneklerinden biri haline getirmektedir. 

Asoka'nın yazıtları arasında MÖ 3. yüzyılda Brahmi alfabesiyle yazılmış birkaç rakam bulundu ve bunlar Brahmi rakamları olarak adlandırılmaya başlandı. Güneydoğu Asya'da Brahmi'den türetilen yazılarla yazılmış bazı yazıtlar, ondalık basamak değeri olan sayıları içeriyordu ve Hindu-Arap sayı sisteminin mevcut en eski maddi örneklerini oluşturuyordu ve şu an dünya çapında kullanımdadır.

1880'de Albert Étienne Jean Baptiste Terrien de Lacouperie, Gabriel Devéria'nın gözlemlerine dayanarak Lalitavistara Sūtra'da bahsedilen yazı listesindeki ilk sırada yer alan Brahmi yazısıyla ilişkilendirmesine kadar "lath", "Lat", "Güney Asokan", "Indian Pali" veya "Mauryan" gibi birçok isimle bilinmekteydi. Bu nedenle isim, "Brahma" varyant biçiminde de olsa, Georg Bühler'in etkili çalışmasında benimsenmiştir.

Çoğu bilim adamı, Brahmi'nin büyük olasılıkla bir Semitik yazı modelinden türetildiğine veya ondan etkilendiğine inanmaktadırr ve Aramice önde gelen bir adaydır. Ancak, Aramice, Kharoṣṭhī ve Brahmi arasındaki doğrudan kanıt eksikliği ve açıklanamayan farklılıklar nedeniyle sorun çözülmemiştir. Richard Salomon, Brahmi ve Kharoṣṭhī yazısı bazı genel özellikleri paylaşsa da, Kharosthi ve Brahmi yazıları arasındaki farklar "benzerliklerinden çok daha büyüktür" 

Kelime kökeni

Maurya adı, Asoka'nın yazıtlarında veya Megasthenes'in Indica gibi çağdaş Yunan kaynaklarında geçmez, ancak aşağıdaki kaynaklarda belgelenmiştir

- Rudradaman'ın Junagadh kaya yazıtı (yaklaşık MS 150), Chandragupta ve Asoka'nın isimlerine "Maurya" ön ekini ekler.

Puranalar (yaklaşık MS 4. yüzyıl veya daha önce) Maurya'yı bir hanedan adı olarak kullanır.

- Budist metinler, Chandragupta'nın Gotama Buda'nın ait olduğu Shakyalar kabilesinin "Moriya" klanına mensup olduğunu belirtir.

- Tamil Sangam edebiyatı da onları 'moriyar' olarak adlandırır ve Nandalardan sonra bahseder.

- Kuntala yazıtı (Bandanikke kasabasından, Kuzey Mysore) MS 12. yüzyıl, Maurya'yı bölgeyi yöneten hanedanlardan biri olarak kronolojik olarak belirtir.

Budist geleneğe göre, Maurya krallarının ataları tavus kuşlarının (Pali dilinde mora ) bolca bulunduğu bir bölgede yerleşmişlerdi. Bu nedenle, "Moriyas", yani "tavus kuşlarının yerine ait olanlar" olarak anıldılar. Başka bir Budist anlatıya göre, bu atalar Moriya-nagara ("Tavus Kuşu Şehri") adında bir şehir kurmuşlar, bu isim şehrin "tavus kuşlarının boyunları gibi renkli tuğlalarla" inşa edilmesi nedeniyle verilmiştir.

Budist ve Jain geleneklerinde bahsedilen hanedanın tavus kuşlarıyla bağlantısı, arkeolojik kanıtlarla doğrulanmış gibi görünmektedir. Örneğin, Nandangarh'taki Asoka sütununda ve Sanchi'nin Büyük Stupası'ndaki birkaç heykelde tavus kuşu figürleri bulunur. Bu kanıtlara dayanarak, modern akademisyenler tavus kuşunun hanedanın sembolü olabileceğini teorize etmektedirler. 

Daha sonraki bazı yazarlar, örneğin Dhundhi-raja (Mudrarakshasa üzerinde 18. yüzyıl yorumcusu ve Vishnu Purana'nın bir açıklayıcısı), "Maurya" kelimesinin Mura'dan ve ilk Maurya imparatorunun annesinden türetildiğini belirtir. Ancak, Puranalar Mura'dan bahsetmez ve Nanda ile Maurya hanedanları arasında herhangi bir ilişkiden söz etmez. Dhundiraja'nın kelime türetimi kendi icadı gibi görünmektedir: Sanskrit kurallarına göre, Mura (IAST: Murā) kadın isminin türevi "Maureya" olurdu; "Maurya" terimi sadece erkek "Mura"dan türetilebilir.

Tarihi=Kaynaklar:

Maurya dönemine ait yazılı kayıtların birincil kaynakları, daha önce Çanakya'ya atfedilen ancak şimdi ortak yazarlar tarafından miladi ilk yüzyıllarda yazıldığı düşünülen Arthashastra ; birkaç yüzyıl sonraki Roma metinlerinde kaybolmuş olan Megasthenes tarihinin kısmi kayıtları ; ve James Prinsep'in 1838'de Brahmi ve Kharoshthi yazılarını çözdükten sonra modern çağda ilk kez okunabilen Asoka Fermanlarıdır

Asoka Fermanları

Asoka Fermanlarının Yazılı Olduğu Kitabelerin Dağılımı; Siyah kareler:Büyük Kayalar üstüne yazılı kitabeler, Siyah Üçgen:Sütunların üstündeki kitabeler, Beyaz daire;Küçük Kayalar üstüne yazılı kitabeler, Küçük kareler;Ülke sınırı

Asoka Fermanları Asoka Sütunlarının üstünde olduğu kadar, kayalar ve mağara duvarları üstünde yer alan ve Mauryan Hanedanlığından olup M.Ö. 272 ile 231 yılları arasında hüküm süren İmparator Büyük Asoka tarafından yazdırılmış olan 33 kitabelik bir koleksiyondur. Bu kitabeler günümüz Pakistan ve kuzey Hindistan'ına dağılmıştır ve Budizmin ilk anlamlı varlığını temsil etmektedir.

Reference: "India: The Ancient Past" p.113, Burjor Avari, Routledge, ISBN 0-415-35615-6

Kuruluşu:

Nanda İmparatorluğu'nun yaklaşık MÖ 325'teki olası sınırları. 

Maurya İmparatorluğu'ndan önce, Nanda İmparatorluğu Ganj havzasını ve bazı komşu toprakları yönetiyordu. Nanda İmparatorluğu, mahajanapadaları fethetmesi nedeniyle büyük, militarist ve ekonomik olarak güçlü bir imparatorluktu. 

Birçok efsaneye göre, Çanakya PataliputraMagadha'ya, Nanda İmparatorluğu'nun başkentine gitti ve burada Nandalar için bir Amatya (bakan) olarak çalıştı.


İskender, Hindistan seferlerini yönetirken Pencap'a doğru ilerledi. Ordusu, Beas Nehri'nde isyan etti ve başka bir orduyla karşılaştıklarında daha doğuya gitmeyi reddetti.

Çanakya, İskender'in istilasından bahsettiğinde Kral Dhana Nanda tarafından aşağılandı. Chanakya intikam yemini etti ve Nanda İmparatorluğu'nu yok etmeye karar verdi.

Dhana Nanda'nın yenilgisinin ardından, Chandragupta Maurya, Maurya İmparatorluğu'nu kurmuştur. 

 !   Bindusara dönemi

Bindusara'nın hayatı, babası Chandragupta veya oğlu Asoka: =

Bindusara yaklaşık MÖ 297 yılında tahta çıktı. 22 yaşında tahta geçen Bindusara, Kuzey, Orta ve Doğu Hindistan'ın yanı sıra Afganistan ve Belucistan'ın bazı bölgelerini içeren geniş bir imparatorluk devraldı. Bindusara, imparatorluğu Hindistan'ın güneyine, günümüz Karnataka bölgesine kadar genişletti. On altı eyaleti Maurya İmparatorluğu'na dahil etti ve Bengal Körfezi ile Arap Denizi arasındaki bölgeyi fethetti. Ancak, Tamil krallıkları olan Çola, Pandya ve Chera krallıklarını fethetmedi. Ayrıca Kalinga (günümüz Odisha) da Bindusara'nın imparatorluğuna dahil edilmemiş olup, bu bölge daha sonra oğlu Ashoka tarafından fethedilmiştir.

Orta Çağ Tibetli bilgin Taranatha'ya göre, Çanakya, Bindusara'ya "on altı krallığın soylularını ve krallarını yok etmesine ve böylece doğu ve batı okyanusları arasındaki bölgenin mutlak hakimi olmasına" yardım etti. Bindusara'nın hükümdarlığı sırasında Taxila halkı iki kez isyan etti. İlk isyanın nedeni, en büyük oğlu Susima'nın kötü yönetimiydi. İkinci isyanın nedeni bilinmemekle birlikte, Bindusara bu isyanı bastıramadan vefat etti ve isyan Asoka tarafından bastırıldı.

Bindusara, Helen dünyasıyla dostane diplomatik ilişkiler sürdürdü. Selefki kralı I. Antiohos'un elçisi Deimachus, Bindusara'nın sarayında görev yaptı. Ayrıca PliniusPtolemaios kralı II. Ptolemaios'un Dionysius adında bir elçiyi Hindistan'a gönderdiğini belirtilmektedir. Sailendra Nath Sen'e göre, bunun Bindusara'nın saltanatı sırasında gerçekleştiği anlaşılıyor.

Bindusara, babası Chandragupta gibi Caynizm'e geçmemiş, Ajivika dinine bağlı kalmıştır. Gurusu Pingalavatsa (Janasana), Ajivika dinine mensup bir Brahmandı. Eşi İmparatoriçe Subhadrangi de Ajivika dinine mensup bir Brahmandı.

Sailendra Nath Sen'e göre ise ölümünden sonra dört yıl süren bir taht mücadelesi yaşanmış ve ardından oğlu Ashoka MÖ 269–268 yıllarında tahta çıkmıştır.


Asoka dönemi
Genç bir prens olarak, Asoka (hy. 272 - 232 BCE) Ujjain ve Taxila'daki isyanları bastıran parlak bir komutandı. İmparator olduğunda hırslı ve saldırgandı, İmparatorluğun gücünü Hindistan'ın güney ve batısında yeniden tesis etti. Ancak onun hayatındaki dönüm noktası, Kalinga'nın fethi (MÖ 262–261) oldu. Asoka, Kalinga'yı büyük bir bölge üzerinde güç göstermek için bir kale inşa ederek ve burayı bir mülk olarak güvence altına alarak kullandı.

Ashoka Budizm'in öğretilerini benimsedi ve savaş ile şiddeti reddetti. Asya'nın çeşitli yerlerine misyonerler göndererek Budizm'i diğer ülkelere yaydı. 

Ashoka, ahimsa ilkelerini uygulayarak avlanmayı ve şiddet içeren spor aktivitelerini yasakladı ve köle ticaretini kaldırdı. Barışı sağlamak ve otoriteyi korumak için büyük ve güçlü bir orduyu muhafaza ederken, Ashoka Asya ve Avrupa'daki devletlerle dostane ilişkiler geliştirdi ve Budist misyonları destekledi. Ülke genelinde büyük bir kamu çalışmaları inşa kampanyası başlattı. 40 yılı aşkın barış, uyum ve refah dönemi, Ashoka'yı Hindistan tarihinin en başarılı ve ünlü hükümdarlarından biri haline getirdi. 

Ashoka'nın Fermanları, taşlara kazınmış olarak, Alt Kıta'nın dört bir yanında bulunur. Afganistan kadar batıdan ve Andhra (Nellore Bölgesi) kadar güneyden gelen Ashoka'nın fermanları, onun politikalarını ve başarılarını belirtir. 
Çoğunlukla Prakrit dilinde yazılmış olmalarına rağmen, iki tanesi Yunanca ve biri hem Yunanca hem de Aramice yazılmıştır. 
Asoka'nın fermanları, Yunanlar, Kambojalar ve Gandharaları imparatorluğunun sınır bölgesini oluşturan halklar olarak anar. 

Ayrıca Ashoka'nın Akdeniz'e kadar Batı'daki Yunan hükümdarlarına elçiler gönderdiğini de doğrularlar. Fermanlar, dönemin Helenistik dünyasının hükümdarlarını, Amtiyoko (Antiohos II Theos), Tulamaya (Ptolemy II), Amtikini (Antigonos II), Maka (Magas) ve Alikasudaro (Epiruslu II. Aleksandros) gibi isimlerle Ashoka'nın misyonerliğinin tarafları olarak açıkça belirtmektedir. 

Fermanlar ayrıca onların topraklarını "600 yojana uzakta" olarak doğru bir şekilde konumlandırır (1 yojana yaklaşık 7 mil olup Hindistan'ın merkezi ile Yunanistan arasındaki mesafeye denk olarak yaklaşık 4.000 mi (6.437,38 km)).  

 İmparatorluğun çöküşü

Asoka'dan sonraki 50 yıl boyunca daha zayıf imparatorlar tahta geçti. Asoka'nın torunu Dasharatha Maurya, onun ardından tahta çıktı. Zira Ashoka'nın oğullarından hiçbiri tahta çıkamadı. İlk doğan oğlu Mahinda bir Budist rahip oldu. Kunala Maurya kör olduğu için tahta çıkamazken; Karuvaki'nin oğlu Tivala ise Asoka'dan önce öldü. Diğer bir oğlu olan Jalauka hakkında ise çok az bilgi bulunmaktadır.

 MÖ 180 yılında Brihadratha Maurya, generali Pushyamitra Shunga tarafından bir askeri geçit töreninde öldürüldü ve varis bırakmadı. Böylece büyük Maurya İmparatorluğu sona erdi ve Shunga İmparatorluğu ortaya çıktı.

Maurya İmparatorluğu'nun çöküşü için öne sürülen nedenler arasında, Asoka'dan sonra zayıf imparatorların tahta geçmesi, imparatorluğun ikiye bölünmesi, Sophagasenus gibi bazı bölgelerin bağımsızlık kazanması, yetkinin birkaç kişinin elinde toplandığı ağır bir yönetim sistemi, ulusal bilincin eksikliği, imparatorluğun büyüklüğünün yönetimi zorlaştırması ve Grek-Baktriya Krallığı'nın istilası yer almaktadır.

Grek-Baktriya Krallığı

Diodotos'un altın sikkesi y. MÖ 245.

Grek-Baktriya KrallığıOrta Asya'daki Baktriya ve Soğdya bölgelerinde hüküm sürmüş Helenistik dönem Antik Yunanistan devletidir.
Devletin günümüzdeki doğu Afganistan ve Pakistan'a MÖ 180'de genişlemesi, ileriki yıllarda MS 10'a kadar devam edecek halefi Hint-Grek Krallığı'nı kurmuştur.
Tarihçe;
İlk dönemler
Baktriya'nın ve çevre illerin satrapı olan Diodotos, MÖ 250 civarında Seleukos İmparatorluğu'ndan ayrılarak Baktriya Kralı I. Diodotos unvanıyla Grek-Baktriya Krallığı'nı kurdu.

Satraplık

Satraplıkİran medeniyetinde ülke topraklarının ayrıldığı idari birimlere (eyaletlere) verilen ad veya Persler'in valilik atamaları olarak da adlandırabileceğimiz sistemdir. Pers imparatorluğu mutlakiyetle yönetilmiştir. Pers hükümdarının yetkileri sınırsız olup, istekleri kanun niteliği taşımıştır. Ülke satraplık adı verilen eyaletlere bölünmüştür.
Satraplıklar satrap adı verilen ve Pers soyluları arasından seçilen kişiler tarafından yönetilmiştir. I. Darius tarafından geliştirilmiş sistem MÖ 340 yıllarında kullanılmaktaydı. Persler Ege Denizi'nden Hindistan'a kadar olan topraklarını yönetebilmek için bu satraplıkları kurdular.

Satraplarda Pers soyluları satrap olarak görev yapmıştır. Satraplar her yıl kralın görevlendirdiği kişiler tarafından teftiş edilmiştir. Yönetimde yetersiz görülen satraplar görevden alınmış ya da cezalandırılmışlardır. Sayıları yirminin üzerindedir. Satraplıkların her birinde bir Pers garnizonu bulunuyordu. Bu garnizonlar, bulunduğu kavmin ya da ülkenin inançlarını, geleneklerini, hükûmetlerini devam ettirmelerine izin vermişlerdir. 

Bu sistemin en güzel örneği Kral II. Kiros'un Babil Esareti'ndeki Yahudilerin ülkelerine dönüp krallıklarını yeniden kurmalarına ve inançlarını özgür şekilde yaşamalarına izin vermesidir. 

Garnizonların asıl görevi, barışı korumak, emniyeti ve adaleti sağlamak, vergileri toplamak ve gerektiğinde asker, savaş araç ve gereçleri ya da erzak sağlanmasıyla ilgilenmekti. Kral satrapın satraplığı (vilayeti) iyi yönetemediğini düşünüyorsa cezalandırır veya ölüm cezası verirdi. Satraplar da gerektiğinde hükûmete müdahale edebilirdi.

II. Kiros satraplıklar arasında iletişimi sağlamak için organize bir posta sistemi kurmuştur. Buna göre belli aralıklarla posta istasyonları kurulmuş ve bu noktalarda atlar hazır bekletilerek mesaj taşıyan ulakların hızlı hareket etmeleri sağlanmıştı.

 İskender'in işgalinden sonra ise bu sistem ortadan kalktı.

İskender İmparatorluğu'ndan Ayrılış (MÖ 323- MÖ 281)
Büyük İskenderPers İmparatorluğu'nu yıktıktan çok kısa bir süre sonra, arkasından varis bırakamadan öldü. Bu yüzden devlet, generalleri tarafından paylaşıldı. 

Bu generallerin genel adı olan diadokilerden biri olan Seleukos, Balkanlar'dan Hindistan'a kadar olan bölümü aldı.

Seleukos'un Yükselişi
Büyük İskender'in generalleri birbirlerine üstünlük sağlamak için sürekli savaşıyorlardı ve Ptolemaios, Büyük İskender'in generallerinden biri ve Mısır bölgesinin kralı, ilk kez Perdikkas'ın ölümüne yol açan bu savaşlara karşı çıkmıştır. 
Bu karşı çıkış sonucu İskender İmparatorluğu yeni bir bölünme yaşamıştır. MÖ 320 yılında yapılan bu bölünmeye Triparadisos Bölünmesi denir. 

Ama Perdikkas'ın altında MÖ 323 yılına kadar "Kamp Kumandanı" olan Seleukos, Perdikkas'tan sonra gelen hükümdarın öldürülmesine yardım etmiş, Babil'in elde tutulmasını sağlamış ve hükümdarlığını zalimce genişletmiştir. 
Seleukos, Hükümdarlığını resmen MÖ 312 yılında Babil'de ilan etmiştir. Bu tarih, aynı zamanda Seleukos Devleti'nin kuruluş tarihi olarak geçer. Seleukos, sadece Babil'i değil, İskender'in Makedon İmparatorluğu'nun doğu tarafının büyük kısmını da yönetmiştir.
Tarihçi Appianus kaynaklarında Seleukos hakkında, "Frig Ülkesi'nden İndus Nehri'ne kadar olan bölgenin hükümdarı olmuştur. " cümlesini kullanmıştır. 
Seleukos'un, Hindistan'a kadar gidip Chandragupta Maurya adlı Hint kralıyla bir anlaşma imzalayıp devletinin doğu topraklarını 500 fil karşılığında Hintlere vermesiyle Seleukos Devleti, Hindistan üzerindeki hakimiyetini bir daha kazanamamak üzere kaybetti; fakat aldığı filler İpsos Muharebesi'ni kazanmasında büyük rol oynadı.

Seleukia (Irak)

Seleukia ve Tizpon sitelerinin arkeolojik haritası. 

Seleukia (YunancaΣελεύκειαSüryaniceܣܠܝܩ), Dicle üzerindeki Seleukia olarak da bilinir, Irak'ta bugünkü Bağdat vilayeti içinde Dicle Nehri'nin batı kıyısında yer alan önemli bir Mezopotamya şehriydi. I. Seleukos tarafından Selefki İmparatorluğu'nun ilk başkenti olarak MÖ 305 civarında kurulmuş ve imparatorluk başkentinin Antakya'ya (Seleucia Pieria) taşınmasından sonra önemli bir ticaret ve Helenistik kültür merkezi olarak kalmıştır.

Seleukia MS 165 yılında Romalı general Avidius Cassius tarafından yıkılmış ve sonraki yüzyıllarda yavaş yavaş bilinmezliğe gömülmüştür. 

Toprakları Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirilinceye kadar Doğu Akdeniz'in hâkimiydiler.

Bölge 1920'lerde arkeologlar tarafından yeniden keşfedilmiştir.

Seleukos İmparatorluğu

I. Seleukos Tetradrahmi.  

Seleukos İmparatorluğuSelefkos veya Selevkosİskender'in ölümünden sonra Makedonya İmparatorluğu'nun parçalanmasıyla İskender'in generallerinden I. Seleukos tarafından kurulan Helenistik imparatorluk. Başkentleri önce Seleukia, sonraları ise Antakya'ydı. 

Kültürel değişimler

(((Tarihsel olarak, Antakya gibi önemli şehirlere ve kurulan yeni şehirlere Yunanca isimler verildi.
Bölgeye Yunanları yerleştirmek aynı zamanda asimilasyonu hızlandırmak için kullanıldı. Sosyal olarak, bölge halkı Yunanlardan etkilendi; ancak Yunanlar da bölge halkından etkilendi. MÖ 313 yılından itibaren, Helenik düşünceler 250 yıl boyunca Yakın Doğu, Ortadoğu ve Orta Asya kültürlerini etkiledi. Bu hükümdarın bölge üzerinde etkisini sürdürmesi için gereken en önemli şeydi. Pek çok antik şehir Helen kültürünü kabul etti, ettirildi. Helen ve yerel kültürün birleşmesiyle ortak bir kültür oluştu. Bu ortak kültürü yayma çalışmaları yüzünden bazen ayaklanmalar çıktı. Özellikle de Yahudiler büyük sorun çıkardı; çünkü içlerine kapanık bir ırk olmalarından dolayı bu kültür asimilizasyonundan pek etkilenmediler. 
Seleukoslular, zorla Yahudilerin kültürünü değiştirmeye çalıştı bunun sonucunda pek çok ayaklanma çıktı ve en sonunda Yahudiler bağımsızlıklarını elde ettiler. 

MÖ 63'te VI. Mithridatis Pompeus tarafından yenilgiye uğratılınca, Pompeus Helenistik Doğu'yu yeni bağımlı krallıklar kurarak ve yeni vilayetler oluşturarak yeniden oluşturmak istedi. Ermenistan ve Yahudiye gibi yerel krallıklara bir ölçüde özerklik verildi. Ancak Pompeus, Seleukosların devam etmesinin çok zahmetli olduğunu görünce, Suriye'yi bir Roma vilayeti haline getirdi.
Ermeni birlikler Fenike'deki Akka şehrini aldı. Tigran'ın ordusu Seleukos başkenti olan Seleukia şehrini başarılı bir şekilde sardı. Josephus Antiquites'inde Kraliçe Aleksandra "Tigran'ı pek çok hediye ve elçi sundu..." Kraliçe sadakatini tüm Fenike'yi Krallar Kralı'na vererek gösterdi. )))

Doğu Akdeniz'de, Irak'ta, İran'da, Türkmenistan'da, Pamir'de ve Hindistan'ın batısında bulunan topraklarda (bugün Pakistan) egemenliklerini sürdürmüşlerdir. 

Seleukosların geniş toprakları 25 civarında eyalete bölünmüştü. “Strategos” veya “satrap” unvanlı valilerce yönetilen bu eyaletler Pers zamanındaki satraplıklardan daha küçüktü.

Seleukoslar devlet idaresinde Ahamenişleri örnek almışlar, merkezi gücü ellerinde tutarak özerk yapıyı devam ettirmişlerdir. 

Kaynaklardan Sekeukoslar Dönemi'nde Yunan kentleri kurulduğu öğrenilmektedir. (TÜRKEi)

 Yalnız I. Seleukos’un 16 tane Antiokheia, 5 tane Laodikeia, 9 tane Seleukeia, 3 tane Apameia ve 3 tane Stratonikeia isimli kent kurduğu bilinmektedir.

Seleucia Pieria

4. yüzyılda Suriye Antakyası, İskenderiye ve Selevkiya'yı gösteren Peutinger Haritası.

Seleucia PieriaAntakya'nın 35 kilometre batısında, Musa Dağı'nın güneyinde kurulmuş antik bir şehir. Hatay'ın Samandağ ilçesinin antik yerleşimidir. Bölgenin tarihi Paleolitik Çağ'a uzanmaktadır. Etrafında farklı kültür ve medeniyetleri barındıran eski bir antik kenttir. Antik Seleukia Pieria kentinde antik bir liman bulunur. Bu liman Çevlik mahallesinden başlayıp Mağaracık Mahallesine kadar uzanan tarihler ve mağaralar ile çevrilidir.Arkeolojik kalıntıları Mağaracık mahallesinin yakınındadır. Bu bölge kültür ve tarihi olarak çok fazla miras barındırır. İçinde yüzlerce mağara bulunduğundan adı Mağaracık olarak tanınır.

Seleucia Pieria'daki Şehtir Planı (Türkiye) 

                                           

Batıya Doğru Genişleme
Onun ve Lysimakhos'un, I. Antigonos Monophtalmos karşısında MÖ 301 yılında İpsus Savaşı'nı kazanmalarını takiben Seleukos, Doğu Anadolu Bölgesi'nin ve kuzey Suriye'nin kontrolünü eline geçirdi. Sonrasında, aldığı bu bölgede imparatorluğunun yeni başkenti olan Antakya kentini kurdu. Kentin adına, babası Antiokus'a ithafen, Antiochia (Antakya) adını vermişti. Ayrıca yeni kurulan bu başkente alternatif olarak, Babil'in kuzeyine Dicle kıyısına Seleukia adı altında yeni bir kent kurdu.
Seleukos'un İmparatorluğu ulaşmış olduğu en geniş sınırlara MÖ 281 yılında Korupedyon Muharebesi'nde eski müttefiği Lysimakhos'u yendikten sonra sahip oldu. 
Seleukos İmparatorluğu'nun sınırlarını bu savaştan sonra Batı Anadolu'ya kadar genişletti. 
Bundan sonraki amacı Lysimakhos'un Avrupa'daki topraklarını ele geçirmekti; ancak Ptolemaios Keranus tarafından gerçekleştirilen bir suikaste kurban gitti.

Oğlu ve aynı zamanda halefi I. Antiohos'e Ön Asya'nın büyük bir kısmına hükmeden bir imparatorluk kaldı. Fakat oğlu I. Antiohos babasının siyasetini uygulamadı ve Avrupa'ya doğru olan genişleme durdu. 

O dönemde çekiştiği iki hükümdar vardı: Makedonya'da II. Antigonos ve Mısır'daki II. Ptolemaios Filedelfos.


I. Antiohos

I. Antiokhos Soter döneminde basılmış bir gümüş sikke. Sikke ön yüzde Kral I. Antiohos portresi, arka tip Apollo Delphios omphalos üzerinde çıplak oturuyor, sağ elinde oku test ediyor, çevresinde BAΣIΛEΩΣ ANTIOXOY lejantı.

 (((   I. Antiokhos Soter (GrekçeἈντίοχος Σωτήρ; d. MÖ 324; ö. MÖ 261) MÖ 281'den itibaren Seleukos İmparatorluğu'nun kralıydı. Büyük İskender'in silah arkadaşı I. Seleukos Nikator ve Pers prensesi Apama'nın oğludur. Soter namı, kurtarıcı anlamında kullanılmaktadır.

Babası ve annesinin İskender'in Makedonyalılarla Persleri kaynaştırma politikası çerçevesinde MÖ 324'te evlendiği düşünüldüğünde doğumunun bu tarihin hemen ertesi olması görüşü öne çıkmaktadır. MÖ 294 yılına gelindiğinde babası sağken üvey annesi olan Stratoniki ile evlendi.  )))


"Stratoniki (Seleukos kraliçesi)

Apama

Apama (GrekçeἈπάμαApámaSeleukos İmparatorluğu'nun ilk yöneticisi olan I. Seleukos'un karısıdır. MÖ 324 yılında Susa şehrinde evlenmişlerdir. Tarihi kaynaklara göre, Apama Sogd kökenli Pers generali Spitamenes'in kızıdır. (Arrianus. VII, 4, 6).

Apama ve Seleukos'un Antiohos ve Ahaios adlarında iki oğulları ile Apama adında bir kızı olmuştur. I. Seleukos tarafından onuruna kurdurduğu EpemiyeApamea ve Nihavend yakınlarındaki Apamea şehirlerine adı verilmiştir.

Sherwin-White, Susan; Kuhrt, Amélie (1993). From Samarkand to Sardis. A New Approach to the Seleucid Empire. Berkeley: University of California Press.
&
Spitamenes, bazı hain göçebe kabile liderleri tarafından öldürüldü ve başı İskender'e gönderilerek barış istendi.

Spitamenes'in Apama adındaki kızı, İskender'in en önemli generallerinden biri ve daha sonra bir Diadohoi olacak olan I. Seleukos (MÖ Şubat 324) ile evlenmiştir. Çiftin, gelecekte Seleukos İmparatorluğu'nun hükümdarı olacak I. Antiohos adında bir oğulları olmuştur.Onun şerefine birkaç kasabaya Apamea adı verilmiştir.

Diadohoi:

Diadohlar veya İskender'in halefleri (İngilizce telaffuz: [daɪˈædəkaɪ]GrekçeΔιάδοχοιDiádohoi, "ardılları"), Büyük İskender'in ailesinden kişiler, ona yakın kumandanlar ve arkadaşları, yani ardılları anlamına gelmektedir. MÖ 323'te Babil'de İskender'in ölümü sonrası onun genişletip büyüttüğü imparatorluğun nasıl yönetileceği büyük bir tartışma ve mücadele konusu olmuş, Diadokhoi Savaşları'na zemin hazırlamıştı.

Diadohlar ilk olarak Babil'de bir devlet konseyi topladılar. En öne çıkan isimler PerdikkasI. PtolemaiosI. SeleukosLisimahos ve Antigonos ve Antipatros gibi isimlerdi. İlk olarak Perdikkas imparator vekili oldu. Sonrasında fazlaca güçlendi. İskender'in cesedini Makedonya'ya taşıma fikri yüzünden Ptolemaios ile sürtüştü, Mısır'a girmesi onun sonu oldu. Devamında Antipatros, o ölünce de Antigonos büyük güç sahibi olacaktı.

MÖ 312'de Gazze Muharebesi, MÖ 301'de İpsos Savaşı ve MÖ 281'de Korupedyon Muharebesi sonraki mücadeleler oldu. Sonlara doğru Ptolemaios Seleukos'u da öldürmüştü. Korupedion Savaşı sonrasında İskender'in üniter devleti resmen parçalandı. Mısır'da Ptolemaios Krallığı, Önasya'da (Ortadoğu) Seleukos İmparatorluğu kurulurken Makedonya'da ise Antigonos Hanedanlığı etkin oldu.

Arka plan:

MÖ 10 Haziran 323'te İskender'in ölümü sonrası ardında Avrupa'daki Makedonya ve Yunanistan'dan Güney Asya'daki İndus Vadisi'ne kadar uzanan bir imparatorluk bıraktı. 

Doğmamış oğlu IV. Aleksandros, rivayet edilen gayrimeşru oğlu Makedonyalı Herakles, annesi Olimpias, kız kardeşi Makedonyalı Kleopatra ve üvey kız kardeşleri Makedonyalı Thessaloniki ve Cynane'den oluşuyordu.

İskender'in ölümünden sonra iki ana grup oluşur. Bunlardan ilki, İskender'in üvey kardeşi Arrhidaeus'un adaylığını destekleyen Meleagros liderliğindedir.

Meleager'den daha deneyimli olan tek askeri figür, İskender'in tüm Asya seferi boyunca Makedonya'da kalan Makedon general Antipatros'tu.(Antipatros (GrekçeἈντίπατροςromanizeAntipatros, kelime anlamı babaya benzer; (MÖ 400 – 319), Makedonya Kralı II. Filip ve oğlu Büyük İskender'in birbirini izleyen krallıkları döneminde bir Makedon general, naip ve devlet adamıydı. =  Antipatros, naip olarak Makedonya ve Yunanistan'ı elinde tutmak için geride kalır. Büyük İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonra, Antipatros, Babil Bölünmesi'nde Avrupa'nın genel valisi olarak görevinde yeniden kabul görür. //////  Diadokhoilerin İkinci Savaşı'nı başlatır ve sonunda kısa ömürlü Antipatros Hanedanı kurulur.)

Perdikkas, kendisine karşı çıkan Meleagros ve diğer liderleri öldürttü ve tam kontrolü ele geçirdi.

Perdiccas'ı destekleyen generaller, imparatorluğun çeşitli bölgelerinin satrapları olarak Babil Bölünmesi'nde ödüllendirildi. I. Ptolemaios Mısır'ı; Midillili Laomedon Suriye ve Fenike'yi; Filotas Kilikya'yı; Peithon Medya'yı; Antigonos FrigyaLikya ve Pamfilya'yı; Asander Karya'yı; Menander Lidya'yı; Lysimakhos Trakya'yı; Leonnatos Hellespont Frigyası'nı ve Neoptolemus Ermenistan'ı aldı. Makedonya ve Yunanistan'ın geri kalanı, İskender için onları yönetmiş olan Antipater ve İskender'in bir yardımcısı olan Krateros'un ortak yönetimi altında olacaktı. İskender'in sekreteri Kardiyalı EumenesKapadokya ve Paflagonya'yı alacaktı.

Doğuda, Perdikkas İskender'in düzenlemelerini büyük ölçüde olduğu gibi bıraktı. Taksiles ve Porus Hindistan'daki krallıklarını; İskender'in kayınpederi Oxyartes Gandara'yı; Sibirtios Arachosia ve Gedrosya'yı; Stasanor Aria ve Drangiana'yı; Philip Baktriya ve Soğdya'yı; Phrataphernes Parthia ve Hyrkania'yı; Peukestas Persis'i; Tlepolemus Karmania'yı; Atropates kuzey Medya'yı; Pellalı Archon Babil'i ve Arcesilas kuzey Mezopotamya'yı yönetti.

Perdiccas, Nil'i geçme girişimi başarısız olduktan sonra, Mısır'ı işgali sırasında kendi generalleri Peithon, Seleukos ve Antigenis tarafından kısa süre sonra öldürüldü.

Antigonos, Asya'nın Strategosu = (Yunanca General) yapıldı ve Likya, Pamfilya ve Frigya'nın sorumluluğunu korudu, bunlara Likaonya eklendi. Ptolemaios Mısır'ı, Lisimahos Trakya'yı elinde tuttu, Perdikkas'ın üç katili—Seleucus, Peithon ve Antigenis—sırasıyla Babil, Medya ve Susiana eyaletlerini aldı. Eski naip Arrhidaeus, Hellespontine Frigyası'nı aldı. Antigonos'a, Perdikkas'ın eski destekçisi Eumenes'i ortadan kaldırma görevi verildi. Aslında, Antipater Avrupa'nın kontrolünü kendisi için korurken, Antigonos, Doğu'nun Strategosu olarak Asya'da benzer bir konuma sahipti.

MÖ 319'da Antigonos, Antipater'in Avrupa ordusundan takviye aldıktan sonra, önce Eumenes'e karşı (bkz.: Orkynia Muharebesi), ardından Alcetas, Attalus, Dokimos ve Polemon'un birleşik güçlerine karşı (bkz.: Cretopolis Muharebesi) sefer düzenleyerek hepsini yendi.  MÖ 318 yılı başlarında Hellespontine Frigya valisi Arrhidaios, Kizikos şehrini ele geçirmeye çalıştı. Asya Stratigos'u olan Antigonos, bunu otoritesine karşı bir meydan okuma olarak algıladı ve ordusunu kışlık karargahlarından geri çağırdı. Kendisi ana orduyla Lidya'ya doğru yürürken, Arrhidaios'a karşı bir ordu gönderdi ve Lidya valisi Kleitus'u eyaletinden kovdu.

Kizikos

Misya/Kizikos antik kentinde darbedilmiş Stater sikke. MÖ 500-450. Sikke ön yüzde aslan derisi başlığı ile sakallı arkaik Herakles tasviri, altta Orkinos balığı, arka tip incuse square.

Kizikos (GrekçeΚύζικος), günümüzde Balıkesir ilinin Erdek ilçesi yakınlarında, Marmara Denizi kıyısındaki Misya antik kentidir. Aslen Marmara Denizi'nde bir ada olduğu söylenen ve eskiden ana karaya yapay yollarla bağlanan klasik dönemde Arctonnesus adıyla anılan bugünkü Kapıdağ Yarımadası'nın güney kıyı tarafında bulunuyordu. 

Kizikos, bugün "Belkıs" ve "Balkız" olarak da anılmaktadır. Kentin yerleşim alanı kuzeyde Dindymos Dağı (Ayı Dağı), Hamamlı ve Belkıs (Yeniköy) köyleri; batıda Erdek Körfezi ve Düzler köyü, güneyde Erdek-Edincik-Bandırma karayolu; doğuda Aşağıyapıcı köyü ve Bandırma Körfezi ile sınırlanmıştır. Kizikos, bulunduğu konum nedeni ile Propontis denizi, (Marmara Denizi) Küçük Asya'nın batı dünyasına açılmasını sağlayan en önemli etkenlerden bir tanesidir. 

Hytos, Panarmos ve Thrakisos sayesinde antik dönemden itibaren Propontis de daima söz sahibi olmuş, verimli topraklarının yanı sıra ilk dönemlerden beri gelişen Karedeniz ile yapılan deniz ticareti ile zenginleşerek Anadolu'nun en önemli kentlerinden biri olmayı başarmıştır. Strabon, Kizikos'un bu durumunu, güzellik, büyüklük ve yönetimin mükemmelliği ile Asya‟nın en önemli kentleriyle yarışır durumda olduğunu ve kentin yerleşim düzeninin Rhodos, Massalia ve Karthago ya benzediğini söyler.

Tüm bunların yanı sıra, MÖ 6. yüzyılın ortalarından itibaren bastığı elektron sikkeler kentin hem ticaretinin gelişerek zenginleşmesine hem de ünlenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Kentin antik coğrafyası hakkında birçok bilgi veren Strabon, kentin çevresinin beş yüz stadion genişliğinde olduğunu, şehrin güney kısmının bir düzlükte, kuzey kısmının ise Arkton Oros Dağı yamaçlarına kurulduğunu belirtir. İki köprüyle ana karaya bağlanan bir ada üzerinde, limanlarının yanı sıra iki yüzden fazla geminin barınabileceği doğal bir koya sahip olduğunu belirtmiştir. Bu noktada şehrin üzerinde kurulduğu toprak parçasının bir ada mı yoksa bir yarımada mı olduğu antik kaynaklar tarafından tartışılan bir konu olmuştur.

Tarihçe

Antik Çağ'ın büyük coğrafya bilgini Amasyalı Strabon, MS 17-18 yıllarında yazdığı sanılan ünlü Coğrafya adlı kitabında şöyle ifade eder: "Kizikos, Propontis'te (Marmara Denizi) bir ada olup, kıtaya iki köprü ile bağlıdır. Köprülerin yakınında aynı ismi taşıyan, gerektiğinde kapatılabilen iki limanı ve iki yüzden fazla gemiyi alabilecek büyüklükte barınağı bulunan bir kent vardır" der. Kizikos'un büyüklüğünden, güzelliğinden, yönetiminin mükemmelliğinden" söz eder.

Strabon, "Geographia" adlı eserinde, Homeros'a göre Troia toprakları, Kizikos kentinden Aisepos Irmağı'ndan sonra başlar. 'İda'nın eteklerindeki Zeleia'da yaşayanlar, Aisepos'un kara sularından içen Aphneler, Troialılar, bunlar da Lykaon'un şanlı oğlu Pandaros tarafından yönetildiler." (İlyada, ii. 824). O (Homeros), bunları Likyalılar (Troas'ta Troialıların müttefiki olarak yerleşmiş olan Likyalılar) da der. Onlara, Aphnitis Gölü'nden (Manyas Gölü) ötürü Aphneler dendiği de zannedilmektedir. Daskylitis Gölü (Kuş Gölü) de bu adla anılır."[4] demektedir. Buna göre Troia'nın tam olarak nerede olduğunu Çanakkale'den ziyade, daha yukarıda, Marmara Denizi kıyısında aramak gerekir.

Ünlü yazar Herodotos kaynaklı bilgiler, bölgenin MÖ 7. yüzyılın başlarında, ''Didumus Dağı'' eteğinde Kizikos şehrinin egemenliği altında olduğu gözükmekte. Artake gibi Kizikos şehri de ismini kurucusundan almış. Kizikos'un yaptırdığı eserler arasında Hadrian Tapınağı, Kizikos Amfitheatrı, Altıköşe kuleler, Bouleuterion, Palata Çeşmesi, Agios Nikolas Kilisesi, Muhle Kalesi (Muhla Kalesi), Zeytin adasında yer alan Meryem Ana Klisesi ve genç vaftiz havuzu bulunuyor.

Kizikos (Yunanca: Κύζικος) özellikle arkaik dönemde antik sikkeler üzerinde çeşitli hayvanları AslanKartalPanterBoğa, Koç, DomuzYunusTon balığıHoroz ve çeşitli mitolojik yaratıklar GriffonSfenks, Centaur, Daemon, Gorgon başı, Pegasus antik sikkeler üzerinde darbedilmiştir. Antik dönemlerde Marmara [Propontis] Denizi'ndeki ticaret yollarının güvenliğini de Kizikos [ Yunanca ΚΥΖΙΚΟΣ ] sağlamıştır. Aynı zamanda önemli bir darphane olan Kizikos (Yunanca: ΚΥΖΙΚΟΣ) Yunan dünyasında erken dönemlerden itibaren antik sikke basımına başlamış ve MS 3. yüzyıl ortalarına kadar kendi sikkelerini basmayı sürdürmüştür.

Kizikos antik kentinin sembolü Orkinos balığıdır. Antik kentin darbetmiş olduğu antik sikkeler üzerinde görülmektedir.


Gorgonlar: Gorgonlar (Grekçe: Γοργώνες) Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır. Medusa, gözlerine bakanı taşa çevirir. Ama kız kardeşleri Euryale ve Stheno bunu yapamamaktadır. Ayrıca Medusa içlerinde ölümlü olan tek kişidir.

Medusa: Graeae'nin ona verdiği ayna ile Medusa'ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir. Bazı kaynaklar ise Hermes'in (Merkür) ona verdiği orak ve Athena'nın verdiği ayna ya da kalkan ile onu öldürdüğünü söyler. Sağ taraftaki kanı zehirlidir sol tarafında panzehiri vardır. 


Köken: Gorgon kelimesi Yunancada “korkunç, berbat” anlamındaki γοργός (gorgós) kelimesine dayanır. Yunan mitolojisinde gorgonlar; "korkunç", dişi canavarlardır; deniz Tanrısı, Phorcys ve Ceto'nun kızlarıdır. Sivri köpek dişleri ve saçları yerine de zehirli yılanları vardır. Bazı kaynaklar Gorgonların altın kanatlara ve pirinç pençelere sahip olduğunu da söyler. Tüm özellikleri içinde onların en bilinen ve eşsiz özelliği ise Medusa'nın suratına bakmanın o kişiyi taşa çevireceğidir.Gorgonlar üç kız kardeştirler. Bunlar Medusa, Euryale ve Stheno'dur. Eski Yunan vazo ressamları Medusa ve kardeşlerini canavar formunda doğmuş korkunç yaratıklar olarak resmetmiş olsalar da beşinci yüzyıldan itibaren heykeltıraşlar ve ressamlar tarafından güzel ve korkutucu olarak tasvir edilmeye başlandı.
Yerebatan Sarnıcı ters duran Medusa sütunu. 

Klasik mitolojide Medusa

Kainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş.

Şahmeran

Hititler zamanında anlatılmakta olan İlluyanka efsanesinde yılana benzeyen bir yaratık olan İlluyanka'nın fırtına tanrısı Teşup ile olan savaşı anlatılmaktadır. Şahmeran Efsanesi'ne kaynak olabilecek bir diğer mitolojik yaratık da Yunan mitolojisinde Perseus tarafından başı kesilen Medusa'dır.

Efsaneye göre Anadolu'da yaşadığı düşünülen yılan gövdeli kadın, Şahmeran.

Şahmeran  ya da Şahmaran (Farsça: شاهماران "şâhmârân" [yılanların şahı]; KürtçeşahmaranTatarcaŞahmaraZilant ya da Aq YılanÇuvaşça: Вĕреçĕлен "Vӑrӑşӑlen" [ateş yılanı]; Pencapça: ਸੱਪ ਦੇ ਸ਼ਾਹ "Sapa dē Shaha"), Türk-İran-Irak-Kürt[3] ve Anadolu mitolojilerinde rastlanan akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan şeklindeki Maran adı verilen doğaüstü yaratıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan varlık. Şahmeran sözcüğü, Farsça شاه (şâh) ve ماران (mârânyılanlar) kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir.

Anadolu'daki rivayetler

Anadolu'da Şahmeran'ın yaşıyor olabileceği söylenen çok yer mevcuttur. Bir rivayete göre Mersin'in Tarsus ilçesinde yaşamaktadır. Bir diğerine göreyse Adana'daki Ceyhan ile Misis arasındaki Yılankale'de yaşar. Gaziantep'in ilçesi Islahiye'nin Şahmaran mahallesi (köyü) Şahmaran dağı eteğine kurulmuştur. Islahiye'nin güneydoğusunda ve 10 km uzaklıktadır. Hititlerden kalma Yesemek yakınlarındadır. Şahmaran'ın bu dağda yaşadığına inanılır. Aynı isimli bir efsane Mardin yöresinde de geçer. Bu yörede Şahmeran bir resimle tasvir edilir ve Şahmeran ustaları tarafından yapılan tablolar evlerin duvarlarını süsler.

İlluyanka

Teşup'u ve arkasındaki oğlu Şarruma'yı İlluyanka'yı öldürürken tasvir eden bir kabartma.

İlluyankaHitit mitolojisinde yılansı bir ejderha ve bu ejderhanın fırtına tanrısı Teşup ile olan mücadelesini konu alan efsane. İki farklı versiyonu olan efsane Hititlerin Purulliyaş şenliğinde yapılan dinî ritüeller sırasında söylenmekte olan kült bir efsanedir. 

TeşupHurrilerin gökyüzü ve fırtına tanrısıdırHattilerin tanrısı Taru'dan türetilmiştir. Hitit ve Luvi dilinde Tarhun (Tarhunt, Tarhuwant, Tarhunta) olarak bilinirdi.

Luvi dili muhtemelen döneminin en geniş sâhasında ve en çok konuşulan Anadolu diliydi ve Anadolu'da MÖ II. ve I. binyıllarda konuşuldu. Farklı yazı sistemlerinin kullanıldığı Çivi Yazısı Luvice ve Hiyeroglif Luvice olmak üzere iki değişke veya lehçeye bölünür. 

Hitit çivi yazısı ile yazılan efsanenin yazıya aktarıldığı tabletler günümüzde Çorum'daki Boğazkale'de yapılan kazılar sırasında keşfedilmiştir.

Hititlere dair birçok folklorik ipuçlarının yer aldığı efsanenin daha eski versiyonunun başında yer alan notta bu versiyonun fırtına tanrısına adanan Purilliyaş şenliğinin kült efsanesi olduğu ve artık anlatılmadığı söylenmektedir. Ayrıca İlluyanka'ya dair efsane Babillilerin Yaratılış Destanı'ndaki ejderha Tiamat'ın öldürülüşü hikâyesi ile de bağlantılıdır.

Ailesi

Eski versiyon

Eski versiyonda ejderha İlluyanka, fırtına tanrısı Teşup'u yenilgiye uğratmaktadır. Yenilen Teşup tanrılar meclisine başvurur ve yardım etmeyi kabul eden tanrıça İnara ejderhaya karşı bir tuzak hazırlar. Birçok kabı şarapla ve çeşitli içkilerle doldurur ve kendisine yardımcı olması için Hupasiyas adında birini çağırır. Hupasiyas, tanrıçanın kendisiyle uyumayı (yatmayı) kabul etmesi koşuluyla yardımcı olmayı kabul eder. İnara, Hupasiyas'ın kendisiyle uyumasına izin verir ve daha sonra onu İlluyanka'nın kovuğunun yanında bir yere saklar; kendisi ise süslenip güzelleşir ve ejderhayı çocuklarıyla birlikte dışarı çıkmaya ikna eder. Ejderha ve çocukları tüm kapları sonuna dek içip boşaltırlar [şiştiklerinden ya da sarhoşluklarından] ve kovuklarına geri dönemeyecek duruma gelirler. Bunun üzerine Hupasiyas saklandığı yerden çıkarak ejderhayı bir ip ile bağlar ve fırtına tanrısı Teşup öteki tanrılarla birlikte gelerek İlluyanka'yı öldürür.

İlluyanka'nın ölümünden sonra tanrıça İnara, Tarukka'da[not 1] bir kayanın üzerinde bir ev yapar ve Hupasiyas'ı içine yerleştirir. Kendisi evde değilken pencereden dışarı bakmaması konusunda onu uyarır ve bakarsa karısını ve çocuklarını göreceğini söyler. Tanrıçanın evden ayrılışının yirminci gününde Hupasiyas pencereden dışarıya bakar ve karısıyla çocuklarını görür. Hupasiyas, İnara eve döndüğünde ondan karısına ve çocuklarına geri dönmesine izin vermesini diler. Tanrıça da buyruğuna uymadığı için Hupasiyas'ı öldürür.

Yeni versiyon

Efsanenin daha sonraki bir tarihten kalma versiyonu önceki versiyonunda bulunmayan bazı özellikler gösterir. Bu versiyonda ejderha, fırtına tanrısını yenince onun yüreğini ve gözlerini alıp götürür. Bu, Mısır mitolojisindeki Horus'un gözlerinden birini yitirmesine yol açan Horus ile Set arasındaki kavgayı anlatan efsanenin Hititlerdeki izdüşümüdür. Fırtına tanrısı Teşup, ejderhadan öcünü alabilmek için yoksul bir adamın kızını eş olarak alır ve ondan bir oğlu olur. Oğlu da büyüyünce ejderha İlluyanka'nın kızı ile evlenir. Fırtına tanrısı oğluna, karısının evine gittiği zaman daha önce İlluyanka'nın kendisinden aldığı yüreğini ve gözlerini istemesini söyler. Oğlu, Teşup'un dediğini yapar. Babasının yüreği ve gözleri kendisine verilir, o da bunları babasına geri verir. Fırtına tanrısı yitirdiği organlarına yeniden kavuşunca silahlanır ve İlluyanka ile savaşmaya gider. Tam ejderhayı öldürecekken oğlu "beni de onunla birlikte öldür, beni esirgeme" diye bağırır. Bunun üzerine Teşup, İlluyanka'yı ve ardından kendi oğlunu öldürür ve böylece ejderhadan öcünü almış olur.

Hattuşaş'ın kuzeyinde, Kaşka ülkesindeki bir kent.

Hooke, Samuel Henry (Eylül 1993), Ortadoğu Mitolojisi: Mezopotamya, Mısır, Filistin, Hitit, Musevi, Hıristiyan Mitosları, Alaeddin Şenel, çev., Ankara: İmge Kitabevi, ISBN 9755330003


Tarihi olaylar

  • MÖ 790: Miletoslu göçmenler, Kizikos ve Prokonnes'te (Marmara Adası) koloniler kurdu.
  • MÖ 680: Kizikos'a büyük bir Miletos göçmen grubu daha geldi. Kyzikos'un "Altın çağı" başladı.
  • MÖ 410: Kizikos'u saran Persler'e karşı yardıma gelen Atinalı Alkibiades Bandırma Körfezi'nde yaptığı deniz savaşını kazandı.

Ünlü kişiler



Kerberos

Misya/Kizikos antik kentinde darbedilmiş Stater sikke. MÖ 500-450 Sİkke ön yüzde Kerberos altta Orkinos, arka tip incuse square.

Kerberos (eski Yunanca: Κέρβερος Kérberos, Latince: Cerberus), Yunan mitolojisinde Hades'in yönettiği ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan üç başlı bir köpek  (Hesiodos'a göre 50, Horatius'a göre ise 100 başı vardı). Kuyruğu bir yılan olan ve sırtında sayısız yılanbaşı bulunan, ısırıkları zehirli olan bu köpek Herakles'in 12 görevi arasında yer alır. Kerberos Yunanca 'çukur (çok derinlerdeki, şeytani çukur) iblisi' demektir. Yarı kadın yarı yılan Ekhidna ile dev Typhon'un oğlu olan Kerberos'un kardeşi Orthros 'tur.

Kerberos özellikle kapıların, eşiklerin ve sınırların bekçisi olmanın arketipi olmuştur. Orta Çağdan günümüze kurgu yapıtlarda sıkça bu özelliğiyle yer almıştır (Dante'nin İlahi Komedya'sında ve Fluffy olarak J. K. Rowling'in Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı kitabında.) Ayrıca günümüzde güvenlik ve savaş alanında da kullanılmaktadır. 

(MIT tarafından geliştirilen Kerberos protokolü gibi.)

Kerberos / kərbərəs / güvenli olmayan bir ağ üzerinde haberleşen kaynakların,  bilet mantığını kullanarak kendi kimliklerini ispatlamak suretiyle iletişim kurmalarını sağlayan bir bilgisayar ağı kimlik doğrulama protokolüdür. Kerberos simetrik anahtar şifreleme üzerine inşa edilmiştir ve güvenilir bir üçüncü doğrulayıcıya (trusted third party) ihtiyaç duyar, isteğe bağlı olarak kimlik doğrulamanın belli aşamalarında açık anahtar şifreleme modelini de kullanabilir. Kerberos varsayılan port olarak UDP 88. portu kullanır.MIT, Kerberos'u Project Athena isimli projenin sunduğu ağ servislerini korumak için geliştirdi ve mitolojideki Kerberos'tan esinlenerek protokole bu isim verildi. 1980'lerin sonlarında çıkardılar. John Kohl ve Clifford Neuman tarafından tasarlanan 5. sürüm, 4. sürümün bazı kısıtlamalarını ve güvenlik problemlerini aşarak 1993'te RFC 1510 olarak ortaya çıkarıldı.Windows NT ve sonrası Windows sürümleri kimlik doğrulama metodu olarak Kerberos'un bir çeşidini kullanırlar.  Apple MAC OS X  de Kerberos'u hem istemci hem sunucu tarafta kullanır.

Birleşik Devletler yetkilileri, Kerberos protokolünü askeri destek teknolojisi olarak sınıflandırmış ve 56-bit DES (Data Encryption Standard) şifreleme algoritmasını kullandığı için ihracatını yasaklamıştır. ABD kaynaklı olmayan Kerberos 4 tasarımı KTH-KRB, İsveç'teki Royal Teknoloji Enstitüsü, Birleşik Devletler, kriptografi ihracat mevzuatını değiştirmeden önce sistemi Birleşik Devletler harici kullanıma hazır hale getirmiştir (circa 2000).  İsveç tasarımı, eBones adında kısıtlı bir veriyonu temel alır. eBones ise Kerberos 4 yama seviye 9'u temel alan MIT Bones yayınından derlenmiştir. 

Genişlemiş etki alanı

 Seleukos, MÖ 305 yılında Hindistan'ı (günümüz Pakistan'ının Pencap bölgesi) Chandragupta Maurya (Maurya İmparatorluğu'nun kurucusu)'ya karşı çıkarak işgal etti. Söylenilenlere göre Chandragupta, Seleukos için 600.000 kişilik ve 9.000 fillik bir ordu hazırladı; fakat savaş olmadı. İki hükümdar aralarında yaptıkları bir antlaşmaya göre; Seleukos İndus Bölgesi'nden ve günümüz Afganistan'ından çekildi buna karşılık olarak Chandragupta, Seleukos'a 500 fil verdi. Bu filler, Seleukos'un İpsus Savaşı'nı kazanmasında büyük rol oynadı. 

Bu barış ortamı bir "müttefik evliliği" (Seleukos Prensesi, Maurya Hanedanı'na gelin gönderildi) ile perçinlendi. Bu evlilik aslında Yunan halkıyla ve Hint halkının evliliği olarak da değerlendirilebilir.

Ayrıca Seleukos, Chandragupta'nın sarayına Megastenes adında bir elçi gönderdi. Megastenes, Hindistan ve Chandragupta Hanedanı'yla ilgili pek çok detaylı yazı yazdı.Bu yazıların birçoğunu Diodorius Sikulus'un kaynaklarından öğrenebiliyoruz. Ardından Seleukos, Deimakos adında bir elçiyi de Chandragupta'nın oğlu Bindusara'nın sarayına gönderdi.

I. Antiohos (MÖ 281-261 hükümranlık) ve halefi olan oğlu II. Antiohos (MÖ 261-246 hükümranlık) batıda pek çok savaşla yüz yüze geldiler. Bunların çoğu Mısır satrapı olan II. Ptolemaios ve Anadolu'yu işgal eden Galatlarla yapıldı. Bu savaşlar imparatorluğun doğu bölümünü bir arada tutma gayesinin arka plana itilmesine ve batı illere ilginin artmasına neden oldu. II. Antiokus'un hükümdarlığının sonuna doğru birçok eyalet aynı anda bağımsızlığını ilan etti. Bunlar; Baktriya kralı I. DiodotosArsases komutasında Part bölgesi ve III. Ariarathis komutası altında Kapadokya oldu.

Soğd (il)

Bu bölgede Soğd'lar adında bir kavim yaşamıştır ve umumi olarak ticaretle uğraşmışlardı. Türkleri de geniş ölçüde etkilemişlerdir ve yeni felsefi modeller geliştirmişlerdir. Bölgedeki Zerdüştlük ile Budizmi karıştırıp Maniheizm düşüncesini geliştirmişler. Ticarette gelişmiş olduklarından diyar diyar dolaşıp dinlerini Çin'de ve sonunda da Uygur Türkleri üzerinde yaymışlardı. Siyasî bir oluşum hiçbir zaman yapamamalarına rağmen çevre devletlerini derinden etkilemişlerdir.
İlin Özbekistan'ın CizzakNemenganSemerkantFergana ve Kırgızistan'ın da  ili ile sınırı vardır. Seyhun nehri, bu ilin sınırlarına da sokulur. 1991 yılına kadar Leninabad, daha sonra 2000 yılına kadar Leninobod ve son olarak 2004 yılında Sogd olarak anılmaya başlamıştır.

Tetradrahmi

454-404 M.Ö Atina antik kentinde darb edilmiş Tetradrahmi. Sikke ön yüzde küpeli, kolyeli attika miğferi ile Athena, arka tip Baykuş arkasında zeytin dalı önünde AΘE lejantı.

MÖ 479 civarında Atinalılar Pers ordusunu yendikten sonra Atina'nın yeniden inşası sırasında gümüş Tetradrahmi sikke darb etmeye başlamışlardır. Antik Sikkelerin ön yüzünde, bilgelik ve savaşla ilişkilendirilen Atina şehrinin koruyucusu tanrıça Athena tasvir edilmiştir. Sikkelerin arka yüzünde, AΘΗNAΙΩΝ'nin [ Atinalılar anlamına gelir] kısaltması olan AΘE yazısıyla Athena baykuşu tasvir edilmiştir. Günlük kullanımda Atina drahmilerine glaukes [γλαυκες] yani baykuşlar denmekteydi. Baykuş karanlıkta görme yeteneği nedeniyle geleneksel olarak bilgelikle ilişkilendirilmiştir. Tanrıça Athena'nın sembolleri Zeytin, BaykuşYılanMiğferMızrak. Başında miğferle betimlenen genç kadın olarak antik sikkeler üzerinde tasvir edilmiştir.
Tetradrahmi [τετράδραχμον] sikkeler üç farklı tip olarak darb edilmiştir. 

Androulakis, Yiannis. "History of the Greek coins"


&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
 

Maurya İmparatorluğu

Maurya İmparatorluğu, Antik Hindistan'da Demir Çağı'nda coğrafi olarak geniş bir tarihsel güç olan, MÖ 322 yılından MÖ 185 yılına kadar Mauryan hanedanı tarafından yönetilen imparatorluktur.  Kökeni Hint yarımadasının doğusunda, Hint-Ganj Ovası'da (günümüzde Bihar ve doğu Uttar Pradesh) hüküm süren Magadha Krallığı'na dayanan imparatorluğun başkenti Pataliputra (günümüzde Patna) oldu.İmparatorluk, Nanda İmparatorluğu'nu yıkan Chandragupta Maurya tarafından MÖ 322 yılında kuruldu ve MÖ 185'e kadar gevşek bir yapıda varlığını sürdürdü.Maurya, MÖ 324-297 yılları arasında, kendi rızasıyla oğlu Bindusara'ya tahtı bırakana kadar hüküm sürdü. Bindusara tahtta kaldığı (MÖ 297-272) dönemde Güney Hindistan'ın büyük bir bölümünü ele geçirdi. Ölümü Bindusara'nın oğlu Asoka ve kardeşi arasında geçen bir savaşa yol açtı.Kardeşini yenen Asoka, MÖ 268 yılında tahta çıktı, küçük bir krallık olan Kalinga'yı ele geçirdi. Hindistan Yarımadası'nın güney ucu hariç, ülke Maurya hakimiyetinde birleştirdi. 

MÖ 2. yüzyılda nüfusu elli milyon olarak tahmin edilen büyük bir imparatorluktur. Maurya İmparatorluğu'nun hakimiyet dönemi, sanat, mimari, yazıtlar ve metin üretiminde olağanüstü yaratıcılıkla damgalanmıştır ancak aynı zamanda Ganj Ovası'nda kast sisteminin pekişmesi ve Hindistan'ın ana akım Hint-Aryan dillerini konuşan bölgelerinde kadın haklarının gerilemesiyle de dikkat çeker.

Kalinga Savaşı'ndan sonra, Asoka'nın orduları bölgeye büyük bir şiddet uygulamış, ancak bu olayların ardından Asoka Budizm'i benimsemiş ve Güney Asya genelinde dağılmış fermanlarla onun ilkelerini teşvik etmiştir. Bu aşamadan sonra ülkede yarım yüzyıllık bir barış dönemi yaşandı. Chandragupta Maurya'nın Caynizm'e olan ilgisi sosyal ve dini reformlara önayak olurken, Asoka'nın Budizm'i benimsemesi ise barışçılığı ve sosyal ile politik uzlaşıyı ulusal idealler haline getirdi. 

Asoka, Budist misyonerleri Sri Lanka'ya, Kuzeybatı Hindistan'a ve Orta Asya'ya desteklemiş ve bu durum Budizm'in dünya dini haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisi de dünya tarihinde önemli bir figür olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Asoka'nın fermanları hem vahşi hayvanların öldürülmesini hem de ormanların yok edilmesini yasakladığı için, bazı modern çevre tarihçileri tarafından bu anlayışın erken bir temsilcisi olarak görülmektedir.

Arkeolojik açıdan, Güney Asya'daki Maurya yönetim dönemi Kuzey Siyah Cilalı Eşya (NBPW) çağına denk gelir. Sarnath'taki Aşoka Aslan Başkenti Hindistan Cumhuriyeti'nin Devlet Amblemi'dir ve başkentteki davul şeklindeki abakus üzerindeki 24 dişli Budist Dharma Çarkı Hindistan'ın ulusal bayrağının ana özelliğidir.

Hindistan arması 
 ( Hindistan resmî devlet armasıdır. Armada ünlü Hint aslanları bulunur. )

(1- Abakus, antik sütun başlığının üzerine gelerek, üst yapıyı sütunun ve sütun başlığının ovalliğinden alarak düzlüğe bırakmasını sağlayan, echinusun hemen üzerinde yer alarak üst yapıyı taşıyan genişçe dörtgen taş levha bir mimari elemandır.)

(2- Asya aslanı (Panthera leo persica),Eskiden Asya aslanı Hindistan'dan İran'a, Arap Yarımadası'ndan Yunanistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada yaygındı. Günümüzde ise sadece Hindistan'ın batısında bulunan Gir Ormanı'nda yaşamaktadır. 2020 sayımına göre toplam nüfusu 674 kadardır.Türkiye'de Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşadığı bilinen Asya aslanının Anadolu'da nesli tükenmiştir. Son olarak 13. yüzyılda Anadolu'da yaşadığı tahmin edilmektedir.)

Pali

PaliHint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran koluna bağlı, Prakrit dillere dahil bir yazı dildir.Bu dilde yazılmış en çok tanınan eserler Budist Pali Derlemesi (Tipitaka)'dır.

Buddhist India, yazan T.W. Rhys Davids, chapter IX, Language and Literature

Prakrit

Prakritçe, Hindistan'da MÖ 3. yüzyıldan MS 8. yüzyıla kadar kullanılan bir yerel Orta Hint-Aryan diller grubudur. Prakrit terimi, daha önceki yazıtlar ve daha sonraki Pali hariç, genellikle Orta Hint-Aryan dillerinin orta dönemine uygulanır ve şu anda ise (हिन्दी) hintçe ve(اردو) urduca (Pakistan) kelimelerin %75'i, fiillerin ise %99'u kökensel olarak Sanskritçe veya Prakrit dilinden gelmektedir. Geriye kalan kelimelerin %25'i ise büyük oranda Farsça ve daha az oranda Arapça kökenlidir.  

 Anderson, Stephen R. (2012).(1. bas.). Oxford, B.K.: Oxford University Press. ISBN 978-0199590599.

Sutta Pitaka

                 Resimli Sinhalese kapakları (iç kısımda) ve palmiye yaprağı sayfaları.

Sutta Pitaka (Pali: Sutta Pitaka), Buda’nın konuşmalarının ve diyaloglarının toplandığı Pali Derlemesinin ikinci bölümüdür.

Sutta (Pali dilinde) ya da Sutra (Sanskritçede) kelime olarak “iplik” anlamına gelmektedir. Bu kavramı Budizm'in sözlü geleneğinde düşünsel anlamda “bağlayıcı çizgi”yi, diyalogların ya da konuşmaların ana temasını belirtmektedir. 

Vinaya Pitaka

Vinaya Pitaka (Pali ve Sanskritçede kelime anlamı “Disiplin Sepeti” olan), rahip ve rahibelerin uyması gereken kuralların toplanmasıdır. Pali derlemelerinin ilk bölümünü oluşturmaktadır. Budizm keşişliğinin temelidir. Rahip (Bhikkhu) ve rahibelerin (Bhikkhuni) gün boyunca uyması gereken kuralları ve ayrıca hem manastırda hem de din adamı olamayan bir toplulukla uyumlu bir şekilde birlikte yaşamanın sağlanmasını gerektiren görgü kurallarını kapsamaktadır.

Pali Derlemesi

Makale serilerinden.     

Pali DerlemesiPali Kanonu ya da TipitakaTheravada geleneğinde kabul edilen Pali dilindeki şekliyle korunmuş Budist yazmaların standart bir derlemesidir. Sözlü gelenekten aktarılmıştır yazmalardan oluşan derleme, Dördüncü Budist Konsey döneminde, MÖ 1 yüzyılda Sri Lanka'da bir araya getirilmiştir. Sri Lanka'ya Kuzey Hindistan'dan aktarıldığı düşünülen yazmalar, buradan diğer Theravada ülkelerine geçmiştir. Derleme günümüze kadar bütünlüğünü koruyan erken Budist yazmalardandır, ayrıca en eskilerinden biridir.

Derleme, Pali dilinde pitaka (piṭaka, sepet) olarak adlandırılan üç genel kategoriye ayrılır. Bu nedenle de geleneksel olarak Tipitaka (Tipiṭakaüç sepet) adıyla anılır. Üç pitaka şunlardır:

  1. Vinaya Pitaka, rahip ve rahibelerle ilgili konuları ele alır.
  2. Sutta Pitaka, çoğunluğu Buda'ya ve öğrencilerine atfedilen konuşmalar.
  3. Abhidhamma Pitakafelsefepsikolojimetafizik vb. konular.      

Pali Derlemesi 19. yüzyıla kadar basılmamıştır; günümüzde ise elektronik formları bile bulunmaktadır.

Bütün hayatını Budizm'in yayılmasına adayan Asoka, Maurya Hanedanlığı'nın en başarılı ve güçlü hükümdarlarından biri oldu. Asoka'nın MÖ 232 yılında ölümünün ardından imparatorluk küçük krallıklara ayrılır.

Büyük Asoka

Asoka (Devanāgarī: अशोकः, IAST[aɕoːkə(hə)]Prakrit dilinde imparatorluk adı: Devanampriya Priyadarsi (Devanāgarī: देवानांप्रिय प्रियदर्शी, "O, Tanrıların sevgili oğludur ve her insana içtenlikle saygı duyar.") veya MÖ 304 ile MÖ 232 arasındaki adıyla Dhamma (Devanāgarī: धम्मः), "Adil, Dindar, Erdemli", MÖ 273 ile MÖ 232 arasında egemen olan Maurya Hanedanlığı'nın Hint imparatoruydu. 

Kişisel hayatında Asoka, avcılıktan vazgeçti ve vejetaryen oldu. Devlet adamı olarak ise hastaneler ve hayvan barınakları açtı, birçok katı kanunu yürürlükten kaldırdı, yollar yaptı ve sulamayı geliştirdi. İnsanlara inancı öğretmek için "Dharma Görevlileri" olarak adlandırılan devlet görevlileri atadı. 

Devanagari, "deva" (देव) ve "nāgarī" (नागरी) kelimelerin birleşimidir 'göksel veya ilahi' ve aynı zamanda Hinduizm'de bir tanrı için kullanılan terimlerden biridir. Devanagari 'İlahi şehrin yazısı' olarak da bilinir, kökeni ise Devanagara veya 'Tanrılar Şehri' sözünden gelir.


Sevan Nişanyan Etimolojik Sözlüğü'ne göre Türkçedeki "Çin" sözcüğü, Farsça Çīn (چین) kelimesinden Türkçeye girmiştir; bunun kökeniyse Soğdcada aynı anlama gelen Çīn sözcüğüdür. Eski Türkçede ise Tabgaç denmiştir. Bazı diğer kaynaklarsa Farsça kelimenin kökeninin Sanskrit Cīna (चीन) kelimesine kadar dayandığını ileri sürmektedir. Sanskrit Cīna kelimesinin Çin'e atfen kullanımı MS 150'ye dayanır.

Shang Hanedanı, kendi çağına ait kayıtlarla var olduğu kanıtlanmış en eski hanedanlıktır. Shanglar; MÖ 17. ile 11. yüzyılları arasında doğu Çin'deki Sarı Irmak'ın ovasında kendi egemenliklerini sürdürdü. MÖ 1500'e kadar dayanan ve Shanglara ait fal yazıtları, yazılı çincenin bu zamana kadar bulunmuş en eski türünü oluşturur ve çağdaş Çince karakterlerinin atasıdır.

Yīn Hanedanı (殷代) MÖ 1600 - MÖ 1027 yılları arasında Çin'de Sarı Irmak deltasında hüküm sürmüş hanedanlık.

Shang Hanedanı

Shang Hanedanı (Çince商朝Pinyin Shāngcháo) geleneksel olarak Çin tarihindeki ikinci hanedan olarak kabul edilir. Çin'i MÖ 18. yüzyıldan yaklaşık MÖ 11. yüzyıla kadar yönetmiştir. Tartışmalı olan Xia Hanedanını takip etti ve ardından Zhou Hanedanı geldi. Shang Hanedanı, çağdaş yazılı belgeler bırakan ilk Çin hanedanıdır. Özellikle Shang hanedanının sonraki dönemi olan Yin dönemi () artık çok iyi incelenmiştir. Toplamda, 17 kuşaktan 30 kralın adı aktarılmıştır. Tüm bu isimler Yinxu'nun kehanet kemiklerinde bulunmuştur, bu yüzden çoğu tarihçi bu kralların gerçekten yaşadığını varsaymaktadır.

Bölge

Shang hakimiyeti, Doğu Çin Denizi kıyısından günümüz Shaanxi Eyaleti'nin batı sınırına, güneyde Yangtze Nehri'ne ve kuzeye günümüz Liaoning Eyaleti'ne kadar uzanıyordu. Böylece Sarı Nehir'in orta ve alt kısımlarını ve Yangtze Nehri'nin bazı kısımlarını kapsadı.

Toplum

Tarihsel kanıtlar Shang Hanedanı'nın varlığını doğrulamaktadır, bu nedenle Shang Hanedanı Çin'in ilk hanedanı olarak kabul edilir.Shang Hanedanı kralları sadece en yüksek dünyevi güce değil, aynı zamanda en yüksek ruhani otoriteye sahipti. Kazılan kraliyet mezarları mezar eşyalarıyla zengindir, bu yüzden insanların ölüm sonrası yaşama inandığı varsayılabilir. Yüzlerce köle de krallarla birlikte gömüldü; Bunlar muhtemelen ölen krallara ömür bittikten sonra hizmet etmeye devam etmek için tasarlanmıştı. 

Memurlar ise laik idari memurlar ve dini yetkililer olarak ikiye ayrıldı. Örneğin, kilise yetkilileri kurbanlar ve kehanetlerden sorumluydu. Ayrıca şamanist Wuizm'in çok yaygın olduğu ve Shang dinine ait olduğu belgelenmiştir. İlk yazılı belgeler, öncelikle ilahi bir yargıya danışmak için kullanılan kahin kemikleriydiRuhlar ve atalar tapılırdı.

Kadınlar toplumda yüksek bir konuma sahip olduğu anlaşılıyordu. Örneğin, birçok kehanet kemiği yüksek rütbeli soylu kadınlardan gelmiştir. Bu soylu kadınlardan biri, Kral Wu Ding'in eşi askeri komutan Fu Hao'ydu.

Yin'deki tüm kazı alanlarında silah kalıntıları bulunmuştur. Kehanet kemikleri, kuzey ve batıdan gelen göçebelerle yaşanan çatışmaları anlatır.

Ekonomi

Tarım, ekonominin en önemli dalıydı. Büyük çapta ve organize bir şekilde işletildi. Tahılla alkollü içeceklerin hazırlanması kanıtlanabilir. İpek kullanımı da doğrulanabilir.

Bilim ve teknoloji

En eski Çin demir aletleri Yin'de bulunmuştur. Çok sofistike bronz kaplar ve aletler üretildi. Buna ek olarak, beyaz seramikten yapılmış kaplar kazıldı.

Kehanet kemiklerinde kuyruklu yıldız kayıtları bulunmuştur. Mars gezegeninin hareketleri de tespit edilmiştir. Hastalıklarla ilgili notlar da bulundu.

Kültür

Kahin kemikleri Sarı Nehir boyunca diğer bölgelerde de bulunmuştur. Çin karakterlerini yazmak için kullanılan fırça da bu dönemde icat edildi.

Kazılan figürler müzisyenler ve dansçıları tasvir ediyordu.

Fal yazıtları

Fal yazıtları (Çince甲骨pinyinjiǎgǔ), başta geç Shang Hanedanı dönemi olmak üzere, antik Çin'de yazı için kullanılan öküz kürek kemiği ya da kaplumbağa plastron parçalarıdır.

Fal yazıtları, eski Çin yazıtlarının bilinen en önemli kısmını taşır ve Shang Hanedanı'nın kraliyet soyağacı gibi önemli tarihi bilgileri içermektedir. 20. yüzyılın başında keşfedildiklerinde, bu kayıtlar bazı bilim adamlarının şüphe duyduğu Shang Hanedanı'nın varlığını doğrulamıştır.

Arkeoloji

Shang Hanedanı'na ait bir "ejderha kemiği" koleksiyonu, yaklaşık MÖ 1300 yılına tarihlenen kehanet kemiklerini içerir. Bunlardan birinde şu metin var: "Ayın yedinci gününde bir yıldız görüldü, yanında ateş yıldızı (Antares) vardı." Gökyüzündeki takımyıldızlardan biri tekrar göründüğünde, gökyüzünün oğlu olarak kabul edilen imparator bu haberi Büyük Sekreterinden öğrendi. Mevsim ve tema göre imparator bakanlarına, prenslerine ve yetkililerine talimat verirdi. Büyük Sekreter'in görevi yasaları ve yönetmelikleri korumak, güneş ve ayın, gezegenlerin ve yıldızların geçişini gözlemlemek idi; böylece hata çıkmasın ve kayıtlar daha önceki zamanlara uysundu. Çünkü güneş, ay, gezegenler, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar ve göktaşları ile güneş tutulmaları gökyüzünün iradesini ortaya koyar. Arka planda, imparatorun gökyüzünün oğlu olarak rolündeydi; bu rol aracılığıyla gökyüzün, yerin ve insanın temas ettiği kişiydi.

Çin astrolojisi

Çin'in düz dünyada "Orta Krallık" olduğu fikrine dayanarak, imparatorun dünyevi bir karşılığı olarak sunduğu "gökyüzün oğlu" inancı ortaya çıktı (Çin mitolojisiShennongFu XiHuáng Dì). İnsanlar kaderlerini belirleyen tanrılara inanmazdı. Bunun yerine, mutluluğun gökyüzün talimatlarını takip edenlere verileceğine inanıyorlardı. Dünyadaki uyumsuzluklar göksel bölgelere ve tam tersi olarak taşındı. Tutulmalar ve kuyruklu yıldızlar, göksel düzensizliğin işaretleri olarak kabul edilirdi ve bu da imparator ile bakanlarının yanlış davranışlarına işaret ederdi. İmparator, "gökyüzünün oğlu" olarak gök ile yer arasındaki uyuma dikkat etmelidir. Bu, gök, insan ve yerin uyumlu bir denge için çabaladığı güçlerin etkileşimi olarak anlaşıldı. Bu, yıl, ay, gün ve saatlerin ritmlerine göre Yin ve Yang ve Beş Unsur Öğretimi kullanılarak uygulanmalıdır.

„… Diyarı güneşin yönüne doğru (天道tiān dàoT'ien1-tao4) yola çıkar; böylece kardinalin mevsimlerle işaret etmesi gibi, takipçilerinin amblemleri de dört dünya bölgesinin sembolik erdemleriyle uyum sağlar; böylece 'İnsanlar Ülkesi'nde (天下tiān xiàT'ien1-hsia4) göksel bir düzen (天道tiān dàoT'ien1-tao4) getirme yeteneğini kanıtlıyor – ve böylece 'Cennetin Oğlu' (天子tiān zǐT'ien1-tzu3) unvanını hak ediyor), 'cennet yolu'nu (天道tiān dàoT'ien1-tao4) koruduğunu gösterir ..."  

Güneş ve ayın hareketleri belgelenmişti, ancak Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin hareketleri belgelenmedi – Babillilerin aksine. Yıldızlar, Babil gibi takımyıldızlara gruplandırılmıştı. 122 takımyıldızda 809 yıldızı listeleyen bir yıldız kataloğu vardı. Bazen bir güneş tutulması da gözlemleniyordu. Han Hanedanı döneminde astronomi gelişmeye devam etti. 989, 1066, 1145, 1301 ve 1054 yıllarında Halley kuyruklu yıldızını Boğa takımyıldızındaki süpernovayı belgelemiştir.

Ana makaleÇin felsefesi

Çin felsefesinde, klasik dönemin düşünce okullarında yıldız kehaneti konusunda uzmanlar bulunuyordu. Sima Qian, Çin'in ilk büyük evrensel tarihsel eseri olan Shiji'de (Tarihsel Yıllıklar) Zou Yan'ın (MÖ 305–240Yin ve Yang ile Beş Element'in fikirlerini ilişkilendirip bunları astrolojiye uyguladığını anlatır.

Beş element sırasıyla Yang ve Yin'e atanmıştır. Ortaya çıkan 10 kombinasyon aynı zamanda yıl sonu 10 rakamına karşılık gelir.

Yıl tablosu
DigitElementYin/YangGezegen
0MetalYangVenüs
1MetalYinVenüs
2SuYangMerkür
3SuYinMerkür
4AhşapYangJüpiter
5AhşapYinJüpiter
6YangınYangMars
7YangınYinMars
8DünyaYangSatürn
9DünyaYinSatürn

Çin takvimi, bağlı ay takvimi (ay takvimi = güneş yılına uygun olarak eklenen sıçrama ayları olan ay takvimi) Paralel ay yılları (nián) Her iki ya da üç yılda bir, on üçüncü ay (sıçrama ayı) eklenir. Bu, ay yılının başlangıcının (Çin Yeni Yılı) her zaman aynı mevsimde (21 Ocak ile 21 Şubat arasında) gerçekleşmesini sağlar. Yeni ay her zaman ayın ilk gününe denk gelir. 

Adar (ay)

 Babil sürgünü sırasında yabancı kültürlerin unsurları tarafından şekillenmiştir. Üçüncü binyılın ortalarından itibaren, Sümerlermeton döngüsünün on dokuz yılı içinde hangi yedi yılın ek on üçüncü ay ayının açık olması gerektiğini belirlemek için kullanılabilecek sıçrama kurallarını biliyorlardı; böylece 235 sinodik veya 254 sidereal ay döngüsü ile 19 tropikal güneş dönemi olan ay takvimi senkron kalır. Bu gelenek Akkadlılar tarafından benimsenmiş ve Yahudi takvimine göre bu ayların Akkadca isimleri benimsenmiştir.

Güneş yılını telafi etmek için, ki bu yıl 11 gün daha uzun olduğunda, gerçek Adar'dan önce 19 yıl içinde 3, 6, 8, 11, 14, 17 ve 19 yıllar sıçrayır ve ek olarak 30 günlük bir ay eklenir. Artık yıllar 3., 6., 8., 11., 14., 17. ve 19. yıllar olarak tanımlanır. = RAMAZAN BASLANGICI :) her yil on önce geliyor (SICRAMA) = Bin ay, yaklaşık 83 yıla (bir insan ömrüne) tekabül eder. Hititli Selda :) 

Adar ayı – diğer on bir ay gibi – ya 29 ya da 30 gün sürer. Bu nedenle, 354 günlük bir ay yılı genellikle 365 günlük güneş yılından 11 gün kısadır; (12 × 29,5 gün = matematiksel olarak 354 gün, özellikle 29 günlük ve 30 günlük ay aralığının altı ardışıklığından oluşan). Ancak, ay takvimini güneş yılına uyarlamak için, Yahudi takvimi yıllık 11 günlük boşluğun düzenli olarak bir sıçrama ayı şeklinde telafi edilecek şekilde tasarlanır. Bu, her ikinci veya üçüncü yılda bir sıçrama yılı şeklinde gerçekleşir ve bu yıl genellikle 384 (= 354 + 30) günden oluşan 13 aydan oluşur.  Addaru da bir sıçrama ayı olan Babil takviminden alınmıştır. 

Normal bir yılın yanı sıra, 12 ay ayı (iyi bir 354 gün uzunluğunda) olan bir yılın yanı sıra, güneş yılına uyumlu olarak 13 ay ayı (iyi bir 384 gün uzunluğunda) olan sıçrayış yılları da vardır. 

Ay takviminde aylar ile yıllar arasında uzun vadeli senkronizasyon her 19 yılda bir mümkündür, çünkü 19 güneş yılı, yaklaşık 235 ay ayı uzunluğuna sahiptir. Bu süre, 6940 güne eşit olarak meton dönemidir, ortaya çıkan döngü meton döngüsüdür.6940 günün 19 güneş yılı için yaklaşık çeyrek gün fazla olduğu ortaya çıkınca, bu süre dört katına çıkarıldı ve 27.759 güne eşitlendi. Callippe dönemi oluşturuldu ve bu dönem Callippe döngüsünün temelini oluşturur.

Ortalama takvim yılının her dört yılda bir sıçrayarak 365,25 gün olarak tutulduğu ay tavmlerinde, Kallippik dönemin dörde bölünmesi uygulanır. Düzeltilmiş meton dönemi 6.939,75 güne (6.939,75 ÷ 19 = 365,25) olarak belirlenmiştir. 

 İsa Mesih zamanında, Filistin'de bağlı bir ay takvimi kullanılıyordu.

Zaman çemberleri (döngüler veya periyotlar

干支 (Gānzhī), Çince göksel gövdeler (天干) ve toprak dalları (地支) için kullanılan addır veya 60 yıllık döngüdeki olası 60 kombinasyondan biridir.

Bu 60 yıllık döngü, Yang-Yin dönüşümünde (erkek ve dişi ilke) ile "erkek" orman faresi (甲子) ile başlar ve "dişi" su domuzu (癸亥) ile sona erer. Bu nedenle, döngünün başlangıcı tabloda vurgulanmıştır. Bir dahaki su domuzu ve odun faresi 2044'ün başında yeni bir döngüyle nöbetleşecek. Şubat veya sonrasında 60 yaşına giren herkes, doğum zamanının takımyıldızına geri dönmeyi başaracaktır.   

Yin şehrinin kalıntıları

Saray ve tapınakların temellerinin yanı sıra, burada on bir kraliyet mezarı bulunmuştur. Şimdiye kadar bronz, yeşim, taş, kemik ve seramikten yapılmış on binden fazla eser çıkarılmıştır. Ayrıca, o dönemin siyaseti, ekonomisi, kültürü, dinini, coğrafyası, astronomisini, takvimleri, sanatını ve tıp hakkında içgörüler sağlayan 20.000'den fazla kehanet kemiği bulunmaktadır. Yin şehrinin kalıntıları, Shang araştırmalarında en önemli arkeolojik keşiftir.

Çin’de siyasal düşüncenin bu dönemde başladığı kabul edilir. 

Yin Dönemi, Shang Hanedanı'nın zirvesi olarak kabul edilir; öyle ki bazen Yin Hanedanı olarak da adlandırılır.

Di Xin

Shang Kralı Dì Xīn (Çince帝辛, halk adı: Kral (Shang) ZhouShāng Zhòu (Wáng) (商紂王)), doğum adı Zi Shou (子受), (* ? MÖ; † MÖ 1122) MÖ 1155'ten 1122'ye kadar son kral olarak hüküm sürdü (MÖ 31. veya 32. yıl). Shang Hanedanı'nın Çin üzerinde 33 yıl boyunca hüküm süren kralı). Önceki kral Di Yi'nin oğluydu.

Hayatı

İlk adı Shòu (, Zhòu 'ya benzer) idi, bu yüzden Zhou Xin (紂辛, pinyin Zhòu Xīn) olarak da anılmıştır. Ayrıca adının önüne Shang (商, Pinyin Shāng) işareti koyduğu da bilinir.

Erken saltanatı

Çin tarihi için önemli olan ancak 1000 yıl sonra yazılan Shiji adlı tarihsel eserinde, Sima Qian, Di Xin'in saltanatının başında olağanüstü yetenekler gösterdiğini yazıyor. Saltanatının ilk aşamalarında, sıradan bir adamın yeteneklerinin üzerinde yeteneklere sahipti. Çabuk kavrayabiliyor ve heyecanlı, zekâlı ve çabuk sinirliydi. Efsaneye göre, tüm anlaşmazlıklarını kazanacak kadar zekiydi ve çıplak elleriyle vahşi hayvanları öldürecek kadar güçlüydü.  Zi Qi (子启) ve Zi Yan (子衍) (daha sonra Zhou'nun vasal devleti Song'un hükümdarları) küçük kardeşiydi. [3] Oğulları Wu Geng (武庚) ve Lu Fu (祿父) idi. Babası Di Yi'nin (帝乙) iki kardeşi vardı: Ji Zi (箕子) ve Bi Gan (比干, ünlü bir bilge). 


Arami imparatorluğu: Suriye ve Mezopotamya

Aramilerin Tarihi

MÖ 3. binyılın sonları ile MÖ 2. binyılın başlarına ait çivi yazılı metinlerde Aram ismine rastlanmaktadır. MÖ 13. yüzyıl ve MÖ 12. yüzyıl arasında gerçekleşmiş olan Ege Göçleri (Deniz Kavimleri Göçü) ile yakın doğuda siyasi, ekonomik ve sosyal yapısında meydana gelen değişiklikler Suriye Mezopotamya'da yeni etnik grupların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aramiler de bu kargaşadan yararlanıp, Suriye çöllerinden çıkıp, Mezopotamya ve diğer kültür merkezlerine doğru hareket etmişlerdir.

Aramiler adı yazılı kaynaklarda ilk Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ 1114-1074) döneminde, Asur yıllıklarında Ahlame-Aḫlamū adıyla geçmektedir. Bu yıllıklarda I. Tiglat-Pileser'in Aramilere karşı yaptığı seferleri ve Aramileri takip etmek için yılda iki kere olmak üzere toplamda 28 kere Fırat'ı geçtiğinden bahseder. I. Tiglat-Pileser bu seferlerde Aramiler üzerinde zafer kazandığını ve kazandığı ganimetleri Asur'a getirdiğini söyler.[4] [[I. Tiglat-Pileser]]'in anlattığı zaferlere rağmen, Aramiler, Asur'da büyük bir kargaşaya neden olmuş, haberleşmeyi kesmiş ve köylere sızmışlar, köylü halklar Aramilerden kurtulmak için Arbela'nın doğusundaki dağlara kaçmıştır. Daha sonra Aramiler Ninive'ye doğru ilerlemiş ve I. Tiglat-PileserMusul'un doğusundaki dağlara çekilmek zorunda kalmıştır. II. Assur-dan (MÖ 934-912) ve II. Assur-rabi iktidarları döneminde (MÖ 1013-973), Aramiler'in Asur ve Babil arasında yer alan bölgeyi işgal etmiş oldukları Asur kitabelerinde geçmektedir.

Aramiler, Eski Ahitte İbranilerle aynı soydan gelen ve yaklaşık MÖ 16. yüzyıldan sonra Harran (Urfa) dolaylarında yaşayan bir topluluk olarak tanıtılır. Asur kayıtlarında da, Ahlamlar adlı başka bir halkla birlikte sık sık soyguncu olarak söz edilir.

Aramiler, MÖ 11. yüzyıldan itibaren Kuzey Suriye'de ve Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan topraklarda Bit-Adini Devleti'ni kurmuş ve zamanla Şam (Dimaşk=Damaskos) civarı başta olmak üzere çevre bölgelerde hakimiyet kurmuşlardır.

Aramiler, doğuya doğru da yayıldılar ve zamanla Babil'den Filistin'e kadar uzanan sahra bölgesi, Kitabı Mukaddes'in Keldaniler adını verdiği Arami kabilelerin eline geçti.

Karahoca milattan sonra 1. yüzyılda kurulmuş ve o zamanlar İpek Yolunun önemli bir durak yeridir. 14. yüzyıldaki savaşlarda yakılan şehirden, eski kale kalıntıları ve iç ve dış şehir duvarı bugün hala tanınabilir. 

Budizm Hindistan'dan Çin'e, kuzey İpek Yolu rotası boyunca etkin olarak 4. ve 5. yüzyılda kuzey Wei Hanedanı başlangıcında yayılmıştır.Karahoca yakınlarındaki en büyük olanı Bezeklik mağaralarıdır (Bozikeli Qianfodong 柏孜克里克千佛洞)(بېزەكلىك مىڭ ئۆيى). Çinli Kazıbilimcileri tarafından Karahoca (高昌故城, Gāochāng gùchéng) adlandırılır.

Karahoca'da bir tapınak bulunur, öbürlerine göre daha büyüktür ve Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Xuanzang'nın burada yaşadığı tahmin edilir. Bu tapınak ortalama 10.000 m² büyüklükte ve büyük bir ana odası, rahipler için yatak odası, bir okuma odası ve birde kütüphanesi bulunur.

Alman Kazıbilimci ve Ana asya araştırmacı Albert von Le Coq, Karahoca şehir tarihi kalıntılarının üzerine bir kitap yayınlamıştır (Dış bağlantılara bakınız).

Albert von Le Coq: Chotscho. Facsimile-Wiedergaben der wichtigeren Funde der ersten königlich preussischen Expedition nach Turfan in Ost-Turkistan 

Mânici râhipler, KarahocaTarım Havzası.

Maniheizm (/ˌmænɪˈkɪzəm/; Farsçaآئین مانی Āʾīn-ī MānīÇince摩尼教pinyinMóníjiào), MS 3. yüzyılda Partlı peygamber Mani (MS 216–274) tarafından Sasani İmparatorluğu'nda kurulan, eski bir büyük dünya diniydi. 

Maniheizm, iyiruhani bir ışık dünyası ile kötü, maddi bir karanlık dünyası arasındaki mücadeleyi betimleyen ayrıntılı bir düalist kozmoloji öğretir. İnsanlık tarihinde yer alan süregelen bir süreçle, ışık kademeli olarak madde aleminden alınıp ait olduğu ışık alemine iade edilir. Mani'nin öğretisi, Platonculuk, HristiyanlıkZerdüştlükBudizmMarkionizmHelenistik ve Rabinik YahudilikGnostik akımlarAntik Yunan diniBabil ve diğer Mezopotamya dinleri ile gizem kültlerinin öğretilerini "birleştirmeyi", onların yerine geçmeyi ve onları aşmayı amaçlıyordu. Maniheizm, Mani'yi ZerdüştBuda ve İsa'dan sonraki son peygamber olarak kabul eder.

Maniheizm hızla başarılı oldu ve Aramice konuşulan bölgelerde geniş çapta yayıldı. Üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında gelişti ve en parlak döneminde dünyanın en yaygın dinlerinden biriydi. Maniheist kiliseleri ve kutsal metinleri doğuda Çin'e kadar ve batıda Roma İmparatorluğu'na kadar uzanıyordu. İslam'ın yayılmasından önce, klasik politeizmin yerini alma rekabetinde kısa bir süreliğine erken dönem Hristiyanlığının ana rakibiydi. Roma'nın Dominatus yönetimi altında, Maniheizm Roma devleti tarafından zulüm gördü ve sonunda Roma İmparatorluğu'nda ortadan kaldırıldı.

Maniheizm doğuda, batıda olduğundan daha uzun süre hayatta kaldı. Din, 10. yüzyılda Abbâsî Halifeliği dönemine kadar Batı Asya'da varlığını sürdürdü. Tang Hanedanlığı dönemindeki giderek artan katı yasaklamalara rağmen Çin'de de mevcuttu ve 830'daki yıkılışına kadar Uygur Kağanlığı'nın resmi diniydi. 13. ve 14. yüzyıllarda Moğol Yuan Hanedanlığı altında bir canlanma yaşadı, ancak daha sonra Çin imparatorları tarafından yasaklandı ve oradaki Maniheizm Budizm ve Taoizm içinde eridi. Jinjiang, Fujian'daki Cao'an tapınağı da dahil olmak üzere Çin'de bazı tarihi Maniheist alanlar hala mevcuttur ve din, PavlusçulukBogomilizm ve Katarcılık dahil olmak üzere Avrupa'daki sonraki akımları etkilemiş olabilir.

Maniheizmin orijinal yazılarının çoğu kaybolmuş olsa da, çok sayıda çeviri ve parçalı metin günümüze ulaşmıştır.

Maniheizmin bir takipçisine Maniheist veya Manici denir.

Tarih

Mani, 14 Nisan 216[kaynak belirtilmeli] tarihinde Part İmparatorluğu'nun Tizpon kentinde dünyaya geldi. Fakat güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi olmalıydı, zira bir süre sonra Ekbatan'ı terk ederek, Güney Babilonya'da bulunan "Menakkede" (Arapça Mugtasıla) adlı bir Mandeen tarîkatine katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi. Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir. Mani dinsel eğitiminin yanı sıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir.

Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarîkat üyeleri, günahlarından arınmak için her gün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı. Ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı. Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarîkat'in yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarîkati olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da, bu tarîkatin, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir.

Mani, Sasani İmparatorluğu'nun I. Şâpûr (h. 242-273) egemenliği altındaki döneminde, öğretilerini çok başarılı olarak halk arasında yayabilmiştir. Ancak I. Şâpûr'un ardından tahta çıkan hükümdar I. Behram (ya da II. Behram) onu Magerlerin bir şikayeti üzerine tutuklatıp idam ettirmiştir. Maniciler, Mani'nin bir haça çakılarak (İsa'daki gibi) idam edildiğini kayıt etmiş olsalar da, bunda bazı şüpheler vardır. Mani dini Antik Çağın sonlarında, 3. ve 4. yüzyıllarda Sasani İmparatorluğu ve çevresinde yayılmıştır. Kral I. Şapur'in bir kardeşi Mani dini'ni kabul etmiş; ancak Şapur'dan sonra gelen Fars kralları Manicilerin düşmanı olmuşlardır. 4. yüzyılda Roma İmparatorluğuna kadar yayılmış olan Mani dini, etkili misyoner uygulamaları sayesinde daha da ilerleyip Çin'e ve İspanya'ya kadar yayılmıştır. 

Mani dini en parlak dönemini Uygur hükümdarı Bögü Kağan'ın hüküm sürdüğü 762 yılında devlet dini olarak ilan etmesi ile yaşamıştır. Mani dini'nin misyoner uygulamalarının nasıl bu kadar başarılı olduğu sorusu günümüzün birçok tarihçilerini meşgul etmiştir: Dini yaymak için kullanılan dini ifadelerin doğuda Budizm'e ve batıda Hristiyanlığa yaklaştırılmış olması; ama buna rağmen dinin yöresel olarak ana hatlarından sapmaması buna neden olarak görülmektedir. Mani dini 5. yüzyılda özellikle Roma İmparatorluğunda hızla yayılan Hristiyanlığa ciddi bir rakip olmuş, bu yüzden Romalılar bu dinin yayılmasını önlemek için çaba göstermişlerdir. Mani dini Çin'de 14. yüzyılda ortadan kaybolmuş, ama Çin'in Ming döneminin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır (Ming aydınlık ya da ışık anlamına gelir). Mani dini sonunda Avrasyada birçok dinin içine işlenmiş ve böylece başka dinlerin yeni kollarının ve tarikatlarının doğmasını sağlamıştır.

Mâniler (Mani-chéens)

İran'ın Ortodoks dininin Mazdeizm olmasına rağmen “heterodoks” bütün inançlar İslâm'dan önce de sonra da mücadele etmekteydiler. Sasânîler’den sonra çok daha müsamahakâr olan İslâmîyet yönetimi altında Mâniler bir nebze özgürlük kazanmışlardı. Mâni dini vâsi bir edebiyâta sahiptir. Bizzât Mâni, eserlerinin büyük bir kısmını Süryanî dilinde yazmış ve hemen âkabinde bu eserler Pehlevî diline tercüme edilmişti. İkinci Hicrî asırda bu eserlerin Arapça’ya tercüme edilmeleriyse Mâniliğin yayılmasına büyük ölçüde hizmet etti.

Yezdân-ı Baht” mezhebinin kurulması

“Hişam İbn-i Abd’ûl-Melik” devrinde Mâniler’in önderlerine Mihr adı verilmekteydi. Mâni reislerinden olan Zâd Hürmüzd ise ayrı bir Mâni tarikâtı kurmak amacıyla Medain şehrine gitti. Orada karşılaştığı Haccac’ın kâtibi Miklas’ı “Danaveryan” adı verilen tarikâtın başına geçirdi. Miklas'ın ölümünden sonra ise yerine Afrika'dan gelen “Ebû Hilâl’ûd-Deyhûrî” geçti. Me’mûn ve Mu’tâsım devirlerindeki reisleri “Ebû Ali Sâid” ve sonra da “Nâsır bin Hürmüz’ûs-Semerkandî” idi. Me’mûn devrinde Rey şehrinde ikâmet etmekte olan “Yezdân-ı Baht” Mâniler'den ayrılarak kendi mezhebini oluşturdu.

Zandikler (Zenâdike)

Mâniler'e Sasânîler Devri'nde “Zandik” adı veriliyordu. Mes’ûdî”, Zandikler'i Zerdüşt’ün kitabı Avesta’dan ayrılarak onun tefsiri olan “Zend” kitabına bağlanan topluluk olarak tanımlamaktadır. Yani tefsiri kabul ederek asıl metni reddedenler anlamında kendilerine “Zandik” adı verilmişti. İslâm devirlerinde önce Mâniler, daha sonra da Mezdekîler ayni şekilde “Zandik” (Zindik) olarak adlandırılmışlardı. Emevîler devrinde Zindik olarak adlandırılanlar nispeten azınlıktaydı. Me’mûn Horasan’a ilk geldiğinde “Mübid Mûbidân” halifenin veziri Fazl İbn-i Sehl'in yanında bulunmaktaydı. Me’mûn Zındıklar’a ve Mübidler’e karşı son derece müsamahakâr davranan bir halife olarak tanınmaktaydı.

Onuncu yüzyılda Mani-chéens.

Dünya görüşü

Mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akış içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında Enoch'u, Nuh'un oğlu Sam'ı, Buda'yı, Zerdüşt'ü ve İsa'yı saymıştır. Mani, bu yazılarda, İsa'nın yaşamının belli başlı olaylarını özetlemiş, Havariler'in çabalarını, Paul'un misyonunu, Hristiyan Kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş olan Markion ve Bardesanes gibi gnostikleri anlatmıştır Nihayet, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir.

!   "Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir. "Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir. Özellikle, İsa'nın veda konuşmalarında "Avutucu, Gerçek Ruh ve Kutsal Ruh" adı altında sıkça yer almaktadır. (Yuhanna XIV/16,26 - XV/26 - XVI/7)

Ayetlerin İçeriği:
  • Yuhanna 14:16, 26: İsa'nın Baba'dan başka bir Yardımcı (Kutsal Ruh) isteyeceği ve bu yardımcının öğretici olacağı anlatılır.
  • Yuhanna 15:26: Yardımcının (Gerçeğin Ruhu) Baba'dan geleceği ve İsa'ya tanıklık edeceği belirtilir.
  • Yuhanna 16:7: İsa'nın gitmesinin (ölümünün) gerekli olduğu, aksi takdirde Yardımcı'nın gelmeyeceği vurgulanır.

Manicilik'te gerçek gizem, köktenci ve evrensel düalizmdir. Manici inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilâhi açıklamaları aldığını ileri sürer. Arap tarihçisi en-Nedîm'e göre bu ziyareti yapan "et-Taum" (ikiz anlamına gelen Nebatîce bir sözcük) adlı bir melektir. Bu melek Mani'nin ikizi ya da ruhsal eşi olup, onu eğitip görevine hazırlayacak olan Paracletos'tur.

Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır. Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür. Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. 

!    279 Yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur. Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür. Halbuki, İsa'dan sonra II. yüzyılın ortalarında İran'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hristiyanlıktı. Manicilik ile Hristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti. Hristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı diyalektik çözümlemeleri olan, Hristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu. Her geçen gün, Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu. Hristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Vaudoislar, Katharlar, Tampliyeler Manicilik ile suçlanacaktı. Artık, Hristiyan Kilisesi'nin gözünde her sapkın inanç Manicilik olarak yaftalanacaktır. Bu suçlamadan ne Luther, ne de Calvin kendini kurtaramayacaktır. Oysa, Luther kendi yandaşları tarafından Kilise'nin Maniciliğe karşı son savunucusu olarak gösterilmiştir. !

Batı'daki reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin dogmatik tutumunda önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin araştırılması ve daha iyi anlaşılması çabaları başladı. Manici belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile İsa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu. Zamanla, eski İran ve Hint inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi. Maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanı sıra, Hint öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. Böylece Manicilik; köktenci düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına dökülmüş bir gnostik Asya inancı olarak tanımlandı.

Assyrioloji'nin gelişimi Manicilikte yeni nitelikler bulunmasını sağladı. Böylece, Maniciliğin en eski köklerinin Kalde ve Babilonya'nın eski inançlarında yer aldığı anlaşıldı. Sonuçta Mani dininin, Mezopotamya-İran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hristiyanlıktan aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak Doğu'ya ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi. Bu genişleme, Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak İslâm tarafından kesin olarak durdurulacaktı. Kısacası Mani, Zerdüşt inancının da kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlâk ilkelerini ve Hristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi.

Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din olarak değerlendirilebilir. Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel ve nihaî bir din. Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, her şeyin başına iki ezelî ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı yerleştirmiş olan ve İsa'nın gelişini müjdelediği "Paracletos" tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir Manicilik. Tüm yaşamı ve tüm bilgileri içerdiğini ileri süren bir toptancı gizem dinidir. İsa başarısız olmuş, Aziz Paul ile Marcion'un çabaları boşa gitmiştir. Gerçek Kilise'yi yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş olan Paracletos-Mani zuhur etmiştir.

Maniheizmin Şî’îlik üzerine olan tesirleri, Mu'tezile ve Mazdeizm ile mücadelesi

Emevîler devrinde ve Abbâsî Halifeliği’nin başlangıcında Mâniler’e gösterilmekte olan hoşgörü zamanla Zerdüşt Mûbidleri’nin de tesirleri neticesinde şiddete dönüşmeye başlamıştı. Emevîler’in dinî tesamühünü terk eden Abbâsîler eski İran hükümdarlarının tahtlarına oturmak suretiyle onların rolünü üstlenerek öteki mezheplere karşı eski Zerdüştîliğin uygulamış olduğu şiddetin aynını göstermeye başlamışlardı.

Maniheizmin Abbâsîler Devri’nde İslâm ile giriştiği mücadele

Abbâsîliğin en önemli niteliklerinden biri, Arap unsurlardan ziyâde İranlılar’ın rolüyle Devlet ile Eglise’nin “Ehl-i Sünnet vel Cemaat adını alan tam bir İslâm Ortadoksluğu çatısı altında birleştirilmesi olmuştu. Zenâdika’nın ittihamı rejim aleyhtarlarına karşı devletin en mükemmel silahını oluşturmaktaydı. Örneğin, İbn’ûl-Mukaffa’ “Süfyan bin Muaviye” tarafından Zindiklik bahanesiyle i’dam edilmişti. “Şair Beşşar İbn-i Bürd” Hâlife Mehdî’nin sarayında uzun yıllar geçirdikten sonra veziri Yakup İbn-i Davud’un aleyhinde hicviyeler yazması nedeniyle kırbaçlanarak, şair “Ebû Nüvâs” ise Halife Emîn’e telmihan yazdığı şiirler nedeniyle zehirletilerek öldürülmüşlerdi. Her ikisi de Zindiklik ile itham edilmişlerdi.

Abbâsî Hâlifesi Ebû Câʿfer "el-Mansûr" devrinde “Mâniler” iyi muamele gördü. Hâlifenin tâbibi “Hasib” kendisinin Hristiyan olduğunu açıkça söyleyen bir “Zindik” idi. Ayni halifenin kâtibi “Yezid bin El-Feyz” de Mâni idi. “Mâniler” ve kendilerine Dehrîler adı verilen hür düşünceli ve materyalist feylesoflar, Hâlife Muhammed "el-Mehdî bi’l-Lâh" zamanında ise Zindiklik töhmetiyle i’dama, hapse ve i’tisafa uğradılar. İbn-i Râvendî yandaşı olan “Salih bin Abd’ûl-Kuddus” de H. 166 / M. 783 yılında Hâlife Mehdî tarafından i’dam ettirilmişti.

Uyghur Mani-chéens, Onuncu / On Birinci yüzyıllara ait duvar boyaması. "Museum für Indische Kunst, Berlin-Dahlem" Müzesi.

Mâniler’in dinî eğitimlerinin İslâmiyet’in dinî âkideleri üzerine de bir hâyli tesirleri olmuştu. Bazı İslâm mezhepleri Mâniler ile mücadelelerini sürdürürlerken onlarla kaynaşarak, ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Maniheizmin tesirine tâbi oldular. İslâm âleminde Maniheizmnin gelişme devri tam olarak öncelikle Mu'tezile’nin en güçlendiği zamana ve ikinci derecede de Şî’îliğin en kudretli olduğu döneme tekabül etmektedir. Mu'tezile reislerinin birçoğu Mâniler ile dinî ve metafizik mes’elelerle alâkalı münazaralar yapmak suretiyle mücadele ediyorlardı. Bu karşılıklı yapılan münazaralar esnasında Mâni i’tikadlarının Şî’îlik üzerine önemli tesirleri olmuştu. Hâlife Mehdî zamanında, “Ebû Muhammed Hişâm bin El-Hakem”, “Ebû Ali Muhammed İbn-i Abd’ûl-Vahhab El-Cübbaî”, Yahya bin Halid'in kâtibi ve Zindiklik ile de itham edilmiş olan “Ebû Muhammed Hasan bin Mûsâ El-Nevbahtî”, “Ahmed bin Muhammed bin Hanbel”, “Ebû Muhammed bin Zekeriya Er-Râzî” ve İbrahim'ün-Nazzam'ın tilmizlerinden “Ebû Affan Er-Rakî” gibi İslâm âlim ve kelâmcılarının "Maniheizm" ve onun âkideleri aleyhine yazmış oldukları kitaplarda heterodoks nitelik taşıyan ve hususiyle de Mâniliğe ait bilumum mezhepleri reddetmeğe başlamışlardı. Diğer taraftan ise “İbn-i Tâlut”, “Ebû Şâkir’ûd-Deysânî”, İbn’il-A’da El-Harizî”, “Abd’ûl-Kerîm bin Ebî’l-Evcâ”, “Salih bin Abd’ûl-Kuddus”, “Hammad-ı Acered”, “Yahya bin Ziyâd” ve “Muti bin İlyâs” gibi müellifler "Maniheizm" âkidelerini müdaafa eden eserler yazmışlardı.

Maniheizmin Abbâsîler Devri’nde Zerdüştlük ile mücadelesi

Mâniler, Zerdüştîler ile de münazara ve mücadelelerini sürdürmektelerdi. Bu konuda yazılmış “Chikand Guomânîgu Vîgıâr” adındaki Zedüştî eser, Maniheizmi ret ve cerh etmektedir.

Gnosis

Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında, Kilise Babaları çoğu zaman pek dikkatli ve titiz olmalarına karşın, temel teolojik konularda kararsız duruma düşmüşlerdi. Çabalarını "Günahtan Arınma" konusuna yöneltmişler, ancak Günahın asıl nedeni konusunda yetersiz kalmışlardı.

Oysa, o çağlarda Hristiyanlar için en önemli sorun günahtı. İçinde yaşadıkları, Roma İmparatorluğu'nun acımasız, sefih ve belirsiz dünyası, hiç kuşkusuz günah dolu bir dünyaydı. Öyleyse, her şeye kadir olan, iyi Tanrı tüm bu kötülüklere ve günahlara nasıl oluyor da izin veriyordu?

Gnostisizm'in temelinde bu kötülük ve günah sorununu çözme arzusu yatar. Kilise bu konuda tatmin edici yanıtlar üretemeyince, düşünürler kendi öz çözümlerini aramak zorunda kaldılar ve bu arayışın sonunda Hristiyan Düalizmi oluştu. !  II. yüzyılın ortalarında, Gnostik düşünce, birbirinden alabildiğine farklı ancak özde birleşen Marcion, Valentinus ve Basilides gibi düşünürlerin önderliğinde Roma dünyasını sarstı.

Gnostiklerin çözümü, görünen ve bilinen, zalim ve günah dolu evreni yaratmış olma sorumluluğunu Tanrı'dan almak biçiminde ortaya çıktı. Marcion'a göre evreni yaratan Ahd-i Atik'teki merhametsiz Jehova (Demiurgos) idi. Platon, Timaeus isimli diyaloğunda evreni Demiurgos'un yarattığını söyler. Bu Yunanca sözcük "zanaatkâr" anlamını taşımaktadır. Gnostikler, Demiurgos'u evreni tüm kusurları ile yaratan, kötü, cahil ve kıskanç, ikincil bir tanrı olarak değerlendirmişlerdir. !  Gnostizmin ilkelerine göre, sıradan insanlar, yalnızca Gnostiklerin kavrayıp taptığı gerçek Tanrı'ya değil, bilinçsizce Demiurgos'a tapmaktadırlar.

Çeşitli Gnostik tarîkatlerin birbirinden ne ölçüde farklı olduklarını bugün tam olarak bilemiyoruz. Ancak, bunların tümünde bir inisiyasyon töreninin, bir "gizeme ulaşma" ritüelinin uygulandığı biliniyor. Tüm bu tarîkatler, insanları içlerinde bulunan "Tanrısal Öz"ün ölçüsüne göre üç sınıfa ayırmışlar. Valentinus'a göre bu sınıflar şu biçimde sıralanıyor: önce "Pneumatikoi" (Ruhanîler) geliyor; bu kişiler Tanrı ateşi ile dolu olup kurtuluşları için yalnızca gnosis'in açıklanmasına gereksinim duyarlar. İkinci kategoride "Psikhikoi" (Psişikler) bulunur; bu kişilerin ruhlarında Tanrısal öz az da olsa bulunur ama kurtuluşları kesin değildir; kurtulmak için iyilikler yapmaları gereklidir. Sonuncu kategoriyi "Glikoi" (Maddîler) oluşturur; bunlar içlerinde hiç Tanrı kıvılcımı olmayan kişilerdir ve kaçınılmaz olarak geldikleri toza geri dönecekler.

Gnostik düşünce böylesine kesin çizgilerle belirlenmiş bir Düalizmi içerdiği için, yalnızca iyilik ile kötülüğü değil, tüm erdemlerin karşıtını da içeriyordu. Mademki, yaratılmış evren günah doluydu, o zaman ondan kaçınmak gerekliydi. Öncelikle, her şeyden elini eteğini çekmek gerekliydi. Dünya zevk ve nimetlerinde aşırıya kaçmak acınacak bir durumdu, evlenmek ve çocuk yapmaktan uzak durulmalıydı.

Ancak, Gnostik Düalizm giderek daha keskinleşecek, Işık ve Karanlık, İyi Tanrı ile Demiurgos arasındaki karşıtlık daha sertleşecekti. Demiurgos artık açıkça şeytanın ta kendisi olarak düşünülüyor ve evreni yaratanın doğrudan şeytan olduğu kabul ediliyordu.

Marcion'un temellerini attığı bu inanç zamanla ilk büyük Hristiyan Düalist kilisesini oluşturdu. Marcion'un düşünceleri o denli etkili olmuştu ki, daha sonraları ortodoks Hristiyanlık, karşısında bulduğu her türlü sapkın inanca "Marcionist" ya da "Manihaeist" sıfatını yapıştırdı.

Ancak, Marcion'un temelde Hristiyan olmasına karşın, Mani Hristiyanlık sınırlarının dışında kabul ediliyordu. Mani, bilinen yaşam öyküsüne göre, bir sapkın Hristiyandan çok, bir Zerdüştî olmalıdır. Mani'nin kendi yazdıklarına göre, tüm din önderleri; Hermes, Buddha, Zerdüşt, İsa ve hatta Platon onun öncülleridir, ancak İsa'nın yeri hepsinin üzerindedir ve panteistik bir konuma ulaşmıştır. Mani'nin inancına göre, İsa bedenleşmiş bir tanrısal varlıktır, yalnızca yayılan bir ışık değildir, o her yerde vardır; İsa, insanlık için acı çekerek insanların kurtuluşunu sağlamıştır.

Örgüt ve ritüel

Maniciliğin örgütlenmesinde de Marcion örnek olarak alınmıştır. Maniciler iki sınıfa ayrılmışlardır: gizeme ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi "Seçkinler" (ya da Yetkinler) ile "Dinleyenler". Manicilik'te kadınlar da seçkinlerin arasına kabul edilirdi. Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirlerdi. "Consolamentum" (Teselli) adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi. Bu aşamadan sonra, seçkinler "Tanrısal Işık" ile dolarlar ve artık bu ışığı dünyevî nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırlardı. Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, et yemezler, şarap içmezlerdi. Tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile doğramamalıydılar. Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam sürmeliydi seçkinler.

! Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde yakındı. Arada bulunan tek fark, Manici seçkinlere yerleşik yaşamın yasak olmasıydı. Seçkinlerin yaşamı oldukça zordu. Yaşamları üç mühürle bağlıydı: ağız, el ve gönül mühürleri...İlk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı. İkinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi; adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyve koparmak bile yasaktı. Üçüncü mühür, Manicilik inancına ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı.

Doğal olarak, seçkinlerin sayısı pek azdı. Tarihte ün kazanmış seçkinlerin son derece az sayıda olması da garipsenebilir. Maniciliğe bağlı olanların büyük çoğunluğu "Dinleyiciler"den oluşuyordu. Bunlar yalnızca Mani'nin "On Emri" ile bağlıydılar. Bu on emir sırasıyla puta tapmayı, namussuzluğu, cimriliği, her türlü öldürme eylemini, zina yapmayı, hırsızlığı, yalancılığı, büyücülüğü, ikiyüzlülüğü ve Maniciliğe ihaneti yasaklıyordu. Sıradan inananların ilk görevi seçkinlere neredeyse tapınma derecesine varan bir saygı beslemekti. Dinleyiciler sık sık seçkinlerin önünde diz çökerek kutsanma talep ederler, buna karşılık sebze ve meyve verirlerdi. Herkes için geçerli olan diğer dinsel görevler dua ve oruçtu.

Dua öğle, akşamüstü, gün batımında ve güneş battıktan üç saat sonra olmak üzere günde dört kez zorunluydu. Gündüz duaları güneşe dönerek yapılır, geceleri ise aya bakarak dua edilirdi. Ne güneşin, ne de ayın görünmediği günlerde dua yönü kuzeydi. Dua etmeden önce uygulanması kesin koşul olan bir arınma riti vardı. Arınma işlemi su ile ya da su bulunmazsa toprak ile yapılırdı. Oruç zamanlaması da tıpkı dua gibi doğrudan astronomik olgulara bağlıydı. Haftanın ilk günü güneşin onuruna (Sunday?) herkes oruç tutardı. Seçkinler, haftanın ikinci günü de ay onuruna oruç tutmakla sorumluydular. Ayrıca her yeni ayda, herkes ik gün oruç tutardı.

Maniciliğin diğer rit ve törenleri hakkında bilinenler pek az. Mani'nin ölüm yıl dönümünde gerçekleştirilen "Bema" töreni Maniciliğin en büyük kutlaması olarak biliniyor. Bu törende sürekli dua edilir ve kutsal yazılar okunurdu. Beş basamakla çıkılan bir platformun üzerine boş bir taht yerleştirilirdi. "Bema" töreninin diğer ayrıntıları ise bilinmiyor.

Ayrıca, Manicilikte vaftiz uygulamasının da bulunduğu,[kaynak belirtilmeli] fakat bu konuyu içeren kutsal yazılar kayıp olduğundan, Manici vaftiz töreninin hiçbir ayrıntısı bugün bilinememektedir.

Doğu'daki etkileri

Hem Roma İmparatorluğu'nun, hem de İran'da Sasanîler'in baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran'ın Doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu. X. yüzyılın başlarında Arap tarihçi Bîrûnî"Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yaşayanlar ve Hindistan'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar." diye yazmıştı.[kaynak belirtilmeli] Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır. Mani'nin ölümünden bir yüzyıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti. Karabalgasun'da bulunan ve bir zamanlar Nesturîler'e ait olduğu zannedilen Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde belirlenmiştir.

Doğu'da Manicilik, IV. yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran'da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan'dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti. Manicilik 762 yılında Uygurlar'da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu. IX. yüzyılda Uygur devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım havzasında varlığını sürdürmüştü. Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı. Çin'in Fukyen eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı.

Manicilik İran ve Babil'de hiçbir zaman egemen din düzeyine yükselemedi, ancak Emevîlerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve refaha ulaşabildi. Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha gördüler, başkent Bağdat'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak'ın birçok köyüne yayıldılar. Ancak, Emevîlere oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler "zındık" olarak değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmışlardır. Bu suçlamalar arasında düalizm, zina, aile-akraba arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu. Uygulanan baskılara karşın, özellikle Irak'ta bulunan Manici topluluk etkinliğini IX. yüzyıla kadar sürdürmüştü. Ancak, devam eden Abbasî zulmü, Maniciler'in toplu halde önce Horasan'a ve daha sonra, Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol açmıştı.

Maniciliğin, Tomas İncili, "Addas Öğretileri" ve Hermas'ın Çobanı gibi Hristiyan apokriflerini benimsemesinden dolayı, Tomas, Addas ve Hermas'ın Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu. Addas'ın Doğu'da, Thomas'ın Suriye'de ve Hermas'ın da Mısır'da havarilik ettikleri varsayıldı.

"İyi Çoban" - Katakomb - Roma

Eserin Yazarı:

Yazar kendisinin gençliğinde bir köle olarak satıldığını ve Roma'ya gönderildiğini söyler. Sıklıkla yaptığı ibrani adetleri kendisinin Yahudi kökenli olduğuna işaret eder. Metinde çokça kendisinden ve başına gelen trajedilerden bahseder, malvarlığını kaybetmesi, çocuklarının baskılar zamanında dinden dönmeleri ve uygunsuz hayatları gibi. Ancak yazar dürüst ve dindar birisidir ve zorluklar karşısında inancını korumuştur.

İçerik

Eser beş görüm, on iki emir ve on benzetmeden oluşmaktadır.imanlıların insani kişiliklerine ve toplumsal yaşamlarına zarar verecek günahlardan kaçınmaya, günahlarından da tövbe etmeye çağırır.Hermas'ın Çoban eseri, ilgilendiği konuların ciddiyeti ve ağırlığının yanı sıra, karamsarlıktan uzak, insanlara iyimser ve yaşamlarına umut katacak ifadeler içermektedir.

Kefaret Hakkında

Mektupta vaftiz ile beraber tam bağışlanma alındığına göre, vaftizden sonra işlenen tüm günahların kefaret ve gerçek tövbe gerektirdiğini açıkça dile getirmektedir.Elbette ki kefaretin asıl amacı günahkarı tamamen yenilemek olmadır. Böyle bir değişimin kanıtı günahkarın telafi etme arzusunu en azından oruç ile göstermesi olacaktır.

Manicilik, Mani'nin ölümünden önce bile, Filistin'de biliniyordu. Efrem 378 yılında, hiçbir başka ülkenin Mezopotamya kadar Manicilik'ten etkilenmediğinden yakınmaktaydı. Edessa'da (Urfa) 450 yılında güçlü bir Manici cemaat mevcuttu. Emesuslu Eusebius'un, Laodikyalı Georgios'un, Tarsuslu Diodorus'un, Antakyalı Chrysostomus'un, Salamisli Epifanus'un ve Bostralı Titus'un Maniciliğe karşı mücadele ettikleri biliniyor. Tüm bunlar, Maniciliğin Batı Asya'da Hristiyanlık için ne denli büyük bir tehlike olduğunu göstermektedir. Ancak, Maniciliğin Hristiyanlığa en fazla zarar verdiği ülke Mısır oldu. İmparator Konstantin zamanında, Maniciliği benimsemiş olan İskenderiye valisi tüm Hristiyan rahiplere görülmemiş bir sertlikle davrandı.

Doğu Roma toprakları üzerinde, Manicilik en etkin olduğu düzeye 375-400 yılları arasında ulaştı ve sonra hızla geriledi. VI. yüzyılda bir süre için yeniden önem kazandı ve toplumun yüksek sınıfları arasında kabul gördü. Bu dönemde İmparator Justinianus Manicilikle ciddi bir mücadeleye girdi ve kısa sürede Maniciliğin bu canlanma çabası da bastırıldı. Ancak, bu çabalar Maniciliği tümüyle yok edemedi. Bir süre sonra Manicilik, yeniden canlanarak, Paulisyenler ve Bogomiller adı altında Bizans İmparatorluğu'nu istilâ etti.

Batı'daki etkileri

Batı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey Afrika'ydı. Mani'den sonra gelen ve ikinci Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin olmuştu. Maniliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden biri de, IV. yüzyılın sonlarında yaşayan Mileveli Faustus'tur. Mileve'de yoksul bir ailenin oğlu olarak doğan Faustus, gençliğinde Roma'ya yerleşmiş ve orada Maniciliğe girmişti. Derin bilgi sahibi değildi, ama etkileyici bir konuşmacıydı. Manici çevrelerde ünü çok yaygındı. 383 Yılında Kartaca'ya göç ettikten kısa süre sonra Hristiyanlar tarafından tutuklandı, fakat herhangi bir ceza görmeden salıverildi. 400 Yılında, Maniciliği öven ve Hristiyanlığı, özellikle Eski Ahid'i yeren bir kitap yazdı. Hristiyan Pederlerinden ve Maniciliğin en önemli düşmanı olan Augustinus bu kitaba tam otuz üç ciltlik bir yapıtla yanıt verdi. Faustus'un daha sonraki yaşamı hakkında bilgi mevcut değil. Ancak, Augustinus'un yirmi yıl boyunca kaleme aldığı sonraki yapıtlarında Manicilik'ten hiç söz etmemesi, bu süre içinde Maniciliğin etkisini giderek yitirdiğini gösteren bir kanıttır. Vandallar'ın Afrika'yı ele geçirmesi üzerine, Maniciler son bir girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'ı Maniciliğe çekmeye çalıştılar. 477-484 yılları arasında hüküm süren Vandalların Kralı Hunerik'in bu girişime karşı tepkisi çok sert oldu ve Kuzey Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler ya da yakıldılar.

Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri de Roma kentiydi. 311-314 yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber Pontificalis" isimli eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi. İmparator Valentianus'un 372 yılında çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin kovuşturulmasını buyurmaktaydı. 384-388 yılları arasında da, Roma'da "Martari" adında yeni bir Manici tarîkat ortaya çıktı. Bu tarîkat, özgün Mani öğretisini değiştirmeyi amaçlayarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi. Martariler en büyük direnci Maniciler'den gördüler.

VI. yüzyıldan başlayarak, Manicilik Batı'da neredeyse tümüyle yok oldu. Her ne kadar sağda solda, kimi gizli topluluklar ve düalist tarîkatlar varlığını sürdürdüyse de, bunların Babilonyalı peygamber Mani ile doğrudan ya da bilinçli bir ilintisi mevcut değildi. Ancak tam beş yüzyıl sonra, XI. yüzyılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan yolu ile gelen Paulisyenler ve Bogomiller Batı'yı etkilediler. Bunların düalist öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da tohumlanabilecek verimli alanlar buldular ve böylece tarihte ilk kez Hristiyan topraklarına yönelik Haçlı Seferlerine yol açmış olan Kathar hareketinin temellerini attılar. Et yemezler ve savaşmak yasaktır.Bu nedenle savaşma yetenekleri azalır.


Konuyla ilgili yayınlar

  • A. Adam: Das Fortwirken des Manichäismus bei Augustin. In: ZKG (69) 1958, S. 1–25.
  • A. Adam: Der manichäische Ursprung der Lehre von den zwei Reichen bei Augustin. In: ThLZ 77 (1952), S. 385–390.
  • Alexander BöhligDie Gnosis: Der Manichäismus. Neuauflage, Düsseldorf und Zürich 2002, ISBN 3-7608-1150-7.
  • Alexander Böhlig: Manichäismus. In: Theologische Realenzyklopädie 22 (1992), S. 25–45 (hervorragender Überblick mit umfangreichen Literaturhinweisen).
  • Iain Gardner und Samuel N. C. Lieu: Manichaean Texts from the Roman Empire. Cambridge 2004.
  • Wassilios Klein: Die Argumentation in den griechisch-christlichen Antimanichaica. Wiesbaden 1991 (= Studies in Oriental Religions 19).
  • Hans-Joachim Klimkeit: Mani, Manichäismus. In: Lexikon für Theologie und Kirche, 3. Aufl., Bd. 6, S. 1265–1269.
  • Ludwig Koenen, Cornelia Römer: Mani. Auf der Spur einer verschollenen Religion. Herder, Freiburg 1993, ISBN 3-451-23090-9 (enthält die Übersetzung des Kölner-Mani-Kodex').
  • Johannes von Oort: Mani, Manichäismus. In: Religion in Geschichte und Gegenwart, Bd. 5, S. 731–741.
  • Nahal Tajadod : Mani le bouddha de lumière, catéchisme manichéen chinoisCerf, 1991, ISBN 2-204-04064-9
  • Geo WidengrenMani und der Manichäismus. Kohlhammer, Stuttgart 1961.
  • Manichaica Iranica. Ausgewählte Schriften von Werner Sundermann. Hrsg. von Christiane Reck, Dieter Weber, Claudia Leurini, Antonio Panaino. 2 Bde., Rom 2001 (Serie Orientale Roma LXXXIX, 1/2).


XXXXXXXXXXXXXXX



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O