22 Mayıs 2023 Pazartesi

Kokular neden anıları hatırlatır? Afantazisi = Zihin Körlügü & Dr Sircus=Sodyum Bikarbonat / Toynak

 Kokular neden anıları hatırlatır?

                      

Önce ses yaratildi….Sonra koku.

Mevlana'nin bir sözü var; Duyular'in Alem'e/Gayb'a acilmasi bir koyun'nun hendek'ten atlamasi gibidir.Ilk atlayan koyun koku'dur.

Ayak Topugu ile koku alabilen. Parmak ucu ile disariyi seyredebilen.

Kelam (Yuhanna İncili): İncil’in Yuhanna bölümü, yaratılışın daha derin bir ilahi yönünü açıklar: “Başlangıçta Söz (Kelam/Logos) vardı. 

O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “Ol!” der; o da hemen oluverir.-Yasin Suresi 82 Ayeti.

Kim Fikih'la (Dini ilimler) ile mesgul olur da, tasavvuf'i terbiye görmez ise Fasik (Allah'a isyan eden) olur.
Kim Tavvuf ile mesgul olur da, dini ilim'leri (Fikih) bilmez ise Zindik (Allah'a ve Ahiret Gününe inanmayanlar) olur.
Her kim de bu ikisi'ni Cem ederse, hakikate nail olur.

Merkezî sinir sistemini gösteren bir şekil. 1. Beyin, 2. Merkezî sinir sistemi (beyin ve omurilik), 3. Omurilik.


bir sinir hücre gövdesinin dışında bulunan aksondaki sinir lifinin kesilmesi veya ezilmesi sonucu gelişen ve hasarın dejenerasyonunu ifade eden bir süreçtir.özellikle aksoplazmik taşıma bozulduğunda nörodejenerasyonu meydana getirir. Hücre kültürü araştırmaları, NMNAT2 aksonal proteininin yeterli miktarda olması arızanın iletilmesinde kilit rol oynadığını göstermiştir.

Merkezî sinir sistemi (MSS)  sinir sisteminin en büyük bölümünü teşkil eder. Beyin ve omurilikten oluşur. Bazı sınıflandırmalarda retina ve kraniyal sinirler de MSS'ye dâhil edilir. Çevresel sinir sistemi ile birlikte davranış kontrolünde temel bir göreve sahip olan merkezî sinir sistemini çevresel sinir sisteminden ayıran belirgin bir sınır olmayıp ayrım keyfîdir. Bunların her ikisi de, meninskler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Şekilde kırmızı ile gösterilenler MSS'ye ait ana sinirlerdir.


Wallerian dejenerasyonu, hem merkezi sinir sistemi (MSS) hem de çevresel sinir sistemindeki (ÇSS) aksonal hasarlardan sonra, hasarlı bölgenin uçsal (distal) bölümünde ortaya çıkar ve genellikle 24-36 saat içinde bir lezyon oluşmaya başlar.

((( Doku bozukluğu, örsenti ya da lezyon organizmada genellikle hastalık veya travmadan dolayı tahrip olmuş anormal herhangi bir dokuya verilen genel isimdir.)))

Geçmişi

Wallerian dejenerasyonu, Nörofizyolog Augustus Volney Waller'den sonra adlandırıldı. Waller, 1850'de kurbağalardaki glossopharingeal ve hipoglossal kraniyal sinirler üzerine bir şiddet uygulayarak yaptığı deneyde, beyinsapındaki hücre gövdelerinin hasarlı bölgedeki sinirlerden ayrıldığını gözlemledi. Waller, miyelin parçalanmasının omurilik soğanını etkilediği ve çeşitli büyüklüklerde parçalanma olduğunu açıkladı. Dejenereli aksonlar lekeli zerre biçimine dönüşür.

Merkezî sinir sisteminin görevleri

Beyin: Duyu organları, hafıza ve düşünce merkezidir. Kan basıncını ve hormonları düzenleme, açlık, susuzluk, uykusuzluk, uyku denetleme ve istemli çalışan organları kontrol etmekle görevlidir. Bu görevler üç kategoride toplanır:

  1. Canlının içinden veya dışından gelen bütün uyarımları birleştirmek
  2. Canlının koordinasyonu
  3. Organlararası ve organ içi düzenlemeler

Omurilik
BeyinBeyinsapıArt beyin - Rombensefalon

Pons, Beyincik, Medulla oblongata

Orta beyin - Mezensefalon

Tektum, Serebral pedinkül, Pretektum, Mezensefalik kanal

Ön beyin - ProzensefalonAra beyin - Diensefalon

Epitalamus, Talamus, Hipotalamus, Subtalamus, Hipofiz, Epifiz, Üçüncü ventrikül

Serebrum

Bazal ganglion, Koku beyni - Rinensefalon, Amigdala, Hipokampus, Neokorteks, Yan ventriküller


KOKU…

Algoritması, dolayısı ile matematiği olan her varlığın  bir beyni vardır. Varlık da,  beyinle kâimdir. Her varlığın bir algoritması ve frekansının belirlediği ve hiç bir filtrasyona tabi tutulmadan algılanan, parmak izi ve ter kokusu gibi spesifik olan bir kokusu vardır. Koku hafızası çok güçlü olup, duygusallığı, hormonal aktiviteyi, davranışı ve ekonomik hayatı(Nöromarketing) etkiler ve zaman içinde seyahatı mümkün kılar.

Burun solunum sisteminde yer alır ve aynı zamanda sinir sisteminde duyu organı olarak görev yapar.



Kranial sinirler; =  I. N. Olfactorius (Koku Siniri): Koku alma duyusunu iletir.


Temporal lob (şakak lobu), beynin yan kısımlarında, işitme, hafıza, duygusal işleme ve dil anlama gibi kritik işlevlerden sorumlu olan bölgedir. Dogrudan kranial sinirlerin (beyin sapindan cikan 12 cift sinir) gövdesini barindirmasa da temporal lobun anatomik konumu ve fonksiyonlari , belirli kranial sinirlerle yakindan  iliskilidir .

  • Nervus Olfactorius (I. Kranial Sinir), koku reseptörlerinden aldığı sinyalleri burun boşluğunun tavanından (etmoid kemik) geçirerek beyindeki olfaktör bulbus'a iletir.
§ _Koklamak basit bir durum degil , tam tersi seni sen yapan bir eylemdir. _ S.O   

  • Beyin Ventrikülleri: Beyin içinde bulunan ve BOS dolaşımını sağlayan 4 ana odacıktır: Yan ventriküller (lateral), 3. ventrikül ve 4. ventrikül.
  • Miyelinli Yapı: Aksonların etrafını saran miyelin kılıf, sinyallerin hızlı iletilmesini sağlar ve dokuya beyaz rengini verir.
  • Atlamalı İletim (Saltatory Conduction): İmpuls, miyelinli bölgeden geçemediği için bir düğümden diğerine "sıçrayarak" iletilir. Bu durum hızı, miyelinsiz nöronlara göre 50 kata kadar artırabilir.

Korteks (veya serebral korteks)= Gri madde (cerebral cortex),Beynin "gri cevher"i/gri maddeden olusur. ( Beynin gri maddesinin (bilişsel işlevlerin merkezi)

  • Kılcal Damarlar: Gri madde, yüksek enerji ihtiyacı nedeniyle yoğun bir kılcal damar ağına sahiptir.
  • Asetik Yanık Yönetimi: Kılcal damar sağlığı için C vitamini ve biyoflavanoidler (rutin) gibi besinlerle damar duvarlarının sağlam ve esnek tutulması gerekir.
&

Serebrum (Uç Beyin/Büyük Beyin); 
 Uç Beyin / Ön Beyin (Telensefalon)
  • Tanım: Beynin en büyük bölümü olan uç beyin , en üstte bulunan ve kıvrımlı dış tabakası/beyin kabuğu (korteks) dahil en gelişmiş bölümüdür.
  • Beyin Kabuğu (Serebral Korteks): Boz maddeden oluşur, düşünme, planlama, problem çözme, dil ve bilinçli hareketler gibi yüksek bilişsel işlevleri yönetir.
  • Loblar: Uç beyin; frontal (ön/karar verme&kisilik), parietal (yan/duygusal), temporal (şakak/(işitme&hafıza yani koku) ve oksipital (arka/görme) loblar olarak dört ana bölgeye ayrılır.
  • İşlevleri: İstemli kas hareketleri, beş duyu organından gelen bilgilerin değerlendirilmesi, hafıza, zeka, öğrenme ve duygusal tepkiler burada düzenlenir.


Duyu organlarımız göz, kulak, burun, dil ve deridir. 

'' Burun boslugu - Koku Siniri (Orta Görünüm) '' 

Koku sistemi, koku soğanından koku sulkusuna doğru ilerleyen dar bir lif bandıdır.

Koku soğanı, burundan beyne koku bilgisi iletir ve bu nedenle doğru bir koku alma duyusu için gereklidir.

Sinir devresi olarak, koku ampulünün bir duyusal giriş kaynağı ve bir çıkışı vardır.        

&


Temporal Lobun (Beynin Yan Kısmı)  hasar görmesi veya buradaki tümörler (ICD-Code C71.2) hafıza kayıpları ve kalıcı dil sorunlarına yol açabilir.


C71 grubu, ICD-10 (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması) sistemi.


Belirtiler: Baş ağrısı, nöbetler, davranış değişiklikleri, denge sorunları, görme bozuklukları ve konuşma güçlüğü görülebilir.
&
  • Beyin felci (inme) = Belirtiler (FAST/112): Yüzde sarkma, kolda uyuşma/güçsüzlük, konuşma bozukluğu (peltekleşme), ani görme kaybı, şiddetli baş ağrısı ve denge kaybı.



Ak madde hasarı, kan akışının azalması (vasküler hastalıklar) veya miyelin kılıfının zarar görmesiyle oluşabilir, bu da hafıza sorunları ve hareket bozukluklarına yol açabilir.


koku reseptörlerinden aldığı duyusal bilgiyi beyne ileten özel bir duyusal (sensitif) sinirdir

&


Afantazi, kişinin zihinsel olarak görsel görüntüler oluşturamaması durumudur ve bu duruma "zihin körlüğü" de denir. Bu durum, sadece görme duyusuyla sınırlı kalmayıp, ses, koku ve dokunma gibi diğer duyusal imgelemelerin de zayıf veya hiç olmaması şeklinde de görülebilir. 


İlk olarak Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından 1880 yılında tanımlanan afantazi veya afantazya (İng: "Aphantasia"), istemli bir şekilde zihinsel görüntüler üretememe durumuna verilen bir isimdir. Yunancadaki "phantasia", yani "hayal gücü" (buna benzer bir diğer ilginç zihin durumu için iç sesi olmayan insanlarla tanışabilir veya körgörüş kavramı.

Milattan önce 4000 yılında güzel mis kokulu bitkilerin, reçinelerin, çiçeklerin, Çin, Arabistan ve Mısır’da kutsal amaçlarla yakıldığı ve dumanının tanrıya mesaj olarak gönderildiği bilinmektedir.

Tarihte koku, insanları etkileme amacı ile çok sık kullanılmıştır. Babil ve Çin’de kraliçeler çekici olabilmek için gül ve zambak kullanırken 12. yüzyılda Mısır Kraliçesi Kleopatra, Mısırlı rahiplere hazırlattığı içinde gülün de bulunduğu etkileyici kokusu ile bilinmektedir. Kleopatra parfüm kullanmayı o kadar çok severmiş ki; kokusu karaya ondan önce ulaşsın diye yelkenlerini bile parfümlü suyla yıkatırmış. Kleopatra sadece aklı ile değil kullandığı koku ile de çevresini etkilemiş ve dünya tarihinde iz bırakmıştır.

Eski Mısır uygarlığında bazı kokular altından daha değerli olup, dini törenlerde kokulu bitki ve çiçeklerden elde edilen hoş kokulu yağlar tütsü ile birlikte tanrıları mutlu etmek için kullanılmıştır. Güzel kokuları yaşamın ötesine de taşıma hayali ile ölülerini hoş kokulu yağlar ile mumyalamışlar ve mezarlarına armağan olarak kokulu yağlar, kremler koymuşlardır.  

Firavun Tutankhamon’ un mezarında yapılan kazılarda parfüm şişeleri ve krem vazoları bulunması, II. Ramses’in tanrı Ra için Karnak’taki Ammon Ra tapınağının duvarlarına "Sana güzel kokulu bitkiler ve en görkemli kokularla birlikte otuz bin öküz kurban ettim." yazdırması, kokunun ne kadar değerli olduğunun göstergesidir.

 *  İbn Sînâ, Galen’in konuyla ilgili açıklamalarını zaman zaman eleştirerek kendi görüşlerini ortaya koyar. Meselâ ceninin teşekkülünde gelişimini tamamlayan ilk organın kalp olduğunun tesbiti, kafa çiftleri denilen beyinden çıkan sinir çiftleriyle ilgili koku sinirini beyinden çıkan sinir çiftleri sınıflamasına birinci çift olarak dahil etmesi ve iç organlarda duyu bulunmadığından acıyı algılamadığını, acı hissinin organları kuşatan zarlardan kaynaklandığını keşfetmesi büyük önem taşımaktadır.

*  XIII. yüzyılda yaşayan İbnü’n-Nefîs, İbn Sînâ’nın el-Ḳānûn’unun ilk üç bölümünü oluşturan anatomi kısmına yazdığı Şerḥu Teşrîḥi’l-Ḳānûn adlı eserinde bilinenin aksine kalbin sağ ve sol tarafında herhangi bir delik bulunmadığını söylemektedir. Bu durumda kalbin sağ tarafına gelen kan sol tarafa geçemez; önce akciğer atar damarı ile akciğerlere gider ve akciğer toplar damarı ile kalbin sol tarafına gelir. Böylece İbnü’n-Nefîs, Batı’da 1553’te Michael Servetus (Christianismi Restitutio) ve 1559’da Realdus Colombus (De re Medicine) tarafından açıklanmasından yaklaşık üç yüzyıl önce küçük kan dolaşımını keşfeden ilk hekim unvanını almıştır.

İnsanlar binlerce yıl önce koku ile ruhsal bağlantıyı keşfetmişlerdir. Kokular çeşitli hastalıkların iyileştirilmesinde kullanılmıştır. Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi bilginler, içinde gülün de olduğu birçok çiçek ve bitki kokusunu, hastalıkları önleyici ve tedavi edici olarak uygulamışlardır. 

Bu alimler, gülü akıl hastalarının tedavisinde kullanmışlar, gülün hafızayı açtığını ve güçlendirdiğini görmüşlerdir.

Koku duyusu ile içgüdülerimiz, ruh halimiz, hafızamız, duygularımız ve hormonal sistemimiz arasında çok yakın ilişki vardır.

Kimi kokular hoşumuza giderken, kimisi bazı duygularımızı harekete geçirirler, bazı kokular ise anılarımızın canlanmasını sağlarlar.

Koku duyusu en eski duyumuzdur ve ön beyin, talamustan süzülmeksizin doğrudan beyne giden tek duyudur.

Koku duyusu, insanoğlunun ilk gelişen duyusudur. Görme, işitme ve hatta dokunma duyusundan önce, canlıların etraflarındaki kimyasallara tepki verebilmesi için gelişmiştir.

Şakakların hemen yanında bulunan temporal lob koku duyusunun kaydedildiği merkezdir. Koku alma epitelinde burun mukusunda eriyen koku maddeleri ile teması sağlayan milyonlarca koku alma nöronu bulunmaktadır. Koku önce bu koku duyu nöronları tarafından saptanmaktadır. Ardından bu nöronlar beyindeki koku alma ampulüne sinyaller göndermektedir. Koku bilgileri talamusa uğramadan kokunun duygusal ve fizyolojik etkilerine aracılık eden limbik alanlara, feromonlara hormonal ve davranışsal tepkiler üretmek üzere iletilmektedir.

Koku sisteminin ayırıcı yapısının bir sonucu olarak kokunun belleği, yaratıcılığı, ağrı algısını, güven duygusunu, karar verme şekillerini etkileyen üst bilişsel fonksiyonlarla direkt bağlantı kurmaktadır.

Talamus beyne gelen çok sayıda uyaranı alarak korteksin ilgili alanına iletmektedir. Diğer tüm duyu sistemlerinden gelen bilgi serebral kortekse yönlendirilmeden önce talamusta işlenirken koku duyusu doğrudan limbik sistemin amigdala-hipokampus kompleksinde işlenmektedir.

Diğer duyular ile koku duyusu arasındaki bu farklılık koku duyusunun bilinçli bir farkındalık olmaksızın organizmanın otomatik davranış şekilleri geliştirmesine sebep olmaktadır.

Bu dolaysız bağlantılar kokunun duygusal yoğunluk içeren bir bağlamda deneyimlendiğinde koku ile olay arasındaki bağlantının daha güçlü olmasına ve koku yeniden deneyimlendiğinde yoğun duyguların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Diğer duyu sistemlerinden hiçbiri bu tür yoğun duygu ve hafıza nöral substratlarıyla doğrudan temas kurmamaktadır.

Sanırım bu nedenle örneğin her kestane kokusu duyduğumda, çocukluğumda çini sobanın üzerinde pişen kestane eşliğindeki, büyük teyzemin güzel masallarını anımsarım. Bu duygu bende sonsuz bir mutluluk, huzur ve güven verir.

Uzm.Ecz.Sevil Ağalar Altınel 


www.naturenurture.com.tr



************************************************************************


2021 Nobel Tıp Ödülü: Duyularımız ve Hislerimiz…



Sıcağı, soğuğu ve dokunmayı hissetme yeteneğimiz hayatta kalmak için gereklidir ve çevremizdeki dünyayla etkileşimimizin temelini oluşturur. Günlük hayatımızda bu duyumları hafife alıyoruz, ancak sıcaklık ve basıncın algılanabilmesi için sinir uyarıları nasıl başlatılır?

Bu soru, bu yılki Nobel Ödülü sahipleri tarafından çözüldü. David Julius, cildin sinir uçlarında ısıya tepki veren bir sensörü tanımlamak için acı biberden yanma hissine neden olan keskin bir bileşik olan kapsaisin kullandı. Ardem Patapoutian, derideki ve iç organlardaki mekanik uyaranlara yanıt veren yeni bir sensör sınıfını keşfetmek için basınca duyarlı hücreler kullandı. Bu çığır açan keşifler, sinir sistemimizin sıcağı, soğuğu ve mekanik uyaranları nasıl algıladığına dair anlayışımızda hızlı bir artışa yol açan yoğun araştırma faaliyetlerini başlattı. Ödül Kazananlar, duyularımız ve çevre arasındaki karmaşık etkileşimi anlamamızdaki kritik eksik halkaları belirlediler.

Dünyayı nasıl algılıyoruz?

İnsanlığın karşı karşıya olduğu en büyük gizemlerden biri, çevremizi nasıl algıladığımız sorusudur. Duyularımızın altında yatan mekanizmalar binlerce yıldır merakımızı tetiklemiştir, örneğin ışığın gözler tarafından nasıl algılandığı, ses dalgalarının iç kulaklarımızı nasıl etkilediği ve farklı kimyasal bileşiklerin burnu ve ağzımızdaki alıcılarla nasıl etkileştiği, koku ve tat oluşumu gibi. Çevremizdeki dünyayı algılamanın başka yolları da var. Sıcak bir yaz gününde çimenlerin üzerinde çıplak ayakla yürüdüğünüzü hayal edin. Güneşin sıcaklığını, rüzgarın okşamasını ve ayaklarınızın altındaki tek tek çimen yapraklarını hissedebilirsiniz. Bu sıcaklık, dokunma ve hareket izlenimleri, sürekli değişen çevreye uyum sağlamamız için gereklidir.

Tıp Nobel Ödülü Sıcaklık ve Dokunma Keşiflerine

17. yüzyılda filozof René Descartes, derinin farklı kısımlarını beyne bağlayan kablolar tasarladı. Bu şekilde açık aleve dokunan bir ayak beyne mekanik bir sinyal gönderir (Şekil 1). Keşifler daha sonra çevremizdeki değişiklikleri kaydeden özel “duyu nöronları“nın varlığını ortaya çıkardı. Joseph Erlanger ve Herbert Gasser, farklı uyaranlara, örneğin ağrılı ve ağrısız dokunmaya tepki veren farklı tipteki duyusal sinir liflerini keşfettikleri için 1944’te Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldılar. O zamandan beri, sinir hücrelerinin, farklı uyaran türlerini algılamak ve dönüştürmek için son derece uzmanlaşmış oldukları ve çevremizin nüanslı bir şekilde algılanmasına izin verdikleri gösterilmiştir; örneğin parmak uçlarımız aracılığıyla yüzeylerin dokusundaki farklılıkları hissetme kapasitemiz veya hem hoşa giden sıcaklığı hem de acı veren ısıyı ayırt etme yeteneğimiz.

David Julius ve Ardem Patapoutian’ın keşiflerinden önce, sinir sisteminin çevremizi nasıl algıladığı ve yorumladığı konusundaki anlayışımız hâlâ çözülmemiş temel bir soru içeriyordu: sinir sisteminde sıcaklık ve mekanik uyarılar nasıl elektriksel uyarılara dönüştürülüyordu?

Şekil 1 Filozof René Descartes’ın ısının beyne nasıl mekanik sinyaller gönderdiğini hayal ettiğini gösteren çizim.


Bilim ısınıyor!

1990’ların ikinci bölümünde, San Francisco, ABD’deki California Üniversitesi’nden David Julius, kimyasal bileşik kapsaisin‘in acı biberle temas ettiğimizde hissettiğimiz yanma hissine nasıl neden olduğunu analiz ederek büyük ilerlemeler yapabileceğimiz olasılığını gördü. Kapsaisinin ağrı hissine neden olan sinir hücrelerini aktive ettiği zaten biliniyordu, ancak bu kimyasalın bu işlevi gerçekte nasıl uyguladığı çözülmemiş bir bilmeceydi. Julius ve çalışma arkadaşları, duyusal nöronlarda ifade edilen ve acıya, sıcağa ve dokunmaya tepki verebilen genlere karşılık gelen milyonlarca DNA parçasından oluşan bir kütüphane oluşturdular. Julius ve meslektaşları, kütüphanenin kapsaisine tepki verebilen proteini kodlayan bir DNA parçası içereceğini varsaydılar. Normalde kapsaisine tepki vermeyen kültür hücrelerinde bu koleksiyondan bireysel genleri ifade ettiler. Zahmetli bir araştırmadan sonra, hücreleri kapsaisine duyarlı hale getirebilen tek bir gen tanımlandı (Şekil 2). Kapsaisin algılama geni bulunmuştu! Diğer deneyler, tanımlanan genin yeni bir iyon kanalı proteinini kodladığını ve bu yeni keşfedilen kapsaisin reseptörü daha sonra TRPV1 olarak adlandırıldı. Julius, proteinin ısıya tepki verme yeteneğini araştırdığında, acı verici olarak algılanan sıcaklıklarda aktive olan, ısıyı algılayan bir reseptör keşfettiğini fark etti (Şekil 2).

Şekil 2 David Julius, acı veren ısıyla aktive olan bir iyon kanalı TRPV1’i tanımlamak için acı biberden elde edilen kapsaisin kullandı. Ek ilgili iyon kanalları tanımlandı ve şimdi farklı sıcaklıkların sinir sisteminde elektrik sinyallerini nasıl indükleyebileceğini anlıyoruz.

TRPV1’in keşfi, ek sıcaklık algılama reseptörlerinin çözülmesine yol açan büyük bir atılımdı. David Julius ve Ardem Patapoutian birbirinden bağımsız olarak, soğukla aktive olduğu gösterilen bir reseptör olan TRPM8’i tanımlamak için kimyasal madde mentolünü kullandılar. TRPV1 ve TRPM8 ile ilgili ek iyon kanalları tanımlandı ve bir dizi farklı sıcaklıkta aktive oldukları bulundu. Birçok laboratuvar, bu yeni keşfedilen genlerden yoksun genetik olarak manipüle edilmiş fareler kullanarak bu kanalların termal duyumdaki rollerini araştırmak için araştırma programları yürüttü. David Julius’un TRPV1’i keşfi, sıcaklıktaki farklılıkların sinir sistemindeki elektrik sinyallerini nasıl indükleyebileceğini anlamamızı sağlayan atılımdı.

Stres altında araştırma!

Sıcaklık hissi için mekanizmalar ortaya çıkarken, mekanik uyaranların dokunma ve basınç duyularımıza nasıl dönüştürülebileceği belirsizliğini koruyordu. Araştırmacılar daha önce bakterilerde mekanik sensörler bulmuşlardı, ancak omurgalılarda dokunmanın altında yatan mekanizmalar bilinmiyordu. ABD, California, La Jolla’daki Scripps Research’te çalışan Ardem Patapoutian, mekanik uyaranlar tarafından aktive edilen zor reseptörleri tanımlamak istedi.

Patapoutian ve işbirlikçileri ilk olarak, tek tek hücreler bir mikropipet ile dürtüldüğünde ölçülebilir bir elektrik sinyali veren bir hücre hattı tanımladılar. Mekanik kuvvet tarafından aktive edilen reseptörün bir iyon kanalı olduğu varsayıldı ve bir sonraki adımda olası reseptörleri kodlayan 72 aday gen belirlendi. Bu genler, çalışılan hücrelerde mekanik duyarlılıktan sorumlu geni keşfetmek için birer birer etkisizleştirildi. Zorlu bir araştırmadan sonra, Patapoutian ve çalışma arkadaşları, susturulması hücreleri mikropipetle dürtmeye karşı duyarsız hale getiren tek bir geni tanımlamayı başardı. Yeni ve tamamen bilinmeyen bir mekanik duyarlı iyon kanalı keşfedildi ve Yunanca basınç (píesh; píesi) kelimesinden sonra Piezo1 adı verildi. Piezo1’e benzerliği sayesinde ikinci bir gen keşfedildi ve Piezo2 olarak adlandırıldı. Duyusal nöronların yüksek seviyelerde Piezo2 ifade ettiği bulundu ve daha ileri çalışmalar, Piezo1 ve Piezo2’nin hücre zarları üzerindeki basınç uygulanmasıyla doğrudan aktive olan iyon kanalları olduğunu kesin olarak ortaya koydu (Şekil 3).

Şekil 3 Patapoutian, mekanik kuvvet tarafından aktive edilen bir iyon kanalını tanımlamak için kültürlenmiş mekanik duyarlı hücreleri kullandı. Özenli çalışmanın ardından Piezo1 tespit edildi. Piezo1’e benzerliğinden dolayı ikinci bir iyon kanalı bulundu (Piezo2).


Patapoutian’ın buluşu, kendisinin ve diğer grupların Piezo2 iyon kanalının dokunma duyusu için gerekli olduğunu gösteren bir dizi makaleye yol açtı. Dahası, Piezo2’nin propriyosepsiyon olarak bilinen vücut pozisyonu ve hareketinin kritik derecede önemli algılanmasında kilit bir rol oynadığı gösterilmiştir. Daha sonraki çalışmalarda Piezo1 ve Piezo2 kanallarının kan basıncı, solunum ve idrar kesesi kontrolü dahil olmak üzere ek önemli fizyolojik süreçleri düzenlediği gösterilmiştir.

Hepsi mantıklı!

Bu yılın Nobel Ödülü Sahipleri tarafından TRPV1, TRPM8 ve Piezo kanallarının çığır açan keşifleri, ısı, soğuk ve mekanik kuvvetin çevremizdeki dünyayı algılamamıza ve ona uyum sağlamamıza izin veren sinir uyarılarını nasıl başlatabildiğini anlamamızı sağladı. TRP kanalları, sıcaklığı algılama yeteneğimizin merkezinde yer alır. Piezo2 kanalı bize dokunma hissi ve vücut parçalarımızın pozisyonunu ve hareketini hissetme yeteneği verir. TRP ve Piezo kanalları ayrıca, sıcaklık veya mekanik uyaranları algılamaya bağlı çok sayıda ek fizyolojik işleve de katkıda bulunur. Bu yılki Nobel Ödülü’ne layık görülen keşiflerden kaynaklanan yoğun devam eden araştırmalar, çeşitli fizyolojik süreçlerdeki işlevlerini açıklamaya odaklanıyor. Bu bilgi, kronik ağrı da dahil olmak üzere çok çeşitli hastalık durumları için tedaviler geliştirmek için kullanılmaktadır (Şekil 4).

Şekil 4 Bu yılın Nobel Ödülü sahiplerinin temel keşifleri, ısı, soğuk ve dokunmanın sinyalleri sinir sistemimizde nasıl başlatabileceğini açıkladı. Tanımlanan iyon kanalları, birçok fizyolojik süreç ve hastalık durumu için önemlidir.


Biraz Detay…

Julius ve meslektaşları, ısı ve ağrı reseptörleri hakkında sorularla başladılar. Cevapları bulmak için, acı biber veya diğer baharatlı yiyecekleri yediğimizde yanma ve bazen acı hissi yaşamamıza neden olan bileşik olan kapsaisine yöneldiler. Terlemeyi içeren kimyasala verdiğimiz fizyolojik tepkiye dayanarak, kapsaisin sinir sistemini vücut sıcaklığında bir değişiklik kaydetmeye teşvik ediyor gibi görünüyordu.

Julius ve ekibinin keşfettiği, daha sonra TRPV1 olarak adlandırılan yeni bir iyon kanalı proteinini kodladı.

Hem ısıyı hem de bazı toksinleri algılayan bir molekül olan TRPV1, hücre zarını geçen çift kapılı bir kanal oluşturur. Bir örümcek toksini (mor) ve kapsaisine (kırmızı) göre güçlü bir kimyasal, gösterildiği gibi, kanala bağlandığında kanalı açar.

Keşifleri, hem sıcak hem de soğuğa duyarlı birkaç başka alıcının tanımlanmasına kapı açtı. Örneğin TRPM8, deride düşük sıcaklıklara tepki veren bir reseptördür; mentolün uyarıcı olarak kullanıldığı deneylerle keşfedildi. (Julius ve Patapoutian‘ın laboratuvarları, 2002’de bağımsız olarak TRPM8’i keşfetti.)

&

somatosensasyon sadece sıcaklığın algılanmasıyla ilgili değildir; ayrıca dokunma ve mekanik basınç algısında da rol oynar. Sıcaklık, hücrelerdeki fizyolojik değişiklikleri izleyen iyon kanalı reseptörleri tarafından dönüştürülebilirken, dokunma, mekanik uyaranlara tepki verecek bir sensör gerektiriyor gibiydi. Mekanik sensörler bakterilerde tanımlanmıştı, ancak yirmi yıl önce omurgalılarda hiç görülmemişti.

İşte burada Patapoutian ve meslektaşları devreye girdi. Basınçtaki değişikliklere tepki veren hücreleri belirledikten sonra, bu duyarlılığı kolaylaştırmak için bir iyon kanalı reseptörünü kodlayabilecek 72 potansiyel gen belirlediler. Bu genlerden sadece birini buldular – test ettikleri son aday – bunu yapan. Mekanik kuvvetle etkinleştirilebilen yeni bir iyon kanalı proteini olan Piezo1’i kodladı.

Patapoutian ve ekibi, bu protein ailesinden bir başka reseptör olan Piezo2’nin dokunma ve vücut hareketlerini algılamada kritik bir rol oynadığını gösterdi. O zamandan beri, daha fazla araştırma, hem Piezo1 hem de Piezo2’nin solunum ve kan basıncı dahil olmak üzere çeşitli diğer iç süreçlerin düzenlenmesi için gerekli olduğunu göstermiştir.

Bilim adamları, hem dış hem de iç çevremizi nasıl algıladığımızı çözmek için değil, aynı zamanda kronik ağrı da dahil olmak üzere çeşitli durumlar için ilaçlar ve tedaviler geliştirme umuduyla Julius ve Patapoutian’ın çalışmalarını geliştirmeye devam ediyorlar.

Somatosensasyon nedir?

Genellikle beş duyuya sahip olmaktan bahsederiz: görme, işitme, koku alma, tatma ve dokunma. Ancak bir duyum kategorisi olarak dokunma o kadar geniştir ki, gerçekten birden fazla olarak ele alınmalıdır. Dokunsal algı, sıcaklık, ağrı, vücut pozisyonu ve kendi kendine hareket algısını da içeren vücudun ve beynin somatosensoriyel sisteminin sadece bir bileşenidir.

Sıcak ve soğuğu hissetme, bir nesneyi tek başına dokunarak tanıma, acıya tepki verme, bir ışın üzerinde denge kurma yeteneği – hepsi somatosensasyon şemsiyesi altına girer. Somatosensoriyel sistem ayrıca kan basıncı, solunum, idrara çıkma ve kemiğin yeniden şekillenmesi dahil olmak üzere birçok önemli içsel fizyolojik süreci düzenlemeye yardımcı olur.

Somatosensasyonun diğer duyulardan farkı nedir?

Diğer duyular için alıcılar çoğunlukla özelleşmiş duyu organlarında bulunur (görme için gözlerin retinası, işitme için kulakların kokleası, koku için burun, tat için dil). Bununla birlikte somatosensoriyel reseptörler vücutta bulunur: deride, kaslarda, iç organlarda, kemiklerde, eklemlerde ve diğer sistemlerde.

Bedensel-duyusal sistemi daha da karmaşık yapan şey, yoğunlukları derecelendirilen ama bazen etkileri keskin bir şekilde ayırt edilen duyumları ayırt etmeye ihtiyaç duymasıdır: Nazik sıcaklık yakıcı bir sıcaklığa dönüşebilir ve hoş bir kucaklama olarak başlayan şey, ezici bir baskıya dönüşebilir. Ayrıca, bu eşikler bağlama göre değişebilir: Güneş yanığı varsa hafif bir dokunuş rahatsız edici veya acı verici olabilir ve aynı uyaranla ilgili deneyimimiz benzer şekilde farklı sosyal ortamlarda değişebilir.

Somatosensoriyel sistem, neler olup bittiğini ve nasıl tepki verileceğini doğru bir şekilde yorumlamak için çok çeşitli farklı sinyalleri entegre etmelidir.

Somatosensoriyel reseptörler nasıl çalışır?

Julius ve Patapoutian’ın çalışmalarının gösterdiği gibi, somatosensoriyel reseptörler iyon kanallarıdır. Bir dereceye kadar sıcaklık veya fiziksel kuvvet veya bir kimyasal bileşik tarafından uyarıldığında, kanallar açılır ve yüklü parçacıkların bir sinir hücresine akmasına izin verir, bu da hücrenin somatosensoriyel bilgileri elektrik sinyalleri şeklinde iletmesine izin verir. Bir somatosensasyon kategorisi içinde bile, farklı reseptörler farklı uyaran kümelerine yanıt verir. Belirli sıcaklık aralıkları için farklı alıcılar vardır; keskin ağrıya karşı donuk bir ağrı için reseptörler; nazik bir dokunuş veya hızlı bir titreşim veya sert bir baskı için. Yine de diğerleri, kasların veya tendonların nasıl kasıldığına veya esnediğine göre ayarlanmıştır.

Somatosensoriyel izlenimler vücuttaki diğer süreçleri nasıl etkiler?

Somatosensoriyel reseptörlerden gelen farklı bilgi akışları, periferik sinirler boyunca omurilik ve beyin sapı yoluyla talamusa ve nihayetinde deneyimlediğimiz karmaşık algılara entegre oldukları somatosensoriyel kortekse iletilir.

Somatosensoriyel sinyaller, çeşitli içsel fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde yer alırken, aynı zamanda algı ve bilişi etkilemek için beyne geri beslenirler. Örneğin araştırmacılar, kalp atışı hakkındaki bilgilerin sadece beynin kan basıncı seviyelerini düzenlemesine yardımcı olmadığını; aynı zamanda beynin korku da dahil olmak üzere dış ve duygusal uyaranları nasıl işlediğini ve dolayısıyla çevremizdeki dünyayı nasıl algıladığımızı ve ona nasıl tepki verdiğimizi etkiler. Aynı şey akciğerlerden, bağırsaklardan ve diğer organlardan gelen sinyaller için de geçerlidir: Her iki yönde de çok önemli bir etkiye sahiptirler. Bazı araştırmacılar şu anda somatosensoriyel sinyallerin bilinçli bir benlik duygusunun altında nasıl yattığını araştırıyorlar.

Somatosensoriyel sinyaller, çeşitli içsel fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde yer alırken, aynı zamanda algı ve bilişi etkilemek için beyne geri beslenirler. Örneğin araştırmacılar, kalp atışı hakkındaki bilgilerin sadece beynin kan basıncı seviyelerini düzenlemesine yardımcı olmadığını; aynı zamanda beynin korku da dahil olmak üzere dış ve duygusal uyaranları nasıl işlediğini ve dolayısıyla çevremizdeki dünyayı nasıl algıladığımızı ve ona nasıl tepki verdiğimizi etkiler. Aynı şey akciğerlerden, bağırsaklardan ve diğer organlardan gelen sinyaller için de geçerlidir: Her iki yönde de çok önemli bir etkiye sahiptirler. Bazı araştırmacılar şu anda somatosensoriyel sinyallerin bilinçli bir benlik duygusunun altında nasıl yattığını araştırıyorlar.

&

Peki ya acı ve ağrı?

Çeşitli somatosensoriyel bilgi türleri, günlük aktivite ve hayatta kalma için hayati öneme sahipken, ağrıya katılımları önem taşımaktadır. Anında dikkat çekmek ve hem dış hem de iç potansiyel tehlikelere karşı bizi uyarmak acı verici bir iş. Serbest sinir uçları, iltihaplı veya hasarlı doku tarafından salınan kimyasallara veya ağrılı olarak algıladığımız aşırı düzeyde mekanik kuvvete tepki verir. Farklı alıcılar ağrı türlerini ayırt eder: keskin veya kıstırma, donuk veya ağrıyan.

Bununla birlikte, somatosensoriyel bilgiler normal olarak işlenmediğinde, belirli uyaranlara karşı aşırı duyarlılığa ve hatta kronik ağrıya yol açabilir. Araştırmacılar, Julius ve Patapoutian’ın tanımladığı gibi reseptörleri hedefleyerek bu tür durumlar için terapiler ve tedaviler geliştirmeyi umuyorlar.

2021 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü bugün, David Julius ve Ardem Patapoutian’a “sıcaklık ve dokunma reseptörlerini keşfettikleri için” verildi.

Nobel Ödülü kazandıran yayınlar…

Caterina MJ, Schumacher MA, Tominaga M, Rosen TA, Levine JD, Julius D. Kapsaisin reseptörü: ağrı yolunda ısı ile aktive edilen bir iyon kanalı. Nature 1997:389:816824.

Tominaga M, Caterina MJ, Malmberg AB, Rosen TA, Gilbert H, Skinner K, Raumann BE, Basbaum AI, Julius D. Klonlanmış kapsaisin reseptörü, birden fazla ağrı üreten uyaranı entegre eder. Neuron 1998:21:531-543.

Caterina MJ, Leffler A, Malmberg AB, Martin WJ, Trafton J, Petersen-Zeitz KR, Koltzenburg M, Basbaum AI, Julius D. Kapsaisin reseptörü olmayan farelerde nosisepsiyon ve ağrı hissinin bozulması. Bilim 2000:288:306-313

McKemy DD, Neuhausser WM, Julius D. Soğuk algılayıcısının tanımlanması, TRP kanallarının termosensasyondaki genel rolünü ortaya koyar. Nature 2002:416:52-58

Peier, Moqrich A, Hergarden AC, Reeve AJ, Andersson DA, Story GM, Earley TJ, Dragoni I, McIntyre P, Bevan S, Patapoutian A. Soğuk uyaranlar ve mentol algılayan bir TRP kanalı. Hücre 2002:108:705-715

Coste B, Mathur J, Schmidt M, Earley TJ, Ranade S, Petrus MJ, Dubin AE, Patapoutian A. Piezo1 ve Piezo2, mekanik olarak aktive edilen ayrı katyon kanallarının temel bileşenleridir. Bilim 2010:330: 55-60

Ranade SS, Woo SH, Dubin AE, Moshourab RA, Wetzel C, Petrus M, Mathur J, Bégay V, Coste B, Mainquist J, Wilson AJ, Francisco AG, Reddy K, Qiu Z, Wood JN, Lewin GR, Patapoutian A. Piezo2, farelerde dokunma hissi için mekanik kuvvetlerin başlıca dönüştürücüsüdür. Nature 2014:516:121-125

Woo S-H, Lukacs V, de Nooij JC, Zaytseva D, Criddle CR, Francisco A, Jessell TM, Wilkinson KA, Patapoutian A. Piezo2, propriosepsiyon için ana mechonotransduksiyon kanalıdır. Nature Neuroscience 2015:18:1756-1762


                             &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&



Piezo1 ve Piezo2, vücudumuzda "dokunma" ve "basınç" gibi mekanik sinyalleri elektrik sinyallerine dönüştüren çok özel iyon kanallarıdır.

2021 yılında Nobel Tıp Ödülü, bu proteinleri keşfeden Ardem Patapoutian'a verilmiştir. Bu keşif, biyoloji dünyasında "dokunma duyusunun gizemini çözen anahtar" olarak kabul edilir.

1. Bunlar Tam Olarak Nedir?
Hücrelerimizin zarlarında bulunan bu proteinler, birer mekano-reseptördür. Yani fiziksel bir baskı hissettiklerinde kapıları açılır ve hücre içine iyon akışı sağlayarak bir sinir iletisi başlatırlar.
  • Piezo1: Daha çok "genel" dokularda (damarlar, akciğer, mesane) bulunur. Hücrelerin çevrelerindeki basınç değişikliklerine uyum sağlamasını sağlar.
  • Piezo2: Daha çok "duyu" sinirlerinde bulunur. Hafif dokunuşları, tenimizdeki titreşimi ve vücudumuzun uzaydaki konumunu (propriosepsiyon) algılamamıza yarar.
2. Ne İşe Yararlar? (Hayati Fonksiyonlar)
Bu kanallar sadece "bir şeye dokunmak" ile sınırlı değildir; vücudun kendi içindeki mekanik hareketleri de yönetirler:
FonksiyonGörevli KanalAçıklama
Dokunma DuyusuPiezo2Teninize bir tüy değdiğinde veya birinin kolunuza dokunduğunu hissettiğinizde çalışır.
PropriosepsiyonPiezo2Gözünüz kapalıyken kolunuzun nerede olduğunu bilmenizi sağlar.
Kan BasıncıPiezo1Damarların içindeki kan akış basıncını hisseder ve tansiyonun dengelenmesine yardımcı olur.
İdrar KontrolüPiezo1Mesane dolduğunda gerilmeyi hissederek beynimize "tuvalete gitme" sinyali gönderir.
Kısa Bir Not: Piezo ismi Yunanca "piezein" (bastırmak/sıkıştırmak) kelimesinden gelir. Tıpkı çakmaklardaki piezoelektrik kristaller gibi, üzerine basıldığında elektrik üretirler.

Gözlerinizi kapatıp hayatınızdaki stresli bir anı tekrar gözden geçirseniz, şunu düşünün: İçinizde nasıl hissediyordunuz?


###########




Nasıl koku alıyoruz?


Kokular, havada yol alacak kadar hafif kimyasal moleküllerdir. Bazı kokular daha güçlü, bazıları daha hafif olur ama neredeyse her şey, solunduğunda burun boşluğunu kaplayan mukozada bulunan özel reseptörlere bağlanan kokulu moleküller salgılar. İnsanların 5-6 milyon koku reseptörü bulunur ve yaklaşık 400 farklı moleküler koku düzenini algılayabiliriz. Bu yapı taşları sayısız şekilde birleşerek çeşitli koku profilleri oluşturur. Son on yılda araştırmacılar, insanın on bin değil neredeyse bir trilyon farklı kokuyu ayırt edebildiğine inanmaya başladı. Bu çok gibi gelebilir, fakat diğer memeliler koku alma konusunda insanlardan çok daha iyidir. Örneğin, köpekler meraklı burunlarıyla meşhurdur ve kilometrelerce uzaktan kokuları ayırt edebilirler; filler ise, tüm memeliler arasında en fazla koku reseptörüne sahiptir.

Bir şeyi kokladığımızda, bunun sebebi burnumuzdaki koku alma reseptörlerinin tanıdığı madde moleküllerini solumamızdır. Bu reseptörler bilgiyi beyine iletir ve biz de bu bilgiyi karar vermek için kullanırız. Koku reseptörlerinin merkezi olan koku soğancığı, beynin öğrenme ve hafıza merkezi olan hipokampusa oldukça yakındır. Bu iki merkezin tam olarak nasıl etkileşimde bulunduğunu hâlâ çözmeye çalışıyoruz ama kokuların güçlü hafıza tetikleyicileri olduğu açık. Örneğin, küçükken annenizin sürdüğü bir parfümün kokusu size çocukluğunuzdan canlı anılar getirebilir.


Bazen bildiğimiz bir kokuyu duyduğumuzda bize belli anıları hatırlatması oldukça tanıdık geliyor, bazen çocukluk anılarımıza kadar götürüyor bizi. Böylelikle çoğunlukla bir anılar silsilesine sürükleniyoruz.

Kokular, hissettiğimiz yeri, o esnada orada bulunan kişileri ve o anki hissettiklerimizi bile bize tam olarak anımsatıyor. 

   Peki beynimizde o an neler oluyor da bunları düşünüyoruz?

Amerikalı nörologlar, tanıdığımız bir koku ile kokunun ilişkili olduğu anı nasıl hatırladığımıza; daha da ayrıntılarına inmek gerekirse beynin hangi mekanizmasının bunu sağladığına dair bir araştırma yapmışlar. Tanımlamasını tam olarak gerçekleştiremediğimiz durumlarda kokuyu herhangi bir cisimle de bağdaştırabiliyoruz; sözgelimi, “anneanne evi kokusu” buna güzel bir örnek. Bu andan itibaren de o evdeki eşyalar, yaşanılan belirli anlar bir bütün oluşturarak zihinde canlanıyor. 

Hipokampüs, koku alma soğanının hemen yanında yer alıyor. Bu da koku ile anıların ilişkilendirilmesinde anlamlı bir çıkarım olarak kabul ediliyor.

Büyükannemin evinin kokusu
Büyükannemin evindeki oyuncak dolabının kendine özgü bir kokusu vardı. Tarif edemeyeceğim bir koku. Şimdi arada bir burnumda o kokuyu duyarım. Kokuyla birlikte bazı anılar da canlanır, kaybolduğunu sandığım anılar; büyükannem, onun evine gidişim, oradaki oyuncaklarla oynayışım… 

Peki, nasıl oluyor da kokular unuttuğumuzu sandığımız anıları canlandırabiliyor?

BBC Türkçe’de yayınlanan Tom Stafford makalesinde; “Nöroloji biraz dedektif hikayesi gibi bir şey; nedeni bulmak için ipuçları aramak gerekiyor” diyerek ipuçlarını incelemeden önce, bu konudaki mevcut bilgileri irdeliyor. 

Karmaşık Duyular
Koku alma duyusu en eski duyudur; havadaki ve sudaki kimyasal maddeleri algılamak için gelişen, bakterilerin bile sahip olduğu ilkel duyulara kadar uzanır. 

Görme, işitme ve hatta dokunma duyusundan önce, canlıların etraflarındaki kimyasallara tepki verebilmesi için koku alma duyusu gelişmiştir önce. 

Görmek, insan gözündeki dört ışık duyargası ile mümkündür. Buradaki alıcı işlevi gören hücreler, ışığı beynin anlayacağı dilden elektrokimyasal sinyallere dönüştürür. 


Dokunma duyusu ise en az dört tür basınç ve ayrıca sıcak, soğuk ve acıyı algılayan çeşitli alıcılara bağlıdır. 

Fakat bunlar koku alma duyusunun yanında gölgede kalır. Çünkü insanda koku almayı sağlayan 1000’den fazla alıcı vardır. Bunlar yaşadığımız sürece yenilenir ve alışkın olduğumuz kokulara göre değişir. Bu karmaşık yapı çok sayıda farklı kokuyu birbirinden ayırmamızı sağlar. Ancak ayırabildiğimiz kokuların hepsi için bir isim bulamayız. 

Belki de hakkında en az konuştuğumuz duyumuz koku almadır. Bir şeyin nasıl göründüğünü ya da duyulduğunu iyi tarif edebilir, ama iş kokuya gelince onu bağlantı kurduğumuz şeyle ifade etmeye çalışırız; örneklendirecek olursak “çiçek gibi”, “ıslak köpek gibi” olarak tanımlarız. Yani kokuyu, o kokuyu yaratan nesneyle ifade ederiz: “hindistan cevizi”, “taze ekmek” gibi… 

Hafıza ve Koku Bu bilgileri tekrarladıktan sonra, şimdi de önemli ipuçları neler diye bakalım?


Koku Soğancığı Nedir? Olfaktör Bulbus olarak da adlandırılan Koku soğancığı beynin ön bölümünde, koku bölgesinin ve kafatasını oluşturan kemiğin hemen üzerinde yer alır. İki koku bölgesine karşılık iki de koku soğancığı bulunur; her birinin büyüklüğü bir bezelye tanesi kadardır.


Beyinde kokuları işleme koyan ve “koku alma soğanı” olarak adlandırılan bölge, beyin çıkıntısı (hipokampüs) ile yan yanadır. Denizatı şeklindeki bu soğan, beyin zarından (korteks) gelen tüm bilgilerin toplandığı yerdir.


Nöro-mühendisler, insan beynindeki her bir nöronun hatırlama sırasında belirli hatıraları hedeflediğine dair ilk kanıtı buldular. Beyinlerine elektrot yerleştirilmiş beyin cerrahisi hastalarının kayıtlarını incelediler ve hastaların beyin sinyallerinin, sanal gerçeklikle oluşturulan bir mekânsal bellek görevini yerine getirirken davranışlarına nasıl karşılık geldiğini araştırdılar. Araştırmacılar aktiviteleri, mekânsal olarak öznelerin belirli nesnelerle karşılaştıklarını hatırladıkları konuma ayarlanmış olan “hafıza izleme hücreleri”ni belirlediler. Çalışma Nature Neuroscience’ın bu ayki çalışmasında yayınlandı.=  Anıları Haritalayan Özelleşmiş Nöronlar Keşfedildi! | Nöropsikoloji Derneği



#


 * Piktogramlar; bir nesne, bir kavram ya da bir işleyişi anlatmak için kullanılan resim yazı      

 * İdeogram; bir olayı, bir durumu anlatmak için piktogramlara duygu, hareket ya da bir düşünce katarak resmetmek.


Erich Fromm sembol nedir sorusunu cevaplarken, kendisini açıklamaya şu örnek ile başlar: Birisine beyaz ve kırmızı şarap arasındaki tad farkını açıklamamız gerektiğini varsayalım. Farkı çok iyi biliyoruz. O halde onu kolayca da anlatabiliriz sanıyorsunuz değil mi? Ama düşündüğümüzün aksine, bu tad farkını anlatmak çok zor olacaktır. Herhalde sonunda sorunu şöyle geçiştireceğiz: “Ne yazık ki, sana bu farkı açıklamıyorum. En iyisi mi, bir bardak kıımızı ve sonra da bir bardak beyaz şarap iç. O zaman farkı anlayacaksın.” Tekniğin en son harikası olan karmaşık bir makinayı tarif etmek, çoğumuz için hiç de zor değildir. Ancak çok basit bir tad alma duygusunu anlatmak için, gerekli kelimeleri bulmakta epey güçlük çekeriz.

Bütün duygular için aynı zorluk ve sorun geçerlidir. Duyguları sadece piktogam, ideogram ya da tasvirlerle anlatmak mümkün değildir. İşte bu aşamada sembolün doğuşuna tanık oluruz. Duyguyu anlatmak için kullandığımız simgeye, işarete, piktograma var olan anlamından başkaca bir anlam yüklediğimiz anda sembol ortaya çıkar. 






#####





Burunda hava akımı turbulan iken dinlenim halinde sakin solunumda laminer akım olabilir. 


                                                               Humidifikasyon-nemlendirme


Kuru hava, solunum yollarını ve cildi olumsuz etkileyebilir; bu yüzden hava nemlendiricileri, sağlıklı bir ortam için önemlidir.


Hava akciğer geçtiğinde nemlendirilmiş olmalıdır  Günlük ~1 lt su kullanılır, ekspirasyon sırasında sıvı kaybı soğutulma ile azaltılır  İnsanda günlük 250-300 ml/ gün  Nem oranı % 98


Kuru hava, özellikle soğuk kış aylarında, cilt kuruluğu, tahriş olmuş solunum yolları ve göz kuruluğu gibi sorunlara yol açabilir. Cilt, nemini kaybettiğinde kurur ve çatlamaya başlar. Kuru cilt, kaşıntıya ve egzama gibi cilt rahatsızlıklarına yol açabilir. Nem seviyesinin optimal düzeyde olması, özellikle kış aylarında sıkça görülen cilt kuruluğu, burun tıkanıklığı ve solunum yolu enfeksiyonları gibi problemleri önleyebilir.


Koku mukozası : Septum nazinin 1/3 üst kısmında, burun tavanında, lateral duvar üst kısmında ve üst konkanın üst kısmındadır. Seröz Bowman bezleri ihtiva eder. Koku epiteli bipolar koku hücreleri, destek hücreleri ve sarı pigment ihtiva eden bezler içerirler.


KOKU; Olfaktör muko-epitel bölgenin “ISLAK” olması gerekir: Islaklık hem algı hem de önceki kokunun temizlenmesi için gereklidir.   Olfaktör reseptör hücreleri > 1,000 farklı sayıda-her kokuya ayrı reseptör.

&

Amerikali Psikolog Donald Laird, 1935 yılında koku, bellek ve duygular arasındaki ilişkiyi bilimsel olarak inceleyen ilk araştırmacılardan biridir. Colgate Üniversitesi'nde görev yaptığı dönemde yayımladığı "What Can You Do With Your Nose?" (Burnunuzla Ne Yapabilirsiniz?) başlıklı makalesiyle, kokunun insan zihni üzerindeki etkilerini modern psikolojinin gündemine taşımıştır.


Laird'in 1930'lardaki bu öncü çalışmaları, bugün nörobilim tarafından doğrulanmış olan koku soğanı (olfactory bulb) ile beynin hafıza ve duygu merkezleri (hipokampus ve amigdala) arasındaki doğrudan bağlantının ilk psikolojik gözlemlerinden biri olarak kabul edilir.
  • Bulgular: Katılımcıların %80-90'ı, belirli bir kokunun (parfüm veya yün gibi) kendilerini geçmişteki canlı ve duygusal anılara götürdüğünü bildirmiştir.
  • Önemi: Dönemin bilim insanları görme duyusuna odaklanırken, Laird kokunun zihne açılan önemli bir kapı olduğunu savunmuş ve bu alandaki araştırmaların önünü açmıştır.
  • Yayın: Çalışmanın sonuçları 1935 yılında Scientific Monthly dergisinde "What can you do with your nose?" (Burnunuzla ne yapabilirsiniz?) başlığıyla yayımlanmıştır.

Koku alma duyusu hakkında  şaşırtıcı gerçekler!

Koku, genellikle en az değer verilen duyulardan biri ancak omurgalıların geliştirdiği ilk duyu sistemlerinden ve zihinsel sağlığınız, hafızanız ve daha fazlasıyla bağlantılı... 

. Koku hafıza ve duygularla bağlantılı

Mesela taze pişmiş kek kokusu neden neşeli çocukluk anılarını tetikler? Ve neden o lanet olasıca parfüm sizi acı dolu bir ayrılığa geri götürür? Koku, hem hafızanızla hem de duygularınızla doğrudan bağlantılı. Bu bağlantı ilk olarak 1935'te Amerikalı psikolog Donald Laird tarafından kuruldu. Gerçi Fransız romancı Marcel Proust, madeleine'lerin pişerken yaydığı koku hakkında yazdıklarıyla bu fenomeni çoktan ünlü hale getirmişti...

Kokular ilk önce burnunuzun içindeki özel sinir hücreleri tarafından yakalanır. Bu hücreler burnunuzun çatısından beyninizin koku işleme merkezine doğru uzanır, buna koku soğanı denir.

Koku soğanı duyguların üretildiği amigdala ve anıların oluşturulduğu hipokampüsün de yer aldığı beynin limbik sistemiyle doğrudan bağlantı kurar. Örneğin görme ve işitme gibi diğer duyular doğrudan limbik sisteme bağlı değildir.

2004'te yapılan bir araştırmada fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanılarak kokuların beyinde görsel ipuçlarına göre çok daha güçlü bir duygusal ve hafıza tepkisini tetiklediği ortaya koyuldu.

. Koku alma duyunuz sürekli olarak yenilenir

Yaralanma veya enfeksiyon nedeniyle koku alma yeteneğinizi kaybedebilirsiniz;Beyniniz ve omuriliğiniz dahil sinir sisteminizin diğer bölgeleri bir yaralanmadan sonra yenilenemez ve onarılamaz. Sürekli yenilenme, koku alma sinirlerinin dış çevrenin neden olduğu sigara dumanı gibi toksinler, kimyasallar ve grip virüsü gibi patojenler şeklindeki hasarlara karşı savunmasız olması nedeniyle koruyucu bir mekanizma olabilir.

Koku, ruh sağlığıyla bağlantılı

koku alma duyusunu kaybetmenin kişisel ve sosyal ilişkileri etkilediği de ortaya konmakta. Örneğin, birlikte yenilen yemeklerde ortak deneyimi kaçırmak veya cinsel istek ve davranışlarda değişiklikler koku alma duyusunu kaybetmenin sonuçları arasında yer alabilir.

Yaşlılarda ise koku alma yeteneğinin azalması, depresyon ve hatta ölüm riskinin artmasıyla ilişkilendiriliyor lakin bunun nedenini hâlâ bilmiyoruz.

. Koku kaybı nörodejeneratif hastalıkların belirlenmesine yardımcı olabilir

Koku alma duyusunun kısmi veya tam kaybı, Alzheimer ve Parkinson hastalıkları da dahil olmak üzere bir dizi nörodejeneratif hastalığın erken bir göstergesi olabilir. Hastalar sıklıkla vücut veya beyin fonksiyonlarında herhangi bir semptom görülmeden yıllar önce koku alma duyularını kaybettiklerini bildirir. Ancak birçok insan koku alma duyularını kaybettiklerinin farkında olmaz.

Koku kaybınız olup olmadığını ve ne ölçüde olduğunu belirlemenin yolları mevcut. Resmi bir koku test merkezini ziyaret edebilir veya evde kendi kendinize kahve, sirke ya da sabun gibi evde bulunan kokulu şeyleri tanımlama yeteneğinizi değerlendiren bir test yapabilirsiniz.

. Burnunuzu koku almaya tekrar alıştırabilirsiniz

“Koku eğitimi” koku alma bozukluğu için umut vadeden deneysel bir tedavi seçeneği olarak ortaya çıkıyor. Bahse konu eğitim ilk olarak 2009 yılında Almanya'da gerçekleştirilen bir psikoloji çalışmasında test edildi. Eğitimin içeriği genellikle 3-6 aylık bir süre boyunca günde en az iki kez, her seferinde 10-20 saniye olmak üzere, çiçek, narenciye, aromatik veya meyveli kokular gibi güçlü kokuları koklamak üzerine...

Katılımcılardan koklama sırasında kokunun hafızasına odaklanmaları ve koku ve yoğunluğu hakkında bilgiler hatırlamaları isteniyor. Bunun beyindeki sinir bağlantılarını yeniden düzenlemeye yardımcı olduğuna inanılmakta ancak bunun arkasındaki kesin mekanizma belirsiz.Bazı çalışmalar tek bir koku seti kullanmayı önerirken, diğerleri belirli bir süre sonra yeni bir koku setine geçmeyi öneriyor. Ancak her iki yöntem de koku alma duyusunda önemli bir iyileşme gösteriyor.Bu eğitimin ayrıca yaşlı yetişkinlerde ve demans hastalarında depresif semptomları hafiflettiği ve bilişsel gerilemeyi iyileştirdiği ortaya kondu.

Tıpkı fiziksel bir yaralanmadan sonraki fizyoterapi gibi, koku alma eğitiminin de koku alma duyunuz için bir rehabilitasyon gibi davrandığı düşünülmekte. Çalışma, burnunuzdaki sinirleri ve beyinde oluşturduğu bağlantıları yeniden eğiterek kokuları doğru bir şekilde algılamanızı, işlemenizi ve yorumlamanızı sağlıyor.

Kaynak: Science Alert, The Conversation / Metin Aktaşoğlu tarafından yerelleştirildi.


NOT; Evliya Çelebi;Çiçekleri de seviyor belli ki ama bildiği çiçek adları kısıtlı: Reyhan, fesleğen, lale, sümbül, tutya, menekşe, gül, nesrin, zambak, müşk-i rumi, zerrin, karanfil gibi ıtırlı bitkilerin “dimağı kokulandırdığını” yazmış.




######

Ruh hali ten kokusuna da yansıyor


Koku Kültürü Derneği Başkanı Bihter Türkan Ergül, koku'nun, tüm canlıların bir nevi haberleşme sistemi olduğunu ve bunun hayvanlarda çok net gözlemlendiğini söyledi.

Kokuların, insanların yaşam kalitesini yükselttiğini, zihnin kapılarını açtığını ve sessizce içeri girdiğini ifade eden Ergül, "Çiçeklerin titreşimlerini doğru ve farkındalıklı kullanmak, dengeli bir yaşam modeline yani doğaya, özümüze döndürecektir bizleri. Ruh, zihin ve beden bütünlüğü ile çalışmanın yolunu, kokular ile destekleyebiliriz. Güzel koku aldığımız mekanda saatlerce oturabilir ve keyif alabiliriz. Ama bir yanık ya da çürümüş et kokusunun olduğu bir mekandan olabildiğince uzaklaşmak isteriz. Koku nefes alma ile doğru orantılı olduğu için kapanmayan tek algımızdır. Burnunuzu kapatıp soğan ile elmayı ısırdığımızda ya da dilimize değdirdiğimizde, tadının aynı olduğunu sanırız. Ama burnunuzu bir anda açarsanız aromasından dolayı ayırt edersiniz." diye konuştu.

Esans ya da kokuların, insanları yalnızca duygusal olarak değil, spesifik koku moleküllerinin beyne taşıdığı mesajlarla fiziksel olarak da etkilediğini aktaran Ergül, şöyle devam etti:

"Bitkiler güneş ışınlarından ve yağmurdan aldıkları yaşam enerjisi ile büyürler. Bu nedenle bitkilerin özünden elde edilen esans ve kokular, yaşam enerjisi içerirler, olumlu titreşimler yaratırlar. Enerji, konsantrasyon, çalışmak için zindelik, dinginlik, uyku, hayal kurmak için doğru ambiyansı yaratarak ruh halimizi etkilerler. Küçük moleküler yapıları sayesinde, hücresel ve en ince düzeydeki dokuların dahi içine nüfuz ederek tedavi edebilme özelliğine sahiptirler. Doğal kokular beynimizin sağ lobuyla alınır. Duygusal zekanın bulunduğu bölümdür."

"Koku tedavi amaçlı da kullanılıyordu"

Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi tıp alimlerinin, birçok bitki, bitki aroması ve kokusunun tedavi edici yöntemlerinden faydalandığına dikkati çeken Ergül, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Güzel koku ruhun gıdasıdır. Koku dimağa, kalbe ve diğer iç organlara yarar sağlar, kalbi ferahlatır, nefsi sevindirir, ruhu genişletir. Güzel koku, ruh için en uygun şeydir. Güzel koku ile güzel ruh arasında yakın bir ilişki vardır. Güzel ruhlar, güzel kokuyu sever. Kötü ruhlar, kötü kokuyu sever. Her ruh kendisine uygun düşeni sever. İnsanın kokusundan, nasıl bir ruh hali içinde olduğu anlaşılabilir.

İnsanın kendi ten kokusu, kimliğini oluşturur. Sağlıklı ya da hastalıklı bir DNA olup olmadığımızı, karşı tarafın kriterlerine uyup uymadığımızı yine kokumuz verir, bunu da hormonlarımız belirler. Her insanda bakteri ve virüslere karşı dayanıklılığı belirleyen genlerin mevcuttur. İnsanlar da karşı cinste bu açıdan güçlü genlere sahip eşler seçmeye çalışıyor ve bunu da sadece koku duyuları ile algılayabiliyorlar. Yani gençler eş ararken burunlarını takip etmeli."

Ergül, insanların kendilerini korumak amacıyla korkunun kokusunu alabilecek şekilde geliştiğini, korkuyu ayırt edebildiğini hatta kokuyu duyarak insanların kendinden bile korkabildiğini kaydetti.

Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. 



&

 

Güve koku molekülü, aslında dişi güvelerin ürettiği ve erkekleri kendine çekmek için salgıladığı özel kimyasal maddeler olan feromonlardır; bu moleküller binlerce metre öteden bile tespit edilip takip edilmesini sağlar ve bu sürece "kemo-algılama" denir.

Güveleri Uzaklaştıran Doğal Kaynaklar
Moleküler düzeyde rahatsız edici olan şu doğal kokuları kullanabilirsiniz:

  • Lavanta ve Karanfil: Keseler içinde dolaplara yerleştirilebilir.
  • Sirke (Asetik Asit): Özellikle temizlik sırasında dolapların sirkeli suyla silinmesi güveleri uzaklaştırır.
  • Defne Yaprağı ve Kekik: Mutfak dolaplarında bakliyat güvelerini önlemek için etkilidir.

  • Doğal Moleküller:
    • Linalool ve Linalil Asetat: Lavanta bitkisinde bulunan ve güvelerin nefret ettiği temel koku molekülleridir.
    • Sedrol (Cedrol): Sedir ağacı yağında bulunan ve güveleri etkili bir şekilde uzaklaştıran moleküldür.
    • Mentol ve Sineol: Nane, okaliptüs ve defne yaprağında bulunur. 




XXXXXX
















"Kohort" kelimesi tarihi olarak Roma ordusundaki büyük bir askerî birimi ifade etmek için kullanılmış olup, günümüzde sağlık, istatistik ve pazarlama gibi alanlarda ortak özelliklere sahip grupları tanımlamak için kullanılır. 

Demans;

Kohort ve boylamsal çalışmalar düşük doz aspirinin demans insidansını azaltma olasılığının daha yüksek olduğunu göstermiş olsa da çok sayıda randomize kontrollü çalışma bunu doğrulamamıştır.



Nörologlar hipokampüsün yeni olaylar için hafıza yaratmada önemli bir işlevi olduğunu tespit etti. 

Beyninin bu bölgesi hasara uğrayan kişiler hatırlamada zorluk çeker. Bisiklet sürme gibi yeni becerileri ve kişilerin isimleri gibi yeni bilgileri öğrenseler de bunlara dair hafıza oluşturamazlar. 

Bu aralıklı “epizodik hafıza”, işte benim büyükannemin evine yaptığımız ziyareti hatırlarken söz konusu olan hafızanın ta kendisi. Koku alma soğanı, yani kokunun beyindeki yeri, bu tür hafızanın kaynağı olan hipokampüsün yanında olduğu için kokular bazı anıları çağrıştırıyor diyebiliriz.

Derinlere Dalmak
Fakat bu ipucu ne kadar güçlü olsa da dolaylı ve duruma bağlıdır aslında. O yüzden ikinci bir ipucu sunmak gerekir. Duyular arasında kokunun özgün özelliği doğrudan beynin derinliklerine gitmesidir.

Oysa örneğin görme ve işitme duyuları gözde ve kulakta, yani ilgili organlarda başlar ve beynin diğer bölgelerine geçmeden önce, aktarma merkezi işlevi gören talamusa, yani ara beynin orta bölümüne geçer. 

Koku alma duyusu ise talamusa uğramadan doğrudan koku alma soğanına gider.

Koku hariç tüm duysal uyaranlar için ara istasyondur. Uyaranları azaltma, güçlendirme, iletmeme fonksiyonu mevcuttur, önemsiz uyaranlar filtrede azaltılırken, önemliler artırılır, bu sayede konsantrasyon mümkün olmaktadır.

Talamus, beynin iki bölgesinde de yer alan ve görme, duyma, işitme, dokunma ve tat almayı sağlayan duyuları yönetir. Sinirler aracılığıyla duyuların aktarılmasında önemli bir rolü olan talamus, beyinde bir nevi terminal görevi görür. 

 Talamusta duraklamanın diğer duyular açısından nasıl bir işlev gördüğünü bilmiyoruz; ama diğerlerinin oluşturduğu sinyallerin beyindeki işlem merkezinden “daha uzakta” olduğunu söyleyebiliriz.

Araştırmalar, olay ve olguları kelimelerle ifade etmenin hafızaya yararı olduğunu gösteriyor; fakat bu aynı zamanda konuyla ilgili duyguların azalmasına da yol açıyor.

Anılarımızdan söz ederken olayı ve onun yarattığı deneyimi de hatırlamaya başlarız. Büyükannemin oyuncak dolabına dönersek… Çocuk burnumun koku alıcıları dolabın kokusunu almış.


Hiç isim bulamadığım bu koku doğrudan beynime hareket edip deneyimleri kodlayan bölgenin yanına yerleşmiş. Orada, dolapla ilgili, kelimelere hiç dökülmemiş, bilinçli olarak hatırlaması güç ama yine de hafızamda yer etmiş diğer anılarla karışmış.  


Yıllar sonra bugün o kokuyu aldığımda o çocukluk günleri geri geliyor işte…


Dr. Altundağ, "Kokuların çok derinlerde gizli kalmış iyi anıları, güzel dönemleri ya da kişinin travmalarını canlandırabilmesi mümkün" 



https://youtube.com/shorts/t17a9L5Rlr0?si=tTUCbeuGkqqpNuIJ        












https://www.youtube.com/watch?v=aAs2VkwWkKQ   = 






                                          🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠🧠 






KAİZEN VE HORMONLAR : AMİGDALA BİZE NELER YAPTIRIYOR?

Amigdala, değişimin bizde yarattığı korkuyu tetikler ve gardımızı almamızı sağlar. Bu nedenledir ki her gün düzenli olarak daha iyisi için atacağımız adımlar beynimizin bu özelliğine karşı bir tür gizli çözümdür. 


Kaizen, Japonca "Kai" (değişim) ve "Zen" (iyi) kelimelerinin birleşiminden oluşan ve "sürekli iyileştirme" anlamına gelen bir felsefedir.
Kaizen, Japonca "Kai" (değişim) ve "Zen" (iyi) kelimelerinin birleşiminden oluşan ve "sürekli iyileştirme" anlamına gelen bir felsefedir.


Kaizen, kelime anlamıyla daha iyisi için değişimdir. Sürekli iyileştirme olarak tanımlayabiliriz. Bu çalışmaların yürütülmesinde en önemli faktör insan kalitesidir. İnsan kalitesi ile kastettiğimiz ise, kişilerin problemleri görebilme ve onları çözebilme yeteneğine sahip olmasıdır.   

 


Korteks Beyin Zarı Gelişimi (Serebral Korteks)

  • Temel Fonksiyonlar:
    Serebral korteks, düşünme, algı, dil, hissetme ve pek çok vücut tepkisi gibi temel bilişsel ve duyusal işlevlerden sorumludur.  

Stres ve Egzersiz

Beyin kronik stresle plastisitesini kaybeder - egzersize bağlı BDNF üretimi bunu tersine çevirir. Kronik stres, Cortisol salgılanmasının artmasına neden olur-orta bölümdeki yağ birikimlerini arttırır. Egzersiz, beyindeki nöronların stres eşiğini yükseltir. Daha fazla insülin alıcısını tetikleyerek enerji kullanımını optimize eder - kan şekeri ve daha güçlü hücrelerin daha iyi kullanılmasını sağlar. Egzersiz, kronik stresin kötü etkilerini önler ve semptomları tersine çevirebilir. Buna ek olarak, kronik stres bilişsel performansı% 50'ye kadar azaltabilir.


Egzersizin beynimize günlük etkileri

  • Hepimizin bildiği gibi egzersiz sık sık ağrılı bir hale gelir. Bu ağrıya bir cevap olarak, beyniniz endorfin de dahil olmak üzere bazı kimyasalları salmaya başlar. Endorfinler çoğu zaman öfori kaynağı olarak bilinir ve sadece ağrınızı öldürmez, aynı zamanda spora bağımlılığınızı da artırır, ruh halinizi iyileştirir. Yapacağınız tek bir egzersiz, dopamin, serotonin ve noradrenalin gibi nörotransmitter seviyelerini anında artırır.
  • Ayrıca günlük tek bir egzersiz, vücudun kaslara daha fazla kan pompalamasını sağlar. Bu, beyniniz için faydalı olan kan akışını artırır, daha fazla uyanık ve zinde hissedersiniz. Egzersiz yapmaya başladığınız dakika, beyin hücreleriniz daha yüksek bir seviyede çalışacaktır.

Frontal lob (ön lob) beynin evrimsel olarak en son gelişmiş ve en büyük lobudur.
Alnın arkasında yer alan frontal lob beynin en yavaş olgunlaşan kısmıdır.
Planlama, karar verme, problem çözme, dikkat, hafıza ve motor hareketler gibi üst düzey bilişsel işlevlerin yanı sıra kişilik ve duygu kontrolünden de sorumludur. Duygu kontrolü, dürtü yönetimi, empati ve sosyal davranışların düzenlenmesi gibi yetenekler frontal lobun sağlıklı işleyişine bağlıdır.
Beynin ön tarafında yer alması nedeniyle travma, trafik kazası, şiddet olayları ve düşme gibi olaylara karşı hassastır. Görece küçük bir travma bile frontal lob hasarı yapabilir.
 Frontal lobun hızla gerilemesi ise bunamaya (demans) neden olabilir.
Alzheimer hastalığı başta olmak üzere tüm demanslarda (bunamada) en çok etkilenen beyin lobudur. 
 Frontal lob hasarı tedavisi hem medikal hem de psikolojik yaklaşımları gerektirir. Zengin uyarılar içeren bir çevrede bulunmak ve aerobik egzersizler frontal lobun iyileşmesine destek olabilir.

Frontal lob hasarının belirti ve bulguları:

  • Bunama (demans)
  • Sinirlilik, davranış ve kişilik değişiklikleri
  • Ahlaki yargılarda bozulma
  • Plan yapma, dikkat becerilerinde azalma
  • Hafıza kaybı
  • Zekada gerileme
  • Depresyon, anksiyete belirtileri
  • Diğer insanların duygularını anlamada zorlanma
  • Hareket becerileri ve uzaysal kestirim becerilerinde azalma. 

Temporal lob (şakak lobu) konuşma, hafıza ve işitme gibi işlevlerde oldukça önemli görevler alır. Epilepsi hastalığında sıklıkla etkilenen bir bölgedir. Bu bölgedeki hasarlar genellikle konuşma ve hafıza problemlerine sebep olur. 



Nöro-mühendisler, insan beynindeki her bir nöronun hatırlama sırasında belirli hatıraları hedeflediğine dair ilk kanıtı buldular. Beyinlerine elektrot yerleştirilmiş beyin cerrahisi hastalarının kayıtlarını incelediler ve hastaların beyin sinyallerinin, sanal gerçeklikle oluşturulan bir mekânsal bellek görevini yerine getirirken davranışlarına nasıl karşılık geldiğini araştırdılar. Araştırmacılar aktiviteleri, mekânsal olarak öznelerin belirli nesnelerle karşılaştıklarını hatırladıkları konuma ayarlanmış olan “hafıza izleme hücreleri”ni belirlediler. Çalışma Nature Neuroscience’ın bu ayki çalışmasında yayınlandı.

_____Bilişsel gerileme ve kaygının ve hatta Alzheimer gibi hastalıkların nedenlerinden biri de nörojenezin askıya alınmasıdır.____ 

Ey Peygamber- Sana Kur'an'ı okutacağız ve onu senin kalbinde toplayacağız ki, böylece onu unutmayacaksın.-A'la,6         

Nörogenez ya da nörojenez, sinir kök hücrelerinden, sinir sistemi hücrelerinin yani nöronların üretilme sürecidir.

1944'ten bu yana, nörojenezin, yani yetişkin beyninde yeni nöronların oluşumu, uzun süredir var olan "nöronların öldükten sonra asla yenilerinin gelmediği" fikrine karşı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu keşif, yetişkin beynindeki nöronların zamanla yenilendiğini ve bu sürecin hafıza, öğrenme gibi bilişsel işlevlerde önemli rol oynadığını göstermiştir. Nörojenez, hipokampus gibi özel beyin bölgelerindeki kök hücrelerin bölünmesiyle gerçekleşir ve beyin, taze nöronlarla kendini yenileme potansiyeline sahiptir.  

1944'ten bu yana nörojenezin varlığı bilimsel olarak tesis edilmiştir ve, dentat girusta, beyin çıkıntısı ve muhtelemen ön frontal kortekste yer alan ve özel bir tür hücre olan kök hücreler iki ayrı hücreye bölündüklerinde ortaya çıktığını biliyoruz: akson ve dentrites ile donatılmış tam bir nörona dönüşecek olan bir kök hücre ve bir hücre. O yeni nöronlar, onlara hitiyaç duyulan beynin en uzak bölgelerine dahi göç ederler ve böylece beynin nöron tedariğinin tazelemesine müsade etme potansiyeline sahip olurlar. Hayvan ve insan çalışmalarından bilindiği üzere ani nöron ölümlü (örneğin bir felçten sonra) etkili bir nörojenez tetikleyicisidir.

*"Dentat", Latince diş anlamına gelir ve yapısının diş benzeri görünümünden dolayı bu ismi almıştır. Dentat girus temporal lob'da yer alan bir beyin kabuğu kıvrımıdır.Dentat girusun önemli görevleri arasında hafıza, yeni nöron üretimi (nörojenez) ve sinirsel sinyallerin işlenmesi yer alır. 

(Nörojenez, beynin kendini iyileştirmesi, öğrenme, hafıza gibi bilişsel fonksiyonlar için hayati öneme sahiptir.

Beyin esnekliği ya da nöroplastisite beynin kendini iyileştirme ve yeniden yapılandırma becerisidir. Sinir sisteminin bu uyum potansiyeli, beynin bozulma ya da yaralanmalardan iyileşmesine imkan verir ve Çoklu Skleroz, Parkinson hastalığı, bilişsel bozulma, Alzheimer, disleksi, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, insomni,vs. gibi patalojilerde dolayı bozulan yapıların etkilerini azaltır.

Nöroplastisite Egzersizleri

Antrenmandan önce Nöral ağlarStimüslasyondan 2 hafta sonra Nöral ağlarStimüslasyondan 2 ay sora Nöral ağlar





    








Görevleri

Hippokampus hafıza oluşumu, uzaysal oryantasyon ve yön bulma fonksiyonlarında rolü olan bir bölgedir. Bu fonksiyonları gerçekleştirebilmek için serebral korteksten görme, koku, dokunma gibi duyusal bilgileri almalıdır. Dentat girusun hippokampusa bu bilgiyi sağladığı düşünülmektedir. Hippokampal trisinaptik devrenin bir parçasıdır.

Dentat girus duyusal bilginin pasif bir ileticisi değildir. Bilgiyi işler, analiz eder ve sınıflandırır. Böylece hippokampüsün işine yarayacak hale getirir.

Dentat girusun gelen bilgiyi ortak özelliklerine göre ayırabildiği düşünülmektedir. Buna örüntü ayırma denir. Örneğin dentat girus farklı yerlerde benzer duyusal sinyaller alabilir ve bunları hippokampusa göndermeden önce algılandıkları yerlere göre ayırt edebilir. Bu da hippokampusun birbirinden ayrı anılar oluşturmasına yardım eder.

Dentat girus duyusal bilginin uygun içerikle ilişkilendirilmesinde görev alır. Belli bir kokunun bir yerle ilişkilendirilmesini buna örnek verebiliriz.

Bilgilerin birleştirilmesi veya ayırt edilmesi dışında öne çıkan diğer bir rolü hatıraların doğru kodlanmasına yardım etmesidir. Tipik olarak hippokampusa atfedilen hafıza fonksiyonlarına dentat girus da katkı sağlar.

Referans







XXXX





*Dumur etmek Arapça ne demek?
“Dumura uğratmak” deyimindeki “dumur” kelimesi, Arapça kökenli olup “zayıflamak” ya da “büzüşmek” anlamına gelir.

*Dumur nedir? = (ﺿﻤﻮﺭ) i. (Ar. ḍumūr) fizyo. (Organlar için) Kullanılmama veya beslenmeme sonucunda kuruyup kalma, körelme. ѻ Dumûra uğramak: Kabiliyet ve imkânlarını kaybetmek, zayıflamak, işgörmez veya etkisiz duruma gelmek. 

Primat

Primatlar veya iri beyinli yüksek memeliler (Latince: Primates), memeliler sınıfının Euarchontoglires üst takımına ait bir takımdır.

Primat beyni, hem diğer primat türlerinde hem de insansılarda görülen, diğer memelilere kıyasla büyük boyutlu ve karmaşık bir beyindir. Bu beyin, özellikle insansıların (hominoidlerin) ayırt edici bir özelliği olan büyük ve kubbeli bir kafatası içinde yer alır. Primatların bilişsel yeteneklerini, yani öğrenme, hafıza ve yön bulma gibi karmaşık zihinsel süreçlerini, bu gelişmiş beyin yapısı sağlar. 

Pek çok hastalık için özellikle yüksek seviyeli bilişsel fonksiyonları etkileyen hastalıkların insan beynindeki mekanizmasını inceleme noktasında farklılık yaratmakta. Bu durumda primat modellerin kullanılması ise önem kazanmakta. Ancak insan olmayan primat modellerin nörolojik araştırmalarda kullanımının, 2011’deki Sir Patrick Bateson’ın başkanı olduğu bağımsız panelde, insan hastalıklarını anlama ve tedavi çalışmalarına katkısının kısıtlı kalacağı raporu öne çıkmakta. Bu kısıtlamaların tartışmaya açık yönü ise, primat beyinindeki nöral devrelerde hücre-tipine özgün ekprese edilen proteinler bilginin az olmasından kaynaklı olabilmesi.


İnsanları dünyada çeşitli yönlerden birbirlerine nasıl üstün kıldığımıza bir baksana! Ama âhirette sahip olunacak dereceler ve üstünlükler elbette daha büyük olacaktır. -isra,21



Primatları ilk kez sınıflandıran Carl von Linné, onları yalnızca 4 cinse ayırmıştı: Homo (insanlar ve şempanze), Simia (diğer insansı maymunlar ve maymunlar), Lemur (prosimiyenler) ve Vespertilio (yarasalar).






♻️





Bir Fil Asla Unutmaz 

Söz konusu kara hayvanları olduğunda ise, filler, hem beyin büyüklüğü hem de serebral korteksin hacmi bakımından en rekoru elinde bulundurur. Fakat ensefalizasyon katsayıları (EQ) 1.0'ın üzerinde olsa da yunus ve balinalar kadar etkileyici değillerdir.

Bazı araştırmacılar, EQ'nun fil beyinlerini anlamak için en iyi yol olmadığını ileri sürüyor. 2008 yılında Neuroscience & Biobehavioral Reviews'de yayımlanan bir araştırmada, daha iyi bir ölçünün, vücut büyüklüğüne bağlı fonksiyonlara (örneğin sinirlerle kaplı deri ve kas gibi) ve çeşitli duyusal sistemlere adanmamış olan toplam serebral korteks miktarı olduğu ileri sürüldü. Bunlar çıkarıldığında, tahminler, fillerin, insanlarda daha yüksek zihinsel aktiviteler için bulunan mevcut serebral korteks hacminin yaklaşık iki katına çıktığını gösteriyor. 

Fillerin zihinsel yetenekleri, uzun süreli mekânsal ve sosyal hafıza ve empati ile ilişkili davranışları içerir. Filler, yüzlerce kilometreye varan yollar katederler ve bu yol boyunca da besin ve su kaynaklarının yerini, mevsimsel olarak hangi kaynakların erişilebilir durumda olduğunu hatırlamak zorundadır. Örneğin, şiddetli bir kuraklık ortaya çıkarsa, uzun süredir gruba liderlik eden dişi fil, normal sınırlarının dışındaki 35 yıl önceki bir su kaynağının tam olarak nerede olduğunu hatırlayabilir ve kendi grubunu oraya yönlendirebilir.

Fillerin, aynı zamanda sosyal hafızaları da güçlüdür. Farklı ailelerden ve klanlardan 100'ü aşkın farklı filin sesli çağrısını ayırabilirler. Vahşi filler üzerinde yıllardır yapılan gözlemler, bu hayvanların oldukça empatik ve hassas oldukları bulgusuna ulaşmıştır. Filler, son derece güçlü sosyal bağlar oluşturur, birbirlerini teselli eder, tehlikeye açık bireylerini korur, yabancı nesneleri diğer fillerden uzaklaştırır ve hareket etmekte güçlük çeken arkadaşlarına yardımcı olurlar. Hatta ölü aile üyeleri için yas tutar ve güzergâhları üzerinde gördükleri fil kemiklerine saygı gösterisinde bulunurlar.

Fillerin bu eşsiz zihinsel becerileri, beyin büyüklükleriyle değil, nöronlarının mikroskobik anatomisinde ve nöronlar arasındaki bağlantı tiplerindeki farklılıklarla açıklanabilir. Fillerin serebral korteksindeki nöronlar oldukça büyüktür --ispermeçet balinasından sonraki en büyük ve insan ve maymunlarınkinden çok daha fazla yayılırlar. Bu nöronların büyük çoğunluğu, uzak kortikal alanlara bağlantılar gönderebilir. Buna karşın, primat beyni, yakın nöronlar arasında daha fazla bağlantısallık gösterir. Bunun yanı sıra fil beyni, bir primat beynine göre daha küresel ve lokal bölgelere daha az ayrılmıştır. Yani fil beyni, yalnızca boyut anlamında değil, yapısı itibariyle de primat beyninden farklılık gösterir.


Filler düşünüldüğünden daha zeki çıkmışlardı ama daha da önemlisi bu durum, olumsuz kanıtların sınırlarını teyit etmişti. Belli bir türde alet kullanımı ya da kendini tanıma işaretleri bulunamasa bile kesin hüküm vermemek gerekir. Hayvanın becerileri yeterli olmayabilir ama biz de hayvanı anlamıyor olabiliriz. Onlara yanlış aletler veriyor, yanlış aynalar tutuyor olabiliriz. Deneysel psikolojinin ünlü deyişiyle "kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir".
- Frans de Waal (Bonobo ve Ateist)



Dr. Ricky D. Latham, uzmanlaşmış bir girişimsel kardiyologdur. 40 yılı aşkın deneyime sahip olup, kalp, damarlar ve toplardamarlar gibi dolaşım sistemi hastalıklarının teşhis ve tedavisinde uzmandır. 


“Hastalarımız bizlere kitaplarımızdan daha çok şey öğretir.” diyen Dr. Latham.


Hastalıkla karşılaşanların, Nasrettin Hoca'nın deyimiyle "damdan düşenlerin" kalemleriyle yazılan hastalık öykülerinin sağlık eğitiminde akılda kalıcılığı sağlayacağına inanıyoruz. 








                                   XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX








Uzmanlar tarafından bir hastalık, engel ya da rahatsızlık olarak nitelendirilmeyen zihin körlüğü ya da afantazya beynin düşünme ya da hayal etme süreçlerinde görüntüleri oluşturamama ya da kullanamama durumu olarak tanımlanır. 


"Zihnin gözü", bir nesneyi veya olayı fiziksel olarak görmeden zihinde canlandırma yeteneğidir ve "hayali görüntü" olarak da bilinir. Çoğu insanda bu yetenek varken, bazı kişilerde bu yeteneğin olmadığı "aphantasia" (zihin körlüğü) olarak adlandırılır. Afantazisi olan kişiler görsel imgeler oluşturamaz ancak rüya görebilirler. 


Alışılmadık Körlük: Afantazi


Afazi, dil becerilerinde kayıp veya bozulma durumu olup, genellikle bir beyin hasarının sonucudur.


Afazi (dil formüle etme yeteneğinin kaybı) (aphasia) üzerine yapılan çalışmalar genellikle Paul Broca ve Carl Wernicke gibi nörologlar ve dilbilimcilerle ilişkilidir. Galton'ın çalışmaları daha çok psikometri, istatistik ve kalıtım alanlarına odaklanmıştır. 


Art of Travel (Seyahat Sanatı) adlı çok başarılı rehber kitap yayımladı.


Galton’ın 1880’lerdeki çalışmasındaki katılımcılar gibi, Schlatter da her zaman "solan anılar" veya "sana bir resim yapmama izin ver" gibi ifadelerin sadece söz öbekleri olduğunu düşünüyordu.


  • Antropometrik Laboratuvar: Galton, 1882 yılında kurduğu ve 1884'te Uluslararası Sağlık Sergisi'nde (International Health Exhibition) tanıttığı laboratuvarda, ücret karşılığında (üç peni) insanların fiziksel ve zihinsel özelliklerini ölçtü.
  • Ölçülen özellikler: Katılımcıların ağırlık, boy, reaksiyon süresi, duyusal ayrımcılık (işitme keskinliği gibi) ve fiziksel güç gibi yaklaşık 17 farklı özelliği ölçüldü.

  • Zihinsel Tasarım (Mental Imagery): 1880 yılında, insanların zihinsel imgeleri nasıl deneyimlediklerine dair istatistiksel bir çalışma yayımlamıştır ("Statistics of Mental Imagery"). 

Bu deneysel öğrenim aletinin değişik şekillerde kopyaları birçok okullarda ve fen müzelerinde (örneğin Museum of Science, Boston) bulunmaktadır.


Görünüşe göre bu fenomenden bahseden ilk çalışma Francis Galton’ın 1880’deki "kahvaltı" üzerine olan bir çalışmasıydı.


İngiliz doğa bilimci, 100 yetişkin erkekten her sabah kahvaltı yaptıkları masayı anlatmalarını istedi. Zihinlerindeki resimlerdeki ışıklandırma, keskinlik ve resimlerin renkleri hakkında bilgi vermeleri beklendi. Şaşkınlık içinde, deneklerin 12'si ona pek cevap verememişti. Bu kişiler, masayı zihinlerinde canlandırmalarında ısrarcı olunana dek, "zihinsel imgeleme" ifadesinin gerçek anlamıyla kullanılmadığını zannetmişlerdi; çünkü böyle bir kavrama sahip değillerdi.


1880’den beri diğer araştırmacılar zaman zaman zihinsel imge üretme yeteneği olmayan insanları bildirdiler. Hatta bazıları ne kadar yaygın olduğunu hesaplayabilmek için anketler bile yürüttü.


Kalıtım ve Öjenik: İnsan yeteneklerinin ve zihinsel özelliklerinin kalıtım yoluyla aktarıldığı fikrini savunmuş ve "öjenik" terimini ortaya atmıştır. Bu konudaki temel eseri 1869 tarihli Hereditary Genius (Kalıtsal Deha)'dır.


2009’da Georgia’daki Brewton-Parker College’dan Bill Faw, teste tabi tutulan 2500 kişinin %2’sinin görsel hayal gücünün olmadığını bildirdi.


Schlatter keşfini arkadaşlarıyla ilk tartışmaya başladığında, Zeman’ın da hemfikir olduğu "insanların zihinde görüntüleme yeteneklerinin farklı olduğu" gerçeğini öğrendi.


  • Öjenik (Eugenics) Kavramı: Galton, 1880'lerde, ırkın veya milletin niteliksel özelliklerinin geliştirilmesi çabası olarak tanımlanan "öjenik" (iyi tür) kavramını literatüre kazandırmıştır. Bu, Charles Darwin'in teorilerinden esinlenerek, insan popülasyonlarının seçici üreme yoluyla iyileştirilebileceği fikrini içeriyordu.


Bu durum, Zeman’ın ekibinin MX çalışmasını yayımladıktan sonra, 2010 yılında değişmeye başladı.


Şu anda İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde nörolog olan Adam Zeman, 2003 yılında değişik bir sorunu olan 65 yaşındaki bir hastayla karşılaştı. Sonradan “MX” olarak adlandırılan hasta; aile üyelerini, yakın arkadaşlarını veya yeni ziyaret ettiği yerlerin hiçbirini zihninde canlandıramadığını belirtti. Emekli bir araştırmacı olan MX, hayatı boyunca roman okumayı sevmiş ve uykuya dalarken düzenli olarak binaları, sevdiği insanları, son yaşanan olayları görselleştirmiş fakat zihin gözü, kalbindeki arterleri açmak için geçirdiği işlemden sonra büyük ihtimalle küçük bir kalp krizi geçirdiği için kör oldu. Normal şekilde görebiliyordu ama zihninde resimleri oluşturamıyordu.


Zeman, daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı ve daha fazlasını öğrenmek için harekete geçti. Süreçte, buna bir isim bile verdi: Aphantasia (veya Afantazi). Zeman ve ekip arkadaşları, bu durumun nörolojik sebeplerini araştırmaya başladılar.

Zeman ve meslektaşları MX’in zihninin görselleştirme gücünü birkaç farklı yönden test ederek incelemeye başladılar.


Örneğin; çimen yeşilinin mi çam ağaçlarının mı daha açık olduğu sorulduğunda, çoğu insan hem çimleri hem çam ağaçlarını hayal ederek karşılaştırdı. MX, doğru bir şekilde, çam ağaçlarının çimenden daha koyu olduğunu söyledi; ama karar vermek için görsel imge kullanmadığı konusunda ısrar etti. "Sadece cevabı biliyorum." diyordu.


Kontrol grubunun aksine, karar vermesi daha uzun sürdü ve harcadığı zaman, dönme derecesine bağlı değildi. Çoğu insan için, kendilerine gösterilen nesnelerin yönleri ne kadar farklıysa, eşleşip eşleşmediklerini görmek için nesneleri zihinlerinde döndürmek de o kadar uzun sürer.


Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI), MX’in zihinsel imge gücünün olmadığı iddiasını destekledi. Genellikle insanlardan bir kişiyi, eşyayı veya yeri gözlerinde canlandırması istendiğinde çeşitli beyin bölgelerinden oluşan bir dizi aktive olur. Aktive olan bu kısımların bazıları karar verme sürecinde etkili olurken, diğerleri hafızada veya görme duyusunda etkilidir.


MX örneğindeki nörolojik bulgular sadece bu iddiayı desteklemekle kalmaz, ayrıca zihin gözü olmadığını bildiren insanlar, bazen görselleştirmeyle ilgili başka anormallikler yaşarlar. Örneğin afantaziye sahip bazı bireyler otobiyografik hafızalarının ve olayları hatırlama kabiliyetlerinin zayıf olduğunu bildirdiler. Ek olarak, afantaziye sahip insanların çoğu yüzleri ayırt edememe rahatsızlığı olan prosopagnosiadan da muzdarip oluyorlar. Zeman'a göre diğer koşullarla olan bağlantılar, afantazinin alt grupları olabileceğini göstermektedir.


Zeman, ortalamanın üstünde canlı görsel oluşturma yeteneğini "hiperfantazi" olarak adlandırıyor.


Discover dergisinin bulguları bildirmesiyle, MX’in aksine zihinlerinde hiçbir zaman imge oluşturamadığını söyleyen insanlar gün yüzüne çıkmaya başladı.


Bulguları 2015 yılında, "afantazi" sözcüğünü ilk kez kullanarak yayımladılar. 21 kişiden çoğu, yalnızca ergenlik döneminde ve erken yetişkinlikte, diğer insanların zihinlerinde konuşmalar veya okuma yoluyla imgeler çağırabileceklerini fark ettiklerini söyledi. Cevaplayanların çoğunun uyanıkken hayalleri veya görsel imgelemleri olmasına rağmen, hiçbiri bilinçli olarak zihinlerinde resim oluşturma konusunda büyük ölçüde veya tamamen yeterli değildi.


2015’ten sonra afantazi; gazete makalelerinin, televizyon raporlarının, blogların ve podcastlerin konusu olmaya başladı. Firefox tarayıcısının geliştirilmesine yardımcı olan Amerikalı yazılım geliştiricisi Blake Ross'un bir Facebook paylaşımı da oldukça yaygın bir şekilde paylaşılmıştır.


Avustralya’daki New South Wales Üniversitesi'nde bilişsel nörobilim profesörü olan Joel Pearson da afantazinin gerçek olduğunu düşünüyor. Pearson, çalışmasının bir parçası olarak, insanların her iki gözüne aynı anda iki farklı resim gösterildiğinde meydana gelen bir algısal fenomen olan binoküler rekabeti inceliyor. Burada denekler aynı anda iki resmin kombinasyonunu değil, her defasında yalnızca ikisinden birini görür. Pearson ve ekibi, basit bir numaranın hangi görüntünün öne çıkacağını etkileyebileceğini keşfetti.


Zihin körlüğü olan kişiler genelde hayal gücü eksikliğini farklı yetenekleri ile tamamlamaktadır örneğin hayal gücü gelişmemiş birinin soyut düşünme becerilerinin gelişmesi gibi. Bu duruma sahip olan birçok kişi matematik ya da bilim alanında çalışmayı tercih etmektedir.  Ancak zihin körlüğü yaratıcılığı ya da artistik ilgi alanlarına sahip olmayı engellemez. Sanat alanında yaratıcılığını kullanarak ilerleyen zihin körlüğü olan kişiler arasında Walt Disney Pictures’ın 1989’da yayınladığı Ariel filminin ana karakterini tasarlayan Glen Keane bulunmaktadır.


Francis Galton zekayı nasıl inceledi?

Galton, zekayı tepki süresi testleri aracılığıyla ölçmeye çalışmıştır. Örneğin, bir kişi bir sesi ne kadar hızlı algılayıp tanımlayabiliyorsa, o kişi o kadar zekiydi.


X




Asıl felâket, kalb gözü olan basîretin kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan odur. O göz burada kör oldu mu âhirette de kör olur.-Hac,46


Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.-A'raf,179    



"Onların kalpleri kördür" ifadesi, Kur'an'daki bazı ayetlere dayanan, kişinin hakikati anlayamama, görememe ve işitememe durumunu mecazi olarak ifade eden bir sözdür. Bu, kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir körlükten ziyade, manevi bir sağırlık ve anlayış eksikliğidir. Bu kişilerin, kalpleriyle gerçeği kavrayamadıkları, gözleriyle görmedikleri ve kulaklarıyla duymadıkları söylenir. 

  • Mecazi anlamı: Kişinin hissettiği, gördüğü veya işittiği şeyleri anlayamaması, akıl edememesi durumudur.


Allah hiçbir varlığı, hiçbir olayı amaçsız olarak yarat­mamıştır. Hayatta farkına vardığımız veya varamadığımız her olay ve eylemin mutlaka bir amacı, bir hikmeti vardır. 


Herşey bir sebebe dayalı olarak vukû bulmaktadır. Şuurlu ve iradeli her hareketin temel vasfı bir amaca yönelik olması­dır.

Aklın prensiplerinden biri de gâyelilik prensibidir. Bu prensibe göre herşey bir gayeye varmak içindir. "Ben tabi­attaki ahenk ve gâiyet dolayısıyle de Allah'a inanıyorum." diyen J.J. Rousseau bu gerçeğe işaret eder. 


Mustafa Sekip Tunç, bu prensibi açıklarken "Varlıkların birer gayeleri ola­caktır, gayesiz bir şey olmaz" dedikten sonra şöyle devam ediyor: "Büyük dinlerin dünya görüşleri hep hedefli bir fınaliteye dayanır. 

Dünyanın nereden gelip nereye gideceğini, insanların iyi ve kötü âkibetleri açıkça bildirilir. 


Şuurlu ve özgür irâde ile yapılan hiçbir oluş ve eylem yoktur ki belirli bir amaca yönelik olmasın. Her eylemin, her oluşun mutlaka bir gayesi vardır. Olanlar hep o gayeye hiz­met eder, o gayenin gerçekleşmesi için çalışır. 

Kâinatta hiç­bir tesadüfe yer yoktur. Her olgunun bir sebebi, bir amacı vardır. 


Aynı hakikate ışık tutan İbn Rüşd'e göre de:

"Cenâb-ı Hakk'ın, kullarına, âlemin kendi mahlûku ve eseri olduğunu anlatmak için kullandığı metod, kâinattaki bütün yarlıklar­da ve özellikle insanda açık bir şekilde görülen hikmet ve gâiyettir. 


Bu öyle bir metoddur ki, açıklık bakımından hisse nisbeti ne ise onun da akla nisbeti odur." 

Kur'ân tefekkür sisteminde de bu ilkenin geçerli oldu­ğunu görürüz:

"Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri eğlence olsun diye yaratmadık." 


Andro Cinovayivi, "Niçin Allah'a İnanıyoruz1?" isimli kitabın 284. sayfasında Einstein'den bir söz naklediyor. Einstein diyor ki:

"Kendi hayatını ve diğer yaratıkların hayatını mânâsız olarak kabul eden kişi yalnız bahtsız birisi olmakla kalmaz; aynı zamanda hayata müsta­hak birisi olmadığını da ortaya koyar."


Gazzalî de âlemde boş ve mânâsız hiçbir şeyin yaratıl­madığını, herşeyin bir gaye ve maksad için yaratıldığını ve bunlarda da birtakım hikmetlerin bulunduğunu söylemiş­tir, "Eğer evrenin her parçasını inceleyecek olursak, görürüz ki, başlangıcından beri evren, bir amaca sahiptir ve ona doğ­ru yönelmiştir.” 


Herşeyin olduğu gibi insanın hayata gelişinin de tabiatiyle bir amacı vardır. "Bu amacı yerine getirmesini sağlayan yeteneklere sahip olarak ona yönelmiştir.


"Kur'ân, insanlığın amacının gerçeğe en uy­gun bir biçimde ortaya konabilmesi için, bunu, en uygun yol­larla açıklar, mükemmel bir dünya görüşü sunar ve bu dün­ya görüşüne uygun olan ahlakî değerleri ve pratik kanunları kapsar." 


Allah, Kur'ân'da insanları şöyle uyarıyor:

"Bi­zim, sizi boşuna yarattığımızı ve sizin bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz1?" 

Bu ifâde başka bir âyetle daha bir vuzuh kazanıyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. "


Yukardaki açıklamalardan aşikâr bir surette enlaşılmaktadır ki, "insan, kendisinden beklenen ve istenen birtakım fiiller için yaratılmıştır."


Adolph W. Aleck, insan için bir gayenin bulunmuş olmasının yetmeye­ceğini, gayenin, uğrunda çalışmaya, savaşmaya değer nite­likte olması gerektiğini vurguluyor ve "Erişmeye değer gayeler için fedakârlık yapılır" diyor.


 Kula kul olmanın ne anlamı, ne kalitesi ve ne de gerçeklik payı vardır. Öyle ise gerçek kulluk Allah'a kulluktur.


Bütün varlıklar Allah'a kul olma durumundayken burada niçin cin­ler ve insanlar konu edilmektedir?

 Bu sorunun cevabını Mevdûdî, "Tefhîmu'l-Kur'ân" isimli eserinde şöyle veriyor:

"Cin ve insanlar kendilerine Allah'a ibâdet etme veya yüz çe­virme ya da başkalarına ibâdette bulunma hürriyeti verilmiş olan yaratıklardır. Kâinattaki diğer varlıklar ise, böylesine bir irâde hürriyetine sahip değillerdir. 


Zihin Arapça bir kelimedir. 'Anlamak, kavramak, düşünmek v.b." anlamlara gelir.

Türkçe Meydan Larous­se se’da zihin kelimesi "Düşünce hayatını sağlayan ilke" olarak tanımlanmaktadır.

Günlük, dilde ise kelime şu anlamlarda kullanılmaktadır: "Hafıza. "Anlayış, kavrayış, akıl."



"Meydan Larousse" büyük bir lugat ve ansiklopedi setidir. Fransız yayınevi Larousse'un bir mirası olan bu çalışma, 2000'li yıllarda bile Türkçenin en kapsamlı sözlüklerinden biri olmaya devam etmiştir. 



https://www.islamiokul.com/kutuphane/kuran/v2/kuranda/138/1.htm







&






FILM: "Hypnotic: Zihin Avı" 2023 




****************************************************************


İnvaziv olmayan beyin uyarlama teknikleri, ilişkilendirilen hafızanı geliştirmek için umut vadeden araçlar olarak ortaya çıkmıştır. Prefrontal korteks üzerinden transkraniyal doğru-akım uyarısı, ilişkilendirilen hafıza görevlerinde performansı iyileştirmiştir, ancak posterior parietal korteksi uyaran son çalışmalar daha güvenilir etkiler göstermiştir. 

Hopfield'ın çalışmalarından başlayarak, hafıza oluşumu ve geri kazanma matematiksel modellemesi dikkat odağındadır. Uzun zamandır, ilişkisiz öğeler arasındaki ilişkiyi kurma yeteneği, büyük sinir ağlarının doğrusal olmayan dinamiklerinin ortaya çıkan bir özelliği olarak kabul edilmiştir.  Daha yeni deneysel keşf, sözde büyükanne hücreleri kavramının epizodik hafızadaki bazı işlevlerini tek nöronlara atfeder.  Büyükanne hücrelerinin matematiksel modellemesi, tek nöronların gerçekten ilişkilendirilmiş hafızayı uygulayabildiğini doğrular.  İlişekliksel özellik, afferent popülasyonlardan çok boyutlu sinaptik girdi alan tek nöronlardan oluşan büyük topluluklarda ortaya çıkar ve sinaptik plastisite, Hebb kuralına uyar.


((((( Hopfield ağı (veya ilişkilendirilebilir bellek), içerikle adreslenebilir bir bellek olarak hizmet verebilen tekrarlayan sinir ağı veya spin cam sistemidir. John Hopfield'in adını taşıyan Hopfield ağı, her nöronun kendisi hariç tüm diğer nöronlarla bağlı olduğu tek bir nöron katmanından oluşur. Bu bağlantılar çift yönlü ve simetriktir, yani nöron i'den nöron j'ye olan bağlantının ağırlığı, nöron j'den nöron i'ye olan ağırlıkla aynıdır. Desenler belirli girdilerin sabitlenmesiyle çağrışımsal olarak çağrıştırılır ve bir enerji fonksiyonunu en aza indirecek şekilde ağı dinamik olarak evrilir; böylece depolanan desenlere karşılık gelen yerel enerji minimum durumlarına doğru ilerler. Kalıplar, Hebbian öğrenme algoritması tarafından ilişkilendirilerek öğrenilir (veya "depolanır").))))))


(((((  W. K. Taylor, 1956'da Hebbian öğrenimiyle eğitilen böyle bir model önerdi. [3] Öğrenmeyi anlamak isteyen ve çocuklarının öğrenmesini izlemekten ilham alan Karl Steinbuch, 1961'de Lernmatrix'i yayımladı.  1963'te İngilizceye çevrildi. Benzer araştırmalar 1969'da D. J. Willshaw ve ark. tarafından yapılan korrelogramla yapılmıştır.  Teuvo Kohonen, 1974'te gradyan inişi yoluyla ilişkilendirilmiş hafıza eğitimi verdi.)))))


Geleneksel olarak iki boyutlu kare bir kafes üzerinde değerlendirilir ve manyetik etkileşimler yalnızca en yakın komşular arasında gerçekleşir. Bu modelde, her kafes noktasına bir spin verilir  yani yukarı (+1) ya da aşağı (-1); x ve y ızgara koordinatlarıdır. 





&



Hebb teorisi

Hebbian teorisi, sinaptik etkinlikte artışın, presinaptik hücrenin postsinaptik hücreyi tekrar eden ve sürekli uyarmasından kaynaklandığını iddia eden nöropsikolojik bir teoridir. Sinaptik plastisiteyi, yani öğrenme sürecinde nöronların adaptasyonunu açıklamaya yönelik bir girişimdir. Hebb teorisi, Donald Hebb tarafından 1949 tarihli The Organization of Behavior adlı kitabında tanıtıldı.[1] Bu teoriye aynı zamanda Hebb kuralı, Hebb yasası, Hebb varsayıtı ve hücre montajı teorisi de denir. Hebb bunu şöyle ifade ediyor:

Yankı yankısı aktivitesinin (veya "izin") kalıcılığı veya tekrarının, stabilitesini artıran kalıcı hücresel değişikliklere yol açtığını varsayalım. ... A hücresinin bir aksonu, B'yi uyaracak kadar yakın olduğunda ve onu tekrar tekrar veya sürekli ateşlediğinde, bir veya her iki hücrede büyüme süreci veya metabolik değişim gerçekleşir ve B'yi ateşleyen hücrelerden biri olarak A'nın verimliliği artar. [1]: 62

Teori genellikle "Birbirine ateş eden, birbirine bağlanan nöronlar gibi" olarak özetlenir. [2] Ancak Hebb, hücre A'nın hücre B'nin "ateşlenmesine katılması" gerektiğini ve bu nedenselliğin ancak hücre A'nın hücre B'den hemen önce ateşlenmesi durumunda gerçekleşebileceğini vurguladı; hücre B'yle aynı anda değil. Hebb'in çalışmalarındaki nedensellik yönü, şimdilik spike-zamanlamaya bağlı plastisitenin önceden habercisiydi; bu da zamansal öncelik gerektiriyordu. [3]

Hebb teorisi, hücrelerin eşzamanlı aktivasyonunun, hücreler arasında belirgin sinaptik güç artışlarına yol açtığı ilişkilendirilmiş veya Hebb öğrenmeyi açıklamaya çalışır. Ayrıca, eğitim ve hafıza rehabilitasyonu için hatasız öğrenme yöntemleri için biyolojik bir temel sağlar. Bilişsel fonksiyondaki sinir ağlarının incelenmesinde, genellikle denetimsiz öğrenmenin nöronal temeli olarak kabul edilir.

Engramlar, hücre montajı teorisi ve öğrenme

Hebb teorisi, nöronların engramlara nasıl bağlanıp engramlara dönüşebileceğine dair bir açıklama sunar; bu hücreler örtüşen hücre yığınlıklarında veya belirli bilgileri kodlayan nöron gruplarında depolanabilir. [5] Başlangıçta belirli kortikal nöron gruplarında tekrarlayan aktiviteyi açıklamak amacıyla oluşturulan Hebb'in hücre montajlarının formu ve işlevi üzerine teorileri aşağıdaki örneklerden anlaşılabilir:[1]: 70

Genel fikir eski bir fikirdir: aynı anda tekrar tekrar aktif olan herhangi iki hücre veya hücre sistemi, birbirindeki aktivitenin diğerindeki aktiviteyi kolaylaştırması için 'ilişkili' olur.

Hebb ayrıca şöyle yazdı:[1]

Bir hücre tekrar tekrar diğerini ateşlemeye yardımcı olduğunda, birinci hücrenin aksonu ikinci hücrenin soma ile temas halinde sinaptik düğmeler geliştirir (veya zaten varsa büyütür).

D. Alan Allport, hücre montajı teorisi ve engramların oluşumundaki rolü hakkında oto-ilişkilendirme kavramı (beynin kısmi bir ipucu temelinde bilgi alma yeteneği) kavramını kullanarak ek fikirler ortaya koyuyor ve aşağıdaki şekilde tanımlanır:

Bir sisteme verilen girdiler aynı etkinlik deseninin tekrar tekrar gerçekleşmesine neden olursa, o deseni oluşturan aktif elemanlar kümesi giderek daha güçlü şekilde birbirleriyle ilişkilendirilir. Yani, her eleman diğer tüm elemanları açma eğiliminde olur ve (negatif ağırlıklarla) desenin parçası olmayan elemanları kapatma eğilimindedir. Başka bir deyişle, desen bütünü 'otomatik ilişkilendirilmiş' hale gelir. Öğrenilmiş (otomatik ilişkilendirilmiş) bir desenle engram diyebiliriz. [6]

Nobel ödüllü Eric Kandel'in laboratuvarında yapılan araştırmalar, deniz gastropodu Aplysia californica'da sinapslarda Hebbian öğrenme mekanizmalarının rolünü destekleyen kanıtlar sağlamıştır. [7] Deniz omurgasızlarının periferik sinir sistemindeki sinapslar deneylerde çok daha kolay kontrol edildiğinden, Kandel'in araştırması, Aplysia californica'da Sinaptik plastiklik ve klasik koşullandırma için Hebbian uzun vadeli potentizasyonun ve aktiviteye bağlı presinaptik kolaylaştırmanın hem sinaptik plastisiteye hem de klasik koşullandırma için gerekli olduğunu ortaya koymuştur. [8]

Omurgasızlar üzerine yapılan araştırmalar öğrenme ve hafızanın temel mekanizmalarını ortaya koymuş olsa da, omurgalı nöronları arasındaki uzun süreli sinaptik değişiklikler üzerine yapılan çalışmaların çoğu, beyin hücrelerinin fizyolojik olmayan deneysel uyarılmasını içerir. Ancak, omurgalı beyinlerde incelenen fizyolojik olarak ilgili sinaps modifikasyon mekanizmalarının bazıları Hebb süreçlerine örnek gibi görünmektedir. Bu tür bir inceleme, hem Hebbian hem de Hebbian dışı mekanizmalar kullanılarak fizyolojik olarak ilgili sinaptik aktivite ile sinaptik güçlerde uzun süreli değişikliklerin indükte olabileceğini göstermektedir

İlkeler

Yapay nöronlar ve yapay sinir ağlarında Hebb prensibi, model nöronlar arasındaki ağırlıkların nasıl değiştirileceğini belirleme yöntemi olarak tanımlanabilir. İki nöron aynı anda aktive olursa iki nöron arasındaki ağırlık artar, ayrı ayrı aktive olduklarında ise azalır. Aynı anda ya pozitif ya da her ikisi negatif olan düğümler güçlü pozitif ağırlıklara sahiptirken, zıt olanların güçlü negatif ağırlıkları vardır.

Aşağıda Hebb öğreniminin formüle dayalı bir tanımı yer almaktadır (birçok başka tanım da mümkündür):

burada  nörondan gelen bağlantının ağırlığıdır  Nörona , ve  nöron için girdidir. . Bu, her antrenman örneğinden sonra ağırlıkların güncellendiği bir desen öğrenme örneğidir. Hopfield ağında bağlantılar  sıfıra ayarlanırsa  (refleksif bağlantılara izin verilmez). İkili nöronlarla (aktivasyonlar 0 veya 1), bağlantılar aynı aktivasyona sahipse 1 olarak ayarlanır. [kaynak gerekli]

Birden fazla eğitim deseni kullanıldığında, ifade bireylerin ortalaması haline gelir:

burada  nörondan gelen bağlantının ağırlığıdır  Nörona  eğitim desenlerinin sayısıdır ve  -th girişi nöron için . Bu, döneme göre öğrenmedir; tüm eğitim örnekleri sunulduktan sonra ağırlıklar güncellenir ve son dönem hem ayrık hem de sürekli eğitim setleri için geçerlidir. Yine de, bir Hopfield ağında bağlantılar  sıfıra ayarlanırsa  (refleksif bağlantı yok).

Bloklama ve diğer sinirsel öğrenme fenomenlerini dikkate alan Hebbian öğrenmenin bir varyasyonu Harry Klopf'un matematiksel modelidir. Klopf modeli, basit uyarlanabilir mekanizmalara sahip bir sistemin parçalarının, sinir ağları gibi daha gelişmiş uyarlanabilir davranışa sahip daha karmaşık sistemlerin temelini oluşturabileceğini varsayar. 


Hebbian öğrenme ve ayna nöronları

Hebbian öğrenme ve spike-zamanlamaya bağlı plastiklik, ayna nöronların nasıl ortaya çıktığına dair etkili bir teoride kullanılmıştır. Ayna nöronları hem bir birey bir eylem yaptığında hem de benzer bir eylemi gördüğünde veya duyduğunda ateşlenen nörnelerdir.[16][17] Bu nöronların keşfi, bireylerin başkalarının eylemlerini nasıl anlamlandırdığını açıklamada çok etkili olmuştur; çünkü bir kişi başkalarının eylemlerini algıladığında, benzer eylemleri gerçekleştirmek için kullanacağı beynindeki motor programlar aktive olur; bu programlar algıya bilgi ekler ve algılayıcının kendi motor programına dayanarak kişinin bir sonraki adımında ne yapacağını tahmin etmeye yardımcı olur. Ayna nöron fonksiyonları fikrinin bir sınırlaması, bireylerin hem bir eylemi yaparken hem de benzer eylemleri duyup ya da görürken yanıt veren nöronlar geliştirdiklerini açıklamaktır.

Sinirbilimci Christian Keysers ve psikolog David Perrett, bir bireyin bir eylemi gözlemlemesi veya duyması, eylemi kendisi yapıyormuş gibi beyin bölgelerini aktive ettiğini öne sürdü. [15][18] Bu re-afferent duyusal sinyaller, eylemin görme, duyma ve hissine yanıt veren nöronlarda aktiviteyi tetikler. Bu duyusal nöronların aktivitesi, eyleme neden olan motor nöronların aktiviteleriyle zamanla sürekli örtüşeceği için, Hebbian öğrenmesi, bir eylemin görme, duyma ve hissine yanıt veren nöronları bağlayan sinapslar ile eylemi tetikleyen nöronların sinapslarının güçlendirilmesi gerektiğini öngörür. Aynı durum aynada kendilerine baktığında, gevezeliklerini duyduğunda ya da başkaları tarafından taklit edildiğinde de geçerli. Bu yeniden afferansın tekrar tekrar gerçekleşmesinden sonra, bir eylemin duyusal ve motor temsillerini bağlayan sinapslar o kadar güçlüdür ki, motor nöronlar hareketin sesine veya görüşüne ateş etmeye başlar ve bir ayna nöronu oluşur. 

Birçok deney, Hebbian öğrenmenin ayna nöronların oluşumunda kritik olduğu fikrine kanıt sunmaktadır. Kanıtlar, motor programların uyarıcının motor programla tekrar tekrar eşleştirilmesiyle yeni işitsel veya görsel uyaranlar tarafından tetiklenebileceğini ortaya koymaktadır.  Örneğin, hiç piyano çalmamış kişiler, piyano müziğini dinlerken piyano çalmaya dahil olan beyin bölgelerini aktive etmezler. Beş saatlik piyano dersleri, katılımcının her tuşa bastığında piyano sesine maruz kaldığı ve daha sonra duyulduğunda piyano müziği dinlerken beynin motor bölgelerinde aktivite tetiklediği kanıtlanmıştır.  Spike-zamanlamaya bağlı plastisitenin yalnızca presinaptik nöronun ateşlenmesi post-sinaptik nöronun ateşlenmesini öngördüğü gerçeğiyle tutarlı olarak, duyusal uyarıcıyla motor programlar arasındaki bağlantı da yalnızca uyarıcın motor programa bağlı olması durumunda güçleniyor gibi görünür.




&


Sinaptik plastiklik

Sinirbilimde, sinaptik plastisite, sinapsların zamanla güçlenme veya zayıflama, aktivitelerinin artması veya azalması nedeniyle gerçekleşen yanıtdır. Anıların beyindeki birbirine son derece bağlı sinirsel devrelerle temsil edildiği varsayıldığı için, sinaptik plastiklik, öğrenme ve hafızanın önemli nörokimyasal temellerinden biridir (bkz. Hebbian teorisi).

Korelasyon Hebbyen sinaptik plastiklik teorisi, beynin yeni bilgi alırken meydana gelebilecek değişiklikler hakkında en etkili fikirlerden biridir. Eğer hücre A, sık sık hücre B'yi ateşlemeye katılıyorsa, bağlantılarının gücü artmalıdır. Güç artışı, bir nöronal popülasyon içindeki bireysel nöronlar arasındaki nedensellik ve tekrara dayanır. Temel faktör, sinapsın doğru yanıtlardan sorumlu olmasıdır. [2]

Plastik değişim genellikle bir sinapstaki nörotransmitter reseptörlerinin sayısının değişmesinden kaynaklanır. [3] Sinaptik plastisiteyi sağlamak için işbirliği yapan birkaç temel mekanizma vardır; bunlar arasında sinapsa salınan nörotransmitterlerin miktarındaki değişiklikler ve hücrelerin bu nörotransmitterlere ne kadar etkili yanıt verdiği değişiklikler bulunur. [4] Hem uyarıcı hem de inhibitör sinapslarda sinaptik plastikliğin postsinaptik kalsiyum salınımına bağlı olduğu bulunmuştur. 

Tarihsel keşifler

1973'te Terje Lømo ve Tim Bliss, artık yaygın olarak incelenen uzun vadeli potentiasyon (LTP) fenomenini Journal of Physiology'de bir yayında ilk kez tanımladılar. Anlatılan deney, anestezi edilmiş tavşanların hippokampuslarındaki perforant yol ile dentat girus arasındaki sinaps üzerinde gerçekleştirildi. Perforant yol liflerinde tetanik (100 Hz) uyarıcının patlaması, bu liflerin dentat girusunda sinaps yaptığı hücrelerin post-sinaptik yanıtında dramatik ve uzun süreli bir artışa yol açtı. Aynı yıl, çift uyanık tavşanlardan kaydedilen çok benzer verileri yayımladı. Bu keşif, hipokampusun belirli hafıza biçimlerindeki rolü nedeniyle özellikle ilgi çekiciydi.

Biyokimyasal mekanizmalar

Sinaptik plastiklik için iki moleküler mekanizma NMDA ve AMPA glutamat reseptörlerini içerir. NMDA kanallarının açılması (hücresel depolarizasyon seviyesiyle ilişkili) post-sinaptik Ca2+ konsantrasyonunda artışa yol açar ve bu uzun vadeli potentiasyon, LTP (ve protein kinaz aktivasyonu) ile bağlantılıdır; post-sinaptik hücrenin güçlü depolarizasyonu, NMDA iyon kanallarını engelleyen magnezyum iyonlarını tamamen yerinden eder ve kalsiyum iyonların hücreye girmesine izin verir – muhtemelen LTP'ye yol açarken, zayıf depolarizasyon Mg2+ ionlarını sadece kısmen yerinden eder; bu da post-sinaptik nörona daha az Ca2+ girmesine ve hücre içi Ca2+ konsantrasyonlarının düşmesine yol açar (bu da protein fosfatazlarını aktive eder ve uzun vadeli depresyona neden olur), LTD). [5]

Bu aktive protein kinazlar, post-sinaptik uyarıcı reseptörleri (örneğin AMPA reseptörleri) fosforile ederek katyon iletimini iyileştirir ve böylece sinapsı güçlendirir. Ayrıca, bu sinyaller post-sinaptik membrana ek reseptörler göndererek modifiye edilmiş bir reseptör tipinin üretimini teşvik eder ve böylece kalsiyum akışını kolaylaştırır. Bu da belirli bir pre-sinaptik uyaranla post-sinaptik uyarılmayı artırır. Bu süreç, bu katyon kanallarını fosforilasyondan ayıran protein fosfatazlarının aktivitesiyle tersine çevrilebilir. [6]

İkinci mekanizma, gen transkripsiyonunu ve CaMKII ile PKAII gibi temel proteinlerin seviyelerindeki değişiklikleri düzenleyen ikinci bir haberci kaskadına dayanır. İkinci haberci yolun aktivasyonu, dendritik omurgada CaMKII ve PKAII seviyelerinin artmasına yol açar. Bu protein kinazlar, plazma membranına AMPA reseptörlerinin eklenmesi ve iyon kanallarının fosforilasyonu gibi dendritik omurga hacminde büyüme ve LTP süreçlerinde büyüme ile ilişkilendirilmiştir; bu süreçler daha fazla geçirgenlik için sağlanmıştır. [7] Aktive edilmiş proteinlerin lokalizasyonu veya bölümlenmesi, verilen uyarıcının varlığında gerçekleşir ve dendritik omurgada yerel etkiler yaratır. NMDA reseptörlerinden kalsiyum akışı CaMKII'nin aktivasyonu için gereklidir. Bu aktivasyon, odak uyarımla dikenlerde lokalize olur ve bitişik omurlara veya şafta yayılmadan önce inaktive edilir; bu da LTP'nin önemli bir mekanizması olduğunu gösterir; protein aktivasyonundaki özel değişiklikler lokalize veya bölümlere ayrılarak tek dendritik dikenlerin duyarlılığını artırır. Bireysel dendritik dikenler, presinaptik hücrelere benzersiz yanıtlar oluşturabilir. [8] Bu ikinci mekanizma protein fosforilasyonu ile tetiklenebilir ancak daha uzun sürer ve daha uzun ömürlü olur; bu da uzun süreli hafıza depolama mekanizmasını sağlar. LTP'nin süresi, bu ikinci habercilerin dağılımıyla ayarlanabilir. Örneğin fosfodiestraz, post-sinaptik nöronda artan AMPA reseptör sentezinde rol oynamış ikincil haberci cAMP'yi parçalar [kaynak gerekli].

İki nöron arasındaki sinaptik bağlantıların etkinliğinde (uzun vadeli potensiyon veya LTP) uzun süreli değişiklikler, sinaptik temasların oluşması ve kırılması gibi süreçleri içerebilir. Aktivin A'nın bir alt birimini kodlayan activin ß-A gibi genler, erken evre LTP sırasında yukarı düzenlenir. Aktivin molekülü, dendritik dikenlerde aktin dinamiklerini MAP-kinaz yolu aracılığıyla modüle eder. Dendritik dikenlerin F-aktin sitoskelet yapısı değiştirilerek, omurga boyunları uzatar ve bu da artan elektriksel izolasyonu sağlar. [9] Sonuç olarak LTP'nin uzun vadeli bakımı sağlanır. [10]

Post-sinaptik zardaki iyon kanallarının sayısı sinapsın gücünü etkiler. [11] Araştırmalar, post-sinaptik zarlardaki reseptör yoğunluğunun değiştiğini, bunun da nöronun uyaranlara yanıt verdiği uyarılabilirliği etkilediğini göstermektedir. Dengede tutulan dinamik bir süreçte, N-metil D-aspartat reseptörü (NMDA reseptörü) ve AMPA reseptörleri ekzositoz ile membrana eklenir ve endositoz ile çıkarılır. [12][13][14] Bu süreçler ve dolayısıyla membrandaki reseptör sayısı, sinaptik aktivite tarafından değiştirilebilir. [12][14] Deneyler, AMPA reseptörlerinin, kalsiyumun NMDA reseptörleri aracılığıyla aktive edilen protein kinaz CaMKII aracılığıyla postsinaptik membranla veziküler membran füzyonu yoluyla sinapsa ulaştığını göstermiştir. CaMKII ayrıca fosforilasyon yoluyla AMPA iyon iletkenliğini artırır. [15] Yüksek frekanslı NMDA reseptör aktivasyonu olduğunda, bir PSD-95 proteininin ekspresyonu artar ve bu da AMPA reseptörlerinin sinaptik kapasitesini artırır. [16] Bu, AMPA reseptörlerinde uzun vadeli artışa ve dolayısıyla sinaptik güç ve plastisiteye yol açar.

Bir sinapsın gücü sadece uyarımla güçlendirilirse veya eksikliğiyle zayıflarsa, pozitif bir geri besleme döngüsü oluşur; bu da bazı hücrelerin hiç ateşlenmemesine ve bazılarının çok fazla ateşlenmesine neden olur. Ancak negatif geri bildirim sağlamak için ölçeklenme ve metaplastisite olarak adlandırılan iki düzenleyici plastisite formu da vardır. [14] Sinaptik ölçeklenme, bir nöronun ateşleme hızlarını yukarı veya aşağı istikrara kavuşturabilmesini sağlayan birincil mekanizmadır. [17]

Sinaptik ölçeklenme, yaklaşık 20 yıl önce ilk kez tanımlanan bir homeostatik plastisite türüdür. Ağ aktivite düzeyindeki kronik değişikliklere karşı olumsuz bir geri besleme mekanizmasıdır; bir nöronun sinaptik güçleri, evrensel bir çarpama faktörü izleyerek sinaptik reseptörlerin düzenlenmesiyle değiştirilir. Bu etki, NMDA reseptörlerinin sayısının değişmesiyle saatler veya günler içinde kademeli olarak ortaya çıkar sinapsda (Pérez-Otaño ve Ehlers, 2005). Sinaptik ölçeklendirmenin homeostatik plastisiteyle ilişkili olması nedeniyle, şizofreni ve Alzheimer hastalığı gibi çeşitli nöropsikiyatrik ve nörolojik bozuklukların patofizyolojisini etkilediğini kanıtlayan araştırmalar yapılmıştır.

Metaplastilite, plastisitenin oluşma eşik seviyesini değiştirerek, zaman içinde aralıklı olarak sinaptik aktiviteye entegre yanıtlar verebilir ve LTP ile LTD'nin doygun durumlarını önler. LTP ve LTD (uzun vadeli depresyon) NMDA kanalları aracılığıyla Ca2+ akışına dayandığından, metaplastilite, NMDA reseptörlerindeki değişiklikler, kalsiyum tamponlaşmasının, kinazların veya fosfatazların değişen durumları ve protein sentezi mekanizmasının asallanmasından kaynaklanabilir. Sinaptik ölçeklenme, nöronların faaliyetlerini stabilize etmesine yardımcı olan homeostatik bir mekanizmadır ve tüm sinapslarının gücünü uzun süreli girdi değişikliklerine yanıt olarak yukarı veya aşağı ayarlayarak sabitlemesine yardımcı olur. 


Biyolojide kalsiyum

Kalsiyum, voltaj kapılı kalsiyum kanalındaki birçok sinirde kullanılır; bu kanal voltaj kapılı potasyum kanalından biraz daha yavaştır. En çok kardiyak aksiyon potansiyelinde kullanılır.

Kalsiyum iyonları (Ca2+), organizmaların hücrelerinin fizyolojisi ve biyokimyasına katkıda bulunur. Sinyal iletim yollarında önemli rol oynarlar, burada ikinci bir haberci olarak görev yaparlar, nörotransmitter salınımında, tüm kas hücre tiplerinin kasılmasında ve döllenmede rol oynarlar.

Sağlık

Genel kural olarak, diyet takviyesi etiketleme ve pazarlaması hastalık önleme veya tedavi iddialarında bulunmasına izin verilmese de, FDA bazı gıdalar ve takviyeler için bilimi incelemiş ve diyet kalsiyumunun kemik mineral yoğunluğu üzerinde faydalı etkisi konusunda önemli bilimsel bir anlaşma olduğuna karar vermiştir (D vitamini ile birlikte emilimini kolaylaştırmaktadır). ve özel olarak izin verilen sağlık iddiaları yayımlandı. Kalsiyum diyet takviyeleri ve osteoporoz için sağlık iddiası yapılmasına izin veren ilk karar, daha sonra 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren kalsiyum ve vitamin D takviyelerini içerecek şekilde değiştirildi. İzin verilen ifade örnekleri aşağıda gösterilmiştir. Kalsiyum sağlık iddiasına uygun olabilmek için, bir diyet takviyesi en az %20'sini içermelidir; bu da kalsiyum için en az 260 mg / porsiyon anlamına gelir. [15]

  • "Yaşam boyunca yeterli kalsiyum, iyi dengeli bir diyetin parçası olarak, osteoporoz riskini azaltabilir."
  • "Sağlıklı bir diyetin parçası olarak yeterli kalsiyum ve fiziksel aktivite, ilerleyen yaşamda osteoporoz riskini azaltabilir."
  • "Yaşam boyunca yeterli kalsiyum ve D vitamini, iyi dengeli bir diyetin parçası olarak, osteoporoz riskini azaltabilir."
  • "Sağlıklı bir diyetin parçası olarak yeterli kalsiyum ve D vitamini ile birlikte fiziksel aktivite, ilerleyen yaşamda osteoporoz riskini azaltabilir."

2005 yılında FDA, o dönemde mevcut kanıtlar ışığında kalsiyum ve hipertansiyon için Nitelikli Sağlık Başvurusunu onayladı ve önerilen ifadeyle "Bazı bilimsel kanıtlar, kalsiyum takviyelerinin hipertansiyon riskini azaltabileceğini gösteriyor. Ancak FDA, kanıtların tutarsız ve kesin olmadığını tespit etti." Gebelikle kaynaklı hipertansiyon ve preeklampsi için kanıtlar kesin olarak kabul edilmedi.  Aynı yıl, FDA kalsiyum ve kolon kanseri için bir QHC onayladı ve önerilen "Bazı kanıtlar kalsiyum takviyelerinin kolon/rektal kanser riskini azaltabileceğini gösteriyor, ancak FDA bu kanıtın sınırlı ve kesin olmadığını belirledi." Meme kanseri ve prostat kanseri için kanıtlar kesin olarak kabul edilmedi. Böbrek taşlarına veya adet bozuklukları veya ağrıya karşı kalsiyum için QHC önerileri reddedildi. 

Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), "Kalsiyumun kemiklerin normal gelişimine katkıda bulunması" sonucuna vardı.  EFSA, diyetle kalsiyum ve potasyum alımı ile normal asit-baz dengesinin korunması arasında neden-sonuç ilişkisi olduğu iddiasını reddetti. EFSA ayrıca kalsiyum ve tırnaklar, saç, kan lipidleri, adet öncesi sendrom ve vücut ağırlığı koruma taleplerini de reddetti.

 çok kapsamlı bir aranabilir tabloya sahiptir. 

Yiyecek, 100 gramda kalsiyum
parmesan (peynir) = 1140 mg
süt tozu = 909 mg
Keçi sert peyniri = 895 mg
Cheddar peyniri = 720 mg
tahin macunu = 427 mg
pekmez = 273 mg
sardalya = 240 mg
badem = 234 mg
Kollafenes yeşilliği = 232 mg
Kale = 150 mg
keçi sütü = 134 mg
Susam tohumu (kabuksuz) = 125 mg
yağsız inek sütü = 122 mg
Sade tam sütlü yoğurt = 121 mg
Yiyecek, 100 gramda kalsiyum
fındık = 114 mg
tofu, yumuşak = 114 mg
Pancar yeşillikleri = 114 mg
ıspanak = 99 mg
ricottas (yağsız sütlü peynir) = 90 mg
mercimek = 79 mg
nohut = 53 mg
yulaf rulo = 52 mg[25]
haşlanmış yumurta = 50 mg
turuncu = 40 mg
Ana sütü = 33 mg
pirinç, beyaz, uzun taneli = 19 mg
Dana eti = 12 mg
cod = 11 mg
Kalsiyum oranı en yüksek olan besin maddeleri şunlardır:
  • Süt ve Süt Ürünleri: Peynir çeşitleri (özellikle kaşar ve parmesan), yoğurt, süt ve tereyağı.
  • Tohumlar ve Kuruyemişler: Susam, haşhaş, keten tohumu, badem ve fındık.
  • Yeşil Yapraklı Sebzeler: Lahana, kara lahana, brokoli, ıspanak ve bamya.
  • Deniz Ürünleri: Somon ve konserve sardalya balığı (kemikleriyle tüketildiğinde).
  • Baklagiller: Kuru fasulye, nohut ve mercimek.
  • Kuru Meyveler: Kuru incir ve kuru kayısı.
En yüksek kalsiyum, 100 gramlık oranlar baz alındığında besinler arasında en yoğun şekilde parmesan peyniri, susam ve haşhaş tohumunda bulunur.



Kalsiyum, insan vücudunda kemik ve dişlerin yapısal bütünlüğünü oluşturan, kan pıhtılaşmasını sağlayan, sinir iletimini ve kasların kasılma fonksiyonlarını düzenleyen en temel mineraldir.



&



Sodyum Bikarbonat -Yeni bir alternatif tedavi olabilir mi?

                                       

Hatirlarsaniz seneler önce (hatta ben hala Türkiye’deyken) bir doktor çıkıp kansere ilaç buldum içinde zakkum var demişti, ve insanlar suyunu kaynatıp ölmüştü. Araştırmalara göre 400'ün üzerinde kansere olumlu cevap veren alternatif tedavi mevcut.Ciddi bir rakam..

Asagidaki hikayeyi paylasmak istedim...

Vernon Johnson şikayetlerinden dolayı doktora kontrole gittiğinde 4. evre prostat kanseri teşhisiyle şaşkına dönmüş. Kisaca kanser sadece çevredeki dokulara değil, ayrıca kemiklerine de yayılmış durumda.  Kendi kendisine söylediği ilk şey: “4.evre? ama bunun 5. evresi yok ki… Buradan nereye gidebilirim?...” Farklı doktorlar da ayni teshisi yenilemisler. Bir haftalık bir boşluktan sonra, Las Vegas’da yaşayan oğlunun araştırmaları sonucu eline pH seviyesinin vücudu nasıl etkilediği hakkında bir yazi gecmis. Birkaç gün birşey yapmamış bu bilgiyle, ne yapacağını bilememiş çünkü, sonra o da araştırmalara baslamis.  Ve sonunda sodyum bikarbonati denemeye karar vermis.

10 günlük bir sodyum bikarbonat solüsyonu kullanıyor. Solüsyonu kullandığı süre boyunca diyetine ve aldığı mineral ve vitaminlere dikkat ediyor, meditasyon yapıyor, ve bol bol güneşe çıkıyor. Ayrıca nefes egzersizi ile, birden sodyum bikarbonat ile yükselen pH seviyesinin oksijenasyonunu dengeliyor. 


Sodyum bikarbonat ile ilgili biraz bilgi vermek istiyorum size. Dr Mark Sircus, kemoterapi uygulanan hastalarda sodyum bikarbonatın, diğer organların zarar görmesini engellemek amaçlı kanserli bölgelere damla halinde uygulandığından bahsediyor. Ayrıca Dr Sircus “Sodium Bicarbonate – Rich Man’s Poor Man’s Cancer Treatment” adlı kitabinda sodyum bikarbonat ve akca agac şurubu kullanılmasının savunucularından. Türkiye’de bu kitabı bulmanız mümkün mü bilemiyorum, ama araştırmayı arzu ederseniz diye size adını verdim.  Dr Tullio Simoncini, Roma’da yaşayan bir onkolog, kanserli bölgelere iğne veya sonda ile sodyum bikarbonat enjekte edenlerden. Ağızdan alınan sodyum bikarbonat’ın bağırsak yollarına kadar iyi emildiğini, ama diğer bölgelere etkili olabilecek kadar ulaşamadığını savunuyor.

Amerikan Kanser Derneginin bu konuyla ilgili aciklamasi, calismalarin sadece deney seviyesinde oldugu. Ayrica yuksek tansiyonu olan, kalp, akciger ve karacigerinde hassasiyet olan hastalarda kesinlikle doktor denetimi altinda olmadan denenmesi gerektigi de vurgulaniyor. Bilimsel kriterler ile yapilmis ve sodyum bikarbonatin yararini teyid eden bir arastirma yok henuz.  Bilgiler su an icin teori asamasinda. 
Her zamanki gibi, bilgileri sunmak bizden, okuyup araştırmaya devam etmek, doktorunuza danışmak, yaşama sevincinizi, direnç ve inadınızı kırmamak sizden. 

&


Kalsiyum sitrat ve kalsiyum karbonat, emilim ve biyoyararlanım açısından tıbbi olarak en etkili kalsiyum takviyesi formlarıdır.
Kalsiyum takviyelerinin formlarına göre tıbbi, kimyasal ve klinik ayrıntı analizi
🔬 1. Kalsiyum Takviyesi Formlarının Klinik ve Kimyasal Analizi
  • Kalsiyum Karbonat (Calcium Carbonate): En yaygın bulunan ve en yüksek oranda (%40) elemental kalsiyum içeren formdur. Emilimi için mide asidine ihtiyaç duyar; bu nedenle mutlaka yemeklerle birlikte tüketilmelidir. Mide koruyucu (antiasit) ilaç kullananlarda asit azlığı sebebiyle emilimi düşer.
  • Kalsiyum Sitrat (Calcium Citrate): Elemental kalsiyum oranı %21'dir, ancak mide asidinden bağımsız olarak emilebilir. Bu sebeple aç veya tok karnına alınabilir. Mide asidi düşük olan bireyler ve yaşlılar için emilim güvenliği en yüksek olan formdur.
  • Kalsiyum Glukonat ve Kalsiyum Laktat: Elemental kalsiyum oranları oldukça düşüktür (%9 ve %13). Bu nedenle günlük ihtiyacı karşılamak için çok yüksek dozda tablet tüketilmesi gerekir, klinik olarak öncelikli tercih edilmezler.
⚠️ 2. Emilim Güvenliği ve Kritik Klinik Parametreler
  • D3 Vitamini ve Magnezyum Bağımlılığı: Kalsiyumun bağırsaklardan aktif olarak emilebilmesi için gövdede yeterli miktarda D3 vitamini bulunması zorunludur. Takviyenin etkinliği için genellikle D3 vitamini ile kombine formlar tercih edilir.
  • Doz Sınırı ve Böbrek Filtrasyonu: İnsan bağırsağı tek seferde en fazla 500 mg elemental kalsiyumu emebilir. Bu sebeple yüksek dozlar bölünerek (sabah/akşam) alınmalıdır. Fazla kalsiyum böbreklerde filtrasyon yükü oluşturarak taş oluşumu riskini artırabilir.

&


Asetilkolin veya glutamik asit gibi nörotransmitterlerin salınımıyla kimyasal sinaps örneği

Glutamat nörotransmitteri, sinirsel aktivasyonda başlıca rol oynar.  Bu anyon, yiyeceklerin tuzlu umami aromasını oluşturur ve monosodyum glutamat (MSG) gibi glutamat aromalarında bulunur. Avrupa'da, gıda katkısı E621 [monosodyum glutamat için] ve E620 [glutamik asit için] olarak sınıflandırılır. 

!  Umami (/ˈmɑːmi/ Japonca: うま味, [ɯmami] olarak telaffuz edilir), yani lezzetlilik, beş temel tadımdan biridir. Et suyu ve pişmiş etlere karakterizettir. 
Güçlü umami aroması taşıyan yiyecekler, içecekler veya baharatlar arasında etler, kabuklu deniz ürünleri, balık (balık sosu ve Maldiv balığı, katsuobushi, sardalya ve hamsi gibi konserve balıklar dahil), dashi, domates, mantar, hidrolize bitkisel protein, et özlü (bulyon küpleri), maya özlü (bira, Marmite, Vegemite), kimchi, peynirler (Parmesan, Asiago peyniri veya mavi peynir) ile A1 sosu, Worcestershire sosu ve soya sosu gibi soslar.   =    Soya sosu, olgun domates ve miso umami bileşenleri açısından zengin yiyeceklere örnektir. //// Miso (みそ veya 味噌) geleneksel bir Japon baharatıdır. Soya fasulyesinin tuz ve kōji (Aspergillus oryzae mantarı) ile fermente edilmesiyle üretilen kalın bir macundur; bazen pirinç, arpa, deniz yosunu veya diğer malzemelerle de kullanılır. Soslar ve sürmeler için kullanılır; sebze, balık veya et turşulamak; ve dashi çorbasıyla karıştırılarak Japon mutfağının temel bir yemeği olan miso çorbası olarak servis edilir. Miso yüksek protein ve mineral açısından zengindir;


Tarihçe

Santiago Ramón y Cajal, nöronların vücut genelinde sürekli olmadığını, ancak yine de birbirleriyle iletişim kurduğunu öne sürdü; bu fikir nöron doktrini olarak bilinir. "Sinaps" kelimesi, 1897 yılında İngiliz nörofizyolog Charles Sherrington tarafından Michael Foster'ın Fizyoloji Ders Kitabı'nda tanıtılmıştır.  Sherrington, iki ayrı unsur arasındaki birliği vurgulayan iyi bir terim bulmakta zorlandı ve gerçek "sinaps" terimi, Foster'ın arkadaşı olan İngiliz klasik akademisyen Arthur Woollgar Verrall tarafından önerildi.  Kelime, Yunanca "bağlı" anlamına gelen synapsis (σύναψις) kelimesinden türemiştir; bu kelime ise sinaptein (συνάπτειν) kelimelerinden türemiştir; bu kelime syn (σύν) "birlikte" ve haptein (ἅπτειν) "bağlamak" kelimelerinden türemiştir. 

Ancak, sinaptik boşluk teorik bir yapı olarak kalmış ve bazen bitişik aksonal sonlanmalar ile dendritler veya hücre cisimleri arasında bir süreksizlik olarak bildirilmiştir; ancak dönemin en iyi ışık mikroskoplarını kullanan histolojik yöntemler bu ayrımları görsel olarak çözemedi; bu ayrım şu anda yaklaşık 20 nm olarak bilinmektedir. Yalnızca 1950'lerde kullanıma sunulan bir elektron mikroskobu, sinapsın ayrı, paralel pre- ve postsinaptik zarları ve süreçleriyle daha ince yapısını ve ikisi arasındaki yarığı göstermek için gerekli çıktı.


************************************************************************



Kollajen


Afganistan'ın başkenti Kâbil'de keçinin siri paya'sını satan seyyar satıcısı. (Pakistan, Afganistan, Hindistan'da kelle paçaya siri paya denir.)


Kollajen (bazen kolajen veya kollojen olarak da anılır) hareket sisteminin yapı taşlarını, özellikle kemik, kıkırdak, lif ve eklemleri oluşturan protein. Bu protein birbiri üzerine sarılmış üç alfa zincirinden meydana gelir. Tip I, tip II, tip III şeklinde isimlendirilen 30 farklı türü tanımlanmıştır. Bu çeşitlilik moleküler yapıdan kaynaklanmaktadır. 

&

At

I. Hüsrev komutasında İran ile Afrasiab komutasındaki Turan birlikleri arasındaki savaş sahnesi

Antik kaynaklarda Massaget, İskit ve Nisean atlarıyla ilişkilendirilir. Çin kaynaklarında MÖ 2. yüzyıldan itibaren “gök terleyen atlar” olarak anılmıştır. Uzun ince yapılı, dayanıklı, hızlı ve metalik parlak tüylere sahiptir. Çöl ve bozkır koşullarına son derece uyumludur. 

Safkan bir Arap atı
Atın rengine don adı verilir. Başlıca at donları yağız (kara), al (kızıl-kahve, kırmızıya çalan at kestanesi rengi)

Evcil atlar: Bazı bilim adamlarına göre atı ilk evcilleştiren topluluğun İskitler olduğu ileri sürülmektedir. Bu bölge, Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır kuşağıdır ve göçebe-atlı kültürün doğduğu coğrafyadır. Günümüzde bilim dünyasında, atın evcilleştirilmesinin Avrasya bozkır hattında (Pontus–Hazar–Altay–Türkistan) gerçekleştiği genel kabul görmektedir.


Arap atı: Kökeni Orta Doğu’daki eski yerel at popülasyonlarına dayanır. “Arap atı” adıyla belirli bir ırk olarak anılması Orta Çağ’da, özellikle 14.–15. yüzyıllardan itibaren başlamıştır. 


Evcil atlar haralarda yetiştirilir. İstanbul'un ilk Arap atı harası 1865'te Malatya Sultansuyu yanındaki Aziziye'de kuruldu. Türkiye'de ilk modern harası ise 1923'te açılan Karacabey harasıdır.

Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça tercümelere dayalı hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle “Şehnâme-hân (Şehnâme anlatıcısı) enildiği de görülmektedir. 10. yüzyıl'ın sonunda kaleme alınmasından sonra, Doğu edebiyatlarında Şehnâme yazma geleneği başlamıştır. Pek çok şair, Şehnâme kahramanları etrafında oluşturdukları müstakil eserlerle bu geleneğin yerleşmesini ve devamını sağlamıştır. Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça tercümelere dayalı hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle “Şehnâme-hân (Şehnâme anlatıcısı)” denildiği de görülmektedir. Evliya Çelebi de, Şehnâme'nin Bursa içindeki kahvelerde meddahlar tarafından ezberden okunduğunu anlatır.


Arapçada binek ve yük hayvanı olan ata; dabbe, matiyye, Farsçada semend, tusen denir. Firdevsî'nin Şehnâme efsanelerinde adı geçen çil ata da rahş (رخش) denir. Hepsi otla beslenir. Geviş getirmezler. Memeleri kasık bölgesinde arka ayaklarına yakındır. Üçüncü parmakları geniş bir tırnakla çevrilmiş olup “toynak” adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler. Ayrıca atların insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.

En meşhur at ırkları Arap, İngiliz, Ahal Teke, Rahvan (Türk) ve Midillidir.


&


Toynak


Toynak, toynaklılar denen memeli grubunda, at, eşek, zebra gibi tek toynaklı (Perissodactyla) hayvanlar ile koyun, keçi, geyik, sığır, domuz gibi çift toynaklı (Artiodactyla) hayvanlarda tırnak. Tırnak gibi bunların da temel bileşeni keratindir ve sürekli büyür, fakat üstüne basılarak kullanıldığı için zamanla aşınır.

Kullanımı

Türkiye, İran ve Kafkasya'da koyun, keçi, sığır ve manda gibi hayvanların toynaklı bacaklarından paça çorbası ile kelle paça adlı yemek yapılır. Aynı yemeğe Afganistan'da siri paya denir.

Kuzey Tayland'da manda toynağı ile tendonundan yam tin khwai (ยำตีนควาย) adı verilen çorba gibi sulu yemeği yapılır.

Kanada'da Han Kızılderilileri (Tr’ondëk Hwëch’in) rengeyiği toynaklarını haşlarlar ve oluşan jölemsi sıvıyı kurutarak daha sonra yemek için saklarlar.

Yiyecek dışı kullanımı

Umman'da keçi toynağından mancur (لمنجور) adlı müzik aleti yapılır.

Brulé Lakotaları (Sičháŋǧu Oyáte) Amerika bizonunun toynaklarından çıngırak yaparlar.

Toynaklar yapıştırıcı tutkal yapımında kullanılır. Kayovalar (Kiowa) Amerika bizonu toynaklarından tutkal yaparlar.

Toynaklar Neolitik dönemde defin törenlerinde kullanılmıştır.

Alaska'da yaşayan Eskimo halkı İnyupikler yöredeki rengeyiği ya da Dall yaban koyununun toynağını sıcak suda yumuşatarak kar gözlüğü yapımında kullanırlar.

Toynak - Vikipedi

&


Kelle paça

Kelle paça (Farsça: کله‌پاچه, Kalepaça), küçük ve büyükbaş hayvanların kesilmiş kelle (kale; کله) ve ayak (paça, پاچه) bölümleri; bunlardan yapılan yemeklerin adı. Hem kafa bölümü (özellikle yanak) hem de ayak bölümü (kıkırdak) bol miktarda kollajen içermektedir.

Mutfaklar

Mardin Süryani mutfağında yer alır. Kuzu başı, dana dili, kuzu paçası, dana işkembesi nohutla bir tencerede pişirilerek yapılır.

Maraş Kelle Paçası 05.11.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Azerbaycan mutfağında haş hazırlanışı

Kafkasya'da haş (Azerice: xaş, Ermenice: Խաշ, Gürcüce: ხაში) adı ile bilinmektedir. Haş da çorba olarak özellikle kahvaltılarda yenir. Azerbaycan'da Haş, Kelle paça ve Baş-ayak (Azerice: Kəlləpaça; baş-ayaq) olarak da adlanır.

Kelle ve ayaklar ocak ateşinde iyice ütülür, tüyler hepsi yakınır. Hiç tüy kalmamalıdır. Sonra, hepsini beyazlayıncaya kadar, bıçakla kazımak gerekir. Ayakların kıl dağarcığı çıkarılır. Bir müddet suda ıslattıktan sonra, tekrar temizlenir. Burnun içi yere vurarak temizlenir ve yıkanır. Bu ara karın da suda iyice yıkanarak temizlenir. Sonra tuz ve yeteri kadar su ilave edip kaynatılır. Bu zaman yaranmış köpük yığılır. Piştikten sonra et çıkarılarak iri kemiklerden ayrılır ve doğranıp yeniden piştiği suya koyulup 1-2 taşım kaynatılır. Sarımsaklar ayıklanıp havanda dövülür ve hazır yemeğin suyundan biraz alınarak buna katılır ve yemek zamanı arzuya göre servis olunur.

İran Mutfağı

İran'da Tahran'ın batısında bulunan Kazvin şehri "kalepaça"sıyla bilinir ve kelle paça lokantaları sabahın erken saatlerinde açıktır.

Güney Asya

Pakistan, Afganistan, Kuzey Hindistan genelinde ve Güney Hindistan'ın Haydarabad şehri ile civarında siri paya adıyla tüketilir. Küçük ve büyükbaş hayvanların kesilmiş kelle (sir, سر) ve ayak (paya, پایا) bölümlerinden yapılır. Hem kelle bölümü (özellikle yanak) hem de ayak bölümü (kıkırdak) bol miktarda kollajen içermektedir.

Yakıt olarak odun ve kömürün kullanıldığı dönemde gece başlayarak sabaha kadar yavaş yavaş pişirilirdi. Çorba gibi sulu yemek şeklinde kış aylarında ekmekle birlikte kahvaltı olarak yenir. Bu yemeğin tarifleri bölgeden bölgeye farklılık gösterir. Çorbanın temeli, sote edilmiş soğan, domates ve sarımsak malzemeleridir.

Siri paya içeren köriye nihari denir. Aslında nihari, Babür İmparatorluğu'nun Müslüman aristokrat sınıfında yaygın bir yemektir. Ancak 18. yüzyılda aristokratların fakirleşip halk sınıfına kaymasından dolayı, halk yemeği haline geldi ve Delhi'den bugünkü Pakistan ve Bangladeş'e kadar yayılıp popüler oldu.

Babür İmparatoru Şah Cihan'ın, doğum sırasında ölen eşi Mümtaz Mahal'in anısına Agra'da yaptırdığı Tac Mahal anıt mezarının 1863-1869 yılları arasında Samuel Bourne tarafından çekilen fotoğrafı.

(((((  Yamuna Nehri'nin kıyısında bulunan Delhi, MÖ 6. yüzyıldan beri yaşanmaktadır.    1639'da Babür imparatoru Şah Cihan Delhi'de yeni bir duvarlı kent yaptırdı ve Dehli, 1649 ile 1857 yılları arasında Babür İmparatorluğu'nun başkenti idi.))))) 

Delhi - Şehrin en büyük camisi, "Jama Masjid".

Şah Cihan döneminde Avrupalılar ile ilişkilerin daha da arttığı görülmektedir.1658 yılında hastalanan Şah Cihan'ın yerine oğlu Evrengzip (1658-1707) tahta çıkmıştır. Onun zamanında Hindistan ticaretinde Hollandalılar da rol almaya başlamışlardır. 1707 yılında ölümü ile yine taht kavgaları başlamış ve ülke 1723'te Delhi ve Haydarabad şahlıkları olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Safevi Hükümdarı 1739'da Delhi'yi zaptetmiş ve imparatorluk hazinesinin büyük bölümüne el koymuştur. 1748 yılında Afgan hükümdarı Hindistan'a girmiş ve birçok eyaleti ele geçirmiştir. 1760'ta II. Alemgir Şah'ın yerine Şah Alem geçmiş bu dönemde İngilizlerle 1764 Buksar Savaşı yapılmış ancak yenilgiye uğranınca İngilizler Hindistan'da hüküm sürmeye başlamışlardır. 1766 Allahabad Antlaşması ile İngiliz hâkimiyeti daha da artmıştır.

Urdu alfabesi

Urdu ve Hintçe, Shaureseni olarak bilinen Hint-İran dilleri grubuna ait dilden 6. ila 13. yüzyıl arasında evrilmeye başlamıştır. Günümüzde Urduca kelimelerin %75'i, fiillerin ise %99'u kökensel olarak Sanskritçe veya Prakrit dilinden gelmektedir. Geriye kalan kelimelerin %25'i ise büyük oranda Farsça ve daha az oranda Arapça kökenlidir.

Hindustani (हिन्दुस्तानी, ہندوستانی, Hindustānī), Hindistan'da Hintçe, Pakistan'da Urduca adlı iki standart yazım formu bulunan ve Güney Asya'nın geçer dili (lingua franca) olan bir Hint-Aryan dili.[1] 13. yüzyılda Delhi ve Meerut kentlerinde İslam hâkimiyetinden kaynaklanan dil çeşitliliğin bir sonucu olarak ortaya çıktı.Hindustânî, önceleri Hintçenin Kariboli ağzını konuşan kimselerle, 13. yüzyıldaki İslam fetihlerinden sonra Kuzey Hindistan'a yerleşen ve Farsça, Türkçe veya Arapça konuşan kimselerin anlaşabilmesini sağlıyordu.

Dile ismini veren "Urdu" kelimesi etimolojik olarak Türk dilleri ailesine üye Çağataycadan geçmiştir ve ordu veya orda kökünden gelmektedir. Buna rağmen dilde Türk dillerinin etkisi en alt düzeyde olup Urducanın Türkçe ile bir akrabalığı bulunmamaktır. Aynı zamanda dilde bulunan Arapça ve Türkçe kökenli sözcüklerin tamamına yakını Farsçadan geçmiştir.

Urdu kelimesi ilk olarak 1780 yılında şair Ghulam Hamadani Mushafi tarafından kullanılmıştır.13. ve 18. yüzyıllar aralığında Urdu diye bir kelime bulunmamış ve dile Hintçe (Hindavi ve Dehlavi ve Lahori) denilmiştir.

(((((  Yirminci ve son Babür imparatoru ve Urduca şairdi. Yetkisi Delhi Surlu Şehri ile sınırlı olan bir isim imparatoruydu, ancak 1857 Hint Ayaklanması sırasında Hint alt kıtasındaki isyancı güçler tarafından Hindistan İmparatoru olarak tanındı. 1857 Hint Ayaklanması'ndan sonra İngilizler onu Delhi'den sürgüne gönderdi.Bahadur Shah Zafar, birçok Urduca gazel yazmış tanınmış bir Urduca şairdi. Eserlerinin bir kısmı 1857 Hint Ayaklanması sırasında kaybolmuş veya tahrip olmuş olsa da, büyük bir kısmı günümüze ulaşmış ve Kulliyyat-i-Zafar adlı derlemede bir araya getirilmiştir. Onun kurduğu saray, Mirza Esedullah Han Galib, Daagh Dehlvi, Momin Khan Momin ve Mohammad Ibrahim Zauq (aynı zamanda Bahadur Shah Zafar'ın akıl hocası) gibi birçok ünlü Urduca alim, şair ve yazara ev sahipliği yapmıştır. Amîr Khosrow (1253–1325), Kabîr (1440–1518), Dadu (1544–1603) ve Ekber'ın saray şairi Raḥîm (1556–1627) gibi şairler sayesinde Hindustânînin popülaritesi arttı. Sufi derviş Baba Ferîd ile ölümsüzlüğe ulaşabilmek için Budizm'i, Şaivizmi ve Hatha Yoga'yı birleştiren Natha geleneğinden gelen çeşitli şairler de Hindustânînin yayılmasında etkili oldular. =======  Urdu ve Hintçe, Shaureseni olarak bilinen Hint-İran dilleri grubuna ait dilden 6. ila 13. yüzyıl arasında evrilmeye başlamıştır. Günümüzde Urduca kelimelerin %75'i, fiillerin ise %99'u kökensel olarak Sanskritçe veya Prakrit dilinden gelmektedir.[6][7] Geriye kalan kelimelerin %25'i ise büyük oranda Farsça ve daha az oranda Arapça kökenlidir.Dile ismini veren "Urdu" kelimesi etimolojik olarak Türk dilleri ailesine üye Çağataycadan geçmiştir ve ordu veya orda kökünden gelmektedir. Buna rağmen dilde Türk dillerinin etkisi en alt düzeyde olup Urducanın Türkçe ile bir akrabalığı bulunmamaktır.  :) mi acaba?  Aynı zamanda dilde bulunan Arapça ve Türkçe kökenli sözcüklerin tamamına yakını Farsçadan geçmiştir.Urdu kelimesi ilk olarak 1780 yılında şair Ghulam Hamadani Mushafi tarafından kullanılmıştır. 13. ve 18. yüzyıllar aralığında Urdu diye bir kelime bulunmamış ve dile Hintçe (Hindavi ve Dehlavi ve Lahori) denilmiştir. )))))

1857 yılında çıkan Sipahi İsyanı'nı da bastıran İngilizler 1858'de son Babür İmparatoru II. Bahadır Şah'ı tahttan indirip çocuklarını da öldürmüş ve Hindistan'daki Timur Hanedanı'na son vererek Hindistan'ı İngiliz İmparatorluğu'na katmışlardır.

Şah Cihan ordusuyla Jama Mescidinden çıkarken




Kelle paça - Vikipedi






XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O