8 Temmuz 2024 Pazartesi

Kur'an'da Beser ve insan


Çin mitolojisi

Kuyu ruhu.

Çin mitolojisi, Çin halk ve kültürünün biriktirdiği mitolojik ve efsanevi söylence, inanç ve tarih anlayışın bütününü tanımlar. Oxford'un Asya Mitolojisi Sözlüğü (A Dictionary of Asian Mythology) Çin mitolojisini tanımlarken şu ifadeye yer verir:

Çin mitolojisi, ..., tarih, efsane ve mitin bir karışımıdır.

Tarihçiler Çin mitolojisinin MÖ 12. yüzyıl sıralarında oluşmaya başladığını varsaymaktadır. Çin mitolojisinin en önemli kısmı ise yazılı dönemde, daha sonraları ortaya çıkmıştır. Çin mitolojisi, yaratılış mitleri, halk söylenceleri ile folklorik öğeler, tarihi olaylarla karışmış bir mit yapısı, efsanevi, tanrısal krallar barındıran kral listesi ile göze çarpar.

Mitin Çin kültüründeki konumu ve Çin miti

Kuyu ruhu.

Çin mitolojisine dair yapılan çağdaş sayılabilecek ilk araştırmalar sonucu oluşan genel kanı Çin kültürünün diğer kültürlerdekinden daha farklı bir şekilde çok az oranda ve etkin olmayan bir mitoloji barındırdığına yönelikti. Buna gösterilen en büyük kanıt Çin mitlerine dair atıfların antik Çin metinlerinde genellikle oldukça parçalanmış bir şekilde bulunmasıydı.[2][3] Bu yazınlarda bir mit bütününden bahsetmek pek olası değilken, büyük mitik temalar da göze çarpmamaktadır.[3] Ek olarak antik Çin yazını büyük oranda anlatılıcılıktan uzaktır ve destansı tondan kaçınır (yani epik anlatılar oldukça zayıftır). Her ne kadar sonraki dönemlerde yapılan çeşitli araştırmalar kozmoloji, din ve felsefesinin metinlerde mitolojiden çok daha fazla bir yer tuttuğu ve önem taşıdığı sonucu çıkarılmış olsa ve dinî bir kültürün mitoloji olmaksızın ortaya çıkabileceği de mümkün olsa da bu Çin dinî düşüncesinin bir mitoloji barındırmadığı ve Çin mitolojisinin var olmadığı veya zayıf olduğu anlamını taşımaz.[2] Özellikle yakın zamanda birçok uzman Çin mitolojisinin olmadığı veya Çin kültürünün mitik öğeler barındırmadığı yönündeki kanıları eleştirmiş ve bunların gerçek olmadığını, çeşitli araştırmalarla, izah etmişlerdir.[3][4][5] Çin edebiyatı ve dili uzmanı Anne Birrell, bir Çin mitolojisi eksikliği veya yokluğu fikrinin yaygın olmasının temel sebebinin "geleneksel Çin'in 'Konfüçyüscü emperyal ideolojisinin' popüler dinî ifadeler ve mitlere pek değer vermemesi ve bu önyargının da Aydınlanma sırasında Avrupalılarca kabul edilmesi ve bunun bugüne kadar sürmesi"[5][6] olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Birrell, Çin mitolojisinin özgün kaynaklarda parçalanmış bir şekilde bulunmasının bir sorun teşkil etmediği, tam tersine mitograflar ve diğer uzmanlar için olumlu bir şey olabileceğini öne sürmüş ve özellikle Çin mitolojisi uzmanlarından Norman J. Girardot'un yakındığı parçalanmış mit özelliğinin, Çin mitolojisinin Yunan ve Roma mitolojilerinden farklı ve olumlu, yapıcı bir yanı olduğunu ileri sürmüştür.[5]

Çin mitolojisinde başlangıç ve sonlar çok büyük bir önem taşır. Bu çok çeşitli yaratılış mitlerinden (kozmogonilerden) ve olayların, icatların, canlıların başlangıcına dair anlatılmış birçok mitten aşikârdır. Çin mitolojisindeki önemli diğer öğeler de evrensel felâketler ve bunların sonucu oluşabilecek yeni yaratılış durumlarıdır. Ayrıca sonraki dönemlere doğru ağırlık kazanan bir başka husus da ideal yönetici fikridir ve Çin mitinde ideal yönetici, imparator fikri ve ilgili mitler çok büyük önem taşımaktadır.[7] Antik zamanlarda hayvan-ata fikri, kabile vurgusu yaygınken daha sonraki dönemlerde tanrılar, insanlar ve hayvanlar belirli bir düzen içerisine oturtulmuş ve birbirlerine eski dönemlere oranla daha yabancı ve muhalif birer konuma getirilmiştirler. Sonra dönemlerdeki felsefî yükselişle birlikte bu mitlerin karakteri hakim felsefî fikre göre uyarlanmış olsa da eski dönemlerde çeşitli felâket mitleri ile kabilelere ilişkin yaratılış ve köken mitlerinin varlığı bilinmektedir. Sonraki dönemin bir farklılığı da kaostan düzene geçiş motifinin kaos ile ilişkilendirilmiş motiflerle düzen ve ahenk ile ilişkilendirilmiş motiflerin arasındaki kavgaya yapılan vurgular, Tanrı'ya inanç içermeyen çeşitli inançlar ve kozmogonik yaklaşımlar içermesidir.[7] Yine bu dönemde daha da sonraları birer ideal yönetici örneği ve tasviri olacak çeşitli mitik ve tarihî öğeleri bir arada barındıran imparatorlar ortaya çıkacaktır. Tüm bu geçişlerin sebebinin gerek siyasi, gerek toplumsal, gerekse felsefî değişimlerin sonucu olduğu kabul edilmektedir.[7]

Çin mitolojisi, Budizmin Çin'de yayılmasıyla birlikte farklılaşmıştır. Bu sebeple Budizm öncesi Çin mitolojisi ile Budizm sonrası Çin mitolojisi, birbirine çok benzemekle birlikte, farklılıklar içerirler ve Budizm sonrası Çin mitolojisinde senkterizm yoğun biçimde görülmektedir. Mitlerde Budist kökenli öğeler, kahramanlar ile Daoist kökenli öğeler ve kahramanlar karışık biçimde yer aldıkları gibi bazen aynı kahraman hem Budist hem de Daoist özellikler sergileyebilir. Budizm öncesindeki Çin mitolojisine dair kaynaklar azdır ve bugün bu alandaki çalışmaların çoğu, görece konu aldığı zamandan daha yeni sayılabilecek, Konfüçyüsçü metinlerdendir. Çin mitolojisinin çok yoğun bir siyasi karakteri vardır; sonradan gelen Konfüçyüsçü alimler ve yazarlar mitleri genelde siyasi ve tarihî gerçeklikler olarak yorumlamış; bunlara siyasi ve tarihi anlamlar yüklemişlerdir. Örneğin "iyi imparator" ile "kötü imparator" gibi siyasi ve toplumsal fikirlerini bu mitlerde tarihî birer ibret ve nasihat kıssası olarak kaydetmişlerdir.

Kaynak metinler

Shan Hai Jing'den bir tanrıça Nüwa betimlemesi.

Arkeolojik ve tarihî bulguların yanı sıra birçok antik Çin metni Çin mitolojisi hakkında bilgi sunmaktadır ve Çin mitolojisine dair bilinen bilgi birikiminin çoğunluğu bu eserlerden gelmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

  • Shan Hai Jing yani "Dağ ve Deniz Klasiği", Antik Çin'deki mitlerden, büyücülükten ve dinden ayrıntılı bir şekilde bahseden bir yazındır. Ayrıca coğrafî, tıbbî, tarihî içeriklerin yanı sıra adetlere ve etnisitelere dair de içerik barındırır. Diğer yazınlarda geçmeyen birçok mitik figür bu eserde geçer, bazı mitlerin farklı sürümlerini de barındıran eser tek başına klasik Çin mitolojisinin büyük bir kısmını ayrıntılı bir şekilde barındırmaktadır.[5]
  • Shui Jing Zhu yani "Su Klasiği üzerine Açıklamalar", daha kısa bir eser olan Su Klasiği'ne (Shui Jing) dair bir açıklama ve tefsir olarak başlamıştır. Fakat zamanla, içerdiği yoğun coğrafî, tarihî içerik ve bunlarla ilişkili efsaneler sebebiyle kendi başına ünlenmiştir.
  • Hei'an Zhuan yani "Karanlık Destanı", Hubei'deki Shennongjia dağlık alanında yerleşmiş olan Han ulusundan bir topluluk tarafından korunmuş, Çin kültüründe türünün tek örneği olan, destan formunda efsaneler içeren bir derlemedir. Eser Pangu'nun doğumundan tarihî döneme kadarki süreye dair çeşitli anlatılar içerir.
  • İmparatorluğa ait tarihî evrak ve felsefî ilkeleri belirten yazınlar, örneğin: Shiji, Shangshu, Liji, Lüshi Chunqiu ve diğerleri.

Bazı mitler edebî veya tiyatral biçimde, piyes veya roman olarak bugüne ulaşmışlardır. Çin mitolojisi açısından tanımlayıcı kayıtlar ve önemli kaynaklar olarak sayılan mitolojik kurgusal eserlerden bazıları şunlardır:

  • Antik devletlerde ortaya çıkan şiir sanatı örnekleri; özellikle de Qu Yuan'ın çeşitli eserleri.
  • Fengshen Yanyi (封神演義) veya Tanrıların Yağlanışı, Zhou Hanedanlığının kuruluşuna dair mitolojik bir kurgu eseridir.
  • Batıya Yolculuk, Wu Cheng'en tarafından kaleme alınmış Xuanzang'ın Hindistan'a yaptığı kurgusal hac yolculuğunu anlatır. Yolculuk boyunca hacılar çeşitli hayaletler, canavarlar ve benzeri mitik yaratıklar ve yerlerle karşılaşırlar.
  • Baishe Zhuan, Hangzhou'da geçen romantik bir hikâyedir. İnsan formuna erişen bir yılanın bir adama aşık oluşunu anlatır.

Çin mitolojisine dair araştırma yapan farklı bilim insanları farklı metinleri daha önemli görmüştür. Örneğin Çin edebiyatı ve dili uzmanlarından Anne Birrell, Çin Mitolojisi isimli eserinin girişinde Chu Ci şiir antolojisinde bulunan ve (yazarlığı) Qu Yuan'a atfedilen İlâhî Sorular (TianWen) yazınının Çin mitolojisi incelemeleri açısından en önemli kaynak olduğunu iddia etmiştir.[8][9] Bir başka bilim insanı, Çin tarihi uzmanı Suzanne Cahill, Birrell'in bu fikrini eleştirmiş ve Birrell'in Çin mitolojisini konu eden ilgili kitabında yaygın bir şekilde Shan Hai Jing'i kullanmasının Shan Hai Jing'in Çin mitolojisi konusundaki baskınlığının bir tezahürü olduğunu iddia etmiştir.

Yaratılış mitleri

Pan Gu'yu betimleyen bir resim.

Çin mitolojisinde birçok farklı yaratılış miti vardır.[5] Bu mitler gerek barındırdıkları karakterler gerekse farklı dinî eğilimleri açısından birbirinden ayrılırlar. Bununla birlikte hepsinde belirli temalar hakimdir: Kaostan düzene geçiş, ikici evren modelinin düzenle birlikte ortaya çıkışı ve yin ile yang. Ayrıca mitlerin genelinde İbrahimi Dinlerdeki creatio ex nihilo yani "yoktan var etmek (yaratmak)" anlayışından farklı olarak yaratma süreci var olan fakat şekilsiz, kaotik bir durumun şekilli, belirli ve düzenli bir duruma dönüştürülmesi anlamını taşımaktadır.[10]

MÖ 2. yüzyılın ortalarından kalan Huai Nan Zi isimli metinde iki tanrının evreni nasıl yarattığını anlatan bir yaratılış miti mevcuttur.[10] Bu iki tanrının ismi verilmez, kaostan çıkan tanrılar yer ve göğü yaratırlar ve kendileri yin ile yangı oluştururlar.

Çin mitolojisindeki bir başka yaratılış mitinde ise herhangi bir tanrıdan söz edilmez. Bu mite göre başlangıçta ne tanrı ne de tanrı benzeri bir şey vardır;[10] sadece muazzam büyüklükte bir su buharı bulutu mevcuttur. Bu bulut, zamanla, kaotik ve şekilsiz bir durumdan düzenli ve şekilli bir duruma geçer, farklı doğalara sahip evren modelinin temelini oluşturan yin ile yangı oluşturur.

Çin mitolojisindeki en tanınmış ve kendisinden önceki birçok yaratılış mitine karşı hakimiyet kazanmış yaratılış miti Pan Gu'yu (veya Pangu) başrolde gösteren bir yaratılış mitidir.[10] Diğer mitlere oranla oldukça yeni sayılabilecek, MS 3. yüzyılda ortaya çıkmış bu mitte hiçbir şeyin olmadığı, sadece kaosun, dev bir yumurtanın içindeki karanlık bir nem şeklinde var olduğu bir zamandan bahsedilir. İçinde yaratılış için gerekli tüm öğeleri bulunduran yumurtanın içinde zamanla, yaratıcı olacak, Pan Gu büyümeye başlar. Tamamen büyüdüğünde uyanan Pan Gu yumurtadan, onu kırarak, çıkar. Bu esnada yumurtanın içindeki yaratıcı öğeler her yana dağılır. Yin temelli öğeler arzı yaratırken, yang temelli öğeler göğü yaratırlar. Pan Gu bu ikisinin tekrar birbirlerine karışmaması için aralarına geçerek ve göğü taşıyarak ikisini birbirinden ayırır. Birbirlerine karışırlarsa tekrar kaosun ortaya çıkacağını düşünerek binlerce yıl ikisini bu şekilde ayrı tutar. Daha sonra gök ile arzın tamamen ayrıldığına inandığı vakit, bu işini bırakır ve dinlenmek için arza uzanır. Ölen Pan Gu'nun vücudunun ve varlığının farklı bölümleri doğal fenomenleri ve coğrafî şekilleri oluşturur: el ve ayakları kare olduğuna inanılan Dünya'nın köşelerini oluştururken, terinin yağmurları, nefesinin rüzgârları, kanının nehirleri, gözlerinden birinin Ay'ı birininse Güneş'i, vücudunun beş kutsal dağı oluşturduğuna inanılır. Bu mitle ilişkili bir nokta, bu genel yaratılış mitini insanın yaratılışı ile de ilişkilendirir: Pan Gu'nun vücudundaki pireler insanları oluşturur.[11] Bununla birlikte bu değişimler farklı kaynaklarda farklı şekillerde yer almıştır.[11] Bir başka mitte ise Pan Gu'nun yarattığı canlılardan hiçbirinin aklî yeteneğe sahip olmamasından üzülerek, insanı çamurdan elleriyle yarattığına ve daha sonra kurumaya bıraktığına değinilir.[12] Bu hikâyeye göre Pan Gu insanları yaratmaya devam ederken, akşam olduğunda, yağmur yağmaya başlar ve Pan Gu her ne kadar henüz kurumamış olan eserlerini güvenli bir yere taşımaya çalışmışsa da bunların bir kısmı yağmurdan hasar görür. İşte bu hasar gören eserlerin, engelli insanların atası olduğuna inanılırdı.[12]

İnsanlığın doğuşuna ilişkin ana tanrıça Nü Wa'yı başrole koyan mitler de bulunur.[13][14] Han Hanedanlığı zamanından kalan, bu mitlerden birinde insanlığın yaratılışından önce Nü Wa'nın Dünya'da ne kadar yalnız hissettiğine değinilir. Bir gün bir gölette kendi aksini gören Nü Wa kendisine benzeyen ve ona arkadaşlık edebilecek bir yaratık yaratmayı aklına koyar ve çamurdan küçük insanlar yapmaya başlar. Bunları yere koyduğu anda, yaratıklar canlanmakta ve insanlara dönüşmektedir. Bir süre bu şekilde insan yapan Nü Wa bir süre sonra eğer bu hızda devam ederse tüm dünyaya yayılacak kadar çok insan yapmasının mümkün olmadığını fark eder. Bunun üzerine bir ip alır ve ipi çamura batırır, daha sonra bu ipi havada döndürür. Etrafa dağılan çamur damlacıkları yere düştüklerinde insanlara dönüşürler ve bu şekilde dünyaya insanlık yayılır. Etrafa bu şekilde saçılan çamur damlacıklarından oluşan insanların fakir ve soylu olmayan insanları, başta kendi elleriyle yaptığı insanlarınsa zengin ve soylu insanları oluşturduğuna inanılırdı.

Büyük Tufan

Tanrıça Nü Wa ve tanrı Fu Xi'yi gösteren bir betimleme. İkisinin de yılan vücuduna sahip olduğuna inanılırdı.

Birçok mitolojide kendisine yer edinen tufan fenomeni, Çin mitolojisinde de kendisine yer edinir.Büyük bir tufanı konu alan bir mitte Nü Wa ve hem erkek kardeşi hem de eşi olduğuna inanılan Fu Xi bir çiftçinin çocukları olarak yer alırlar.[15] Çiftçi bir gün Gök Gürültüsünü yakalar ve hapseder. Pazara inmesi gerektiğinde, çocuklarına ne olursa olsun Gök Gürültüsü'ne su vermemeleri gerektiğini tembih eder fakat o gittikten sonra kızı Gök Gürültüsü'ne su verir. Bunun üzerine hapsedildiği yerden bir anda taşarak çıkan Gök Gürültüsü iki kardeşe ağzından bir diş verir; onlara dişi ekmelerini söyler. Eve döndüğünde çiftçi olanları anlar ve büyük bir fırtınanın vuku bulacağını sezerek demirden bir gemi inşa etmeye başlar. Çocuklar ise dişi ekerler. Ekilen yerden bir asma türer ve asmada büyük bir su kabağı büyür. Su kabağının içini açan kardeşler, içinde de ektikleri dişe benzer birçok dişin olduğunu görürler. Fırtına yaklaşırken su kabağının içindekileri çıkarırlar ve tam zamanında su kabağına binerler. Çiftçi ise bitirdiği gemisine biner. Uzun bir süre fırtına devam eder ve sular cennete kadar yükselir. Bu gerçekleşince cennetin kapısına vuran çiftçi cennettekileri kızdırır ve cennettekiler suyun bir anda çekilmesini sağlarlar. Altlarındaki suyun bir anda çekilmesi sonucu iki gemi de bir anda yere düşer. Çiftçinin demir gemisi yere çarpar ve parçalanır, çiftçi de bu esnada ölür. Çocukların yumuşak olan su kabağı ise hafifçe yere iner. Dünya'da yaşayan tek kişiler artık kardeşlerdir. Bunlara bu olaydan sonra "Fu Xi Kardeşler" ismi verilir; Fu Xi Çince su kabağı anlamına gelmektedir. Kardeşler evlenir ve kız kardeş hamile kalır, bir et parçası doğurur. Bunun üzerine et parçasını küçük parçalara böler ve bir kağıda sararlar. Fakat esen rüzgâr sonucu et parçaları etrafa dağılır. Bu et parçalarından da insanlar oluşur.[15]

Bir başka büyük tufan miti ise İmparator Yu ile ilişkilidir. Bu mite göre Yu'nun babası Gun Yao tarafından Sarı Nehrin taşması sonucu oluşan selin kontrol altında tutulması ile görevlendirilir fakat sorunu 9 yıl boyunca çözemez. Bu sebeple Shun tarafından öldürülür ve Yu babasının yerine getirilir. Yu birçok kanal ve set inşa ettirir ve zorluk içinde geçen 13 yıl sonra sel sorunu çözülmüş olur. Shun, Yu'ya tımar vererek onu ödüllendirir ve ölürken egemenliğini Yu'ya bırakır. Bütük Tufanı kontrol altına alması sebebiyle genellikle Büyük Yu (大禹) olarak anılır. Ayrıca, kendisinden önceki imparatorlar gibi, İmparator Yu (帝禹) olarak da anıldığı olur. Yu'ya dair bu anlatılar klasik Shu jing ve Shi jing en eski kısımlarında kendilerine yer bulmuşturlar.

İdeal olan ve ideal olmayan imparator fikirleri

Sarı İmparatoru gösteren bir betimleme.

Çin mitolojisinde ve genel olarak kültüründe ideal yönetici fikri büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple mitin ve tarihî gerçeklerin karışık olduğu ideal yöneticilerin hikâyeleri Çin mitolojisinda önemli bir yere sahiptir.Antik Çin tarihçilerinin kaydettiği önemli üç imparatora (San Huang[17]) "Üç Hükümdâr" veya "Üç İmparator" dendiği de olur;[18] bunlar aynı zamanda kutsal figürlerdir de. Bu Üç Hükümdârdan ilki Fu Xi, Tai Haodur[17] ve kendisine atfedilen zaman dilimi yaklaşık olarak MÖ 2900 civarıdır. Tanrıça Nü Wa'nın eşi ve veyahut kardeşi olarak çeşitli birçok kendine yer bulan Fu Xi'nin insanlara nasıl yemek pişirildiğini öğreten tanrısal hükümdâr olduğuna inanılırdı. Sıklıkla bir yılanın vücuduna sahipmiş gibi betimlenen bu hükümdâr aynı zamanda eski tarihçiler tarafından ilk kez ağla balık tutmayı keşfeden kişi olarak da kaydedilmiştir.İkinci hükümdâr ise sabanı icat ettiğine ve insanlara ekin yetiştirmek için nasıl tarımsal alan açabileceklerini öğrettiğine inanılan, tarımın babası, Shen Nong, Yan Didir.[17] Kendisine atfedilen dönem yaklaşık olarak MÖ 2800 olan bu hükümdâr da tanrısal kökene sahipti ve bir insanın bedenine sahip olmakla birlikte bir kuşun kafasını barındırdığına inanılırdı.[18] Bu üç hükümdârdan sonuncusu, MÖ 2700 civarında yaşadığı atfedilmiş olan, Xian Yuan, Huang Didir.

Sarı İmparator olarak da anılan hükümdârın Çin halkının atası olduğuna inanılırdı. Genellikle hikmet sahibi bir kişi olarak tanımlanan Huang Di'nin insanlara nasıl kayık, ok ve yay yapılacağını mucidi olmasının yanı sıra yazının da babası olduğuna inanılırdı.[18] Her ne kadar genellikle bu isimler Üç Hükümdâr olarak anılsa da, farklı isimleri barındıran Üç Hükümdâr listelerine de rastlamak mümkündür. Bazı kaynaklarda Üç Hükümdârın sırasıyla Fu Xi, Nü Wa ve Shen Nong olduğu kaydedilirken bir başka kaynakta Üç Hükümdârdan ikincisinin Suiren olduğu kaydedilmiştir.[17]

Çin mitolojisindeki ideal yönetici fikri açısından önem taşıyan bir başka kavram da Beş İmparator[18] (Wu Di) kavramıdır. Buna göre adı anılan Beş İmparatorun ilki Sarı İmparatorken diğer dördü şu isimlerdir:[17]

  • Gao Yang, Zhuan Xu (顓頊) (MÖ 2500 dolayları): Sarı İmparator lakaplı Huang Di'nin torunu olduğuna inanılan bu imparatorun cennet ile dünya arasındaki bağlantının yok edilmesini emrettiğine inanılır ve kendisi sert bir yönetici olarak tanımlanırdı.
  • Gao Xin, Di Ku (帝嚳) (MÖ 2400 dolayları): Yeni birçok çalgının icat edilmesini emrettiğine inanılır ve Zhuan Xu'nun kuzeni olarak tanıtılır.
  • Yao, Tang Di Yao (堯) (MÖ 2300 dolayları): Sade ve mütevazı bir yaşam yaşadığı düşünülen Yao, özellikleri hasebiyle Konfüçyüs tarafından örnek bir yönetici olarak anılmıştır. Mitlere konu olan bir başka yönü de, yönetmeye uygun olmayan oğlu yerine oğlu olmayan birisini kendisine varis ilan etmesidir.
  • Shun, Yu Di Shun (舜) (MÖ 2300 dolayları): Konfüçyüs taraftarları tarafından övgüye mazhar olan bir başka imparatordur ve İmparator Yao'nun halefidir. Dongyi olarak geçen imparatorun Çin'i 12 eyalete böldüğü belirtilir. Mitlere göre cennettekiler tarafından korunurdu.

Bunların dışında, Yu Di Shundan sonra geldiğine inanılan ve Xia Hanedanlığının babası olarak addedilen Da Yu (Büyük Yu, MÖ 2200 dolayları), Beş İmparatorun son iki imparatoru olan (ve zaman zaman da İki İmparator olarak anılan) Tang Di Yao ve Yu Di Shun ile birlikte Konfüçyüs tarafından övülmüş, Bilge Krallar olarak anılmış ve bu fikriyatta örnek yöneticiler olarak addedilmişlerdir.[18] Bazı kaynaklardaysa Sarı İmparator yerine Shaohao, Beş İmparatordan biri olarak geçer.

İdeal imparatorun yanı sıra Çin mitolojisi kötü imparator fikrini betimleyecek isimleri de içermektedir. Kötü imparatorlara dair mitler genelde hazin sonlara sahiptirler ve böylece ilâhî güçlerin kötü imparatorları cezalandıracağı ve bozunmanın, ahlâkî tahrifin hanedanların, imparatorların sonu olacağı fikri mitolojide kendisine yer edinir. Bilge Krallardan sayılan İmparator Yao'nun oğlu ile ilgili mit imparator olmaya uygun olmayacak karakter ve bu karakterdeki veliahtlara dair önemli bir mittir. Mite göre oldukça mütevazı ve bilge olan Yao'nun oğlu ve veliahtı Dan Zhu babasından farklı olarak çok kötü bir ahlâka sahipti, bencil ve müsrifti. Hizmetkârlarını çok çalıştırır, ölçüsüz davranırdı. Onun davranışlarına örnek olarak garip bir hikâye anlatılır: Yao oğluna satranç oyununu öğrettiğinde, Dan Zhu normal bir satranç tahtasında taşlarla oynamak yerine, büyük bir araziyi satranç tahtası olarak kurmuş, satranç taşları yerine de canlı filleri ve gergedanları kullanmıştır.[19] Babası İmparator Yao onun uygunsuz hareketlerinden bıkarak onu güneye sürgüne gönderir, veliaht prens ise buna çok kızar ve babasına karşı ayaklanır. Bununla birlikte, mitlere göre savaş konusunda da çok yeteneksiz olduğu için ordusunu kaybeder ve yenilgisi üzerine intihar eder.[19] Yine mitlere göre Dan Zhu'nun ruhu bir kuşa dönüşmüştür ve artık Zhu olarak isimlendirilen bu kuş kötü yönetilen ülkelerde bir işaret olarak görünür. Yao ise kendine veliaht olarak, asilzade olmayan Shun'u seçer.[20] Çin mitolojisindeki hakim yönetici ve yönetim vurgularında, kötü yöneticiler veya yönetici adayları ve ahlâkî bozunma sadece yöneticinin veya yönetici adaylarının sonunu getirmekle kalmaz, tüm bir hanedanın sonunu getirebilecek şekilde yer alır.[21] Eğer ahlâkî bozunma ve ilgili yöneticinin uygunsuz hareketleri belirli bir seviyeyi aşarsa, mitlere göre ilâhî güçler devreye girer ve tüm bir hanedanın sonunu getirirler. Bu bağlamdaki en önemli mitlerden biri Shang Hanedanlığının son imparatoru Zhou Xin hakkındadır. Mitlere ve tarihî bilgilere göre Zhou Xin bir tiran ve zalimdir. Zalimliklerine dair yazınlarda farklı örnekler verilmiştir; örneğin insanları canlı canlı kestirip anatomilerini incelediğinden bahsedilmiştir.[22] Kaynaklara göre sonunda halk ve Zhou Prensi imparatora karşı ayaklanır ve muzaffer olurlar; bu Zhou Xin'in yanı sıra Shang Hanedanlığının da sonu olur ve Zhou Hanedanlığı başa geçer.

Önemli tanrılar, tanrıçalar ve kahramanlar

Daoizmdeki üçlemeyi gösteren bir betimleme.

Çin mitolojisi politeistik bir yapıdadır. Bununla birlikte bu yapıya yol açan etmenlerden bazıları köken itibarıyla ateistik olabilirler: Çin mitolojisini büyük oranda etkilemiş, özgün ve yerli Daoizmi kuran kişilikler eserlerinde herhangi bir tanrıdan veya tanrısal figürden söz etmemişlerdir.[23] Bununla birlikte bu dinî ve mistik hareketlerin ortaya çıktığı veya Çin'e getirildiği dönemde (örneğin Budizmin Çin'e geldiği dönemde) Çin halkı hâli hazırda politeistik inançlara sahipti. Her ne kadar sistematik bir şekilde ele alınmamış olsa ve farklı yerel topluluklarda büyük farklılıklar gösterse de var olan politeizm netti; böylece zaman içinde yeni dinî ve mistik akımlar da bu politeizmi sahiplendi ve kendi düşüncelerinin temelleri doğrultusunda sistematize etti.[24] Çok büyük bir hiyerarşiye sahip olan Çin politeizminde imtihanlarda başarıyı getiren tanrıdan mutfak tanrısına kadar çok çeşitlilik söz konusudur. Çeşitli önemli tanrıların altında, özellikle farklı yerel bölgelerde, birçok sayıda farklı tanrıya inanılmaktaydı. Ayrıca aynı konuyla ilişkilendirilen birden çok tanrı veya tanrıça bulunmaktaydı.

  • Üç Saflık (veya Üç Saf Olanlar, 三清) - Daoizmdeki üçleme
  • Dört İmparator (四御) - Daoizmdeki cennetsel krallar
    • Yeşim İmparator (玉皇大帝, her şey ve herkesin hakimi)
    • Beiji Dadi (中天紫微北极大帝, yıldızların hakimi)
    • Tianhuang Dadi (勾陳上宫天皇大帝, tanrıların hakimi)
    • Dünya İmparatoriçesi (后土皇地祇)
  • Xi Wangmu (西王母, 王母娘娘) - Batının ana kraliçesi; sonsuz yaşamın sırrına sahip olduğuna inanılırdı
  • Xuan Wu (玄武, 玄天上帝) - ayrıca Bei Di (北帝) olarak da bilinir
  • Xuan Nü (玄女) - Huang Di'ye (黃帝) Chi You (蚩尤) karşısında yardım etmiş olan tanrıça
  • Sekiz Ölümsüz (八仙) - Daoist
    • He Xiangu (何仙姑)
    • Cao Guojiu (曹國舅)
    • Tie Guaili (鐵拐李)
    • Lan Caihe (藍采和)
    • Lu Dongbin (呂洞賓)
    • Han Xiangzi (韓湘子)
    • Zhang Guolao (張果老)
    • Han Zhongli (漢鍾離)
  • Budist kökenli ilâhlar
    • Guan Yin (觀音) (觀音菩薩, ayrıca Kuan Yin) - Merhamet tanrıçası (ilk mitolojilerde Daoist gelenekte yer alır ve Daoist ismi şudur: Ci Hang Zhen Ren 慈航真人)
    • Gülen Buda (彌勒菩薩) - Popüler Budist tanrı; mutluluk ve mülk tanrısı
    • Dizang (地藏菩薩) - Ölülerin kurtarıcısı.
    • Yanluo (閻羅) - Cehennemin hakimi (閻魔羅社 isminin kısaltılmışı, Sanskritçe Yama Raja)
    • Dört İlâhî Kral (四大天王) - Dört Budist koruyucu tanrı
    • Gautama Buddha (釋迦牟尼) - Bazılarınca tanrı olarak inanılan figür
  • Lei Gong (雷公) - Gök gürültüsü tanrısı
  • Guan Yu (關聖帝君) - Askerî güç, savaş ve kardeşlik tanrısı
  • Zhao Gongming (趙公明) - Zenginlik tanrısı
  • Bi Gan (比干) - Zenginlik tanrısı
  • Bi Fang - Ateş tanrısı
  • Kui Xing (魁星) - İmtihan tanrısı
  • Sun Wukong (孫悟空) - Batı'ya Yolculuk anlatısındaki Maymun Kral
  • Matsu (媽祖) - Deniz tanrıçası; cennetin kraliçesi olarak da tanınırdı (天后)
  • Zao Jun (灶君) - Popüler mutfak tanrısı (veya tanrıları)
  • Tu Di Gong (土地公) - Arazi tanrısı (veya tanrıları)
  • Tam Kung - Deniz tanrısı
  • Zhu Rong (祝融) - Ateş tanrısı, Gong Gong'u yenmiştir
  • Gong Gong (共工) - Su tanrısı; ateş tanrısı ile savaşında, Buzhou Dağını ezmiş, göğü kırmıştır ki gök daha sonra Nü Wa tarafından onarılmıştır
  • Chi You (蚩尤) - Savaş tanrısı, metal silahların mucidi; ayrıca Huang Di'nin de düşmanıydı
  • Da Yu (大禹) - Taşkınları kontrol etmek için nehirlerin seyirlerini düzenleyen tanrı
  • Hou Yi (后羿) - Güneşleri vuran, kurtarıcı bir okçu kahraman
  • Chang E (嫦娥) - Hou Yi'nin karısı; Ay tanrıçası olmuştur
  • Han Ba (旱魃) - Antik kuralık tanrıçası
  • Gao Yao - Adalet ve yargı tanrısı

Çin mitolojisinde üçleme

Birçok din ve mitolojide görülen üçleme olgusuna Çin mitolojisinde de rastlanır. Daoist geleneğe göre Üç Saf ve Berrak Olanlar, Üç Saf Olanlar, Üç Saflık gibi isimlerle anılan üç ilâhî figür her şeyin üstündeki, en önemli varlıklardır. Bunlar sırasıyla: yaratılışın kökeni Yu-ch'ing (Kanton lehçesi: Yoc-Tsing), ilâhîliğin ve zenginliğin kökeni Shang-ch'ing (Kanton lehçesi: Serng Tsing) ve Dao ve erdemlerin kökeni T'ai-ch'ing (Kanton lehçesi: Tai Tsing) olarak isimlendirilirler. Yaratılışın kökeni olan Yu-ch'ing'in ise başlangıçta saf enerjiden ortaya çıktığına, bu bir varlığın iki varlığa dönüştüğüne (neden olduğuna), iki varlığınsa üç varlığa dönüştüğüne (neden olduğuna) inanılır. Buradaki dönüşmek veya neden olmak Hristiyan inancındaki üçlemedeki neden olmaya benzer bir şekildedir ve insanî üremeye benzer bir tür doğurma fiilinden farklıdır. Daoist yazınlarına göre, Dao ve erdemlerin kökeni olan T'ai-ch'ing zaman içinde çeşitli şekillerde vücut bularak insanlara doğruları öğretmeye çalışmıştır. Daoizmde, Daoizmin kurucusu olan Laozi'nin de T'ai-ch'ing'in enkarnasyonlarından yani vücut bulmuş hâllerinden birisi olduğuna inanılır.

Yeşim İmparator

Yeşim İmparator (Çince: 玉皇; pinyin: Yù Huáng veya 玉帝 Yù Dì) Daoist geleneğe göre cennet başta olmak üzere varlığın mevcut olduğu tüm mekânların (cehennem dahil) mutlak hâkimidir. Budist gelenekteki karşılığı Śakra'dır. Çin mitolojisindeki Daoist panteonda özellikle önemli bir yere sahiptir. Mitlere göre başta Yu Huang, Daoist üçlemedeki yaratıcı tanrı Yu-ch'ing'in yardımcısıydı ve daha sonra onun tarafından halef olarak seçilmişti ve böylece Çin mitolojisi panteonunun baş tanrısı olmuştu. Yu Huang'ın kendisine hizmet eden birçok tanrı ve tanrıçası vardır; bunlar dünyevî işlerle ilgilenir, Yu Huang'a rapor verirlerdi. Şehirlerle ilişkilendirilmiş Cheng Huang ve Tu Di gibi tanrılar Yu Huang'a hizmet eden başlıca tanrılardandırlar. Mitlere göre Tai Dağının tanrısı Tai-yue da-di de onun hizmetkârlarındandı. Çin İmparatorunun da Yu Huang'ın bir alameti olduğuna inanılırdı ve inanışa göre hükümdar eğer uygunsuz birisiyse ve erdemsiz hareketlerde bulunursa kötü bir sonla cezalandırılmaktaydı. İlk kamerî ayın dokuzuncu günü doğum günü sayılan ve kutlanan Yeşim İmparator, Çin mitinde önemli bir yere sahiptir ve Çin zodyağındaki 12 hayvanın seçilmesine dair bir mitten insanlığın yaratılışına dair mitlere kadar birçok çeşitli mitte kendisine yer verilmiştir.

Sekiz Ölümsüz

Sekiz Ölümsüzün denizi geçişini gösteren bir betimleme.

Çin mitolojisindeki Daoist geleneğin bir diğer önemli öğesini de Sekiz Ölümsüz olarak adlandırılan sekiz kişi ve onlarla ilgili mitlerdir. Anlatılara göre bu sekiz kişi aslında oldukça sıradan kişilerdir fakat Daoizmin temel fikriyatını mükemmel bir şekilde uygulamış, hayatın özüyle mükemmel bir şekilde birleşmişler ve bu sebeple de ölümsüzlüğe hak kazanmışlardır. Sekiz Ölümsüze dair ilk anlatıların tam olarak ne zaman çıktığı bilinmemektedir. Bununla birlikte genel kanı 14. yüzyıl civarında, yani diğer mitlere oranla oldukça geç ortaya çıktığına yöneliktir.[25] Penglai Dağı Adasında yaşadıklarına inanılan Sekiz Ölümsüzün çoğunluğunun Tang veya Song Hanedanlığı zamanında doğduğu söylenmektedir.

Bahsi geçen Sekiz Ölümsüzün şu kişiler olduğuna inanılmıştır:

Her ne kadar Sekiz Ölümsüz kişiden hangisinin ilk kez ölümsüzlüğe ulaştığı tartışmalı da olsa, genel kanı Li Tieguai'nin ölümsüzlüğe ilk ulaşanları olduğudur. Li Tieguai topaldı; bununla birlikte doğuştan mı yoksa sonradan mı topal olduğu tartışmalıdır. Yine de özellikle sonraki dönemlerde, genellikle sonradan topal olduğu görüşü yaygınlık kazanmıştır. Bu görüş bir mite dayanmaktadır: ruhu Daoizmin kurucusu Laozi'nin bir çağrısı üzerine bedenini geride bir öğrencisine emanet bırakır ve eğer yedi gün içerisinde dönmezse bedenini yakmasını zira o süre zarfında dönmezse tamamen ruha dönüşeceği, mükemmeliyeti yakalamış olacağını öğütler. Altıncı günde annesinin ölümcül bir şekilde hasta olduğu haberini alan öğrencisi, üstadının büyük ihtimalle zaten mükemmeliyete ulaşmış olduğunu düşünerek bedeni yakar; oysa durum bu değildir ve dönen Li vücudunun külleriyle karşılaşır. Bunun üzerine kendisine uygun bir vücut ararken yeni ölmüş topal bir dilencinin cesedini görür ve buraya yerleşir. Mitler Li Tieguai'nin topallığını işte bu anlatıyla açıklamaktadırlar. Mitlere göre sofu bir hayattan sonra bir gün Laozi, Li Tieguai'yi insan formunda ziyaret etmiş ve onu sınamıştır. Sınamalardan başarıyla çıkan Li Tieguai'ye ölümsüzlük verilir.

Okçu Yi

Ay'a doğru hızla yükselen Heng E ve geride kalan eşi okçu Hou Yi.

Daha sonraları Çin kültürü ve foklorunda önemli bir yere sahip olacak bir kahraman da okçu Hou Yi'dir. Mitlere göre eskiden 10 farklı güneş bulunurdu. Bunlar Doğu Cennetinin tanrısı Di Jun ve tanrıça Xi He'nin çocuklarıydılar.[26] İçlerinde birer karga kuşu barındıran bu güneşlerden biri, sırası geldiğinde, kuşun yardımıyla havalanır ve dünyayı ısıtırdı. Böylece her gün 10 güneşten biri iş yapar, diğerleri dinlenirdi ve sırasıyla her güneş dünyayı ısıtırdı. Fakat kesin olmayan sebeplerle, İmparator Yao'nun zamanında bu güneşlerin hepsi birden göğe çıkarlar. Mitlere göre on güneşin birden aydınlatması ve ısıtması, arzdakileri perişan eder ve yoğun bir ısı ile kuraklık başlar. Bunun üzerine İmparator Yao tanrılara yakarır ve tanrı Di Jun sorunu halletmesi için bilinen en usta okçu olan ölümsüz okçu Yi'yi görevlendirir. Her ne kadar Yi başlarda sorunu barışçıl yollarla çözmek istese de, yeryüzünün gördüğü zarar karşısında hemen harekete geçmek ister ve gökyüzündeki güneşleri taşıyan kuşları, tek bir tanesi kalıncaya kadar, bir bir vurur.[26] Böylece, efsaneye göre, artık sadece bir tane güneş vardır. Fakat mitler okçu Yi'nin serüveninin burada bitirmezler; tanrı Di Jun Yi'nin meseleyi barışçıl yollarla çözmek ve çocuklarını kendisine geri getirmek yerine onları öldürmesine çok kızar ve Yi'nin ölümsüzlüğünü alarak onu dünyaya mahkûm eder. Yeniden ölümsüz olma arzusuyla Batı'nın efsanevi ana kraliçesi Xi Wang Mu'ya gider. Xi Wang Mu'ya ölümsüzlük iksiri için bir saray inşa eder ve inşaatın sonunda kraliçeden ölümsüzlüğün iksirini barındıran bir hap alır. Mitlere göre yurduna tekrar döndüğünde Yi'nin yapması gereken bazı önemli ve acil işler çıkar; hapı evinde bir rafın üzerine koyan Yi bu işlerle ilgilenmek için hemen yolculuğa çıkar. Bir süre sonra hafif bir parıltıyla parlayan hapı fark eden Yi'nin eşi Heng E hapı alıp incelemeye başlar, tam o sırada kocasının ayak seslerini duyar ve paniğe kapılıp hapı yutar. Çok büyük bir parlamanın ardından ölümsüzlüğe erişen Heng E göğe doğru yükselir ve Ay'a ulaşır. Çin mitolojisinde daha sonraları Heng E'nin adı, Chang E olarak değiştirilir ve ona bir ay tanrıçası olarak tapınılmaya başlanır.[27] Bu noktadan sonra hikâye farklı mitlerde farklı şekillerde ele alınır. Bazılarında Yi asla ölümsüzlüğü kazanamaz ve sonunda bir fani olarak ölür,[28] bazılarında ise tanrılar onun yakarışları ve hüznü sebebiyle ona merhamet eder ve onu güneş tanrısı yaparlar.[27] Böylece Heng E'nin, Ay ile temsil ettiği yin, Yinin, Güneş ile temsil ettiği yang sayesinde bir dengeye oturur.[27] Güz Ortası Festivali günümüzde kaynağını bu efsaneden alan bir bayram olarak kutlanmaktadır. Chang E'nın ismi bu efsaneye ithafen 2008'de Çin Halk Cumhuriyeti'nin gözlem amacıyla ayın yörüngesine gönderdiği insansız uzay aracına verilmiştir.

Beş Element

Shennong Yan Di'yi gösteren bir betimleme.

Vu Şing (五行, pinyin: wǔxíng) yani Beş Element Çin mitolojisi ve kültürü açısından çok önemli bir kavramdır. Beş Element kavramı tüm doğal fenomenleri ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini açıklamakta kullanılır ve mitte önemli bir yere sahip olduğu gibi Çin kültüründe yönlendirici role sahip olan kozmoloji ve felsefe için de çok önemli anlamlar taşır. Çin kültürüne göre bu beş element şunlardır:

  • metal (金; pinyin: jīn)
  • tahta (木; pinyin: mù)
  • su (水; pinyin: shuǐ)
  • ateş (火; pinyin: huǒ)
  • toprak (土; pinyin: tǔ).

İki Denge Döngüsü olduğuna inanılır; biri yaratılış diğer ise yok ediş döngüsüdür. Yaratılış döngüsüne göre: tahta ateşi besler, ateş toprağı (külü) oluşturur, toprak metali doğurur, metal suyu toplar, su da tahtayı besler. Yok ediş döngüsü ise şöyledir: tahta topraktan ayrılır, toprak suyu emer, su ateşi söndürür, ateş metali eritir ve metal tahtayı keser.

Yaratıcı tanrı Pan Gu'ya ilişkin bir yaratılış mitinde, Pan Gu'nun Beş Elementten doğduğu belirtilir. Bu mite göre doğumundan sonra Pan Gu Dünya ve Göğü (Cenneti) bir çekiç ve iskarpela yardımıyla yaratır.[11]

Bir mite gören Huang Di ile Yan Di'nin arasında geçen savaşta elementler önemli bir rol oynamıştır. Eski kaynaklarda mit aktarılırken, Huang Di'nin suyu kullanarak, Yan Di'nin ise ateşi kullanarak savaştığına değinilir ve bu mit içerisinde önemli bir yere sahiptir.[29] Sonuçta savaşı su kazanır ve galip Huang Di olur. Yan Di'nin yaşlıyken Huang Di'nin daha genç olması da bazı anlatılarda vurgulanmıştır. Kaybeden Yan Di ise güneye kaçar.

Efsanevi yaratıklar

Fei Lian betimlesi ile süslenmiş gümüş bir tabak.

Çin mitolojisinde birçok farklı yaratık bulunmaktadır. Bunlar genelde birçok farklı hayvanın özelliğini bir arada bulunduran hibrit yaratıklardır. Hibrit yaratıkların en ünlü örneğin qilin (ve ki-lin) olarak anılan mitik yaratıktır. Buna göre qilin farklı şekillerde, farklı hayvanların farklı bölümlerine sahip olabilen bir hayvandır. Bir qilinin ortaya çıkışı iyiye işaret olarak kabul edilir ve bir tür şans göstergesidir.[30] Bir qilinin ortaya çıkması aynı zamanda bir bilgenin gelişi ile ilişkilendirilmiştir;[30] inanışa göre düşünür Konfüçyüs'ün doğduğu sıralarda bir qilin görülmüştür. Zamanında Çin halkının tanımadığı ve bilmediği bir hayvan olan zürafa da Çin İmparatoruna hediye olarak ilk kez gönderildiğinde, bir qilin olarak anılmış ve betimlenmiştir. Hibrit yaratıklara bir başka örnek de rüzgârların hükümdarı Fei Lian'dır (飞廉). Betimlemelere göre bir boğa kafasına sahip olan Fei Lian'ın kanatları vardı ve sıklıkla yılan kuyruğuna sahip bir şekilde betimlenirdi.

Çin mitolojisinin en önde gelen yaratığı, yang ve imparator ile ilişkilendirilen ejderhadır. Ejderhalar Çin mitolojisinde genellikle iyiyi temsil eden, hikmet sahibi yaratıklardır. Su ile ilişkilendirilen bu hayvanların, ilk kez yağmur tanrıları olarak ortaya çıktıkları, daha sonra Çin mitolojisindeki kalıcı yerlerini edindikleri kabul edilmektedir. Nitekim Çin Yılbaşısı kutlamalarında yapılan Ejderha Dansı aslında kökeni itibarıyla bir tür yağmur duası, ritüelidir. Su ve gökle sıklıkla ilişkilendirilen ejderhaların nehir ve göl gibi su kaynaklarında yaşadığına inanılırdı.[32] Özellikle kuraklık zamanlarında ejderhalar yardıma çağrılırdı ki bu tema mitlerde de kendisine yer bulmuştur. Çin mitolojisinde bazı ejderhalar bireysel olarak diğerlerinden öne çıkmışlardır. Ying Long (應龍), Üç Hükümdardan Huang Di'nin hizmetkârı olan, mitlerde kendine yer bulmuş bir ejderhadır. Mitlere göre Huang Di'nin savaşlarında Huang Di'ye yardımcı olmuş olan Ying Long güçlü sağanaklara yol açabilecek kuderete sahiptir. Yağmuru yönetebilen bir başka ejderha da, yağmur ve rüzgâr tanrılarından olan Shen Longdur (神龍). Boynuzlu ejderha Jiao Long (蛟龙) da taşkınlarla ilişkilendirilmiş bir mitik ejderhadır. Bunların yanı sıra Tian Long (天龍) isimli, tanrıların arabalarını çeken ejderhalarda mitlerde kendilerine yer bulmuşlardır.

Ejderhalar yang ve imparator ile ilişkilendirilirken, Feng Huang da yin ve imparatoriçe ile ilişkilendirilir. Bir tür anka kuşu olan Feng Huang, su ile ilişkilendirilen ejderhanın karşıtı olarak ateş ile ilişkilendirilirdi. Nasıl ejderha yağmuru temsil ediyorsa, Feng Huang da kuraklığı temsil ederdi. Güney yönü ile ilişkilendirilen Feng Huang bu sebeple bazen Güneyin Kızıl Kuşu olarak da anılmıştır.[34] Feng Huang da ejderha gibi iyilikle ilişkilendirilirdi ve mutluluk, şans getirdiğine inanılırdı. Feng Huang da Çin mitolojisindeki birçok yaratık gibi hibrit özellikler taşımaktaydı: tavuskuşu kuyruğuna sahipken, ibiği ve başı sülündendi.[35] Çin mitolojisinde Feng Huang'ın dışında da çeşitli mitik kuşlar yer almıştır. Bunların bir örneği Jing Wei'dir. İmparatorlardan Shen Nong'un kızı olan Nü Wa (aynı isimli tanrıça ile karıştırılmamalıdır) bir gün denizde kayığıyla gezerken olan bir kaza sonucu boğulur. Mitlere göre Nü Wa'nın ruhu bir kuşa dönüşür; bu kuşun kızıl ayakları, rengarenk bir kafası ve beyaz bir gagası vardır ve ismi Jing Wei'dir (精衛). Genç yaşta boğulduğu için denize kızan ve kuş formunda olan ruhun, başkalarının da denizde boğulmaması için denizi dallar ve çakıl taşlarıyla doldurmaya çalıştığına inanılır. Çin mitolojisindeki bir başka kuş da Peng (鵬) isimli dev kuştur. Efsanelere göre bu kuş çok hızlı bir şekilde ve durmaksızın uçabilirdi. Bu kuşun bir başka özelliği de sadece kuş formunda olmamasıydı; Kun (鯤) olarak anılan diğer formu dev bir balıktı ve gerektiği zaman balık formundan kuş formuna geçebiliyordu.

Mitolojik yerler ve Mitik coğrafya

Antik Çin anlayışında Dünya kare şeklindeydi ve tam ortasında Çin ülkesi bulunurdu. Bu sebeple Çin'e Orta Krallık dedikleri de olurdu. Batı'da bulunan efsanevi bir krallık birçok mite, özellikle de Okçu Yi ile ilgili mitlere, konu olmuştur. Bu krallığın hükümdarının Xi Wang Mu isimli bir kraliçe olduğuna inanılırdı ve kendisine sıklıkla Batının Ana Kraliçesi denirdi.[37] Bu ülke ve kraliçesi sıklıkla ölümsüzlük ile bağdaştırılmıştır. Çin coğrafyasındaki bir başka mitik öğe de Beş Yüce Dağ kavramıdır. Daoist gelenekte kutsal olan bu Beş Yüce Dağ şunlardır: Tài Shān (泰山/泰山), Huà Shān (華山/华山), (Nán) Héng Shān (衡山/衡山), (Běi) Héng Shān (恆山/恒山), Sōng Shān (嵩山/嵩山).[38] Daha sonraları Çin mitolojisini önemli biçimde etkileyen Budizm ise, benzeri şekilde kutsal dağlara sahiptir fakat bunlar dört tanedir ve Budizmin Dört Kutsal Dağı olarak anılırlar. Bunlar şu dağlardır: Wǔtái Shān (五臺山/五台山), Éméi Shān (峨眉山/峨眉山), Jiǔhuá Shān (九華山/九华山), Pǔtuó Shān (普陀山/普陀山).[38]

  • Xuanpu (玄圃), Kunlun Dağı'ndaki mitik bir periler ülkesi.
  • Yaochi (瑤池), Xi Wang Mu'nun da yaşadığı, ölümsüzlerin mekânı.
  • Fusang (扶桑), sıklıkla Japonya olarak yorumlanan, mitik bir ada.
  • Queqiao (鵲橋), Saman Yolu üzerine kuşlar tarafından kurulmuş köprü.
  • Penglai (蓬萊), cennet, Çin Denizi'ndeki ölümsüzlerin yaşadığına inanılan efsanevi bir ada.[39]
  • Di Yu (地獄), cehennem.

Konuyla ilgili yayınlar

  • "Chinese Mythology A to Z". Roberts, Jeremy. Facts on File. ISBN 0-8160-4870-3.
  • "Handbook of Chinese Mythology". Yang, Lihui ve Deming An. Oxford University Press, USA. ISBN 1-57607-806-X.

Çin mitolojisi - Vikipedi



&



https://www.instagram.com/reel/C_vi4RpNQ3y/?utm_source=ig_web_copy_link                      


KUR’ÂN’DA BEŞER VE İNSAN

GİRİŞ

Kur’an’da beşer kelimesi, daha çok kişinin maddi yapısını, insan kelimesi de maddi ve manevi yapısını birlikte ifade için kullanılır. Bunu, şu âyetten öğreniyoruz:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ . فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ .

Bir gün Rabbin (Sahibin) meleklere şöyle dedi: “Balçıktan bir beşer yaratıyorum, Organlarını tamamlayıp içine ruhumdan üfleyince ona secdeye kapanın.” (Sad 38/71-72)

Daha sonra görüleceği gibi beşer, kendine üflenen ruh sayesinde dinleme ve gözlem yapma yoluyla yeni bilgilere ulaşma kabiliyetine kavuşur. Bu bilgileri aklı ile değerlendirir ama kararını gönlü ile verir. Bu yüzden birçok insan, doğrular ile menfaatleri arasında gelgitler yaşar. Menfaatlerinden vazgeçemeyenler yanlış kararlar alırlar. İnsandaki duygusallığa vurgu yapan ve doğru davranış gösterenlerin özelliklerini anlatan âyetlerin bir kısmı şöyledir:

إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا . إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا. وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا . إِلَّا الْمُصَلِّينَ . الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ . وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ. لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ . وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ . وَالَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ. إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ. وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ . إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ. فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ .  وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ. وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ . وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ. أُوْلَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُّكْرَمُونَ .

İnsan, doyumsuz yapıda yaratılmıştır. Başına bir sıkıntı gelse sızlanır. Bir nimete konsa kimseye zırnık koklatmaz. Görevlerini aksatmayanlar[1] başkadır. Onlar, namazlarını sürekli kılan, mallarında belli bir hakkın varlığını kabul edenlerdir. Onu, ihtiyacını söyleyen için de söyleyemeyen için de ayırırlar. Onlar, hesap gününün varlığına inananlardır. Onlar, Rablerinin (Sahiplerinin) azabından dolayı içleri titreyenlerdir. Hiç kimse Rabbinin azabından güvende olamaz. Onlar edep yerlerini ve çevresini özenle korurlar. Sadece hür eşlerine veya hâkimiyetleri altında olan[2]esir eşlerine karşı[3] ayıplanmazlar.

(Edep yerlerini) Bunlardan başkasına açanlar sınırları aşmış olurlar. Onlar, aldıkları emanetler ve üstlendikleri sorumluluklar konusunda titiz davrananlardır. Onlar şahitliklerini dosdoğru yapanlardır. Onlar namazlarını özenle sürekli kılanlardır. İşte bahçelerde ağırlanacak olanlar onlardır. (Meâric 70/19-35)

Allah Teâlâ şu âyette insanı, fıtrata göre yarattığını bildirir:

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına /yaratmada uyguladığı kanuna çevir. O, insanları o fıtrata göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. Doğru din budur ama çoğu insan bunu bilmez.” (Rum 30/30)

Fıtrat /الفطرة fatr /فطر kökünden çeşit bildiren mastardır. Kök anlamı, uzunlamasına yarmadır[4]. Âyete göre fıtrat, Allah’ın insanı yaratmada uyguladığı kanundur. Şu âyet bu kanunun, göklerin ve yerin yaratılışında da geçerli olduğunu bildirir:

إنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

“Ben yüzümü, doğrudan doğruya göklerin ve yerin fâtırına/ onları fıtrata göre yaratana çevirdim. Ben müşriklerden /Allah’ın yetkisini paylaştıranlardan değilim.” (En’âm 6/79)

Şu âyetler, yok oluşun da aynı kurala göre gerçekleşeceğini bildirir:

إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ . وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انتَثَرَتْ. وَإِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ . وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ . عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ .

“Gök yarılmış (fıtratı bozulmuş)[5], yıldızlar dağılmış, denizler taşırılmış, mezardakiler de çıkarılmış olunca, herkes önden ne gönderdiğini ve geride neler bıraktığını öğrenecektir[6].” (İnfitâr 82/1-5)

Bütün bu âyetlere göre fıtrat, varlıkların temel yapısını, o yapıyı oluşturan yaratılış, gelişim, değişim ilke ve kanunlarını ifade eder. Rum 30/30. âyette doğru din de fıtrat olarak tanımlandığı için Allah’ın dini, kişinin beşeri ve insani yapısıyla tam bir uyum içinde olur. Kararlarını alırken aklı ile gönlü arasında uyum sağlar da aklına uymayan şeyleri kabul etmezse doğal yapısını yanlışlardan korur ve müttaki olur. Bu kişi, Allah’ın dininden haberdar olunca hemen o dine uyar. Kur’an’ın başında şu âyetler yer alır:

 الم ذَٰلِكَ ٱلْكِتَٰبُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ

ELİF! LÂM! MÎM![7] İçinde şüpheye yer olmayan Kitap işte budur. Müttakîler /yanlışlardan kaçınanlar için rehberdir[8](Bakara 2/1-2)

Gönlüne hoş gelen şeyleri ilk sıraya alıp aklını ikinci sıraya koyanlar Allah’ın dininden hoşlanmazlar. Doğrular yerine menfaatlerini öne alan bu kişiler, yaptıklarının yanlış olduğunu bildikleri için ya gerçekleri örterek kâfir olurlar ya da dini kendilerine uydurmaya çalışarak iki yüzlülük eder ve münafık konumuna girerler. Bunlarla ilgili âyetlerin bir kısmı şöyledir:

 إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ . خَتَمَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ وَعَلَىٰٓ أَبْصَٰرِهِمْ غِشَٰوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ. وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلْيَوْمِ ٱلْءَاخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ. يُخَٰدِعُونَ ٱللَّهَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ 

“Kâfirleri /âyetleri görmezlikte direnenleri[9]ister uyar ister uyarma, onlar için fark etmez; inanıp güvenmezler. Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözlerinde de perde var![10] Onların hak ettiği büyük bir huzursuzluktur[11].

Kimi insanlar da ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler ama inanıp güvenmezler. Allah’a ve müminlere karşı oyun kurmaya çalışırlar[12]. Onlar oyunu, sadece kendi aleyhlerine kurarlar da farkına bile varmazlar.”(Bakara 2/6-9)

Madem din fıtrattır öyleyse beşeri tanımlayan âyetler, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun açık delillerinden olmalıdır.

Şimdi beşer ve ruh kavramlarını anlamaya çalışalım.

I- BEŞER

Beşer (البشر) kelimesi Kur’an’da, kişinin maddi yapısını ifade eder. Arapçada deriye beşere = البشرة denir. Beşer =  بشر ile aynı kökten olan beşere, onun derisinin farkına işaret eder. Bu farktan dolayı beşer, elbise giymek zorunda olan ve dünyanın her yerinde, her mevsimde yaşayabilen tek canlıdır.

Şu âyetler, Âdem ve evlatları için elbisenin önemini gösterir:

 يَا بَنِي آَدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآَتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آَيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ . يَا بَنِي آَدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآَتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ

“Ey Âdem’in evlatları! Size vücudunuzu örtecek ve sizi süsleyecek elbise verdik. Takva elbisesi (vücudu koruyan elbise[13]) var ya! İyi olanı odur. Bunlar Allah’ın âyetleridir, belki düşünürler.

“Ey Âdem’in evlatları! Şeytan ana-babanızı yaktığı gibi sakın sizi de yakmasın. Vücutlarını kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırmış ve onları o bahçeden çıkarmıştı. O ve onun gibiler, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” (Araf 7/26-27)

يَا بَنِي آَدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ . قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آَمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآَيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Ey Âdem’in evlatları! Secde ettiğiniz (namaz kıldığınız) her yerde süslerinizi (size yakışan giysiyi) giyinin. Yiyin, için ama israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.)

De ki ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü (yakışan giysiyi), temiz rızıkları kim haram etti?’ De ki ‘Bunlar dünyada esasen müminler içindir; Kıyamet gününde ise sadece onlar için olacaktır.’ Bilen bir topluluk için âyetlerimizi böyle açıklarız. (Araf 7/31-32)

Bütün bu âyetlerden ve yaptığımız gözlemelerden, beşerin deri yapısının farklı olduğunu anlıyoruz. Allah’ın elçilerine karşı çıkanlar da aynı vücut yapısına sahip olan beşerlerdir. Onları, kendileri ile aynı göstermek için sürekli bu yapıya vurgu yapmışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ .  فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَنْزَلَ مَلَائِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ .

“Nuh’u halkına elçi gönderdik. Onlara dedi ki ‘Ey halkım! Kulluğu Allah’a yapın; başka ilahınız yoktur. Kendinizi yanlışlardan korumayacak mısınız?’ Halkından uyarılara kulak tıkayan[14]ileri gelenler şöyle dediler: ‘Bu sizin gibi bir beşerden başka nedir ki? Size üstünlük kurmak istiyor. Allah elçi gönderecek olsaydı[15]melekleri gönderirdi. Biz eski atalarımızdan bile böyle bir şey duymadık.” (Mü’minûn 23/23-24)

A- ÂDEM’İN YARATILIŞI

Allah Teâlâ bütün canlıları sudan yaratmıştır. İlgili âyet şöyledir:

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

Kafirlik edenlerin görmeleri gerekmez mi, gökler ve yer bütün halinde idi, onları ayırdık[16] ve her canlı varlığı sudan yarattık, hâlâ inanmayacaklar mı? (Enbiya 21/30)

Canlılar, görünen ve görünmeyen diye ikiye ayrılır. Görünmeyenlere cin denir. İlk insan, su ile toprağın, ilk cin de su ile ateşin karışımından yaratılmıştır. İlgili âyetler şöyledir: 

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ . وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ

Allah o insanı (Âdem’i) çanak çömlek gibi kurumuş balçıktan yarattı. Cânnı /cinlerin atasını  da ateşli bir karışımdan yaratmıştır.(Rahman 55/14-15)

 وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ . وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

Biz o insanı (Âdem’i) kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan yarattık. Cânn’ı /cinlerin atasını da ondan önce, çok zehirli ateşten yaratmıştık. (Hicr 15/26-27)

Cânn, cinn kökünden ism-i fail yani eylemin öznesini gösteren isimdir. Gözükmeyen varlık demektir. Ateşin zehirli olması için dumanlı olması gerekir. Dumanın içinde de su olur.

Şu âyetten anlaşılacağı gibi melekler de cinlerdendir.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

“Bir gün meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. O da o cinlerden idi ama Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi onu ve soyunu, en yakınlarınız (velileriniz) olarak sizinle benim arama mı koyuyorsunuz? Hâlbuki o size düşmandır. Yanlışlar içinde olanların ne kötü tercihidir bu!  (Kehf 18/50)

“Halbuki o da o cinlerden idi ama Rabbinin emrinden çıktı.” ayetini doğru anlamak için: “Rabbinin emrinden çıkmayan cinler hangileriydi?” diye sormak gerekir. Bunun tek cevabı “Melekler!” olur. O zaman, meleklerin cinlerden olmadığı, sorumsuz varlıklar olduğu ve günah işleyemeyeceği şeklindeki algı yönetiminin önü kesilir. Burada emre uymayan meleğin adı İblis’tir. İblis, meleklerden olmasaydı secdeden sorumlu tutulamazdı.

B- HAVVA’NIN YARATILIŞI

Nebî’mize mal edilen bir rivayete dayanılarak kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanılır. Ebu Hureyre kanalıyla gelen rivayet şöyledir:

“Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Kadınlara karşı görevinizi yerine getirin; çünkü kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri üstüdür. Onu düzeltmeye çalışırsan kırarsın; bırakırsan eğri kalır. Siz kadınlara karşı görevinizi yerine getirin.” (Müslim, Rada’ 60 – 1468)

Kur’an’a, hikmet metoduyla yaklaşılmaması sebebiyle hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da âyetler rivayetlere kurban edilmiş ve Kur’ân’ın bu iddiayı tasdik ettiği yönünde bir algı oluşturulmuştur.    

Tefsir alimlerine, “hikmet nedir?” diye sorsanız, İmam Şafiî’nin sözünü tekrarlar, “hikmet sünnettir” derler[17]. Onlara: “Allah Teâlâ, Âl-i İmrân 3/164 ve Cum’a 62/2. âyetlerde Muhammed aleyhisselamın resul sıfatıyla Kitab’ı ve Hikmet’i öğrettiğini bildirir. Bu öğretim nasıl yapılmıştır?” diye sorsanız verecekleri bir cevap yoktur. İlgili âyetlerin hemen tamamının anlamları bozulmuş olduğundan tefsir alimlerinden tamamına yakını Hikmet’i bilmez. Çünkü sorgulamanın yasak olduğu ezberci bir eğitim ile yetiştirilmişlerdir[18].

Hikmet, Kur’an’dan doğru hükümler çıkarma, doğru çözümler üretme metodudur[19]. Allah bu metodu, şu iki âyette özetlemiştir:

“الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آَيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ. أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ”

“ELİF! LÂM! RÂ! Bu, doğru hükümler veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından, ayetleri, hem muhkem kılınmış hem[20] de ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.

Bu (açıklama), Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir. (De ki:) Ben de onunla[21] (o Kitap ile) sizi uyaran ve size müjde veren bir kişiyim.” (Hud 11/1-2)

Konuya, Hikmet metoduyla yaklaştığımız zaman Havvâ’nın, eğri kaburga kemiğinden yaratıldığı iddiasına delil getirilen aşağıdaki âyetin o iddiaya ters olduğu açıkça görülür.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء

“Ey İnsanlar! Sizi (babanız Âdem’i) bir tek nefisten yaratan eşini de o nefisten yaratan, o ikisinden pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yayan Rabbinize yanlış yapmaktan sakının…” (Nisa 4/1)

Gelenekte bu âyete, şu anlam verilir:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratan ve ondan da eşini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının.”

Tefsir alimlerinden Fahrüddîn er-Râzî (ö. 606/1209) bu âyet ile ilgili görüşleri şöyle özetler:

“Müslümanlar, bu âyeteki “tek nefis = النفس الواحدة” ile Âdem aleyhisselamın kastedildiği konusunda görüş birliği içindedirler. “Eşi” sözü ile kastedilen de Havva’dır.

Havva’nın Âdem’den yaratılması konusunda iki görüş vardır. Çoğunluğun görüşüne göre Allah Âdem’i yaratınca uyuttu sonra sol kaburga kemiklerinden birinden Havva’yı yarattı. Âdem uyanınca ona ilgi duydu, kendine ait parçalardan birinden yaratıldığı için onunla kaynaştı. Bunlar bu konuda Nebî’miz aleyhisselamın şu sözüne dayanmışlardır:

«Kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Onu düzeltmeye çalışırsan kırarsın; eğri olarak bırakırsan ondan yararlanırsın

İkinci görüş, Ebû Müslim el- İsfahânî’nin tercihi olan şu görüştür: “… ondan da eşini yarattı.” sözünden maksat eşinin, kendi türünden olmasıdır. Bu âyetteki nefis kelimesi tıpkı şu ayetlerdeki nefis kelimesi gibidir:

 والله جَعَلَ لَكُمْ مّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا

“Allah sizin için kendi nefislerinizden eşler yarattı.” (Nahl 16/72)

 إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مّنْ أَنفُسِهِمْ

“Kendi nefislerinden bir elçi çıkardı.” (Âl-i İmrân 3/164″

 لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مّنْ أَنفُسِكُمْ

“Size, kendi nefislerinizden bir elçi geldi”. (Tevbe 9/128)[22]

Ebû Müslim el-İsfahânî (ö. 322/934) hikmet metodunu uygulayarak âyeti âyetle tefsir etmiş ve doğru sonuca ulaşmıştır. Âdem neden yaratılmışsa Havvâ da ondan yaratılmıştır.

Hud 11/1 ve 2. âyetlere göre açıklamayı Allah yapar. Onun için bir ilim oluşturmuştur[23]. Allah’ın açıklamalarına ancak o ilimle ulaşılabilir. O ilme uymadan âyetleri açıklamaya kalkan kendini Allah’ın yerine koymuş olur. Ebû Müslim el-İsfahânî’nin dışındakilerin girdikleri bu yanlış yolda yaptıkları çarpıtmaları görmek için yukarıdaki âyeti tekrarlayalım: 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء

“Ey İnsanlar! Sizi (atanız Âdem’i) bir tek nefisten yaratan eşini de ondan yaratan, o ikisinden pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yayan Rabbinize yanlış yapmaktan sakının…” (Nisa 4/1)

Ayetteki “Sizi” ifadesiyle kast edilen Âdem’dir. Arap edebiyatında, Türkçede olmayan iltifat sanatı vardır, anlatımı canlı tutmak ve konunun önemini vurgulamak için üçüncü tekil şahıs yerine birinci çoğul şahıs kullanılabilir. Buna şu âyeti örnek verebiliriz:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ.

“Bir kısım âyetlerini göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram[24]’dan alıp çevresini iyiliklerle doldurduğu en uzak mescide (el-Mescid’ul-aksâ’ya) götüren Allah, bütün eksikliklerden uzaktır.  O her şeyi dinler ve görür.” (İsra 17/1)

Bu âyete, Türkçede olmayan iltifat sanatına dikkat edilmeden şu meal verilmektedir: 

“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir[25].”

Bu mealde “gösterelim” fiili ile “mübarek kıldığımız” fiilinde özne, birinci çoğul şahıs,  “… götüren Allah” fiilinde ise özne üçüncü tekil şahıstır. Muhammed aleyhisselamı Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah olduğuna göre, birinci çoğul şahıs olarak ona “kulumuz” diyen ve Mescid-i Aksa’nın çevresini mübarek kılan ve bazı âyetlerini gösterecek olan kimdir? Allah’tan üstün biri mi var! İnsanları yoldan çıkarmak isteyenler, buradan bir şirk üretebilirler. Halbuki Türkçede olmayan iltifat sanatını dikkate alır da yukarıda verdiğimiz meal verilirse bir karmaşaya yol açılmış olmaz.

İltifat sanatı[26] dikkate alınmadan Nisa 1. âyette “siz” kelimesine verilen “tüm insanlar” ve “nefis”e verilen Âdem anlamını, ayetteki yerlerine koyarak mealin ne hale geldiğini görelim:

Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratan eşini de (Havva’yı) ondan (Âdem’den) yaratan, o ikisinden (Âdem’ile Havva’dan) pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yayan Rabbinize yanlış yapmaktan sakının…”

Bu meale göre sadece Havva değil, tüm insanlık Âdem’den yaratılmıştır. O zaman Âdem ile Havva’dan yaratılan kadınlar ve erkekler kimlerdir! Onlar nerede yaşıyorlar!

Bir sonraki bölümde görüleceği gibi Âdem ve eşinin yatıldıkları nefs, döllenmiş yumurtadır.

Âdem, Havva’dan önce yaratılmıştır. İlgili âyet şöyledir:

خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا

Allah sizi (atanız Âdem’i), tek bir nefisten yarattı. Daha sonra eşini de o nefisten oluşturdu. (Zümer 39/6)

Ayetteki “daha sonra” ifadesi Havva ile Âdem’in tek yumurta ikizi olmadıklarını da gösterir.

İlk yaratılışta Adem ile Havva, yetişkin olarak dünyaya geldiler. Aşağıda görüleceği gibi bütün insanlar mezarlarından  öyle kalkacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى .

“Sizi bu topraktan yarattık, toprağa iade edecek ve bir kere daha sizi bu topraktan çıkaracağız.” (Taha 20/55)

 قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ ….  قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ

(Allah) Dedi ki “Burada yaşayacaksınız, burada öleceksiniz, yine buradan çıkarılacaksınız.” … De ki “Rabbim hakka uygun davranmayı emreder. Siz, secde edilen her yerde bütün benliğinizle O’na yönelin[27], dini Allah’a has kılarak isteklerinizi O’na sunun. Yaratılışınızı nasıl başlattıysa (Âdem’i nasıl yarattıysa ahirette) hayata dönmeniz[28] de öyle olacaktır.” (A’râf 7/25 ve 29)

Yeniden yaratılışımızın nasıl olacağını anlatan ayetlerin bir bölümü şöyledir:

 حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ. اقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ. إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ. لَوْ كَانَ هَؤُلَاءِ آلِهَةً مَا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ. لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ. إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنَى أُولَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ . لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَ . لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ .

“Kötü insanların/ye’cuc ve me’cucun[29](kabirleri) açılınca bunların her biri, bir tümsekten[30] çıkar, hızla giderler. Artık gerçekleşecek olan tehdidin (cehennemin) vakti yaklaşmıştır. Bu kâfirlerin gözleri birden fal taşı gibi açılır ve şöyle derler: ‘Yazık oldu bize, bunu hesaba katmamıştık ama biz yanlışlar içindeydik.’ (Onlara söyle hitap edilir:) ‘Hem siz, hem de Allah ile aranıza koyarak kulluk ettikleriniz cehennem odunudur. Siz oraya gireceksiniz. Bunlar ilah olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi orada, ölümsüzleşir. Yapacakları tek şey, cehennemde inim inim inlemektir. Orada (kendi dertlerine düşer) kimseyi dinleyemezler.

Yaptıklarının en güzeli ile karşılama sözü verdiklerimiz[31] Cehennemden uzak tutulacaklardır. Bunlar, Cehennemi hissettirecek bir şey duymayacak, canlarının çektiği nimetler içinde ölümsüz olarak kalacaklardır. O büyük dehşet bile onları üzmeyecektir.’ Melekler: ‘Bu sizin gününüz, size söz verilen gündür’ diyerek onları karşılayacaklardır.” (Enbiya 21/96-103)

Bütün bunların olması için o insanların kabirlerinden yetişkin kişiler olarak kalkması gerekir. İşte bu, Âdem ve Havva’nın yaratılış biçiminin tekrarından ibarettir.

C – BEŞERİN YARATILIŞ SAFHALARI

Nisa suresinin 1. ayetinde Âdem’in ve eşi Havva’nın, aynı nefisten yaratıldığı ifade edilmiştir. Şu âyete göre sadece Âdem ve eşi değil, her beşer aynı nefisten yaratılmıştır:

وَهُوَ الَّذِيَ أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُون

Sizi bir tek nefisten oluşturup geliştiren O’dur. Ardından bir müstekarra (bir süre kalcağınız rahim kanalına) ve müstevdaa (ananızın vücuduna veda edeceğiniz rahme) geçersiniz. Anlamaya çalışan bir topluluk için âyetlerimizi ayrıntılı olarak açıklamışızdır. (En’âm 6/98)

Nisa Suresi 1. âyette “sizi bir nefsten halk etti = خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ” bu âyette de “sizi bir nefisten inşâ etti = أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ” ifadesi geçer. Arapçada halk = خلق, yaratma, bir şeyden bir başka şey ortaya çıkarma anlamındadır[32]. Daha çok canlılarla ilgili olarak kullanılan inşâ = الإنشاء ise bir şeyi oluşturup geliştirmektir[33].

Şu âyetlere göre nefsin yani döllenmiş yumurtanın oluştuğu yer karar-ı mekîn’dir:

أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاء مَّهِينٍ. فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ . إِلَى قَدَرٍ مَّعْلُومٍ . فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ .

Sizi dayanıksız bir sudan yarattık, değil mi? Onu, karar-ı mekîn’de (yumurta ile spermin buluşmasına imkan veren yerde) oluşturduk. Belli bir ölçüye ulaşıncaya kadar orada kaldı. Ölçülerinizi orada belirledik. Ne güzel ölçüler koyarız!” (Mürselat 77/20-23)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ. ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ

İnsanı çamurdan süzülen bir özden yarattık. Sonra onu, karar-ı mekînde (yumurta ile spermin buluşmasına imkan veren yerde) nutfe (döllenmiş) haline getirdik. (Mü’minûn 23/12-13)

Karar, kalınabilecek rahat yere denir. Ebu Hanife’ye göre suyun kendi gücüyle gidip kaldığı her yere bu ad verilir[34]. Mekîn ise bir şeyin üzerinde gücü ve etkisi olan şeydir[35]. Beşerin oluşumu ile ilgili karar-ı mekîn, spermin ve yumurtanın kendi güçleriyle ulaşmasına ve döllenmenin gerçekleşmesine imkan veren yer, yani rahim kanalının girişidir.

Âyetteki “çamurdan süzülen bir öz” ifadesi önemlidir. İnsanın bütün gıdası çamurdan yani su ile toprağın birleşmesinden oluştuğu için yumurta ve spermin kaynağı çamurdur. Sadece insan değil, tüm canlılar toprağın su ile birleşmesi neticesinde oluşan ürünlerle beslenirler. 

 الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ .  ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ

Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve o insanı (Âdem’i) yaratmaya çamurdan başlayan O’dur. Sonra onun soyunu bir özden; zayıf bir sudan yaratmıştır. (Secde 32/7-8)

Şu âyete göre yaratılış, üç ayrı yerde tamamlanır:

يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ.

 Analarınızın karınlarında sizi, üç karanlık yerde şekilden şekile geçirerek yaratır. İşte bunları yapan, Allah’tır, sizin Rabbinizdir. Yetki O’ndadır. O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl oluyor da başka tarafa döndürülüyorsunuz?(Zümer 39/6)

Erkeğin eşi, soyunu devam ettirme açısından tarlası gibidir. (Bakara 2/223) Onun tohumu /menisi üreme organına bırakılınca yumurtaya ulaşmasına imkan veren ilk karanlık yer, karar-ı mekîn’dir. Nutfeye dönüşme yani döllenme orada olur (Mü’minûn 23/12-13). Çocuğun cinsiyeti ve özellikleri bu sırada belli olur. Çünkü Allah, “İki eşi, erkeği ve dişiyi, ölçüyü koyduğu sırada nutfeden yaratmıştır” (Necm 53/45-46) Önce döllenme olur, arkasından ölçüler belirlenir (Abese 80/18-19). Ölçüler döllenme sırasında belirlendiği için döllenmiş yumurtaya da (Nisa 4/1, A’râf 7/189) insan bedenine de nefs denir (Maide 5/32, Enbiya 21/35)

Nutfe / döllenmiş yumurta, karar-ı mekînden ikinci karanlık alana, bir süre kalacağı müstekarr’a geçer. Orası rahim tüpüdür. Oradan da üçüncü karanlık alana, doğuma kadar kalacağı müstevda’a yani rahime geçer (En’âm 6/98, Hud 11/6). Böylece oluşum, üç karanlık yerde tamamlanmış olur.

Âdem’in soyu, Havva’dan olan çocuklarının soyu olduğu için Havva’nın anası-babası da topraktır. Demek ki Allah Teâlâ, Âdem’i ve Havva’yı oluşturan yumurtayı ve spermi, topraktan süzülen bir özden yaratmış, sonra onları üç ayrı yerde oluşturarak toprağı, o iki insan için ana rahmi yapmıştır. Nitekim bugün de toprağın içinde oluşan birçok canlı vardır.    

D- İNSANLIĞIN ANA-BABASI ÂDEM VE HAVVÂ

Âdem, yeryüzünün ilk erkeği, Havvâ da ilk kadını olduğu için onlar insanlığın ana-babasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ 

“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanıyasınız diye ırklara ve boylara ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, Allah’tan çekinerek yanlışlardan en iyi korunanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyin iç yüzünü bilir.” (Hucurat 49/13)

II- RUHUN MAHİYETİ

İlgili âyetlerin açıkça gösterdiği gibi insanı insan yapan şey, ruhtur. Kur’an’da ruh kelimesi, iki anlamda kullanılır. Birincisi Allah’ın bilgisi, ikincisi de insanlar ile cinlere yüklenen ve onların, bu bilgiden öğrenebildikleri şeyi değerlendirmelerine ve imtihan edilebilir hale gelmelerine imkan veren yetenektir.

Allah’ın bilgisine iki kaynaktan ulaşılabilir, biri Allah’ın indirdiği ayetler yani Allah’ın kitapları, diğeri de yarattığı âyetler yani bütün varlıklardır. 

Bu bilginin bir adı da zikirdir. İnsan, varlıklarda yaptığı gözlemlerle elde ettiği bilgi parçaları arasında bağlantılar kurar ve zikre ulaşır. İlgili ayetlerden birkaçı şöyledir:

وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا. لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا . وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا .

Rüzgârları, ikramının önünde müjdeci olarak gönderen Allah’tır. Gökten tertemiz su indirir ki, onunla ölü bir beldeyi canlandırsın. Yarattıklarını; büyük ve küçükbaş hayvanları ve çok sayıda insanı suya kavuştursun. O suyu, aralarında halden hale çevirir ki tezekküretsinler. Ama insanların çoğu, nankörlük dışında her şeye direnç gösterir. (Furkân 25/48- 50) 

Âyetteki “tezekkür” tefa’ul (تفعُّل) kalıbındandır. Bu kalıp  fiile, tekellüf yani hedefe adım adım ulaşma anlamı yükler. Bu sebeple “tezekkür”ün anlamlarından biri, zikre adım adım ulaşmaktır. Çünkü varlıkları izleyerek bir bilgiye ulaşmak için zamana ihtiyaç duyulur.

Zikir, ilahi kitapların ortak adıdır. Bu da tabiattan elde edilen doğru bilgilerle ilahi kitapların doğru anlaşılması sonucu ortaya çıkan bilgilerin tam bir uyum içinde olduğunun delili olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ. بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ.

“Senden önce elçi olarak gönderdiklerimiz, sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri (önceki kitapları) bilenlere sorun. Onları açık belgelerle (mucizelerle) ve zeburlarla[36] gönderdik. Kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara gösteresin diye[37] aynı Zikri (içeriği aynı olan Kitabı) sana da indirdik.[38] Belki düşünürler.”(Nahl 16/43-44)

أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ .

Yoksa Allah ile aralarına giren ilahlar mı edindiler? De ki “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların zikri budur. Bu, benden öncekilerin de zikridir.” Onların çoğu, bu gerçeği  bilmez de onun için yan çizerler.(Enbiya 21/24)

 إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ.

Bütün Zikirleri[39] (içeriği aynı olan ilahi kitapları) Biz indirdik Biz! Onları[40] özenle koruyacak olan da elbette Biziz! (Hicr 15/9)

Bir kişi, Kur’ân’ın Allah’ın indirdiği kitap olduğunu, çevresinden ve kendi vücudundan elde ettiği bilgilerle anlar. Bir âyet şöyledir:

 سَنُرِيهِمْ آَيَاتِنَا فِي الْآَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

“Onlara, çevrelerinde ve kendilerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, sonunda onun (Kur’ân’ın) tümüyle doğru olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. Rabbinin (Sahibinin) her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet 41/53)

A- ALLAH’IN KİTAPLARINDAKİ BİLGİ

Allah’ın indirdiği kitapların tamamı, O’ndan gelen bilgileri içerir. Allah’ın kitap vermediği bir tek nebî yoktur. Bunu bildiren âyetlerden biri şöyledir:

قُولُوٓا۟ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَآ أُنزِلَ إِلَىٰٓ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَٰعِيلَ وَإِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ وَٱلْأَسْبَاطِ وَمَآ أُوتِىَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَآ أُوتِىَ ٱلنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُۥ مُسْلِمُونَ . فَإِنْ ءَامَنُوا۟ بِمِثْلِ مَآ ءَامَنتُم بِهِۦ فَقَدِ ٱهْتَدَوا۟ ۖ وَّإِن تَوَلَّوْا۟ فَإِنَّمَا هُمْ فِى شِقَاقٍ ۖ فَسَيَكْفِيكَهُمُ ٱللَّهُ ۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ 

“Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, Rableri (Sahipleri) tarafından Nebîlere ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz. Onlar da sizin inandığınız gibi inanıyor olsalar, yola gelmiş olurlar. Yüz çevirirlerse, tam bir parçalanma içine girerler. Onlara karşı sana Allah yetecektir. Dinleyen ve bilen O’dur.” (Bakara 2/136 -137)

Bu kitapların, Allah’tan gelen bilgi anlamında birer ruh olduklarını bildiren âyetlerden bir kısmı şöyledir:

يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ

“(Allah) Melekleri, kendi emri olan ruh ile kullarından seçtiği kişiye indirir ve onlara der ki: İnsanları uyarın; Ben’den başka ilah yoktur, Bana karşı yanlış yapmayın.” (Nahl 16/2)

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ . صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ

“ (Ya Muhammed!) Sana da işte bu yolla, emrimiz olan ruhu (Kur’an’ı) vahyettik. Yoksa sen bu Kitab’ı ve (onda anlatılan) imanı bilmezdin. Ama onu bir nur (aydınlatıcı kitap) yaptık, düzenimize uyduğunu gördüğümüz kullarımıza onunla yol gösteririz. Sen elbette doğru yolu gösterirsin. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi kendinin olan Allah’ın yolunu. Bilin ki bütün işler, Allah’a ulaşır. (Şûrâ 42/52-53)

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً .

Sana Ruh’u soruyorlar. De ki ‘Ruh, Rabbimin işidir. O bilgiden size verilen pek azdır.” (İsrâ 17/85)

Allah’ın bilgisi, hayallerin ötesinde bir büyüklüğe sahiptir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا .

De ki “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsaydı, bir o kadarını daha ona katsaydık, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.” (Kehf 18/109)

Allah’ın bilgisinden insanlara verilen, onların ihtiyaçları kadardır. İlgili âyet şöyledir:

لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

“Size bir Kitap indirdik; ihtiyacınız olan bilgiler ondadır. Aklınızı kullanmayacak mısınız?”  (Enbiya 21/10)

B- VARLIKLARDA OLAN BİLGİ

Âdem ile ilgili âyetler, varlıklarda olan bilgilere de ruh dendiğini, açıkça göstermektedir. Çünkü meleklerin Âdem’e secde etmelerine sebep olan ruh, o bilgidir.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ. فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ . 

“Bir gün Rabbin meleklere demişti ki “Ben kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan bir beşer yaratacağım. Tamamlayıp içine ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.”(Hicr 15/28-29)

Meleklerin Âdem’e ne zaman secde ettiğini gösteren âyetler şöyledir:

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً

“Rabbin (Sahibin) bir gün meleklere, ‘yeryüzünde bir halife [41]/muhalif varlık oluşturuyorum’ dedi.” (Bakara 2/30)

Yeni canlının muhalif yapıda olacağını duyan melekler endişeye kapılarak şöyle dediler:

 أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء

“Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun?” (Bakara 2/30)

Melekler, hayvanlardaki muhalefeti biliyorlardı. Meselâ bir kümeste iki horoz barınamazdı. Tavuklar arasında da muhalefet olsaydı her kümeste en fazla bir horoz ve bir tavuk olurdu. Mücadele horozla tavuk arasında da olsa tek bir kümes oluşamazdı. Beşerdeki muhalefet hem erkekler hem kadınlar hem de kadınlar ve erkekler arasında olacaktı.

Melekler bu çıkışlarıyla Allah’a muhalefet ettiklerini anlayınca hemen şöyle dediler:

وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

‘Sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Biz onu, Sen’den dolayı temiz ve değerli sayarız’[42]. Allah ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!’ dedi.” (Bakara 2/30)”.

Allah Teâlâ, melekleri haksız bulmadı. Çünkü beşerin muhalif yapısı yüzünden doğacak düzensizlik hiçbir canlı türü arasında görülemezdi. Ama meleklerin bilmedikleri bir şey vardı; onun için Allah, ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!’ dedi.

وَعَلَّمَ ءَادَمَ ٱلْأَسْمَآءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى ٱلْمَلَٰٓئِكَةِ فَقَالَ أَنۢبِـُٔونِى بِأَسْمَآءِ هَٰٓؤُلَآءِ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ 

Âdem’e her varlığın ismini öğretti,[43] sonra onları[44] meleklere gösterdi:“ (muhalif varlıkla ilgili) İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi. (Bakara 2/31)

Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür[45]. Âdem’e varlıkların isimlerinin öğretilmesi, onlardaki bilginin öğretilmesidir.

“İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” sözüne meleklerin cevabı şu oldu:

سُبْحَٰنَكَ لَا عِلْمَ لَنَآ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ 

“Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bir bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan sensin” (Bakara 2/32)

قَالَ يَٰٓـَٔادَمُ أَنۢبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ ۖ فَلَمَّآ أَنۢبَأَهُم بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّىٓ أَعْلَمُ غَيْبَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ 

“Bunun üzerine Allah, ‘Âdem! Meleklere şunların isimlerini (özelliklerini) söyle!’ dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, ‘Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını[46](gizlisini, saklısını) bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı[47] da bilirim’ dedi.” (Bakara 2/33)

Allah meleklerin Âdem’e secde etmelerini emretmesi bu bilgileri öğretmesinden sonra oldu.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُوا۟ لِءَادَمَ فَسَجَدُوٓا۟ إِلَّآ إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَٱسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلْكَٰفِرِينَ 

Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı; direndi, büyüklendi ve kâfirlerden[48]oldu.(Bakara 2/34)

İşte Âdem’i meleklere üstün kılan bu bilgiydi. Allah o bilgiyi Âdem’e yazıyla öğretmişti:

اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ.  الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ  . عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ .

“Oku! Rabbin sonsuz ikram sahibidir. O, kalem ile öğretmiştir; o insana (Âdem’e) bilmediğini öğretmiştir.” (Alâk 96/3-5)

Meleklerin bilmediği, bilim ve medeniyet yarışına dönüşecek muhalefetti. Bu muhalefet kişinin, en iyiye ve en güzele ulaşmasına yol açar. Burada kan dökülmez, rakiplerin yaşamasına, özellikle destek verilir. Rakipler ne kadar güçlü olursa başarı o ölçüde yüksek olur. Ama muhalefet hayvanlar gibi olursa düzen bozulur ve kan gövdeyi götürür.

Allah’ın bir beşer yaratacağını haber vermesinden sonra meleklere: “Organlarını tamamlayıp içine ruhumdan üfleyince ona secdeye kapanın.” (Hicr 15/29, Sad 38/72) demesi ve secde emrini bütün bilgileri öğretmesinden sonra vermesi Âdem’e üflenen ruhun, ona öğretilen bilgi olduğunu gösterir. Allah bu bilgiyi onun içine yüklemiştir. Bir âyet şöyledir:

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Allah bir beşer ile, vahiy (ilham) veya perde arkasından  yahut bir elçi gönderip gerekli gördüklerini izniyle ona vahyetmesi dışında bir yolla konuşmaz. O, yücedir, doğru karar verir.” (Şûrâ 42/51)

Bu üç çeşit vahiyden birincisi her insanda olur. Musa aleyhisselamın annesine (Kasas 28/7), Meryem’e ve beşikte iken İsa’ aleyhisselama gelen vahiy (Meryem 19/17-34) budur. Buna ilham deriz. Adem aleyhisselama öğretilen bilgi onun içine bu şekilde yüklenmiş olmalıdır.

Perde arkasından olan vahiy de daha çok rüyalar şeklindedir. Yusuf aleyhisselamın (Yusuf 12/4) ve Kralın rüyasında (Yusuf 12/43) olduğu gibi Allah, bazı bilgileri bize rüyada ulaştırır.

Nebilere gelen vahiy bunların üçüncüsüdür. Onlar vahyi, insanlara tebliğ etmek ve uygulamak için aldıklarından her nebi, aynı zamanda Allah’ın elçisidir. O vahyi onlara, Allah’ın bir başka elçisi olan Cebrail getirir. O vahyin geliş şekli farklıdır. Bunu, şu âyetlerden öğreniyoruz:

  عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا .  إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا .  لِيَعْلَمَ أَن قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا .

“Bütün gizli bilgileri (gaybı) bilen O’dur. O, gaybını kimseye açmaz; uygun bulduğu bir elçisi olursa başka. Onun da önüne ve arkasına gözcüler diker. Bunu yapar ki o elçi, Rabbi tarafından gönderilenleri, meleklerin ona tam olarak ulaştırdığını, getirdiklerinin hepsini aldığını ve her şeyi tek tek kav­radığını bilsin.”

C- ÂDEM’E VE EVLADINA ÜFLENEN RUH

Âdem’e, varlıklardaki ruh yani onlarda olan ilim öğretilmeden önce de bir ruh üflenmişti. O ruh ona, bu bilgileri öğrenme ve değerlendirme imkanı veren özelliktir. Ona, eşine ve evladına, farklı bir yapı kazandıran şey bu ruhtur. ٍAllah Teâlâ, şöyle buyurur:

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ. ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ. ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ

“Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayan O’dur. Sonra onun soyunu bir özden; zayıf bir sudan yaratmıştır. Sonra (organlarını tamamlayarak) dengesini kurmuş ve ona ruhundan üflemiştir. (Ruhu üflemesiyle birlikte) size dinleme, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. (Bu yetenekleri) Ne kadar az değerlendiriyorsunuz!” (Secde 32/7-9)

Âdem ve Havva’nın organları toprağın içinde, yetişkin bir insan olarak tamamlanınca ruh üflendi ve hemen topraktan çıktılar. Bunu gösteren âyet bunu takip eden bölümde gelecektir. Âdem’in evlatları olan bizlere de ana rahminde organlarımızın tamamlanmasından sonra ruh üflenir. Bundan sonra 6 ay daha ana rahminde kalırız. Bunu şu âyetlerden öğreniyoruz:

 وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ .  ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ . ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“İnsanı çamurdan süzülen bir özden yarattık. Sonra onu, karar-ı mekînde (yumurtaya ulaşma imkanı veren yerde) nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi, alaka haline (rahim duvarına yapışık hale) getirdik. Alakayı bir çiğnem et gibi yaptık. O et parçasını kemiklere dönüştürdük ve kemikleri etle donattık. Sonra da onu farklı bir yaratık haline getirdik. Yaratanların en güzeli[49] olan Allah, her türlü iyiliğin kaynağıdır.” (Mü’minun 23/12-14)

Ruhun üflenmesi ile birlikte insan haline gelen cenin, ana rahminde farklı hareketler etmeye ve anasına sıkıntı vermeye başlar. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا

Biz insana, ana babasına iyi davranma görevi yükledik. Anası onu zahmetle taşımış ve zahmetle doğurmuştur. Onu (bir insan olarak) taşımasıyla anasından ayrılması otuz ay sürer. ” (Ahkaf 46/15)

Aşağıdaki âyetlere göre bu 30 aylık sürenin 24 ayı, süt emme süresidir.

 وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ

“İnsana, annesine ve babasına karşı görevler yükledik; anası onu binbir güçlükle taşır. Anasından fisali /ayrılması iki yılı bulur.” (Lokman 31/14)

Âyette fisal / ayrılma olarak geçen sürenin süt emme süresi olduğunu şu âyetten öğreniyoruz:

وَٱلْوَٰلِدَٰتُ يُرْضِعْنَ أَوْلَٰدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ ۖ لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ ٱلرَّضَاعَةَ ۚ

“Analar evlatlarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” (Bakara 2/233)

Kur’an’da kameri yıl esas alınır (Tevbe 9/36).  Bir kameri yılın uzunluğu 354 gün olduğu için 30 ay yani iki buçuk yıl 885 gün eder. Bundan azami süt emme süresi olan iki yılı yani 708 günü çıkarırsak geriye 177 gün kalır. Çocuğun ana rahminde toplam 280 gün kaldığı kabul edildiği için 280-177 = 103 eder. Bu durumda çocuğun ana rahminde vücut yapısının tamamlanıp ruhunun üflenmesinin 103. günde gerçekleştiği ortaya çıkar. Kameri aylar bazen 29 bazen 30 gün çektiği için bu süre yaklaşık 3,5 aydır. Yani cenin, 3,5 aylık olduğunda vücut yapısı tamamlanır ve ruhu üflenir. O andan itibaren tam insan olma özelliğini kazandığından ana rahminde rahat durmaz ve anasına sıkıntı üstüne sıkıntı vermeye başlar.

D- RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ

Yukarıda zikredilen, Mü’minûn 23/14 ve Secde 32/9’da açıkça görüldüğü gibi ruh üflenmeden önce insanın bütün organları yaratılmış ve vücudunun dengesi kurulmuş olur. Vücut yapasında olan kalp, gözler ve kulaklar da yaratılmış olduğundan ruhun üflenmesiyle oluşan dinleme/sem’ = السَّمْعَ, basiretler = الْأَبْصَارَ ve gönüller/الْأَفْئِدَةَ ruhun özellikleridir. Birçok âyette gönüller yerine kalpler = قُلُوبٌ kelimesi kullanılır[50].

Ruha ait olan kalp, insanın karar organı, vücudun ana kumanda merkezidir. Basiret insana, baktığı şeyi kavrama, sem’/dinleme ise duyduğu sesleri sınıflandırıp anlama imkanı verir. Bu iki organın topladığı bilgiler, akılda değerlendirilir. Akıl daima doğrulardan yanadır. Ama karar organı olan kalp/gönül, menfaatlerin, beklentilerin ve özentilerin etkisiyle aklın kararlarını ya kabul veya reddeder. Kalp, aklın kararına uygun karar vermezse kişinin içinde, davranışlarını etkileyen bir sıkıntı oluşur. İmtihan, doğrularla menfaatler arasındaki tercihle ilişkili olduğundan iman, kalp ile tasdik şartına, amel ise kalpten yapılan niyet şartına bağlanmıştır. Yoksa Allah’ın kitaplarındaki bilginin doğru olduğunu hiçbir akıl inkâr edemez.

Ruh, bilgisayara yüklenen işletim sistemi gibidir. Nasıl bilgisayarı, diğer elektrikli aletlerden ayıran, onun işletim sistemi ise beşeri diğer canlılardan ayıran da ona üflenen ruhtur. Ruhun üflenmesiyle birlikte kazandığı farklı yapı budur.

İnsan, dünyaya geldiği zaman henüz kendine bir bilgi yüklenmemiş olur. İlgili âyet şöyledir:

وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Allah sizi analarınızın karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Ama size dinleme, ilerisini görme (basiret)  özelliği ve gönüller vermişti. Belki bunları değerlendirirsiniz.” (Nahl 16/78)

İki ayrı varlık olan ruh ve bedenin, ana rahminde birleştiğini şu âyetten de öğreniyoruz:

 وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا.

Allah sizi topraktan, sonra nutfeden /döllenmiş yumurtadan yaratmış, sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirmiştir.” (Fâtır 35/11)

Şu âyette hem ruh hem de bedeni ifade için nefis kelimesi kullanılmıştır.

للَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Allah nefisleri/ruhları, nefis/vücut öldüğü sırada alır, ölmemiş olanların nefislerini /ruhlarını da uykusunda alır. Ölümüne hükmettiği nefsi /ruhu tutar, ötekini belirlenmiş eceline kadar salıverir. Bunda, düşünen bir topluluk için âyetler (işaretler) vardır.” (Zümer 39/42)

Uyuyan veya ölen nefis vücuttur. Uykuda veya ölüm sırasında çıkarılıp alınan nefis de ruhtur. Bütün bilgiler nasıl bilgisayarın işletim sisteminde ise insanla ilgili bilgiler de ruhtadır. Bir bilgisayarın işletim sistemi bir başka bilgisayara yüklenebilir ama bir vücudun ruhu bir başka vücuda girmez. Onun için uyuyan kişinin ruhu, vücudun uyanmasını, ölen kişinin ruhu da ait olduğu bedenin yeniden dirilmesini bekler.

Yeryüzünde ilk ölen insan Âdem’in oğludur. Bunu şu âyetlerden öğreniyoruz:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آَدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآَخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ. لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لِأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ. إِنِّي أُرِيدُ أَنْ تَبُوءَ بِإِثْمِي وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ . فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ. فَبَعَثَ اللَّهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْأَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْأَةَ أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتَا أَعَجَزْتُ أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِيَ سَوْأَةَ أَخِي فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ.

Onlara, Âdem’in iki oğluyla ilgili şu haberi tüm gerçekliği ile anlat. Bir gün ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen ‘Seni kesinlikle öldüreceğim!’ deyince kardeşi şöyle demişti: ‘Allah sadece kendisinden çekinerek yanlışlardan korunanların kurbanını kabul eder. Beni öldürmek için elini uzatırsan, andolsun ben, seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, bütün varlıkların Rabbi (Sahibi) olan Allah’tan korkarım. İsterim ki sen benim günahımı da kendi günahını yüklenesin de cehennem ahalisinden olasın. Yanlış yapanların cezası budur.’

Sonunda diğeri, kardeşini öldürme konusunda nefsine yenik düştü ve onu öldürdü. Böylece kaybedenlerden oldu.

Tam o sırada Allah, yeri eşeleyen bir karga gönderdi ki ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstersin. O da, ‘Yazık bana, bu kadar mı acizim! Şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemedim!’ dedi. Böylece yaptığına pişman olanlara katıldı. (Maide 5/27-31)

Adem’in öldürülen oğlu, ölen ilk beşer olduğu için ölünün nasıl gömüleceği henüz bilinmiyordu. Allah bu işi onlara, bir karga aracılığı ile öğretmiş oldu.

Allah ölen kişinin ruhunu alıp bir yerde tuttuğuna göre ilk ölen kişiden son ölen kişiye kadar her bir insandan alınan ruh, bir yerde tutulacaktır. Şu âyet bize ruhların toplandığı yeri bildirmektedir: 

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ.

“Ayetlerimiz karşısında yalanlara sarılan ve kibirlenenler için göklerin kapıları açılmayacak, halat iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.”

Göklerden bize en yakın olanı, yıldızlarla süslü olan birinci kat semadır (Saffat 37/6, Fussilet 41/12). Kâfirler için göklerin kapıları açılmasa da yukarıdaki âyetten, kâfirin ruhunun oranın girişine kadar çıkacağı, müminlerin ruhları için kapıların açılacağı anlaşılmaktadır. İsa aleyhisselam ile ilgili şu âyet, bu yükselişe delildir:

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ

Allah (kurduğu oyunla, İsa’nın öldürülmesine fırsat vermemiş) şöyle demişti: “Bak İsa! Seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim. Âyetlerimi görmezlikte direnen şu insanlardan seni kurtaracağım.” (Âl-i İmrân 3/55)

Âdem’in oğlu imanlı bir kişi olduğundan onun ruhu için gök kapılarının açıldığı kesindir. Onunla son ölecek insan arasındaki süre konusunda bir bilgimiz yoktur. Ama Kur’an bize, ilk insanın ölümü ile yeniden dirilişin arasının 17.700.000000 (on yedi milyar yedi yüz milyon) yıl olduğunu bildirmektedir. Bunu, şu âyetlerden öğreniyoruz:

سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ. لِّلْكَافِرينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ . مِّنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ . تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

“Birisi, başa gelecek azabı sordu. kâfirlerin göreceği ve kimsenin engel olamayacağı azabı… Göğe yükselen yolların sahibi Allah’ın azabını! Süresi elli bin yıl olan bir günde (tekrar diriliş öncesinde) melekler ve ruhlar O’na yükselir.”(Meâric 70/1-4)

Zaman görecelidir, elli bin yıllık süre Allah’a göredir. O’na göre bir gün, bize göre bin yıl gibidir. İlgili âyetler şöyledir:

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ.

“Gökten yere kadar olan bütün işleri Allah düzenler, sonra o işler sizin hesabınıza göre bin yılı alan bir gün içinde O’na yükselir.” (Secde 32/5)

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ.

“Allah sözünden asla caymayacağı halde senden azabın çabuklaştırılmasını istiyorlar. Rabbin (Sahibin) katında bir gün sizin sayınızla bin yıl gibidir.” (Hac 22/47)

Demek ki Allah, elli bin yıllık süreyi kısaltmayacaktır.

Kur’an’da kameri yıl esas alınır (Tevbe 9/36).  Bir kameri yılın uzunluğu 354 gündür. Allah’a göre bir gün, bize göre bin yıl olduğu için Allah’a göre bir yıl, bize göre 354.000 yıl eder. İlk insanın ölümü ile yeniden diriliş arası Allah’a göre elli bin yıl ettiğinden bunun bize göre uzunluğu, 50.000 X 354.000 =17.700.000000 (on yedi milyar yedi yüz milyon) yıl olur.

Yaratılışın başından ilk insana kadar geçen süre de aynıdır. Onu da şu âyetlerden öğreniyoruz:

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

Kafirlik edenlerin görmeleri gerekmez mi, gökler ve yer bütün halinde idi, onları ayırdık[51] ve her canlı varlığı sudan yarattık, hâlâ inanmayacaklar mı? (Enbiya 21/30)

مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ

Gökleri, yeri ve bu ikisinin arasında olanları başka değil, belli bir ömrü olan gerçek varlıklar olarak yarattık. Ayetleri görmezlikte direnenler (kafirler), yapılan uyarılardan yüz çevirenlerdir.(Ahkaf 46/3)

اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُّسَمًّى يُدَبِّرُ الأَمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُم بِلِقَاء رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

Allah, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneşi ve ayı hizmete koymuştur.  Her biri, belli bir süreye kadar (yörüngesinde) akar gider. Rabbiniz (Sahibiniz) işleri düzenler ve âyetleri ayrıntılı olarak açıklar ki O’nunla yüzleşeceğinizi kesin olarak anlayasınız. (Ra’d 13/2)

Başlangıçtan ilk insanın yaratılışına kadar geçen süre ile ilk insanın ölümünden yeniden yaratılışa kadar geçen sürenin aynı olduğunu anlatan ayetler şunlardır:

يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

“(Hesap sorma işi), yeryüzünün farklı bir yeryüzüne, göklerin de farklı göklere dönüştürüldüğü, herkesin tek olan ve bütün yetkileri elinde bulunduran Allah’ın huzuruna çıkarıldığı gün olur.” (İbrahim 14/48)

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ.

“Gökleri, ilk yarattığımız hale çevireceğimiz gün, onları kitap yapraklarını dürer gibi düreceğiz. Bu bizim sözümüzdür, onu mutlaka yapacağız”.(Enbiya 21/104)

Bütün bu âyetlere göre göklerin ve yerin toplam ömrü şöyledir:

17.700.000000 + 17.700.000000 = 35.400.000000 yıl.

Yedi âyette gökler ile yerin altı günde yaratıldığı bildirilir. Allah’a göre bir gün, bize göre bin yıl olduğundan bu süre bizim açımızdan altı bin yıldır. O âyetlerden bir şudur:

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ.

“Yönetim merkezi (arşı)[52] suyun üstündeyken Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yaptı. Onlara: “Öldükten sonra tekrar dirileceksiniz” desen ayetleri görmezlikte direnenler: “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” diye cevabı yapıştırırlar.” (Hud 11/7)

 قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآَخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.

De ki “Yeryüzünde gezin de Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığına bir bakın.” İlerisinde  Allah, son yapılanmayı oluşturup geliştirecektir. Allah her şeye bir ölçü koyar. (Ankebût 29/20)

Yaratılış konusu ile ilgili âyetleri iyi anlayabilmek için okumayı, yaratılış konusunda gezi ve gözlem yapan ilim adamlarıyla birlikte yapmak gerekir. Henüz böyle bir şey yapamadık.

Yeniden diriliş ile ilgili âyetlere göre mezara gömülen bedenleri, toprağa ekilen tohum gibidir.

 قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ. قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ .

“De ki “Sizi ilkin var eden; size dinleme, ileri görüşlü olma (basiret) özelliği veren ve gönüllerinizi oluşturan O’dur. (Bu yeteneklerinizi) Ne kadar az değerlendiriyorsunuz!”

“De ki “Toprağa (kabrinize) sizi tohum gibi eken[53] de O’dur. Hepiniz (yeniden yaratılan bedeninizle) O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Mülk 67/23-24)

وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ.

Gökten bir ölçüye göre su indiren Allah’tır. Onunla ölü bir bölgeyi canlandırır[54]. Siz de kabirlerinizden de bu şekilde çıkarılacaksınız.(Zuhruf 43/11)

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء مُّبَارَكًا فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ . وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَّهَا طَلْعٌ نَّضِيدٌ . رِزْقًا لِّلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ .  

“Gökten bereketli bir su indirerek onunla bahçeler ve biçilecek taneli bitkiler bitirdik. Tomurcuklu salkımlarıyla boy atmış hurma ağaçları da bitirdik. Bunları, kullarımıza rızık olsun diye yaptık. O su ile ölü bir yeri canlandırdık. Sizin tekrar dirilişiniz de böyle olacaktır.” (Kaf 50/9-11)

Ölen vücut için hareket duracağı için zaman da durur. İlk ölen insan bile yeniden diriltilince öldüğünü düşünemez, uykudan uyandığını sanır. Allah Teala şöyle buyurur:

  وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Hesap saati  gözü kapayıp açma kadar, belki daha da yakındır[55]. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Nahl 16/77)

Beden toprakta çürü­müş, yeniden yaratılmış, aradan milyarlarca yıl geçmiş ama o bunların farkında değildir. Biraz uyukladığını sanır. İşte ölüm ve yeniden diriliş bize bir uyuklama kadar yakındır. Bu konuyu daha açık olarak anlatan âyet şudur:

وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Göklerin ve yerin bütün bilinmeyenlerini (gaybı) Allah’a aittir. Kıyamet saatinin gelmesi, gözü kapayıp açma kadar, belki daha da yakındır. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Nahl 16/77)

Vücut yeniden yaratılınca ruh gider, kendi vücuduna girer. İlgili âyetler şöyledir:

وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ … عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ

“Nefisler (ruhlarla bedenler) birleştirilmiş… olunca her bir nefis, yanında ne getirdiğini öğrenecektir.” (Tekvîr 81/7 ve 14)

Ahirette yeniden yaratılan bedene gelen ruh ile kişi, daha yeni uyuklayıp uyanmış gibi olur:

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ . قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

“Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler. “Bize ne oldu! Uyukladığımız[56] yerden bizi kim kaldırdı? derler.” (Yasin 36/51-52)

Ölümle birlikte vücudu terk eden ruh, yeni bedene girince kişi kendini, hiç olmadığı kadar dinç hisseder ve tatlı bir uykuya geçtiği sırada uyandırıldığını sanarak tepki gösterir.

Bu âyetlere göre ilk ölen ile en son ölen insanın zaman algısı aynıdır. Böyle bir algıya sahip olabilmek için ölüm anındaki bilgi ile diriliş anındaki bilginin aynı olması gerekir. Bu da yeniden dirilen insanın, anasından yeni doğan bir çocuk gibi olmadığının delili olur.

Abdulaziz Bayındır

Abdulaziz Bayındır





'Yılgın vaziyette, vasıtalarınıza binip topuklayarak kaçmayın. Size verilen nimetlere, refaha, yurtlarınıza dönün.--Enbiya,13



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O