Logaritmik spiral
Evangelista Torricelli (1608 - 1647), İtalyan bir fizikçi ve matematikçidir. Barometreyi bulmasıyla ünlüdür ..
Haziran 1644 tarihinde Michelangelo Ricci’ye ünlü mektubunu yazdı:
(Bir hava okyanusunun dibine batmış şekilde yaşıyoruz.)
🐚
ilk keşfeden, 17. yüzyıl matematikçisi Evangelista Torricelli olmuştur.
Logaritmik (veya eşaçılı) spiral, doğada sık rastlanan bir spiral çeşididir. İlk olarak 17. yüzyılda René Descartes ve Jakob Bernoullitarafından tanımlanmış ve incelenmiştir. Bernoulli bu eğriye, kendine özgü matematiksel özelliklerinden dolayı, spira mirabilis (mucizevi spiral) adını vermiş ve mezar taşına bir logaritmik spiral oyulmasını vasiyet etmiştir.
Kutupsal koordinat sisteminde logaritmik spiral şu eşitlikle ifade edilir:
Burada a ve b gerçel parametreler, e ise Euler sayısıdır. Aynı eşitlik şu şekilde de yazılabilir:
nitekim logaritmik ismi de buradan gelir. Kartezyen koordinat sisteminde aynı eğri, şu parametrik denklem çiftiyle ifade edilebilir:
Doğada logaritmik spiral
Logaritmik spiral, doğada rastlanan pek çok süreçte kendiliğinden oluşur.
- Bir şahin, havadan avına yaklaşırken logaritmik spiral izler. Şahinin avını en iyi görebildiği açı sabittir ve şahin uçuş yönünü, bu açıyı sabit tutacak şekilde belirler. Bu da bir logaritmik spiral oluşturur.
- Uçabilen böcekler, bir ışık kaynağına yaklaşırken logaritmik spiral izlerler. Bunun sebebi, ışık kaynağı ve uçuş yönleri arasındaki açıyı sabit tutmalarıdır. (Doğada tek kuvvetli ışık kaynağı güneş ya da ay olduğundan, ışık kaynağına sabit bir açıyla uçmak böceklerin dümdüz ilerlemesini sağlar. Yapay ışık kaynaklarına sabit bir açıyla ilerlemek ise düz bir hat yerine logaritmik spiral oluşturur.)
- Sarmal gökadaların kolları logaritmik spiral şeklinde açılır. İçinde bulunduğumuz Samanyolu gökadası da dört ana kolu olan bir sarmal gökadadır.
- Tropik kasırgalar logaritmik spiral şeklini alırlar.
- Notilus gibi pek çok deniz canlısı, kabuğunu logaritmik spiral şeklinde inşa eder. Bunun sebebi, bu hayvanların büyüme hızlarının mevcut büyüklüklerine orantılı olması, yani hayvanların üstel bir hızla büyümeleridir.
🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚
M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış ve Spiraller Üzerine adlı kitabında bu eğrileri incelemiş olan Yunanmatematikçi Arşimet'ten alır.
Üç tam dönüş yapmış bir Arşimet spirali Kutupsal koordinat sisteminde, Arşimet spirali şu denklemle ifade edilir:
- 🐚
Spiral Şeklinde Sonsuza
Sonsuzluğu kuşatabildiği halde kendisini kavrayamayan, sınırsız tahayyüllerine rağmen tahayyüllerin ötesinde bir varoluşa sahip olan ve bu varoluşla beraber tüm tasavvurlara imkân ve ortam sağlayan büyük bilmecenin, aslında bilinememesine rağmen ‘asla bilinemeyeceğinin bilinebileceğinin’ ve sırrını da arayanın yine aslında kendisinin olduğunu gösteren bir keşif çalışmasıdır bu gayret!
Kuşatabilen, kuşattığının hükmü ve tesiri altında olmadığı için yapının muhafazası mümkün olmaktadır. Çünkü; kuşatılan eğer kuşatanı kavramaya ve anlamaya yönelik en ufacık bir zafer kazanırsa, bu ufacık zaferin karşısında kocaman mümkünat çöker.
Mümkün olma halinin daimi devamı için hiyerarşik hüküm silsilesi şarttır. Bu silsile yapıyı kuran temel hayal elemanıdır. Bu nedenle özgürlük kendi hüküm dairesi içinde her türlü anlayış ve kavrayışa göre her varlık için anlamlandırdığı şekilde vardır.
Silsile içinde silsile ve kurallar içinde kurallar ve üsttekiler alttakilerden çok daha azlar. Spiral şeklinde sonsuza doğru uzanırlar. Uzandıkça rahatlarlar ve kurallardan giderek sıyrılarak bir’e doğru yaklaşırlar.
Her halükarda zihin ancak kendi dairesini tamamlama deneyimini hakkıyla başardığında diğer daireye geçebilir. Bu geçişler ilerledikçe, spiral şekli kendiliğinden ortaya çıkar ve belirir.
Büyük döngü içerisinde ilerledikçe ilerlenir ve çoğu şey kaybedilir. Kaybettikçe kazanılır ve gelişilir. Azaldıkça çoğalır ve bir oldukça sonsuzlaşır. İnsan ruhunda giderek kendisiyle daha çok kucaklaşır.
Zihnin daireyi kırması terk etme isteğinin büyük çabasıyla mümkün olabilir. Aksi bir durum sahiplenmeye marazi şekilde yapışma ve benliği şahlandırma ve dairede ‘isteyerek değişmedikçe’ asılı kalma anlamını taşır. Bu anlam, zihni sahip olma hapishanesine kendisinin kapatmasıdır.
Büyük yanılgı nerede olabilir? Güzel soruya doğru yanıt gerek!
❗️İnsan değişmeyi bilmedikçe dairesel döngü sonsuza dek devam edecek.
Sadece bir şekilde mi ve sadece bir tane mi? Zannedildiği gibi olmasa gerek. Sonsuzluğunun tohumu tek bir şekilde seyretmeyecek. Öyle değil! İş yanılsamaların yanılttığından çok çok daha farklı! Sonsuzluğunun doğurduğu büyük canlı bu şekilde anlaşılmamalı. Artık kendisinin farkına varmalı.
❗️Fark etmek, anlam, bilgi ve varlığın kendisini keşfi!
İnsanlar niçin boş zaman bulamazlar ki? Her nedense bir türlü bilinemez! Bilmek istenmez! İstemek istenir bu illüzyonda. İstemek serbesttir. Sahip olma durumu ise amaç! Zihinlerdeki yanılsama kralları fark etseniz de fark etmeseniz de çırılçıplak!
- Yazar: Türker ERCAN Sayı 78 Mart 2012
- 🐚
Basınç farkının rüzgâr şiddetine etkisi Basınçlar ve Hava Durumu İlişkisi Deniz meltemi (gündüz) ve Kara meltemi (gece) Dağ meltemi (gece) ve Vadi meltemi (gündüz) Fön rüzgârı. Azoik nedir ? https://youtube.com/shorts/JYfnv-s431w?si=FblCgtQ9DNTSaq0V
&
- Uruk döneminde Sümer şehirlerinin dağlık bölgelerden yakalanan köle işgücünden faydalanmaya başladığı oldukça kesindir ve en eski metinlerde işçi olarak yakalanan kölelere dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Bu Uruk uygarlığına ait eserler ve hatta koloniler, Türkiye'deki Toros Dağları'ndan batıda Akdeniz'e ve batı İran'a kadar uzanan geniş bir alanda bulunmuştur.Alpin orojenezle oluşan dağ kuşakları
Alp orojenezi ile oluşan dağlar aynı zamanlarda oluşan Himalaya Dağlarını da içerecek şekilde Alp-Himalaya Orojenezi şeklinde de ifade edilir. Sistemin içinde şu dağlar yer alır: Atlas Dağları, Rif Dağları, Betik Dağları, Cantabria Dağları, Pireneler, Alpler, Apenin Dağları, Dinar Alpleri, Pindos Dağları, Karpatlar, Koca Balkan Dağları, Toros Dağları, Doğu Anadolu Dağları, Kafkas Dağları, Elburz Dağları, Zagros Dağları, Hindukuş Dağları, Pamir Dağları, Karakurum Dağları, Himalaya Dağları.Alp orojenezinin oluştuğu alan Tetis Okyanusunun bulunduğu alandır. + Toros Dağları ya da kısaca Toroslar, Türkiye'nin Akdeniz kıyılarına paralel olarak, Teke Yarımadası'ndan Suriye'ye, hatta iç kesimlere de uzayarak Irak sınırına varan, içinde birçok sıradağı da barındıran bir dağ zinciridir.Toroslar Kuzey Anadolu Dağları gibi III. jeolojik zamanda Alpin Orojenezi ile oluşmuştur. II. jeolojik zaman boyunca Tetis Okyanusu'nun tabanında bulunan arazi tortul maddelerle dolmuşturBinboğa Dağları
Binboğa Dağları Akdeniz Bölgesi içinde Orta Toroslarda yer alan ve 4. Zaman'da oluşmuş dağlardır. Binboğa Dağları Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgeleri arasında kalır.Anadolu Diyagonali üzerindeki dağlarda hem İran-Turan hem de Akdeniz bitki bölgesi türleri görülür. 967 bitki türü belirlenmiştir. Bitki türlerinin %38', İran-Turan, %11'i Akdeniz, %1,5'i Avrupa-Sibirya bitki bölgesine aittir. 2000 m yükseklikten sonra endemizim oranı yüksektir. Dağ üzerinde az miktarda meşe ve ardıç orman kalıntıları vardır. Binboğa Dağları üzerinde yarı göçebe hayvancılıkla bağlantılı yaylacılık faaliyetleri yapılmaktadır.Yaylaya çıkanların süt işlemede kullanmasından dolayı bitki örtüsü tahrip olmuştur. Yayla alanlarını bitki örtüsü dağ çayırları ve Antropojen bozkırdır.Orta Toroslar, kabaca Mersin-Antalya sınırından başlayarak kuzeydoğu yönünde Binboğa Dağlarına kadar devam eder.Güneydoğu ToroslarGüneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ve Kuzey Mezopotamya'nın coğrafi olarak kuzey sınırını oluşturur. Dicle Nehri kaynağını bu kısımdan alır.
Güneydoğu Toroslar'ın batı sınırı, Ceyhan Nehri vadisinden, Ahır Dağı ve Engizek Dağı ile başlar.Bey Dağları, Hazarbaba Dağı, Maden Dağı, Mastar Dağı, Akdağ, Akçakara dağları, Muşgüneyi Dağları, İhtiyarşahap Dağları ile Hakkâri yöresine ulaşır.
Hakkâri civarında Türkiye'nin yüksek dağları bulunur. Şırnak-Şemdinli arasında 3000–4000 m yüksekliklere ulaşan, geçit vermez sarp ve keskin zirveli dağlar bulunur: Karadağ, Sat Dağı, Buzul (Cilo) Dağları, Karadağ (Hakkâri kuzeyinde), Sümbül Dağı, Samur Dağı, Altın Dağı, Serdolusu Dağı, Tanintanin Dağları. Bu dağlar birbirine paralel dizilmiştir.Toroslar üzerindeki polyelerin çoğunluğu Orta ve Batı Toroslar üzerinde, Isparta Açısı üzerinde bulunur.
Pliyosen
- 4.Dönem=
Pliyosen
Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.Eski adı Fars Körfezi'dir. Körfez kıyılarının Arap fetihleriyle ele geçmesi ve Arap denizcilerin Asya kıtasında koloniler kurabilecek kadar gelişmesi sonucu aynı ismin Arapça telaffuzu olan Halic-î Fersî tanımı doğmuştur.iç denizin Irak kıyılarında Şattülarap'ın ağzından başlayarak Hürmüz Boğazı çıkışına kadar olan uzunluğu 975 km, en geniş yerinde eni ise 370 kilometredir. Esasen sığ olan körfez bölgesinde Fırat, Dicle ve diğer nehirlerin taşıdıkları kum ve çamurlar da gittikçe denizi doldurmakta ve özellikle kuzey kıyılar güneye doğru ilerlemektedir. Önceleri bu kıyıların çok daha yukarıda oldukları ve Fırat ile Dicle'nin ayrı yerlerden denize döküldükleri bilinmektedir. Nehir sularının azlığı ve aşırı buharlaşma dolayısıyla körfezin suyu oldukça tuzludur.Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilirken yine dünya petrol rezervlerinin üçte ikisi de bu bölgede bulunmaktadır. Petrol zenginliğine ilave olarak Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerde bol miktarda doğal gaz da çıkmaktadır.Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.Umman Denizi, Hint Okyanusu'nun bir bölümüne verilen addır. Doğusunda Hindistan, kuzeyinde Pakistan ve batısında da Umman Körfezi, Arap Yarımadası ve Aden Körfezi, yer alır.Umman Körfezi üzerinden Basra Körfezi'ne, Aden Körfezi üzerinden de Kızıldeniz'e bağlanır.Orta Doğu, Afrika, Hint Yarımadası arasında bağlantı sağlayan Umman Denizi eski çağlardan itibaren ticaret yollarının önemli bir parçası olmuştur. Süveyş Kanalı dolayısıyla Avrupa ile Hindistan arasındaki deniz yolunun önemli bir parçasıdır.
Hürmüz Boğazı (Arapça: مضيق هرمز - Madîk Hürmüz, Farsça: تنگه هرمز - Tange-ye Hormoz), Umman Körfezi ile Basra Körfezi'ni birbirine bağlayan boğazdır. Boğaz, Avesta'da adı geçen iyilik tanrısı Hürmüz'ün adını almıştır.Boğazın kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman toprakları bulunur.Boğazın kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman toprakları bulunur. Genişliği 33 ila 95 kilometre kadardır. Qeshm, Hürmüz ve Hengam adalarını içerir ve özellikle Basra Körfezi'ndeki çeşitli limanlardan toplanan petrol, tankerler aracılığıyla bu su yolunu kullanarak dünyaya taşındığı için büyük stratejik ve ekonomik öneme sahiptir.
Hürmüz Boğazı bir "dar nokta" olarak kabul edilir. Çünkü sular, boğazın genişliği boyunca petrol tankerleri için yeterince derin değildir. Derinliği Musandam Yarımadası'nın yakınında en fazladır ve kuzeye İran kıyılarına doğru ilerledikçe incelir. 2026 İran Savaşı dahilinde Boğaz, İran tarafından fiilen kapatıldı; Devrim Muhafızları geçmeye çalışacak her gemiye saldırılacağını bildirdi.
Zagros Dağları ya da Zağros Dağları; İran, Kuzey Irak ve Güneydoğu Türkiye'de uzanan geniş bir sıradağdır. Sıradağlar, İran'ın kuzeybatısında başlar, ülkenin batı sınırı boyunca ilerler ve güneydoğu Türkiye ile kuzeydoğu Irak'ın büyük bir bölümünü kapsadıktan sonra güneydoğu yönünde Basra Körfezi'ne kadar uzanır. Bu hat boyunca Ermeni Yaylaları'nın güney kesimlerini, İran'ın batı ve güneybatı platolarının tamamını içine alan Zagros Dağları, Hürmüz Boğazı'nda son bulur.Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir),Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı. Bu kule Latin haçlılarınca Dördüncü Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Vikingler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizanslılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204'te 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453'te Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayrimüslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça halic sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.
Haliç yunusu ya da Tucuxi (Sotalia fluviatilis) Amazon havzasındaki nehirlerde ve Güney Amerika'nın kuzey ve doğu kıyılarında denizlerde bulunan bir yunus türüdür. "Tucuxi" (telaffuzu: tu-ku-şi) adı Tupi dilindeki tuchuchi-ana sözcüğünden türetilmiştir ve türün genel adı olarak kullanılmaktadır. Amazon nehir yunusu gibi gerçek nehir yunusları ile benzer coğrafi bölgelerde bulunmasına rağmen haliç yunusu genetik olarak nehir yunuslarına benzememektedir ve deniz yunusları (Delphinidae) familyasında yer almaktadır.Nehirde yaşayan haliç yunusları Amazon Nehri ve kolları boyunca yaşar ayrıca Peru, güneydoğu Kolombiya ve doğu Ekvador'da bulunur.Haliç Köprüsü, İstanbul'da Haliç üzerinde bulunan köprülerden biridir. Ayvansaray ile Halıcıoğlu arasında uzanır.&Pliyosen, yaklaşık 5.3 milyon yıl öncesinden 2.5 milyon yıl öncesine dek süren üçüncü jeolojik çağın (Tersiyer) son dönemi.Pliyosen faunası Miyosenden çok farklı değildi. Günümüz memelilerinin tüm takım ve aileleri ortaya çıkarken; pek çok soyu tükenmiş cins de bu dönemde yaşar. Boynuzlular yaygınlaşıp, baskın memeli grubu olur. At, gergedan, fil, tapir ve develerin sayısı azalırken; kemirgenler, özellikle yer sincapları ve kunduzlar sayıca artar. !!! Tek toynaklı at ilk kez ortaya çıkar.Kılıç dişli kaplanlar, köpekler, gelincikler dönemin etçilleriydi. Armadillo, yer tembel hayvanı, oposum ve Phoruscorid kuşlar güneyden kuzeye göçerler. Kedi, köpek, ayı, at, mastodon ve başka hayvanlar da kuzeyden güneye göçer. Bu, özellikle güneyin keseli yırtıcıları için, bir felaket olur.(((( Preri, ekologlar tarafından benzer ılıman iklimlere, ılıman yağışlara ve baskın bitki örtüsü tipi olarak ağaçlardan ziyade otların, bitkilerin ve çalıların bir bileşimine dayanan ılıman otlakların, ovaların ve çalılık biyomlarının bir parçası olarak kabul edilen ekosistemlerdir.))))Bu dönemin en önemli olaylarından biri, yüksek primatların -ilkin insanlar da dahil- ortaya çıkmasıdır. Afrika'da savanların yaygınlaşması bazı maymunların ağaçlardan düzlüklere inmesine ve açık alanlara yayılmasına yol açar. İnsansılar (hominidler), Kuzey-Doğu Afrika'nın Rift vadilerinde Erken Pliyosende ortaya çıkar. Boynuzlularla birlikte yayılmaya başlayan Australopithecine insansılar, Etiyopya ve Tanzanya'ya, oradan da Afrika'nın büyük bölümüne yayılır.Devam etmekte olan daralma ve kalınlaşma, Türkiye-İran platosunda Pliyo-Kuvaterner'de Tibet tipi yaygın bir volkanizmanın gelişmesine neden olmuştur. Aynı sürede Arap platformu üzerinde bir ön ülke kıvrım şarıyaj halinde, kenar kıvrımları gelişmiştir. Bunların oluşumu Bitlis-Zagros kenet kuşağı boyunca gelişen Miyosen çarpışmalarıyla ilişkilidir. Çarpışma Arap platformu üzerinde iki impaktojenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlar Akçakale grabeni ve Karacalıdağ kalkan tip volkanıdır. Ege'de tansiyonal rejim gelişmesine devam etmiş, Orta Anadolu'da yanal atımın etken olduğu bir ova rejimi yerleşmiştir.Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun günümüzdeki tektonik haritası, Batı Alp-Himalaya orojenik kuşağının yapılarını göstermektedir.Paleojen Dönemi, 43 milyon yıl sürmüş bir jeolojik dönemdir. 66 milyon yıl önce sona eren Kretase dönemi ile 23,04 milyon yıl önce başlayan Neojen dönemi arasındadır. Senozoyik Çağ'ın ilk dönemi, Fanerozoik'in onuncu dönemidir ve Paleosen, Eosen ve Oligosen dönemlerine ayrılır. Pliyosen (İngilizce: Pliocene) ismi İngiliz polimat William Whewell tarafından 1831'de türetilmiş bir isimdir.Pliyosen'deki fosiller, bir önceki dönem olan Miyosen'dekilere göre daha modern olduğu için "daha yeni" anlamına gelen Pliyosen terimi türetilmiştir. Bu terim "daha fazla" anlamındaki Grekçe πλείων (pleíōn) ve "yeni" anlamındaki Grekçe καινός (kainós) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Grekçe kainos kelimesi jeoloji terimlerinde Fransızcada -cène olarak, İngilizcede -cene ve Türkçede -sen olarak karşımıza çıkar. Son 4 çağın isimleri ve bu isimlerin literal çevirileri şöyledir; Miyosen ("daha az yeni") - Pliyosen ("daha yeni") - Pleyistosen ("en yeni") - Holosen ("tamamen yeni").Kızıldeniz ve Doğu AfrikaKuzey Neotetis boyunca dalma bölgesinden kaynaklanan genişlemeli gerilimler, Afrika ile Arabistan arasında yarık oluşmasına ve Eosen sonlarında Aden Körfezi'nin oluşmasına neden oldu. Batıda, Oligosen başlarında, Afar manto tüyünün Afrika litosferinin tabanına çarpmasıyla birlikte Etiyopya, kuzeydoğu Sudan ve güneybatı Yemen'de sel bazaltları püskürdü. Güney Kızıldeniz'deki yarıklar Oligosen ortalarında, Kızıldeniz'in orta ve kuzey bölgelerinde ise Oligosen sonlarında ve Miyosen başlarında başladı.Flora ve faunaKretase-Paleojen yok oluş olayından sonra tropikal taksonlar daha yüksek enlemlerdeki taksonlara göre daha hızlı çeşitlendi ve bu da önemli bir enlemsel çeşitlilik gradyanının gelişmesine neden oldu.Memeliler bu dönemde hızlı bir çeşitlenmeye başladı. Kuş olmayan dinozorların sonunu getiren Kretase-Paleojen yok oluş olayından sonra, memeliler birkaç küçük ve genelleştirilmiş formdan şu anda gördüğümüz modern çeşitlerin çoğuna doğru evrimleşmeye başladı. Bu memelilerin bazıları karaya hakim olan büyük formlara evrimleşirken diğerleri deniz, uzmanlaşmış kara ve hava ortamlarında yaşama yeteneğine kavuştu. Okyanuslara uyum sağlayanlar modern balinalar ve deniz inekleri oldu; ağaçlara uyum sağlayanlar ise insanların da ait olduğu grup olan primatlar oldu.Miktofitler ilk olarak Geç Paleosen veya Erken Eosen'de ortaya çıktı ve Eosen ve Oligosen'in büyük bir kısmı boyunca, Oligosen'in sonundaki sıcak iklim aralığında açık okyanusa doğru yayılmadan önce kıta sahanlığı denizleriyle sınırlıydı.
Oligosen'deki belirgin soğuma, büyük bir çiçek değişimine neden oldu ve bu süre zarfında birçok mevcut modern bitki ortaya çıktı. Artemisia gibi otlar ve otlar, azalmaya başlayan tropikal bitkiler pahasına çoğalmaya başladı. Dağlık alanlarda iğne yapraklı ormanlar gelişti. Bu soğuma eğilimi, büyük dalgalanmalarla, Pleistosen döneminin sonuna kadar devam etti. Bu çiçek değişimine dair kanıt, palinolojik kayıtlarda bulunmaktadır.
Pliyosen - VikipediKronoloji −70 —–−65 —–−60 —–−55 —–−50 —–−45 —–−40 —–−35 —–−30 —–−25 —–−20 —–−15 —–−10 —–−5 —–0 —2023 itibarıyla Senozoyik'in Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na göre alt bölümleri.[Anadolu Diyagonali üzerindeki dağlarda hem İran-Turan hem de Akdeniz bitki bölgesi türleri görülür. 967 bitki türü belirlenmiştir. Bitki türlerinin %38', İran-Turan, %11'i Akdeniz, %1,5'i Avrupa-Sibirya bitki bölgesine aittir. 2000 m yükseklikten sonra endemizim oranı yüksektir. Dağ üzerinde az miktarda meşe ve ardıç orman kalıntıları vardır. Binboğa Dağları üzerinde yarı göçebe hayvancılıkla bağlantılı yaylacılık faaliyetleri yapılmaktadır.Yaylaya çıkanların süt işlemede kullanmasından dolayı bitki örtüsü tahrip olmuştur. Yayla alanlarını bitki örtüsü dağ çayırları ve Antropojen bozkırdır.Samuel Noah Kramer, "Tarih Sümer'de Başlar" kitabında; İran'dan gelen göçebeler ve Samilerin karışımı olan bir köy kültürü ile Sümer tarihinin başladığını yazıyor. - &
- Bay BiyografisizSanırım tam manasıyla değil. Bunun için delilim de eskiden kilise olan camiler. Eskiden kiliseler Kudüs e dönecek şekilde yapılıyordu. Birçoğunun kıbleye dönebilmek adına halı vb şeyler düz değil çapraz döşenmiş.
- XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
YARBAY J. SHİEL’İN BİTLİS YOLCULUĞU, 1836

Bu çeviri, Londra Kraliyet Gezginler ve Araştırmacılar Derneği üyesi olan Britanyalı yarbay J. Shiel’in, Tebriz’den – Süleymaniye’ye gerçekleştirdiği seyahatin anıları kaynak alınarak yapılmıştır. Van ve Bitlis’ten geçerek Süleymaniye’ye giden Shiel, tüm izlenimlerini ‘Notes on a Journey from Tabríz, through Kurdistán, via Ván, Bitlís, Se’ert and Erbil to Suleímániyeh, in July and August, 1836’ adlı başlığı ile yayımlamıştır.
Seyyahın bu anlatımı, 1838 yılında Londra Kraliyet Coğrafya (Gezi) Derneği Dergisi’nde yer almıştır. Çeviri, Shiel’in notlarının Bitlis bölümünü kapsamaktadır ve aslına sadık kalınarak çevrilmiştir.
Derleyen ve çeviren: Baran Zeydanlıoğlu
Bitlis
25 Temmuz 1836: At sırtında 12 saat ve 56 kilometrelik bir yolculuktan sonra göle yakın ve meyve bahçeleriyle çevrili Bitlis’e ait Almaliyah (Han Elmalı) köyüne vardık. Bu ülkelerde çok olağan olan misafir konaklaması geleneğine burada da tabi kaldık, ki bu gelenek Fars ülkesinde yok ancak buralarda çok yaygın. Öyle ki Van’dan Bitlis’e kadar 4 tane konak yeri vardı. Seyahatimizin güzergahı sırasında dikkat çeken şey, yol boyunca dağların sessizliğini bozacak ne kervanların, ne yolcuların, nede tek bir Derviş’in dahi olmamasıydı.
Tıbbi tedavinin Kürdistan’daki pratik uygulaması sanki biraz şiddet içeriyor olsa gerek ki, yanımdaki refakatçi Kürt, sıtma geçiriyorcasına birden bire soyunup göle atladı. Bu kaba davranış buradakiler için normal olabilir belki ancak Müslüman toplumlarda böyle yapılmaz, ki ayrıca kendisinin bu şekilde abdest alma girişimi atların yüklenmesi işini de pek pozitif etkilemedi.
26 Temmuz 1836: Atlarımızı sabah 5 civarı yükledik ve Bitlis’e 5 saat 32 kilometrelik yolculuktan sonra vardık. 5 kilometrelik Han Elmalı Vadisini, gölü arkamızda bırakarak ve yükseklere tırmanarak geçtik ve diğer ucunun Muş’a kadar olduğu söylenen bir ovaya ulaştık. Yolculuğumuzun 13. kilometresinde bizden sadece 4 km uzaklığında ve kuzey yönünde olan Demir-Dağ ve Nemrut dağlarıyla karşı karşıyaydık. Uzaktan çok heybetli görünen bu dağların yaklaştıkça o heybetleri kayboluyordu. Güzergahımız sırasında aniden önümüze çıkmışlardı sanki. Biz daha sonra güney istikametine yöneldik ve içinden ismi Bitlis Suyu olan bir derenin aktığı geniş bir geçite vardık. Bu Bitlis Suyu’nun kaynağı Demir Dağ’daymış. İnişli bir şekilde 16 km yol alarak Bitlis şehrine ulaştık.
Bizi valinin* (Bitlis Beyi) evine yerleştirdiler. Şehrin bir kısmını gören bir tepenin üstünde, büyük avlulu, taştan yapılmış, dikdörtgen şeklinde kocaman bir binaydı bu ev. Bir Kürd olan vali Şerif Bey yerinde değildi. Reşit Paşa’ya gittiğinden valinin eşi iki küçük oğullarını bana ‘hoş geldin’ demek için göndermişti, ki oğulları büyük nezaket ve saygı içerisinde bu görevlerini yerine getirdiler. Bu tür davranışlar Asya’daki üst sınıf ailelerin çocuklarında çok sıkça görülen bir şeydir.
* (Seyyah burada “vali” derken, şehrin hükümdarı olan Bitlis Beyi’ni kastetmektedir)
Şerif Bey’in konağı, eğer mobilya olarak ele alınacaksa, o kadar da ahım şahım bir durumda değildi, ancak asaleti ve gücü yansıtıyorlardı. Belki de zaten Şerif Bey’in de tek önemsediği şey buydu. Bahçeyi çevreleyen 5 metre yüksekliğindeki veranda, yerdeki taşların üzerini kaplayan halıların eşliğinde, bir çok odası olan evin içine çıkıyordu. Enderun veya Haram, yani konağın iç kesimleri, bir Müslümanın en konforlu ve özel yerleridir, ki orada kesinlikle rahatsız edilmezler.
Vali bey evde olmadığından haliyle bizler evdeki ahalinin, yani bayanların misafirleriydik ve bize yemek geldi. Aşçılık kötüydü. Geleneksel lor peyniri ve sarmısaklı yemekler ağırlıktaydı. Birde yağda pişirilmiş kaysı vardı.
Avluda eyerli ve sürmeye hazır birkaç at vardı. Gün boyu hep öyle beklediler. Akşamları eyerlerini indiriyorlarmış diye öğrendim. Nedenini sorunca ‘Kürdistan’da neyin ne zaman olacağını bilemediğinizden her şeye hazırlıklı olmanız lazım’ diye cevap verdiler. Anladım ki bu genel bir uygulamaymış burada.
Bitlis şehri çok ilginç ve dikkat çekici bir görünüme sahipti.
Doğuya açık ama batıya yüksek dağlarla kapalı olan geniş bir vadide konumlandırılmıştı. Evler şehrin ortasından geçenderenin sağlı sollu yamaçlarına dağılmış tepeler üzerine yapılmışlardı, ki bu yüzdende şehrin mimari görünüşü düzensiz bir form almıştı. Evler kare şeklinde kesilmiş kırmızı taşlardan , genellikle iki katlı olarak inşa edilmişlerdi. Sokağa bakan kendine has çizgili pencereleriyle bu evlerin mimarisinden dolayı, şehir bir Fars ülkesindeki şehirlerden ziyade, bir Avrupa ülkesi şehrine benziyordu. Van’daki sokaklar gibi burada da yuvarlak taşlar kullanılmış sokaklarda.
Evler ve bahçeleri, düzensiz bir şekilde tepelerin üzerine dağılmış olsalar bile, kapladıkları alan itibari ile şehrin tamamını kapsıyorlar ve her evin bahçe duvarları da sağlam bir kale gibiler. Şehirde 1500 hanenin olduğu söyleniyor ve bunların 500’ünde Ermeniler kalıyorlarmış ve genellikle kasap, manav, ve fırıncılarmış. Bu sınıfa ait olanları (Ermeniler’i) buradaki Sünni Müslümanlar dinsel anlamda ‘temiz/saf’ olarak algılarken, Fars ülkesinde bazen Müslümanlarla aynı dükkandan ekmek almalarına dahi izin verilmiyormuş. Diğer taraftan bir Türk hiç bir şekilde bir Hristiyan’ı selamlamak için ‘Selamın Aleyküm’ demezken, bir Fars tereddüt etmeden o şekilde selamlıyormuş.
Bitlis’te dört kervansaray, üç büyük ve 12 küçük cami, üç hamam, sekiz Ermeni ve bir Nasturi kilisesi mevcut. Bu çok eski oldukları söylenen büyük camilerin her birinin insanı hoş bir şekilde etkileyen yüksek minareleri var.
Şehirde kasaplar, fırınlar, demirciler, silah tamircileri, gümüşçülerden çokca var ve hatta bunların her birinden yirmi adet var şehirde. Buradaki ana üretim malı çizgili pamuklu kumaş ve şehir dışına satılan ana ürün ise tütün.
Bolca armut, elma, erik kayısı, üzüm, kavun, salatalık, marul, lahana, ve diğer sebzeler yetişmekte ayrıca.
İklim Tebriz’den daha serin burada ancak en son geçtiğim ülkeden daha sıcak.
Bitlis’te en dikkat çekici olan şey ise şehir merkezindeki, yaklaşık otuz metre yüksekliğinde bir kaya üzerine inşa edilmiş, yüz metre yüksekliğindeki tarihi kale. Duvarları son derece kalın ve içeri giriş sadece tek, dar bir geçit ile mümkün.
İç tarafı yaklaşık 120 metre civarında olan kalenin bu kısmı yıkılmış eski evlerin kalıntıları ile dolu şimdilerde.Dış cephesi birkaç burç ile güçlendirilmiş. Kale duvarının altmış metre yüksekliğinde taşların üzerine kazınmış Arapça bir yazıt var.Yaşlı bir adam hatırlayabildiği kadarıyla o yazıtda kalenin Muhammed Peygamber’den 500 yıl önce inşa edilmiş olduğunu yazdığını söyledi bana.
Bitlis’li kadınlar yüzlerini çok az gizleyerek yürüyorlar caddelerde. O burunlarına taktıkları çirkin hızma genellikle Fars ülkesinde olmayan ancak Hindistan’da sıkça rastlanılan Asya kökenli bir takı.
Sabah kahvaltısında ziyaretime çok muhterem yüzlü bir hoca geldi. Kendisi sulandırılmamış Rom içerken, Napolyon ve Kolumbus’dan konuştuk. Hoca yirmi yıl önce de bir İngiliz’in Bitlis’e geldiğini ve onunla sohbet ettiğini aktardı. Bu kişi Macdonald Kinneir’den başkası olamazdı. Hoca daha sonra kalktı ve kalkarken bana dua etti. Ayrıca ikamet ettiği Muş’a birlikte içmeye davet etti beni.
Bitlis toprakları Siirt’e ve Muş’a doğru oniki, Diyarbekir ve Van’a doğru dört saatlik mesafeye kadar uzanır. Saint Martin’in de Bitlis ile ilgili anlatımlarında ilgisini çeken ve bahsini ettiği tek şeyin, bu kentin hemen hemen her zaman Kürt Beyleri tarafından idare edildiği ve bu beylerin de hep ırklarının en uygar kişilerinden olduklarıdır.
27 Temmuz 1836 – İki rehberin eşliğinde, sabah saat 8’de Bitlis’ten yürüyerek ayrıldıkve buradakiler tarafından Bitlis Çay’ı olarak adlandırılan nehire indik. Önce nehrin sol yakasından geçtik ve sonra çok düzgün taş işçiliği ile yapılmış köprünün üzerinden nehrin diğer yakasına geçtik. Bu yol dere akıntısının oluşturduğu ve şimdiye kadar karşılaştığımız en dar ve kötü yoldu. Bu yol nehirden yüksekte ve oldukça dar bir yoldu. Öyle ki sanki bazen atların toynaklarının dahi basacak yeri yok gibiydi. Bazende yol boyunca varolan taşlardan dolayı 2 kilometreyi bir saatte katediyorduk. Yolculuğumuzun 8. kilometresinde bir ucu nehirde olan yolun ortasında dev bir kaya ile karşı karşıya geldik. Yolu bu kayanın üzerinden geçirmek yerine, kayayı ortasından delerek yol açmışlardı. 5m genişliğinde, 5m yüksekliğinde ve 6m uzunluğunda bir kayaydı bu. Kaya üzerinde herhangi bir yazıt göremediğimden kaya hakkında bilgi almak için rehberlerime sordum ve her zamanki hazir cevabı verdiler: ‘Allah bilir’….
Yolculuğumuzun 16. kilometresinde hem artan yokuşaşağı inişlerden, hem sıcaktan, hemde yorgunluktan dolayı yolumuz üstünde bulunan birkaç ceviz ağacının altında mola verdik. Benimle birlikte seyahat eden Fars katırcı birden bire şansına ve onu bu ülkeye getiren kaderine beddua etmeye başladı. Tamam onun yolculuğumuz sırasında dört sığırı telef olmuştu, ancak benim de iki atım ölmüşlerdi.
Uçurumlar, özellikle sol tarafımızdaki uçurum yüksek dağlarla çevriliydi, ki büyük olasılıkla bu dağlar Erdoz dağlarının devamı olsalar gerek. Rehberlerimizin Türkçeye olan ilgisizlikleri ve vurdum duymazlıkları, onlardan tabiat veya başka bir şey hakkında bilgi alabilmemizi imkansız kılıyordu.
Dağlarda meşe ağaçları vardı ve dere yatağı ceviz ağaçları , dut, ahududu, üzüm asmaları ve çeşit çeşit otlarlarla kaplıydı. Ancak tüm bu güzelliklerin tadını yorgunluk ve aşırı sıcaktan dolayı çıkaramadık. Seyahatimiz sırasında rehberlerimizi başka iki rehberle değiştirdik. Seneler önce buraları ziyaret etmiş Macdonald Kinneir’in kullandığı ve haklarında şımarıklık ve kabalıklarından şikayet ettiği rehberlerinin aksine bizimkiler çok uyanık, sosyal ve uygar rehberlerdi. Aynı zamanda da silahlıydılar. Yanlarında tüfek, hançer, kılıç ve üzeri sivri çıkıntılarla işlemeli kalkanları vardı. Tüfekleri; üzerinde, emniyet kilidinin yanında 5 cm yüksekliğinde iyi nişan almalarını sağlayan çıkıntının olduğu, beş-altı delikli bir modeldendi. Ülkenin dağlık coğrafyasından dolayı düzensiz süvari birlikleri yok ancak hem bu hemde diğer parça (Doğu) Kürdistan’da hemen hemen herkesin silahlı olmasından dolayı düzensiz piyadeler çok. Yolda yükleri tuz olan ve sekiz saatlik mesafede bulunan Şirvan’dan gelip Bitlis’e gitmekte olan bir katır kervanı ile karşılaştık. Bize şaşkın gözlerle bakıyorlardı. Çünkü Kürdistan’ın bu parçasında Farslıları hiç görmemişlerdi nede olsa. E onlar da haklıydılar, çünkü benim üstümdeki elbiselerimin hepsi o tarzdaydı ki görenler ‘ hey Acem oğlu nereye gidiyorsun ?’ diye hep soruyorlardı.
Yolculuğumuzun 20. kilometresinde, yolun karşı tarafında, yanında kervansarayı da bulunan harabe bir kale gördük. Bu kale kesilmemiş taş ve harç ile inşa edilmiş ve aynı zamanda burçları da olan eski bir yapıydı. Kale hakkında bilinen tek bilgi, ismi Kai Fenduk olan biri tarafından yapılmış olmasıydı. Bu kişinin de kim olduğu ve ne zaman yaşadığı ise bilinmiyordu.
25. kilometrede, taştan bir köprünün üzerinden nehrin sol yakasına geçtik. Nehir hem gür akıyordu hem de derindi, ancak 10 metreden daha geniş değildi. 32. kilometrede ise nehir batıya doğru akarken biz güneye yönelip yüksek bir dağa tırmanmaya başladık. Bu tırmanma en çok zaten takatsiz kalmış olan hayvanlarımızı yordu. Daha sonra Varhan bölgesine inerek aynı isimdeki bir köye, tamamıyla bitkin bir halde, akşam 8’ de ulaştık.
At sırtında 10 saat yol kat etmemize rağmen mesafe olarak 40 kilometreden fazla yol aldığımızı sanmıyorum. Ama bu mesafe dahi bizleri öylesine bitkin kıldı ki atların kendilerini toparlayabilecekleri bile şüpheli.
Buradaki iklim değişikliği okadar muazzamdı ki, civarda Hint mısırına dahi rast geldik. Geceleri evlerde varolan sıcaktan dolayı kilimlerimizi dışarıdaki ağaçların altına sererek uyuduk. Yakınımızda Reşit Paşa’nın kampından yeni dönen Bitlis valisi Şerif Bey de vardı. Bana lor peynirli, üzümlü ve hazmı zor olan bulgur pilavlı bir akşam yemeği gönderdi ve daha sonra beni görmek için ziyaretime geldi. Ziyaretinden anladım ki Reşit Paşa’yı görünce kendisine ülkesinin huzurlu olduğu ve bana çok iyi davrandıklarını iletmemi istiyordu.
Şerif Bey yirmibeş yaşlarında cesur bir Kürd idi ve esas dikkat çekici şey ise giyimiydi. Kısa sarı çizmeler, olağanüstü genişlikteki pantolonlar, değişik renklerden oluşan üst üste giyilmiş üç ayrı ipek ceketler, ki bir tanesinin kolları iki metre civarındaydı, ipek bel kuşağı ve her renkten oluşan ipekten kocaman bir sarık. Ayrıca bu kıyafetleri ek olarak, bir beyaz arap pelerini, kemerinde bir hançer, uzun tabancalar ve bir kılıç ile tamamlıyordu. Kürdistan’da kılıç genellikle kenarı arka tarafa gelecek şekilde taşınır ki Kürdler silahın en iyi bu metod ile çekildiğine inanırlar.
Bu giyim tarzı çok hoştu, yalnız çok şaşalı ve hemen hemen gücü yeten herkes tarafından taklit ediliyordu. Alt sınıflar kendi köylerinde dokudukları daha kaba yün kumaşlardan yaptıkları kısa ceket ve pantolonları giyiniyorlardı.
Ermeni köylülerin doğru düzgün bir elbise giydikleri söylenemezdi. Çünkü genellikle parça kumaş ve yamalardan oluşan ve nasıl giyinip çıkardıkları bir muamma olan bir kıyafet kullanıyorlardı. Ermeni kadınlar pantolon yerine, Farslı kadınların değimiyle ‘tek bacak pantolon’ giyiyorlardı, ki petticoat deyimi de oradan gelir. Ayrıca beyaz büyük bir başörtüsü de taşıyorlar, ki bunu ağızlarını kısmi olarak kapatmada da kullanıyorlardı.
27 Temmuz 1836 – Sabah saat 7’de Varhan’dan ayrıldık ve kısa bir sure sonra sol tarafımıza düşen, isminin Siirt Suyu veya deresi olduğunu öğrendiğim küçük bir nehire ulaştık. Bu nehri birkaç kez geçtik ve yolculuğumuzun 18.kilometresinde genişliği 23 m olan bu su, Bitlis Çayı’nın aksine sığ ve sakindi.
Yolda Siirt’e buğday ve tütün taşıyan bir kervanı geçtik. Pamuk tarlalarını ve sıcak rüzgarların bu pamuk tarlalarına nasıl estiğini gördük, ki ozaman anladık ki buradaki iklim Van’dan çok daha farklı. Yokuş aşağı, sarp ancak zor olmayan yollardan, dağların daha da ufak olduğu, ormanların daha da seyrekleştiği düz bir yerden geçtik. Yaklaşık 32. kilometrede, Kuzey-Kuzeydoğu yönünden gelip Güney-Güneybatı istikametine gidenleri gördük. Bunlar bizden Güneydoğu yönünde ve çok uzaklıkdaydılar. Bu insanlar hakkında kimse bir şey bilmiyordu ve tek bilinen onların Botan bölgesi içinde olduklarıydı.
At sırtında onbir saatlik bir yolculuktan sonra Siirt’e vardık.
SEYYAHLARIN GÖZÜYLE BİTLİS AHALİSİ VE GİYİM KUŞAMLARI, 1600 -1900
Bitlis çarşısının üzeri örgülü hasır halılar ve kuru dallarla örtülmüş dar sokaklardan oluşmakta. Tezgahlar çok zengin meyve ve sebze çeşitleri ile dolup taşıyor. Çeşit çeşit araç gereç, yiyecek içecekler ve diğer gereksinim bolluğu da göze çarpmakta. Çarşı her zaman olduğu gibi vilayetin her tarafından buraya gelen diğer Kürdlerin de oluşturduğu izdihamdan ibaret. Şehrin hemen dışında ikamet eden Siloki ve Nahali aşireti mensupları da var. Ertuşiler güneyden, Hasananlı ve Haydaranlı aşiretleri ise Van Gölü’nün kuzeyinden çarşıya alışverişe gelmişler. Bütün bunların hepsi de özel dokunan o geniş pantolonlara ve rengarenk olan şaşalı bel kuşaklarına sahipler. İşlemeli yelekleri ve keçeden dokuma omuzları kalkık siyah pelerinleri ile şehrin diğer ahalisi olan Süryani ve Ermeniler ile birlikte itişe kalkışa bu dar sokaklarda ticaret yapmaktalar’.
1899 sonbaharı Bitlis’e uğrayan İngiliz seyyah ve yazar Percy, çarşı merkezinde gördüklerini bu cümleler ile aktarıyor.
1889 yılında Bitlis ve kazalarının tüm etnik, dinsel, ekonomik ve kültürel envanterini çıkartan Cuinet, ’Bitlis Vilayeti Raporu’ bölümü ile tüm çalışmasını 1894 yılında yayımlamıştır. Bitlis ahalisi ve giyim kuşamları hakkında Cuinet şöyle yazmıştır:
‘Bitlis Vilayeti nüfusu iki ana unsurdan oluşmaktadır. Biri Müslümanlar, diğeri ise Hristiyanlar;yaniKürdler veErmeniler.
Bitlis Vilayeti’nin hemen hemen tüm güney kısmının nüfusunu Kürdler tek başlarına oluştururken, vilayetin geri kalan kuzey kısmını Ermeniler ile birlikte oluşturmaktalar’.
Kaynak: Londra Kraliyet Coğrafya Derneği Dergisi- sayfalar 70-76
Journal of the Royal Geographical Society of London
Coverage: 1831-1880 (Vols. 1-50)
Bitlisname.com kaynak gösterilmeden yayımlanamaz.
‼️Eski Asur başkenti Arrapha bölgesinde yer alan Kerkük, 5000 yıllık harabeleri üzerinde, Khasa nehri yanında yer alır.
Arrapha, MÖ 10 ve 11. yüzyıllarda Asurlular döneminde çok büyük bir öneme kavuşmuştur. Stratejik ve coğrafik önemi nedeniyle şehir, üç imparatorluk için adeta bir savaş meydanıydı; Asur imparatorluğu, Babil ve Med imparatorlukları, ki hepsi şehri belirli zamanlarda yönetmişlerdir.
Kerkük şehrini bina eden Asur Hükümdarı Sartnabal’ın (MÖ 800 yılında) bu şehre “Kerhsuluh” adını verdiği tarihî kaynaklarda rivayet edilmektedir.
Asurlulardan sonra Babil Devleti’nin bölgeye tamamıyla hâkim olduğu görülmektedir. Musul-Kerkük bölgesi Perslerin eline geçtikten sonra buraya çok kalabalık şekilde Pers nüfusu iskân ettirilmiştir.
Stratford Canning, göreve başlaması sebebiyle İstanbul Kaymakamı ile görüşürken (1808)⚠️İngiliz istihbaratçı Ely Bannister Soane'ın 1912 yılında kaleme aldığı kitapta anlattığına göre: "Kerkük, Türkmenleri, meyveleri ve ham petrolü ile ünlüdür, bunların hepsi bol miktarda bulunur. Kürdistan sınırlarının üç dilli kasabalarından biridir. Herkes tarafından Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşulmakta, ilk ve sonuncusu çarşılarda fark gözetmeksizin kullanılmaktadır. Kendisi bir Türkmen kasabası olup, güneyinde ve batısında göçebe Araplar, doğusunda ise Hamavand Kürtlerinin ülkesi bulunmaktadır. Burada Türk gücü çok belirgindir." Kerkük çok geniş bir şekilde yayılmış ve karışmış bir nüfusa sahiptir. Osmanlı döneminde şehir merkezi çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu, Kürtler de taşranın çoğunluğunu oluşturuyordu. Şehir özellikle 20. yüzyılda daha dramatik değişimler deneyimlemiştir. Kürtler, Türkmenler ve Araplar bu bölgeye dair sahiplik iddialarında bulunmakta ve iddialarını destekleyecek tarihi bilgi ve verilere sahip olmaktadırlar.
Soane , Kılık değiştirmiş Mezopotamya ve Kürdistan'a ve 1921 tarihli "Gurani Şiirinin Kısa Bir Antolojisi" kitabının yazarıydı .
III. "Kürt Dili II. Kürt Araştırmaları Tarihi" kitabından bir alıntı ( Kaynak: Encyclopædia Iranica ) :
İngiliz Kürt Araştırmaları ekolü 20. yüzyılın başında gelişti. Binbaşı Ely Banister Soane (1881-1923) 1902'de İran'a geldi. Farsça ve Kürtçe bilgisi o kadar iyiydi ki, birkaç yıl boyunca yerli bir Müslüman kılığına girerek Mezopotamya ve Kürdistan'ı geçmeyi başardı. Kürtçe gramer kitapları yayınlayan ilk Britanyalıydı: Kurmanci veya Kürtçe Dili Grameri (Londra, 1913) ve sonunda İngilizce-Kürtçe sözlüğü bulunan Temel Kurmanci Grameri (Bağdat, 1919).
"To Mesopotamia and Kurdistan in Disguise" by British Major Ely Banister Soane.EB Soane'dir ve "Mezopotamya ve Kürdistan'a Kılık değiştirmiş" (Small, Maynard & Co., Boston) adlı kitabında bilinmeyen dağa nasıl cesaret ettiğini anlatıyor. Kendini Avrupa'daki bir tatilden memleketi Şiraz'a dönen bir İranlı olarak tanıtan Soane'nin Farsça ve Kürt dilleri hakkındaki bilgisi o kadar dikkat çekiciydi ve "blöfünü" o kadar ikna ediyordu ki her yerde tuzağa düşürülüyordu. Aslında, Sir Richard Burton gibi, Mekke'den dönen birçok Hacı ya da Müslüman hacı tarafından anlatılıyor ve büyük bir nezaketle muamele görüyordu.
‼️ Uzun yıllar İngiltere’nin Ortadoğu politikasına yön veren etkili isimlerden olan “Glubb Paşa” lakaplı Sir John Bagot Glubb (1897-1986) Ortadoğu’nun, bilhassa da Basra Körfezi’nin İngiltere için öneminden bahsederken, bu bölge için “Arap koridoru” (Arabian corridor) kavramından bahsetmiştir.
Evliya Çelebi’nin de yukarıda bahsettiği ’yüzlerinde burka’ ifadesini diğer seyyahlar genellikle Bitlisli kadınların başlarından sarkan ipek şala iliştirilmiş bir tül peçe veya mendil olduğunu ve sadece yabancı bir erkek ile sokakta karşılaşınca yüzlerini örtmek için kullandıklarını yazarlar. Yoksa Bitlisli kadınların sokağa çıktıklarında yüzlerini gizlemediklerini çoğu seyyah dile getirmişleridir.Evliya Çelebi ile hemen hemen aynı dönemde ancak yaklaşık on sene sonra (1660-65) Bitlis’ten geçen başka bir seyyah ise Fransız tücar ve seyyah Jean Baptiste Tavernier’dir. Dünyaca ünlü bir mücevher ve değerli taş uzmanı olan bu seyyah, Paris’ten başlayıp Şark’a olan altıncı ve son yolculuğunda Bitlis’e uğrar ve dönemin en güçlü hükümdarlarından olan Bitlis’in Kürd hükümdarını yanında getirdiği değerli kumaş ve hediyeler ile kaledeki sarayında ziyaret eder. Ahalinin kumaşlara, özellikle de kırmızı renkli kumaşlara olan ilgisine de değinir seyyah. Ziyareti sırasında kaleye üç adet iner-kalkar köprü/kapıdan geçtiğini de aktaran Tavernier, şehre ve ahalisine dair şu izlenimlerini aktarır:’Kaleye girildikten sonra iki büyük avludan geçilip, Bey’in odalarının karşısına açılan daha küçük bir avluya geliniyor. Kaleye gitmek için çıkılan güzergah çok ürkütücü ve tehlikeli. Ancak güçlü atlarla çıkılabilmekte. Kaleye at sırtında sadece Bey’in kendisi ve komutanı çıkma hakkına sahip. Onların dışındaki ahali böyle bir imtiyaza sahip değil. Tepede kurulmuş olan bu şehir her iki dağa kadar yayılmış. Şehrin içinde bir adet ve şehrin dışında da bir olmak üzere, şehirde iki adet kervansaray (han) bulunmakta. Tüccarlar genellikle şehrin dışındaki kervansarayda konaklamayı tercih ediyorlar, dağlardan gelen ve şehrin içinden geçerek akan beş-altı dere taşınca, şehir merkezindeki kervansarayı su basabiliyor. Buranın güçlü beyi, ülkesinin saldırıya uğraması halinde 25 bin atlıyı meydana toplayabileceği gibi, emir vermesi halinde heran hazırda bekleyen ve ülkesinin çobanlarından (köylüler) oluşan hatırı sayılır sayıda piyade de mevcut.Bu Bey ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar, ki her ikisinin de menfaatine olur. Çünkü bu Bey, Halep’ten Tebriz’e, Tebriz’den Halep’e olan geçiş yolunu istediği zaman durdurabilir. Dağların biribirlerine çok yakın olmasından, bu geçitlerde on adam rahatlıkla bin adama karşı koyup buraları savunabilir.Tavernier ve Çelebi’den yaklaşık yüz seksen sene sonra 1836 tarihinde Bitlis’e uğrayan İngiliz yarbay Shiel bu konuda detaylı bir Bitlis ve ahalisi anlatımı kaleme almıştır. Bitlis’e uğrayınca şehrin hükümdarı olan Kürd Şerif Bey’in konağına da uğrayan Shiel, kendisinden önceki seyyahların anlatımlarına atıfta bulunarak ’Saint Martin’in de Bitlis ile ilgili anlatımlarında ilgisini çeken ve bahsini ettiği tek şeyin, bu kentin hemen hemen her zaman Kürd Beyleri tarafından idare edildiği ve bu beylerin de hep ırklarının en uygar kişilerinden olduklarıdır’ ifadesini kullanmıştır. Shiel’in anlatımından kısa bir kesit alacak olursak:’Şerif Bey yirmibeş yaşlarında cesur bir Kürd idi ve esas dikkat çekici şey ise giyimiydi. Kısa sarı çizmeler, olağanüstü genişlikteki pantolonlar, değişik renklerden oluşan üst üste giyilmiş üç ayrı ipek ceketler, ki bir tanesinin kolları iki metre civarındaydı, ipek bel kuşağı ve her renkten oluşan ipekten kocaman bir sarık. Ayrıca bu kıyafetleri ek olarak, bir beyaz arap pelerini, kemerinde bir hançer, uzun tabancalar ve bir kılıç ile tamamlıyordu. Bu giyim tarzı çok hoştu, yalnız çok şaşalı ve hemen hemen gücü yeten herkes tarafından taklit ediliyordu. Alt sınıflar kendi köylerinde dokudukları daha kaba yün kumaşlardan yaptıkları kısa ceket ve pantolonları giyiniyorlardı.Ermeni köylülerin doğru düzgün bir elbise giydikleri söylenemezdi. Çünkü genellikle parça kumaş ve yamalardan oluşan ve nasıl giyinip çıkardıkları bir muamma olan bir kıyafet kullanıyorlardı. Ermeni kadınlar pantolon yerine, Farslı kadınların değimiyle ‘tek bacak pantolon’ giyiyorlardı, ki petticoat deyimi de oradan gelir. Ayrıca beyaz büyük bir başörtüsü de taşıyorlar, ki bunu ağızlarını kısmi olarak kapatmada da kullanıyorlardı.Şehirde 1500 hanenin olduğu söyleniyor ve bunların 500’ünde Ermeniler kalıyorlarmış. Bunlar da genellikle kasap, manav, ve fırıncılarmış. Şehirde kasaplar, fırınlar, demirciler, silah tamircileri, gümüşçülerden çokca var ve hatta bunların her birinden yirmi adet var şehirde. Buradaki ana üretim malı çizgili pamuklu kumaş ve şehir dışına satılan ana ürün ise tütün.Bitlis’li kadınlar yüzlerini çok az gizleyerek yürüyorlar caddelerde. O burunlarına taktıkları çirkin hızma genellikle Fars ülkesinde olmayan ancak Hindistan’da sıkça rastlanılan Asya kökenli bir takı.Bize rehberlik eden Kürdlerin yanlarında tüfek, hançer, kılıç ve üzeri sivri çıkıntılarla işlemeli kalkanları vardı. Tüfekleri; üzerinde, emniyet kilidinin yanında 5 cm yüksekliğinde iyi nişan almalarını sağlayan çıkıntının olduğu, beş-altı delikli bir modeldendi’.Yarbay Shiel’den iki sene sonra yani 1838 yılı Haziran ayında Bitlis’e uğrayan başka bir seyyah da, Amerikalı rahip Horatio Southgate’dir. Erzurum üzeri Bitlis’e gelen Southgate, hem Şerif Bey’in kıyafeti hem de Bitlis ahalisinden karşılaştığı diğer şahsiyetlere de uzun ve detaylı izlenimlerini yazmıştır. Rahip Southgate’in aktardıklarından kısa kesitler:’Şerif Bey, şaşaalı Kürd kıyafetleri içerisinde odanın bir köşesinde oturmaktaydı. Bey’in üzerinde boydan boya beyaz renkte bir kıyafet ve başında da onlarca rengarenk şalın sarılması ile oluşturulmuş bir sarık vardı.Bey’in beni karşılama ve ağırlama tarzı, kendisinin ne kadar hür bir ruha sahip, bağımsız bir hükümdar olduğunun göstergesiydi. Bu ruh onun birisi tarafından atanmış bir validen ziyade, kendi toplumunu yönetme hakkına sahip bir lider, bir başkan havası yansıtmakta. Aynı ruh ve atmosfer Bitlis şehrinin ahalisinde de mevcut.Bitlis şehrinin ahalisi, Sultan hakkında kendilerine pek bir bilgi ulaşmadığı için kendi dağlarının arasındaki şehirlerinde ve kendi Bey’leri tarafından bir ülkeymiş gibi yönetilip yaşamaktalar.Buranın insanları iklimin ferahlığı ve insanların uzun ömürlü olmasıyla övünmekteydiler. Onlara hak vermek zorundayım. Çünkü burada geçirdiğim zaman içerisinde, gündüzleri öyle çok ölümcül sıcak yoktu ve geceleri ise, ki açık havada uyuyordum, sakin, huzurlu, ferah ve temiz bir havaya sahipti. Erkeklerin dinç ve sağlam dış görünüşleri ile, çocukların gürbüz ve sağlıklı görünüşleri de iklimin bir vergisiydi.Bitlis’te otuz iki camii ve sekiz medrese bulunmakta. burada iki bin Müslüman ve bin Hristiyan aile yaşamakta. Ayrıca bir kiliseleri olan elli Süryani aile de mevcut. Bitlis ahalisinin Türkiye’deki şehirlerin aksine, daha rahat neşe dolu ve şaşaalı bir tarzları vardı. Ayrıca ben Bitlis’teki Ermenilerin toplum içinde karşılaştıkları saygınlık ve gördükleri itibarı başka hiçbir yerde görmemiştim.Bir gün konak kaldığım Ermeni tüccarın evinin bahçesindeki asmalı çardakta otururken, avluya yaşlı koçer bir Kürd girdi. Üzerinde dağlarda yaşayan Kürdlerin kullandıkları geleneksel silahlar ve kıyafet vardı. Bitlis’te karşılaştığım başka ilginç bir karakter de, evinde konak kaldığım ev sahibinin yanında çalışan bir Yezidi idi.4 Temmuz sabahı Bitlis’ten ayrılırken, bana yolculuğum boyunca eşlik edecek Kürd sabah erken geleceğini söylemiş olmasına rağmen, öğlene doğru geldi. Üzerinde geleneksel Kürd giysileri vardı. Keçeden bir başlık ve Avrupalıların kıyafetine benzeyen, ancak bu çok daha geniş olan çizgili bir pantolon giymişti. Böyle modern tarzda bir kıyafeti Kürdistan’ın bu dağları arasında görebileceğimi hiç sanmıyordum ve çok afallamıştım ilk başlarda. Ancak daha sonra öğrendim ki bu tarz kıyafetler buralarda çok yaygın ve normalmiş’.Rahip Southgate, Bitlis’ten ayrılırken denk geldikleri hacı karşılama merasimine değiniyor. Şehrin sosyolojik yapısı tarihçesi ve Bitlis şehir kültürü açısından çok önemli olan bu gözlemini şöyle kaleme almış rahip:’Sokaklar kadınlı erkekli kalabalıklarla doluydu. Biz kalabalığın bizim şehirden ayrılmamızla alakalı bir şey olduğunu düşünürken, öğrendik ki Mekke’den gelecek hacıların şehre girişleri haber alındığından, ahali onları karşılamak için yerlerini almak için toplanıyormuş. Batıda böyle bir karşılama olsa herkes ayakta ve hareket halinde yol kenarına sıralanıyorken, burada herkes yol boyunca oturmuş, ya birbirileri ile konuşuyor yada tütün içiyorlardı. Türkiye şehirlerindeki Hristiyanların böyle bir karşılamada yer almadığı gibi, genellikle o şehirlerdeki Müslümanlar büyük bir heves ve merak ile bu tür karşılamalarda yer alırlar. Ancak Bitlis’te durum çok farklı. Çünkü Müslümanlar kadar hemen hemen şehrin Hristiyanları da ilgi ve merak ile hacıları karşılamak için yerlerini almış bekliyorlar. Bu durum benim burada gözlemlediğim gibi, Bitlis’in bu iki toplumunun birbirileri ile ne kadar yakın ve samimi olduklarının bir ispatı idi’.Bitlis Vilayeti de dahil, Osmanlı’nın tüm vilayetlerini gezmiş ve devlet adına resmi araştırmalar yapmış olan Fransız Cuinet’in raporları da çok teferruatlıdır.♻️TAVERNİER 1660’LARDA BİTLİS VE TATVAN’DAN GEÇERKENBitlis beyi ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran Şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar. Sultan’ın (Osmanlı) ve Şah’ın (İran) sınırları boyunca topraklara sahip olan ve buradaki dağlarda güvende olan Kürdistan Beyleri, bir tür özel derebeyleri gibiler. Bunlar ne Sultan’dan ne de Şah’tan korkarlar’ – Jean-Baptiste TavernierFransız seyyah ve mücevher tüccarı olan Jean-Baptiste Tavernier, 1632 – 1668 yılları arası Fransa’dan başlayarak bir çok doğu ülkesine toplamda altı seyahat gerçekleştirmiş. Seyahatlerinin tümü üç ayrı kitap olarak “Le Six Voyages de J B Tavernier en Turquie en Perse et aix Indes“ adı ile 1675’den itibaren birkaç defa Fransızca ve İngilizce olarak basılmıştır.Bu çeviri İngiliz yazar John Philips’in 1678’de İngilizce olarak yayımladığı ‘The Six Voyages of John-Baptista Tavernier’adlı eserinin Bitlis, Tatvan ve kısmen Van anlatımını kapsamaktadır. Anlatım, seyyahın Halep’ten Tebriz’e gidiş güzergahını Birecik, Urfa, Nusaybin, Mardin, Diyarbekir, Bitlis, Tatvan, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Süphan, Muradiye ve Van istikametinden geçişini aktardığı bölümdedir.Tavernier’in Bitlis’te ziyaret ettiği Bitlis Prensi’nin ünlü Kürd hükümdar Şerefxanê Bedlisi’nin torunu Abdal Han mı yoksa Abdal Han’ın çocuklarından Ziayeddin veya Bedreddin mi oldukları konusu henüz tam olarak açığa kavuşmuş değildir. Çünkü Fransız seyyah Tavernier’in kesin olarak hangi sene Bitlis’ten geçtiği de bilinmemektedir. Bazı araştırmacı ve yazarlar Evliya Çelebi anlatımları ile seyyahın anlatımlarını kıyaslayarak ‘1655’ deseler de, yazarın Bitlis anlatımının seyahatinin altıncı ve en son kısmında bulunması ve o bölümü de ‘bahar 1664’ ile başlatması karışıklıklara neden olmaktadır. Eğer son seyahatinde Bitlis’ten geçtiğini varsayacak olursak, tarih Mart 1665 olması gerekmektedir, ki seyyah Van’a geçtiğinde yılın ayının Mart olduğunu belirtiyor. Ancak seyyahın Doğu’ya toplamda altı sefer yaptığı bilindiğinden, Bitlis’ten sadece tek sefer geçmediği de rivayet olunduğundan ötürü, çeviri başlığı için ‘1660’lar’ seçilerek, Bitlis Beyi’nin ismine de yer verilmemiştir.Şahsi kanaatim Tavernier’in karşılaştığı Bitlis Beyi’nin Kürd Abdal Han’dan başkası olmadığıdır.Derleyen ve çeviren: Baran ZeydanlıoğluIII. Bölüm – Halep’ten Diyarbekir ve Van üzeri Tebriz güzergahı Çok kötü bir kervansaraya sahip olan Koşahan’dan sonra Karahan’a geliniyor. Bu noktadan itibaren, Bitlis’e kadar dereler ile dolu olan dağlar arasına giriliyor. Karahan sonrası ise, ülkenin bir Beyi veya prensine ait olan şehir Bitlis’e geliniyor. Bu Bey ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar, ki her ikisinin de menfaatine olur. Çünkü bu Bey, Halep’ten Tebriz’e, Tebriz’den Halep’e olan geçiş yolunu istediği zaman durdurabilir. Dağların biribirlerine çok yakın olmasından, bu geçitlerde on adam rahatlıkla bin adama karşı koyup buraları savunabilir.Halep’ten Bitlis’e doğru yol alırken, şehre yaklaştığınızda sağlı sollu derelerin olduğu, sarp ve yüksek dağları aşarak, iki mil boyunca süren ve her iki tarafı da kayalardan kesilerek yapılmış, sadece tek bir devenin geçebileceği yollardan geçmek zorundasınız. Bitlis şehri, biribirine eşit mesafede yer alan iki yüksek dağın arasında, aynı Montmarte Tepesi (Paris’te) gibi bir tepe üzerinde kurulmuş. Sarp ve kelle şekeri şeklinde olan bu tepeye, ancak döne döne çıkılabilmekte. Tepenin yukarısında ise büyük bir düzlük mevcut ve kale de bu düzlükte çok sağlam yapılmış. Kaleye girişler ise iner-kalkar üç köprü ile mümkün. Kaleye girildikten sonra iki büyük avludan geçilip, Bey’in odalarının karşısına açılan daha küçük bir avluya geliniyor. Kaleye gitmek için çıkılan güzergah çok ürkütücü ve tehlikeli. Ancak güçlü atlarla çıkılabilmekte. Kaleye at sırtında sadece Bey’in kendisi ve komutanı çıkma hakkına sahip. Onların dışındaki ahali böyle bir imtiyaza sahip değil. Tepede kurulmuş olan bu şehir her iki dağa kadar yayılmış. Şehrin içinde bir adet ve şehrin dışında da bir olmak üzere, şehirde iki adet kervansaray (han) bulunmakta. Tüccarlar genellikle şehrin dışındaki kervansarayda konaklamayı tercih ediyorlar, dağlardan gelen ve şehrin içinden geçerek akan beş-altı dere taşınca, şehir merkezindeki kervansarayı su basabiliyor. Buranın güçlü beyi, ülkesinin saldırıya uğraması halinde 25 bin atlıyı meydana toplayabileceği gibi, emir vermesi halinde her an hazırda bekleyen ve ülkesinin çobanlarından (köylüler) oluşan hatırı sayılır sayıda piyade de mevcut. Bitlis Beyi’ni ziyaret için yanına çıktım. Kendisine hediye olarak da beraberimde biri altın işlemeli diğeri de gümüş simli iki adet saten kumaş götürdüm. Ayrıca, genellikle Türklerin kullandığı ve tepesi gümüş işlemeli olan çok değerli iki de başlık. Bunların yanında kırmızı ve gümüş desenli iki adet beyaz mendil. Bey’in geleneklerden olan ve benim için istettiği kahveyi beklerken, Halep’in Paşa’sının ulağı Bey’in huzuruna çıktı. Ulak Paşa’sının Bitlis Beyi’ne sığınmış olan ve Kandiya savaşında tutsak aldığı, üç bin taca (para) mal olan Fransız cerrah kölesinin kendisine iade edilmesini talep ettiğini iletti. Sığınmanın ne anlama geldiğini iyi bilen Bey, ulağı hiç alışık olunmayan sert bir şekilde tersleyerek, Fransız’ı kimseye iade etmeyeceğini, karşısından yıkılmasını ve biran once burayı terk etmesini emretti. Eğer hemen terk etmediği taktirde boynunu vurdurtacağını da eklediği gibi, ulağın hem bunları Paşa’sına söylemesini hemde Paşa’nın bu kabul edilemez tavrından dolayı onu Sultan’a şikayet edeceğini ve Sultan’ın onu boğdurtması halinde Bey’e teşekkür edeceğini ulağa iletmesini tembih etti. E tabiki Sultan’ın Bitlis Beyi ile iyi geçinmesi gerekli, çünkü Van’a olası bir Fars kuşatması durumunda, Sultan’ın ordusunun bu Bitlis Beyi’nin ülkesinden geçip Van’ı savunmak zorunda olduğundan ve Bey’in de aksi durumda geçiş yollarını engelleyebilecek ve Sultan’a kafa tutabilecek güce sahip olduğu bilinmekte.Sultan’ın (Osmanlı) ve Şah’ın (İran) sınırları boyunca topraklara sahip olan ve buradaki dağlarda güvende olan Kürdistan Beyleri, bir tür özel derebeyleri gibiler. Bunlar ne Sultan’dan ne de Şah’tan korkarlar.Her halükarda Kürdlerin ülkesinden geçerek sehayat etmek çok zevkli. Zira her nekadar geçitler ve yollar çok sarp ve engebelilerse de, hemen hemen her tarafta meşeler, ceviz ağaçları, ormanlar ve bu ormanlarda tek bir ağaç yok ki üzüm sarmaşığı ile dolalanmış olmasın. Dağların dibindeki düzlüklerde bu ülkenin en güzel buğday ve arpaları yetiştirilmekte.At yüküne beş kuruş ödenilen Bitlis’ten, at yüküne iki kuruş ödenilen Tatvan’a geçiliyor.Tatvan Van Gölü’ne bir top atışı mesafesinde kurulmuş, rüzgarlardan çevresinde konumlanmış dağlarla korunan, bir tabiat cenneti. Yaklaşık yirmi ile otuz arası tekneye ev sahipliği yapan limanı bulunan, büyük bir köy Tatvan. Limanın girişi dar görünse de, giriş ve çıkışlar rahat. Buradan rüzgar ve imkanlar el verdiği sürece, tüccarlar yüklerini tekneler ile Van’a taşımaktalar. Yelkenliler ile 24 saatlik bir yolculukla Van’a göl üzerinden ulaşılırken, yüklü atlar ile karadan seyahat 8 günü alabilmekte. Van’dan dönüşte ise tekrardan yelkenliler ile Tatvan’a gelmek mümkün.Tatvan’dan Karmuşe’yeKarmuşe’den Kellat’aAhlat’tan, nihayet yükbaşına sadece bir kuruş vergi ödenen küçük köy Aljau’yaAdilcevaz’dan Spanktiere’yeSpanktiere’den Soüer’eSoüer’den Argiş’eArgiş’den Karakörpü’yeKarakörpü’den Perkeri’yePerkeri’den Zuarzazin’eZuarzanin’den Suserat’Suserat’dan Devan’a gidilirken at yükü başına iki kuruş ödeniyor, ancak bu ödeme Van’da da yapılabilinir. Devan’dan Van’a gelindiğinde at yükü başına iki tomen (İran para birimi) ve abbasi ödeniyor. Van şehri Sultan’ın toprakları dahilinde olduğu halde, burada Sultan’ın parasındansa Fars parası daha revaçta ve kullanılmakta.//Kaynak: ‘The Six Voyages of John-Baptista Tavernier’ by John Philips, 1678, LondonLes Six Voyages de Jean Baptiste Tavernier, Ecuyer, Baron d’Aubonne, en Turquie, en Perse, et aux Indes. Chez Olivier de.Varennes, 1st ed. Paris 1675Bitlisname.com kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.♻️

Tavernier Seyahatnamesi
, ,Regensburg’da Peder Joseph’in yardımlarıyla Doğu Akdeniz’e yolculuk eden bir seyyah grubuna katılmayı başardı ve onlarla birlikte 1631’de İstanbul’a vardı. 11 ay burada kaldıktan sonra Tokat, Erzurum, Erivan ve İran’a geçti. Bu ilk seyahatinde gittiği en uzak yer İsfahan’dı.1638-43 yılları arasında 2. Yolculuğunu gerçekleştirdi. Bu yolculuğunda Halep’ten İran’a, oradan da Hindistan’a geçen Tavernier Agra ve Golkonda’ya kadar seyahat etti. Bu seyahatinde Moğol İmparatorluğu'na ve elmas madenlerine yaptığı seyahatlerle büyük oranda değerli taşa sahip olan Tavernier önemli bir tüccar haline geldi. Müşterileri arasında Doğu’nun en önemli prenslerinin dahi bulunduğu Tavernier, bu 2. Seyahatinden sonra 4 seyahat daha yaptı. 3. Seyahatinde Java’ya kadar giderek Cape’ten geri döndü.
Doğu ticaretine ve ticaret yollarıyla ilgili bilgisi çok üst düzeye çıktı ve Doğu’nun en önemli insanlarıyla dostluk ilişkileri kurdu. Bu ilişkiler ona büyük bir servet ve ün sağladı ve 1669 yılında Fransa Kralı XIV. Louis tarafından hizmetleri karşılığında soyluluk unvanı verildi.
Bilimsel bir seyyahın aletlerine ve gözlem gücüne sahip olmadığı için Fransız edebiyatçısı Samuel Chappuzeau’nun yardımını aldı ve bu yardımla 1675 yılında 1. ve 6. seyahatlerindeki bilgilerine dayanarak İstanbul’u ve Osmanlı Devleti’ni anlatan “Nouvelle Relation de l’Interieur du Sérail du Grand Seigneur” (Büyük Padişahın Sarayının İçinden Yeni Hikâyeler) kitabını yayınladı. Ardından ertesi yıl Le Six Voyages’ı (Altı Seyahat), 1679’da ise Recueil de Plusieurs Relations (Birçok seyahatin derlemesi) adlı eserlerini yayımladı.
TAVERNİER, JEAN-BAPTİSTE; Les Six Voyages de Jean-Baptiste Tavernier, Chevalier Baron d’Aubonne; Paris, 1682. 3 Cilt.
♻️“17. yüzyılın ikinci yarısında Batı okurunu ilgilendiren en meraklı konunun Osmanlı sarayının içi” olmasına bağlar.

Görsel: TYB 
Görsel: TYB 
Görsel: TYB XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O