Veba, Yersinia pestis adlı bakterinin neden olduğu ve genellikle sıçanlardan pireler aracılığıyla bulaşan bir enfeksiyon.
Gercekten inkar edenler elbette zalimlerdir.- Bakara, 254
inkar edenlere gelince onlari aydinliktan alip karanliga götürürler.-Bakara,257
- Üçte Bir Kehaneti: Hezekiel, Yeruşalim halkının üçte birinin veba ve kıtlık nedeniyle şehrin içinde öleceğini peygamberlik etmiştir.
- Kaçışın İmkansızlığı: "Dışarıda kılıç, içeride veba ve kıtlık var" diyerek, ilahi cezadan kaçışın olmadığını vurgular.
- Veba Gönderilmesi: Hezekiel 14:19 ayetinde, bir ülkeye "veba gönderilmesi" ve "kan dökülerek öfkenin yağdırılması" ifadeleri yer alır.
Bakara Suresi 243. Ayetinin Meali (Anlamı):
Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarını terk edip gidenleri görmedin mi? Allah onlara: “Ölün!” buyurdu; öldüler de sonra onları yeniden diriltti. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lutufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
Bakara Suresi 243. Ayetinin Tefsiri:
243. âyette bahsedilen kimselerle ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:
İsrâiloğulları’ndan Vâsit civarında Dâverdân denilen bölgede oturan bir topluluk vardı. Orada vebâ salgını çıktı. Zenginler ve önde gelenler kaçıp gitti, fakir ve çaresizler kaldı. Geride kalanların çoğu helâk oldu. Kaçanlar ise ölümden kurtulup hastalık ortadan kalkınca sıhhatli olarak geri döndüler. Kasabada kalıp helâk olmayanlar, “Kaçan arkadaşlarımız bizden daha ihtiyatlı davrandılar. Eğer biz de onlar gibi yapsaydık, hepimiz hayatta kalırdık. Şayet ikinci bir kez daha veba salgını olursa biz de buradan, veba olmayan yere çıkıp gideceğiz” dediler. Bir yıl sonra tekrar vebâ çıktı. Kasabanın tüm halkı kaçıp iki dağ arasında bir vâdiye indiler. Buraya yerleşip kurtulduklarını sandıkları sırada, vâdinin alt ve üst tarafından birer melek onlara, “Ölünüz!” diye nidâ etti. Allah’ın emri ve dilemesiyle herhangi bir hastalık olmaksızın hepsi, tek bir insanın ölümü gibi, bir anda öldüler. Hayvanları da öldü. Üzerlerinden sekiz gün geçti. Cesetleri şişip dağıldı ve koktu. Etraftaki insanlar gelip onları defnetmek istediler, fakat buna güç yetiremediler. Sonunda yırtıcı hayvanların parçalamasından korumak için etraflarını duvarla çevirdiler. Bir müddet böylece kaldılar. Cesetleri çürüdü ve kemikleri ortada kaldı. Hazkîl adında bir peygamber, bu çürümüş cesetlerin yanına uğradı. Gördüğü şeyin çokluğu sebebiyle durup hayretler içinde tefekkür etmeye başladı.
https://www.islamveihsan.com/bakara-suresi-243-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html
#Hakli olmaya, Dogruluga, Disipline, iman ve moral gücüne baglidir.=Benden ve ruh sagligi.!
Enbiyâ Suresi'nin 35. ayetinde (ve benzer şekilde 34. ayetle bağlantılı olarak) geçmektedir. İnsanların iyi (nimet, zenginlik) ve kötü (hastalık, fakirlik) durumlarla imtihan edildiği ve sonunda Allah'a döndürülecekleri vurgulanır.
- Fitne (İmtihan/Deneme): Ayette geçen "imtihan" kelimesi, Allah'ın insanları zorluklar (şer) ve nimetler (hayır) ile denemesi anlamına gelir.
- Amaç: İnsanın bu imtihanlar karşısında nasıl bir tavır takınacağını (şükür/sabır) göstermesidir.
- Ankebut Suresi 3. ayet, Allah'ın insanları imanlarında samimi olup olmadıklarını anlamak için imtihan edeceğini vurgular. Önceki toplulukların da sınandığı belirtilerek, Allah'ın doğru söyleyenleri (sadıkları) ve yalancıları kesinlikle ortaya çıkaracağı ifade edilir.
İSLAM’DA İLK KORUYUCU HEKİM VE KARANTİNA UYGULAMASI
Amvâs vebasıdır. Adını, ilk defa görüldüğü yer olan Kudüs’ün 33 km kuzeybatısındaki Amvâs’tan alır. Urfa’dan Şam’a, oradan Ürdün ve Filistin bölgesine kadar geniş bir coğrafyada etkili olduğunu biliyoruz.
Hicret’in 18. yılında (m. 639) tezahür eden salgında pek çok Müslüman hayatını kaybetmiştir.
Hz. Ömer (ra) hastalığın etkili olduğu günlerde Şam bölgesine seyahate çıkmıştı. Başkomutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile bölgedeki ileri gelen komutanlar kendisini karşılayıp kötü haberi verdiler: Veba hızla yayılmaktaydı, yola devam etmek, ölüme bir adım daha yaklaşmak anlamına gelebilirdi.
Hz. Ömer haberi alır almaz Abdullah b. Abbâs’tan ilk muhacirleri toplantıya davet etmesini istedi. Hangi tedbirleri alması gerektiğini soracak, bir karara varacaktır. İstişareler sırasında bazıları Hz. Ömer’in belirli bir gaye için yola çıktığını, bölgeye girmeden geri dönmesinin uygun olmadığını, diğerleri vebalı bölgeye girilmemesi gerektiğini savundular.
O sırada ortalıkta görünmeyen Abdurrahman b. Avf çıkageldi. Aralarındaki konuşmayı duyunca “Bende bunun cevabı olabilecek bir bilgi var. Allah’ın Elçisi’nin şöyle dediğini duydum: ‘Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Eğer bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın.’ Hz. Ömer, onun naklettiği hadisi işitince Allah’a hamd ederek oradan ayrıldı (Buhârî, “Tıb”, 30).
Hz. Peygamber’in bu hadisi koruyucu hekimlik açısından önemli bir ilkeyi ihtiva eder. Bulaşıcı hastalıkla karşılaşmış olabilecek insan ya da başka canlıların, hastalık etkenini taşımadıkları kesinleşene kadar belli bir yerde alıkonulması anlamına gelen karantinanın önemi açıktır.
Ebû Ubeyde’nin salgın bölgesinde kalma isteğini kabul ederken, tavsiyede bulunmayı da ihmal etmiyordu: “İnsanları rutubetli bir yere yerleştirmişsin. Onları havası temiz yüksek bir yere götür.”
Bu hastalık sizin için rahmettir!
Ebû Ubeyde bineğinin getirilmesini istedi. Ayağını üzengiye koyarken veba ona bulaştı. Bunun üzerine, ‘Allah’a yemin olsun ki bana da bulaştı’ dedi. Sonra insanlarla birlikte Câbiye’ye gitti. Hastalık yayılınca onlara moral vermek amacıyla ayağa kalkarak şöyle bir konuşma yaptı: Ey insanlar! Bu hastalık sizin için rahmet, Peygamberiniz Muhammed’in duası, sizden önceki salihlerin ölüm sebebidir.
Fussilet Suresi 30. ayet="Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra da dosdoğru olanlar (istikamet üzere yaşayanlar) üzerine melekler iner (ve derler ki:) 'Korkmayın, hüzünlenmeyin ve size vaad olunan cennetle sevinin!'"
&
Vebanın birden çok organı etkileyen, bakteriyel, ani ve ölümcül bir salgın hastalık olmasıdır. (Kara Ölüm).
Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan alim İbnü’l-Hatib
Endülüs'ün büyük doktorlarından olan, Gırnata'da öğrenim gören İbnü'l Hatib, 15 Kasım 1313'te Levşe'de (Loja) doğdu. Asıl adı Lisanüddin Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Said bin âli bin Ahmed bin es Selmani'dir. Endülüs döneminin en bilgili ve en birikimli hekimi olarak bilinir. Endülüs'ün fethinden sonra Suriye'den Endülüs'e göç eden Yemen asıllı soylu bir aileye mensuptur.
Kurtuba'ya, ardından Tuleytula'ya (Toledo) yerleşen ataları, Hristiyan saldırıları şehri tehdit etmeye başlayınca Levşe'ye göç etmek zorunda kalır. Benü'l-Vezîr diye tanınan aile, İbnü'l-Hatîb'in büyük dedelerinden Saîd'in hatiplik görevinden dolayı Beni'l-Hatîb olarak anılmaya başlandı.
Büyük bir müellif, şair, devlet adamı ve doktordu. Çeşitli konularda altmışa yakın eser verdi. Vebanın yayıldığını söyleyerek yüzlerce yıl önce karantina uygulamasını başlattı. Beni Ahmer Devleti'nin veziri ve tarihçisi Lisanüddin, yazdığı yazılar nedeniyle, aralarında kendi yetiştirdiği talebelerinin de bulunduğu kişiler tarafından 1374 senesinde cesedi yakıldı.
1313 ve 1374 yılları arasında yaşamış olan İbnü'l-Hatîb, Veba hastalığını yakından inceleyerek bulaşıcı bir hastalık olduğunu bilimsel olarak açıkladı.
İbnü'l-Hatib siyasetle ilgilendi, eserler kaleme alıp, şiirler yazdı. Bunun yanı sıra tıp alanında da yaptığı çalışmalarla tanındı. En büyük başarısı, şüphesiz ki veba hastalığının bulaşıcı olduğunu ispat etmesiydi. Ona göre, bulaşmanın varlığı; tecrübe, araştırma, hisler ve kendilerine güvenilir nakillerin açıklığı sayesinde anlaşılmaktadır.
İbnü'l-Hatib veba hakkındaki açıklamalarını şöyle sürdürür: "Bu gerçekler, pek sağlam delillerdir. Hastalıklı kimse ile temas etmeyen kimseler sağlıklı kalmaktadırlar. Buna en güzel örnek, bilhassa Afrika'da gözlemlerimizle tespit ettiğimiz bedevi oymaklarıdır. Temasa geçenler ise hastalığa yakalanmaktadırlar. Bu geçiş için hastanın giydiği elbiseyi giyme, kullandığı kap kacağı kullanma, takındığı küpeleri takınma, vebalı evden bir kişinin diğer insanlarla görüşmesi, temiz bir limana hastalığa bulaşmış bir geminin gelmesi yeterlidir. Dikkatli bir araştırmacı bunu gayet açıklıkla görebilecektir."
İbnü'l-Hatib, veba hakkındaki bu açıklamalarını ileri sürerken ayet ve hadislerden yararlandı. "Bir yerde taun (veba) çıktığı zaman oraya girmeyin. Eğer hastalık çıkan yerde iseniz, oradan da çıkmayınız." hadislerini dini rehber edindi. Hz. Ömer Şam'da veba salgının çıktığını öğrendiği zaman oraya girmemiş, askerinin halkla görüşmelerini engellemişti. Günümüzde geliştirilen karantina usulü böyle tatbik edilmişti.
İbnü'l-Hatib, üstlendiği görevleri başarıyla yürüttü. Kastilya Krallığına karşı iş birliği imkanları aramak üzere Merînî Sultanı Ebû İnân el-Merînî'ye elçi olarak gönderildi. Ebü'l-Velîd II. İsmâil yönetimi ele geçirince, devrik sultan Ganî-Billâh da Vâdîâş'a kaçtı. Bu sırada İbnü'l-Hatîb hapsedildi ve mallarına el konuldu.
Beni Ahmer ülkesinde yaşanan olayları yakından takip eden Merini Sultanı Ebu Salim'in müdahalesi ve katibi İbn Merzuk'un gayretleri ile hapisten kurtulan İbnü'l-Hatib, Gani-Billah ile birlikte Fas'a sığındı. Burada İbn Haldun ile dostluk kuran İbnü'l-Hatîb, Selâ (Salé) şehrinde kaldığı iki yıl boyunca eser yazdı. Ganî-Billâh tahtını tekrar ele geçirdiğinde İbnü'l-Hatîb de Gırnata sarayındaki görevine döndü.
İbnü'l-Hatîb'in nüfuzunun artması öğrencisi ve yardımcısının kendisine düşman olmalarına yol açtı. Sultan Ganî-Billâh'ın gazabına uğramaktan korkan İbnü'l-Hatîb, Tilimsân'a giderek Merînî Sultanı Ebû Fâris I. Abdülazîz'e sığındı. Öğrencisi, Vezir İbn Zümrek ve Kadı Nübâhî kitaplarındaki bazı ifadeler yüzünden onu zındıklıkla suçlayarak katline fetva verdi. Merînî Devleti onu bir süre daha korusa da İbnü'l-Hatîb tutuklanmaktan alıkoyulamadı. İdam edilmesine yönelik tartışmaları devam ettiği bir sırada, hapishanedeki hücresinde İbn Zümrek ve Süleyman b. Dâvûd'un adamları tarafından öldürüldü. Kabre konan cesedi ertesi gün çıkarılarak yakıldı ve tekrar Fas'ta Bâbülmahrûk yakınlarında defnedildi.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
_________________________NOT:S.O __________________
Tarihin kaydettiği ilk küresel salgın olan, 540 yılında Mısır’da başlayan veba salgını kısa zamanda İstanbul’u da vurmuştu. Yüzyıllarca Uzakdoğu’ya has bir hastalık olan veba, Mısır’ın önemli liman kenti İskenderiye’ye gemilerle ulaşmış ve burada farelerin üzerindeki pirelerden insanlara geçerek salgına sebep olmuştu. İstanbul’da ilk kez 542 yılında görülen ve dönemin Bizans imparatorunun adıyla “Jüstinyen vebası” olarak anılan salgın, kentte 200 binden fazla kişinin ölümüne yol açtı.
Evliya Çelebi, Bizans’ın son döneminde İstanbul’a gelen ve vebalı olduğundan şüphelenilen yolcuların şehre sokulmadan Yedikule Kapısı’nda yedi gün bekletildiğini ve buraya bu yüzden “nazarete” (karantina) denildiğini yazar.
Veba etkeni Yersinia pestis, memeli ve pire konakçıları arasında verimli bir şekilde yayılan Gram negatif bir bakteridir.
Pla geninin kazanımı ve pnömonik vebaya yol açma özelliği 1500 – 5000 yıldan önce meydana geldi. ((( Polilaktik Asit'i (PolyLactic Acid) ifade eden bir terimdir. Polilaktik asit (PLA), mısır nişastası, şeker kamışı. -Plasminojen aktivatör (PLA) geni: Yersinia pestis gibi bakterilerde bulunan bir proteini kodlayan ve kan pıhtılaşmasını etkileyen bir gendir. Plazmin, kan pıhtılarını çözen bir enzimdir.)))
____!P. gingivalis enfeksiyonlarının tedavisinin demansın gelişimini veya belirtilerini azaltıp azaltmayacağını test etmek için klinik deneylerin gerekliliğini vurgulamaktadır.____
_____________________NOT: S.O
Zenate veya Zenata (Berberîce: Iznaten), antik dönemde Mısır'ın batısından Fas'a uzanan bir bölgede Sanhâce ve Masmude gruplarıyla birlikte yaşayan Berberi kabilelerdir.Yaşam tarzı olarak göçebe olanların yanında yerleşik yaşam sürenler de vardı. Zenate kabilesi İslam'ı erken, 7. yüzyıl gibi bir tarihte kabul etti. Diğer Berberi kabileleri 8. yüzyıla kadar Emevi Halifeliği fethine direnmeye devam ederken Zenateliler hızla İslamlaştılar. Ayrıca Müslümanların İberya fethinde önemli bir aracı oldular.
Meriniler, Berberî kökenli Zenate kabilesine mensup olarak Tunus ve Sahra arasındaki bölgede göçebe veya yerleşik hayat sürmüş, hiçbir devlete bağlı kalmamış ve vergi de vermemiştir.
Berberiler arasında, Libya'daki Nasomonlar ve Psyller, Sahra Garamantları, Eski Afrika Numidyalıları, Gaetulları ve Mağripliler sayılabilir.
#Merînî Devleti, 13. yüzyıl ortalarından 15. yüzyıl ortalarına kadar Batı Mağrib'inde (Fas) hüküm sürmüş, Zenâte kabilesinden bir Berberi hanedanıdır. Bu devlet, 1269'da Merakeş'i alarak tüm Fas'ı kontrol altına almış ve Mâlikî mezhebini desteklemiştir. Merînîler, İbn-i Haldun ve İbn-i Battûta gibi önemli şahsiyetlerin yetişmesine zemin hazırlamış, çeşitli medreseler ve şehir eserleri inşa ederek Mağrib'in kültürel ve bilimsel gelişimine katkıda bulunmuşlardır.
*Tarih yazari İbn Haldun, Zenate'nin üç büyük kabileye ayrıldığını bildiriyor: Cerave, Mağrâve ve Beni İfren.
Zenâte’nin en kalabalık kolu olan İfrenîler’den Sufrî/Hâricî lideri Ebû Kurre, isyanını Abbâsîler döneminde devam ettirerek Mağrib-i Evsat’ın büyük kısmını hâkimiyeti altına aldı ve Tilimsân’da kendini imam ilân etti (148/765). İbâzî Hâricîler’le birlikte Abbâsîler’e karşı yürütülen büyük isyan hareketine katıldı. Berberî isyanı ancak 155 (772) yılında bastırılabildi. Berberîler’le Endülüs Emevîleri arasındaki yakınlaşma Benî İfren ile diğer Zenâte kabilelerinin Endülüs’e göçlerini kolaylaştırdı. Ancak kısa süre sonra bölge tekrar Fâtımîler’in eline geçti ve karışıklıklar ortaya çıktı. Bu esnada Hilâlî Arapları’nın bölgeyi istilâsı üzerine kırsal kesimde oturan göçebe Zenâteliler, kendi arazilerini Araplar’a bırakarak Cezayir’in Vehrân (Oran) bölgesindeki yüksek yaylaya göç etmek zorunda kaldılar.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Avrupa'yı harap eden Kara Ölüm Çin'den geldi. Salgın muazzam ölümlere neden oldu ve Elhamra'da ilaçlarının daha gelişmiş olmasından yararlandılar (hatta ilk hastaneleri bile inşa ettiler) İşte bu yüzden hijyen, limanlar gibi sıcak bulaşma noktalarının belirlenmesi ve hatta maske takılması gibi konularda öncü oldular".
Belgesel 1340'ta başlıyor. Kuşatma altındaki Granada Krallığı'nın komşu krallıkların ilerlemesiyle yok olmaya mahkum olduğunu bilen Granada Sultanı I. Yusuf, medeniyetinin ihtişamını yansıtan ve unutulmaya meydan okuyan bir binanın inşasına girişir: Elhamra sarayları. Zamanının ötesinde bir şair ve dahi olan veziri İbnü'l-Hatib (Amr Waked), Müslüman Avrupa'nın kuğu şarkısının gerçekleştiği bu devasa mücadeleye katılıyor.
Elhamra Sarayı'nın yapım hikayesini anlatan belgesel gösterime girdi.
Avrupa'daki Orta Çağ'ın en büyük tarihçilerinden biri olan İbnü'l-Hatib'in kroniklerine dayanan "İki Hayatın Adamı". Şair, diplomat, doktor, filozof... Rönesans'tan önce Rönesans'ın çılgın bir entelektüel faaliyeti olan, yetmişten fazla şiir, hukuk veya tıp eseri yazan ve ünü Granada Krallığı sınırlarının ötesine geçen bir adam.
"Bu, vicdanı olan bir binanın hikayesidir. İbnü'l-Hatib'i oynamak, dünyaya, hayata ve Araplar ve insanlar olarak tarihimize dair algımı değiştiren çok derin, mistik bir kişisel deneyim oldu."
Aktör Amr Waked (Syriana, Yemen'de Somon Balıkçılığı, Lucy, Wonder Woman 1984) İbnü'l-Hatib'i canlandırıyor.
"Yüzyıllar boyunca Endülüs, Avrupa'nın en büyük yenilik ve bilgi merkeziydi ve büyüleyici karakterler üretti. Elhamra, tarihin o döneminin en büyük ifadesi olmaya devam ediyor ve İbnü'l-Hatib, onun ruhunu mükemmel bir şekilde somutlaştıran karakterdir. Bu hikayenin, kim olduğumuzun temel bir parçası üzerinde düşünmeye ve Endülüs'ün Avrupa kültürünün yaratılmasındaki ağırlığını haklı çıkarmaya hizmet etmesini istiyorum."
Granada Emirliği veya Granada Krallığı olarak da bilinen Nasrid Granada Krallığı (1238-1492), İber Yarımadası'nın güneyinde yer alan, Almeria, Malaga, Granada'nın tamamı ile Cadiz, Jaén ve Murcia'nın bir kısmını kapsayan Orta Çağ'da Müslüman bir krallıktı. Nasrid hanedanı, devletinin başkentini Granada şehrine yerleştirdi ve ustaca bir pakt ve vasallık politikası yoluyla kuzeydeki Hıristiyan komşuları karşısında stratejik konumundan nasıl yararlanacağını biliyordu. Nasriler, müreffeh bir toplum ve Elhamra'da en açık tezahürünü yapan etkileyici bir kültürel gelişme yaratmayı başardılar.
Bu anıt, Cordoba Emevi Halifeliği'nin mirasını ve Müslüman dünyasının bilimsel geleneğini içeren Endülüs Müslüman toplumunun verimli evrim sürecinin doruk noktasıdır. Elhamra bugün farklı dönemlere ait sanatsal unsurlardan oluşan bir anıttır ve nesiller boyu şaşırtıcı bir şekilde korunan bir tanıklıktır. En görkemli ve verimli dönemi, on dördüncü yüzyılda, I. Yusuf ve V. Muhammed'in emirliği sırasında, York, Köln katedrallerinin Avrupa'nın geri kalanında da inşa edildiği bir dönemde gerçekleşti.
https://youtu.be/EL4z6WhdABw?si=hLsbtYv93rVqq3nq
XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Bir Davud Şehri: Yeruşalem (Kudüs)
XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
İbn Haldûn ve İbnü’l-Hatîb Arasında Geçen Mektuplaşmalar Üzerinde Dil ve Üslup İncelemesi.
İlahiyat Makaleleri Veri Tabanı
| Akay, Figen Endülüs Risâlelerinde Bir İhvâniyât Örneği: İbn Haldûn ve İbnü’l-Hatîb Arasında Geçen Mektuplaşmalar, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2023, cilt: XXXII, sayı: 2, s. 311-332 |
- Hz. Musa: İslâm, Hristiyanlık ve Yahudilikte önemli bir peygamberdir. İsrailoğulları'nı Mısır'daki esaretten kurtaran kişi olarak bilinir.
- Khryses: Bir rahip olarak Antik Yunan mitolojisinde geçer. Genellikle Apollo'nun rahibi olarak anılır ve Truva Savaşı sırasında yaşanan olaylarla ilişkilendirilir.
- İlahi Müdahale ve Bela Getirme: Her iki figür de, talepleri reddedildiğinde Tanrı'ya (Khryses, Apollo'ya; Musa, Allah'a) yakarmış ve bu yakarış sonucunda Tanrı, ilgili halkın (Akalar ve Mısırlılar) üzerine büyük bir bela (salgın hastalık ve Mısır'a gönderilen on bela) göndermiştir.
- Talep ve Reddedilme:
- Khryses, kızı Khryseis'i geri almak için Akha kampına gitmiş, Agamemnon'a fidye teklif etmiş, ancak Agamemnon onu kibirli bir şekilde reddedip aşağılamıştır.
- Hz. Musa (ve kardeşi Harun), İsrailoğullarını serbest bırakması için Firavun'a başvurmuş, ancak Firavun bu talebi reddetmiştir.
Müzler
- Erhat, Azra (2004), Mitoloji Sözlüğü İstanbul:Remzi Kitabevi (Büyük Fikir Kitapları Dizisi) ISBN 9789751403919
- Köken ve göç: Friglerin, MÖ 1200'ler civarında Anadolu'ya göç eden, Trakya ve Makedonya kökenli (Brigler adı verilen) Trak boylarından biri olduğu düşünülmektedir.
Frigler, MÖ 12. yüzyılda Balkanlar'dan Anadolu'ya göç eden, Hititlerden sonra Orta Anadolu'da güçlü bir devlet kuran Hint-Avrupa kökenli bir halktır. Başkentleri Gordion olan Frigler, Midas döneminde en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Ancak MÖ 7. yüzyılda Kimmerlerin saldırıları sonucu zayıflayarak yıkılmışlardır.
Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kurulan Anadolu uygarlıklarından biri olan Frigler, Anadolu’daki dağınık boylar ve düzensiz siyasi yapı nedeniyle ancak M.Ö 750 yılında siyasi bir birlik oluşturabilmişlerdir. Frigler’in ilk kralları ise Gordious’dur ve bu yüzden başkentlerine Gordion adı verilmiştir. Friglerin en çok bilinen ve meşhur kralı ise Kral Midas’tır.
Gordionda görülen dikdörtgen planlı, taş kerpiç ve ağaçla inşa edilmiş yapılara “Megaron” denir. Frigler, Hititler gibi çok tanrılı bir din inancına sahiptiler. Kibele, Attis, Sebazios, Men Friglerin önemli tanrılarından bazılarıdır.
Günümüzde Anadolu kilimlerinde ve diğer Türk devletlerinde bulunan binlerce yıllık motiflerin, Frig motiflerinde de var olmasının nedeni halen çözülememiştir. = https://www.youtube.com/watch?v=RdxZeEO1Guw
!!! Friglerin müzik alanında da ileri oldukları ve birçok müzik aleti geliştirdikleri bilinmektedir. Flüt, simbal gibi müzik aletlerini de keşfetmişlerdir. Maden, ağaç işlemeciliğinde de gelişmişlerdir.
Tanrıçanın adı ilk olarak M.Ö 7. yüzyıla ait Frig yazıtlarında görülür. Yazıtlarda ona Frig dilinde Matar yani Ana diye seslenilmiştir. Bu sözcük tek başına kullanılmakla birlikte Frig dilinde "dağın" anlamına gelen Kubileya’nın da kullanıldığı görülür. Bu nedenle tanrıçaya seslenen en eski yazılı metinlerde o yalnızca Ana ya da Dağın Anası idi.
M.S 2. yüzyıla ait Yunanca yazılmış Frig yazıtlarında o Meter Thea yani ana tanrıça olarak isimlendirilirdi. Yunanistan’da Meter, Ana demek idi ama daha üstün bir özellik kazanarak Tanrıların Anası olmuş ve bu kimlikle Yunan Panteonunda vazgeçilmez bir yer edinmişti.
Roma dünyasında Magna Mater yani Büyük Ana olarak seslendirildi ve sık sık Mater Deum Magna Idea yani Tanrıların İdalı Büyük Anası olarak isimlendirildi. Bu ünvan ona hem Roma panteonununda hem de Roma’nın İda Dağından gelen Troyalı Aeneas tarafından kurulduğunu anlatan efsane geleneğinde önemli bir yer verdi.
![]() |
| Midas Anıtı (Yazılıkaya). Perrot-Chipiez'in Çizimi, Gravür. Bu anıt, bir mezar anıtı olmayıp, Frigya'da pek çok kaya anıtı örneğinde görüldüğü gibi, bir Kybele (Ana Tanrıça) heykelini koymak üzere yapılmıştır. 1834’de Texier de anıtı inceleyerek gravür çizimini yapmıştır. Anıtın sol üst kısmında, düzleştirilmiş ana kaya üzerindeki Frigce yazıtta geçen Midai kelimesinden dolayı anıta bu ad verilmiştir. Yöre halkı ise üzerindeki yazıtlar nedeni ile anıtı, Yazılıkaya olarak adlandırmıştır. Günümüzde her iki isim de kullanılır. ** |
"(Lidya’da) görülmeye değer bir anıt vardır. Mısır’dakiler ve Babil’deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün öbürlerini aşar. Bu, Kroisos’un babası Alyattes’in mezarıdır, etekleri büyük taşlarla (krepis) örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bu anıt. En yüksek yerinde, ben oradan geçtiğim zamanda da, beş tane taş blok vardı, üzerlerinde kazılı olan yazıtlarda, buna katılan her meslek dalının ne kadar verdiği yazılıydı.....Bu mezar, çepeçevre altı stad ve iki plethron’dur; genişliği on üç plethron’dur. Yanında büyük bir göl vardır, ki Lidyalılar hiç kurumaz derler; adı Gyges gölüdür. İşte bu konudaki sözümde bu kadardır. (Hdt. 1.93)"
Frig Devleti’nin yıkılmasından yararlanan Kral Giges, baflkenti Sardes (Sard) olan Lidya Devleti’ni kurdu. Son kralları Krezus döneminde en parlak zamanlarını yafladılar. Bu dönemde Ege kıyısındaki birçok liman kentini hâkimiyetleri altına aldılar.
Sardes'ten başlayıp Susa'ya kadar uzanan bu 2700 kilometrelik güzergâh, Anadolu'nun kalbinde yer alan Akşehir'den de geçiyor.
En ileri dönemlerindeki kralları: Gyges M.Ö. 680-652 Ardys M.Ö. 652-625 Sadyattes M.Ö. 625-610 Alyattes M.Ö. 610-575 Kroisos M.Ö. 575-546
Lydia’nın parlamasının nedeni bölgede bulunan altın madenleriydi.
Sardes'ten başlayıp Susa'ya kadar uzanan bu 2700 kilometrelik güzergâh, Anadolu'nun kalbinde yer alan Akşehir'den de geçiyor.
İlyada Birinci Bölüm
Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle.
Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi,
ulu canlarını Hades’e attı nice yiğitlerin,
gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.
Apollon Smintheus Tapınağı, İlyada Destanı’nın kabartmaları ile ünlüdür ve Apollon’un salgın getiren tanrı özelliği ön plana çıkar.

- Artemis Tapınağı: Efes (bugünkü İzmir, Selçuk) antik kentinde yer alan ve Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan bu tapınağın inşası, M.Ö. 550 yıllarında Lidya Kralı Krezüs (Kroisos) tarafından finanse edilmiştir. Tapınak, Anadolu'nun yerel bereket tanrıçası Kybele inancının Yunan mitolojisindeki Artemis ile harmanlanması sonucu ortaya çıkan Efes Artemisi'ne adanmıştır.
Rahibin yakarmasını duyan tanrı Apollon yeryüzüne iner. Dokuz gün boyunca önce hayvanları sonra insanları ok yağmuruna tutar ve onları salgınla kırar. Tanrıça Hera, Yunanlıların tarafını tutmaktadır ve onların salgınla kırılmasına çok üzülür. Böylece Akhilleus’u yönlendirir ve onuncu gün Akhilleus, orduyu meydanda toplar. Agamemnon’a bir biliciye danışmasını ve Apollon’un öfkesinin sebebini öğrenmeyi teklif eder.
Ordunun ünlü kahini Kalkhas’tır. Apollon, Kalkhas’ı bilicilik yeteneği ile ödüllenmiştir. Akhalar, Kalkhas’ın bu yeteneği sayesinde İlyon’a gelmeyi başarmıştır. Kalkhas, Apollon’un öfkesinin sebebi söylediğinde başına geleceklerden korkar ve Akhilleus’un kendisine destek olup olmayacağını sorar. Akhilleus korkmadan sebebi söyleyebileceğini dile getirir. Böylece Kalkhas, Agamemnon Khryseis’i geri vermediği için Apollon’un öfkelendiğini bu yüzden yüz sığır kurban etmesi gerektiğini belirtir.

Tübingen, Bonn ve Jena Üniversitelerinden araştırmacılardan oluşan bir ekip, ilk kez Troya’da gerçekten şarap içildiğine dair kimyasal kanıtlar buldu. Bu bulgu, 19. yüzyılda efsanevi şehri keşfeden Heinrich Schliemann’ın öne sürdüğü bir varsayımı doğruluyor. Üstelik araştırmacılar, yalnızca Troya elitlerinin değil, sıradan halkın da şarap içtiğini ortaya koydu. Bulgular, American Journal of Archaeology dergisinde yayımlandı.
İlyada Destanı’nın birinci kitabında şöyle anlatılır: “Hephaistos konuştu, ardından ayağa kalktı, sevgili annesine çift kulplu kadehi uzattı. Konuşurken, beyaz kollu tanrıça Hera gülümsedi. Oğlunun kadehini aldı. Hephaistos, karıştırma kabından tatlı nektarı sağdan sola doğru süzerek diğer tüm tanrılara ikram etti.”
Bu içki kabı, arkeologların iyi bildiği depas kadehi (depas amphikypellon) idi: On iki ila kırk santimetre yüksekliğinde, iki kulplu, ince uzun, sivri dipli bir seramik içki kabı. Sadece Troya’da bugüne kadar MÖ 2.500 ila 2.000 yılları arasına tarihlenen yüzün üzerinde depas kadehi bulundu.
Bu içki kabı, arkeologların iyi bildiği depas kadehi (depas amphikypellon) idi: On iki ila kırk santimetre yüksekliğinde, iki kulplu, ince uzun, sivri dipli bir seramik içki kabı. Sadece Troya’da bugüne kadar MÖ 2.500 ila 2.000 yılları arasına tarihlenen yüzün üzerinde depas kadehi bulundu. Bu kaplara Ege’den Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya kadar pek çok yerde rastlanıyor ve yaklaşık 0.25 ila 1 litre sıvı alabiliyorlar.
"Depas" (tam adıyla Depas Amphikypellon), özellikle Erken Tunç Çağı boyunca Anadolu, Ege, Balkanlar ve Suriye gibi geniş bir coğrafyada kullanılmış, kendine özgü şekli olan çift kulplu, ince ve uzun bir içki kabıdır.
Hıyarcıklı (bubonik) veba
Arkhidamos Savaşı
Peloponnesos savaşının ilk on yılı (M.Ö. 431-421) “Arkhidamos Savaşı” olarak bilinmektedir. Spartalılar, ilk zamanlar kralı II. Arkhidamos’un komutasında M.Ö. 431 yılında Attika’ya girerek bu ülkeyi bir ay boyunca bölgeyi yağmaladı ve Atina’yı kuşatma yoluna gitti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Hallo 🙋🏼♀️