22 Mayıs 2023 Pazartesi

Dr. Simonchini=Mantar enfeksiyonlari & Candida auris (Zombi Mantari) = Burrill Bernard Crohn=Crohn

Hititli S8lda;

Genlerin nesiller içinde boylamasına aktarılmasına ve virüslerdeki genlerin yatay aktarılmasına en azından yüzeysel bir benzerlik vardır. = ANTARTIKA'NIN ERIMESI  ; ANTIK VIRÜSLER ORTAYA CIKISI 
Hint teozofisi
 “Varlık birliği” görüşüne sahip olan Hint teozofisi, Batı teozofisine kıyasla daha karmaşık ve anlaşılması güç bir felsefeye sahiptir. 
Hint teozofisine göre dünyada yaşayan bir insan, üçü semavi, dördü dünyevi olmak üzere 7 unsurdan oluşur. Atma ya da atman (tasavvuftaki zat), manas (nefs) ve buddhi'den (sezginin kaynağı olan ruhani unsur) oluşan semavi ya da “yüksek trinite” gelişmek, mükemmel hale gelmek için dünyaya iner. Varlık dünyaya indiğinde bu semavi ya da yüksek trinite, linga-sharira (süptil beden), prana (hayati unsur), kama (hayvansal nefis) ve sthula sharira'dan (fiziksel beden) oluşan "dünyevi dörtlü"yle birleşir. Ölümsüz “yüksek trinite” dünyada pek çok yaşam geçirdikten sonra sonunda devachan adlı cennete gider ki, orası onun zaten asli vatanıdır. 

Virüsler

Mimivirüs adı verilen virüs, sputnik adlı uydu virüs tarafından enfekte edilebilir. Sputnik virüsünün genlerinde 13'ü herhangi başka hiçbir gene benzemekle beraber, 3 tanesi mimivirüs ve mamavirüs genleriyle yakın ilişkilidir. Bu genlerin mimivirüsün kendini paketlemesi sırasında edinilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bu bulgular, bazı uydu virüslerin, virüsler arasında yatay gen transferi yapabileceğini göstermektedir.Bakteriyofajların bakteriler arasında gen taşıması da buna benzetilebilir.

Likenler

"Likenler" Ernst Haeckel'den Artforms of Nature, 1904

Likenler ya da Lichenes; başlı başına birer organizma değildirler. Mantarlar ve fotosentetik alglerden meydana gelen simbiyotik birlikteliklerdir.

Şekil ve yaşayış bakımından kendilerini oluşturan alg ve mantarlardan tamamen ayrı bir yapı gösterirler. Renksiz bir mantar hifinden oluşan tallusun yapısına katılan fotosentetik canlı (fotobiyont), genellikle yeşil alg ya da bir siyanobakteridir; fakat bazı sarı-yeşil alglerden ve kahverengi alglerden de oluştukları bilinir. En çok Cyanophyta ve Chlorophyta'ya ait cinsler ve Xanthophyta ve Phaeophyta'dan bazı alg türleri görülür. Mantarlarda ise genellikle Ascomycetes (Asklı Mantarlar) ve az olarak Basidiomycetes'e (Bazidli Mantarlar) ait cinsler görülür.

Alg ve mantarın birbirleri ile birleşmeleri farklı şekillerde olabilir. Eğer alg ve mantar dağılımı homojen tek bir tabaka şekildeyse bu likenler; "Homeomerik liken", heterojen bir dağılım ve farklı tabakalar varsa "Heteromerik liken" olarak isimlendirilirler.

Homeomerik likenlerde, alg ve mantar ayrı bir katman oluşturmadan birleşir, tallus jelatini andıran müsilajımsı yapıdadır.Heteromerik likenlerde, üst kabuk katmanı (korteks) ile orta kısım arasında algler bulunur, diğer kısımlar sıkı ya da gevşek dizilmiş mantar hiflerinden oluşur. Çoğu liken bu grupta yer alır.

Likenler, birçok yerde bulunabilen organizmalardır. Morfolojilerine veya dış görünüşlerine göre;

  • Kabuksu likenler, genellikle kayalar üzerinde gelişen likenlerdir. Tallus kaya yüzeyiyle kısmen kaynaşmış kabuk biçimindedir. Kabuksu likenleri substrattan (ortam) bozulmadan ayırmak neredeyse imkânsızdır. Bazı liken türlerinin kayaları eritebilen enzimleri kullanarak kayanın içine doğru birkaç mm yol aldıkları da gözlenebilir. Bu grup likenlere "Endolitik likenler" de denir. 
  • Yapraksı likenler, tallusları loblar hâlinde olan ve genellikle rozetler oluşturan likenlerdir.
  • Dalsı likenler, ağaçlar bazen de kayalar üzerinde gelişen, oldukça büyük talluslu, sık dallanma gösteren likenlerdir.


Metabolizma

Likenleri oluşturan alg ve mantarlar arasında bazı fizyolojik iş bölümleri vardır. Simbiyotik organizmalardan alg, klorofil taşıdığından fotosentez yapar ve birliğin karbonhidrat gereksinimini karşılar. Mantar ise su ve madensel maddelerin alınmasında görev alır. Likenlerde metabolik aktivite su, ısı ve ışıkla değişkenlik gösterir. Su içeriği %65-90 arasında olduğunda fotosentez oranı artar, 15-20 °C fotosentez için en uygun sıcaklıktır. Depo maddesi olarak nişasta bulunur. Likenlerin metabolizmaları sonucu ekonomik öneme sahip bazı maddeler oluşur. Bunlar tıpta, boya sanayinde ve besin olarak kullanılan maddelerdir. Tıpta; öksürük ve göğüs hastalıklarında, diyabette, nefrit, nezle de ve iştah açıcı olarak kullanım alanları mevcuttur. İnsanlarca Lecanora esculenta ve ren geyiklerince Cladonia rangiferina besin olarak kullanılır.

Bir duvarda kabuksu bir liken

 Tallus yavaş gelişir, ağaç, toprak ve kayalar üzerinde bulunurlar. Üzerinde bulunduğu kayaları parçalayarak toprak oluşumuna katkı sağlarlar. 


Likenler - Vikipedi


&



Konak (biyoloji)

Biyolojide, daha küçük canlıları parazitizm, mutualism veya kommensalism gibi simbiyotik bir ilişki içerisinde vücudunda barındıran canlılara konak denir.Konak canlı, misafirine genellikle besin ve barınma imkanı sağlar. Virüslerin konak hücreleri, köklerinde azot bağlayan bakterileri barındıran baklagiller ve parazit kurtlara konak sağlayan hayvanlar örnek olarak sayılabilir. Botanikte daha spesifik bir örnek ise, bir tür ektoparazit olan mikropredatörlere besin kaynağı sağlayan konak bitkilerdir.

Simbiyoz

Simbiyoz, farklı türlere ait organizmalar arasında kurulan, devamlılık ve birbirlerine etki şekilleri bakımından farklılıklar gösterebilen ilişkiler biçimidir. Eğer birlikte yaşayan canlılardan birisi daha büyükse konak olarak adlandırılır.[1] Parazitizmde, konak zarar görürken, parazit yarar sağlamaktadır.[2] Kommensalizmde iki canlı birbirine zarar vermeden yaşarken, mutualizmde her ikisi de birliktelikten fayda görmektedir.[3]

Çoğu parazit hayat döngüsünün sadece bir kısmında parazit olarak yaşamaktadır. Bazıları konaklarıyla yakın ilişki içerisinde yaşamlarını sürdürmekte ve sadece çevresel ortam şartları kötüleştiğinde parazite dönüşmektedirler.[4]

Endoparazitlerde olduğu gibi, parazit ile konak çok uzun süreli bir ilişki sürdürebilirler. Asalak, konaktan besin ve diğer ihtiyaçlarını karşılar ancak onu öldürmez.[5] Parasitoid ise tam tersine hayatının büyük kısmını tek bir konakta geçirir ve sonunda konağın ölümüne sebep olur. Parasitoid tamamen gelişip hayatının diğer evresine geçmeye hazır hale gelene kadar konak hayatta kalır.

Parazitlik

Parazitler konaklarını ve konakları ile olan ilişkilerini sürekli değiştirdikleri, çok çeşitli evrimsel stratejilere sahiptirler. Parazitm, parazit ve konağın beraber evrimiyle birlikte, konakta parazite karşı direnç avantajı sağlayan veya tersine hastalığa sebep olabilen gen polimorfizmlerine sebep olabilir.


Parazitizmde konak türleri

Birincil konak ya da kesin konak parazitin olgunluğa ulaştığı ve fırsat bulursa seksüel üremesini gerçekleştirdiği son konaktır.

İkincil konak ya da ara konak, seksüel olgunluğa erişmemiş paraziti barındıran ve genellikle parazitin gelişimini ve hayat döngüsünü tamamlamak için ihtiyaç duyduğu ara konaktır. Çoğunlukla parazitin esas konağına ulaşabilmesini sağlayan vektörlerdir.

Hangi konağın kesin konak, hangisinin ikincil konak olduğunu anlayabilmek kolay değildir, hatta bazı durumlarda mümkün olmayabilir. Birçok parazitin hayat döngüleri henüz tam anlamıyla bilinmemektedir. Bazen daha önemli gibi gözüken canlı kesin konak olarak adlandırılır ve bu tanımlamanın hatalı olduğu anlaşılsa bile kullanılmaya devam edilebilir. Örneğin, çamur solucanlarından balıklarda dönme hastalığı için ara konak olarak bahsedildiği görülebilse de, bir miksospor olan parazit bu solucanlarda seksüel olarak üremektedir. Trişinoz hastalığına neden olan Trichinella spiralis isimli nematodun erişkinleri konağın sindirim sisteminde, olgunlaşmamış juvenil bireyler ise kaslarında yaşar ve aynı konak bu parazit için hem ara konak hem de son konak işlevi görmektedir. Uyku hastalığına neden olan Trypanosoma gambiense etkenlerinin birincil konağı çeçe sinekleri iken ara konağı insanlardır. Tenyaların karmaşık bir hayat döngüsü vardır, gelişimlerinin farklı dönemlerini farklı canlılarda geçirebilirler.

Paratenik konak bir ara konağa benzer, parazitin gelişim döngüsü için gerekli değildir. Paratenik konak parazitin gelişim aşamalarında gerekli olan bir konak değildir ve parazit bu konakta gelişim göstermez ancak dışarıda kalmasındansa paratenik konakta kalması canlı kalma süresini uzatır. Bu konaklar parazitin gelişim aşaması şemalarında dikkate alınmazlar.

Rastlantısal, Kör nokta konak genelde paraziti kesin konağınaa geçişini engelleyen, böylece parazit gelişimini tamamlayamamasına neden olan canlılardır. Örneğin insanlar ve atlar, yaşam çemberi normalde Culex sivrisinekleri ile kuşlar arasında devam eden Batı Nil Virüsü için rastlantısal kör nokta konaktır. İnsanlar ve atlar enfekte olabilir, fakat kanlarındaki virüs seviyesi, onları ısıran sivrisineklere geçebilmek için yeterli seviyeye gelemez.[10]

Rezervuar konak patojen organizmayı barındıran ancak hastalık belirtisi göstermeyen canlıdır. Buna rağmen patojene duyarlı diğer türler için bir enfeksiyon kaynağı oluşturur. Tek bir rezervuar konak pek çok kez yeniden enfekte olabilir.[

Konak aralığı

Konak aralığı bir parazitin veya organizmanın kullanabileceği konak çeşitlerinin toplamıdır. Aralığın dar vaya geniş olması, parazitin konak özgüllüğü göstermesine ve bu özgüllüğün derecesine bağlıdır. Örneğin bazı bakteriyofajlarda konak aralığı sadece bir bakteri suşu ile sınırlıyken, bazı helmintlerde kuşlardan, su canlılarına ve geviş getiren memelilerden, insanlara kadar uzanan bir aralık söz konusudur. İnsan parazitlerinde, konak aralığı parazitin ve hastalığın epidemiyolojisini etkiler. Mesela domuzların, kuşlar ve insanlar gibi farklı konaklardan gelen Influenza A virusleri ile enfekte olması, virüsün antijenik yapısının değişmesine neden olabilir. Ko−enfeksiyonlar, mevcut virüs suşları arasında genetik materyal değişimlerine fırsat tanır, hatta bu şekilde yeni bir suş ortaya çıkabilir. Mevcut virüs suşlarına karşı geliştirilen influenza aşıları bu yeni suşta işe yaramayabilir ve bu durumda için yeni bir virus aşısının hazırlanması gerekebilir.


Parazitik olmayan ilişkiler

Mutualist konaklar

Bazı konaklar, her iki organizmanın birbirine tamamen bağlı olduğu zorunlu mutualistik bir ilişki oluştururlar. Örneğin termitler bağırsaklarında yaşayan ve selülozu sindiren protozoalar için konaklık yaparlar. İnsan bağırsak florası da etkin bir sindirim için hayati rol oynar. Pek çok mercan türü ve diğer deniz omurgasızları, dokuları içinde bir tek hücreli alg olan zooksanthella'ları barındırırlar. Konak omurgasız, algler için korunaklı bir yaşam ortamı sunarken, kendisi de alglerin fotosentez ürünlerinden besin olarak yararlanır.

Bir başka önemli mutualist konak ilişkisi de, bir fungus ile konak damarlı bitkiler arasındaki simbiyoz türü olan mikoriza'dır. Fungus bitkinin fotosentez ürünleri olan karbonhidratlardan faydalanırken, bitki ise fungusun topraktan aldığı fosfatlar ve nitrojenlerden faydalanır. Bitki familyalarının %95'inden fazlasının köklerinde mikorizal yapılar bulunduğu gösterilmiştir.[15] Bir diğer bu tarz önemli simbiyoz, baklagiller ve nitrojen bağlayan bakteriler arasında, bitkinin köklerinde bulunan rizobiyum denilen nodüllerdedir. Fasulye, bezelye, yonca gibi baklagiller bu yolla azotu tutarlar ve tarlaların verimini arttırılar.

Kommensalist konaklar
Remoralar serbest yüzebilirler, fakat pürüzsüz yüzeylere tutunabilmelerini ve çaba harcamadan gezinebilmelerini (forezis) sağlayan emici yapılara sahiptirler ve hayatlarının çoğunu balina veya köpekbalığı gibi bir hayvana asılı olarak geçirirler. Ne var ki bu ilişki mutualistik olarak da değerlendirilebilir, çünkü genellikle temizlikçi balık olarak bilinmeyen remoralar, sıklıkla, parazit copepodlarla beslenirler. 

1. = ((((( Kopepodlar'ın fosil kayıtlarının günümüzden 110-120 MY öncesine kadar geri çekilmesini sağlamıştır.Çok uzun evrimsel tarihleri boyunca kopepodlar denizler, yeraltı suları, sürekli ve geçici tatlı ve acı sular ile nemli karasal habitatları da içeren tüm sucul biyotoplarda başarılı bir şekilde kolonize olmuşlardır. Antarktik göllerin donmuş yüzeyleri altında ve Nepal Dağları’nda 5540 m yükseklikte dahi bulunmuşlardır.[6] Bununla birlikte kopepodların yaşam alanları içine tatlısu ve denizel sedimentler, yeraltı suları, bataklıkların yanı sıra ağaç kovuklarındaki su birikintileri ve hatta atık araba tekerlekleri ve bromeliadların yaprakları arasında biriken su ortamları gibi kriptik habitatlar da bulunmaktadır. Ayrıca, serbest yaşayan siklopoid ve harpaktikoid kopepodlar orman tabanındaki nemli çürümüş bölge faunasının da önemli bileşenleridir.)))))

Çoğu yumuşakça, midye ve halkalı solucan kendilerini Atlantik atnalı yengecinin kabuğuna bağlarlar, bu durum misafir canlıların başka bir yerde yaşama şansları olmadığından mecburi bir kommensalizm sayılmaktadır.


2. = (((((  Nal yengeci veya at nalı yengeci; deniz ve acı suda yaşayan Limulina alttakımına bağlı bir hayvan familyasıdır.Yumuşak kumlu veya çamur tabanlı sığ sularda ve çevresinde yaşayan at nalı yengeçleri, ilkbahar gelgitlerinde gelgit bölgesinde ortaya çıkarlar. 450 milyon yıl önce ortaya çıktıkları göz önüne alındığında, at nalı yengeçleri yaşayan fosil kabul edilmektedir.2019'da yapılan moleküler analizlere göre, at nalı yengeçleri örümceğimsiler sınıfındaki Ricinulei familyasıyla kardeş gruptur. )))))

&


Rhizobia

Milyarlarca Rhizobiaceae türü bakteriyi barındıran kök nodülleri

Rhizobia (Yunanca rhiza = kök ve bios = yaşam) baklagillerin (Fabaceae) kök nodüllerinin içine yerleştikten sonra azotu fikse eden (diazotrofi) bakterilerdir. Rhizobia bağımsız olarak azot fiksasyonu yapamaz ve bir bitki konakçısına ihtiyacı vardır. Morfolojik olarak genelde gram negatif, hareketli, spor üretmeyen, basil yapısındadırlar.

(((((  Basil, çomak ya da çubuk biçimli bakteri türlerinin genel adıdır.Terim Türkçeye Fransızcadaki "bacille" sözcüğünden geçmiştir ve asıl kökeni ise Latincede "küçük çubuk" anlamına gelen "bacillum" sözcüğüdür. "Bacillum" ise yine Latince olan ve "sopa" anlamına gelen "baculum" sözcüğünün bir türevidir.Basil, bir bakteriyoloji terimi olarak, ilk kez 1853 yılında bakteriyoloji biliminin kurucusu olarak nitelendirilen Alman botanikçi Ferdinand Julius Cohn (1828-1898) tarafından kullanılmıştır. = Bacillus, çubuk ya da çomak şekilli, gram pozitif ve sporlu bir bakteri cinsidir. Bacillaceae familyasına dahildir. Sporları ısıya dayanıklıdır. Havada suda tozlarda dışkıda ve genellikle toprakta bulunur. Bacillus türleri zorunlu aerob veya fakültatif anaerob'durlar. )))))

Biyolojik azot bağlanması Alman tarım uzmanı Hermann Hellriegel ve Hollandalı mikrobiyolog Martinus Beijerinck tarafından keşfedilmiştir. Moleküler azotu amonyağa çevirmek için özgül enzimler kullanılır. 
Azot bağlanması yıldırım anında doğal olarak da oluşabilir.
=== Büyük bir tufanı konu alan bir mitte Nü Wa ve hem erkek kardeşi hem de eşi olduğuna inanılan Fu Xi bir çiftçinin çocukları olarak yer alırlar. Çiftçi bir gün Gök Gürültüsünü yakalar ve hapseder. Pazara inmesi gerektiğinde, çocuklarına ne olursa olsun Gök Gürültüsü'ne su vermemeleri gerektiğini tembih eder fakat o gittikten sonra kızı Gök Gürültüsü'ne su verir. Bunun üzerine hapsedildiği yerden bir anda taşarak çıkan Gök Gürültüsü iki kardeşe ağzından bir diş verir; onlara dişi ekmelerini söyler. Eve döndüğünde çiftçi olanları anlar ve büyük bir fırtınanın vuku bulacağını sezerek demirden bir gemi inşa etmeye başlar. Çocuklar ise dişi ekerler. Ekilen yerden bir asma türer ve asmada büyük bir su kabağı büyür. Su kabağının içini açan kardeşler, içinde de ektikleri dişe benzer birçok dişin olduğunu görürler. Fırtına yaklaşırken su kabağının içindekileri çıkarırlar ve tam zamanında su kabağına binerler. ===
Yaşamın başlangıcından beri, atmosfer ve okyanuslar azot içerir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi, büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Çünkü proteinlerin ve DNA'nın önemli bir bileşenidir. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Gaz halindeki azot (N2), atmosferin %78'ini oluşturur. Üçlü kovalent bağı, bu iki azot atomunu sıkıca bir arada tutar. Azot Döngüsü, daha çok biyosferin ince bir tabakasında gerçekleşir. Azot bileşikleri bu ince kabuk içinde birbirine dönüşür. Bu işlemlere azot döngüsü denir.
Bu zorunluluğu ise mikroskobik bakteriler ve baklagiller karşılamaktadır. 

1.) Bakteri bacterium), tek hücreli mikroorganizma grubudur. 
bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu, kimi virgül şeklinde olabilir. Yeryüzündeki hemen hemen her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır,[5] bunlar dünyadaki biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır.Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir.[11] Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, Antik Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur.


2.) Baklagiller (Fabaceae), Fasulye, bakla, nohut, soya, mercimek, bezelye gibi insan gıdası olarak kullanılan türler bu familyadandır. Baklagiller otsu bir yapıya sahip olabildikleri gibi odunsu bir yapıya da sahip olabilirler. Yalancı akasya, yabani keçiboynuzu, akasya, gülibrişim gibi türler odunsu yapıya sahiptir.

Rhizobia "kök nodülleri oluşturmak üzere baklagillerin köklerini enfekte eden toprak bakterileri grubu"na verilen genel bir isimdir. Rhizobia toprakta bulunurlar ve kökleri enfekte ederek nodül oluşturduktan sonra atmosferdeki azot gazını (N2) fikse ederek, daha kolay kullanılabilen nitrojen formlarına dönüştürürler. Nodüllerden kök hücrelerince alınan ve bitkinin diğer organlarına taşınan nitrojen yapıtaşı olarak kullanılır. Bitki öldüğünde nodüller bozunur ve rhizobia tekrar toprağa geçerek yaşamaya devam ederler veya yeni bir konak bitkiyi enfekte ederler.

Rhizobia - Vikipedi

Bu işlemi yapan mikroorganizmalar

                                                       

&



Mantarlar genellikle cinsel ve eşeysiz üreme sırasında sporlar üretir. Sporlar genellikle haploiddir ve hücrelerin mitotik bölünmesiyle olgun haploid bireylere dönüşür (paslar arasında Urediniosporlar ve Teliosporlar dikaryotiktir). Dikaryotik hücreler, iki haploid gamet hücresinin birleşmesiyle oluşur. Sporojenik dikaryotik hücreler arasında, karyogami (iki haploid çekirdeğin birleşimi) diploid hücre oluşturur. Diploid hücreler haplotik sporlar üretmek için mayoz geçirir.
Spore terimi, Yunanca σπορά (spora) kelimesinden türemiştir; spora kelimesi 'tohum, ekim' anlamına gelir ve σπόρος, sporos, 'eki' ve speirein (ekmek' kelimeleriyle ilişkilidir.  


































































































Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.)
Tarihçe
Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Bira üretiminde, ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dinî ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır.[2] Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbî amaçla kullanılmışlardır.[2][3] Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Devir’de (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa Paleolitik Devir'e (yontma taş devrine) kadar uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetli olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür.












Üremeleri











Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar.Her iki durumda da spor oluştururlar. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha çok hareket organeli (yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur.

Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar;

  • Somatik safha: Mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha,
  • Üreme safhası: Sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha.

Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar;

  • Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı,
  • Bir hücreden ibaret bir yapı,
  • Hifsi bir yapıdadırlar.
  • Hifler, renksiz, ince, uzun iplikler olup yan yana gelerek miselyum adı verilen dokuyu, miselyumlar da tallus adı verilen yapıyı oluşturur.

Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır.

Önemleri

 "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitki de mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları emer. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar.Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. 

Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yararlanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir.

Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içecek endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokfor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar. Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yararlanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır.

Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içeceklerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloidlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır.

Yetiştiriciliği

 Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar.

Zararları ve zehirlenme

Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir.

  • Mikozis, Fransızcadan geçen şekliyle mikoz(mycose), mantarların sebep olduğu hastalıkların genel ismi.

 Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir.Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar. Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar. Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felâketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'te ise Bangladeş'te Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur.

 "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır.

Su Mantarları

Suda yaşayan mantarlar eşeysiz olarak kamçılı zoosporlarla ve eşeyli üreme izogami, aniogami, oogami, gametagogami veya soma-togami ile olur.

Sümüksü Mantarlar :

Algsi Mantarlar :


Sınıflandırılmaları

Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları.

Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır. Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar; Âlem : Fungi

Bölüm : Chytridiomycota
Bölüm : Zygomycota
Bölüm : Ascomycota
Bölüm : Basidiomycota
Bölüm : Oomycota
Bölüm : Hypochytiridiomycota
Bölüm : Labyrinthulomycota
Bölüm : Plasmodiophora
Bölüm : Dictyosteliomycota
Bölüm : Acrasiomycota
Bölüm : Myxomycota




    



 




Ekonomik değerleri ve lezzetleriyle köylülerin bütçelerine ciddi katkılar sağlayan Morchella (Kuzu Göbeği) Mantarları iyi bir örnek teşkil eder. = Mantar - Vikipedi

                       &


Asklı mantarlar "bira mayası mantarları" diye de bilinir ve "Askus" (Yunanca: ἀσκός, askos) bu şubenin mikroskobik sporlarına verilen addır. Filogenetik olarak "Bazidyumlu mantarlara akrabadırlar. Birçok maya mantarları ve küf mantarları bu subeye dahildir.Çoğunluğu karada yaşasa da, çok az türü sularda yaşar.=Asklı mantarlar - Vikipedi

Mantar hastalığı, 50 kadar mantar türünün sebep olduğu çeşitli cilt ve tırnak hastalıklarıdır.Bu mantarlar, dış etkilere karşı dirençli mikroorganizmalar olup her türlü kötü şartlar altında hayatlarını devam ettirebilirler. Temizliğe dikkat etmeyen kimselerin vücuduna yerleşip fırsatını bulduklarında tahribatlarını yaparlar.Hayvanlarda da çok çeşitli mantar enfeksiyonları oluşur ve bazıları kedilerden Microsporum canis gibi hayvanlardan insanlara bulaşabilir. ((( Microsporum canis
 belirgin "kıllı" veya "tüylü" dokusu olan, beyaz, kaba tüylü, yayılan bir koloni oluşturur.
 Büyüme ortamının alt tarafında, mantar tarafından salgılanan metabolitler nedeniyle karakteristik koyu sarı bir pigment gelişir. Mantarın Sabouraud'ın agar (%4 glikoz), Mycosel veya pirinç ortamında büyümesi karakteristik parlak sarı pigment verir. )))
Mantar türleri 





Vücut mantarı; Cilt üzerinde pembe kırmızılıkta bir leke ile kendisini belli eder. Kırmızılık çevreye doğru yayılırken ortası iyileşmeye başlar. Böylece halka şeklinde kabarcıklar ve kabarcıkların üzerinde kepeklenmeler şeklinde asıl belirti olarak ortaya çıkar. 

Tedavisi



  • Hastalığa sebep olan mantar cinsi tespit edilmeden etkili bir tedavi mümkün değildir.
  • Kesin teşhis, cilt kazıntısının potasyum hidroksit eriyiği muamelesinden sonra, mikroskop altında incelenmesi ile konabilir.
  • Mantarın cinsine uygun antimikotik pomad, krem ve losyonlar kullanılır.
  • Geniş alanlara yayılmış mantar hastalığında harici tedaviye ilâveten, ağızdan griseofulvin ihtiva eden haplar verilir. 

  • Ayak mantarı; Doktora muayene olup mantarın cinsine göre vereceği antimikotik ilaçlar kullanılmalıdır.



  • Kafa mantarı;
  • Hastalık bulaşıcı olduğundan, hasta kişi iyileşme görülünceye kadar aile üyelerinden tecrit edilmelidir.
  • Tedavinin şekli, doktor tarafından, kafa derisi Wood ışığı altında incelendikten sonra tespit edilir. ((( Microsporum canis kafa derisi ve vücut bölgelerinde enfeksiyonlara neden olarak saç dökülmesiyle ilişkili oldukça iltihaplı yaralar yapar. Bu türün neden olduğu enfeksiyon enfekte dokuların parlak yeşil renkte parlamasına neden olan Wood'un lambası kullanılarak klinik olarak belirlenebilir.Saçkıran enfeksiyonlarının klinik değerlendirmesinde Wood lambasının sık kullanılmasına rağmen, M. canis ‘in teşhisinin yanlışlıkla pozitif olma ihtimali düşünüldüğünde ek testlerin mutlaka yapılmasını gerektirir.)))

  • Bacak ve kasık mantarı; Vücut mantarına benzer belirtiler gösterir. Halka biçiminde, yayılma temayülü olan, pembe kırmızı kabartılar şeklinde ortaya çıkar. Tedavi, mantarın cinsine uygun ilaçlarla gerçekleştirilir.

    Vücutta görülen mantar, bazen beyazdan açık kahverengiye kadar değişen, mercimek büyüklüğünde lekeler halinde başlamaktadır. Malassezia furfur isimli mantar tarafından yapılan bu deri hastalığı, lekelerin büyüyerek birleşmeleri ve deri üzerinde haritaya benzer alanlar oluşturması ile karakterizedir. Hafif pullanma da vardır. Tedavi, selenyum sülfür şampuanı, üç-dört gün müddetle, gece yatarken deriye sürülerek gerçekleştirilir. Sabah kalkınca, şampuanlı bölge yıkanır. Yıkanmasının sebebi, uzun müddet kaldığında deriyi tahriş etmesidir. = Mantar hastalığı - Vikipedi 


  • Siphonaptera veya Pire, Holometabola üsttakımına bağlı kanatsız, küçük, kan emici bir hayvan takımıdır.Genellikle köpek, kedi, insan, tavşan ve kümes hayvanlarında bulunurlar ve ısırdıkları yerleri uyuşturmak için kullandıkları salgı kaşıntı yaratır. Alerjik reaksiyon gösterildiği takdirde deride kızarıklıklar oluşur. Taşıdıkları Yersinia pestis adlı bakteri insanlara bulaştığında ölümcül hıyarcıklı veba hastalığı meydana gelebilir. Özel tasarlanmış ayakları sayesinde şu ana dek evrende bilinen en hızlı ivmelenmeye sahip canlıdır. Yerden fırlatılan bir uzay roketinden ağırlık-hız oranına göre yaklaşık 40 kat daha hızlıdır. Bu yüzden pireler ışınlanmış gibi anlık farklı yerlerde gözükür.=

  • Ökaryotlar (Latince: Eukaryota), hücrelerinde bir çekirdek ve genellikle de organeller içeren bir canlılar grubu arkeler ve bakterilerle beraber tüm canlıları kapsayan üç ana gruptan biridir.Ökaryotların genetik malzemeleri, zarla çevrili çoğunlukla bir ve nadiren de birden çok çekirdek içinde yer alırlar. (Grekçe: eu) ve çekirdek (Grekçe: karyon) sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hâli ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (evvel (Grekçe: pro-) ve çekirdek (Grekçe: karyon)). Çekirdeğin yanı sıra ökaryotların kloroplast veya mitokondri gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır. =Kloroplast, fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organeldir. Bitkilerin sadece yeşil kısımlarında bulunur. Bitkide besin ve oksijen üretilmesini sağlar. Fotosentez yapma yeteneği kazanmış bir çekirdeksiz ve organelsiz ilkin hücre (mavi alg) ve heterotrof (adrıbeslek) canlıların içerisine girerek simbiyoz yaşama uymuş bu şekilde kloroplastları meydana getirmiştir. Yani mavi algler kloroplastların evrimsel olarak atasıdır.=Simbiyotik iki canlının da fayda gördüğü simbiyotik yaşam formudur. "(+,+)" olarak ifade edilir. Örneğin liken birlikteliği ya da E.coli'nin bağırsakta B ve K vitaminine dayalı, kazan kazan esasına bağlı mutual (ortak, müşterek) birlikteliği mutualizm ilişkisidir. Bir başka örnek karıncaların Akasya bitkileriyle olan etkileşimidir.E.coli ilk olarak 1885 yılında Theodor Escherich tarafından bebek dışkısından izole edilmiş ve özellikleri belirlenmiştir. "E. coli, doğumdan birkaç saat sonra bebeklerin mide ve bağırsak sisteminde kolonize olur ve burada yaşar." E.coli suşları insan vücudunda herhangi bir olumsuz etki olmaksızın bir arada bulunur. 

  •  E.coli, konakçılarla karşılıklı yarar sağlayan bir birliktelik içinde yaşar ve nadiren hastalığa neden olur. Bununla birlikte, birçok hastalığa sebep olduğu için en yaygın insan ve hayvan patojenlerinden biridir. E. coli, enterit, idrar yolu enfeksiyonu, septisemi ve neonatal menenjit gibi diğer klinik enfeksiyonların önde gelen nedenidir.

  •  Bunlar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar dahil olmak üzere tüm ökaryot türlerinin yaklaşık yarısını oluşturur.Ökaryotlar genel olarak bitki, hayvan, mantar ve Protista olarak dört gruba ayrılırlar. 

  • Hemiptera (gerçek böcekler), Lepidoptera (kelebekler ve güveler), Diptera (gerçek sinekler), Hymenoptera (eşek arıları, karıncalar ve arılar) ve Coleoptera (böcekler), her biri 100.000'den fazla tanımlanmış türe sahiptir. = Yetişkin böcekler, göğüste iki çifte kadar kanat bulunan tek eklembacaklıdır. Kanatlı olsun ya da olmasın, yetişkin böcekler baş, göğüs ve karın olmak üzere üç parçalı vücut planlarıyla ayırt edilebilirler; göğüste üç çift bacakları vardır.

  • Tahta biti: yedi çift bacak, yedi gövde segmentler (artı baş ve kuyruk)

  • Beyaz Yılan Hanım (白蛇傳) (sözlük anlamıyla: Beyaz Yılan Efsanesi) herhangi bir yazılı formu ortaya çıkmadan önce, sözel gelenekte yer edinmiş bir Çin efsanesidir.Feng Menglong'un (馮夢龍), Ming Hanedanlığı dönemindeki Jing Shi Tong Yan (警世通言) isimli eserinde yer alan "Leifeng Pagodası'nda Sonsuza kadar Hapsolmuş Beyaz Yılan Hanım" (白娘子永鎮雷峰塔) hikâyenin kurgulanışının ilk örneği gibi gözükmektedir.
  • Baishe Zhuan, Hangzhou'da geçen romantik bir hikâyedir. İnsan formuna erişen bir yılanın bir adama aşık oluşunu anlatır.

  • AYET; magra ve köpekleri
  • Histoplasma capsulatum dünya genelinde Antarktika hariç yaygın görülen bir organizmadır. 1906 yılında Samuel Taylor Darling tarafından keşfedilmişlerdir. H. capsulatum, B. dermatitidis ve bir Güney Amerika patojeni olan Paracoccideus brasiliensis yakın zamanda tanımlanan bir mantar Ajellomycetaceae ailesinin üyeleridir. Dimorfiktir ve doğal ortamdaki küf benzeri (filamentli) büyüme formundan sıcak kanlı hayvan konakçısında tomurcuklanan küçük maya formuna geçer. Histoplazma capsulatum, B. dermatitidis gibi iki "+" ve "-" çiftleşme tipine sahiptir. 


  • ((( Tanrıça Nü Wa ve tanrı Fu Xi'yi gösteren bir betimleme. İkisinin de yılan vücuduna sahip olduğuna inanılırdı. Nüwa (elindeki pergel) ve Fu Xi (elindeki cetvel)Nü Wa (veya Nüwa) veya Nü Gua (veya Nügua) (Geleneksel Çince: 女媧; Pinyin: nǚwā), Çin mitolojisindeki bir yaratıcı tanrıça. Dört mevsim ve ayın döngüleri ayrımlarını belirledi. Aşağı baktı yeri inceledi. Dağlar, denizler, toprak, vs. Dağların güneş gören yönüyle, gölgede kalan yönünün ne kadar farklı olduğunu, gece ve gündüzün, soğuk ve sıcağın topraktaki etkilerini gözlemledi. Böylece tüm bu değişim ve dönüşümleri sağlayan bir enerjinin olacağına kannat getirdi. Bu enerjiye Çi (Qi) dedi. Çi'nin iki karşıt kutupla (Yin ve Yang) tezahür ederek tüm değişim ve dönüşümü yürüttüğünü saptadı. Tüm kainatın en temel ilkesinin bunlar olduğunu idrak etti.Fu Xi, aynı zamanda evrenin değişim ve dönüşümünü incelemek için Bagua (üçlü-dizim) yöntemini geliştirmiştir. Ölen Pan Gu'nun vücudunun ve varlığının farklı bölümleri doğal fenomenleri ve coğrafî şekilleri oluşturur: el ve ayakları kare olduğuna inanılan Dünya'nın köşelerini oluştururken, terinin yağmurları, nefesinin rüzgârları, kanının nehirleri, gözlerinden birinin Ay'ı birininse Güneş'i, vücudunun beş kutsal dağı oluşturduğuna inanılır. Bu mitle ilişkili bir nokta, bu genel yaratılış mitini insanın yaratılışı ile de ilişkilendirir: Pan Gu'nun vücudundaki pireler insanları oluşturur.
  •   İnsanlığın yaratılışına ilişkin bir mite konu olmuştur. Bu mite göre yalnızlıktan sıkılan tanrıça Nü Wa yeni bir yaratık olarak insanı sarı topraktan, kendi elleriyle şekillendirerek yaratır. Bununla birlikte zaman içinde bu işlemin çok uzun sürdüğünün ve eğer tüm Dünya'yı insanlarla kaplamak istiyorsa çok uzun bir süre bu işle uğraşması gerektiğinin farkına varır. Bunun üzerine bir ip alır ve ipi çamura batırır; daha sonra da bu ipi etrafında sallar. Etrafa saçılan çamur damlalarından insanlar oluşur. Nü Wa'nın eşi veya kardeşi olarak geçen bir tanrı da mevcuttur ve ismi Fu Xi'dir. Fu Xi ile birlikte tanrıça Nü Wa sıklıkla beline veya boynuna kadar insan vücuduna, daha sonrasında ise yılan vücuduna sahip bir şekilde betimlenir.
  •  +  Ekilen yerden bir asma türer ve asmada büyük bir su kabağı büyür. Su kabağının içini açan kardeşler, içinde de ektikleri dişe benzer birçok dişin olduğunu görürler.Dünya'da yaşayan tek kişiler artık kardeşlerdir. Bunlara bu olaydan sonra "Fu Xi Kardeşler" ismi verilir; Fu Xi Çince su kabağı anlamına gelmektedir. Kardeşler evlenir ve kız kardeş hamile kalır, bir et parçası doğurur. Bunun üzerine et parçasını küçük parçalara böler ve bir kağıda sararlar. Fakat esen rüzgâr sonucu et parçaları etrafa dağılır. Bu et parçalarından da insanlar oluşur.Bir başka büyük tufan miti ise İmparator Yu ile ilişkilidir. Bu mite göre Yu'nun babası Gun Yao tarafından Sarı Nehrin taşması sonucu oluşan selin kontrol altında tutulması ile görevlendirilir fakat sorunu 9 yıl boyunca çözemez. Bu sebeple Shun tarafından öldürülür ve Yu babasının yerine getirilir. Yu birçok kanal ve set inşa ettirir ve zorluk içinde geçen 13 yıl sonra sel sorunu çözülmüş olur.)))

  •  H. capsulatum'un enzootik ve endemik bölgeleri, kabaca mantarın toprakta, kuş dışkısı veya eşdeğer organik ürünlerle kontamine olmuş bitki örtüsünde ve mantarın toprakla ilişkili olarak nadiren meydana geldiği çevresel alanlarda bölünebilir. Martılar ve sömürge olarak yuva yapan diğer su ile ilişkili kuşların nadiren histoplazmoza neden olduğu bilinmektedir. Mağaralar, tavan araları ve içi boş ağaçlar da dahil olmak üzere yarasa yaşam alanları klasik H. capsulatum habitatlarıdır.Veya kuş dışkılarında bol miktarda bulunur.Bununla birlikte, salgınlar endemik bölgelerde inşaat projeleri tarafından ortalığa saçılan rüzgarla ilişkilendirilebilir: Klasik bir salgın, 1963'te Montreal'de metro inşaatı da dahil olmak üzere yoğun inşaat faaliyeti ile ortaya çıkmıştır. inşaat tozuna maruz kalan kişilerde, bağışıklığı baskılanmış hastalarda ve amfizem hastalarında ortaya çıkma olasılığı yüksektir. Organizma akciğer kalsifikasyonları içinde hayatta kalma eğilimindedir; bu nedenle, bağışıklık sistemi problemleri olan hastalarda yıllar sonra aktif enfeksiyonlara sebep olabilir. Vakaları sıklıkla akut pnömoniye benzeyen ancak genellikle kendi kendini sınırlayan bir hastalık olan akut pulmoner histoplazmoz olarak görülür.En sık H. capsulatum'a yeni maruz kalan çocuklarda veya aşırı derecede maruz kalan bireylerde görülür. Antijen reaksiyonlarından kaynaklanan eritematöz cilt hastalıkları, miyalji, artralji ve nadiren artritik durumlar gibi hastalığın gidişatını ağırlaştıran semptomlar görülebilir. Histoplazmozun bir diğer nadir formu, akciğerler arasındaki mediastinal boşluktaki lenf düğümlerinin iltihaplandığı ve sonuçta nekrotik hale geldiği, granülomatöz mediastinit olarak bilinen yavaş ilerleyen bir hastalığa sebep olur ve şişmiş düğümler veya drenaj sıvısı nihayetinde bronşları, superior vena kavayı, yemek borusunu veya perikardı etkileyebilir. Granülomatöz mediastiniti olan bireylerin bir alt grubunun, akciğerlere veya bronşlara basabilen veya sağ kalp yetmezliğine neden olabilecek kontrolsüz bir fibrotik reaksiyon geliştirdiği mediastinal fibroz, hastalığın ağır komplikasyonlarındandır. =  Histoplasma capsulatum - Vikipedi  +  Hastalığın meydana gelmesi için kişinin, mantar sporlarını soluması gerekir.Akut pulmoner histoplazmozis (APH) veya diğer adı ile Mağara hastalığı (Cave Disease), Histoplasma capsulatum isimli mantara ait sporların solunma yoluyla alınması sonucunda meydana gelen bir mantar hastalığı (mikozis)'dır.= Akut pulmoner histoplazmozis - Vikipedi



  • Epidermisin=Stratum spinozum


  • Üç tabakadan oluşur. En altta, destek dokusu olan kollajen, kan damarları ve salgı bezleri bakımından zengin dermis tabakası yer alır. Ortada stratum bazale denilen sürekli yeni hücrelerin yapıldığı tabaka vardır ki bu hücreler yavaş yavaş cildin üst tabakalarına doğru yolculuk yaparlar ve yaklaşık 14. günde artık canlılıklarını kaybetmeye başlayarak en üstte birikirler ve stratum korneumu (boynuzsu tabaka) oluştururlar. Stratum bazalenin üstünde yer alan tabaka Stratum spinozumdur. Bu iki tabakaya histologlar Stratum germinativum da demektedirler..Normal bir cildin sağlığını sürdürebilmesi için en üstteki ölü hücrelerin sürekli dökülüp yenilenmeleri gerekir. Çünkü dökülüp yenilendikçe yeni deri 'daha temiz' olur. İnsan derisi kendini yaklaşık her 28 günde bir yeniler. Erkek cildi kadın cildine nazaran daha kalındır ve bu yüzden kendini yenileme süreci daha uzundur.
  • Örtü sistemi, hayvan anatomisinde sıklıkla bir hayvanın en büyük organ sistemidir. Deri, saç, tüyler, pullar, tırnaklar ve deri bezleri ile onların ürünlerini (ter gibi) kapsar. Botanikte ise örtü sistemi bir ovülün örtüsüne verilen isimdir. 
  • Latince integumentum yani "kaplamak/örtmek"ten gelir.
Amorf katı atomların kararlı bir kristal yapıya sahip olmadığı katılar için kullanılan terim. 
 Yunanca, morphé (şekil) kelimesinden türemiştir.Şekilsiz katı da denmektedir. 
Amorf katılar, gelişigüzel bir yapı gösterebilirler. Uzun süre beklemede akışkan olduğu gözlenmektedir. Genellikle sıvı halinin ani olarak soğutulmasıyla elde edilirler. Örneğin; cam, lastik ve plastikler bu türdendir. Bu tür maddeler şekilsiz olduğu için amorf grubuna girerler.Amorf katılar belli bir sıcaklık aralığında gitgide yumuşarlar ve akıcılık kazanırlar. Yumuşamanın başladığı bu noktaya camsı geçiş sıcaklığı denir.






  • Erime noktası, kristal ve saf olan bir maddenin katı halden sıvı hale geçtiği belirli bir sıcaklıktır.
  • Moleküler yapılarda zayıf çekim kuvveti vardır. Bu tür kovalent maddeler, alçak kaynama sıcaklık değerli sıvılar (etanol gibi) ve alçak erime sıcaklık değerli (iyot ve katı CO2 gibi) katılardır.
  • Etanol iki karbonlu bir monoalkoldür. Dimetil eterin izomeridir. Etanol uçucu, renksiz bir sıvıdır. Günışığında fark edilmeyen mavi, dumansız bir alevle yanar.Su ile tamamen karışır ve bir azeotrop oluşturur.

  • Camsı Geçiş Sıcaklığı,"Tg" polimerik malzemelerin temel ayırt edici özelliklerinden birisi. Maddenin camsı özelliklerini kaybedip viskoz özellikler kazanmaya başladığı sıcaklık sınırıdır. Erime sıcaklığından her zaman daha düşüktür. Camsı geçiş sıcaklığını etkileyen faktörler; dallanma ve çapraz bağ. Çapraz bağ varsa bağ dönmesi zorlaşır ve Tg artar. Dallanma varsa hacim artar,yoğunluk azalır ve Tg azalır.

  • Oksijenli solunum, (aerobik solunum) organik besinlerden oksijen yoluyla ATP elde etme işidir. Hücrelerdeki bazı kimyasal tepkimelerde kullanılan enerjinin oksijen kullanılarak açığa çıkarılması demektir. Biyoloji ders kitapları sık sık hücresel solunum sırasında glikoz molekülü başına 38 ATP molekülü (2 glikolizden, 2 Krebs döngüsünden, 34 kadar elektron taşıma sisteminden) 
  • Üç şekilde incelenir:

    1. Glikoliz (sitoplazmada)
    2. Krebs devri [Karbon (C) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin matriksinde)
    3. Elektron taşıma sistemi [Hidrojen (H) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin kristasında)


  • Örneğin, insülin, interferon gibi insan proteinleri, hepatit B virüsünün kabuk proteinleri (aşı üretimi için) maya tarafından üretilebilmektedir.
  • Mayalar da diğer mantarlar gibi, eşeyli ve eşeysiz olarak üreme döngülerine sahiptirler. En yaygın görülen vejetatif çoğalma şekli tomurcuklanma'dır. Tomurcuklanmada ana hücreden tomurcuk veya yavru hücre adı verilen bir yapı gelişir. Ana hücrenin nukleusu bir yavru nukleus oluşturmak üzere bölünür ve yavru nukleus tomurcuğa taşınır. Tomurcuk, ana hücreden ayrılıp yeni bir hücre oluşturuncaya dek büyümeye devam eder.[9] Oluşan yeni hücre genellikle ana hücreden daha küçüktür. Schizosaccharomyces pombe gibi bazı mayalar tomurcuklanma yerine bölünerek çoğalırlar ve aynı boyutta iki yavru hücre meydana getirirler.
Genellikle, besin azlığı gibi çevresel stres koşullarında haploid hücreler ölürler, ancak aynı ortamda diploid hücreler sporla eşeyli üreme (mayoz) yoluna giderler ve haploid sporlar oluştururlar. Haploid sporlar ise yetişkin hale geldiklerinde, konjugasyon yoluyla tekrar diploid hücreleri oluştururlar.
Çoğu maya, yüksek şekerli çevresel nümunelerden izole edilebilir. Meyvelerde, örneğin üzüm, elma veya şeftaliden, bitki özsuyu sızmalarında bulunur. Bazı mayalar toprak ve böceklerde bulunurlar.

  • Sülfürik(VI) asit ya da halk arasında bilinen ismi ile zaç yağı, H2SO4, güçlü bir mineral asididir. Olası kâşifi 8. yüzyıl simyacısı Cabir bin Hayyan tarafından yenime uğratıcı, renksiz ve yoğunluğu yüksek sıvı olarak tanımlanmıştır. Suda her konsantrasyonda çözünebilir. Büyük ölçüde korozif oluşu, güçlü asidik yapısından ve dehidrasyon özelliğinden kaynaklanmaktadır.
  • Korozyon, metal veya metal alaşımlarının oksitlenme veya diğer kimyasal etkilerle aşınma durumu. Demirin paslanması, alüminyumun oksitlenmesi korozyona örnek olarak verilebilir. Türkçeye yabancı dillerden giren korozyon sözcüğü; yenme, kemirilme gibi anlamlarla alakalıdır. Aşınma, çürüme, paslanma, bozulma ve yenim gibi sözcüklerle karşılanabilir.Metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile tepkimeye girerek, önce iyonik hale ve oradan da ortamdaki başka elementlerle birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar; yani kimyasal değişime uğrarlar ve bozulurlar. Sonuçta metal veya alaşımın fiziksel, kimyasal, mekanik veya elektriksel özelliği istenmeyen değişikliklere (zarara) uğrar.Korozyon, metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucu, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan, doğal olarak meydana gelen olaydır.elektro-kimyasal veya kimyasal korozyon farklı olur. Makinalar üzerindeki mutad korozyon tertibatı genel olarak elektro-kimyasal olaylardan ileri gelmektedir.
  • Galvanik bir çiftte, daha aktif metal (anot) hızlandırılmış bir hızda aşındırır ve daha asil metal (katot) daha yavaş bir şekilde korozyona uğrar. Ayrı ayrı batırıldığında, her metal kendi hızıyla paslanır. Hangi tür metal (ler) galvanik seriyi izleyerek kolayca belirlenebilir. Örneğin, çinko genellikle çelik yapılar için kurban bir anot olarak kullanılır. Galvanik korozyon, denizcilik endüstrisinde ve suyun (tuz içeren) temas borularının veya metal yapıların büyük ilgi alanındadır.Anodun nispi boyutu, metal türleri ve çalışma koşulları (sıcaklık, nem, tuzluluk, vb.) Faktörleri galvanik korozyonu etkiler. 


  • "Polimer" terimi Yunanca πολύς (polus, "çok" anlamına gelir) ve μέρος (meros, "parça" anlamına gelir) kelimesinden türemiştir ve yapısı çok sayıda tekrar eden birimlerden oluşan, yüksek nispi moleküler kütle ve eşlik eden özelliklerden kaynaklanan büyük molekülleri ifade eder.
  • Monomer (mono-, "bir" + -mer, "kısım"), diğer monomer molekülleri ile birlikte reaksiyona girerek daha büyük bir polimer zinciri veya üç boyutlu bir ağ oluşturabilen bir moleküldür, bu sürece polimerizasyon adı verilir.
  • +
  • Desmosomlar hücre organeli değildir. Sadece hücre yüzeyinde plazma zarı farklılaşmalarıdır. Desmosomlar geometrik şekilleri, simetrik durumları, hücre yüzeyine dağılışları, benzer ve farklı hücreler arasında oluşları


  • Hücre











Çoğu M. canis enfeksiyonu, cins atası Arthroderma otae ‘nin "-" çiftleşme suşundan kaynaklanır.

 Zoofilik bir dermatofit olarak kabul edilir.Tür ismine rağmen ("canis" köpekleri ifade eder), 
M. canis'in doğal konukçusu evcil kedidir. Ancak bu tür köpekleri ve atları da kolonize edebilir. Her durumda deri ve kürkde barınır.Bu nedenle hayvanlar özellikle kediler ve köpeklerin bu mantarın konakçıları olduğuna inanılırken, bazen insanlarda mantarın ikincil enfeksiyonlara neden olabileceği konakçılarıdır.Microsporum canis, evcil hayvanlarda saçkıran enfeksiyonunun, insanlarda özellikle de çocuklarda tinea capitis ve tinea corporis enfeksiyonlarının nedeni olarak tanımlanmıştır. İnsanlara, enfekte evcil hayvanlarla doğrudan veya dolaylı temasla bulaşır.Microsporum canis genellikle saç ve deriyi kaplar ancak bazı tırnak enfeksiyonları da bildirilmiştir.Saç telleri enfekte olduğunda M. canis, mantarın iç sporlar oluşturmadan saç gövdesinin dışını sardığı ectothrix tipi bir enfeksiyona neden olur. 
Canesten (klotrimazol) antifungal krem:

İtrakonazol, bir dizi mantar enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan bir mantar önleyici ilaçtırİtrakonazol 1978'de patentlenmiş ve 1992'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tıbbi kullanım için onaylanmıştır.


Antoine-Laurent de Lavoisier (/ləˈvwɑːzi/ lə-VWAH-zee-ayFransızca telaffuz: [ɑ̃twan lɔʁɑ̃ də lavwazje]; 26 Ağustos 1743, Paris – 8 Mayıs 1794, Paris[4] ayrıca Fransız Devrimi'nden sonra Antoine Lavoisier), 
Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar, yanan nesne bir miktar kül bırakarak yok olur.
Yürürlükteki kurama göre, yanma; yanan nesnenin flogiston denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakımından en zengin nesnelerdi. 1756'da İskoç kimyageri Joseph Black "sabit gaz" dediği karbon dioksidi buluncaya dek bilinen tek gaz hava idi. İngiliz kimya bilgini Joseph Priestley daha sonra deneysel olarak 10 kadar yeni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun "yetkin gaz" dediği, ileride Lavoisier'nin "oksijen" adını verdiği gazdır.
Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz.Priestley, hidrojen ve oksijen karışımı bir gazı elektrik kıvılcımıyla patlattığında bir miktar çiyin oluştuğunu görmüştü. Aynı deneyi tekrarlayan Cavendish daha ileri giderek patlamada "yanıcı" gazın tümünün, normal havanın ise beşte birinin tüketildiğini, öylece oluşan çiyin ise arı su olduğunu saptar.

Kütlenin korunumu kanunu ilk kez Nasîrüddin Tûsî tarafından 13. yüzyıl ortaya atılmışsa da bu ilk sürümde eksiklikler mevcuttu; Maddenin yapısının değişebileceğini fakat yok olamayacağını yazmaktaydı.

Yakup'un Merdiveni ile havadan üretilen yapay plazma

1789'da yayımlanan Traité Élémentaire de Chimie adlı yapıtı, kendi alanında, Newton'un Principia'sı sayılsa yeridir. Biri modern fiziğin, diğeri modern kimyanın temelini atmıştır.Lavoisier'i bilim tarihinde önemli hale getiren bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılık olmuştur. Bu özelliği ona "Kütlenin Korunumu Yasası" diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlamıştır. Lavoisier, kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:

Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var edilmediği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kaldığı, elementlerin tüm bileşimlerinde nicel ve nitel özelliklerini koruduğu gerçeğini tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz demiştir ve modern kimyanın temelini atmıştır.

Argon; İnert gaz veya atıl gaz, belirli şartlar altında kimyasal reaksiyona girmeyen bir gazdır. 
1785 yılında havada argon olduğu ilk defa Henry Cavendish tarafından iddia edilmiş ve 1894 yılında Lord Rayleigh ve William Ramsay tarafından keşfedilmiş. İnert bir elementtir. Gaz ve sıvı formda bulunabilir. Havada bulunur ve saf olarak havadan ayrıştırılması ile elde edilir.

Bir plazma lambası ; 
Plazma sözcüğü, fizik yazınında ilk olarak 1923 yılında Irving Langmuir tarafından kullanılmıştır. Elektromanyetizma ile güçlü etkileşimleri nedeniyle plazmalar, yapıları ve hareketleri bakımından katı, sıvı ya da gaz hâlde bulunan maddelerinkini çok aşan bir karmaşıklık sergiler. 

Yıldız, ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan, karanlık uzayda ışık saçan, gökyüzünde bir nokta olarak görünen plazma küresidir.

Yıldızların parlamasının nedeni ise, çekirdeklerinde meydana gelen çekirdek kaynaşması (füzyon) tepkimelerinde açığa çıkan nükleer enerjinin yıldızın içinden geçtikten sonra dış uzaya radyasyon (ışınım) ile yayılmasıdır.Astronomlar bir yıldızın tayfını, parlaklığını ve uzaydaki hareketini gözlemleyerek o yıldızın kütlesi, yaşı, kimyasal bileşimi ve bunun gibi birçok özelliğini belirleyebilir. Sıcaklık ve parlaklık durumuna göre işaretlendikleri Hertzsprung-Russell diyagramı (H-R diyagramı), yıldızların güncel yaşını ve gelişim sürecindeki aşamasını belirlemek için kullanılır.Yıldız gelişiminin ilk halkası; hidrojen, bir miktar helyum ve çok az miktarda daha ağır elementlerden oluşan ve içe doğru çökmeye başlayan bir madde bulutudur. 

Yıldız çekirdeği yeteri kadar yoğunlaştıktan sonra içinde bulunan hidrojenin bir kısmı sürekli olarak çekirdek kaynaşması tepkimesiyle helyuma çevrilir. Yıldızın geri kalan kısmı, açığa çıkan enerjiyi, ışınım ve konveksiyon birleşimiyle çekirdekten uzağa taşır. Bu süreçler yıldızın kendi içine doğru çökmesini engeller ve enerji, yıldız yüzeyinde bir yıldız rüzgârı yaratarak dış uzaya doğru ışınım yoluyla yayılır.

Çekirdekteki hidrojen yakıtı bittikten sonra, en azından Güneş'in kütlesinin beşte ikisi kadar bir kütleye sahip olan yıldız[4] genişleyerek, daha ağır olan elementler çekirdekte ya da çekirdeğin etrafında kabuk hâlinde kaynaşarak kırmızı bir dev hâline gelir. Daha sonra maddenin bir kısmı yıldızlararası ortama salınarak, ağır elementlerin daha yoğun olacağı yeni bir yıldız nesli yaratacak şekle dönüşür.[5] Küçük yıldızlar, yaşamlarının sonuna geldiğinde sakin bir patlamayla ölürler. Ancak Güneş'ten milyonlarca kat daha büyük olan yıldızlar, ömürlerinin sonunda büyük ve korkunç bir patlamayla ölürler ve enerjilerini uzaya salarlar. Bu patlamaya süpernova patlaması denir. Bir süpernova patlaması sırasındaki yıldızın parlaklığı, bulunduğu galaksideki tüm yıldızların toplam parlaklığına yaklaşır. Güneş'ten en az 20 kat daha ağır olan yıldızlar, süpernova patlamasından sonra bir kara deliğe dönüşürler.

Plazma için, iyonlaşma gereklidir. Terim olarak "plazma yoğunluğu" genellikle "elektron yoğunluğu"nu kapsar, hacim başına serbest elektron sayısına karşılık gelir. Bir plazmanın iyonlaşma derecesi, atom oranının elektron kaybetmiş ya da kazanmış olduğu sıcaklıkla kontrol edilir. Hatta parçacıklar %1 daha az iyonize edildiğinde, kısmen iyonize gazı, plazma özelliğini elde edebilir. (yani manyetik alanlara tepki ve yüksek elektriksel iletkenlik.).+ Kritik iyonlaşma hızı bir iyonize plazma ve kaçar bir iyonlaşma işlemi gerçekleştiğinde bir nötr haz ile arasındaki göreceli hızdır. Kritik iyonlaşma işlemi iyonlaşmayı ve plazma termal enerjili bir hızlı akış hazın kinetik enerjisinin dönüştürülmesi için gereken genel bir mekanizmadır. Genel olarak kritik olaylar sistemlerde tipik ve keskin bir mekansal ya da zamansal özelliklere neden olabilir.

Dünya'nın kutuplara yakın bölgelerdeki uzaya fışkırır oksijen, helyum ve hidrojen iyonları gösteren, Dünya'nın plazma çeşmesinin Sanatçı sunumu. Kuzey kutbunun yukarısında gösterilen soluk sarı alan, uzaya Dünya'dan geçmiş gazı temsil eder; atmosfere dökülen plazma enerjisi olan yeşil alan kuzey ışıklarıdır.

Azot ya da nitrojen, simgesi N olan bir element olup atom numarası 7'dir. Renksiz, kokusuz, tatsız ve inert bir gazdır. Azot, dünya atmosferinin yaklaşık %78'ini oluşturur ve tüm canlı dokularında bulunur. Azot ayrıca, amino asit, amonyak, nitrik asit ve siyanür gibi önemli bileşikler de oluşturur.
Azotun 1772'de, onu zehirli hava veya sabit hava olarak adlandıran Daniel Rutherford tarafından resmen keşfedildiği kabul edilir. Havayı oluşturan maddelerden birinin yanma olayında yer almadığı, Rutherford tarafından biliniyordu. Azot, yaklaşık aynı tarihlerde Carl Wilhelm Scheele, Henry Cavendish ve Joseph Priestley tarafından da araştırılmaktaydı.

 Antoine Lavoisier de azotu, Yunanca αζωτος (azotos) "cansız" anlamına gelen azote olarak adlandırmıştı. Azot için kullanılan diğer sözcük, nitrogène, 1790 yılında Fransız kimyager Jean Antoine Chaptal tarafından, Yunanca "sodyum karbonat" anlamına gelen nitron ile, Fransızca "üreten" anlamına gelen ve yine Yunanca kökenli gène sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıktı.

 Azot, hayvan dışkılarının, üre ve ürik asit halinde büyük kısmını oluşturur. Moleküler azot, büyük oranda Satürn'ün uydusu Titan'ın atmosferinde bulunur. Ayrıca, yıldızlar arası uzayda da varlığı David Knauth ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalarla saptanmıştır.Moleküler azot, atmosferde reaktif değildir fakat doğada, canlı organizmalar (bakteriler) tarafından biyolojik ve endüstriyel anlamda faydalı bileşiklere dönüştürülür. 





Tedavi; Microsporum canis enfeksiyonları topikal mantar önleyici etkenler ile kolayca halledilebilir. Ancak şiddetli vakalar griseofulvin, itrakonazol veya terbinafin ile sistemik tedavi gerektirebilir.













Kanser Bikarbonat tedavisiKanser bir mantardır! Bu tedavi hiç zararlı değildir ve kaybedecek bir şeyin yok. Zamanımızın en zor ve ölümcül hastalığının gerçek tedavisini bulmak ahlaki ve etik sorumluluğumuzdur diyor 

Dr. Simonchini.

Yaklaşık yüz yıl önce, kansere genlerin yanlış çalışmasından kaynaklanan büyük bir teori vardı; bu da hastalığın hücre içi olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte, bence kanser mantar enfeksiyonu ve özel bir hücresel olgu “diyor Dr. Simonchini, tıb camiasında şok etkisi yarattı bu iddiası.


Candida Mantarı nedir?

Bitki dünyasında, tümör mantar enfeksiyonlarından kaynaklanır ve insanlarda aynı gerçekleşir. Mantarlar daima onlarla birlikte bir tümör taşırlar – bu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, bilim adamları hastalık ortaya çıktıktan sonra geliştiklerini düşünüyorlar.

Simonchini mantarlar kanser yaratır, bağışıklık sistemimizi zayıflatır ve ardından tüm vücuda saldırır. Her kanser türü, çeşitli çalışmalarla doğrulanan Candida mantarından kaynaklanır. Zamanla dokularımız zayıflar ve yorgun olurlar ve tanımlanamayan hücreler üretmeye başlarlar. Simonchini‘ye göre, kanser deforme olmuş hücrelerin toplandığı ve kolonileri oluşturduğu bir yapıdır.

____ ! Straussman, "Daha fazla bakteriye sahip olan tümörlerde daha fazla mantar olduğunu ve daha az bakteriye sahip olanlarda daha az mantar olduğunu gördük" diyor:

"Bu noktada sadece bazı tümörlerin içlerindeki mikropların varlığı açısından daha kısıtlayıcı, bazılarının ise daha müsamahakâr olduğu varsayımında bulunabiliriz."

Tıpkı bakterilerde olduğu gibi, bu mantarlardan bazıları bağışıklık sistemini tümör lehine manipüle ediyor gibi görünüyor. Malassezia globosa mantarının bir tür pankreas kanserinin gelişimini hızlandırdığı tespit edildi.

2022 'de yapılan bir çalışmada Candida mantarının yaygın olduğu mide kanserlerinde, iltihaplanmaya yol açan tümör genlerinde artış görüldüğü ve Candida DNA'sı bakımından zengin kolon tümörlerinin metastaz ihtimalinin daha yüksek olduğu belirlendi. Cornell Üniversitesi'nde mikrobiyolog Iliyan Iliev, bunun "Candida sayısındaki artışın bağırsak epitel bariyerinin [bağırsağı kaplayan hücreler] kaybıyla ilişkili olabileceğinden kaynaklanabileceğini" söylüyor. ______


Karbonat

Simonchini, “Bu mantar kolonilerine saldırabilecek şeyleri tespit ettim – kanser için, karbonat ve iyot tentürü cilt kanseri için en iyi madde” diyor Dr. Simonchini. Pek çok çalışma, karbonatın kansere karşı hücresel hareketi olduğunu doğrulamıştır.

kanser tedavisi - sodium bikarbonat











Tedaviyi hastalarımda 20 yıldan fazla kullandım. Bu hastaların birçoğu, doktorlar onlara şans tanımadıklarında bile, hastalığı iyileştirdi. Bir tümörü ortadan kaldırmanın en iyi yolu, sindirim kanülleri için lavman, beyin ve akciğer tümörleri için intravenöz enjeksiyon ve üst solunum sistemindeki tümörler için inhalasyon olarak uygulanabilen karbonat ile temasa girmektir.

“Meme, lenf sistemi ve subkutan tümörler lokal perfüzyon ile tedavi edilebilir. İç organ tümörleri, direkt olarak arterlere uygulanarak karbonat ile tedavi edilmeli ve her kanser türünün uygun dozu ile tedavi edilmesi önemlidir” diyor Dr. Simonchini. Karbonatın yan etkisinin susuzluk ve zayıflamadan başka bir şey olmayacağını söylüyor.


Özetle

Yukarıdaki yazı biraz bilimsel o yüzden size daha açık bir şekilde özetliyoruz. Kanserin nasıl tedavi edildiğini yazmak gerekirse, her gün 1-2 çay kaşığı karbonatı bir su bardağı suya karıştırıp içeceksiniz. Olay bu kadar basit. Bunu bulan doktorun başka yöntemleri de var. Olayın özü vücudun alkali hale getirilmesi.

Kanserin asıl sebebi mantarlar. Candida Mantarı yani, yediğimiz içtiğimiz genetiği oynanmış yiyecekler, işlenmiş gıdalar, cipsler, kolalar hepsi ‘asidoz’a yol açıyor. Asidoz demek hücrelerin oksijen alamaması demek. Oksijen alamayan hücre çürüyor.

Çürüyen hücre de mantar oluşuyor. Mantarların yayılmasını önlemek için, vücut mantarların etrafını sarıyor ve bu da tümörleri oluşturuyor. Doktorlar tümörü kesip aldıklarında mantarlar diğer yerlere de yayılıyor.


Kanser PH ilişkisi

Tüm bunları günlerdir yaptığım araştırmalarda izledim. Asidozun çaresi ne niye baktığımda vücudun PH seviyesinin yükseltilmesi gerektiğini okudum. Ph nasıl yükselir diye baktım, karbonatlı su bunu yapıyor. Karbonatın mide ülseri olanlar hariç zararı yok. Siz de araştırın göreceksiniz. Olay bu kadar basit aslında,

Hasta olmamak için her gün 1 çay kaşığı karbonatlı su içebilirsiniz. Bunu yarım çay kaşığı sabah, yarım çay kaşığı akşam 1 bardak suya karıştırıp 3dk bekleyip iyice karışmasını bekleyin sonra tekrar karıştırıp için. Her beden ve her bedenin göstereceği tepki farklı olucak’tır. Çünkü herkesin farklı beslenme biçimi var. Bundan dolayı herkesin kendi bedenini dinleyip buna bağlı olarak karbonat miktarını ayarlaması gerekir.

Unutmayın karbonatı eczaneden alacaksınız kabartma tozunu içmeyin!

Önemli not: Eğer yüksek Tansiyonunuz varsa ya da yaşlıysanız Karbonatlı suyu içtikten sonra Kanape ya da yatağa 10 – 20 dk uzanıp dinlenin. Bazı insanlarda tansiyonda yükselme yaratabilir ama kısa sürer bu.

Kaynak: http://www.kadinlarinsayfasi.com/2018/03/07/italyan-doktordan-sok-iddia-kanser-yontemle-kolayca-ortadan-kaldirilabilen-bir-mantardir/ 

&


"Bikarbonat" terimi, 1814 yılında İngiliz kimyager William Hyde Wollaston tarafından ortaya atıldı. [4][5] İsim, önemsiz bir isim olarak yaşamaya devam ediyor.

Bikarbonat, fizyolojik pH tamponlama sisteminde hayati bir biyokimyasal rol oynar. 

Ayrıca, bikarbonat sindirim sisteminde önemli bir rol oynar. Yüksek asidik sindirim suları yiyeceklerin sindirimini tamamladıktan sonra midenin iç pH'ını yükseltir. Bikarbonat ayrıca ince bağırsaktaki pH'ı düzenlemek için de görev yapar. Pankreastan salgın hormonuna yanıt olarak salınarak mideden onikili kişiye giren asidik kimemi nötralize eder. 

Karbonat sertliği, karbonat varlığının neden olduğu su sertliğinin bir ölçüsüdür (CO2−
3
) ve bikarbonat (HCO
3
) Anions. Karbonat sertliği genellikle ya KH (dKH) derecesi (Almanca "Karbonathärte"den) ya da kalsiyum karbonatın milyonda kıstı (ppm) cinsinden ifade edilir CaCO
3
ya da gram CaCO
3
litre|mg/L).

Bir sulu çözelti, litre su başına 120 mg NaHCO3 (karbonat) içeren bir çözelti, karbonatın molyar kütlesi 84.007 g/mol olduğundan, 1.4285 mmol/l bikarbonat içerir.

Karbonat çeşidinin oksidasyonu, yapıya nüfuz etmese bile gliserol veya glikoz gibi hidroksil içeren organik bileşiklerle ıslanarak yavaşlatılabilir.

Yeşil pas bileşikleri, demir ve çelik yüzeylerde oluşan yeşil korozyon kabuklarında, aerobik ve anaerobik koşullarda, klorür, sülfat, karbonat veya bikarbonat gibi anyon içeren su ile tanımlanmıştır.

Örneğin, karbonat yeşili pas, demir(II) sülfat çözeltilerinin karıştırılmasıyla hazırlanabilir FeSO
4
ve sodyum hidroksit; sonra yeterli miktarda sodyum karbonat eklendi Na
2
CO
3
Çözelti ve ardından hava oksitasyon adımı gelir. 

Karbonat yeşili pas filmleri de demir plakaların elektrokimyasal oksidlenmesinden elde edilmiştir. 


&




Patojen

Bu fotomikrograf, "Shigella dizanterisi" veya "Bakteriyel dizanteri" olarak da bilinen şigellozlu bir hastada dışkı eksüdalarını göstermektedir. Shigella ile enfekte olan kişilerde genellikle bakteriye maruz kaldıktan bir veya iki gün sonra başlayan kanlı ishal, ateş ve mide krampları görülür. Şigelloz genellikle 5 ila 7 gün içinde düzelir.

Patojen, hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde.

Bu terim çoğunlukla çok hücreli organizmaların işleyişini ve hücre bütünlüğünü bozan yapılar için kullanılır; ancak bunun yanında, tek hücrelileri etkileyen patojenler de vardır. Patojen kelimesi, Antik Yunanca'daki "pathos" (acı) ve "genesis" (oluşma) kelimelerinin birleşimidir.


Patojen tipleri

Aşağıda, yapısal özellikleri ve enfekte ettiği organizmalar temelinde patojenlerin basit bir sınıflandırması bulunmaktadır.

PatojenÖrneklerTipik Etkiler
BakteriEscherichia coliBalayı kisti, peritonit, besin zehirlenmesi
Francisella tularensisTularemi
Mycobacterium tuberculosisTüberküloz
Helicobacter pyloriMide ülserleri
SalmonellaBesin zehirlenmesi
Staphylococcus aureusToksik şok sendromu
Streptococcus pneumoniaePnömoni
Streptococcus pyogenesAnjin
MantarPneumocystis jiroveciFırsatçı pnömoni
Tineahalkalı solucan
CandidaKandidiyaz
ParazitYuvarlak solucan
Yassı solucan
Tenya
Uyuz
ProteinPrionSüngersi sığır ensefalopatisi, Creutzfeldt-Jakob hastalığı
ProtozoaCryptosporidiumKriptosporidiyozis
Giardia lambliaGiyardiyazis
PlasmodiumSıtma
Trypanosoma cruziChagas hastalığı
VirüsHepatit A, B, C, D ve ESarılık
Herpes simpleks virüsüUçuk
Molluscum contagiosum virüsüMolluscum contagiosum
HIVAIDS


XXX


&


Küresel Isınmanın Tetiklediği Mantar Enfeksiyonu

Uyum sağlamayı başaran canlı değişen koşullarda daha da güçlenerek yaşamaya devam ediyor

  • 1996: Retrospektif taramalar, C. auris'in bilinen en eski suşunun 1996'da Güney Kore'de izole edildiğini göstermektedir.

Candida auris (C. auris), hastaneler ve huzurevleri gibi sağlık kuruluşlarında salgınlara neden olabilen, çoklu ilaca dirençli, ciddi bir mantar türüdür. İlk olarak 2009 yılında Japonya'da bir hastanın kulak kanalından izole edildi ve Latince'de "kulak" anlamına gelen "auris" adı verildi.


                 


Candida auris ‘normalde’ tuzlu ve ıslak topraklarda yaşayan bir maya. Her canlı gibi o da bir grup arkadaşıyla beraber yaşar. Genel olarak birbirlerine benzemekle beraber canlılıklarının gereği olarak değişen şartlara uyum sağlamak konusunda yarışır ve daha güçlü ve uyum kapasitesi daha yüksek olan hayatta kalarak üremeye ve kendi topluluğunu oluşturmaya devam eder. İklim krizinin etkisi ile ısınan dünyada yaşam fizyolojik olarak bu sıcaklık artışına uyum sağlayamayan bazı canlılar için zorlaşırken kendini bu yeni sıcak dünyaya uydurabilen Candida auris’ler dünyanın değişik yerlerinde diğer arkadaşlarını geride bırakıp güçlenerek  zaten hafif tuzlu ve ıslak bir ortam olan insan vücudunun sıcaklığında yaşayabilecek özelliği kazanmaya başlıyor..

Biz insanlar daha çok gıda yetiştirme hayaliyle toprağa mantar öldürücü ilaçlar uyguluyoruz. Bu ortamda hayatta kalabilenler ise bu mantar ilaçlarına direnç geliştirmeyi başarmış Candida auris’ler oluyor.

  • Sıcağa dayanabilen ve mantar ilaçları ile ölmeyen Candida auris’ler artık kendileri için güvenli bir başka yaşam alanı buluyorlar: insan vücudu. 

  •  Candida auris artık dünyanın pek çok yerinde özellikle yoğun bakımlarda yatan ve bağışıklık sistemi zayıf hastalarda ciddi ve tedavi edilmesi çok güç enfeksiyonlara yol açıyor. 

Mantar ve Bakteriye karşı direniş nasıl oluşur?

Bakteriler ve mantarlar, aşırı ve yanlış ilaç kullanımı ve hayvanlarda antibiyotik kullanımı nedeniyle antibiyotiklere ve anti-fungallere karşı dirençlidir. Bakteriler antibiyotiklere ne kadar çok maruz kalırsa, o kadar çok uyar ve dayanıklı olur ki süper böcekler yaratır. 

Candida Mantarı invazif (yayılımcı, saldırgan), yani enfekte bir hastahane sondası yoluyla kan dolaşımına girer.  Ağız ve boğazdaki lokalize Candida enfeksiyonlarının veya vajinal mantar enfeksiyonlarının aksine invazif Candida Mantarı tüm vücutta yayılır,.

Bağışıklık sistemi zayıf hastalarda (örneğin AIDS hastaları, kemoterapi alan hastalar, kemik iliği nakli olmuş hastalar, diyabet hastaları) ve hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda enfeksiyona neden olan Candida auris’in şu an için hastane dışında enfeksiyona neden olduğu bir vakaya rastlanmadı.

Zaten hasta olan ve / veya zayıf bağışıklık sistemine sahip olan hastane ve bakım evinde hastalar enfekte olma riski altındadır. Candida aurileri sevdiklerinize ve başkalarına bulaşmasını önlemek için önemli sağlık güvenliği önlemlerini aldığınızdan emin olun. Düzenli el yıkama özellikle önemlidir. 

Ne ilginçtir ki tek hücreli bir canlının uyum kapasitesi, yüksek beyinsel işlevleriyle dünyaya hükmettiğini zanneden karmaşık bir canlının savunma duvarlarını geçip onun yaşamını tehdit ediyor. Peki insan denilen canlı bilgi ve akıl kılavuzluğunda bir taraftan dünyada açtığı yaraları sarıp diğer taraftan da bu değişen dünyaya uyum sağlamayı başarabilecek mi, esas soru bu… 


Prof. Dr. Mine Durusu Tanrıöver


https://dunyahali.com.tr/yazilarimiz/candida-aurisin-topraktan-insana-yolculugu-2502



                                              ###################



The Last of Us’taki Kâbus Gerçek Oluyor: Katil Mantarlar Evrim Geçiriyor

Katil mantarlar iklim değişikliği ve doğal seleksiyonla birlikte gerçeğe yaklaşıyor. Bilim insanları yeni tehdidin hafife alınmaması gerektiğini söylüyor.

                                                


Kordiseps (Cordyceps) mantarı, The Last of Us mantarı olarak da bilinen ve hem oyun olarak hem de HBO’nun aynı isimli dizisiyle popülerleşen zombi mantarı, gerçek dünyada karıncaları “zombileştiren” bir parazit. Bilimkurgu ile gerçekliğin sınırlarını zorlayan bu organizma, insanları enfekte edip kontrol altına alabilir mi?

The Last of Us dizisinde kâbus gibi görünen senaryo, bilimsel araştırmalara göre sanıldığı kadar uzak değil. Uzmanlar evrim geçiren katil mantarların gelecekte ciddi bir tehdit oluşturabileceğini vurguluyor.

HBO’nun popüler dizisi The Last of Us’ta görülen Cordyceps mantarı, gerçekte karıncalar gibi böceklerin beynini ele geçiren bir parazit türü. Ophiocordyceps unilateralis olarak da bilinen mantar, konağının motor fonksiyonlarını ve zihinsel kontrolünü ele geçirerek mantarın üremesi için ideal koşulların bulunduğu yüksek ve güneşli bölgelere yönlendiriyor.

Yale Tıp Fakültesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Scott Roberts, şu an için Cordyceps’in insanlara bulaşma riskinin çok düşük olduğunu belirtiyor. Ancak iklim değişikliği ve artan sıcaklıklar nedeniyle mantar kaynaklı tehditlerin yükselişte olduğuna dikkat çekiyor.

British Columbia Üniversitesi’nden mikrobiyolog Dr. Jim Kronstad, mantarların spor üretmeyi “sevdiğini” ve bu yolla hızla yayılabildiklerini vurguluyor. Cordyceps örneğinde, mantar enfekte ettiği karıncanın kafasından çıkarak sporlarını etrafa yayıyor ve yeni konaklar arıyor.

Katil Mantarların Evrimi Yeni Tehditler Oluşturuyor

İklim değişikliğinin etkisiyle bazı mantar türleri insan vücut sıcaklığına uyum sağlayarak daha tehlikeli hale geliyor. Özellikle Candida auris adlı mantar türü uzmanları endişelendiren önemli bir örnek. 2009’da keşfedilen mantar, diğer türlerin aksine insandan insana bulaşabiliyor ve mevcut antifungal ilaçlara karşı dirençli.

Dünya Sağlık Örgütü’nün “kritik öncelikli patojenler” listesinde yer alan Cryptococcus neoformans gibi katil mantarlar da önemli tehditler arasında. Doğal ortamda özellikle kuş dışkılarında bulunan bu mantar, tedavi edilmediğinde ölümcül olabilen menenjit türlerine yol açabiliyor.

Yeni Nesil Tehditlere Acil Önlemler Alınmalı

Uzmanlar özellikle bağışıklık sistemi zayıf kişilerde görülen mantar enfeksiyonlarının artış gösterdiğini belirtiyor. Vadi hummasına neden olan Coccidioides ve önceki yıl ilk kez insanlarda tespit edilen Rhodosporidiobolus fluvialis gibi yeni tehditler de ortaya çıkıyor.

! Antibiyotik kullanımının yaygınlaşması ve yaşlanan nüfus da mantar enfeksiyonları riskini artıran faktörler arasında. Organ nakli ve kemoterapi gibi bağışıklık sistemini zayıflatan tedaviler de bu riski yükseltiyor.

Uzmanlar şu an için The Last of Us benzeri bir mantar kaynaklı kıyametin gerçekçi olmadığını ancak özellikle Candida auris gibi yeni nesil patojenlere karşı sağlık sistemlerinin yeterince hazırlıklı olmadığını belirtiyor. İlaç şirketlerinin antifungal tedavilere yeterince yatırım yapmaması da endişe verici bir diğer faktör olarak öne çıkıyor.

https://kayiprihtim.com/haber/katil-mantarlar-evrim-geciriyor/


###

Naim Güleç “Kordiseps çayını düzenli içiyorum”diyerek tehlikesiz olduğunu vurguluyor. Kordiseps mantarı, Çin tıbbında da binlerce yıldır şifa kaynağı olarak kullanılıyor. Mesane tümörlerinin büyümesini engellediği iddia edilen bu mantar, aynı zamanda enerji artırıcı etkisiyle Çinli atletlerin “gizli silahı” olmuş. 1993 oyunlarında beş dünya koşu rekorunu kıran Çinli Olimpiyat atletleri Wang Junxia, Qu Junxia ve Zhang Linli’den şüphelenilmişti. Yetkililer bu durumu araştırdı ancak atletler tüm doping testlerinden geçti. Onların sırrı dediklerine göre kordiseps özütüydü. Tüm bunlara ek olarak 2010’da yapılan bir araştırma, mantarın antikanser aktivite göstererek kanser hücrelerinin yayılmasını durdurabileceğini öne sürüyor.Ancak bu etkiler henüz kesinleşmiş değil.

https://www.youtube.com/watch?v=oGwgK0K71T4 




                   *****************************************************************************



"Crohn" terimi, adını bu hastalığı ilk kez ayrıntılı olarak tanımlayan Amerikalı gastroenterolog Dr. Burrill Bernard Crohn'dan (1884-1983) almaktadır. 

Burrill Bernard Crohn

Burrill Bernard Crohn (1884 – 1983) was an American gastroenterologist.

Crohn hastalığı adını 1932 yılında onu ilk olarak tanımlayan Dr. Burril Crohn’dan alıyor. 

Burrill B. Crohn, 1932 yılında meslektaşları Leon Ginzburg ve Gordon Oppenheimer ile birlikte, o zamanlar bilinmeyen, sindirim sistemini etkileyen kronik bir iltihaplı bağırsak hastalığını (IBD) konu alan ufuk açıcı bir makale yayımladı. "Bölgesel ileit: patolojik ve klinik bir antite" başlıklı bu çalışma, durumun ayrı bir hastalık olarak tanınmasını sağladı ve zamanla tıp dünyasında "Crohn hastalığı" olarak anılmaya başlandı. 

"Bölgesel ileit" ifadesi, genellikle ince bağırsağın son kısmını (ileum) tutan bir iltihap türü olan terminal ileit için kullanılabilir. Ancak, bu durumun en yaygın nedenlerinden biri olan Crohn hastalığı, iltihabın sadece ileumu değil, tüm sindirim sistemini etkileyebilen, patolojik ve klinik olarak karmaşık bir hastalıktır. Crohn hastalığı, tüm bağırsak duvarını tutan kronik bir iltihaptır ve ishal, karın ağrısı, kilo kaybı gibi belirtilerle kendini gösterir. 
  • Klinik Antite: Hastalığın kendine özgü klinik belirtileri vardır. Bunlar arasında sağ alt kadran karın ağrısı (sıklıkla yemek sonrası), kronik ishal, kilo kaybı, anemi ve bazen obstrüktif semptomlar (tıkanıklık) yer alır. 
  • Beslenme bozuklukları: İnce bağırsağın son kısmının işlevini bozmasından dolayı, vitaminler (özellikle B12), mineraller, safra tuzları ve elektrolitlerin emilimi bozulabilir. Bu durum, anemi gibi beslenme yetersizliklerine yol açabilir. 
Crohn hastalığı tipik olarak, ince bağırsağın son kısmı veya kalın bağırsağı tutsa da, ağızdan anüse kadar, genellikle parçalı tarzda, tüm sindirim sistemini etkileyebiliyor.

Crohn hastalığı, kronik (süreğen) ve gastrointestinal kanalın herhangi bir yerinde oluşabilen iltihabi bir hastalıktır. Genellikle rektumu, kolonu ve ince barsağın alt kısımlarını (ileumun son bölümü) etkiler. Çok ender olarak mide, yemek borusu veya ağız da etkilenebilir.

Crohn hastalığı olan kişilerin yaklaşık üçte birinde sadece kalın barsak (bağırsak), diğer üçte birinde sadece ince barsak (bağırsak) etkilenir. Kalan üçte birinde ise hem kalın hem de ince barsak (bağırsak) etkilenmektedir. Inflamasyon (iltihap), bağırsağın tüm katmanlarına kadar yayılabilir. Bunun yanında, bazı bölümleri ‘atlayabilir', böylece hastalıklı bölümler arasında barsağın (bağırsağın) normal bölümleri yer alabilir.

Crohn hastalığı hemen her yaşta görülmekle beraber, çoğunlukla 15-30 yaşları arasında başlar. Görülme sıklığı gelişmiş batılı ülkelerde doğu ülkelerine kıyasla belirgin olarak daha yüksektir.


Crohn Hastalığı Nedir?

Crohn hastalığı ilk olarak 1932’de New York şehirinde çalışan Dr. Burrill Crohn ve arkadaşları tarafından tarif edilmiştir. Crohn hastaları tüm hayatları boyunca mukoza olarak bilinen gastrointestinal yolun en iç tabakasını etkileyen bir inflamasyona sahiptir. En sık tutulan yer ince bağırsağın kalın barsak ile birleştiği yerdir. Ancak Crohn hastalığı mide barsak sisteminin ağızdan anüse kadar her hangi bir yerinde görülebilir. Bu hastalığa kimin yakalanacağını ya a hastalığın ne zaman ortaya çıkacağını tahmin etmenin bir yolu yoktur.

Bu kronik ve hayat boyun devam ede bir durumdur ve her an ortaya çıkabilir, sebepsiz yere kaybolabilir ve belirli bir sebep olmadan nüks edebilir. Ülseratif kolit’in aksine Crohn hastalığı için mutlak tedavi yoktur. Ancak Crohn hastalığının medikal ve cerrahi yönetimi hastalara uzun süreli klinik iyileşme sağlar.

inflamatuar barsak hastalığı olan hastalar (Crohn yada Ülseratif Kolit) kolon ve rektal kanser gelişimi açısında artmış risk altındadır. Uzun süreli kolonik Crohn hastalığı olan hastalar kolon ve rektal kanser gelişimi açısından 20 kat fazla riske sahiptir. Bu konudaki kılavuzlar bu hastaları ilk belirtinin başlamasından 8 ila 10 yıl içerisinde ilk takip kolonskopilerinin yapılmasını ve kolon ile rektumdan çoklu biopsiler alınarak tarama kolonoskopisi ile takiplerini önermektedir.


Crohn hastalığına, 1932 yılında hastalığı yazan ve onu bölgesel ileum iltihabı (Latince adı ileum olan ince barsakta (bağırsakta) bölgesel inflamasyon) olarak adlandıran Amerikalı doktor Burrill Bernard Crohn'un adı verilmiştir. Daha sonra hastalığın adı, doktorun hastalığı anlamadaki çalışmalarına atfen Crohn hastalığı olarak değiştirilmiştir. 

Enfermedad de Crohn
Das 

Ballaststoffenverzichtet werden. Stattdessen ist eine leichte Schonkost mit Gemüsesuppen empfehlenswert.

Eine Schüssel mit Brokkoli-Suppe


Bei schweren Durchfällen muss zudem auf eine ausreichende
Flüssigkeitszufuhr geachtet werden. Dafür kommen vor allem stilles Wasser und ungesüßter Tee infrage. Warme Kräutertees, z.B. aus Kamille oder Fenchel, können auch bei Schmerzen und Krämpfen äußerst wohltuend wirken. 

Für besonders schwere Krankheitsformen können auch Formula-Nahrungen verordnet werden, die als flüssiger Mahlzeitenersatz leicht verträglich sind und wichtige Nährstoffe enthalten.

Ernährung in der Ruhephase

Das Ziel der Ernährung in der beschwerdefreien Phase ist es, erneuten Schüben vorzubeugen und das Immunsystem im Darm gegen neue Entzündungen zu stärken. Hier sollte eine leichte Vollkost mit entzündungshemmenden Lebensmitteln gewählt werden. Achte hierbei darauf, dich nach einer Akutphase erst wieder langsam an andere Lebensmittel heranzutasten.


Besonders geeignet sind:

  • Ballaststoffe (z.B. Haferflocken, Flohsamenschalen, Vollkornprodukte, Gemüse, Obst, Kartoffeln): regen die Darmtätigkeit an und fördern den Abtransport von Schadstoffen aus dem Darm.
  • Obst und Gemüse: enthalten entzündungshemmende sekundäre Pflanzenstoffe und wertvolle Vitamine.
  • Eiweiß (z.B. in Fisch, Hülsenfrüchten oder Eiweiß-Shakes): bildet den Baustoff für Verdauungsenzyme, hilft beschädigten Darmzellen bei der Neubildung und unterstützt das Immunsystem.
  • Omega-3-Fettsäuren (z.B. in Fisch oder über Nahrungsergänzung): wirken entzündungshemmend. 
  • Gewürze und Kräuter (z.B. Kurkuma und Ingwer): haben entzündungshemmende Eigenschaften und wirken antioxidativ.
  • Probiotika (z.B. Joghurt, Kombucha, Kefir, Milchsäurebakterien): sind reich an natürlichen Bakterienstämmen, die deine Darmflora bereichern.

Zerdeçal uzun

Zerdeçal ( Curcuma longa ), Kanon'da çeşitli inflamatuar hastalıkların ve ağrının tedavisi için önerilmektedir. Zerdeçalın onkolojik bozukluklar, kardiyovasküler hastalık, romatolojik hastalıklar, kronik ön üveit, gastrointestinal inflamatuar hastalıklar (Crohn hastalığı, ülseratif proktit ve kolit, irritabl bağırsak hastalığı, pankreatit, gastrik inflamasyon ve ülser ve kolesistit), lupus nefriti, iskemik beyin yaralanmaları ve edinilmiş immün yetmezlik sendromu (Gupta ve ark., 2013 ; Tamaddonfard, 2013 ; Arshami ve ark., 2013 ; Ghosh ve ark., 2014 ) dahil olmak üzere çeşitli proinflamatuar hastalıkları olan hastalarda ümit verici etkileri bildirilmiştir.


                                            ***********************************


TUDCA (Tauroursodeoksikolik asit) cok önemli bir safra asidinin isminin kisaltilmis halidir.
Bu vakalarla ilgili sikca görülen karaciger problemleridir.Bu tedavisi icin önerdigim yöntem TUDCA deniyor. ''TUDCA'', sadece karaciger yaglanmasina degil ayni zamanda siroza da iyi gelen bir safra tuzu türüdür.Aslinda safra kanallarindan safra akisini artirir.Simdi östrohen sorununuz varsa, baskin östrojen sorununuz varsa, ''DiM'' adli, yüksek konsantrasyonlu bir anti-östrojen turpu karisimi ürünlerini tavsiye ederim.

Karaciger rahatsizliklari icin alabileceginiz kesinlikle en iyi bitki devedikeni adli bitkidir. Karaciger rahatsizliklarindan bahsettigimizde üc seyden,yagli sirozdan, hasarli yara dokusundan ve hepatit adi verilen iltihapli bir karacigerden bahsetmis oluyoruz.Cildinizin aynasi karaciger'dir.

https://www.youtube.com/watch?v=SNTI57Zmm9c


Safra tuzu, karaciğer tarafından üretilen ve safra kesesinde depolanan, sindirimde yağların emilimini sağlayan bir kimyasaldır. Yağ damlacıklarını emülsifiye ederek sindirim sistemine yardımcı olur ve bu nedenle hem doğal hem de laboratuvar ortamında kullanılan bir bileşiktir. Safra tuzu, glisin ve taurin gibi amino asitlerle birleşerek safra asitlerinin tuzlarını oluşturur.  


Siyah turp, en çok bilinen ve şifalı kabul edilen türdür. Karaciğerin toksinlerden arınmasına yardımcı olur, safra üretimini artırır ve sindirimi kolaylaştırır. Aynı zamanda boğaz ağrısına ve öksürüğe karşı halk arasında doğal tedavi yöntemi olarak da kullanılır.
Genel olarak sağlıklı bir bireyin günde 100-150 gram turp tüketmesi önerilir. Bu miktar, sindirim sistemini düzenlemeye yardımcı olur, bağırsak sağlığını destekler ve bağışıklık sistemini güçlendirir.

Siyah turp, diğer yaygın turpgillerden (brokoli veya beyaz turp gibi) dört kata kadar daha fazla glukosinolat içerebilir. Bu yüksek konsantrasyon, karaciğer detoksifikasyon süreçlerini destekleme, antioksidan etkiler sağlama ve bazı hastalıklara karşı koruma gibi sağlık yararlarıyla ilişkilendirilmiştir.


https://www.youtube.com/watch?v=2iTOitidZqo   



Karaciger rahatsizliklari icin alabileceginiz kesinlikle en iyi bitki devedikeni adli bitkidir.Karaciger rahatsizliklarindan bahsettigimizde üc seyden,yagli sirozdan, hasarli yara dokusundan ve hepatit adi verilen iltihapli bir karacigerden bahsetmis oluyoruz. 

KARACIGERI YENiLEYEN VE ARINDIRAN KÜR:
1 kahve fincani sizma zeytin yagi,
2 dis ezilmis sarimsak,
5 adet saplari ile beraber kücük yaprakli maydanoz,
2 corba kasigi taze sikilmis limon suyu.
Hepsini bilendirdan gecirip (maydanoz yapraklari yok Olena kadar) 15 gün boyunca ac karinan (kahvaltidan 1 Saar önce) taze yapip  tüketilmeli. Her yil bir defa mutlaka bu kürü deneyin.-Prof.Dr.Ibrahim saracoglu 



1 Bardak dondurulmus Yaban Mersini,
2 Avuc dolusu doldurulmus Lahana
Malzemelerin üzerine kadar su doldurun
45 Saniye Blendirdan gecirin.

Keci Sütünden Kefir,
Yaban Mersini
Yarim bardak Su
30 Saniye Blendirdan gecirin.

2 Yemek Kasigi Ev Yapimi Elma Sirkesi
1 Taze Limonu Tamamini Blendirdan gecirin.
0,25 litre Su ekleyin.


İyi gelen besinleri not aldım: 1.Turpgil ailesi, tere, pancar, lahana, lahana turşusu (C vitamini yüksektir.), kara lahana, brokoli... 2.Yumurta, 3.Filizler, brokoli filizler (salataya konulabilir.) 4.Pancar (pancar yapraklarını salataya da ekleyebilirsiniz.) 5.Sarımsak 6.Somon balığı, sardalya ... 7.Limon (karaciğerdeki yağı azaltır.) 8.Deve dikeni bitkisi

Roka Yapragi, Kirmizi Pancar,Yaban Mersini, Yumurta Sarisi,Sigir Karacigeri, Sardalya, Somon, Brokoli, Tursu, Kimci, Kefir,Ev Yogurdu,Ev Elma Sirkesi=Dr.Eric Berg

Detoksifikasyon, vücudun zararlı toksinlerden arındırılması sürecidir ve bu, doğal yollarla (karaciğer, böbrekler gibi organların işleviyle) veya özel diyetler, takviyeler ve tıbbi tedavilerle desteklenerek gerçekleştirilir.

Bagirsak ile Karaciger arasinda bir iliski vardir. Bagirsakta birseyler oluyorsa, bu karacigeri de etkiler.

#

Safra karaciger'de birikir.

Safra sıvısının bileşenleri şunlardan oluşur.  su, kolesterol, lesitin (bir fosfolipit), safra asitleri, safra pigmentleri (bilirubin ve biliverdin) elektrolitler ve safra tuzlarından oluşur (sodyum glikokolat, sodyum taurokolat).

Safra tuzları yağların sindirimine yardımcı olur. Ayrıca vücudun A, D, E, K1 ve K2 vitaminleri gibi yağda çözünen vitaminlerinin emilmesine yardımcı olurlar. Karaciğerden atılmak istenen zararlı maddelerin dışkı ile atılmasını sağlarlar.

Vücuttaki işlevleri nelerdir?

Yemek yedikten sonra sindirim sisteminizde bulunan yağların sindirmesi için, hormonlarımız safra kesesine safra salgılaması için bir sinyal gönderir.

Safra, duodenum adı verilen ince bağırsağın mideye yakın ilk kısmına doğrudan salınır. Sindirim sürecinin çoğunun gerçekleştiği yer burasıdır. Safra, yiyeceklerde bulunan yağların parçalanmasına ve sindirilmesine yardımcı olur.

Safranın safra tuzlarının yardımcı olduğu bir diğer birincil işlevi vücuttaki toksinlerin (zehirli atık) uzaklaştırılmasıdır. Toksinler safra içine salgılanır ve dışkıyla dışarı atılır. Safra tuzlarının eksikliği vücutta toksinlerin birikmesine neden olabilir.

Safra tuzu eksikliği hormon oluşumunda da sorunlara neden olabilir, çünkü tüm hormonlar yağların parçalanmış kısımlarından yapılır.

Safra tuzu eksikliğiniz olduğunda, yağların emilmesi ve parçalanmasını başlatmak için yeterli işlevsel safra tuzu yoktur, ve böylece bunlar bağırsaklarda birikebilir ve başka sorunlara neden olabilir. Safra tuzu takviyeleri, yağların ve yağda çözünen vitaminlerin emilimine ve sindirilmesine yardımcı olabilmeleri için yemekle birlikte alınmalıdır. Hastalara daha düşük bir dozla başlanılması, yemek yedikten sonra nasıl hissettiklerinin izlenmesi ve genellikle suda daha fazla çözünür safra asidi olan daha fazla kolik asit içeren takviyeler tercih edilmelidir. 

Çoğu safra tuzu takviyesi genellikle öküz veya sığır safrasından yapılır. Ayrıca sağlıklı safra oluşumunun geri kazanılmasına yardımcı olabilecek taurin içeren safra tuzu takviyelerinin alınması da önerilir. Kolinin oluşturduğu bir amino asit olan ve başka bir amino asit olan glisin ile birlikte çalışan betain’i de tavsiye ederim. Betaine aminoasidi safra tuzları ile birlikte yağların sindirilmesi sürecine yardımcı olur. Aynı zamanda karaciğer detoksifikasyonunu teşvik eder ve toksinleri ve kimyasalları uzaklaştırır, böylece karaciğerde birikip zarar vermeleri engellenir. 

Konjuge olmak: bağlanmak, birleşmektir

Bilirubin: Yükseldiğinde ciltte ve göz altında sararma yapan, temel olarak karaciğerde alyuvarlar yıkımı sonrası açığa çıkan artık madde.

Primer safra asitleri kolesterolden sentezlenen safra asitleridir. Primer safra asitlerinin _taurin_ ve _glisin_ ile konjugasyonu sonucu safra tuzları oluşur.

Sekonder (ikincil) safra asitleri ise bağırsaktaki bakterilerce üretilir.

İrritabl Bağırsak Hastalığı: (Hassas Bağırsak Sendromu) mide ve bağırsak sisteminde meydana gelen işlev bozukluğudur.

Chronn hastalığı: sindirim sistemini herhangi bir bölgede yerleşim gösterebilen Chronn hastalığı, genel olarak ince bağırsak ve kalın bağırsak görülen iltihabi bir hastalıktır.

  • Beslenme bozuklukları: İnce bağırsağın son kısmının işlevini bozmasından dolayı, vitaminler (özellikle B12), mineraller, safra tuzları ve elektrolitlerin emilimi bozulabilir. Bu durum, anemi gibi beslenme yetersizliklerine yol açabilir. 

Ecz. E. Talip Önal 



Kalp ve beyin sağlığı için 7-10 adede kadar ceviz tüketimini de önermektedir. Miktar, bireyin genel beslenme düzenine, yaşına ve sağlık durumuna göre değişiklik gösterebilir.
X

Kolin hangi hastalıklara iyi gelir? Genellikle vitamin ve mineral olarak karıştırılan kolin, ne vitamin ne de mineraldir. Karaciğer sağlığını destekleyen, kas kontrolü sağlayan, kardiyovasküler hastalık riskini azaltan, hafıza, metabolizma ve ruh hali gibi birçok işlevi düzenleyen kolin besinlerden doğal takviye olarak elde edilir.

Ben küçük bir çocukken bademciklerim çok sık şişer ameliyatlık durumda olurdum Annem limon ve tuz karışımını bana içirirdi her seferinde o günden bu yana 52 yaşındayım hiç Bademcik problemi yaşamadım limon ve tuzun mucizesi

Ben yollardır sirkeli su içiyordum artık içine biraz tuz ve limonda ekliyorum şeker seviyem de birden bir iyileşme oldu son zamanlarda

Elma sirkesi, limon, tuz ve bal limon içiyorum sabah aç karnına



kalsiyum akış sinyaline tepki verse bile aksonal hasarlar, hasarın 30 dakika içinde yakınsal (hücre gövdesine yakın) ve uçsal bölümlerdeki ayrışmayı hızlandıran akut aksonal dejenerasyonun (AAD) başlamasına öncülük eder. doku bozukluğu (lezyon)


XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O