Batı Avrupalı hacılar Bizans dönemindeki Kostantîniyye'de. Batı Avrupalı Orta Çağ döneminden bir minyatür.
Tarihçe
Birinci devre
Yapının tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte kimi kaynaklara göre ilk defa 536 yılında Doğu Roma İmparator I. Justinianus döneminde, eşi Theodora'nın amcası olan ve kimliği hakkında ayrıntılı bilgi bulunmayan Aziz Theodore tarafından yaptırılmıştır. Üzerine inşa edildiği arazi, Hristiyanlığın erken dönemlerinde İzmit (Nicomedia)'te şehit edilen Aziz Babylas’ın röliklerinin 4. yüzyılda gömülmesiyle bir nekropol (kutsal mezarlık alanı) olarak önem kazandığı iddia edilir. (Ancak Aziz Babylas’ın Nikomedialı değil Antakyalı olduğunu, bütün bu iddiaların geç dönemlerde ortaya atıldığını iddia edenler de vardır. ddia edenler de vardır.) Kent surlarının dışında kalması nedeniyle manastıra Grekçe "Kırsal alan" veya "Kent dışı" anlamına gelen Hora ismi verildi. Bu ilk yapı henüz bitirilemeden 6 Ekim 557 tarihindeki depremle yıkılınca üzerine imparator tarafından daha büyük bir manastır inşa ettirilmiştir.
11. yüzyılda Komninos Hanedanı Büyük Saray yerine Edirnakapı'daki Blakernai Sarayı (Tekfur Sarayı)'nı kullanmayı tercih edince Blakernai Sarayı'na yakın olan Hora Manastırı kilisesinin önemi arttı. Harap durumda olan manastırı I. Aleksios'un kayınvalidesi Maria Dukaina himayesine aldı ve yeniden inşa ettirdi. Manastır, Komnenos hanedanının her zaman tercih ettiği gibi, “Kurtarıcı İsa”ya adandı. Manastırın restorasyonundan ardından Patrik I. Kosmas istifa etmiş ve öldüğünde de bu manastıra gömülmüştür.
Dördüncü devre
Maria Dukaina'nın yaptırdığı onarımdan yarım yüzyıl kadar sonra bilinmeyen bir sebeple manastırda yeniden büyük çaplı onarım gerekti. I. Aleksios'un küçük oğlu İsaakios Komnenos, manastırın büyük bölümünü 1120 yılında yeniden inşa ettirdi. Yeniden inşa sırasında kapalı Yunan haçı planlı yapı, kiborion planlı bir yapıya çevrildi.
Beşinci devre
Manastır, 1204-1261 yıllarındaki Latin istilasında harap oldu. Palaiologoslar'ın şehri geri almayı başarmasından; Blakhernai Sarayı imparatorların ikametgâhı oldu ve Hora Manastırı önem kazandı. Kilisenin kubbesinin çökmesi üzerine yapı büyük bir onarım görmüştür II. Andronikos zamanında İmparator'dan sonra devlet bürokrasisi içindeki en yüksek memurluk olan baş hazinedar (Büyük Logothetes) görevine getirilen Bizans aristokratı Teodor Metokhites, yakınında oturduğu manastırı yeniledi. Bizans aristokrasisi arasında dinsel bir kurumu yaptırmak veya onarmak, onlara bu dünyada prestij, öbür dünya için yatırım olarak düşünülürdü. Büyük bir bilgin ve hümanist olan Metokhites, II. Andronikos Palaiologos tarafından manastırın ktetor'u (kurucusu) olarak atandı ve servetini manastırın tamirine harcadı.Dış narteks ve pareklezyon (yan şapel) bu dönemde yapıya eklendi. Bu bölümlerin içi 1310-1317 yılları arasında en güzel fresk ve mozaiklerle süslendi. Metokhites'in çalışmaları 1317 yılının önce tamamlandı. Meşhur kütüphanesini de vakfa bağışlayan Metokhites'in manastırın içinde özel dairesi vardı. 1328 yılı dolaylarında gözden düşüp sürgün edilen Metokhite'in, 1330 yılında Theoleptos adıyla, rahip olarak manastıra dönüp orada yaşamasına izin verildi. Metokhites, 13 Mart 1332 tarihinde öldüğünde kendisi için hazırlattığı mezar şapeline gömülmüştür.
Bu kapsamlı restorasyondan sonra şehrin Osmanlılar tarafından ele geçirilmesine kadar Hora Manastırı'ndan önemli bir değişiklik olmadı. Bizans Devri kaynaklarında Kariye'nin bahsedildiği son olay, 1453 kuşatmasında Hodegon Manastırı'nda bulunan ve şehri koruduğuna inanılan Meryem Ana ikonasının buraya getirilmesidir. Kimi kaynaklara göre ikona, fetih sırasında tahrip edilmiştir.
Mimari özellikleri
Kariye Müzesi rölevesiKariye Kilisesi, tipik bir Bizans yapısıdır. Dışarıdan tuğla duvarlarıyla oldukça sade görünmekle birlikte içi en süslü kiliselerden biridir. Güney cephede uzanan dar uzun tek nefli bir şapel olan "pareklezyon" bir bodrum üzerine yapılmıştır. Üstü kısmen kubbe, diğer kısımları tonozla örtülüdür. Tek apsisi vardır. Bütün batı cephesi boyunca uzanan dış narteks bugünkü cepheyi oluşturur. Yapının orta mekanını örten kubbe yüksek kasnaklıdır. Osmanlı döneminde onarım görmüştür ve ahşaptır. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmıştır. Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitmektedir. Orta apsis dıştan yarım kemerli bir "payanda" ile desteklenmiştir. Bu payanda, gotik mimarlıkta yaygın olarak kullanılan bir destek ögesidir. Haç tonozları, yük etkisiyle sütun, paye gibi taşıyıcı destekleri iterek yıkılmalarını önleme amaçlıdır. Yarım kemer biçimlidir, dıştan destek sağlar.
Esas ibadet mekanı işlevini gören "naos", yapının merkezinde yer alır. Naos pandantifler ile geçilen bir kubbeyle örtülüdür. Naosun doğu uzantısı, "sunak masası"nın yer aldığı "bema" ya da kutsal mekandır. Bema'nın iki yanında pastoforium odası yer alır. Şükran ayininin hazırlandığı kuzey şapel "prothesis", giyinme odası olarak kullanılmış güney şapel "diakonikon" olarak adlandırılır. 14. yüzyıldan itibaren "diakonikon" özel şapel işlevi görmüştür.
İki katlı kuzey ek bölüm naosa birleşir. Geçiş niteliğindeki alt katı giyinme odası olarak kullanılmış olabilir. Manastır kütüphanesini barındıran ve naosa bir pencere ile açılan üst katı büyük olasılıkla kurucunun çalışma mekanıdır.
Batıda, mozaiklerle süslü iki geniş narteks yer almaktadır. Özgün planında güneybatı köşesinde bir çan kulesinin yer aldığı dış "narteks", kapının bulunduğu revaklı cephesi ile dışa açılır. Nartekslerde mozaikler, mermer kaplamalar ve kabartmalar görünmektedir. Ek şapel konumundaki "pareklezyon" mezar şapeli işlevini görmüştür. Buradaki fresklerin hemen hemen tümü korunmuştur. "Pareklezyon"la "naos" arasında, tamamlanmamış depo ve muhtemelen keşiş odası olarak kullanılan özel bölümü bağlayan geçit bulunmaktadır. Özel bölüm "naos"a bir pencere ile açılmaktadır.
Mozaikler ve Freskler
Kariye'nin mozaik ve freskleri, mimari mekanla sıkı bir bütünlük gösterir. Sedat Bornovalı ve İlknur Kolay'a (2009) göre, Meryem Ana döngüsündeki "Tapınağa Giriş" sahnesi naos kapısına yerleştirilerek dini anlatının mimari akışla entegre edilmesi sağlanmıştır. Ayrıca, mekanın kuzey-güney yönelimi, fresklerdeki 'sağ-sol' (iyi-kötü) sembolizmini yansıtacak şekilde kullanılmıştır; bu, Bizans ikonografisinde mimari entegrasyonun özgün bir örneğidir.
Freskler
Kariye'nin süslemelerinde mozaiklerin yanı sıra fresk tekniği de önemli bir yer tutar. Bu teknik, özellikle mezar şapeli olarak kullanılan Pareklezyon (yan şapel) bölümünde yoğunlaşmıştır. Buradaki fresklerin hemen hemen tümü korunmuştur.
Anastasis (Diriliş) Sahnesi
Kompozisyon ve İkonografi
- Figürler ve Anlatım
- İsa ve İlk İnsanlar: İsa, cehennemin kapılarını kırmış olarak betimlenir. İki eliyle, mezarlarından (lahitlerden) doğrulan Adem ve Havva'yı güçlü bir şekilde yukarı çekmektedir. İsa'nın onları ellerinden değil, bileklerinden kavraması teolojik bir vurgudur; insanlığın kendi çabasıyla değil, ancak Tanrı'nın gücü ve lütfuyla kurtulabileceğini (ölümden dirilebileceğini) anlatır.
Mandorla
Mandorla, özellikle Avrupa resim sanatında kutsal kişilerin vücudunu saran, badem biçimli bir ışık halesi olarak betimlenen öge. Erken dönem Orta Çağ sanatı ile Romanesk sanat tarzında Majeste İsa'yı betimlemek için kullanılır.
Büyük Aten tapınağında bulunan dikili anıttaşı.
Badem
Bademin yabani formu Akdeniz bölgesi'nde Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün'de yetişir. Bademler tarımsal olarak ilk kez burada yetiştirilmiş olmalıdır. Yetiştirilme ve kültüre alınmasından önce, yabani bademler yiyecek olarak toplanır ve büyük ihtimalle toksisitelerini kavurma benzeri yollarla arındırılırlardı. Kültürü alınmış bademler Yakın Doğu'da Erken Tunç Çağı'nda (ya da kısa bir süre daha öncesinde) ortaya çıkmıştırlar. Arkeolojik açıdan badem, Tutankhamon'un kabrinde (yaklaşık M.Ö 1325) bulunan meyvelerdendir.
KonakçılarıChalcidoidea; Hymenoptera takımına ait, çoğunlukla parazitik ve küçük boyutlu bir üst familyadır. Çoğu tür, diğer böceklerin yumurtalarına, larvalarına ya da pupalarına parazit olarak yerleşir.Pterygota veya Kanatlı böcekler, Insecta (böcek) sınıfına bağlı bir hayvan altsınıfıdır.
Zararlıları
- Badem iç kurdu (Eurytoma amygdali)
- Badem göz kurdu (Anthonomus amygdali)
- Dut kabuklu biti (Pseudaulacaspis pentagona)
- Şeftali virgül kabuklu biti (Mercetaspis halli)
- Küçük tomurcuk güvesi (Recurvaria nanella)
- Harnup güvesi (Ectomyelois ceratoniae)
- Şeftali güvesi (Anarsia lineatella)
- Yüzük kelebeği (Malacosoma neustria)
- Badem yazıcı böceği (Scolytus amygdali)
&
Konstantinopolis
Konstantinopolis veya Kostantiniyye (Osmanlıca: قسطنطينيه, romanize: Kostantînīyye; Grekçe: Κωνσταντινούπολις, romanize: Kōnstantinoúpolis; Latince: Constantinopolis), Roma İmparatorluğu (330-395), Bizans İmparatorluğu (395-1204 ve 1261-1453), Latin İmparatorluğu (1204-1261) ve Osmanlı İmparatorluğu'na (1453-1922) başkentlik yapmış tarihî bir şehir. Günümüzde şehir, Atatürk'ün inkılaplarından biri olarak 1928'de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali olan İstanbul olarak adlandırılmaktadır.
Etimoloji ve isim
Bizans döneminde kullanılan adıyla Konstantinopolis; 1453'te Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in fethinden sonra Kostantiniyye, Dersaadet, İstanbul gibi değişik adlarla anılmıştır. Bunlardan resmî amaçlarla en çok kullanılanı Kostantiniyye'dir.
Şehir Osmanlıların eline geçtikten sonra da Konstantinopolis (Kostantiniyye) ismi kullanılmaya devam edilmiştir, bunun yanında İstanbul adı da yaygın olarak kullanılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sonlarına doğru İstanbul dışındaki adlar kullanımdan kalkmıştır. Buna karşın diğer dillerde Konstantinopolis adlandırması devam etmiş, kent Osmanlı Türkçesinde استانبول (İstanbul) olarak adlandırılırken Latin harfleriyle yazıldığında Konstantinopolis kullanılmıştır. Türkçede Latin harflerine geçiş sonrasında Türk Devleti diğer ülkelerden kentin Türkçe adını kullanmalarını talep etmeye başlamış, zamanla dünya genelinde İstanbul adı yaygınlaşmıştır.
Modern Yunancada İstanbul'un adı hâlâ Konstantinopolis olarak geçmektedir.
İstanbul'un başkentlik tarihi Roma İmparatorluğu'nun Doğu-Batı ayrılmasından 65 yıl önce başlamıştır. 11 Mayıs 330 tarihinde Roma İmparatoru I. Konstantin Byzantion'u imparatorluğun yeni başkenti seçmiş ve Yeni Roma (Latince: Nova Roma) diye tekrar isimlendirmiştir. İlk zamanlarından itibaren yeni başkentin tarihçileri kurucusunun adından dolayı onu Konstantin'in Şehri; Konstantinopolis diye anmaya başlamışlardır (Yunanca: Κωνσταντινούπολις veya Κωνσταντίνου Πόλις). Şehir hızla eski site sınırlarından taşarak batıya doğru yayılmaya başlamıştır.
Büyük Konstantin döneminden başlayarak Roma İmparatorluğu'nun başkenti ve Roma İmparatorluğu yıkıldığı MS 395'ten itibaren ardılı olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti olur.
Dördüncü Haçlı Seferi
1204-1261 yılları arasında Latinlerin işgaline uğrayan Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir.
Konstantinopolis'in anıtsal merkezi
&
Haçlıların Konstantinopolis'e Girişi
Haçlıların Konstantinopolis'e Girişi (Entrée des Croisés à Constantinople) veya Konstantinopolis'e Giren Haçlılar Eugène Delacroix'in bir tablosudur. Delacroix, 1838 yılında Louis-Philippe tarafından görevlendirilmiş ve tablo, 1840 yılında tamamlanmıştır. Tablo, tuval üzerine yağlı boya eseri olup, Paris'teki Louvre Müzesi'nde yer almaktadır.

Konstantinopolis, 1204: İstanbul’da Haçlı yağması

Ortaçağ tarihinin en ilginç vakalarından birisi olan Dördüncü Haçlı Seferi 1204’de Konstantinople’un Latinlerce fethiyle sonuçlanmıştır. 150 yıl sonra Nikephoros

Gregoras, Bizans’ı fırtınada parçalan gemiye benzetmiş olup, Byzantium’da bir Latin krallığı çevresinde çok sayıda Yunan devleti kurulmuş, imparatorluk parçalara ayrılmıştı.
3. Haçlı seferinin başarısızlığı Batı Avrupa’nın dini şevkini kırmamış Papa III. Innocent’in (1198-1216) öncülüğünde 1202 yazı öncesinde yeni bir seferin hazırlıkları yapılmış, Mısır’a yelken açmak amacıyla Venedik’te toplanmaya başlanmışlardır. Bununla birlikte yeterli paraları olmayınca gemilere binememişler, Venedik yöneticisi Enrico Dandolo onları Macar kenti Zara’ya göndererek başından savmıştır. Haçlılar Kasım 1202’de Zara’ya giren Haçlılar kışı burada geçirmeye karar vermiş bu sırada kör II. İsaac’ın oğlu olan Bizanslı prens Alexios Angelos kampa gelerek yüksek miktarda para karşılığında

tahtı ele geçirmek için kendisine yardım etmelerini istemiştir. Maddi sıkıntı içindeki Haçlılar, Konstantinople’da bir süre kalıp elde ettikleri parayla Kudüs’e gitme fikrini cazip bulunca taraflar Mayıs 1203’de Korfu’da bir antlaşma imzalamış, 24

Haziran’da ilk Haçlı gemileri İstanbul Boğazı’na ulaşmıştı. Haçlılar ilk olarak 5 Temmuz 1203’de Galata’yı işgal etmiş ve Haliç’e ulaşımı engelleyen zinciri kesmeyi başarmışlardı. Haçlı ordusu kente Haliç kenarındaki deniz surları üzerinden girmiş, çıkan büyük yangın kentin savunmasını çökertince, 17 Temmuz 1203 günü Konstantinople Latinler’e teslim olmuş, imparator III. Alexios Angelos (1195-1203) ise beraberinde hazineden aldığı 75 bin altınla kaçmayı başarmıştı.

Kör II. Isaac yeniden tahta çıkarılarak oğlu IV. Alexios ile birlikte imparator ilan edilmişti. Verdikleri sözü tutan yani kenti işgal edip, tahtı eski sahibine veren Haçlılar Galata’ya yerleşerek Zara’da anlaştıkları miktarda paranın kendilerine teslim edilmesini beklemeye başladılar. IV. Alexios Haçlılar’a vaad ettiği ödemeyi yapamadığı gibi Latinleri getirdiği için kent halkının kendisinden ettiğini ve hiçbir desteği olmadığının farkındaydı. Ocak ayında çıkan isyanda IV. Alexios ve babası öldürülürken V. Alexios Doukas Mourtzouphlos kente hakim olmayı başarmıştı. İsyan sırasında Latin karşıtı duygunun ön plana çıkmasının yanı sıra paralarını alamayacağını anlayan Haçlılar Bizans başkentini ele geçirmeye karar verdiler. 13 Nisan 1204 Salı günü tarihi kent Haçlıların eline geçti ve eski imparatorluk topraklarında bir Latin krallığı kuruldu. Fransız şövalye Robert de Clari anılarında Haçlıların kentte yaşayan insanları Troyalıların soyundan geldiğini düşündüğünü aktarırken, Ortodoksların Latin dinine saygı göstermediği gibi sebepler ileri sürerek işgali haklı göstermeye çalışmıştır. İşgal sırasında Latinler kenti 3 gün 3 gece boyunca aralıksız yağmalamış, çok sayıda kişiyi acımasızca öldürmüşlerdir. İşgale tanık olan tarihçi Niketas Choniates, kiliselerin işgal edildiğini, kadınlara tecavüz edildiğini, erkeklerin öldürüldüğünü acıyla anlatırken umutsuzlukla bir zamanlar kenti kuşatan Arapların bile daha nazik ve haça hürmet

eden insanlar olduğunu kaydetmiştir. Latinler kente değerli olan ne varsa ele geçirmiş, tarihi yapı ve kültürel hazineler yakılıp, yıkılmıştı.
İtalyan yazar ve edebiyatçı Umberto Eco asırlar sonra Yeni Roma Konstantinopolis’in 1204’te kendi dindaşlarınca yakılıp yıkılmasına şahit olan tarihçi Niketas’a şu dokunaklı sözlerle seslenmiştir:
“Tüm Hıristiyanlık âlemi için ne büyük bir utanç bu, kardeş silahlı kardeşe karşı, Kutsal Kabir’i yeniden fethetmesi gerekenler aç gözlülüğe ve kıskançlığa kapıldılar ve Roma imparatorluğunu yıkıyorlar. Ey Konstantinopolis, Konstantinopolis, kiliselerin anası, dinin prensesi, kusursuz düşüncelerin rehberi, tüm bilimlerin yaşam kaynağı, bütün güzelliklerin merkezi, Tanrının elinden öfke kadehi içtin ve Pentapolis’i yakan ateşten daha büyükbir ateşle yandın, hangi kıskanç ve acımasız şeytan sarhoşluğunun aşırılığını üzerine saçtı, hangi çılgın ve iğrenç insan düğün meşaleni yaktı. Ey altın renkli ve erguvani imparatorluk giysisini giymiş ana, şimdi kirlendin, zayıf düşüp evlatlarını yitirdin …”
KAYNAKÇA
Eco, Umberto (2003). Baudolino, (Çev. Ş. Gezgin). İstanbul. s. 26
Geoffroy de Villehardouin, La conquête de Constantinople I:176, ed. E. Faral. Paris, 1973. s. 178.
Robert de Clari, La conquête de Constantinople, ed. P. Charlot (Paris 1939), LXXII, s. 153-154, 220-223
Van Dieten, J. (ed.), Nicetae Choniatae historia (CFHB 11, Berlin 1975), s. 574, 575, 586, 594, 647-655
İkonoklazm
İkonoklazm, bir kültürün kendi dini ikona ve diğer sembollerine ya da anıtlarına dini ya da politik güdülerle planlı saldırısıdır. Sıklıkla iç politik ya da dini değişimlerin ana parçasıdır. Genellikle, İspanyolların Amerika'nın fethinde yaptıkları gibi, bir kültürün diğer bir kültürün resimlerini yok etmesinden ayrılır. Bu terim, bir hükümdarın ölmesi ya da iktidardan düşmesinden sonra, özellikle onun resimlerinin yok edilmesini kapsamaz. (Damnatio Memoriae), örneğin Antik Mısır'da Akhenaten.
İkonoklazma dahil olan ya da destekleyen kişilere "ikonoklast" (putkırıcı) denir. Tersine, resimlere saygı duyan kişilere ise "ikonolater" denir, Bizans kaynaklarında bu tür kişiler, "ikonodül" ya da "ikonofil" olarak adlandırılmışlardır.
İkonoklazm, farklı dinlere mensup insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir, fakat genellikle aynı dinin hizipleri arasında mezhepsel çekişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 8. ve 9. yüzyıllar boyunca yaşanan iki Bizans ikonoklazma hareketi, resim kullanılmasının ana başlık olduğu bir tartışma ile istisna gösterir. Hristiyanlıkta, ikonoklazmın en büyük sebebi "10 emir"in yorumundan çıkan "kazınmış resimlere" tapılmasının yasaklanmasıdır.
- Yahudilik'te Kral Hezekiya, Kudüs'te Süleyman Tapınağı'nı ve içindeki Nehuştan (bakır yılan) dahil olmak üzere tüm figürleri imha etmiş. Onun bu hareketi, oğlu Menaşe döneminde geri alınmıştır.
- Genesis Rabba'da geçen bir Midraş ikonoklazmı peygamber İbrahim'e dayandırmaktadır. Bu her zaman ikonoklazmı tasdik edilmesi anlamına gelmese de Yahudi geleneğinde önemli etkisi olmuştur.
- Roma İmparatorluğu'nda devlet dininin figürleri, Hristiyanlığa geçişle yok edilmiştir.
- Ortodoks Kilisesi'nin Bizans İmparatorluğu döneminde kendi dinsel resimlerine ve İsa motiflerin,üstelik iki döneme şahitlik etmiştir.
- Avrupa'da Protestan Reform ve din savaşları döneminde Protestanlar Katolik Kilisesinin resimlerini tahrip etmiştir, bazen de Protestan resimler yok edilmiştir.
- Paskalya Adası'nda bulunan birçok heykel iç savaş sırasında tahrip edilmiştir.
- Fransız Devrimi sırasında dini ve sivil resimlere karşı çok geniş bir yıkım yaşanmıştır.
- Ekim Devrimi sırasında ve sonrasında, dini ve sivil resimlere karşı çok geniş bir yıkım yaşanmıştır.
- Çin'de komünist rejimin iktidara gelmesiyle, özellikle Kültür Devrimi'nde dini ve sivil resimlere karşı Çin ve Tibet'te çok geniş bir yıkım yaşanmıştır.
Vadideki On sekizinci Hanedan mezarları dekorasyon, stil ve konum bakımından oldukça farklıdır. İlk başta sabit bir plan yokmuş gibi görünüyor. Hatshepsut'un mezarı benzersiz bir şekle sahiptir, girişten 200 metreden fazla kıvrılır ve aşağı döner, böylece mezar odası yüzeyden 97 metre aşağıdadır. Mezarlar giderek daha düzenli ve resmi hale geldi ve III. Thutmose ve IV. Thutmose, KV34 ve KV43'ünkiler, hem eğik eksenleri hem de basit süslemeleri ile On Sekizinci Hanedan mezarlarının güzel örnekleridir.
Bu dönemin belki de en heybetli mezarı Batı Vadisi'nde bulunan III. Amenhotep'e WV22'nin mezarıdır. 1990'larda Japonya'daki Waseda Üniversitesi'nden bir ekip tarafından yeniden araştırıldı, ancak halka açık değil.
Aynı zamanda, güçlü ve nüfuzlu soylular kraliyet ailesiyle birlikte gömülmeye başlandı; Bu mezarların en ünlüsü Yuya ve Tjuyu'nun ortak mezarı KV46'dır. Muhtemelen Kraliçe Tiye'in ebeveynleriydiler. Tutankhamun'un mezarı keşfedilene kadar, bu, Vadi'de keşfedilen mezarların en iyi korunmuş olanıydı.
Kökenleri belirsizliğini koruyor. Anatomist Grafton Elliot Smith, Yuya'nın mumyası üzerine yaptığı çalışmasında, özellikleri klasik Mısırlı olmamasına rağmen, Mısır tarihi boyunca komşu ülkelerden çok fazla göç olduğunu düşündüğünü ve "bu konuda nihai bir görüş sunmanın acelecilik olacağını" kaydetti.Quibell, aynı şekilde, Yuya'nın yabancı olduğuna dair "eski öneriye" değindi ve bunun lehine olan tek kanıtın, adının birden fazla yazılışı olduğuna dikkat çekti. Mezardaki mobilyalarda yabancı bir kökene ait hiçbir iz bulunmadı, hepsi tipik Mısırlıydı.
Alışılmadık adını ve özelliklerini dikkate alan bazı Mısırbilimciler, Yuya'nın yabancı kökenli (genellikle Suriyeli) olduğuna inanıyor, ancak bu kesin olmaktan çok uzak. Gaston Maspero'nun Theodore Davis'in 1907 tarihli 'Iouiya ve Touiyou'nun Mezarı adlı kitabında belirttiği gibi, Yuya adı birkaç farklı şekilde hecelenebilir. Bunlar şunları içerir: "iAy", "ywiA", yw [yürüyen ayaklı sazlık yaprağı] A, ywiw" ve yazımda -normalde yabancı bir şeyin işareti- "y [elden ağza adam] iA".
"Eski Mısır'ın Biyografik Sözlüğü", yabancı köken hipotezine güven veriyor: "Atlar ve at arabaları bilgisinin Mısır'a kuzey topraklarından geldiği ve Yuya'nın Mısır'a geldiği bilindiğinden, onun bir miktar Mitanni soyuna sahip olduğu düşünülebilir.
Mezar
Yuya ve karısı, KV46 mezarlarının bulunduğu Thebes'deki Krallar Vadisi'ne gömüldü,[9] Theodore M. Davis adına çalışan James Quibell ve ekibi 1905'te mezarı keşfetti. Mezar soyguncuları mezara girmiş olsa da, Quibell cenaze eşyalarının çoğunu ve iki mumyayı neredeyse bozulmamış bulduğundan onların sadece rahatsız edildiğini söyledi. Mısırbilimci Cyril Aldred'in belirttiği gibi:
Mezar antik çağda yivli olmasına rağmen, mezarın zengin mezarlık mobilyaları büyük ölçüde sağlamdı ve yırtık keten örtüleri arasında, yuvalarında dinlenirken bulunan çiftin kimliğine dair hiçbir şüphe yoktu.
Yuya, kuzey duvarına yerleştirilmiş dikdörtgen bir ahşap lahit içine gömülmüştü; kapağı Aşağı Mısır'ın tonozlu per-nu tapınağı şeklindeydi. Kızak kızakları üzerinde oturuyor gibi görünse de tabanı yoktu, bu yüzden iç içe geçmiş üç yaldızlı (ve gümüş kaplı) antropoid tabut yere düz bir şekilde oturuyordu. Lahdin uzun güney tarafı, aynı zamanda kısa doğu tarafını da hareket ettiren ve tehlikeli bir şekilde dengede durarak kapağı eğik bırakan eski soyguncular tarafından kırılmıştı. İç içe geçmiş tabutların her birinin kapakları kaldırılmış, ikisi bir sandalye ile üst üste yerleştirilmiş ve biri lahdin yanında yan yatırılmış; oluklar yerinde bırakılmıştı. Yaldızlı kartonaj maskesi kırılmış olmasına rağmen hala yerindeydi.
Mumya
Yuya'nın mumyası, eski soyguncular tarafından sadece gövdesi sargılardan arındırılmış olarak kısmen sarılmış olarak bulundu. Bu rahatsızlığa rağmen, hırsızlar mumyalama kesisini örten altın levhayı (113 × 42 milimetre (4,4 in × 1,7 in)) kaçırmışlardı. Yuya'nın cesedi tabutunun en iç kısmından çıkarıldığında, boynunun arkasında büyük altın ve lapis lazuli boncuklardan oluşan kısmen gerilmiş bir kolye bulundu. muhtemelen yağmacılar tarafından koparıldıktan sonra düşmüştü. Kafasını örten sağlam sargılar, ceset Kahire'ye gönderilmeden önce çıkarıldı.
Yuya'nın mumyası ilk olarak Avustralyalı anatomist Grafton Elliot Smith tarafından incelendi. Yuya'nın cesedinin, mumyalama işlemiyle rengi solmuş beyaz dalgalı saçları 1.651 metre (5.417 ft) uzunluğunda yaşlı bir adama ait olduğunu buldu; kaşları ve kirpikleri koyu kahverengiydi. Kulakları zamanın geleneklerine ters olarak delik değildi. Kollar bükülü, elleri çenesinin altına yerleştirilmişti. Sağ elin parmakları açıkken sol el yumrukluydu. Sağ elin küçük parmağında altın bir parmak duraksı bulundu. Gözlerin önüne keten mumyalama paketleri yerleştirilmişti ve vücut boşluğu reçineyle işlenmiş keten paketlerle doldurulmuştu.
Lapis lazuli
Lapis lazuli veya laciverttaşı, çok eski çağlardan beri mücevher olarak kullanılan bir taş türü. Koyu mavi renkte, yarışeffaf-opak niteliğinde, özellikle Antik Mısır'da firavunlar tarafından çok önem verilmiş kıymetli bir taştır.Lapis lazuli bir mineral değil, kayadır.
İsminin kökeni
İsmin ilk kısmı olan lapis, Latince kökenli bir kelimedir ve "taş" manasına gelir. İkinci kısım olan lazuli ise, Latince lazulum kelimesinin genitif halidir (-in hali). Lazulum kelimesi de zaten Arapça (el-)lâciverd kelimesinden türemiştir ki bu Arapça kelimenin kökeni de Farsça lâciverd sözcüğüne dayanır. Aslında bir yerin ismi olan bu kelime zamanla taş ile ilgisi yüzünden mavi manasında kullanılmaya başlandı. İngilizce "gök mavisi" manasına gelen azure kelimesi de buradan türemiştir. Bir bütün olarak incelenirse lapis lazuli mavinin taşı ya da gökyüzü taşı manasına gelir.
Eski Yunan'da "Sapphirus" olarak geçen lapis lazuli "içerisinde altın damarları olan, mavi renkli bir taş" olarak bilinmekte idi; bugün bu isim mavi korindon çeşitleri için kullanılmaktadır. Sonraları lapis içinde mevcut olan piritin bu altın rengini verdiğinin anlaşılmasıyla birlikte iki taş birbirinden ayırt edilmeye başlamıştır.
Lapis lazuli
Lapis lazuli genelde kireçtaşlarının kontakt metamorfizmasıyla oluşur.En güzel rengi, pirinç sarısı renginde pirit zerrecikleriyle hafifçe kaplanmış koyu bir mavidir.
Opaklık, ışık geçirmeme durumudur. Donuk bir nesne, ne saydam ne de yarı saydamdır.Örneğin ayna opak bir nesnedir. Opaklık, ışığın titreşim sayısına bağlıdır. Böylece bazı camlar, görünen ışığa karşı saydamlıklarını korurken, morötesi ışıklara karşı opaktırlar.
Bir dalganın frekansı, dalga boyuyla ilişkilidir. Dalganın dalga boyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalga boyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olaydan etkilenmez dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir.
Doppler etkisi (veya Doppler kayması), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler'den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyunun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamı'na ihtiyaç duyan dalgalar (örn. ses dalgaları veya su dalgaları) için Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga orta yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Doppler Etkisi'nde "etkilenen" asıl fiziksel değişken dalga boyu'dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür. Burada (v) dalga ortamındaki dalgaların hızı, (vs, r) ise kaynağın sabit olan dalga ortamına göre (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa (-) eksi bir değer, gözlemciden uzaklaşacak şekilde hareket ediyorsa (+) artı bir değer) hızıdır. = Doppler etkisi ilk olarak 1842 yılında Avusturyalı bilim insanı Christian Andreas Doppler tarafından (Über das farbige Licht der Doppelsterne und einige andere Gestirne des Himmels söylemi ile) matematiksel bir hipotez olarak ortaya atılmıştır. 1845 yılında Hollandalı fizikçi Christophorus Ballot tarafından ses dalgaları kullanılarak test edilmiş ve "ses kaynağı kendisine yakınlaşırken duyduğu frekansın yükseldiğini, uzaklaşırken ise düştüğünü ispatladığını" söylemesi ile resmen onaylanmıştır. Aynı etki Ballot veya Doppler'dan bağımsız olarak 1848 yılında Fransız fizikçi Hippolyte Fizeau tarafından elektromanyetik dalgalar üzerinde de keşfedilmiştir. Bu yüzden nadiren de olsa bazı bilim çevrelerince Doppler-Fizeau etkisi olarak da bilinir.
Doppler kayması ve kozmolojik gelişimde yıldız ışımalarının önemli katkıları olmuştur. Yıldızların hızları doppler kayması sayesinde saptanmaktadır. Spektrum Atomların ya da moleküllerin yayınladığı ışınımdır. Bunlar ışınımların çok dar frekans bandı aralıklarıdır. Edwin Hubble doppler kaymasının uygulamasını yapmıştır. Birçok yıldızın spektrumunu incelemiş, Dünya'ya uzaklıkları hakkında yıldızların parlaklıklarını kullanarak tahminde bulunmuş, yıldızların çoğunun spektrumunun kırmızıya kaydığını ve bu sonuçla yıldızların olduğu galaksilerin bizden uzaklaştığını söylemiştir. Bunun yanında uzaklaşma hızlarının Dünya'ya olan uzaklıklara orantılı olduğunu da söylemiştir. Astronomlar kırmızıya kaymaların olduğu radyasyon kaynakları (örnek olarak yıldız benzeri cisimler sayılabilir). Bu kaynakların çok fazla enerji yaydığını söylemişler. Bu enerjinin maddelerin aşırı ivme kazanmasından dolayı böyle bir büyüklükte bir ışınıma neden olduğu belirtilmiştir.
Tab, nota okumak yerine geliştirilmiş bir tekniktir. Genellikle gitar için kullanılır ve çizgiler teli, notanın yerine yazılan sayılar için özel bir nota sistemidir. Tab, bir gitar nota sistemi özelliği olarak var olmuştur.
Bu örnek parçada yazılmış olan 0 (sıfır) değerinin anlamı; 0 değerinin bulunduğu tele konulan 0, (perdesiz)boş vurmaktır. Yukarıda bulunan parçada en başa denk gelen, diğer deyişle bakıldığında en yakın (sol baş) konumda bulunan 0 (sıfır), E (6.tel) telinde yer almaktadır. Demek oluyor ki 6. tele bir kere boş vurulmalıdır. Sonra ise sırayı takip ederek G (3.tel) ve bundan sonra sırasıyla; B (2.tel), e (1.tel), sonra tekrar B (2.tel) teline bir kez vurulmalıdır.
Aşağıdaki örnekte Metallica grubunun One adlı parçasının tab sistemi verilmiştir:
:e|-----------------------------------------| :B|-----------------------------------------| :G|---------------------------------------0-| :D|---4---0-----4---0-----4---0-----4---0---| :A|-2---2---------------2---2---------------| :E|-----------3---4---------------3---3-----|
Aynı şekilde bu parçada temel kuralları göz önüne alıp incelediğinde 0'dan farklı sayılar bulunduğu görülmektedir. Bu 2, 4, 3 gibi sayılar ise gitarın perdelerini belirtmektedir. 2 numaralı değer 2 numaralı perdeye basılması komutunu verir. = Perde veya fret, telli çalgıların sap kısmını bölümlere ayıran, tellerle dik açı yapacak şekilde yerleştirilmiş, kabarık ve düz çizgiler. Batı enstrümanlarında genellikle sapa gömülü düz metal parçalar iken, bazı doğu çalgılarında sapa sarılı tellerden yapılır. Fret, müzisyenin parmaklarının konumu ve basış şiddetine bağlı olarak sesin perdesinin değişmesini sağlar.
Gitar gibi bazı enstrümanlarda her bir fret bir yarıtona tekabül eder. Batı müziğinde her bir oktav 12 yarıtona ayrılmıştır. = Oktav, müzikte bir ses aralığıdır. Bir oktavın yüksek notasının ses dalgası frekansı (perdesi), aynı oktavın alçak notasının iki katıdır.Örneğin orta C üzerindeki A notasının uluslararası standart frekansı 440 hertz'dir.Bu A notasının üzerindeki oktav 880 hertz ile titreşirken, altındaki oktav 220 hertz ile titreşir.Birbirlerinden sadece bir oktav uzakta (ayrık) olan notaların akustik ilişkileri nedeniyle, yüksek A ile alçak A, perde haricinde, aynı özelliklere sahip notalardır.
Ayrıca bakınız
Sol anahtarı, portenin (dizek) ikinci çizgisi üzerine konulan ve çizgiye adını veren anahtar. Portenin 2. çizgisinden başlayıp bu çizgiye adını veren ve ince sesleri göstermeye yarayan bir anahtardır. Tiz seslerin gösteriminde kullanılır.10. yüzyılın başlarında ortaya çıktığı sanılmaktadır. Başlarda latincedeki G harfi olarak çıkmış ve sonradan günümüzdeki halini almıştır.
Do anahtarı, portede (dizek) konulduğu çizgilere adını veren ve kendine has bir şekli olan anahtara denir. Soprano, Mezzo Soprano, Alto, Tenor ve Bariton isimlerinde çeşitleri vardır ve tiz ve bas arası seslerin gösteriminde kullanılır. Harf olarak C harfi ile temsil edilmektedir.
Porte ya da dizek, üzerine notaların yerleştirildiği, 4 eşit aralık ve birbirine paralel 5 çizgiden ve bir donanım bölümünden oluşan şekildir. Genelde portenin donanımına değiştirici diyez veya bemol işaretleri, ritim rakamları yazılır.
Nota kafasının portedeki dikey konumu hangi notanın çalınacağını gösterir: tiz notalar portede daha yüksekte işaretlenir. Nota başı, merkezi bir çizgiyle kesişecek şekilde ("bir çizgi üzerinde") veya yukarıdaki ve altındaki çizgilere dokunan çizgilerin arasında ("boşluğa") konulabilir. Porte aralığı dışındaki notalar, portenin üstüne veya altına eklenen defter çizgilerinin (yazılmaları gereken notanın genişliğindeki çizgiler) üzerine veya arasına yerleştirilir.
Notaların porte (dizek) üzerindeki yerleri notaların frekanslarını ve notaların biçimleri de zamansal değerlerini belirtir.
16. yüzyılda İtalyan rahip Guido d'Arrezo, nota okumayı kolaylaştırmak amacıyla renkli porte çizgilerini, ayrıca bir ilahinin her bir satırının ilk hecelerinden oluşan nota isimlerini müziğe kazandırmıştır.Vurmalı olmayan portenin her satırının mutlak perdesi, portenin sol tarafındaki uygun dikey bir yere nota anahtar sembolünün yerleştirilmesiyle gösterilir (muhtemelen belirli enstrümanlar için kurallarla değiştirilmiştir). Örneğin, G nota anahtarı olarak da bilinen tiz nota anahtarı, ikinci satıra yerleştirilir (yukarı doğru sayılır), bu çizgiyi "orta Do" üzerindeki ilk G perdesi olarak sabitler.Çizgiler ve boşluklar aşağıdan yukarıya doğru numaralandırılmıştır; alt çizgi ilk çizgi ve üst çizgi beşinci çizgidir. Müzik portesi zaman ile ilgili olarak perde matematiksel grafik ile benzerdir.
- Orkestrada bütünlüğü sağlamak için akort sesi olarak verilen la notası 440 Hz frekansına sahip bir titreşimdir.
- İnsan kulağı 20-20.000 Hz aralığındaki titreşimlere tepki gösterir.
- Şebekeden dağıtılan elektrik, saniyede 50 kere salınan alternatif akımdır. Elektrikli eşyaların üzerinde AC 220V 50 Hz uyarısı cihazın, 50 Hz' lik 220 volt genlikli alternatif akımla çalıştığı anlamına gelir.
((( Pirit, formülü FeS2 (Demir(II) disülfür) olan, kübik sistemde billurlaşan demir sülfür.)))
Genellikle rengi sayesinde tanınan lapis lazuli, HCl (hidroklorik asit) ile karşılaştığında H2S gazı verir. Bu gazın kokusu çürümüş yumurtaya benzemektedir.
En saf ve kaliteli lapis lazuli Afganistan, Bedahşan'da beyaz mermer içinde damarlar ve mercekler halinde çıkarılır. Dünyadaki en eski madenlerden olan bu madenler antik zamanlarda firavunlara da lapis lazuli sağlardı.
Afganistan
İmparatorluk parçalandıktan sonra oluşmuş Selefkî İmparatorluğu'nda ayrılmış Grek-Baktriya Krallığı Afganistan'da hüküm sürmüştür. Son Grek Kral Hermaeus, MS 45 yılına doğru Kuşanlar'ın egemenliğini kabul etmiştir. Bu döneme kadar yaklaşık iki yüz yıl, küçük Yunan prenslikleri, Yüeçiler'in baskısı ile kuzeyden güneye sürülerek Afganistan'ın büyük bir kısmını işgal eden İskitler ve işgalci diğer kavimlerle beraber yaşamışlardır. Hint-İskitler Afganistan'dan Hindistan'a Baltistan, İran'a Herat üzerinden yürümekle birlikte bugün Sistan olarak anılan o zamanki “Drangiana” bölgesini ele geçirmişlerdir. İskitler ayrıca Büyük İskender'in haleflerinden bir Yunan prensin elindeki Baktriya'yı işgal etmişlerdir.
Flavius Arrianus (Anabasis Alexandri adlı eseri) ve Batlamyus'un da dahil olduğu Antik Roma tarihçileri, Sakaların ('Sakai') göçebe insanlar olduğunu söylemiştir.Bununla birlikte, Italo Ronca, Batlamyus'un VI bölümünü inceleyen çalışmasında, “Sakai ülkesi göçebelere aittir.
((( Afganistan, resmî adıyla Afganistan İslam Emirliği,[ Orta Asya ve Güney Asya'nın kesiştiği noktada yer alan ve denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeybatıda Türkmenistan, kuzeyde Özbekistan, kuzeydoğuda Tacikistan ve kuzeydoğu ve doğuda Çin ile komşudur. 652.864 kilometrekarelik bir alanı kaplayan ülke, Hindukuş Sıradağları tarafından ayrılan kuzey ve güneybatıdaki ovalarla ağırlıklı olarak dağlıktır. Kâbil ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
"Afgan" adı, bazı bilginlere göre, Hindukuş bölgesinin eski sakinleri olan Aśvakan veya Assakan adından türetilmiştir.Aśvakan kelime anlamı, "atlılar", "at yetiştiricileri" veya "süvariler" anlamına gelir. Tarihsel olarak, Afgan etnik adı, etnik Peştunlar için kullanılmıştır. Afgan adının Arapça ve Farsça biçimi ilk olarak 10. yüzyıl coğrafya kitabı Hudûd el-âlem'de onaylanmıştır. Adın son kısmındaki "-stan", Farsçada "-yeri" anlamına gelen bir ektir. Bu nedenle, "Afganistan", tarihsel anlamda "Afganların ülkesi" veya "Peştunların ülkesi" anlamına gelir.)))))
Afganistan'daki maden yatakları dışında, lapis Şili, Ovalle'nin yakınındaki And Dağları'nda da bulunmuştur. Buradan çıkarılan lapis lazuli lacivertten çok daha açık ve soluk bir mavi rengindedir. Daha önemsiz başka maden yatakları ise Rusya, Angola, Burma, Pakistan, ABD ve Kanada'da bulunur.
Asur ve Babilliler tarafından mühür olarak kullanılan Lapis Lazuli, MÖ. 3300-3100 zamanında bir yerleşim birimi olan Nakada bölgesinde kraliyet dönemi öncesinden kalma lapis mücevherler bulunmuştur. Aynı zamanda toz haline getirilmiş lapisin Antik Mısırlı kadınlar tarafından göz farı olarak da kullanıldığı bilinmektedir.
Ölüler Kitabı'nın 140. bölümünde yazdığı üzere, göz şeklinde altından bir muhafaza içerisine yerleştirilmiş lapis lazuli güçlü bir tılsım olarak kabul ediliyordu. Her ayın son gününde bu sembolik göze sunulan adak sonrasında, kullanıcının kötülüklerden korunacağına inanılırdı.
Fırat Nehrinin yakınında bulunan Ur'un Antik Sümer kraliyet mezarlarında lapis lazuliden yapılmış sayıları 6000'den fazla kuş, geyik, kemirgen heykelciklerinin yanı sıra çok sayıda boncuk, tabak ve silindir mühür bulunmuştur. Bu eşyaların çoğunda kullanılan lapis lazuli Afganistan, Bedahşan'daki madenlerden çıkarılmıştı. Pek çok Sümer ve Akad yazısında lapis lazuli, krallara layık zenginlik ve ihtişamda bir taş olarak belirtilmiştir.
Romalılar ise lapisin güçlü bir afrodizyak olduğuna inanmıştır. Orta Çağ'da ise lapisin sağlığa faydalı bir etkisinin olduğu, ruhu günah, kıskançlık ve korkudan arındırdığına inanılırdı.
Lapisin aynı zamanda tıbbi faydaları olduğuna da inanılırdı, öğütülerek toz haline getirilen lapis, süt ile karıştırılıp deri apselerine pansuman ve ülsere karşı tedavi amaçlı kullanılırdı.
Nevşehir Göreme Açıkhava Müzesi'nde bulunan Tokalı Kilise lapis mavisi ile ünlüdür.
4. yüzyılda Kayserili Aziz Basil'in öğretileriyle münzevi hayattan topluluk yaşamına geçiş hızlanmış, tüf kayalara ibadethaneler oyulmuştur. 726-843 yılları arasındaki İkonoklazm döneminde figüratif sanat yasaklanmış; süslemeler haç ve geometrik motiflerle sınırlı kalmıştır. Bu dönemin ardından, özellikle 10. ve 11. yüzyıllarda oyulan kiliseler, İncil sahnelerini betimleyen zengin fresklerle Bizans sanatının seçkin örneklerini sunmuştur.
Tokalı Kilise
Bölgenin en büyük kaya kilisesidir ve ören yeri girişine yakın konumdadır. 10. yüzyıl sonu ile 11. yüzyıl başına tarihlenir. Dört mekândan oluşur: Tek nefli Eski Kilise, Yeni Kilise, alt kilise ve yan şapel. Fresklerde Afganistan'dan getirilen lapis lazuli kullanılarak canlı mavi tonlar elde edilmiştir. İsa'nın hayatı kronolojik sırayla betimlenmiştir.
Yılanlı Kilise
Dikdörtgen planlı ve beşik tonozludur. Adını Aziz George ile Aziz Theodore'un ejderha ile savaş sahnesinden alır. En dikkat çekici fresk, münzevi Aziz Onuphrius'tur.
On dokuzuncu hanedan mezarları
Ondokuzuncu Hanedan, mezar düzeni ve dekorasyonunda daha fazla standardizasyon görüldü. Hanedanlığın ilk kralı I. Ramses'in mezarı, kralın ölümü nedeniyle aceleyle bitirildi ve kesik bir inen koridor ve bir mezar odasından biraz daha fazlasıdır. Bununla birlikte, KV16 canlı bir dekorasyona sahiptir ve hala kralın lahdini içerir. Merkezi konumu, onu daha sık ziyaret edilen mezarlardan biri yapar. Mezar girişi ve geçişi ile süslemenin gelişimini göstermektedir.
Oğlu ve halefi I. Seti'in mezarı KV17 (Belzoni'nin mezarı, Apis'in mezarı veya Necho'nun oğlu Psammis'in mezarı olarak da bilinir), genellikle vadideki en güzel mezar olarak kabul edilir. Kapsamlı kabartma çalışmaları ve resimleri vardır. 1817'de Belzoni tarafından yeniden keşfedildiğinde, o günü "şanslı bir gün" olarak nitelendirdi.
I. Seti'nin oğlu II. Ramses (Büyük Ramses), KV7 adlı devasa bir mezar inşa etti, ancak bu mezar harap durumda. Şu anda Christian Leblanc liderliğindeki bir Fransız-Mısır ekibi tarafından kazı ve koruma altında. Mezar, babasının mezarı ile aynı uzunlukta ve daha geniş bir alana sahiptir.
Aynı zamanda kendi mezarının tam karşısında, II. Ramesses'in sayısız oğulları için inşa ettiği KV5 mezarı vardır. Bilinen 120 odası ve devam eden kazı çalışmaları ile muhtemelen vadideki en büyük mezardır. Mezarın 18. hanedan döneminden kazılmış ancak kullanılmayan bir mezarın II. Ramses tarafından genişletildiği düşünülmektedir. Aslen antik çağda açılmış (ve soyulmuş), alçakta yatan bir yapıdır ve bazen bölgeyi vuran sel baskınlarına özellikle eğilimlidir. Yüzyıllar boyunca tonlarca molozla doldu ve nihayetinde devasa boyutunu gizledi. Şu anda halka açık değil.
II. Ramses'in oğlu ve nihai halefi olan Merenptah'ın mezarı antik çağlardan beri açıktır; 160 metre uzanır ve bir zamanlar iç içe geçmiş dört lahit içeren bir mezar odasıyla son bulur. İyi dekore edilmiş, genellikle çoğu yıl halka açıktır.
Hanedanlığın son kralları da vadide, hepsi aynı genel düzen ve dekorasyon modelini takip eden mezarlar inşa etti. Bunlar arasında özellikle tavanı iyi dekore edilmiş Siptah'ın mezarı dikkat çekicidir.
Amarna Dönemi'nin sona ermesinden sonra kraliyet mezarlarının Teb'e dönüşü, kraliyet mezarlarının düzeninde bir değişikliği işaret eder; ara 'devrilmiş eksen' yavaş yavaş daha sonraki hanedanların 'düz eksen'ine yol açar. Batı Vadisi'nde Akhenaten için başlatıldığı düşünülen bir mezar başlangıcı var, ancak bu bir geçit ve bir dizi basamaktan başka bir şey değil. Tutankhamun'un halefi Ay'ın mezarı yakındadır. Bu mezarın Tutankhamun için başlatılmış olması (dekorasyonu benzer bir tarzda), ancak daha sonra Ay'ın cenazesi için gasp edilmiş olması muhtemeldir. Bu, KV62'nin Ay'ın orijinal mezarı olabileceği anlamına gelir ve bu da bir kraliyet mezarı için daha küçük boyutu ve sıra dışı düzeni açıklar.
Diğer Amarna Dönemi mezarları, Doğu Vadisi'nin merkezinde, birkaç Amarna Dönemi kraliyetinin mezarlarını içerebilecek olası bir mumya gizlenme yeri (KV55) ile daha küçük, merkezi bir alanda yer almaktadır. (Tiye ve Smenkhkare veya Akhenaten)
Vadi merkezinde, modern Batı arkeolojisinin belki de en ünlü keşfi olan Tutankhamun'un gömülmesi yer almaktadır. Burada Howard Carter tarafından 4 Kasım 1922'de keşfedildi, temizleme ve koruma çalışmaları 1932'ye kadar devam etti. Bu, mezar soyguncularının girmesine rağmen hala büyük ölçüde bozulmamış olan keşfedilen ilk kraliyet mezarıydı. Ve KV63'ün 10 Mart 2005'teki kazısına kadar, vadideki son büyük keşif olarak kabul edildi. Mezar eşyalarının zenginliğine rağmen, Tutankhamun nispeten küçük bir kraldı ve diğer önemli kral mezarlarında muhtemelen daha fazla hazine vardı.[44]
KV62 ve KV63 ile aynı merkezi alanda, 28 Temmuz 2006'da ilan edilen bir mezar veya oda olduğuna inanılan bir radar anomalisi olan KV64'tür. Resmi bir tanım değildi ve bir mezarın gerçek varlığı Eski Eserler Konseyi tarafından reddedildi. Ancak 2012'de yapılan kazılarda mezarın varlığı netleşti. İçindeki bezemelerin deşifre edilmesinden sonra mezarın Yirminci hanedanda önemli bir rahip olan Nehmes Bastet'e ait olduğu tespit edildi.
Horemheb mezarı (KV57) nadiren ziyaretçilere açıktır, ancak birçok benzersiz özelliğe sahiptir ve kapsamlı bir şekilde dekore edilmiştir. Dekorasyon, Amarna öncesi mezarlardan sonraki 19. hanedan mezarlarına geçişi göstermektedir.
Setnakhte
Userkhaure-setepenre Setnakhte (Setnakht veya Sethnakht olarak da bilinir) Yeni Mısır Krallığı'nın Yirminci Hanedanı'nın ilk firavunu ve III. Ramses'in babasıydı.
Setnakhte'nin aslında Elephantine stelaine dayanarak sadece iki yıllık bir saltanat sürdüğüne inanılıyordu, ancak üçüncü saltanat yılı şimdi Sina Dağı'ndaki 271 No'lu Yazıt ile tasdik ediliyor.
Stel
Mezopotamya'da da salt anıt mahiyetinde, çoğunlukla kral buyruklarının yazılı olduğu steller bulunmuştur.Steller Antik Yakın Doğu, Yunanistan ve Mısır ve bunlardan bağımsız olarak Çin, bazı Budist kültürleri ve Mezoamerikan uygarlıklarda bulunmuştur.
Genetik
Aralık 2012'de, Kral Tutankhamun'un DNA'sını da çözen araştırmacılar tarafından yürütülen bir genetik çalışma, Setnakhte'nin oğlu ve Mısır'ın Yirminci Hanedanlığının ikinci firavunu olan III. Ramses'in, alternatif olarak haplogrup E1b1a1 olarak bilinen Y-DNA E-M2'ye ait olduğunu buldu.
III. Ramses
III. Ramses, Antik Mısır'ın yirminci hanedanının en önemli firavunu. Mısır'ı MÖ 1186 - 1155 yılları arasında yönetmiştir. Medinet Habu'daki yazıtları ve Deniz Kavimlerinin saldırılarını püskürtmesiyle bilinir. Setnahte ve Tiy-Merenese'nin çocuğu olan Ramses bir suikast sonucu öldürülmüştür.Hükümdarlık dönemi, tüm Yakın Doğu ve Yunanistan'ı, Akdeniz'in doğu yarısını yıkımlara uğratan Deniz Kavimleri saldırıları içinde geçen, bu geniş bölgede tüm krallıkların yıkılmasıyla sonuçlanan, araştırmacılar tarafından Bronz Çağı Çöküşü olarak tanımlanmış bir dönemde geçmiştir.
Medinet Habu
Medinet Habu, III. Ramses'in mezarının da yer aldığı tapınağa verilen genel addır. Mısır'ın Luksor kentinin Batı yakasında Medinet Habu kompleksinde yer alan önemli bir Yeni Krallık dönemi tapınağıdır. Mimari ve sanatsal öneminin yanında tapınak III. Ramses'in zamanında Deniz Kavimleri ve diğer halkların Mısır'a saldırılarını ve onların yenilgiye uğratılışını betimleyen röliyeflerle ve yazıtlarla donatılmıştır. Mısır tarihinin bu dönemiyle ilgili çok değerli bir bilgi kaynağı sağlayan kompleks aynı zamanda dönemin Antik Yakın Doğusu yönünden de değerlidir.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O