Canlı
Canlı sözcüğü, Farsçadan Türkçeye geçmiş olan "can" kelimesinden türemiştir. "Can", yaşam anlamına gelir. Bu nedenle "canlı", yaşamı olan, yaşayan anlamında kullanılır. Organizma ise Yunanca kökenli olup araç veya düzenek anlamındaki ὄργανον (organon) sözcüğünden türetilmiştir.
Teozofi'ye göre Güneş Sistemi içinde on iki kademelenme olmakla birlikte, Dünya gezegensel zinciri ancak yedi kademeden oluşur. Teozoflara göre çeşitli tradisyonlarda yedi kat gök sembolüyle ifade edilen, fiziksel ortamdan başlayıp en süptil esîrî ortama kadar derecelenme gösteren bu yedi tabakadır. Bunlara aşağıdan yukarıya doğru sırasıyla, fiziksel plan, esîrî plan, astral plan, mantal plan, kozal plan, buddi planı ve atma planı adı verilir.
İnsanın da bu şekilde, fiziksel bedeni ile ruhu arasındaki gitgide süptilleşen bedenleriyle, 7 bedenden oluştuğunu düşünürler.
KAYNAKCA:
- An Occult Glossary,Theosophical University Press,Kaliforniya,1933
Evrende çok sayıda canlı bulunduğundan, bunların her birini tek tek incelemek mümkün değildir. Bu nedenle canlılar, belirli özelliklerine göre sınıflandırılır. Canlıların ortak ya da farklı özelliklerine göre yapılan bu gruplandırmaya taksonomi (sınıflandırma) ya da biyosistematik adı verilir. Bu sınıflandırmayı inceleyen bilim dalına ise sistematik (taksonomi) denir.
Canlılar temel olarak altı âlemde sınıflandırılır:
1.) Monera (Yunanca - μονήρης (monḗrēs), "tek", "yalnız"), prokaryotlardan oluşan biyolojik bir âlemdir. Bu nedenle, çekirdeği olmayan tek hücreli organizmalardan oluşur.
Monera taksonu ilk kez 1866'da Ernst Haeckel tarafından bir şube olarak önerildi. Daha sonra bu şube 1925'te Édouard Chatton tarafından âlem mertebesine yükseltildi. Monera taksonu ile yaygın olarak kabul edilen son mega sınıflandırma, 1969'da Robert Whittaker tarafından kurulan beş âlem sınıflandırma sistemiydi.
Carl Woese tarafından 1977'de tanıtılan ve yaşamın evrimsel tarihini yansıtan üç âlemli taksonomi sistemi altında, Monera âleminde bulunan organizmalar Arkeler ve Bakteriler (üçüncü üst âlem olarak Ökaryotlar ile) olmak üzere iki üst âleme ayrılmıştır.
Ayrıca, şu anda Arkeler ve Ökaryotlar'ın her ikisinin de birbiriyle Bakteriler ile olduğundan daha yakından ilişkili olduğuna inanıldığından, Monera taksonu parafiletiktir (en yakın ortak atalarının tüm torunlarını içermez). "Moneran" terimi, bu grubun üyelerinin gayrî resmi adıdır ve bazen her iki üst âlemin bir üyesini belirtmek için kullanılmaktadır ("prokaryot" terimi gibi).
Çoğu bakteri Monera altında sınıflandırılmıştı. Fakat bazı siyanobakteriler (genellikle mavi-yeşil algler olarak adlandırılır), fotosentez yapma yetenekleri nedeniyle başlangıçta Plantae altında sınıflandırıldılar.
Canlıların ortak bazı temel özellikleri şunlardır:
- Hücresel yapı
- Metabolizma
- Homeostazi (iç denge)
- Beslenme
- Solunum
- Boşaltım
- Dolaşım
- Büyüme ve gelişme
- Çoğalma (Üreme, replikasyon)
- Çevresel uyarılara tepki
- Adaptasyon
- Ölüm
Her canlıda bu özelliklerin tümü ya da bir kısmı gözlemlenebilir.
&
Hundun
Hundun (Çince: 混沌; pinyin: Hùndùn), kainat veya Çin Kozmogonisi'nde Gök ve Yer henüz oluşmadan önceki belirsiz, ayrışmamış bütüne denir. Çin mitolojisinde ise kaosu, bulamaç halindeki bulanıklığı temsil eder. Başsız, dört kanatlı, altı bacaklı resmedilir. Çuangzi de mesellerinden birinde Hundun'u anlatmıştır. Meselde Hundun, hoşnutluk veren ancak doğasına müdahale edildiğinde anında ölen bir varlık olarak betimlenmiştir.
&
Larva
Larva (Latince; çoğul larvae), özellikle aşağı omurgalıların ve böceklerin embriyonik gelişimi sırasında görülen yapı. Döllenmiş yumurtanın oluşmasından (ya da bazı canlılarda, dışarı atılmasından) koryon zarının çatlamasına kadar geçen gelişim evresi.
Larvalar başkalaşım (metamorfoz) geçirerek erginleşirler. Özellikle sabit yaşayan hayvan grupları için önemli formlardır. Mercanlar, midyeler, bazı derisidikenliler, tulumlular, vs. de yayılmayı sağlarlar. Daha çok su ve kara hayvanlarında görülen larvalar, basit yapılı, kendi beslenmelerini karşılayan canlılardır.
Bazen de farklı hayvanların larva formları birbirine benzer, ilerleyen gelişimlerinde farklılaşır.
- Sölentereler de Planula, Veliger,
- Şeritlilerde (Cestoda), Onkosfera, Sistoserkus,
- Parazit kelebeklerde Mirasidiyum, Sposist, Redi, Serkariya, Metaserkariye,
- Yumuşakçalarda ve halkalısolucanlarda Trokofor,
- Derisidikenlilerde Bipinnaria, Branchiolaria,
- Kabuklularda Nauplius, Zoea larvaları görülür. Bilinen bazı örnekler ise şöyledir:
Hayvan Larva adı Kelebek, Güve Tırtıl Böcek Kurtçuk,Tırtıl,Kadı lokması, Rim Kurbağa İribaş, Tokaç
Larva - Vikipedi
&
Konak (biyoloji)
Simbiyoz, farklı türlere ait organizmalar arasında kurulan, devamlılık ve birbirlerine etki şekilleri bakımından farklılıklar gösterebilen ilişkiler biçimidir. Eğer birlikte yaşayan canlılardan birisi daha büyükse konak olarak adlandırılır.[1] Parazitizmde, konak zarar görürken, parazit yarar sağlamaktadır.[2] Kommensalizmde iki canlı birbirine zarar vermeden yaşarken, mutualizmde her ikisi de birliktelikten fayda görmektedir.[3]
Çoğu parazit hayat döngüsünün sadece bir kısmında parazit olarak yaşamaktadır. Bazıları konaklarıyla yakın ilişki içerisinde yaşamlarını sürdürmekte ve sadece çevresel ortam şartları kötüleştiğinde parazite dönüşmektedirler.[4]
Endoparazitlerde olduğu gibi, parazit ile konak çok uzun süreli bir ilişki sürdürebilirler. Asalak, konaktan besin ve diğer ihtiyaçlarını karşılar ancak onu öldürmez.[5] Parasitoid ise tam tersine hayatının büyük kısmını tek bir konakta geçirir ve sonunda konağın ölümüne sebep olur. Parasitoid tamamen gelişip hayatının diğer evresine geçmeye hazır hale gelene kadar konak hayatta kalır.
Parazitlik
Parazitler konaklarını ve konakları ile olan ilişkilerini sürekli değiştirdikleri, çok çeşitli evrimsel stratejilere sahiptirler. Parazitm, parazit ve konağın beraber evrimiyle birlikte, konakta parazite karşı direnç avantajı sağlayan veya tersine hastalığa sebep olabilen gen polimorfizmlerine sebep olabilir.
Parazitizmde konak türleri
Birincil konak ya da kesin konak parazitin olgunluğa ulaştığı ve fırsat bulursa seksüel üremesini gerçekleştirdiği son konaktır.
İkincil konak ya da ara konak, seksüel olgunluğa erişmemiş paraziti barındıran ve genellikle parazitin gelişimini ve hayat döngüsünü tamamlamak için ihtiyaç duyduğu ara konaktır. Çoğunlukla parazitin esas konağına ulaşabilmesini sağlayan vektörlerdir.
Hangi konağın kesin konak, hangisinin ikincil konak olduğunu anlayabilmek kolay değildir, hatta bazı durumlarda mümkün olmayabilir. Birçok parazitin hayat döngüleri henüz tam anlamıyla bilinmemektedir. Bazen daha önemli gibi gözüken canlı kesin konak olarak adlandırılır ve bu tanımlamanın hatalı olduğu anlaşılsa bile kullanılmaya devam edilebilir. Örneğin, çamur solucanlarından balıklarda dönme hastalığı için ara konak olarak bahsedildiği görülebilse de, bir miksospor olan parazit bu solucanlarda seksüel olarak üremektedir. Trişinoz hastalığına neden olan Trichinella spiralis isimli nematodun erişkinleri konağın sindirim sisteminde, olgunlaşmamış juvenil bireyler ise kaslarında yaşar ve aynı konak bu parazit için hem ara konak hem de son konak işlevi görmektedir. Uyku hastalığına neden olan Trypanosoma gambiense etkenlerinin birincil konağı çeçe sinekleri iken ara konağı insanlardır. Tenyaların karmaşık bir hayat döngüsü vardır, gelişimlerinin farklı dönemlerini farklı canlılarda geçirebilirler.
Paratenik konak bir ara konağa benzer, parazitin gelişim döngüsü için gerekli değildir. Paratenik konak parazitin gelişim aşamalarında gerekli olan bir konak değildir ve parazit bu konakta gelişim göstermez ancak dışarıda kalmasındansa paratenik konakta kalması canlı kalma süresini uzatır. Bu konaklar parazitin gelişim aşaması şemalarında dikkate alınmazlar.
Rastlantısal, Kör nokta konak genelde paraziti kesin konağınaa geçişini engelleyen, böylece parazit gelişimini tamamlayamamasına neden olan canlılardır. Örneğin insanlar ve atlar, yaşam çemberi normalde Culex sivrisinekleri ile kuşlar arasında devam eden Batı Nil Virüsü için rastlantısal kör nokta konaktır. İnsanlar ve atlar enfekte olabilir, fakat kanlarındaki virüs seviyesi, onları ısıran sivrisineklere geçebilmek için yeterli seviyeye gelemez.[10]
Rezervuar konak patojen organizmayı barındıran ancak hastalık belirtisi göstermeyen canlıdır. Buna rağmen patojene duyarlı diğer türler için bir enfeksiyon kaynağı oluşturur. Tek bir rezervuar konak pek çok kez yeniden enfekte olabilir.[
Konak aralığı
Konak aralığı bir parazitin veya organizmanın kullanabileceği konak çeşitlerinin toplamıdır. Aralığın dar vaya geniş olması, parazitin konak özgüllüğü göstermesine ve bu özgüllüğün derecesine bağlıdır. Örneğin bazı bakteriyofajlarda konak aralığı sadece bir bakteri suşu ile sınırlıyken, bazı helmintlerde kuşlardan, su canlılarına ve geviş getiren memelilerden, insanlara kadar uzanan bir aralık söz konusudur. İnsan parazitlerinde, konak aralığı parazitin ve hastalığın epidemiyolojisini etkiler. Mesela domuzların, kuşlar ve insanlar gibi farklı konaklardan gelen Influenza A virusleri ile enfekte olması, virüsün antijenik yapısının değişmesine neden olabilir. Ko−enfeksiyonlar, mevcut virüs suşları arasında genetik materyal değişimlerine fırsat tanır, hatta bu şekilde yeni bir suş ortaya çıkabilir. Mevcut virüs suşlarına karşı geliştirilen influenza aşıları bu yeni suşta işe yaramayabilir ve bu durumda için yeni bir virus aşısının hazırlanması gerekebilir.
Parazitik olmayan ilişkiler
Mutualist konaklar
Bazı konaklar, her iki organizmanın birbirine tamamen bağlı olduğu zorunlu mutualistik bir ilişki oluştururlar. Örneğin termitler bağırsaklarında yaşayan ve selülozu sindiren protozoalar için konaklık yaparlar. İnsan bağırsak florası da etkin bir sindirim için hayati rol oynar. Pek çok mercan türü ve diğer deniz omurgasızları, dokuları içinde bir tek hücreli alg olan zooksanthella'ları barındırırlar. Konak omurgasız, algler için korunaklı bir yaşam ortamı sunarken, kendisi de alglerin fotosentez ürünlerinden besin olarak yararlanır.
&
Parazitlik
Asalaklık veya parazitlik, parazitik hayatın herhangi bir şeklini benimsemiş bir organizmanın göstermiş olduğu parazitlik eylemidir.
Bir asalak üzerinde yaşadığı canlının besinine ortak olarak yaşamını sürdürür. Besine ortak olması ise üzerinde yaşadığı canlının zayıf düşmesine ve hastalanmasına neden olur. Günümüzde bilinen birçok hastalık asalaklar neticesinde meydana gelir.
Asalakların en bilinenlerinden birisi ise kedi, köpek ve sığırlarda yaşayan şerittir. Şerit başlangıçta kistle kaplı bir yumurta halinde iken konak canlının sindirim sistemine geldiği zaman sahip olduğu kisti kırarak erginleşmeye başlar ve hayvanın bağırsağına yerleşir. Benzeri durumlar genellikle ya konağın zarar görmesi ya da bağışıklık sisteminin uyum göstermesi ile sonuçlanır. Kimi kurt türleri nadiren de olsa beyin ve karaciğer gibi organlara zarar verebilmektedir. Gezici bir asalak olan askaris yoğun vakalarda çok yaygın olmasa da kazara akciğere girerek çıkamayabilir veya karaciğerde apseye neden olabilir. Ölümcül durumlar genelde hatalı konaklarda görülmektedir, örneğin beyaz kuyruklu geyiğin beyninde yaşayabilen Parelaphostrongylus isimli asalak mus'larda sık sık fatal nörolojik vakalarla sonuçlanmaktadır. Ayrıca virüsler canlı hücrelerde replike olabilirler ve hücresel parazitler olarak tanımlanmaktadırlar.
Asalak çeşitleri
Ektoparazitizm
Bir canlı diğer bir canlının dış kısmına (deri ve solungaç) yapışarak veya tutunarak yaşıyorsa Ektoparazitizm denir. Bulundukları yere kendilerini bağlamak için özel organlar (vantuz, salgı bezleri vs.) oluşmuştur.
Genellikle vücut sıvısıyla ve özellikle kanla beslenirler. Bir kısmı deriyi delerek galeriler açmak suretiyle beslenir. Bunlar ektoparazitlerin doku asalaklığına geçiş gösterenleridir.
Endoparazitizm
Endoparazitizm, bir canlı diğer canlının iç kısmında yaşaması durumudur.
Bu asalaklık hücre içerisinde oluyorsa, örneğin sıtmanın nedeni Plazmodyum (alyuvar içinde bir asalak) ve kala-azar hastalığın nedeni Leishmania (akyuvar içinde asalaktır)'da olduğu gibi, bunlara hücre asalakları; eğer hücre arasında yaşıyorlarsa hücre arası ya da doku asalakları; örneğin kaslarda bulunan ergin Trichinella, örneğin deri altında bulunan Filaria medinensis gibi; eğer kan içerisinde yaşıyorsa kan asalakları denir.
Bazı parazitler gelişimlerini bir konakta gerçekleştirir, bunlara monoksen parazitler denir, bazıları ise birden çok konağa ihtiyaç duyarlar, bunlara da heteroksen parazitler adı verilir. Asalakların, ergin halde bulundukları konağa birinci konak ya da ana konak denir. Larva halini geçirdiği konağa veya konaklara ikinci, üçüncü, ... konaklar ya da ara konak denir. Çoğunluk konaklara özelleşme görülür. Hayvanların büyük bir kısmı, genellikle böcekler, değişik bitki türleri üzerindeki dokuları yemek ya da özsuyunu emmek suretiyle endoparazitizm yaparlar.
&
Doku
Hematoksilen-Eozin boyası ile boyanmış, kan, bağ dokusu, vasküler endotel ve solunum epiteli gibi çeşitli dokulardan oluşan insan akciğerinin histolojik örneğinin mikroskobik görüntüsü.
Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir.
Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir.
Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde öngörülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojiktir.
Bazı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler halinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır.
1.) Müsilaj, hemen hemen tüm bitkiler ve bazı mikroorganizmalar tarafından üretilen kalın, yapışkan bir maddedir.Bu mikroorganizmalardan biri, müsilajı hareketleri için kullanan protistlerdir. Hareketlerinin yönü her zaman müsilaj salgısının tersidir. Polar bir glikoprotein ve bir ekzopolisakkarittir. Bitkilerdeki müsilaj, su ve gıdanın depolanmasında, tohum çimlenmesinde ve zar kalınlaşmasında rol oynar. Kaktüsler (ve diğer sukulentler) ve keten tohumları, özellikle zengin müsilaj kaynaklarıdır.
Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.
Meristem doku (bölünür, sürekli, sürgen, değişken doku)
Meristem hücreleri, çekirdekleri büyük hücre arası boşlukları olmayan, genellikle çok küçük ve çok sayıda vakuole sahip hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin esas özelliği sık sık bölünerek (mitoz bölünmeyle) yeni hücreler meydana getirmeleridir. Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücreleri halini alır. Meristemler bulundukları yerlere göre isim alırlar. Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan meristem dokuları apikal meristem adını alır. Kök veya gövdenin uzamasını sağlarlar. İnterkalar meristemler ise sürekli dokular arasında kalan meristemlerdir. İnterkalar meristemin de görevi organın boyuna büyümesini sağlamaktır. Çevreye paralel bölünmelerle organın enine büyümesini sağlayan meristematik doku ve kambiyumdaki meristem lateral meristemdir. Herhangi bir bitkide meristem bölgesi kesilirse yerine ara meristemler görev alır. Meristemlerin salgıladığı madde olan oksin hormonu karanlık ortamda çalışarak bitkinin uzayıp gelişmesini sağlar.
a) Primer Meristem (birincil)Bitkinin tüm yaşamı süresince bölünme yeteneğini devam ettiren meristemlerdir. Bunlar kök ve gövde uçları ile yanal organlarının uç kısımlarında bulunmaktadır. Bu meristemin bulunduğu bölgelere "büyüme noktaları" veya "vegetasyon bölgeleri" adı verilmektedir. Kökteki ve gövdedeki büyüme noktalarında dıştan içe doğru üç bölge ayırt edilmektedir. Bu bölgeler sürekli dokulardan epidermisi oluşturan "dermatogen", korteksi oluşturan "periblem", merkezi silindiri verecek olan "pleurom"dur.
b) Sekonder Meristem (ikincil)Sürekli doku haline dönüşmüş hücrelerin yeniden bölünme yeteneği kazanması ile sekonder meristemler oluşur. Bunların etkenliği ile de yeni hücre ve dokular meydana gelir. Örneğin ağaç gövdelerini örten mantar kambiyumu bu tip meristemlerden biridir.
Bitkilerde bulunuş yerlerine göre 3 çeşit meristem gözlenir.
Apikal meristemler: Bunlar kök ve gövde ile bunların yanal organlarının uç kısımlarında bulunan meristemlerdir. Apikal meristemlerin bulunduğu bölgelere büyüme noktaları adı verilmektedir.
İnterkalar meristemler: Sürekli dokular arasında kalan ve bu dokuların arasında bölünme gösteren hücrelerin oluşturduğu meristemlerdir. Bu meristemler tipik olarak at kuyrukları ve buğdaygillerin yapraklarının çıktığı bölgelerde bulunurlar.
NOT: Apikal ve interkalar meristemler bulundukları organın boyca uzamalarını sağlarlar.
Lateral meristemler: Bu meristemler yalnızca yanal doğrultuda bölünme gösterdiklerinden bulundukları organın çapça artışını (kalınlaşmasını) sağlamaktadır.
Koruyucu doku (hücrenin orta bölümü yani co(eng)de bulunur mu?Organların dışında bulunan ve iç kısımdaki dokuları her bakımdan, mesela; kuraklığa, çok fazla su kaybına, dış tesirlere karşı koruyan dokudur. Bu dokuyu teşkil eden hücreler genellikle tabakalar halinde organların üstünü kaplamaktadır. Yapraklardaki epidermis, kök ve gövdelerin mantar tabakaları koruyucu dokuya misal olarak gösterilir. Yapraklardaki epidermis üzerinde kütin denilen mumsu bir tabaka vardır. Yaprak yüzeyinden su kaybını azaltır, ayrıca dış ortamdaki gazlar ile epidermis altındaki hücre arası boşluklarında bitkinin fizyolojik faaliyeti sonucu toplanan gaz ve su buharının alışverişini sağlamak gayesiyle epidermiste stoma adı verilen gözenekler bulunur. Yine epidermis üzerinde epidermisin dışa doğru meydana getirdiği tüy, kabartı gibi çıkıntılar bulunur.
Parankima (temel doku)Asıl dokular olup, bitki bünyesinin büyük bir kısmını kaplayan, ince çeperli canlı hücrelerdir. Besin maddesi bakımından zengin özsuyu ile dolu vakuoller ihtiva ederler. Bitkinin tüm bölümlerinde bulunduğu için bu ismi almıştır. Vazifelerine göre farklı isimler alırlar:- Özümleme (Asimileme, Özümleme) parankiması
- Işık karşısında klorofil molekülü sayesinde organik maddeler meydana getirir. Yapraklarda bulunur. (Yaprağa yeşil rengini verir.) Palizat Parankiması ve Sünger Parankiması olarak ikiye ayrılır.
- Havalandırma parankiması (Aerankima)
- Hücreler ile dış ortam arasındaki gaz alışverişini sağlama bakımından oldukça geniş hücre arası boşluklarına sahip parankima hücrelerine denir.
Bataklık bitkilerinde bulunur.
- İletim parankiması
- İnce çeperli olan iletim parankiması, hücreleri özümleme parankimasından iletim dokusuna kadar özümleme maddelerini çok sayıda dar hücrelerden az sayıdaki daha geniş hücrelere safha safha toplayarak iletim yolundaki çeper sayısını azaltmakta, böylece madde geçişindeki direncin azalmasını sağlamaktadır.
- Depo parankiması
- Parankima hücreleri bazen gerek su olmak üzere farklı besin maddelerini yedek olarak saklama görevini yapabilir.
Sürekli doku haline dönüşmüş hücrelerin yeniden bölünme yeteneği kazanması ile sekonder meristemler oluşur. Bunların etkenliği ile de yeni hücre ve dokular meydana gelir. Örneğin ağaç gövdelerini örten mantar kambiyumu bu tip meristemlerden biridir.
Bitkilerde bulunuş yerlerine göre 3 çeşit meristem gözlenir.
Apikal meristemler: Bunlar kök ve gövde ile bunların yanal organlarının uç kısımlarında bulunan meristemlerdir. Apikal meristemlerin bulunduğu bölgelere büyüme noktaları adı verilmektedir.
İnterkalar meristemler: Sürekli dokular arasında kalan ve bu dokuların arasında bölünme gösteren hücrelerin oluşturduğu meristemlerdir. Bu meristemler tipik olarak at kuyrukları ve buğdaygillerin yapraklarının çıktığı bölgelerde bulunurlar.
NOT: Apikal ve interkalar meristemler bulundukları organın boyca uzamalarını sağlarlar.
Lateral meristemler: Bu meristemler yalnızca yanal doğrultuda bölünme gösterdiklerinden bulundukları organın çapça artışını (kalınlaşmasını) sağlamaktadır.
- Özümleme (Asimileme, Özümleme) parankiması
- Işık karşısında klorofil molekülü sayesinde organik maddeler meydana getirir. Yapraklarda bulunur. (Yaprağa yeşil rengini verir.) Palizat Parankiması ve Sünger Parankiması olarak ikiye ayrılır.
- Havalandırma parankiması (Aerankima)
- Hücreler ile dış ortam arasındaki gaz alışverişini sağlama bakımından oldukça geniş hücre arası boşluklarına sahip parankima hücrelerine denir.
Bataklık bitkilerinde bulunur.
- İletim parankiması
- İnce çeperli olan iletim parankiması, hücreleri özümleme parankimasından iletim dokusuna kadar özümleme maddelerini çok sayıda dar hücrelerden az sayıdaki daha geniş hücrelere safha safha toplayarak iletim yolundaki çeper sayısını azaltmakta, böylece madde geçişindeki direncin azalmasını sağlamaktadır.
- Depo parankiması
- Parankima hücreleri bazen gerek su olmak üzere farklı besin maddelerini yedek olarak saklama görevini yapabilir.
Destek doku
Bitkiler hem kendi ağırlıklarına, hem de dış tesirlere karşı özelliklerini koruyabilmek, dayanıklı olabilmek için bazı doku elementlerini gerekli bölgelere koyarak direnç, destek ve esneklik sağlarlar. Çeperleri fazla kalınlaşmış böyle dayanıklı hücrelerden meydana gelmiş dokuya destek doku denir. Sklerankima ve kollenkima olmak üzere iki kısımda incelenir. Sklerankimayı meydana getiren hücreler olgunlukta hücre çeperleri hem kalın hem de çoğunluk odunlaşmıştır. Protoplastlarını kaybetmiş ölü hücrelerdir. Uzaması sona ermiş organlarda bulunur.
Kollenkima ise çeperleri selülozdan yapılmış olduğundan esnek, canlı hücrelerden ibaret olduğu için uzamakta olan organlarda, özellikle genç gövdelerde, yaprakların orta damarlarında, çiçek ve yaprak saplarında bulunur.
İletim doku
Ksilem aşağıdan yukarı, floem yukarıdan aşağı doğru iletimin vukua geldiği dokulardır. Ksilem su ileten borular, ksilem (lif) leri ve ksilem parankimasından yapılmıştır. Floem, kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem sklerankiması ve floem parankiması olmak üzere farklı doku elementlerinden meydana gelir.
Salgı doku
Bitkilerde metabolizma sonunda meydana gelip tekrar metabolizmaya girmeyen maddeler salgı maddeleridir. Salgı maddeleri sıvı veya katı haldedir. Salgı maddeleri arasında su, alkaloit, glikozit, bal özü, müsilaj, lateks, reçine, eterik yağ ve kristaller sayılabilir. Salgı maddeleri ya hücre içinde depo edilir ya da hücreden dışarı atılır. Hücre içinde depo edilen salgılara hücre içi salgı dışarı atılanlara ise hücre dışı salgı denir. Salgı hücreleri ve bu hücrelerin bir araya gelerek meydana getirdikleri salgı bezlerinin belli bir kökeni yoktur. Bitkinin herhangi bir organında, herhangi bir doku içinde bulunabilirler.
Epitel doku
Vücut yüzeyini örten ve vücut içindeki boşlukları sınırlayan devamlı bir tabaka ve örtüyü yapan hücrelerden meydana gelir. Koruma, emme, salgı ve duyu gibi ödevleri görürler. Vücudun epitel tabakası, alttaki hücreleri mekanik zarardan, zararlı kimyasal maddelerden, bakterilerden ve kurumadan korurlar. Diğer epiteller artık ürünler olarak çok çeşitli maddeler salgılarlar veya bu salgılar vücudun diğer bir yerinde kullanılır.
Epitel dokular biçim ve fonksiyonlarına göre alt sınıflara ayrılır:
Bağ dokuMezenşimal kökenli bir doku olan bağ dokusu, tüm dokuları birbirine bağlar. Beslenmelerini, korunmalarını, dokular arası alanların dolumunu, yağın depolanmasını, kan hücrelerinin üretimini, enfeksiyonlara karşı korunmayı ve doku onarımını sağlar. Bağ dokusu zemin maddesi, hücreler ve fibrillerden oluşur. Alt sınıflara ayrılarak incelenir.
- Embriyonik bağ dokusu
- Erişkin bağ dokusu
- Embriyonik bağ dokusu
- Erişkin bağ dokusu
Kan doku
Kan kırmızı ve beyaz kan hücrelerini ve kanın hücresel olmayan sıvı kısmını içine alır. Bu sıvıya plazma denir. Bazen bu doku bağ doku içinde de sınıflandırılır çünkü benzer hücrelerden köken alır. Kan atardamar toplardamar ve kılcal damardan oluşan damar ağının içende dolaşan akıcı plazma ve hücrelerden meydana gelmiş kırmızı renkli bir hayati sıvıdır. Plazmadaki fibrinojen çıkarıldığında serum kalır. Kanı santifrüjlediğimizde en altta alyuvar sonra akyuvar en üctte biraz kan pulcukları kalır ve sonra plazma kalır. Kan ile ilgili tıbbi terimler genellikle hemo ve hemoto sözcükleri ile başlar. Bu sözcükler eski Yunancada kan sözcüğünü karşılayan haimoden türetilmiştir.
Sinir dokusu
Nöron denen hücrelerden yapılmıştır. Bunlar, elektrokimyasal sinir impulslarını iletmek için özelleşmişlerdir. Her hücre çekirdeği ihtiva eden genişlemiş bir hücre gövdesine ve hücreden uzanan saça benzer bir veya daha çok ince sinir liflerine sahiptir. Sinir lifleri sitoplazma (hücre plazması)dan yapılmış ve plazma zarıyla örtülmüştür. Bu zarın kalınlığı 30-40 mikron, uzunluğu ise 1-2 milimetreden 1 metreye kadar uzunluklarda değişebilir. İnsanda omurilikten kola veya bacağa uzananlar 1 metre veya daha uzun olabilirler.
İki tip sinir lifi vardır: akson ve dendritler. Bunlar sinir impulsunu normal olarak ilettikleri yöne dayanılarak ayırt edilir. Aksonlar sinir impulslarını hücre vücudundan uzağa, dendritler hücre vücuduna doğru iletirler. Bir nöronun aksonu ile ötekinin dendritinin kesiştiği yere sinaps denilir. Sinaps impulsün geriye akışını önleyen bir valf olarak hizmet görür. Sinir hücrelerinin gövdeleri MSS de gri cevher ve çekirdeklerde PSS de ganglionlarda yerleşiktir. Sinir hücrelerinin uzantıları ise ak cevheri oluşturur...
Üreme dokusu
Dişilerde yumurta hücreleri ve erkeklerde spermleri üretmek üzere değişime uğramış hücrelerden meydana gelen dokuya denir. Yumurta hücreleri çoğunluk yuvarlak veya oval ve hareketsizdirler. Sperm hücreleri yumurta hücrelerinden daha küçüktür. Sitoplazmalarının çoğunu kaybetmiş olup bir kuyruk geliştirmişlerdir ki bununla hareket sağlanır.
Doku - Vikipedi
&
Catenulida
Yassı solucanlar
Yassısolucanlar ya da Platyhelminthes, üç embriyonik tabakadan oluşmuş, bilateral simetrili, çoğunlukla yassı yapılı hayvanlar şubesidir.[2]
Parazit yaşayanlarda döldeğişimi ve başkalaşım görülür. Sindirim kanalı tek bir açıklığa sahiptir. Vücutlarında sölom, yalancısölom ve dolaşım sistemi yoktur. Merkezi bir beyin içeren sinir sistemi vardır. Boşaltım sistemi olarak alev hücreleri görev yapar. Çoğalmalarında hermafroditizm görülür. Yaklaşık 13.000 türü bilinmektedir. Bilateral simetri ilk defa bu filumda ortaya çıkar. Bilateral simetride duyu organlarının ve sinir sistemi merkezlerinin vücudun ön kısmında toplanmasıyla baş bölgesinin oluşumu görülür. Bilateral simetrili canlılarda sesil (hareketsiz) yaşam görülmez.
( Aloe lomatophylloides, Aloe cinsine bağlı bir bitki türüdür.)
Acoelomata'nın ilk şubesidir. Sindirim kanalı boşluğu bulunur, ancak bu boşluk sölom olarak kabul edilmez. Bilateral simetri, triploblasti, spiral segmentasyon ve buna bağlı olarak da mozaik gelişim görülür. Organizasyon organ-sistem düzeyindedir.
Protostomia üyeleri oldukları için, sadece ağız bulunur ve anüs olmaması nedeniyle sindirim tek yönlüdür. Boşaltım sistemleri bulunur. Alev hücreleri taşıyan protonefridiumları vardır.
Vücut dorso-ventral olarak (alt-üst yönünde) yassılaşmıştır. Solunum, iskelet ve dolaşım sistemleri bulunmaz. Basit duyu organlarına sahiptirler.
Çoğu tür monoiktir. Bazı denizel formlarda, silli ve serbest yüzücü olan Müller larvası görülür.
Trematoda, Neodermata altşubesine bağlı bir hayvan sınıfıdır.
Neodermata, Platyhelminthes şubesine bağlı bir hayvan altşubesidir.
&
Proteaz
Proteaz (aynı zamanda peptidaz, proteinaz veya proteolitik enzim olarak da bilinir), proteolizi katalize eden, proteinleri daha küçük polipeptitlere veya tekil amino asitlere ayıran ve yeni protein ürünlerinin oluşumunu teşvik eden bir enzimdir. Bunu, su ile kimyasal bağların parçalandığı hidroliz işlemiyle proteinlerin içerisinde yer alan peptit bağlarını kırarak yapar. Proteazlar, proteinlerin sindirilmesi, protein katabolizması (eski proteinlerin yıkımı) ve hücre sinyalizasyonu dahil olmak üzere çok sayıda biyolojik süreçte yer alır.
Fonksiyonel hızlandırıcıların yokluğunda proteoliz çok yavaş gerçekleşir ve yüzlerce yıl sürebilir. Proteazlar tüm yaşam formlarında ve virüslerde bulunabilir. Birbirinden bağımsız olarak çok kez evrimleşmiş olan bu enzimlerin birbirinden farklı tipleri, aynı reaksiyonu tamamen farklı katalitik mekanizmalarla gerçekleştirebilir.
Yakınsak evrim, birbirleriyle yakın akraba olmayan tür ve soylar arasında görülen benzer biyolojik özelliklerin oluşumunu açıklayan ve bunları tanımlayan bir terim.
Kaktüs, Caryophyllales takımının 1750 kadar bilinen türüne ve yaklaşık 127 cinsine sahip Cactaceae bitki familyasının bir üyesidir. "Kaktüs" kelimesi Latince aracılığıyla, Theofrastos tarafından kimliği kesin olmayan dikenli bir bitki için kullanılan Antik Yunanca (Yunanca:κάκτος, okunuşu:kaktos) kelimesinden türemiştir.
Theophrastos, Aristoteles'in ölümünden sonra Peripatetik Okul'un başına geçmiştir. Onun gibi sistemci olmaktan ziyade bir gözlemci ve koleksiyoncu olarak bilinir. Daha çok botanik dalında önemli saptamalar yapan bir doğabilimci olan Theophrastos, felsefeci kimliği ve çok geniş morfoloji bilgisi sayesinde 500'e yakın bitkinin morfolojik özelliklerini, birçoğunu da resmederek ortaya koymuş, Atina'da bir botanik bahçesinde tıbbi bitkileri yetiştirmiştir.
Birkaç türün görünüşü en azından yüzeysel olarak familyanın çoğundan çok farklıdır. Leuenbergeria, Rhodocactus ve Pereskia cinslerinin bitkileri çevrelerinde büyüyen diğer ağaçlara ve çalılara benzer. Areolleri onları kaktüsler olarak tanımlar ve görünüşlerine rağmen onların da su tasarrufu için birçok uyumu vardır. "Leuenbergeria" tüm kaktüslerin evrimleştiği atalardan kalma türlere yakın kabul edilir.
Tropikal bölgelerdeki diğer kaktüsler ormana tırmanıcı ve epifit (ağaçlarda büyüyen bitkiler) olarak büyür. Sapları genellikle düz, neredeyse yaprak benzeri görünümlü, daha az dikenli veya iyi bilinen Noel kaktüsü veya Şükran Günü kaktüsü (Schlumbergera cinsi) gibi dikensizdir.
Kaktüslerin çeşitli kullanımları vardır: birçok türü süs bitkisi olarak, diğerleri yem veya yiyecek için (özellikle meyveleri) yetiştirilir. Cochineal, bazı kaktüslerde yaşayan ve kırmızı boya yapmakta kullanılan bir böceğin ürünüdür.
Hem Eski hem de Yeni Dünya'daki sukulentler - bazıları Euphorbiaceae (euphorbias) gibi - kaktüslere çarpıcı benzerlik gösterir ve bu yanlış olabilir ama yaygın kullanımda "kaktüs" olarak adlandırılır.
Örneğin, nesli tükenmiş olan ve düzenli olarak otlayan tarih öncesi at türleri ile ona çok benzeyen ve yine nesli tükenmiş bir tür olan tapir benzeri Palaeotherium gibi.
Proteaz - Vikipedi
&&
Büzgen
Büzgen ya da sfinkter kas, vücuttaki herhangi bir deliğin açılış veya kapanışında görev alan ve bu deliğin çevresini çember biçiminde saran kastır. İnsan bedeninde 40'ın üstünde büzgen bulunur. Bu büzgenlerin bazıları mikroskobik ölçülerdedir.
&
Anüs
Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır.
Kaynakça
Edward O'Reilly, John O'Donovan (1864).
Anüs - Vikipedi
&&
Helmintler
Helmintler bir grup polifletik ökaryotik parazittir. Bu organizmalar solucan şeklindedir ve konakta yaşar ve oradan beslenir. Konaktan aldığı besinlerle organizmanın beslenmesini sekteye uğratır ve hâlsizlik, hastalık gibi sorunlara neden olur. Sindirim sisteminde yaşayan parazitlere intestinal parazitler denir. Bu tür canlılar hayvanlarda ve insanlarda yaşarlar.
Helmintoloji, parazit solucanların insanlara yaptıkları etkileri inceler. Helmint yunanca hélmins, olarak solucan anlamında geçmiştir.
Kategorizasyon (Sınıflandırma)
Helmintler - Vikipedi
&
Leishmania
Leishmania Kinetoplastida takımından Trypanosomatina alttakımı ve Trypanosomatidae ailesinden bir cinstir. (Burada Trypanosoma cinsi ile beraberdir.)
Vektörleri
Lutzomyia(Lutzomyia) (Amerika Kıtası) ve Phlebotomus (Asya-Afrika-Avrupa'da bulunur, tatarcık, kum sineği, yakarca diyede bilinir). Yapılan çalışmalarda Phlebotomus tobbi türünün kesin vektör olduğu yapılan çalışmalar ile kanıtlanmış iken, moleküler olarak yapılan çalışmalarda olası vektör oldukları düşünülen türler; P. papatasi, P. neglectus ve P. alexandri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Konakları
Memeliler ve Sürüngenlerdir
Hastalıkları
Temelde 2 tip hastalıktan sorumludur. (mukozal layşmanyaz gibi alt hastalıkları da vardır). Türkiye'de L. donovani donovani ve L. donovani infantum (özellikle) viseral layşmanyaz (içorgansal layşmanyaz görece daha tehlikelidir) etkenidir. Özellikle Ege, Akdeniz ve Trakya'da bulunur. (Köpeklerde ve insanlarda olabilir-zoonozdur.)
L. tropica, kütanöz layşmanyaz etkenidir. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da bulunur. Şark Çıbanı diye de bilinir. Son dönemlerde insanlardan elde edilen kutanöz leishmaniasis vakalı hastalardan L. major'da izole edilerek moleküler olarak tür tayini yapılmıştır.
Bunun dışında Amerikan Layşmanyaz etkenleri (L. donovani chagas, L. braziliense,... vb.) görece Eski Dünya Layşmanyaz etkenlerine göre tehlikelidir. Bu bölgelere ziyaret edecek insanların mutlaka koruyucu tedavileri yaptırmaları ve bu sineklere dikkat etmeleri gerekir. Bu sadece Leishmania için değil Trypanosoma, Babesia, ... vb. etkenler içinde geçerlidir. Bu etkenler öldürücüdürler.
Layşmanyaz
Layşmanyaz, Leishmania türleri tarafından birçok omurgalı konakta görülen, vektör tatarcıklar tarafından nakledilen zoonoz karakterli protozoer bir hastalıktır. Doğada kertenkelelerde ve memelilerde görülen hastalığın insan dışında en yaygın görüldüğü memeli köpeklerdir. Köpekler, klinik olarak hastalığa yakalanmalarının yanı sıra insanlar başta olmak üzere diğer memeliler için hastalığın rezervuarı olması açısından da önem taşımaktadır. Hastalık köpeklerde ölüme kadar giden ciddi problemlere yol açmaktadır.
Leishmania türlerinde, tek kamçılı olma özelliği taşıyan, Trypanasomatidae ailesi içinde yer alan öteki türler gibi yapısal değişiklikler yanında biçimsel değişiklikler de meydana gelir. Gelişimleri sırasında, promastigot ve amastigot olmak üzere iki ayrı morfolojik form gösterirler. Bunun yanında, iki form arasında paramastigot form adı verilen bir geçiş formundan da söz edilmektedir. Bunlardan, omurgalı konağın makrofaj hücreleri içinde görülen amastigot formu, hareketsiz 2x5 μ büyüklüğünde oval yapıdadır. Giemsa ile yapılan boyamalarda, ortada koyu mora boyanan bir çekirdeği, azure ile boyanan mor çubuk şeklinde kinetoplastı görülebilir. Vektör tatarcıkların sindirim sisteminde görülen promastigot formu ise parazitin tek kamçılı halidir.
Yaşam çemberi
Leishmania türlerinin hayat siklusu Phlebotominae vektörle, vertebralı konak arasında birbirini takip eden düzenli bir döngüyü içerir. Heteroxene gelişim gösteren etkenin vektörlüğünü Phlebotomus ve Lutzomyia soyundaki tatarcıklar yapmaktadır.
Parazitler, enfekte vektör tatarcıklar tarafından kan emme sırasında konakçıya verilir ve konakçının makrofaj ve makrofaj benzeri hücrelerine invaginasyonla girerek, parazitofor vakuol içinde gelişmeye başlarlar.
Etken, tatarcıkların sindirim kanalının farklı kısımlarında birkaç morfolojik form göstermektedir. Bu durum, sindirim kanalının değişik kısımlarındaki farklı koşullara parazitin uyum sağlamasına bağlanmaktadır.
Bu şekilde enfekte olan konaktan, vektör kan emme esnasında makrofajlarla birlikte amasigotları da alır. Makrofajların tatarcığın midesinde parçalanması ile serbest kalan amastigotlar boylarının uzaması ve kamçı gelişimi ile promastigotlara dönüşür.
Promastigotlar bölünerek çoğalırlar ve ön mideye oradan da özefagusa geçerler.
! Özefagustaki promastigotlar enfektif yapıya sahiptirler ve uzun kamçılarının bulunması, arka uçlarının sivri ve dar olması ile diğer promastigot formlardan ayrılırlar.
Promastigotların tatarcıkların ağız organeline gelmesiyle döngü tamamlanır.
Patogenez
Tatarcıklar ile taşınarak bulaştırılan parazitlerin kandan temizlenmesi, retiküloendotelial sistem (RES) hücreleri tarafından yapılır. Bu mücadele sırasında RES hücreleri çoğalıp büyürler ve sonuçta, her organ retiküloendotelial elemanlardan zenginliği oranında, patolojik değişikliğe uğrar. Bu nedenle hastalığı karakterize eden en önemli değişiklikler, dalak, karaciğer, kemik iliği ve lenf yumrularında görülür. Buna bağlı olarak RES hücrelerinden zengin lenf yumrularında adenopatiler, kemik iliğinin sıvılaşarak hemorajik hal alması, dalak ve karaciğerdeki hipertrofiler yaygın görülen patolojik bulgulardır.Bunun yanında; gözde keratitis, hemorajik keratokonjuktivitis, immun kompleks birikimine bağlı üveitis, böbreklerde tubuler nekroz ve membranoproliferatif glomerulonefritis, akciğerlerde konjesyon, çeşitli organlara ait damarlarda yangı ve yangılı damarların yırtılmasına bağlı kanamalar sonucu şekillenen iskemik lezyonlar ayrıca hipokampusta aktif nörofaji gibi patolojik lezyonlar da görülmektedir.
Pentavalan antimon bileşikleri olan meglumine antimonate ve sodium stibogluconate tedavide oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu ilaçların, intramuskuler yapılan uygulamalarında muskuler fibrozis ve abse oluşumu gibi yan etkileri olduğundan subkutan kullanımı tavsiye edilmektedir. Allopurinol'ün kullanımı son yıllarda yaygınlaşmıştır. İlaç RNA sentezini bloke ederek protozoonun gelişimini engeller. Allopurinol oral olarak tek başına uygulanabileceği gibi subkutan olarak uygulanan pentavalan antimon preparatları ile birlikte de kullanılabilir. Amphotericin B, Streptomyces nodosus aktinomisetlerinden elde edilen makrolid grubu bir preparattır. Özellikle anti-fungal olmasına karşın bazı protozoonlarda da etkinliği saptanmıştır. Bu ilaç nefrotoksik özelliği sebebiyle fazla tercih edilmemektedir. Ancak bu dezavantaj lipozomalize formulasyonları ile giderilmeye çalışılmıştır (5,38).
Bu ilaçların yanında leishmaniosisin tedavisinde aminosidine, pentamidine, alkylphosphocholines, metronidazol, ketoconazole, fluconazole gibi preparatlar da kullanılmaktadır.
1.) Paramomisin; amebiasis, giardiasis, leishmaniasis ve tenya gibi bir dizi parazit enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan bir antimikrobiyaldir.= Paromomycin bir aminoglikozit grubu antibiyotiktir. Bakteriyel proteinlerin oluşumunu durdurarak etkisini gösterir. 1950'lerde ilk kez Streptomyces krestomuceticus'tan izole edilmiştir ve 1960'larda tıbbi kullanıma geçmiştir.Aynı zamanda monomycin ve aminosidine gibi isimleri de vardır.Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.
&
Fagositoz
Fagositoz (Grekçe "yemek" anlamına gelen φαγεῖν (fagein) ve "hücre" anlamına gelen κύτος, (kitos)), bir fagositin solid partikülleri yakalayıp yutması ve sitoplazmasında oluşturduğu fagosom adı verilen boşluğa hapsederek eritme (sindirme) çabasıdır. Fagosite ettikleri başlıca solid partiküller canlı etkenler (mikroplar), ölü hücre ve doku artıkları, suda erimeyen mineraller ve metal tuzları, yabancı cisimler vb. oluşumlardır.[1][2][3] Fagositler ve fagositoz olgusu ilk kez 1882 yılında İlya İlyiç Meçnikov tarafında bulundu. Bu buluşu ona Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandırdı.[1][2][4]
Fagositoz yapabilen hücreler “fagosit” olarak nitelenir. Nötrofil polimorflar, kandaki monositler ve doku makrofajları (karaciğer Kuppfer hücreleri, akciğer alveol hücreleri, histiositler ve epiteloid hücreler, beyin ve m.spinalis'teki mikroglial hücreler, osteoklastik hücreler, dalakta sinüzoidal hücreler) önemli fagositlerdir.
Fagositoz için gerekli enerji dokuda glikojen ve lipid metabolizmasının artmasıyla sağlanır. Bazı maddeler (sodyum fluorür) ve bazı virüsler (grip virüsü) glikolizi inhibe ederek fagositozu durdurur.
- İmmun fagositoz: Antijenik nitelikleri olan uyaranlara karşı T-lenfositlerince aktive edilen makrofajların ya da opsoninlerin etkin olduğu fagositoz türüdür. Opsonizasyon immun fagositozun önemli ögelerinden biridir.
- Non-immun fagositoz: Toz partikülleri gibi antijenik nitelik taşımayan partiküllerin fagositozudur (akciğer alveol hücrelerinin toz partiküllerini fagosite etmeleri gibi).
- Algılama: İlk aşamada fagositler yok edilmesi gereken partikülleri algılar. Bu işlevini yüzey reseptörleriyle yapar. Yüzeyi opsoninlerle kaplanmış olan partiküllerin algılanması daha da kolaydır. Bazı bakteriler fagositoza karşı savunma sistemi geliştirmişlerdir; bakteriyi kuşatan polisakkarid içerikli kılıf, özgün proteinler ve peptidoglikan niteliğindeki maddeler opsonizasyonu önleyerek ya da bakterinin antijenik yapısını saklayarak fagositozunu güçleştirir.
- Yutma: Algılanan partikül fagositten uzanan yalancı ayaklarla (psödopodlar) kuşatılır. Dört bir yanından kuşatılan partikül “fagozom” adı verilen boşluk (vakuol) içine hapsedilir.
- Sindirme (parçalama, yıkım): Yutulan partikülleri içeren fagozomlar lizozom vakuolleriyle birleşir; yeni oluşan bu birime “fagolizozom” adı verilir. Fagolizozomlar içindeki eritici enzimler yutulmuş partikülleri sindirmeye başlar. Bazı bakteriler sindirilmeye karşı savunma sistemi geliştirmiştir; ya kendilerini yutan fagositi öldürürler ya da enzim üretimini durdururlar. Öte yandan, fagosite edilen partikülleri eriten (özellikle nötrofil polimorf kökenli) yıkıcı enzimler, organizmanın kendisine de zararlı olabilir; nötrofil polimorflakdan kaynaklı granüllerin aşırı salınması sonucu yerel doku erimeleri görülebilmektedir (abse).
- Opsoninler: Bakteri yüzeylerine yapışarak onların lökositler tarafından algılanmasını kolaylaştıran moleküllerdir. Yapıştıkları bakterinin yüzeyindeki elektrik yükünü değiştirirler, böylece lökositler tarafından algılanarak fagosite edilmesini sağlarlar. Bu olguya “opsonizasyon” denir. IgG ve C3b en önemli opsoninlerdir; IgM ile C4b molekülleri de yerine göre opsonizasyon yapabilir.
- Antijen sunma: Yangı sürecine katılan hücrelerin bir bölümü antijen niteliğindeki molekülleri algılar ve immun sisteme (özellikle T-lenfositlerine) sunar.
Fagositler (nötrofil polimorflar ve makrofajlar) canlı etkenleri ortadan kaldırma işlevlerini iki biçimde gerçekleştirirler:
- Oksidatif yol: Oksijen radikalleri aracılığıyla gerçekleştirilen etkisizleştirmektir,
- Non-oksidatif yol: Sitoplazma granüllerindeki kimyasal ürünlerin etkisiyle oluşan sindirmedir.
(1) Canlı etkenlerin oksidatif yoldan ortadan kaldırılması: Bakterilerin yok edilmesinde en etkin olan yoldur. Bu maddelerin başlıcaları şunlardır:
- Superoksid anyonları (O2-): Bakterileri öldürücü (bakterisid/sitotoksik) etkili maddelerdir.
- Hidrojen peroksid (H2O2): Bir yandan canlı etkenleri (mikropları) parçalarken öte yandan başkaca oksidan maddelerin oluşumuna yardım eder.
- Hipokloröz asid (HOCl): Bakterilerin parçalanmasında oldukça etkindir, bazı proteaze türü enzimlerin aktivasyonuna da yardımcı olur.
- Hidroksil radikalleri (- OH): Canlı etkenlerin parçalanmasında oldukça aktif bir serbest radikal türüdür.
(2) Canlı etkenlerin non-oksidatif yoldan ortadan kaldırılması: Non-oksidatif maddelerin çoğu fagositlerin sitoplazma granüllerinde bulunan eritici maddeler (lizozomal asid hidrolazlar) ve mikrop öldürücü (bakterisid) etkisi olan özgün proteinlerdir. Bu maddeler şunlardır:
- Lizozomal hidrolazlar: Sülfat, fosfat, vb içeren lizozomlar nötrofil polimorfların sitoplazma granüllerindeki hidrolazların başlıcalarıdır. Vücut sıvılarında (tükürük, gözyaşı, vd), nötrofillerin granüllerinde ve makrofajlarda bulunan bakteri öldürücü (bakterisid) etkili bir enzim grubudur. Lizozomal enzimleri bulan Alexander Fleming bu maddeyi “gözyaşı antiseptiği” olarak tanımlanmıştır. Özellikle gram-pozitif bakterilerin çeperlerinde bulunan peptidoglikanları kolaylıkla parçalar. Gram-negatif bakteriler lizozimlere dirençlidir.
- Bakterisid/permeabilite arttıran protein [Bactericidal/permeability-increasing protein (BPI)]: Nötrofil polimorfların sitoplazma granüllerinin bir bölümünde bulunan ve gram-negatif bakterilerin ortadan kaldırılmasında etkin olan bir proteindir. Gram-negatif bakterinin membranında delikler açarak öteki etkin maddelerin mikroorganizmayı ortadan kaldırmasını kolaylaştırır. Gram-pozitif bakterilere karşı etkisizidir.
- Defensinler: Nötrofil polimorfların ve makrofajların sitoplazma granüllerinde bulunan canlı etkenlerin ortadan kaldırılmasında etkin olan proteinlerdir. Etki yelpazeleri oldukça geniştir; gram-negatif ve gram-pozitif bakterileri, mantarları ve bazı virüsleri ortadan kaldırabilirler. Ölen ya da zarar gören fagositlerden ortama saçılan defensinler canlı fagositleri çekici (kemotaktik) etki gösterirler.
- Laktoferrin: Nötrofil polimorf granüllerinde bulunur. Ortamda bulunan demir iyonlarını kendisine bağlayarak bakterilerin yararlanmasını engeller. Ayrıca oksidatif sisteme yardımcı olur. = Laktoferrin, çiğ sütte doğal olarak bulunan, demir elementini bağlama ve bakterilerin çoğalmasını durdurucu özelliği olan inhibitör maddedir.
- Eozinofillerin bakterisid proteinleri: Eozinofillerin sitoplazma granüllerinde bulunan major basic protein (MBP)” ve eozinofilik katyonik protein başlıcalarıdır. Bakterilerden çok parazitlere etkilidirler.
- Proteinaze’ler: Nötrofil polimorfların sitoplazma granüllerinde bulunan protein komplekslerini parçalama yetisi olan enzimlerdir. Kemotaktik maddeler aracılığıyla alarm sinyallerini alan nötrofiller yangı bölgesine ulaşmak için damar lümeninden çıkmak ve doku aralıklarında ilerlemek zorundadır. Bu eylemine engel olan bazal membranları ve ekstrasellüler matriks (ECM) niteliğindeki yapıları parçalayarak kendilerine yol açar. Proteinaze türü enzimler nötrofillerin yanı sıra eozinofiller, bazofiller, mast hücreleri, monositler, endotel hücreleri ve bazı lenfositler tarafından da üretilebilmektedir. Proteinazeler protein yapısındaki hemen her şeyi parçalar; yangıda ortaya çıkan ölü hücreleri, bakteri ve doku proteini artıklarını, canlı etkenleri, plazma proteinlerini (kompleman, immunoglobulinler, fibrin), matriks elemanlarını (kollagen, elastin, fibronektin, vd), lenfositleri ve trombositleri eritir.
&
Ürik asit
Ürik asit (Moleküler ağırlığı 168g/mol), (IUPAC ismi 7,9-dihydro-1H-purine-2,6,8(3H)-trione) karbon, oksijen, nitrojen ve hidrojen'den oluşan organik bir bileşiktir.
Ürik asit, Ksantin oksidazın oksipürünleri (ksantin, hipoksantin gibi) oksitlemesi ile oluşur. İnsan ve gelişmiş primatlarda pürin metablozmasının son ürünüdür. Diğer birçok memelide ürikaz enzimi ürik asidi allontoin'e oksitler.
Ksantin
Ksantin (ksantik asit; sistematik adı 3,7-dihidropurin-2,6-dion) çoğu insan vücudu doku ve sıvılarında ve ayrıca diğer organizmalarda bulunan bir pürin bazıdır. Kafein, teofilin ve teobromin dahil olmak üzere ksantinden çeşitli uyarıcılar türetilir.
Ksantin daha sonra ksantin oksidaz enziminin etkisiyle ürik aside dönüştürülür.
Gut
Gut veya damla hastalığı, (gut; ayak başparmağını da kapsadığında podagra olarak adlandırılır), ayırt edici özelliği tekrarlayan akut enflamatuvar artrit-kırmızı renkli, hassas, sıcak, eklem şişliği- olan bir tıbbi durumdur. En sık etkilenen bölge, ayak başparmağının tabanındaki tarak kemiği-parmak kemiği eklemidir (vakaların yaklaşık %50'si).
Bununla birlikte kireçlenme, böbrek taşı veya ürat nefropati şeklinde de var olabilir. Gutun sebebi kanda ürik asit düzeylerinin yükselmesidir. Ürik asit kristalleşir ve kristaller eklemlerde, tendonlarda ve çevre dokularda birikir.
Bu özgün kristallerin eklem sıvısında görülmesiyle klinik tanı doğrulanmış olur. Nonsteroidal antienflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), steroidler veya kolşisin ile yapılan tedaviler belirtileri iyileştirir. Akut atak geçtiğinde, hayat tarzındaki değişikliklerle ürik asit düzeyleri genelde düşer ve sık atak görülen kişilerde allopürinol veya probenesid uzun süreli koruma sağlar.
Belirti ve işaretler
Gut birkaç şekilde var olabilir yine de en olağan şekli tekrarlayan akut enflamatuvar artrit (kırmızı, hassas, sıcak, şiş eklem) ataklarıdır. En fazla ayak başparmağı tabanındaki tarak kemiği-parmak kemiği eklemi etkilenir ve vakaların yarısında görülür. Topuk, diz, bilek ve parmak gibi diğer eklemler de etkilenebilir.Eklem ağrısı genellikle 2–4 saat içinde gece başlar.Gece başlamasının sebebi o zamanki düşük vücut sıcaklığıdır. Yorgunluk ve yüksek ateşi içeren diğer belirtiler eklem ağrısıyla birlikte nadiren ortaya çıkabilir.Uzun süre devam eden yüksek ürik asit düzeyleri (hiperürisemi), kireçlenme olarak bilinen sert, ağrısız ürik asit kristalleri birikimini içeren diğer belirtilere de neden olabilir. Yaygın kireçlenme, kemik aşınmasına bağlı olarak kronik artrite yol açabilir. Yüksek ürik asit düzeyleri kristallerin böbreklerde çökelmesine yol açıp taş oluşumuna ve sonra da ürat netropatisine neden olabilir.
Neden
Gutun altta yatan nedeni hiperürisemidir. Bu durum beslenme düzeni, genetik yatkınlık veya ürik asit tuzları olan üratın yeterince atılmaması dahil birkaç nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Ürik asitin böbreklerden yeterince atılamaması vakaların yaklaşık %90'ında hiperüriseminin ana nedeni olmasına rağmen aşırı ürik asit üretimi %10'dan daha azında ana nedendir.
Hayat tarzı
Kolşisin
Kolşisin, NSAİİ'leri tolere edemeyen kişiler için bir alternatiftir. Yan etkileri (öncelikle mide-bağırsak bozukluğu) kullanımını sınırlar.Ancak, mide ve bağırsakta görülen bozukluk doza bağlıdır ve daha az ancak yine de etkili dozların kullanılmasıyla risk azaltılabilir. Kolşisin, yaygın biçimde kullanılan atorvastatin ve eritromisin gibi diğer reçeteli ilaçlarla etkileşebilir.
Gut hastalığı ya da Damla hastalığı, metabolik bir eklem hastalığıdır.
Damarda protein metabolizmasının son ürünlerinden biri olan ürik asit artışı ile karakterizedir. Artan ürik asit özellikle eklemlerde birikerek ağrı ve iltihaba yol açar. Kralların hastalığı olarak da bilinir. II. Mehmed'ın, IV. Murat'ın, II. Bayezid'ın, Osman Gazi'nin ve Nurullah Ataç'ın ölümüne sebep olduğu söylenir.[kaynak belirtilmeli] Tüm romatizma türleri içerisinde en ağrılı olanıdır.
Diğer hayvanlarda
Ürik asidi parçalayan ürikaz enzimini vücutlarında üretebildiklerinden diğer birçok hayvanda gut hastalığı nadiren görülür.İnsanlar ve diğer büyük maymunlar bu yeteneğe sahip değildir, bu nedenle gut çok yaygındır.Bununla birlikte, "Sue" olarak bilinen Tyrannosaurus rex türünün gut hastalığına yakalandığına inanılmaktadır.
Dalmaçyalılar, gut hastalığına yakalanmayan tek köpek cinsidir.
Dalmaçya köpeğinin kökeni, kesin olmamakla birlikte Hırvatistan'daki Dalmaçya bölgesine dayanır. 1800 yıllarından sonra İngiltere'de yetiştirilen bir köpektir.Dalmaçyalılar yıllarca itfaiyeci köpeği olarak bilindiler. Atlarla aralarının iyi olmasından dolayı aynı zamanda itfaiyeciler yangın söndürmeye giderken at arabalarına eşlik etmiş ve yollarını açmışlardır. Yıllar önce dalmaçyalı itfaiyeciler tarafından istasyonlarındaki fareleri kovalamaları için tutulmuşlardır. Dalmaçyalılar kedi gibi fare kovalamaları ile ünlüdürler. II. Dünya Savaşı sırasında gizli mesaj ve tıbbi malzeme taşımak için kullanıldıkları bilinmektedir.
Çok iyi av köpekleridir. İdrarında ürik asit bulunmadığı için bahçıvanların favori ırkıdır.
&
Küf mantarı
Küf mantarı, özellikle havada bulunan sporları nemli ve besinli ortamda çoğalarak meydana gelen mantar türüdür.[1][2] Besinlerin bozulmasına sebep olurlar. Binlerce çok küçük mantarın bir araya gelmesiyle oluşur, küf oluşumuna sebep olurlar. Çevredeki atıkları çürüterek doğaya katkıda bulunurlar. Sütü ekşitirler. Besinleri küflerken besinlere tutunurlar. Bunu hif denilen organlarıyla gerçekleştirirler. Bir kısmı hayvanlar ve insanların üzerinde parazit olarak yaşarlar. Küf mantarları, penisilinin icadında kullanılmıştır. Hastalık yapan küf mantarları ise çok çeşitli hastalıklara yol açar. Bu hastalıklar öldürücü olabilirler.
Sıradışı asalaklığa karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlar. Özellikle Tayland'ın kimi bölgelerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalırlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka asalakların de bulaşmasını engellemek için karıncanın dolayında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karıncanın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir ayrıntıdır.
Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür asalaklığa örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir.
Bu davranışa yakın bulunan sosyal asalaklara diğer kuşları yavrularının çocuk bakıcılığına manipüle ederek dönüştüren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince konağın bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan, kimileyin de yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu kuluçka asalaklığı örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşididir.
Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Atkılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz.
Sık görülen küf cinsleri
Ayrıca bakınız
Küf mantarı - Vikipedi
&
Protozoa
Protozoa (Yun. protos πρῶτος ilk, zoia ζωα hayvanlar) ya da tek hücreliler, genellikle mikroskobik, bir hücreli ve ökaryotik canlıları içeren bir Protista alt âlemidir.
Tek hücreli olmalarına rağmen, çok hücrelilerde görülen yaşamsal işlevlerin birçoğunu yapabilirler. Bu nedenle eski zamanlarda vücut maddesi hücrelere ayrılmamış hayvanlar olarak kabul edilmiş ve "Hücresizler" adıyla anılmıştır.
Sitoplazmalarında bulunan özelleşmiş yapılara "organel" denilmekte; hareket, sindirim, boşaltım gibi hayatsal faaliyetlerini bunlarla sağlamaktadırlar. Çoğu bir çekirdekli, (monoenergid), bir kısmı da her zaman çok çekirdek taşıyan (polienergid) canlılardır.
Bazıları ise yaşamlarının belli bir kısmında çok çekirdek taşırlar. Organel olarak çekirdek, endoplazmik retikulum, ribozom, golgi aygıtı, mitokondri, lizozom, peroksizom, mikrotübüller ve filamentler bulundurular.
Hareket organelleri olarak yalancıayaklar, kamçılar, siller, sirler ve tentaküller görülür. Beslenme şekillerinde ototrof, çürükçül, parazit, kommensal, miksotrof ya da heterotrof beslenme görülür.
Boşaltımda en belirgin özelliklerinden biri, ritmik olarak şişen ve küçülen vurgan (kontraktil) kofulların bulunmasıdır. Birçok denizel türde ve parazitlerde bu vurgan kofullar görülmez. Çoğalmalarında, eşeysiz olarak; boyuna bölünme, çoğa bölünme, enine bölünme, zırh oluşturduktan sonra ikiye bölünme, hücre dışı tomurcuk oluşturma ve hücre içi tomurcuk oluşturma görülür. Eşeyli çoğalmalarında; kaynaşma (hologami), merogami ve konjugasyon görülür.
Tek ya da koloni şeklinde yaşayan tek hücreli canlılardır. Bugüne kadar 60.000 kadar türü tanımlanmış ve bunların yaklaşık 1/4'ü parazit olarak bilinir.
Sınıflandırılmaları
Bu grupta bulunan canlıların birçoğunun hem hayvan hem de bitki özelliği göstermeleri nedeniyle bakteriler ve küf mantarlarını ayrı bir grup içinde incelenmiş, bu gruba "Heterojen Protista" denilmiştir. Fakat bugün birçok bilim insanı Protozoa'yı ayrı bir grup olarak alıp, 4-5 sınıf altında incelemeyi uygun bulur. Yine de, bugüne kadar tartışmasız kabul edilen bir sistem kurulamamıştır. Akrabalık ilişkileri olmadan, hareket sistemlerine göre yapılan sınıflandırma şöyledir:
&
Protistler
Protistler (Latince: Protista, bazen Latince: Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli) ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan (çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur.
Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket edenleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir.
Geleneksel sınıflandırma
Protistler, yaklaşık son 150 yıldır, diğer canlı âlemlerine benzerliklerine göre çeşitli alt gruplara ayrılmaktaydı. Hayvanlara benzeyenlerin protozoa, bitkilere benzeyenlerin alg ve mantarlara benzeyenlerin de cıvık mantar (slime mould) ve su mantarı (water mould) olarak adlandırıldığı ve grupların birbirleriyle sıklıkla örtüştüğü bu ayrım, günümüzde yerini filogenetik sınıflandırmalara bırakmıştır. Ancak, resmî olmayan bu gruplar, protistlerin morfoloji ve ekolojisini tanımlamakta yine de kullanışlıdır.
19. yüzyılın başlarında, bakteriler de protist olarak kabul edilmişlerdir ama 19. yüzyılın sonlarında Bacteria ayrı bir üst âlem olarak kabul görmektedir.
Protozoa, çeşitli istisnaları bulunsa da çoğunlukla tek hücreli, hareketli ve fagositoz ile beslenen protistlerdir. Genel olarak 0,01-0,5 mm boyutlarındadırlar ve temelde mikroskop ile izlenebilirler. Sulak çevrelerde de toprakta da bulunabilen ve kurak dönemleri sıklıkla kist ya da spor (biyoloji) hâlinde geçiren protozoa, çeşitli önemli parazitleri içerir. Bu canlılar, hareketlerine göre, dört alt gruba ayrılırlar:
- Uzun kamçıları olan Flagellalılar: örneğin, Öglena
- Geçici yalancı ayakları olan Ameboitler: örneğin, Amip
- Çoklu, kısa silleri olan Ciliophora (silliler): örneğin, Paramesyum
- Bazıları spor oluşturabilen, hareketsiz parazitler olarak Sporozoa: Sıtma Plazmodyumu
Algler, yaşamlarını fotosentez ile sürdürürler. Ayrıca aşağıda sıralanmış olan, hareketsiz ve bazıları gerçek çok hücreli (bazı su yosunları) kimi canlılar da bu grupta bulunur:
- Daha gelişmiş bitkilerle akraba olan Chlorophyta (yeşil algler): örneğin, Ulva.
- Rhodophyta (kırmızı algler): örneğin, Porphyra.
- Heterokontophyta (kahverengi algler), diatomlar vb.: örneğin, Macrocystis.
Yeşil ve kırmızı algler, Glaucophyta olarak anılan küçük bir grupla birlikte, bitkilerin yakın akrabası gibi durmaktadırlar ve kimi araştırmacılar bunları, basit yapılarına rağmen, bitkiler âlemi içinde değerlendirir. Diğer çoğu alg ise ayrı gelişim göstermiştir ki, bunlara hepsi de ayrıca protozoa olarak değerlendirilen Haptophyta, Cryptophyta, Dinoflagellata, Euglenoidea ve Chlorarachnea gruplarının üyeleri dâhildir.
Paramecium bursaria ya da Sarcodina (Radiolaria, ışınlılar) şubesinin canlıları gibi bazı protozoanın, hücreleriyle bütünleşmemiş olan endosimbiyotik algler içermesi de dikkat çekicidir.
Adl ve arkadaşları (2005) tarafından ortaya konulmuş son şemada, şube, sınıf vb. sınıflandırma basamaklarına yer verilmemektedir.
Günümüzde şube olarak değerlendirilebilen ve resmen tanınmış kimi protist grupları aşağıdaki listede sunulmuştur. Ancak, sınıflandırmaların değişkenliği nedeniyle, pek çok başka şube de Protista ile ilişkilendirilebilmektedir.
- Âlem: Protista
- Şube : Amoebozoa
- Şube : Choanozoa
- Şube : Rhodophyta - kırmızı algler
- Alveolata (üst grup)
- Şube : Apicomplexa
- Şube : Ciliophora - siliyalılar
- Şube : Dinoflagellata
- Chromista (üst grup)
- Şube : Cryptophyta
- Şube : Haptophyta
- Şube : Heterokontophyta
- Excavata (üst grup)
- Şube : Euglenozoa
- Şube : Metamonada
- Şube : Percolozoa
- Rhizaria (üst grup)
- Şube : Cercozoa
- Şube : Foraminifera
- Şube : Radiolaria
&
Plastit
Plastitler, deniz yosunu, bitki ve kimi protist hücrelerinde bulunan, çeşitli görevleri olan çift zarlı temel organeldir. 1,5 milyar yıl önce endosimbiyoz ile ökaryot hücrelerine aktarılmış siyanobakteriler olarak değerlendirilir. Genç hücrelerde renksiz olan plastitler (lökoplast), hücre ile birlikte gelişerek, hücrenin görevine uygun biçim ve renk kazanır. Bulundurdukları pigment (renk maddesi) ve görevlerine göre birbirine dönüşebilen üç çeşit plastit vardır:
Kloroplast
Kloroplast, fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organeldir.
Çift katmanlı zarla çevrilidir. İç katman fotosentez pigmentleri enzimleriyle klorofil içeren yassı keseciklere dönüşmüştür. DNA içeren kloroplastlar, bağımsız işlev gören ve kendi kendine çoğalan bir yapıdır.
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış tillakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, DNA gibi oluşumlar bulunur. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "tillakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen tillakoid, bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Tillakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA, ribozomlar ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.
&
Siyanobakteri
Siyanobakteriler (Cyanobacteria) (veya eski adı ile mavi-yeşil algler), besinini fotosentez yolu ile elde eden bir bakteri dalıdır. Adı, bakterinin renginden gelir. (Yunanca: κυανός [kyanós]; "mavi" demektir.) Denizdeki azot çevriminin önemli bir bileşeni ve okyanusun pek çok yerinde özbesilenendir. Ayrıca, karada da bulunmaktadır.
Oksijen üreten siyanobakterilerin 2,8 milyar yıl öncesine ait fosilleşmiş stromatolitleri bulunmuştur.Siyanobakterinin karbondioksit ile fotosentez gerçekleştirmesi yeteneğinin, Dünya üzerindeki yaşamın çarpıcı bir biçimde değişmesine ve yaşam çeşitliliğinin patlamasına neden olacak biçimde, erken dönem dünya atmosferinin oksijenle dolmasına yol açtığı düşünülmektedir.
Yeşil bitkiler gibi fototrof ökaryotlar, atalarının siyanobakterilerde olduğu düşünülen plastitlerde fotosentez yapar ve endosimbiyoz adı verilen bir süreçle uzun zaman önce elde edilmiştir. Ökaryotlardaki bu endosimbiyotik siyanobakterilerin daha sonra geliştiği ve toplu olarak plastidler olarak bilinen kloroplastlar, kromoplastlar, etiyoplastlar ve lökoplastlar gibi özel organellere dönüştüğü düşünülmektedir.
&
Monera
Monera (Yunanca - μονήρης (monḗrēs), "tek", "yalnız"), prokaryotlardan oluşan biyolojik bir âlemdir. Bu nedenle, çekirdeği olmayan tek hücreli organizmalardan oluşur.
Monera taksonu ilk kez 1866'da Ernst Haeckel tarafından bir şube olarak önerildi. Daha sonra bu şube 1925'te Édouard Chatton tarafından âlem mertebesine yükseltildi. Monera taksonu ile yaygın olarak kabul edilen son mega sınıflandırma, 1969'da Robert Whittaker tarafından kurulan beş âlem sınıflandırma sistemiydi.
Carl Woese tarafından 1977'de tanıtılan ve yaşamın evrimsel tarihini yansıtan üç âlemli taksonomi sistemi altında, Monera âleminde bulunan organizmalar Arkeler ve Bakteriler (üçüncü üst âlem olarak Ökaryotlar ile) olmak üzere iki üst âleme ayrılmıştır. Ayrıca, şu anda Arkeler ve Ökaryotlar'ın her ikisinin de birbiriyle Bakteriler ile olduğundan daha yakından ilişkili olduğuna inanıldığından, Monera taksonu parafiletiktir (en yakın ortak atalarının tüm torunlarını içermez). "Moneran" terimi, bu grubun üyelerinin gayrî resmi adıdır ve bazen her iki üst âlemin bir üyesini belirtmek için kullanılmaktadır ("prokaryot" terimi gibi).[1]
Çoğu bakteri Monera altında sınıflandırılmıştı. Fakat bazı siyanobakteriler (genellikle mavi-yeşil algler olarak adlandırılır), fotosentez yapma yetenekleri nedeniyle başlangıçta Plantae altında sınıflandırıldılar.
*********************************************
Tarihçe
Hücre çekirdeği bulunan ilk organeldir ve 1802'de Franz Bauer tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra 1831 yılında İskoçyalı botanikçi Robert Brown tarafından Linnean Society of London'da yapılan bir konuşmada daha ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Mikroskopla orkideleri inceleyen Brown çiçeğin dış katmanlarındaki hücrelerde gözlemlediği donuk alana areola ya da nükleus (çekirdek) adını vermiştir.Ancak olası bir işlev önermemiştir. 1838 yılında Matthias Schleiden hücre çekirdeğinin hücrelerin oluşmasında rol aldığını önererek hücre kurucu anlamına gelen sitoblast adını kullanmaya başladı. Sitoblastların etrafında yeni hücrelerin biriktiğini gözlemlediğine inandı. Hücrelerin bölünerek çoğaldığını göstermiş olan ve pek çok hücre tipinde çekirdek olmadığına inanan Franz Meyen bu görüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Hücrelerin sitoblast ya da başka yolla baştan oluşması düşüncesi, hücrelerin yalnızca hücreler meydana geldiği paradigmasını (Omnis cellula e cellula) yayan Robert Remak (1852) ve Rudolf Virchow'un (1855) çalışmaları ile tezat oluşturuyordu.
1876 ve 1878 yılları arasında Oscar Hertwig, denizkestanesi yumurtalarının döllenmesi üzerine yayımladığı çeşitli çalışmalarında sperm çekirdeğinin oosit içine girerek çekirdeğiyle kaynaştığını gösterdi. Bireyin tek çekirdekli bir hücreden gelişebileceği bu çalışmalar ile ilk defa olarak önerilmiştir. Bu teori Ernst Haeckelin, bir türün tüm soyoluşunun (phylogeny) embriyo gelişmesi sırasında tekrarlandığını ve bu süreçte ilk çekirdekli hücrenin de Monerula adı verilen yapısız öncül mukus kütlesinden (Urschleim) yeniden oluştuğu teorisi ile çelişiyordu. Bu nedenle döllenme için sperm çekirdeğinin gerekliliği uzun bir süre tartışılmıştır. Ancak Hertwig gözlemlerini amfibyumlar ve yumuşakçalar gibi diğer hayvan grupları üzerinde de doğruladı. Eduard Strasburger de aynı sonuçlara bitkiler için ulaştı (1884). Bu çalışmalar hücre çekirdeğine kalıtımda önemli bir görev verilmesi fikrine yol açmıştır. 1873 yılında August Weismann kalıtımda ana ve baba eşey hücrelerinin eşdeğerde olduklarını koyutunu ileri sürdü. Hücre çekirdeğinin genetik bilgiyi taşıma işlevi ancak daha sonraları, mitoz bölünmenin keşfinden ve Mendel yasasının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunarak kalıtımda kromozom teorisinin oluşturulmasından sonra açığa kavuşmuştur.
Yumuşakçalar
Yumuşakçalar (Latince: Mollusca), ilkin ağızlılar (Protostomia) kladı, Lophotrochozoa üst şubesinden bir hayvan şubesidir. Ahtapot, kalamar gibi kafadan ayaklılar, salyangoz ve sümüklü böcek gibi karından ayaklılar, midyeler ve kitonlar bu şubedendir. Çizgili kas ilk defa bu sınıfta ortaya çıkmıştır. Yaklaşık 85.000 yaşayan türü bulunur.
Amfibiler
İki yaşamlılar ya da iki yaşayışlılar, amfibiler, amfibyumlar (Latince: Amphibia), amniyotik yumurtaya sahip olmayan, değişkensıcaklı, derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, omurgalı hayvan sınıfı. Sınıf, Gymnophiona, Anura ve Caudata olmak üzere 3 takımdan oluşur.
EvrimEski Türkçe kurbağa anlamındaki bağa (baka) sözcüğü hem suda hem karada yaşadığı görülen kurbağa, kaplumbağa, tosbağa, otlu bağa gibi hayvan adlarında kullanılagelmiştir; ancak bunun bilimsel sınıflandırmayla ilgisi yoktur.
Gerek anatomi gerekse fizyolojik açıdan balıklarla, sürüngen arasında bir özellik gösteren Amphibia sınıfı, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluşturmaktadır. Omurgalılar su yaşamından kara yaşamına geçerken, birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Devoniyen'in sonlarına doğru meydana gelen kuraklık nedeniyle, akciğerli balıkların bazı popülasyonları yaşadıkları ortamlardan çıkarak karadan diğer sulara geçmişlerdir. Daha sonra da tüm suların kurumasıyla zamanlarının büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye başlamışlardır. Amfibyumlar ve bütün diğer tetrapodlar, balıklar arasında daha kompleks olan Teleostei grubu yerine görece ilkel Dipnoi grubuna evrimsel açıdan daha yakındır.
1.) Blastopor
Blastopor, bir organizmanın embriyonik evresinde arkenterona doğru olan açıklıktır. İlkin ağızlılar ile ikincil ağızlılar arasındaki fark embriyonun gelişimi sırasında ağzın blastopora göre hangi yöne doğru geliştiği ile ayırt edilir. İlkin ağızlıların bilimsel adı olan Protostomia Yunanca "ilk ağız" anlamına gelen πρώτος ve στόμα kelimelerinden gelirken ikincil ağızlıların bilimsel adı olan Deuterostomia "ikinci ağız" anlamına gelen δεύτερος ve στόμα kelimelerinden gelir.
İlkin ve ikincil ağızlılar arasındaki ana fark embriyo gelişmesi sırasında ortaya çıkar. İlkin ağızlıların gelişiminde blastopor hayvanın ağzına dönüşürken, ikincil ağızlıların gelişiminde blastopor hayvanın anüsüne dönüşür.
Blastopor, bir organizmanın embriyonik evresinde arkenterona doğru olan açıklıktır. İlkin ağızlılar ile ikincil ağızlılar arasındaki fark embriyonun gelişimi sırasında ağzın blastopora göre hangi yöne doğru geliştiği ile ayırt edilir. İlkin ağızlıların bilimsel adı olan Protostomia Yunanca "ilk ağız" anlamına gelen πρώτος ve στόμα kelimelerinden gelirken ikincil ağızlıların bilimsel adı olan Deuterostomia "ikinci ağız" anlamına gelen δεύτερος ve στόμα kelimelerinden gelir.
İlkin ve ikincil ağızlılar arasındaki ana fark embriyo gelişmesi sırasında ortaya çıkar. İlkin ağızlıların gelişiminde blastopor hayvanın ağzına dönüşürken, ikincil ağızlıların gelişiminde blastopor hayvanın anüsüne dönüşür.
blastoporun ağız ya da anüs olmasına göre çok hücrelilerin ayrıldığı iki küme
İlkin ağızlılar
İlkin ağızlılar ya da birincil ağızlılar (Protostomia), Bilateria grubundan hayvanların ayrıldığı iki alt gruptan biri.
İlkin ağızlılarda embriyonik gelişim sırasında blastopor (= ilkin ağız) bütün yaşam boyunca ağız olarak kalırken, diğer grup olan ikincil ağızlılarda (Deuterostomia) anüse dönüşür; ağız başka yerde oluşur.İlkin ağızlılarda anüs, ağzın tam karşısında, arka bölgedeki ektodermin çökmesiyle gelişir. Yumurtaları spiral bölünme yapar ve mozaik gelişim görülür. Embriyo blastomerlerinin hangi dokuyu ya da organı oluşturacağı, gelişimin erken evrelerinde belirlenir. Bu yüzden blastomerler ayrıldığında, tam bir birey olarak gelişemez. Larvaları trocophor tipindedir. Sölom boşluklarının özelliğine göre, sölomsuzlar, yalancı sölomlular ve gerçek sölomlular olmak üzere 3 gruba ayrılır.
İlkin ağızlılar ya da birincil ağızlılar (Protostomia), Bilateria grubundan hayvanların ayrıldığı iki alt gruptan biri.
İlkin ağızlılarda embriyonik gelişim sırasında blastopor (= ilkin ağız) bütün yaşam boyunca ağız olarak kalırken, diğer grup olan ikincil ağızlılarda (Deuterostomia) anüse dönüşür; ağız başka yerde oluşur.İlkin ağızlılarda anüs, ağzın tam karşısında, arka bölgedeki ektodermin çökmesiyle gelişir. Yumurtaları spiral bölünme yapar ve mozaik gelişim görülür. Embriyo blastomerlerinin hangi dokuyu ya da organı oluşturacağı, gelişimin erken evrelerinde belirlenir. Bu yüzden blastomerler ayrıldığında, tam bir birey olarak gelişemez. Larvaları trocophor tipindedir. Sölom boşluklarının özelliğine göre, sölomsuzlar, yalancı sölomlular ve gerçek sölomlular olmak üzere 3 gruba ayrılır.
Sınıflandırma
- Acoelomata (Sölomsuzlar) : Sölom boşluğu yoktur.
- Pseudocoelomata (Yalancı sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu yoktur. Embriyonik gelişim sırasındaki blastosölün devamı şeklinde bir vücut boşluğu görülür.
- Gastrotricha - Karnı kıllı solucanlar
- Nematoda - Yuvarlak solucanlar
- Nematomorpha - Kılımsısolucanlar
- Rotifera - Tekerlekli hayvanlar
- Acanthocephala - Başı dikenli solucanlar
- Kinorhyncha - Derisi dikenli solucanlar
- Loricifera - Zırhlı solucanlar
- Priapulida - Yırtıcı deniz solucanları
- Entoprocta - Kadehimsi solucanlar
- Eucoelomata (Gerçek sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu vardır. Sölom, periton adı verilen mezoderm yapıdaki zar ile astarlanmış olan ikinci vücut boşluğudur ve embriyonik gelişim sırasında oluşum şekline göre şizosöl veya enterosöl tipte olabilir.
- Gastrotricha - Karnı kıllı solucanlar
- Nematoda - Yuvarlak solucanlar
- Nematomorpha - Kılımsısolucanlar
- Rotifera - Tekerlekli hayvanlar
- Acanthocephala - Başı dikenli solucanlar
- Kinorhyncha - Derisi dikenli solucanlar
- Loricifera - Zırhlı solucanlar
- Priapulida - Yırtıcı deniz solucanları
- Entoprocta - Kadehimsi solucanlar
&
Vücut bölgeleri
Vücut bölgeleri, canlıların çeşitli kısımlarına verilen adlardır.
- Dorsal: bir canlı vücudunun sırt tarafı.
- Ventral: karın tarafı.
- Anterior: ön tarafı.
- Posterior: arka tarafı.
- Mediyan çizgi: vücudun burun ucundan ve kuyruk kısmından geçen eksen.
- Lateral: yan tarafı.
- Bazal: bir organın vücuda bağlandığı kısım.
- Distal: uç kısmı. Dört ayak üstündeki hayvanlarda ekstremitelerin yere yakın kısmını tarif eder.
- Apikal: yüzeye bakan uç kısmı.
- Apeks: tepe kısmı.
- Proksimal: kaideye yakın kısmı. Dört ayak üstündeki hayvanlarda ekstremitelerin gövdeye yakın kısmını tarif eder.
- Diskoidal: ortadaki alan.
- Vertikal: düşey doğrultu ve düzlemler.
- Horizontal: yatay düzlem ve doğrultular.
- Kranial: kafaya yakın
- Kaudal: kuyruğa yakın
Vücut kesitleri
- Boyuna (Sagital) kesit: Mediyan (orta) ve vertikal (düşey) doğrultudan geçer.
- Yatay (Frontal) kesit: Sagital kesite dik ve yere paralel geçer.
- Enine (Transvers) kesit: Frontal ve sagital kesite dik geçen ve vücudu ortadan ikiye bölen bir kesittir.
Vücut bölgeleri - Vikipedi
&
Notilus
Nematomorpha;
Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür asalaklığa örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir.
((((( Kleptoparazitizm, bir canlının başka bir canlı tarafından hazırlanmış, yakalanmış, avlanmış, biriktirilmiş yiyecek kaynaklarını çalarak tüketmesi şeklinde gerçekleşen bir beslenme şeklidir.)))))
Bu davranışa yakın bulunan sosyal asalaklara diğer kuşları yavrularının çocuk bakıcılığına manipüle ederek dönüştüren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince konağın bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan, kimileyin de yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu kuluçka asalaklığı örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşididir.
Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Atkılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine =insanda yaşamaz.?
Yakınsak evrim, birbirleriyle yakın akraba olmayan tür ve soylar arasında görülen benzer biyolojik özelliklerin oluşumunu açıklayan ve bunları tanımlayan bir terim.
Kaktüs, Caryophyllales takımının 1750 kadar bilinen türüne ve yaklaşık 127 cinsine sahip Cactaceae bitki familyasının bir üyesidir. "Kaktüs" kelimesi Latince aracılığıyla, Theofrastos tarafından kimliği kesin olmayan dikenli bir bitki için kullanılan Antik Yunanca (Yunanca:κάκτος, okunuşu:kaktos) kelimesinden türemiştir.
Theophrastos, Aristoteles'in ölümünden sonra Peripatetik Okul'un başına geçmiştir. Onun gibi sistemci olmaktan ziyade bir gözlemci ve koleksiyoncu olarak bilinir. Daha çok botanik dalında önemli saptamalar yapan bir doğabilimci olan Theophrastos, felsefeci kimliği ve çok geniş morfoloji bilgisi sayesinde 500'e yakın bitkinin morfolojik özelliklerini, birçoğunu da resmederek ortaya koymuş, Atina'da bir botanik bahçesinde tıbbi bitkileri yetiştirmiştir.
Birkaç türün görünüşü en azından yüzeysel olarak familyanın çoğundan çok farklıdır. Leuenbergeria, Rhodocactus ve Pereskia cinslerinin bitkileri çevrelerinde büyüyen diğer ağaçlara ve çalılara benzer. Areolleri onları kaktüsler olarak tanımlar ve görünüşlerine rağmen onların da su tasarrufu için birçok uyumu vardır. "Leuenbergeria" tüm kaktüslerin evrimleştiği atalardan kalma türlere yakın kabul edilir.
Tropikal bölgelerdeki diğer kaktüsler ormana tırmanıcı ve epifit (ağaçlarda büyüyen bitkiler) olarak büyür. Sapları genellikle düz, neredeyse yaprak benzeri görünümlü, daha az dikenli veya iyi bilinen Noel kaktüsü veya Şükran Günü kaktüsü (Schlumbergera cinsi) gibi dikensizdir.
Kaktüslerin çeşitli kullanımları vardır: birçok türü süs bitkisi olarak, diğerleri yem veya yiyecek için (özellikle meyveleri) yetiştirilir. Cochineal, bazı kaktüslerde yaşayan ve kırmızı boya yapmakta kullanılan bir böceğin ürünüdür.
Hem Eski hem de Yeni Dünya'daki sukulentler - bazıları Euphorbiaceae (euphorbias) gibi - kaktüslere çarpıcı benzerlik gösterir ve bu yanlış olabilir ama yaygın kullanımda "kaktüs" olarak adlandırılır.
Örneğin, nesli tükenmiş olan ve düzenli olarak otlayan tarih öncesi at türleri ile ona çok benzeyen ve yine nesli tükenmiş bir tür olan tapir benzeri Palaeotherium gibi.
Notilus, kafadan bacaklılar (Cephalopoda) sınıfına dahil familyalardan Nautilidae'nin üyesi olan deniz canlılarının, Türkçeye Latincedeki nautilus sözcüğünden geçmiş ortak adıdır. Nautilus ise Yunancada "denizci" anlamına gelen nautilos sözcüğünün Latinceye geçmiş halidir. Nautilina alt takımının içindeki tek familya olan Nautilidae, toplam 6 türü barındıran 2 cinsten oluşur ve tipik cinsi de Nautilus'tur (bakınız: Ayrıntılı sınıflandırma).
Bu familyanın herhangi bir türü için "odacıklı notilus (chambered nautilus)" terimi de kullanılabiliyorsa da bu terim daha çok Nautilus pompilius türüne özeldir.Notilus, Güney Pasifik'in derin sularında yaşar. Kabuklarına Malayi Adaları sahillerinde bol rastlanır. Helezon şekilli kabukları odacıklıdır.
Bölümler ince çeperlerle ayrılmıştır. Hayvan en büyük olan son bölümde yerleşir. Diğer odalar salgıladığı bir gaz ile doludur. Arka kısmından uzanan ince bir şerit bölmelerden geçerek en son odacığa kadar ulaşır. İki çift solungaçları vardır. Ağız etrafında doksan kadar kola sahiptir. Odacıklardaki gaz su basıncını dengeleyerek hayvanın su içinde yüzmesini ve alçalıp yükselmesini ayarlar. Bütün kafadan bacaklılar ayrı eşeylidir. Döllenme, dişinin manto boşluğunda gerçekleşir. Dişi, döllenmiş kapsüllü yumurtalarını tek tek veya mukusla örtülü kümeler halinde sabit cisimlere yapıştırır. Nadir hallerde serbest olarak suya bırakır. Metamorfoz (başkalaşım) yoktur. Yumurtalardan ergine benzer yavrular çıkar. Üreme dönemlerinde ahtapot veya mürekkep balıklarındaki gibi eşler birbirine sarılmış olarak saatlerce suda sürüklenirler. Hepsi solungaç solunumu yapan yırtıcı etçil hayvanlardır.
Notilus - Vikipedi
(((( Sarmal (helis, heliks veya helezon), burgu şekilli, üç boyutlu bir şekildir. Sarmal şekilli gündelik nesnelere örnek olarak silindirik yay, vida ve minare merdiveni gösterilebilir. Sarmallar biyolojide de yer alır, DNA molekülü birbirine sarılmış iki sarmaldan oluşur, çoğu proteinde de alfa sarmal olarak adlandırılan sarmal yapılar bulunur. Sıfat hali için sarmal (helisel, helikal veya helezonî) kullanılır.Helis kelimesi Yunanca "bükülmüş, kavisli" anlamına gelen ἕλιξ kelimesinden gelir. "İçi dolu" bir sarmal - örneğin "spiral" (sarmal) bir rampa - helikoid adı verilen bir yüzeydir. + Biyolojideki alfa sarmal, DNA'nın A ve B halleri de sağ-elli sarmallardır. DNA'nın Z hali sol-ellidir. Bir çift sarmal, geometrik anlamda, aynı eksene sahip iki eşleşik sarmaldır, bunlardan biri ötekinin eksen boyunca ötelenmiş halidir.=Sarmallar dönüş yönlerine göre sağ elli veya sol elli olarak nitelendirilirler.Sağ elli bir sarmal şöyle tanımlanabilir: hayalinizde sarmalı sağ elinizle tutun, başparmağınız sarmalın eksenine paralel yönde olsun, diğer parmaklarınızı da sarmalın oyuklarının içine yerleşsin. Eğer parmaklarınızın uçları başparmağınıza doğru yönlenmişse sarmal sağ ellidir. Yoksa, sol elli. Bir diğer tanıma göre, sarmalın ekseni boyunca baktığınızda sarmalın saat yönünde dönmesi, sarmalın sizden uzaklaşıyor gibi görünmesine neden oluyorsa sarmal sağ ellidir, yoksa sol elli. Matematikte sarmal, 3 boyutlu uzayda bir eğri tipidir. Kartezyen koordinat sisteminde aşağıdaki üç denklem bir sarmalı tanımlar:
Sağ-elli bir koordinat sisteminde, t parametresi artarken, (x,y,z) noktası sağ-elli bir sarmal çizer, bunun çapı 1, z-ekseni boyunca hatvesi 2π'dir. ))))
Orkinos
Solungaç
Solungaç, su hayvanlarının solunum organı. Suda çözünmüş oksijenin kana alınmasını ve kandaki karbondioksitin atılmasını sağlayacak yapıdadır. Solunum yüzeyinin kıvrılması ve dallanması ile meydana gelirler. Solungaç solunumu, sürekli suda yaşayan omurgasız hayvanlarda, balıklar ve kurbağa larvalarında görülür. Amfiyoksüsta bağırsağın ön kısmı genişlemiş ve birçok yarıkla delinerek solungaç sepeti denilen kan damarlarıyla zengin özel bir organ halini almıştır.
Balıklarda solungaçlar, önden ağız, yanlardan dışarıyla bağlantısı olan bir boşlukta (solungaç boşluğu) yer almıştır. Kemikli balıklarda solungaçlar dört çift olup, operkül denen solungaç kapaklarıyla örtülüdür. Solunum suyu ağızdan alınıp, solungaç kapaklarının daralması ile dışarı atılır. Kıkırdaklı balıkların ise çoğunda beş çift solungaç yayı olup, solungaç kapakları bulunmaz. Solungaç yayları, içlerinde kılcal kan damarları bulunan solungaç yapraklarına sahiptir. Her solungaç yaprağı ise ince yaprakçıklardan meydana gelmiştir. Kılcal damarlardaki kan, solungaçlara kırmızı rengini verir.
Solunum, yaprakçıkları çevreleyen suda erimiş oksijenle kılcal damarlarda dolaşan kanın alyuvar hücreleri arasında olur. Oksijenin kana geçebilmesi için suyun devamlı olarak solungaçların üzerinden geçmesi gerekir. Balık, suyu ağzından alır, solungaç yaprakları üzerinden geçirir. Bu arada oksijen difüzyonla kana geçer. Aynı yolla karbondioksit dışarı atılır. Kanın solungaç iplikçiklerindeki akışı, suyun solungaçlar üzerindeki akışının ters yönündedir. Bu durum daha fazla oksijen alınmasını sağlar.
Çoğu balığın solungaç yayları üzerinde solungaç tarakları da bulunur. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözünmüş oksijen, difüzyonla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinlerse, solungaç taraklarıyla tutularak yutulur.
Köpekbalıklarında su hem ağızdan, hem de ilk solungaç yarığından alınır. Solungaç yaprakları ve yarıkların daralmasıyla dışarı atılır. Tatlı su balıkları gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar.
(((((( Hücre içine, hücre zarı vasıtası ile su geçişi, bir başka deyişle osmoz gerçekleşir. Canlı sistemlerde çözücü madde su olduğu için, biyoloji biliminde osmoz terimi ile kastedilen, suyun çok yoğun ortamdan az yoğun ortama seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçişidir. Bu tanımda, seçici geçirgen zardan kasıt, çözünenleri geçirmeyen fakat çözücüleri geçiren bir zardır. === Çözelti ya da solüsyon, iki ya da daha fazla maddenin herhangi bir oranda bir araya gelerek oluşturdukları homojen karışımdır.= İzotonik: çözelti anlamına gelir. Su moleküllleri ozmoz ile içeri ve dışarı eşit oranda geçerek hücre boyunun aynı kalmasını sağlar. === Süzgeç gibi davranan zar, küçük moleküllerin kolayca geçmelerine olanak verirken büyük moleküllerin geçişini engeller. Yoğunluğu daha az olan taraftaki sıvı moleküllerinin, yoğunluğu yüksek tarafa geçmeleri, zarın iki tarafındaki yoğunlukların dengelenmesine yardımcı olur. (bkz: Geçişme dengesi). Hipotonik çözeltilerde hayvan hücreleri şişer, bitki hücreleri ve hücre duvarı bulunan diğer hücreler ise şişmez.
Çözelti türleri üç ana başlık altında incelenebilir: Çözücünün Durumuna Göre (Fiziksel hâline göre; katı, sıvı, gaz)
Çözeltinin fiziksel hâlini belirleyen çözücüdür.
- Elektrik Akımı İletmelerine Göre
- Elektrik akımını ileten çözeltiler: Çözünen madde çözünürken iyonlarına ayrılıyorsa böyle çözeltilere iyonik çözeltiler denir. İyonlu çözeltiler elektrik akımını iletir. Bu nedenle de elektrolit çözeltiler olarak da bilinirler. Örnek olarak; asit, baz çözeltileri, tuz çözeltileri verilebilir. Tuz su içerisinde çözünürken Na+ ve Cl- iyonlarına ayrışır.
- Elektrik akımını iletmeyen çözeltiler: Kovalent bağlı bileşikler çözücü içerisinde çözünürken moleküller halinde dağılır. Bu tür çözeltiler elektrik akımını iletmez. Alkolün su içerisinde çözünmesi olayını örnek olarak verebiliriz.
- Çözünen Madde Miktarına Göre:
- Doymuş Çözeltiler: Çözücünün çözebileceği maksimum maddeyi çözdüğü durumdur.
- Aşırı doymuş çözeltiler: Çözeltinin maksimum çözebileceği madde miktarından daha fazla madde çözünmüş çözeltilerdir. Kararsızdırlar. Bir miktar çözünen madde çökerek doymuş çözelti haline gelir.
- Doymamış çözeltiler: Bir çözücünün çözebileceği maksimum maddeden daha azını çözdüğü durumdur. Bu tip çözeltilere belli bir miktar daha çözünen atıldığı takdirde çözücü, eklenen çözüneni de çözebilme kapasitesine sahiptir. ))))))
Solungaç, su hayvanlarının solunum organı. Suda çözünmüş oksijenin kana alınmasını ve kandaki karbondioksitin atılmasını sağlayacak yapıdadır. Solunum yüzeyinin kıvrılması ve dallanması ile meydana gelirler. Solungaç solunumu, sürekli suda yaşayan omurgasız hayvanlarda, balıklar ve kurbağa larvalarında görülür. Amfiyoksüsta bağırsağın ön kısmı genişlemiş ve birçok yarıkla delinerek solungaç sepeti denilen kan damarlarıyla zengin özel bir organ halini almıştır.
Balıklarda solungaçlar, önden ağız, yanlardan dışarıyla bağlantısı olan bir boşlukta (solungaç boşluğu) yer almıştır. Kemikli balıklarda solungaçlar dört çift olup, operkül denen solungaç kapaklarıyla örtülüdür. Solunum suyu ağızdan alınıp, solungaç kapaklarının daralması ile dışarı atılır. Kıkırdaklı balıkların ise çoğunda beş çift solungaç yayı olup, solungaç kapakları bulunmaz. Solungaç yayları, içlerinde kılcal kan damarları bulunan solungaç yapraklarına sahiptir. Her solungaç yaprağı ise ince yaprakçıklardan meydana gelmiştir. Kılcal damarlardaki kan, solungaçlara kırmızı rengini verir.
Solunum, yaprakçıkları çevreleyen suda erimiş oksijenle kılcal damarlarda dolaşan kanın alyuvar hücreleri arasında olur. Oksijenin kana geçebilmesi için suyun devamlı olarak solungaçların üzerinden geçmesi gerekir. Balık, suyu ağzından alır, solungaç yaprakları üzerinden geçirir. Bu arada oksijen difüzyonla kana geçer. Aynı yolla karbondioksit dışarı atılır. Kanın solungaç iplikçiklerindeki akışı, suyun solungaçlar üzerindeki akışının ters yönündedir. Bu durum daha fazla oksijen alınmasını sağlar.
Çoğu balığın solungaç yayları üzerinde solungaç tarakları da bulunur. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözünmüş oksijen, difüzyonla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinlerse, solungaç taraklarıyla tutularak yutulur.
Köpekbalıklarında su hem ağızdan, hem de ilk solungaç yarığından alınır. Solungaç yaprakları ve yarıkların daralmasıyla dışarı atılır. Tatlı su balıkları gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar.
(((((( Hücre içine, hücre zarı vasıtası ile su geçişi, bir başka deyişle osmoz gerçekleşir.Canlı sistemlerde çözücü madde su olduğu için, biyoloji biliminde osmoz terimi ile kastedilen, suyun çok yoğun ortamdan az yoğun ortama seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçişidir. Bu tanımda, seçici geçirgen zardan kasıt, çözünenleri geçirmeyen fakat çözücüleri geçiren bir zardır. === Çözelti ya da solüsyon, iki ya da daha fazla maddenin herhangi bir oranda bir araya gelerek oluşturdukları homojen karışımdır.= İzotonik: çözelti anlamına gelir. Su moleküllleri ozmoz ile içeri ve dışarı eşit oranda geçerek hücre boyunun aynı kalmasını sağlar. === Süzgeç gibi davranan zar, küçük moleküllerin kolayca geçmelerine olanak verirken büyük moleküllerin geçişini engeller. Yoğunluğu daha az olan taraftaki sıvı moleküllerinin, yoğunluğu yüksek tarafa geçmeleri, zarın iki tarafındaki yoğunlukların dengelenmesine yardımcı olur. (bkz: Geçişme dengesi). Hipotonik çözeltilerde hayvan hücreleri şişer, bitki hücreleri ve hücre duvarı bulunan diğer hücreler ise şişmez.
Çözelti türleri üç ana başlık altında incelenebilir: Çözücünün Durumuna Göre (Fiziksel hâline göre; katı, sıvı, gaz)
Çözeltinin fiziksel hâlini belirleyen çözücüdür.
- Elektrik Akımı İletmelerine Göre
- Elektrik akımını ileten çözeltiler: Çözünen madde çözünürken iyonlarına ayrılıyorsa böyle çözeltilere iyonik çözeltiler denir. İyonlu çözeltiler elektrik akımını iletir. Bu nedenle de elektrolit çözeltiler olarak da bilinirler. Örnek olarak; asit, baz çözeltileri, tuz çözeltileri verilebilir. Tuz su içerisinde çözünürken Na+ ve Cl- iyonlarına ayrışır.
- Elektrik akımını iletmeyen çözeltiler: Kovalent bağlı bileşikler çözücü içerisinde çözünürken moleküller halinde dağılır. Bu tür çözeltiler elektrik akımını iletmez. Alkolün su içerisinde çözünmesi olayını örnek olarak verebiliriz.
- Çözünen Madde Miktarına Göre:
- Doymuş Çözeltiler: Çözücünün çözebileceği maksimum maddeyi çözdüğü durumdur.
- Aşırı doymuş çözeltiler: Çözeltinin maksimum çözebileceği madde miktarından daha fazla madde çözünmüş çözeltilerdir. Kararsızdırlar. Bir miktar çözünen madde çökerek doymuş çözelti haline gelir.
- Doymamış çözeltiler: Bir çözücünün çözebileceği maksimum maddeden daha azını çözdüğü durumdur. Bu tip çözeltilere belli bir miktar daha çözünen atıldığı takdirde çözücü, eklenen çözüneni de çözebilme kapasitesine sahiptir. ))))))
Tuzlu su balıkları ise su içerler.[kaynak belirtilmeli] İçtikleri suyun tuzunu solungaçlarıyla ayırırlar. Solungaç yaylarının ve taraklarının sayı ve biçimleri balıkların sınıflandırılmasında işe yarayan belirtilerdir.
Dipnoi'lerde, akciğer ve solungaç solunumu bir arada görülür.
Akciğerli balıklar
Akciğerli balıklar (Dipnoi), Sarcopterygii sınıfından solungaç solunumu yapmakla beraber ihtiyaç duyulduğunda hava solunumu da yapabilen tatlı sularda yaşayan balıklar takımı.Hem solungaç, hem de akciğer solunumu yaptıklarından çift solunumlu anlamına gelen Dipnoi ismiyle de anılırlar. Balık, kurbağa ve sümüklü böcek gibi su hayvanlarını avlayarak beslenirler.
Akciğerlerini hava ile doldururken, geceleri çok uzaktan duyulan horultulu sesler çıkarırlar. Kendilerine yaklaşılınca yılan gibi tıslar ve ısırırlar.Kurak mevsimlerde sular çekilmeye başlayınca, akciğerli balıkların her biri kendine balçık içinde bir tünel kazarak içine yerleşir. Tünelin üzerinde havanın girişine yarayan gözenekli bir kapak bulunur. Balık, çamurdan koza içinde mukuslu bir sıvı ifraz eder. Bunun sayesinde derisinin kuruması önlenmiş olur. Balık, kozasında derin bir uykuya dalar. Vücut fonksiyonlarını da yavaşlatır. Akciğerli balıklar gerekli oksijeni yuvanın üstündeki delikten almaya devam ederler. Yaz uykusu süresince gerekli enerji için kendi kas dokularının bir kısmını eriterek harcarlar. Bu suretle yağmurların tekrar başlayıp, akarsuların canlanmasına kadar hayatlarını sürdürürler. Kas dokusunun besin olarak harcanması sonucu bir mevsim içinde 3 santimlik bir boy kaybı olur. Bazen uzun süren kuraklık dönemlerinde vücutlarının yarısını eritirler. Afrika akciğer balıklarının, çamur kozalarında dört yıldan fazla yaşadığı tespit edilmiştir.
Evrim
Yaklaşık 420 milyon yıl önce, Devonian döneminde, iki ayaklı balıkların ve kuaternivorların son ortak atasıiki ayrı evrimsel soy hattına ayrılmış, mevcut latakantların atası Sarcopterygians'ın atasından biraz daha önce ayrılmıştır.Youngolepis ve Diabolepis, 419-417 milyon yaşında, Erken Devoniyen'de (Lochkovian), şu anda bilinen en eski çift kabuklu balıklardır ve göstermektedir, çift nefesli balıkların evrimlerinin çok erken dönemlerinde sert kabuklu avları (durofaji) içeren bir diyete uyum sağladıklarını göstermektedir.En eski iki ayaklı balıklardan biri olan Dipterus, modern Avustralya iki ayaklı balıklarınkine benzer yaprak şeklinde göğüs ve pelvik yüzgeçlere sahipti ve ilk formların da bugün yaşayan türlerinkine benzer işlevsel akciğerlere sahip olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor.
En eski çift kabuklu balıklar denizeldi. Karbonifer sonrası çift kabuklu balıkların neredeyse tamamı tatlı su ortamlarında yaşar. = Akciğerli balıklar - Vikipedi
&
Duyarga
(Collembola) takımlarında ise gerçek segmentli duyarga bulunur. Son segment hariç duyarganın tamamı kaslarla donatılmıştır ve her biri ayrı ayrı hareket etme yeteneğine sahiptir.
Böcekler (Insecta = Ectognatha) sınıfı ise kamçı şeklinde duyargalara sahiptir. Genelde erkeklerin duyargaları dişilerinkine göre daha büyük ve enli olurlar. Duyargaları üç bölümden oluşur:
- Duyarga kaide segmenti (Scapus): Kaidedeki kaslarla tentoriuma, distalden de duyarga ara bileziğine bağlıdır. Kaslıdır ve bu kaslar duyarga ara bileziği ile duyarga kamçısının hareketini sağlar.
- Duyarga ara bileziği (Pedicellus): Kas bulunmaz. Genelde Johnston organı bulunur.
- Duyarga kamçısı (Flagellum): Kas bulunmaz. Segmentçiklerin (ki bunlar gerçek segment değildir) şekline göre birçok duyarga tipi ayırt edilir.
Eklembacaklılar içinde iki çift (dört tek) duyarga taşıyan tek grup kabuklular (Crustacea) alt şubesidir.
- Birincil duyargalar (küçük ya da kısa duyargalar): (Lat. Antennula) Malacostraca alt sınıfı dışında tek dallıdır ve yalnız duyu organı olarak değil, bazen yüzmek ya da yakalamak için de kullanılır.
- İkincil duyargalar: (Lat. Antenna) Nauplius larvada ağzın yanlarında yer alarak beslenmeye yardım eder. Gelişim süreci içinde ağız önüne yerleşen bu duyarga çifti erişkinde genellikle iki kola ayrılır ve kabukluların çoğunda yer değiştirme, yakalama ya da tutunmaya yarar.
- Prof. Dr. Alı Demirsoy (1992), Yaşamın Temel Kuralları (Entomoloji)
Duyarga - Vikipedi
&
Altı bacaklılar
Altı bacaklılar (Hexapoda) Eklembacaklılar bölümünün en büyük alt şubesidir. Yaklaşık olarak 30'un üzerinde takım içerir. Böceklerin yanı sıra içtençeneliler adı verilen kanatsız eklembacaklılardan Diplura, Protura ve Collembola'yı da içine alır. Göğüslerinin üç segmentli olması ve her segmentinde bir çift bacağın bulunması ile tanınırlar.
Vücutları cephalo (baş), thorax (göğüs) ve abdomen (karın) olmak üzere 3 bölümden oluşur. Bazı gruplarda bu vücut bölümlerinde kaynaşmalar görülebilir. Baş bölgesinde bir çift anten ve bir çift bileşik göz bulunur. Sınıf özelliği olarak göğüsleri 3 segmentlidir ve her segmentten bir çift bacak çıkar.
Hayvanlar aleminde uçma ilk defa bu grupta ortaya çıkmıştır, ancak böceklerin kanatları, kuşların kanatlarından farklı yapıdadır. Abdomen (karın) 11 segmentlidir ve hiçbir segmentte üye bulunmaz. Son segmentlerde yapısal değişiklikler sonucu oluşmuş kavuşma organı, cercus uzantıları veya yumurta yerleştirme borusu gibi yapılar görülebilir.
Dış iskelet bulunur. Büyüme esnasında dış iskeletin neden olduğu kısıtlama, deri değişimi ile telafi edilir. Vücutlarında sadece çizgili kas bulunur. Solunum trake sistemiyledir. Açık dolaşım sistemi görülür. Vücutta dolaşan solunum sıvısı "hemolenf" adını alır ve çoğunlukla renksiz, bazen de soluk yeşil-sarı renktedir. Vücutları bez bakımından zengindir. Çekici veya itici koku, mum, zehir, ipek, yağ, tükürük, antikoagülan madde gibi birçok maddeyi salgılamak üzere özelleşmiş çok sayıda bez taşırlar. Duyu organları ve sinir sistemleri iyi gelişmiştir.
Renklenmeleri büyük çeşitlilik gösterir. Bazılarında ışık çıkarma özelliği görülür.
Kural olarak yumurta ile çoğalırlar ve gelişmelerinde çoğunlukla bir başkalaşım (metamorfoz) görülür.
Evrimi
Bu kladogram Kjer vd.'nin çalışmasından uyarlanmıştır (2016):
| Hexapoda |
|
Sınıfları arasındaki farklar
- İçtençenelilerde duyargalar gerçek segmentlidir; böceklerde ise gerçek segmentli değildir.
- İçtençenelilerde Johnston organı yoktur; böceklerde vardır.
Altı bacaklılar - Vikipedi
&
Eklem bacaklılar
Eklem bacaklılar ya da Arthropoda, omurgasızların en büyük şubesidir.
Arthropoda (arthros: eklem, podos: ayak), "eklemli ayaklılar" anlamına gelmektedir. Vücutları; baş (caput veya cephalo), göğüs (thorax) ve karın (abdomen) olmak üzere üç bölgeden meydana gelir. Her bölge çeşitli sayıda segmentten (parçadan) ibarettir.
Vücudun her bir segmenti esnek bir deriyle birbirine bağlanmıştır. Vücut yüzeyi, sert bir madde olan kitinden meydana gelen bir dış iskeletle örtülüdür. Kitin, dış epitelin salgısıdır ve hayvanların büyümesi için zaman zaman değiştirilerek atılır. Ekstremiteler (bacak, kanat, duyarga ve ağız parçaları gibi hareket edebilen çıkıntılar) daima eklemli parçalardan meydana gelmiştir.
Sindirim sistemi ön, orta ve arka bağırsak olmak üzere üç bölümden ve bunların çeşitli kalınlıktaki kısımlarından meydana gelir.
Kan dolaşımı açıktır.Kan oksijen taşımayıp, besin maddeleri, artık maddeler ve hormonları taşır. Dolaşım sistemi, sırtta bir yürek ve ana damardan meydana gelir. Bazılarında sırt damarından kollar da çıkar. Sinir sistemi, birbirine bağlantısı bulunan gonglion adı verilen boğumlardan ibarettir.
Eklem bacaklılar şubesinin altı bacaklılar (Hexapoda), çok bacaklılar (Myriapoda), kabuklular (Crustacea) ve soyu tükenmiş trilobitler (Trilobitomorpha) alt şubelerinde görülen, duyu organı olarak gelişmiş hareketli baş uzantısı olan duyargalar, diğer alt şubesi olan ve akrep, kene ve örümceklerin yer aldığı keliserliler (Chelicerata) alt şubesinde yoktur. Kabuklularda iki çift, diğer gruplarda bir çift duyarga bulunur.
Ayrıca bakınız
Eklem bacaklılar - Vikipedi
&
Başkalaşım
Başkalaşım ya da metamorfoz, özellikle böcekler için kullanılan bir terim olup canlının tırtıl düzeyinden yetişkin düzeye geçişine denir.
Insecta sınıfı içerisinde sınıflandırılan canlılar, genel olarak başkalaşım geçirip geçirmemelerine bağlı olarak üç gruba ayrılırlar;
- Ametabolus böcekler: Bu gruba böcek olmayan altı ayaklı (hexapod) canlılardan bir kısmı girer. Bu gruptaki canlıların larva ve yetişkin halleri çiftleşme organlarının yokluğu dışında aynıdır ve başkalaşım geçirmezler.
- Hemimetabolus böcekler: Bu gruba pek çok böcek grubu girmektedir. Larva yetişkinlik aşamasına kademeli olarak geçer ve koza aşaması yoktur.
- Holometabolus böcekler: Kelebekler ve pek çok böcek sınıfının dahil olduğu bu grupta yaşam döngüsü, tırtıl, koza ve yetişkin aşamalarından oluşur.
Başkalaşım geçiren canlılar: kelebek, kene, kurbağa, sinek, arı vb.
Başkalaşım - Vikipedi
&
Anadolu levhası
Anadolu levhası, Avrasya levhası, Arap levhası, Afrika Levhası, Egeit levhası tarafından çevrelenen Anadolu'nun büyük kısmını kapsayan yerkabuğu parçasıdır.
Yerkürenin iç kısımları akışkan halde mağmanın bulunduğu manto katmanı bulunur. Bu akışkan yapının üzerinde katı haldeki Taşküre (Litosfer) bulunur. Mantodaki mağma konveksiyon hareketleriyle üzerinde yer alan yerkabuğunu sürükler. Hareket eden yerkabuğu kırılarak parçalara ayrılır. Her bir parçaya Levha denir. Mağmanın kıtaları sürükleyerek hareket ettirmesine Levha tektoniği denir.
Bu levhalardan biri de Anadolu levhasıdır. Anadolu levhasının kuzeyinde Avrasya levhası, güneyinde Arap levhası ve Afrika levhası yer alır. Afrika levhası 18 mm/yıl hızla kuzeybatıya doğru hareket ederek Anadolu levhasına baskı uygular. Bu baskı Anadolu'nun batıya doğru hareket etmesine yol açar. Anadolu levhasının Avrasya levhasıyla sınırını Kuzey Anadolu Fay Hattı belirler. Bu hatta Anadolu 25 mm/yıl hızla batıya doğru hareket eder. Anadolu'nun Arap levhasıyla karşılaşma alanı Doğu anadolu fay hattıdır. 558 km uzunluğundaki fay, Bingöl Karlıova'dan İskendurun körfezine kadar uzanır. Burada Doğu Afrika fay hattının devamı olan Ölüdeniz fayı ile birleşir. Fay hatları büyük depremlerin oluştuğu alanlardır.
Arap levhası Avrasya ile Akdeniz tabanında karşılaşır ve burada Dalma-Batma hattı oluşur. Afrika'nın Avrasya'nın altına doğru daldığı Helen ve Kıbrıs fayı boyunca Anadolu'yu bu alanda çeker. Anadolu'nun batısındaki güneybatı yönlü açılmanın sebebinin bu çekme hareketi olduğu sanılmaktadır.
&
Avrasya levhası
Avrasya Levhası Dünya'nın ana tektonik levhalarından biridir. Arabistan Altkıtası, Hint alt kıtası ve Sibirya'nın doğusu dışında Avrasya kıtası'nın neredeyse tamamına uzanmaktadır.Batı parçası Alpler'in yapısı ile ilişkili olarak daha çok Avrupa Levhası olarak bilinir.Avrasya Levhası sınırları - saat yönünde soldan itibaren - Kuzey Amerika levhası, Filipin levhası, Avustralya levhası, Hindistan levhası, Arap levhası, Anadolu levhası, Ege Denizi levhası, Apulya Levhası ve Afrika levhası ile çevrilidir.Komşu levhalarının çoğunun geçiş bölgelerinde başka birkaç küçük levhalar (Adriyatik Levhası gibi mikro levhalar) bulunabilir, fakat bunların varlıkları henüz araştırma yoluyla saptanamadı.
Orta Asya'nın jeodinamiği Kuzey Avrasya ve Hindistan Levhası arasındaki etkileşimi ile yönetilir. Bu alanda, birçok alt-levhanın ya da kabuk blokların varlığı anlaşılmaktadır. Bu alt-levhalar ya da kabuk bloklar Orta Asya ve Doğu Asya geçiş bölgelerini oluşturmaktadır.
&
- T ve O tarzı mappa mundi (bilinen dünyanın haritası) Isidorus'un Etymologiae'sinin ilk basılı versiyonundan (Kraus 13) alınmıştır. Kitap 623 yılında yazılmış ve ilk kez 1472'de Augsburg'da Günther Zainer (Guntherus Ziner) tarafından basılmıştır; böylece Isidor'un eskizi batının en eski basılı haritası olmuştur.
- Not: T-O-haritaları genellikle "Doğu-yukarı" olarak gösterilir, merkezde Kudüs ve en doğuda cennet gösterilir, en batıda Herkül sütunlarıyla dengelenir.
"orient" dünyası Latince "oriens" kelimesinden gelir ve Doğu anlamına gelir.
Doğu yönündeki haritalara örnek olarak Mappa Mundi (Ortaçağ Avrupa dünya haritaları) ve örneğin T-O haritası verilebilir.
Isidor, bilinen dünyayı (Asya, Avrupa, Afrika) görselleştirmek için T-O haritası olarak bilinen diyagramları kullanmıştır. Bu haritalar, coğrafi doğruluktan ziyade zihinsel bir şema sunar: - O (Orbis Terrarum): Dünyayı çevreleyen okyanusu temsil eder.
- T Şekli: Akdeniz ile Nil ve Don nehirlerini temsil ederek kıtaları birbirinden ayırır.
- Hiyerarşi: Genellikle Asya en üstte (Cennet'e yakın), Kudüs ise merkezde yer alır.
"orient" dünyası Latince "oriens" kelimesinden gelir ve Doğu anlamına gelir.
Doğu yönündeki haritalara örnek olarak Mappa Mundi (Ortaçağ Avrupa dünya haritaları) ve örneğin T-O haritası verilebilir.
- O (Orbis Terrarum): Dünyayı çevreleyen okyanusu temsil eder.
- T Şekli: Akdeniz ile Nil ve Don nehirlerini temsil ederek kıtaları birbirinden ayırır.
- Hiyerarşi: Genellikle Asya en üstte (Cennet'e yakın), Kudüs ise merkezde yer alır.
! ilk insan Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’ya inanılıyor. Âdem ismi İbranicede “çamur veya kil”, Havva ismi ise “yaşam” anlamına geliyor.
Ninti: Sümer hayat tanrıçasıdır. Ninhursag tarafından Enki'nin vücudunu iyileştirmek için yaratılan sekiz tanrıçadan biridir. Ti kaburga anlamına gelir ve O'nun özel tedavi alanı kaburgalardır. Enki yasak çiçeklerden yemiş ve bu sebeple Ninhursag tarafından lanetlenmişti. Ninhursag O'nu iyileştirmek için diğer tanrılar tarafından ikna edilir. Bu hikâye daha sonra Tevrat'ın Genesis (yaratılış) bölümünde anlatılan Adem ile Havva'nın yaratılış hikâyesinin kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
İslam dünyasının önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Bağdat, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1534’te Osmanlı topraklarına katılmıştır. Matrakçı Nasuh bu şehri resmederken doğasından etkilenmiş olmalıdır. Şehrin içinden geçen Dicle Nehri odak noktası olmuştur. Bağdat ikliminde yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçmektedir; Matrakçı’nın sarı tonu yoğun olarak kullanmasının muhtemel sebebi bölgenin çöl iklimine yakın olmasıdır. Bağdat resminde ayrıca o bölge iklimine uyum sağlayan pars, ceylan, çöl tavşanı gibi hayvanlar da görülmektedir.
- Dünyaya Gelişi: İblis, cennetten kovulduktan sonra Hz. Adem ve Hz. Havva'yı kandırmış, ardından hepsi birlikte yeryüzüne (dünyaya) indirilmiştir.
Eden bahçesi (Jan Brueghel the Elder ve Pieter Paul Rubens, 1615), Eden bahçesinde birlikte yaşayan evcil ve yabani hayvanları resmediyor.- Yaratılış 2
- RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem'i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”
- Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon'dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir, Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır.
Pierre Mortier, tarafından M. Pierre Daniel Huet tarafından Kutsal tarihin anlaşılması için yapılan açıklamalara dayanılarak yapılan göksel cennetin haritası, 1700
- Yaratılış 2
- RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem'i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”
- Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon'dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir, Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır.
&
Bonaventura Cavalieri
Bonaventura Cavalieri, 1635 yılında Galileo'nun teşvikiyle geometri alanında sonsuz küçüklükler ile ilgili kendi düşüncelerini bir kitapta (Geometria indivisibilibus continuorum nova quadam ratione promota - Geometry) derleyrek yayınlamıştır.
1632 yılında yazdığı “Directorium universale uranometricum” adlı eserinde trigonometrik fonksiyonlara değinmiş; bazı açıların sinüs, kosinüs, tanjant ve sekant değerlerini özgün yöntemlerle hesaplamış ve bunların logaritmalarını da alarak ondalıklı olarak sekiz haneye kadar değerlerini göstermeyi başarmıştır.
İntegralin temeli konusunda türevle bağlantılı çalışmalara değinen Cavalieri, aynı zamanda manastır için bir hidrolik pompa inşa etmiş ve astronomi ve coğrafya alanlarında pratik kullanım vurgulayan bugünkü logaritma cetvellerine benzer nitelikte logaritma tabloları yayınlamıştır
&
Evangelista Torricelli
Logaritmik spiral
Evangelista Torricelli (1608 - 1647), İtalyan bir fizikçi ve matematikçidir. Barometreyi bulmasıyla ünlüdür ..
Torricelli'nin yeteneklerini fark ettiklerinde ailesi onu temel eğitimini alması için bir Camaldolese rahibi olan amcası Jacobo'nun yanına gönderdi.İlerleyen yıllarda amcası Torricelli'yi, Collegio della Sapienza'da matematik profesörlüğü yapmakta olan bir Benediktin Tarikatı rahibi ve Galileo Galilei'nin öğrencisi olan Benedetto Castelli'nin yanına Roma'ya gönderdi. “ Benedetto Castelli akan sular üzerinde deneyler yaptı (1628) ve Papa Urban VIII tarafından hidrolik alanındaki çalışmalar ona bırakıldı.” Roma'da yaşadığı süre içerisinde daha sonradan çok iyi dost olacakları dönemin en parlak matematikçilerinden olan Bonaventura Cavalieri’nin de öğrencisi oldu.
Görevini yaptığı süre içerisinde bir çember eğrisinin alanı ve ağırlık merkezini bulmak gibi o zamanın çok önemli matematik problemlerinden bazılarını çözdü. Bu çalışmalarının sonucu olarak Opera Geometrica adında, 1644 yılında yayımlanan ve çalışmalarını anlattığı bir kitap yazdı. Torricelli'nin bu görevi kabul ettikten sonra geometri alanındaki çalışmaları hakkında çok fazla bir bilgi bulunmamaktadır ancak Opera Geometrica ‘yı yazdıktan iki yıl sonra geometri alanında saygıdeğer bir isim oldu. Bunların yanı sıra optik ile de ilgileniyordu ve mikroskobik lenslerin çok kolay bir şekilde bir ışıtaç kullanarak camdan üretilmesini sağlayacak bir yöntem keşfetti. Keşfinin ardından üstlerine isminin kazındığı ve günümüzde Floransa'da korunmakta olan birçok teleskop ve basit mikroskop, büyük lens tasarladı ve üretti. 11 Haziran 1644 tarihinde Michelangelo Ricci'ye ünlü mektubunu yazdı: Viviamo sommersi nel fondo d'un pelago d'aria. (Bir hava okyanusunun dibine batmış şekilde yaşıyoruz.)
Barometre
Torricelli'nin en ünlü icadı cıvalı barometredir. Bu aletin adı havanın ağırlığının cıvanın ağırlığına karşılık ölçülmesi sebebiyle iki ağırlık ölçüsünü belirten yunanca iki kelimeden oluşmaktadır.Tuscany Grandükü'nün pompa üreticileri suyu 12 metreden fazla mesafelere yükseltmeyi denediler ancak emme tulumba ile bu sınırın 10 metre olduğunu keşfettiler. Torricelli sudan 14 kat daha yoğun olan cıvayı kullandı. 1643'te yaklaşık bir metre uzunluğunda, ucu kapalı ve içi cıva dolu bir boru üretti ve bu boruyu dikey doğrultuda cıva dolu bir leğene yerleştirdi. Borunun içindeki cıva seviyesi 76 cm'e kadar indi ve yukarıdaki kısımda Torricelli vakumu adı verilen boşluğu bıraktı. Bilindiği üzere borudaki cıvanın yüksekliği atmosfer basıncına göre değişir. Bu, tarihteki ilk barometredir. Barometrenin keşfi Torricelli'nin şöhretini ebedi kıldı. Bir basınç ölçüm birimi olan torr'a, Torricelli'nin anısına bu isim verilmiştir. “ Fransız filozof Descartes, 1601 yılında aynı gözlemleri yapmıştır ancak bu gözlemlerin sonuçlarını yayımlamamıştır.”
Torricelli Yasası
Torricelli ayrıca daha sonradan Bernoulli yasasının temelini oluşturacak olan, bir açıklıktan akan akışkanın hızı ile ilgili olan Torricelli yasasını bulmuştur. Torricelli, bir kabın alt kısmına açılan bir delikten akan suyun hızının suyun derinliğinin karesi ile orantılı olduğunu bulmuştur.
Atışlar mekaniği
Torricelli, atış hareketleri ve cisimlerin havada nasıl hareket ettiğine dair birçok çalışmalar yaptı. Atışlar mekaniği alanındaki en önemli katkısı, dış kabuk fikrini ortaya atmasıdır. Bu fikre göre aynı açı ve hızla bütün yönlerden atılan projektillerin doğrultuları ortak bir parabole teğet oluşturmaktadır. Bu dış kabuk, parabola di sicurezza olarak bilinmektedir.
Rüzgârın sebebi
Torricelli, rüzgârların oluşmasına ilk bilimsel açıklamayı getirmiştir.…rüzgârlar Dünya’nın farklı bölgelerindeki hava sıcaklığı ve hava yoğunluğu nedeniyle oluşmaktadır.
Matematik alanındaki çalışmaları
Torricelli ayrıca alanı sonsuz ancak hacmi sonlu bir değer alan Torricelli trompeti'ni (Daha çok Gabriel’s Horn olarak bilinir) keşfiyle de ünlüdür. Bu, o tarihlerde, Torricelli'nin kendisi de dahil birçokları tarafından “inanılmaz” bir özçelişki olarak görülmüştür ve sonsuzluğun doğasına dair, taraflar arasında filozof Hobbes'u da barındıran şiddetli bir anlaşmazlığa yol açmıştır. Torricelli sonsuz diziler alanında bir öncüydü. 1644 yılında De dimensione parabolae adıyla yayımlanan eserinde Torricelli, azalan pozitif terimlerden oluşan bir diziyi ele almış ve buna karşılık gelen ve zorunlu olarak L ‘nin dizi limiti olarak görüldüğü değerine yakınsayan iç içe dizileri
göstermiştir. Bu sayede geometrik dizilerin toplamı için kullanılan formüle bir ispat geliştirmiştir.
Torricelli'nin çalışmaları ve el yazmaları İtalya'nın Floransa kentinde muhafaza edilmektedir. Aşağıdaki liste basılı eserlerini göstermektedir:
- Trattato del moto (1641'den önce)
- Opera geometrica (1644)
- Lezioni accademiche (1715 yılında basıldı)
- Esperienza dell'argento vivo (Berlin, 1897).
Evangelista Torricelli - Vikipedi
🐚
ilk keşfeden, 17. yüzyıl matematikçisi Evangelista Torricelli olmuştur.
Logaritmik (veya eşaçılı) spiral, doğada sık rastlanan bir spiral çeşididir. İlk olarak 17. yüzyılda René Descartes ve Jakob Bernoullitarafından tanımlanmış ve incelenmiştir. Bernoulli bu eğriye, kendine özgü matematiksel özelliklerinden dolayı, spira mirabilis (mucizevi spiral) adını vermiş ve mezar taşına bir logaritmik spiral oyulmasını vasiyet etmiştir.
Kutupsal koordinat sisteminde logaritmik spiral şu eşitlikle ifade edilir:
Burada a ve b gerçel parametreler, e ise Euler sayısıdır. Aynı eşitlik şu şekilde de yazılabilir:
nitekim logaritmik ismi de buradan gelir. Kartezyen koordinat sisteminde aynı eğri, şu parametrik denklem çiftiyle ifade edilebilir:
Doğada logaritmik spiral
Logaritmik spiral, doğada rastlanan pek çok süreçte kendiliğinden oluşur.
- Bir şahin, havadan avına yaklaşırken logaritmik spiral izler. Şahinin avını en iyi görebildiği açı sabittir ve şahin uçuş yönünü, bu açıyı sabit tutacak şekilde belirler. Bu da bir logaritmik spiral oluşturur.
- Uçabilen böcekler, bir ışık kaynağına yaklaşırken logaritmik spiral izlerler. Bunun sebebi, ışık kaynağı ve uçuş yönleri arasındaki açıyı sabit tutmalarıdır. (Doğada tek kuvvetli ışık kaynağı güneş ya da ay olduğundan, ışık kaynağına sabit bir açıyla uçmak böceklerin dümdüz ilerlemesini sağlar. Yapay ışık kaynaklarına sabit bir açıyla ilerlemek ise düz bir hat yerine logaritmik spiral oluşturur.)
- Sarmal gökadaların kolları logaritmik spiral şeklinde açılır. İçinde bulunduğumuz Samanyolu gökadası da dört ana kolu olan bir sarmal gökadadır.
- Tropik kasırgalar logaritmik spiral şeklini alırlar.
- Notilus gibi pek çok deniz canlısı, kabuğunu logaritmik spiral şeklinde inşa eder. Bunun sebebi, bu hayvanların büyüme hızlarının mevcut büyüklüklerine orantılı olması, yani hayvanların üstel bir hızla büyümeleridir.
🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚🐚
M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış ve Spiraller Üzerine adlı kitabında bu eğrileri incelemiş olan Yunanmatematikçi Arşimet'ten alır.
Üç tam dönüş yapmış bir Arşimet spirali Kutupsal koordinat sisteminde, Arşimet spirali şu denklemle ifade edilir:
- 🐚
Spiral Şeklinde Sonsuza
Sonsuzluğu kuşatabildiği halde kendisini kavrayamayan, sınırsız tahayyüllerine rağmen tahayyüllerin ötesinde bir varoluşa sahip olan ve bu varoluşla beraber tüm tasavvurlara imkân ve ortam sağlayan büyük bilmecenin, aslında bilinememesine rağmen ‘asla bilinemeyeceğinin bilinebileceğinin’ ve sırrını da arayanın yine aslında kendisinin olduğunu gösteren bir keşif çalışmasıdır bu gayret!
Kuşatabilen, kuşattığının hükmü ve tesiri altında olmadığı için yapının muhafazası mümkün olmaktadır. Çünkü; kuşatılan eğer kuşatanı kavramaya ve anlamaya yönelik en ufacık bir zafer kazanırsa, bu ufacık zaferin karşısında kocaman mümkünat çöker.
Mümkün olma halinin daimi devamı için hiyerarşik hüküm silsilesi şarttır. Bu silsile yapıyı kuran temel hayal elemanıdır. Bu nedenle özgürlük kendi hüküm dairesi içinde her türlü anlayış ve kavrayışa göre her varlık için anlamlandırdığı şekilde vardır.
Silsile içinde silsile ve kurallar içinde kurallar ve üsttekiler alttakilerden çok daha azlar. Spiral şeklinde sonsuza doğru uzanırlar. Uzandıkça rahatlarlar ve kurallardan giderek sıyrılarak bir’e doğru yaklaşırlar.
Her halükarda zihin ancak kendi dairesini tamamlama deneyimini hakkıyla başardığında diğer daireye geçebilir. Bu geçişler ilerledikçe, spiral şekli kendiliğinden ortaya çıkar ve belirir.
Büyük döngü içerisinde ilerledikçe ilerlenir ve çoğu şey kaybedilir. Kaybettikçe kazanılır ve gelişilir. Azaldıkça çoğalır ve bir oldukça sonsuzlaşır. İnsan ruhunda giderek kendisiyle daha çok kucaklaşır.
Zihnin daireyi kırması terk etme isteğinin büyük çabasıyla mümkün olabilir. Aksi bir durum sahiplenmeye marazi şekilde yapışma ve benliği şahlandırma ve dairede ‘isteyerek değişmedikçe’ asılı kalma anlamını taşır. Bu anlam, zihni sahip olma hapishanesine kendisinin kapatmasıdır.
Büyük yanılgı nerede olabilir? Güzel soruya doğru yanıt gerek!
❗️İnsan değişmeyi bilmedikçe dairesel döngü sonsuza dek devam edecek.
Sadece bir şekilde mi ve sadece bir tane mi? Zannedildiği gibi olmasa gerek. Sonsuzluğunun tohumu tek bir şekilde seyretmeyecek. Öyle değil! İş yanılsamaların yanılttığından çok çok daha farklı! Sonsuzluğunun doğurduğu büyük canlı bu şekilde anlaşılmamalı. Artık kendisinin farkına varmalı.
❗️Fark etmek, anlam, bilgi ve varlığın kendisini keşfi!
İnsanlar niçin boş zaman bulamazlar ki? Her nedense bir türlü bilinemez! Bilmek istenmez! İstemek istenir bu illüzyonda. İstemek serbesttir. Sahip olma durumu ise amaç! Zihinlerdeki yanılsama kralları fark etseniz de fark etmeseniz de çırılçıplak!
- Yazar: Türker ERCAN Sayı 78 Mart 2012
- 🐚
Basınç farkının rüzgâr şiddetine etkisi Basınçlar ve Hava Durumu İlişkisi Deniz meltemi (gündüz) ve Kara meltemi (gece) Dağ meltemi (gece) ve Vadi meltemi (gündüz) Fön rüzgârı. Azoik nedir ? https://youtube.com/shorts/JYfnv-s431w?si=FblCgtQ9DNTSaq0V
&
- Uruk döneminde Sümer şehirlerinin dağlık bölgelerden yakalanan köle işgücünden faydalanmaya başladığı oldukça kesindir ve en eski metinlerde işçi olarak yakalanan kölelere dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Bu Uruk uygarlığına ait eserler ve hatta koloniler, Türkiye'deki Toros Dağları'ndan batıda Akdeniz'e ve batı İran'a kadar uzanan geniş bir alanda bulunmuştur.Alpin orojenezle oluşan dağ kuşakları
Alp orojenezi ile oluşan dağlar aynı zamanlarda oluşan Himalaya Dağlarını da içerecek şekilde Alp-Himalaya Orojenezi şeklinde de ifade edilir. Sistemin içinde şu dağlar yer alır: Atlas Dağları, Rif Dağları, Betik Dağları, Cantabria Dağları, Pireneler, Alpler, Apenin Dağları, Dinar Alpleri, Pindos Dağları, Karpatlar, Koca Balkan Dağları, Toros Dağları, Doğu Anadolu Dağları, Kafkas Dağları, Elburz Dağları, Zagros Dağları, Hindukuş Dağları, Pamir Dağları, Karakurum Dağları, Himalaya Dağları.Alp orojenezinin oluştuğu alan Tetis Okyanusunun bulunduğu alandır. + Toros Dağları ya da kısaca Toroslar, Türkiye'nin Akdeniz kıyılarına paralel olarak, Teke Yarımadası'ndan Suriye'ye, hatta iç kesimlere de uzayarak Irak sınırına varan, içinde birçok sıradağı da barındıran bir dağ zinciridir.Toroslar Kuzey Anadolu Dağları gibi III. jeolojik zamanda Alpin Orojenezi ile oluşmuştur. II. jeolojik zaman boyunca Tetis Okyanusu'nun tabanında bulunan arazi tortul maddelerle dolmuşturBinboğa Dağları
Binboğa Dağları Akdeniz Bölgesi içinde Orta Toroslarda yer alan ve 4. Zaman'da oluşmuş dağlardır. Binboğa Dağları Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgeleri arasında kalır.Anadolu Diyagonali üzerindeki dağlarda hem İran-Turan hem de Akdeniz bitki bölgesi türleri görülür. 967 bitki türü belirlenmiştir. Bitki türlerinin %38', İran-Turan, %11'i Akdeniz, %1,5'i Avrupa-Sibirya bitki bölgesine aittir. 2000 m yükseklikten sonra endemizim oranı yüksektir. Dağ üzerinde az miktarda meşe ve ardıç orman kalıntıları vardır. Binboğa Dağları üzerinde yarı göçebe hayvancılıkla bağlantılı yaylacılık faaliyetleri yapılmaktadır.Yaylaya çıkanların süt işlemede kullanmasından dolayı bitki örtüsü tahrip olmuştur. Yayla alanlarını bitki örtüsü dağ çayırları ve Antropojen bozkırdır.Orta Toroslar, kabaca Mersin-Antalya sınırından başlayarak kuzeydoğu yönünde Binboğa Dağlarına kadar devam eder.Güneydoğu ToroslarGüneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ve Kuzey Mezopotamya'nın coğrafi olarak kuzey sınırını oluşturur. Dicle Nehri kaynağını bu kısımdan alır.
Güneydoğu Toroslar'ın batı sınırı, Ceyhan Nehri vadisinden, Ahır Dağı ve Engizek Dağı ile başlar.Bey Dağları, Hazarbaba Dağı, Maden Dağı, Mastar Dağı, Akdağ, Akçakara dağları, Muşgüneyi Dağları, İhtiyarşahap Dağları ile Hakkâri yöresine ulaşır.
Hakkâri civarında Türkiye'nin yüksek dağları bulunur. Şırnak-Şemdinli arasında 3000–4000 m yüksekliklere ulaşan, geçit vermez sarp ve keskin zirveli dağlar bulunur: Karadağ, Sat Dağı, Buzul (Cilo) Dağları, Karadağ (Hakkâri kuzeyinde), Sümbül Dağı, Samur Dağı, Altın Dağı, Serdolusu Dağı, Tanintanin Dağları. Bu dağlar birbirine paralel dizilmiştir.Toroslar üzerindeki polyelerin çoğunluğu Orta ve Batı Toroslar üzerinde, Isparta Açısı üzerinde bulunur.
Pliyosen
- 4.Dönem=
Pliyosen
Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.Eski adı Fars Körfezi'dir. Körfez kıyılarının Arap fetihleriyle ele geçmesi ve Arap denizcilerin Asya kıtasında koloniler kurabilecek kadar gelişmesi sonucu aynı ismin Arapça telaffuzu olan Halic-î Fersî tanımı doğmuştur.iç denizin Irak kıyılarında Şattülarap'ın ağzından başlayarak Hürmüz Boğazı çıkışına kadar olan uzunluğu 975 km, en geniş yerinde eni ise 370 kilometredir. Esasen sığ olan körfez bölgesinde Fırat, Dicle ve diğer nehirlerin taşıdıkları kum ve çamurlar da gittikçe denizi doldurmakta ve özellikle kuzey kıyılar güneye doğru ilerlemektedir. Önceleri bu kıyıların çok daha yukarıda oldukları ve Fırat ile Dicle'nin ayrı yerlerden denize döküldükleri bilinmektedir. Nehir sularının azlığı ve aşırı buharlaşma dolayısıyla körfezin suyu oldukça tuzludur.Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilirken yine dünya petrol rezervlerinin üçte ikisi de bu bölgede bulunmaktadır. Petrol zenginliğine ilave olarak Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerde bol miktarda doğal gaz da çıkmaktadır.Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.Umman Denizi, Hint Okyanusu'nun bir bölümüne verilen addır. Doğusunda Hindistan, kuzeyinde Pakistan ve batısında da Umman Körfezi, Arap Yarımadası ve Aden Körfezi, yer alır.Umman Körfezi üzerinden Basra Körfezi'ne, Aden Körfezi üzerinden de Kızıldeniz'e bağlanır.Orta Doğu, Afrika, Hint Yarımadası arasında bağlantı sağlayan Umman Denizi eski çağlardan itibaren ticaret yollarının önemli bir parçası olmuştur. Süveyş Kanalı dolayısıyla Avrupa ile Hindistan arasındaki deniz yolunun önemli bir parçasıdır.
Hürmüz Boğazı (Arapça: مضيق هرمز - Madîk Hürmüz, Farsça: تنگه هرمز - Tange-ye Hormoz), Umman Körfezi ile Basra Körfezi'ni birbirine bağlayan boğazdır. Boğaz, Avesta'da adı geçen iyilik tanrısı Hürmüz'ün adını almıştır.Boğazın kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman toprakları bulunur.Boğazın kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman toprakları bulunur. Genişliği 33 ila 95 kilometre kadardır. Qeshm, Hürmüz ve Hengam adalarını içerir ve özellikle Basra Körfezi'ndeki çeşitli limanlardan toplanan petrol, tankerler aracılığıyla bu su yolunu kullanarak dünyaya taşındığı için büyük stratejik ve ekonomik öneme sahiptir.
Hürmüz Boğazı bir "dar nokta" olarak kabul edilir. Çünkü sular, boğazın genişliği boyunca petrol tankerleri için yeterince derin değildir. Derinliği Musandam Yarımadası'nın yakınında en fazladır ve kuzeye İran kıyılarına doğru ilerledikçe incelir. 2026 İran Savaşı dahilinde Boğaz, İran tarafından fiilen kapatıldı; Devrim Muhafızları geçmeye çalışacak her gemiye saldırılacağını bildirdi.
Zagros Dağları ya da Zağros Dağları; İran, Kuzey Irak ve Güneydoğu Türkiye'de uzanan geniş bir sıradağdır. Sıradağlar, İran'ın kuzeybatısında başlar, ülkenin batı sınırı boyunca ilerler ve güneydoğu Türkiye ile kuzeydoğu Irak'ın büyük bir bölümünü kapsadıktan sonra güneydoğu yönünde Basra Körfezi'ne kadar uzanır. Bu hat boyunca Ermeni Yaylaları'nın güney kesimlerini, İran'ın batı ve güneybatı platolarının tamamını içine alan Zagros Dağları, Hürmüz Boğazı'nda son bulur.Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir),Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı. Bu kule Latin haçlılarınca Dördüncü Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Vikingler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizanslılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204'te 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453'te Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayrimüslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça halic sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.
Haliç yunusu ya da Tucuxi (Sotalia fluviatilis) Amazon havzasındaki nehirlerde ve Güney Amerika'nın kuzey ve doğu kıyılarında denizlerde bulunan bir yunus türüdür. "Tucuxi" (telaffuzu: tu-ku-şi) adı Tupi dilindeki tuchuchi-ana sözcüğünden türetilmiştir ve türün genel adı olarak kullanılmaktadır. Amazon nehir yunusu gibi gerçek nehir yunusları ile benzer coğrafi bölgelerde bulunmasına rağmen haliç yunusu genetik olarak nehir yunuslarına benzememektedir ve deniz yunusları (Delphinidae) familyasında yer almaktadır.Nehirde yaşayan haliç yunusları Amazon Nehri ve kolları boyunca yaşar ayrıca Peru, güneydoğu Kolombiya ve doğu Ekvador'da bulunur.Haliç Köprüsü, İstanbul'da Haliç üzerinde bulunan köprülerden biridir. Ayvansaray ile Halıcıoğlu arasında uzanır.&Pliyosen, yaklaşık 5.3 milyon yıl öncesinden 2.5 milyon yıl öncesine dek süren üçüncü jeolojik çağın (Tersiyer) son dönemi.Pliyosen faunası Miyosenden çok farklı değildi. Günümüz memelilerinin tüm takım ve aileleri ortaya çıkarken; pek çok soyu tükenmiş cins de bu dönemde yaşar. Boynuzlular yaygınlaşıp, baskın memeli grubu olur. At, gergedan, fil, tapir ve develerin sayısı azalırken; kemirgenler, özellikle yer sincapları ve kunduzlar sayıca artar. !!! Tek toynaklı at ilk kez ortaya çıkar.Kılıç dişli kaplanlar, köpekler, gelincikler dönemin etçilleriydi. Armadillo, yer tembel hayvanı, oposum ve Phoruscorid kuşlar güneyden kuzeye göçerler. Kedi, köpek, ayı, at, mastodon ve başka hayvanlar da kuzeyden güneye göçer. Bu, özellikle güneyin keseli yırtıcıları için, bir felaket olur.(((( Preri, ekologlar tarafından benzer ılıman iklimlere, ılıman yağışlara ve baskın bitki örtüsü tipi olarak ağaçlardan ziyade otların, bitkilerin ve çalıların bir bileşimine dayanan ılıman otlakların, ovaların ve çalılık biyomlarının bir parçası olarak kabul edilen ekosistemlerdir.))))Bu dönemin en önemli olaylarından biri, yüksek primatların -ilkin insanlar da dahil- ortaya çıkmasıdır. Afrika'da savanların yaygınlaşması bazı maymunların ağaçlardan düzlüklere inmesine ve açık alanlara yayılmasına yol açar. İnsansılar (hominidler), Kuzey-Doğu Afrika'nın Rift vadilerinde Erken Pliyosende ortaya çıkar. Boynuzlularla birlikte yayılmaya başlayan Australopithecine insansılar, Etiyopya ve Tanzanya'ya, oradan da Afrika'nın büyük bölümüne yayılır.Devam etmekte olan daralma ve kalınlaşma, Türkiye-İran platosunda Pliyo-Kuvaterner'de Tibet tipi yaygın bir volkanizmanın gelişmesine neden olmuştur. Aynı sürede Arap platformu üzerinde bir ön ülke kıvrım şarıyaj halinde, kenar kıvrımları gelişmiştir. Bunların oluşumu Bitlis-Zagros kenet kuşağı boyunca gelişen Miyosen çarpışmalarıyla ilişkilidir. Çarpışma Arap platformu üzerinde iki impaktojenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlar Akçakale grabeni ve Karacalıdağ kalkan tip volkanıdır. Ege'de tansiyonal rejim gelişmesine devam etmiş, Orta Anadolu'da yanal atımın etken olduğu bir ova rejimi yerleşmiştir.Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun günümüzdeki tektonik haritası, Batı Alp-Himalaya orojenik kuşağının yapılarını göstermektedir.Paleojen Dönemi, 43 milyon yıl sürmüş bir jeolojik dönemdir. 66 milyon yıl önce sona eren Kretase dönemi ile 23,04 milyon yıl önce başlayan Neojen dönemi arasındadır. Senozoyik Çağ'ın ilk dönemi, Fanerozoik'in onuncu dönemidir ve Paleosen, Eosen ve Oligosen dönemlerine ayrılır. Pliyosen (İngilizce: Pliocene) ismi İngiliz polimat William Whewell tarafından 1831'de türetilmiş bir isimdir.Pliyosen'deki fosiller, bir önceki dönem olan Miyosen'dekilere göre daha modern olduğu için "daha yeni" anlamına gelen Pliyosen terimi türetilmiştir. Bu terim "daha fazla" anlamındaki Grekçe πλείων (pleíōn) ve "yeni" anlamındaki Grekçe καινός (kainós) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Grekçe kainos kelimesi jeoloji terimlerinde Fransızcada -cène olarak, İngilizcede -cene ve Türkçede -sen olarak karşımıza çıkar. Son 4 çağın isimleri ve bu isimlerin literal çevirileri şöyledir; Miyosen ("daha az yeni") - Pliyosen ("daha yeni") - Pleyistosen ("en yeni") - Holosen ("tamamen yeni").Kızıldeniz ve Doğu AfrikaKuzey Neotetis boyunca dalma bölgesinden kaynaklanan genişlemeli gerilimler, Afrika ile Arabistan arasında yarık oluşmasına ve Eosen sonlarında Aden Körfezi'nin oluşmasına neden oldu. Batıda, Oligosen başlarında, Afar manto tüyünün Afrika litosferinin tabanına çarpmasıyla birlikte Etiyopya, kuzeydoğu Sudan ve güneybatı Yemen'de sel bazaltları püskürdü. Güney Kızıldeniz'deki yarıklar Oligosen ortalarında, Kızıldeniz'in orta ve kuzey bölgelerinde ise Oligosen sonlarında ve Miyosen başlarında başladı.Flora ve faunaKretase-Paleojen yok oluş olayından sonra tropikal taksonlar daha yüksek enlemlerdeki taksonlara göre daha hızlı çeşitlendi ve bu da önemli bir enlemsel çeşitlilik gradyanının gelişmesine neden oldu.Memeliler bu dönemde hızlı bir çeşitlenmeye başladı. Kuş olmayan dinozorların sonunu getiren Kretase-Paleojen yok oluş olayından sonra, memeliler birkaç küçük ve genelleştirilmiş formdan şu anda gördüğümüz modern çeşitlerin çoğuna doğru evrimleşmeye başladı. Bu memelilerin bazıları karaya hakim olan büyük formlara evrimleşirken diğerleri deniz, uzmanlaşmış kara ve hava ortamlarında yaşama yeteneğine kavuştu. Okyanuslara uyum sağlayanlar modern balinalar ve deniz inekleri oldu; ağaçlara uyum sağlayanlar ise insanların da ait olduğu grup olan primatlar oldu.Miktofitler ilk olarak Geç Paleosen veya Erken Eosen'de ortaya çıktı ve Eosen ve Oligosen'in büyük bir kısmı boyunca, Oligosen'in sonundaki sıcak iklim aralığında açık okyanusa doğru yayılmadan önce kıta sahanlığı denizleriyle sınırlıydı.
Oligosen'deki belirgin soğuma, büyük bir çiçek değişimine neden oldu ve bu süre zarfında birçok mevcut modern bitki ortaya çıktı. Artemisia gibi otlar ve otlar, azalmaya başlayan tropikal bitkiler pahasına çoğalmaya başladı. Dağlık alanlarda iğne yapraklı ormanlar gelişti. Bu soğuma eğilimi, büyük dalgalanmalarla, Pleistosen döneminin sonuna kadar devam etti. Bu çiçek değişimine dair kanıt, palinolojik kayıtlarda bulunmaktadır.
(((( Orman'in isaretlerini okurlar. Cevreleri hakkinda derin bir anlayisa sahiptirler.Bir kusun cigligi onlari uyarir, alarm caliyor.Her tehdit icin farkli bir cagrilari var.Zehir icin tenyalari uyutan bitkiler.Uyuyan solucanlari hapseden kücük dikenli bitkiler.Pierolapithecus sifali bitkiler uzmaniydi. Afrika kitasi cebeli tarik bogazini kapatti.Atlantik'in sulariyla baglantisi kesilen Akdeniz kuruyor ve ölü bir deniz haline gelir. Özellikle sahra'nin ucsuz bucaksiz yesil düzlüklerinde.Yag dogada nadir, enerji acisindan zengin ve hayvansal proteinlerin sindirimi icin önemlidir. Ilik ve basirsaklar.Beyin dil ve gözler. Et zindelik hissi ve uyku sesi verir. Mide tarafindan tüketilen daha az enerji, beyin icin daha fazla enerji anlamina gelir. Sediba/Savana'dan sonra Homo erectus.Körfes akintisi sonra buzul cagi de bazilari asyaya bazilari da avrupaya, ordan da uzak doguya göc ettiler. Cin'in kuzeyi Homo erectus evi. Sonra Homo erectus bir Neanderthal oldu.Asiri soguga dayanabilir. Cildi zayif günes isigini daha iyi emebilmek icin beyazlasir.Gözleri ve saclari daha acik renk olur.
Pliyosen - VikipediKronoloji −70 —–−65 —–−60 —–−55 —–−50 —–−45 —–−40 —–−35 —–−30 —–−25 —–−20 —–−15 —–−10 —–−5 —–0 —2023 itibarıyla Senozoyik'in Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na göre alt bölümleri.[Anadolu Diyagonali üzerindeki dağlarda hem İran-Turan hem de Akdeniz bitki bölgesi türleri görülür. 967 bitki türü belirlenmiştir. Bitki türlerinin %38', İran-Turan, %11'i Akdeniz, %1,5'i Avrupa-Sibirya bitki bölgesine aittir. 2000 m yükseklikten sonra endemizim oranı yüksektir. Dağ üzerinde az miktarda meşe ve ardıç orman kalıntıları vardır. Binboğa Dağları üzerinde yarı göçebe hayvancılıkla bağlantılı yaylacılık faaliyetleri yapılmaktadır.Yaylaya çıkanların süt işlemede kullanmasından dolayı bitki örtüsü tahrip olmuştur. Yayla alanlarını bitki örtüsü dağ çayırları ve Antropojen bozkırdır. - &
- (((( = İlk insanlar, insanlığın başlangıcı :Pierolalar olanüstü bir icatla ortaya ciktilar.Agac tepelerine yuva yapiyorlar. Ögrenmenin tek yolu anne'den ögrenmektir.Anne yavrusuna neyi nasil yapacagini göstererek ögretir.Bu bilgi nesil'den nesil'e aktariliyor.
- Bura'da yirticilardan korunuyorlar. Ve yaprak örtüleri düsmelerini engelliyor.Bütün gece korkusuzca uyuyabilirler.Uzun ve dinlendirici geceler.Uyku mucizesi sayesinde Pierolalar zihinsel yeteneklerini gelistirir.Uyku beynimizin bilgileri siralamasini saglar,Gün boyunca alinan bilgilerin hepsi yararli degildir.Beynimiz bazilarinicöpe atar ve gerekli kisimlari hafizamizda saklar.Tüm bunlari biz uyurken yapar. Pierolalar bize aktardi.Bu icat olmasaydi asla insan olamazdik.
- Tüm pierolalar gibi genc erkek'de nasil hediye verecegini bilir. INCIR MEYVESI.
- Lezzetli kücük böcekler (Termitler) nasil yakaliyacagini bilen bir grup'tan geliyor.Inanilmaz bir teknik.Sopayi termit yakalamak icin kullaniyor.Termit'lerden daha lezzetli birsey yoktur.Bu icat cok önemli cünkü sopa ilk alettir. Yeni görevleri yerine getirmemizi saglayan elin bir uzantisi.Bizim icin cok degerli olacak bir fikir.
- Pierolalar dili sadece timar etmekten ibarettir. Timar ve oksama kelimeler'den cok daha fazlasini ifade eder. Disiler genc erkegi alfa'ya (baskin karekter) karsi savunur.Sayilari onlari daha güclü yapar. Pierolalar arasinda güc disi'lerdedir.
- Ortami rahatlatmak icin GÜLMEK icat ettiler. Catismalari cözen bu gelisme, bir insan icadi degil, bir mirastir.
- Atalarimiz bir yeryüzü cennet'in de yasiyorlardi. Bolca meyve ve her yerde tatli su vardi. Ve her meysim de.
- Pierolalar, tehlikeleri tespit etmek icin, orman'in isaretlerini okur. Cevreleri hakkin da derin bir anlayisa sahiptirler. Bir kusun cigligi onlari uyarir, alarm caliyor. Her tehdit icin farkli bir cagrilari var.
- Pierolalar;bitkilerin iyilestirici gücleri hakkin'da zaten biraz bilgi sahibidir. Bu bilgi grup'lara göre degisir ve bazi hastaliklari tedavi etmelerini saglar. Bircok farkli türü vardir.
- Zehir icin tenyalari uyutan bitkiler. Uyuyan solucanlari hapseden kücük dikenli bitkiler. Pierolapithecus sifali bitkiler uzmaniydi.
- Afrika kitasi cebeli tarik bogazini kapatti. Atlantik'in sulariyla baglantisi kesilen Akdeniz kuruyor ve ölü bir deniz haline gelir. Tuma'ler Cad gölü kiyilarinda yasiyorlardi.
- Özellikle sahra'nin ucsuz bucaksiz yesil düzlüklerinde.Yag dogada nadir, enerji acisindan zengin ve hayvansal proteinlerin sindirimi icin önemlidir. Ilik ve basirsaklar.Beyin dil ve gözler. Et zindelik hissi ve uyku sesi verir. Mide tarafindan tüketilen daha az enerji, beyin icin daha fazla enerji anlamina gelir. Sediba/Savana'dan sonra Homo erectus.Körfes akintisi sonra buzul cagi de bazilari asyaya bazilari da avrupaya, ordan da uzak doguya göc ettiler. Cin'in kuzeyi Homo erectus evi. Sonra Homo erectus bir Neanderthal oldu.Asiri soguga dayanabilir. Cildi zayif günes isigini daha iyi emebilmek icin beyazlasir.Gözleri ve saclari daha acik renk olur.Afrika'da Homo Sapiens'e dönüstü. /////// 9:41 Özellikle bu kısmı çok seviyorum, hepimiz yatakta yatarken düşme ve tutunma hissini yaşamışızdır. Bilim insanları bunun buradan kaynaklandığına inanıyor. Bu sahnedeki yaratıklarla bizi birbirine bağlayan harika bir küçük detay. & "Ve işin aslı şu ki, hâlâ Tanrı'ya ve evrime inanabilirsiniz." & Milyonlarca yıllık yolculuğumuz... Hikayemiz bana sadece bir insan olmadığımı, arkamda insanlığın tarihinin yattığını hissettirdi...
- 2.) + Homo Sapiens: İnsanın Şafağı ; Sabiyens Afrika'yi terk ediyor ve ortadoguyu kesfeder.Giysiler giymeye basliyor. Elektirik firtinalari en kötüsüdür.Kör edici isik nerden geliyor? Kafa taslarimizi sarsan bu öfkeyi kim tükürüyor ? Klan savak vakti'nden beridir yürüyorlar.Yildirim düsmesi sonucunda anne ve kiz kardes'in ölüm'ün (Nefes'in onlari terk etmesi) ardindan ani'den boyznuzlu Ceylan ortaya cikti. Deri'den barinaklar yapiyor. Sapines, uykudayken baska bir dünyaya seyahat ettigine inaniyor. Gözlerinin hemen arkasinda yer alan paralel bir dünya.Hayvanin nefesi kayboldu, kiz kardesinin nefesi geri geldi.Bu nasil mümkün olabilirdi ?Hayvan nefesini kiz kardesine mi vermisti ? Hayvanin ölümü Naoki'nin yasamasini mi saglamidi mi? Bu büyük bir gizemdi. Neka yeni bir umut buldu.Belki de hayvanin derisi, annesinin canlardirmak icin biraz nefes tutmustur. Isaret yukari'dan geldi. Gelen akbabalar'di, cesedi almaya geldi.ILK mezar yerini o gün icat etti. Neka annesi'nin baska bir dünya'da yasadigini yemek yemesi gerektigini söylüyordu. Umudugumuz da gittigimiz dünya, ölülerle(Ruhlarla) karsilastigimiz yer. Rüyalar diyari. Üc klan üyesi ayrilmaya karar verdi.Ayrilma'dan önce Neka'nin gözleri'nin ardindakiki görüntüleri birkez daha dinlemek istediler. SÖYLE DEDI; annesi artik ac degildi ve üsümüyordu. Neka gözlerinin arkasin da hayatin baska bir yerde devam ettigini söylüyen bir parilti vardi.Ölüm'den sonra bir hayat. Ve bu herseyi degistirir.Bu inanc'lar dini düsünce'nin baslangici'dir. Olaganüstü bir hayal gücü ucusu. Inanc, sonsuzluk fikri tüm insanliga yayilacak ve ölümün istirabini yatistiracaktir.Artik insan kendi varliginin sinirlar ötesin de bir yasam hayal edebilir. Samanst inanclari'nin zamani geldi.Ruhlar dünyasinin yasayanlarin dünyasinin yaninda bir yeri vardir.Av göclerini mi takip ediyorlar ?Doga'dan gelen isaretleri mi ? Bircogu günesin ve Ay'in gücüne inaniyor.
- 50 Bin yil önce Ilk Homo sapiens (Ay Klani;düz anil ) Grubu Güney Avrupaya gelir.Bunlar günese tapiyordu. Günes ay tutulmasi oldu. Onlara rehberlik eden bir kadin bir Ssaman.Adi Nata.Üc kiz kardesin en büyügü.
- Alplerin ucsuz bucaksiz karsilastiklari halde pes etmediler.Yine de inanclari onlari tasir.Sapines Ilk'kez beyaz toprak/kar ile karsilasir. Bu toprak/kar bir deri gibi davranir ve ona dokunan herseyin seklini alir.Ilk ayakkabiyi burda icat ettiler.Hic birsey bir Saman'in kararligini durduramaz.Klan adina Saman karar veriyor. Homo sapiens'ler arasinda anaerkillik yaygindir. Nasil hayatta kaldilar hayvan derisinden giysileri mi ? yoksa derinelerine sürdükleri hayvan yagi) mi ? Kayalarin bu hayvanlarin ve insanlarin üzerin de ne isi var ? neden hapsedilmisler ? Günesler ülkesi burda degil. Bu soguk ve düsmanca avrupa'da baska bir insan türü cevreye mükemmel uyum saglamistir. NEANDERTAL. Nata ve arkaslari atalarinin mezarlarini actilar. Neanderztal'da Homo Erectus soyundan (torunu olarak) gelmektedir. Tüm insan türleri arasinda Neandertal en saglam ve en dayakli olanidir.Nata, neandertal'lilar görünce, tam olarak insan olmayan bunlar da nedir ? Magra'da yasarlar ve ölülerini gömerler. Görünmez dünya inanclari, müzik ve ates.
- !!! = Pismis et;aclik korkunun önüne gecer. Kar'dan beri'dir herseyi unutmuslardir.Nerede'ler? onlari buraya kim getirdi ? Büyük burunlu adamlar ''Samke'yi taslarin arasina sakladilar/gömdülerdi. Neardertal, soguk kis boyunca hayatta kalmak icin, cogunlukla et yerler. En iyi avcilardir.
- NOT: HITITLI SELDA= insanlari; SICAK KISALTIYOR (GUNES YAKIN), SOGUK UZATIYOR (GUNES UZAK)
- BIR KAC BIN YILDA sapiens&neandertal olaganüstü bir maceraya atilacaklar..
- Büyük oyun avciligi. : MAMUT AVI ::::: HOMO SAPIENS ASYAYI KESFEDER:::::Bozul cagi okyanus seviyeleri 120 metre daha düsüktür. Günes dogu asya adalari birbirine baglanir.ILK'IMLER VE ORTAMLAR GÖZLERININ VE DERISININ SEKLINI DEGISTIRDI, BURNUNUN VE TENININ RENGINI.
- (!!! = Asya'nin tamaminda yasiyan bircok alt türe dönüstü.Pekin adami, Cava yada Flores adami.)
- ilk navitasyon su yollari kayik yaparak kullandilar. Nehir klani; Su onlar icin kutsal'dir ve herzaman hareket halin'dedir. Her gecen gün daha da genisleyen bu hayat veren damarin akintilariyla tasiniyor. 60 bin yil önce, Nehir klani Asya'daki Land's End'e varir. Ve pasifik okyanusu ilk kez kesfediyor. Onlar icin bu su genisligi yeni bir nehir. O kadar genis ki diger tarafi göremiyorlar.
- Tanismak; kötü yada tehlikeli olmamalari icin yabancilari tanima'nin ihtiyatli bir davranis'tir.
- Asya Ormani'nda tüm sinyalleri yilan göz okuyabilir, calilardaki en kücük hareketlilik yada en kücük hayvan cigliklarini dinliyerek desifre edebilir ve uzakta ki herhangi bir yaratigi/hayvani yerini tespit edebilir.Taki yapma sanati, balik tutma teknikleri, alet ve giysi üretimi.Genetik farkliliklara ragmen bu iki halk arasinda baglar olusur. Sapiens ve erectus asya halklarinin büyük ailerini olusturdu. Homo Sapiens Cini gecer ve yürüyerek Amerikaya giderler. Ren geyigi klan sefi.Saman avcilar'a güc vermek icin ata'larinin ruhlari'ni cagirir. Saman Akea'nin basarili olacagini biliyor. Gece isik ve ates sef'in basligini gölgesini kayaya yansitir. Saman, bunu Sef'in icindeki hayvan dogasinin kayanin üzerin de dans etmesi olarak görür.Bu büyülü an'in hatirasi'nin kalici olmasini istiyor, bu yüzden o'dun kömürüyle konturlari takip ediyor.Ruh orada.Akea'nin ruhu kayanin üzerinde kalir, onu kadin'dan geri aldi. 40 Bin yil önce ilk sembolik/tasvir temsil kaya üzerine cizilmistir. SANATIN DOGUSU
- Homo Sapens nesneleri yontar, kostümler ve takilar yapiyor ve aletlerini süslüyor. Bu tam bir kültürel patlamadir. Belirli gölgeler de güclü bir insan yaratimi ortaya cikacaktir. MAGRA SANATI.
- Sanat bir mesaja dönüsecektir.
- 20.000 yil önce Fransa'da kafa tasi seklin'de bir magra ve icindeki gecit.
- Homo sapiens tüm avrupa'ya dagildi. ATKA BIZON KLANI.Baska nesil bulamadiklari icin 3. nesil akraba evliligi yüzün'den ailesi ruhlsa hasta. nka'nin oglu, Harudo. Bu cocugun hastaligi, her zaman kendini saklamanin ve insanlar'dan kacmanin yollarini ariyordu.Magralar saman ayin'leri icin en iyi yerlerdir. Ama birsey hissediyor, iste orada insan/erkek eliyle yapilmis isaretler. Ilk kaya resimlerinde cizgiler, ücgenler, daireler ve spiraller var. Bu sekiller bir Saman'nin halujenik transin ilk asamasindaki vizyonlaridir. ATKA, kökler'den gizli gücleri nasil alacagini biliyordu, böceklerden ve yumusakcalardan. Onlari boyalari ve iyilestirici iksirleri icin renklere dönüstürür. Onlari oglunun asi ruhunu bulmak icin kullanacak. Onu gercek dünyaya geri getirmek istiyor. Bu sümüklü böcek büyülü/sinirli.Bu onun ruhunun derinliklerine ulasmasini ve oglunun ruhunun sakladigi görünmez dünyaya seyahat etmesini sagliyacak. Atasi ona herseyi ögretti. Hayvanlarin sesleri insanin ruhuna rehberlik ediyor. Simdi bir Bizon oldu onu cagriyor ve oglunu iyilestirmek icin yardim istiyor. Hazirladigi iksiri oglunun yüzüne sürüyor ve trans dasindayken duvara bizon resmi cizer. Magra resimleri tüm Homo sapienslerin birbirini anlamasini ve kabul etmesini sagliyacak bir dil haline gelir. Bu insanlarin kalplerine dokunacak ve onlara dayanisma getirecek evrensel bir mesaj olacaktir. Knedilerini buzlu rüzgarlardan korumanin daha iyi bir yolunu bulurlar.
- Iki büyücü sifali bitkiler hakkin da sirlarini paylasiyor.Paylasilan bilgi, kazanilan bilgidir.Doganin gizemlerine dair bir anlayis biriktirmeye baslarlar. Bigün bu engin bilgi'den TIP DOGACAK.
- Eksi 30 bin yil ile eksi 20 bin yil önce, sanat eserleri gezegenin büyük bir bölümünde birbirleri binlerce km uzakta ortaya cikti.
- Sanki tüm Homo Sapiens'ler birbirlerine bir isaret vermis gibiydi.Sanat kücük insan grub'larini bir araya getirir ve onlari daha büyük toplumlarla birlestirir. Muazzam nüfuslar biraraya gelerek uluslar haline gelecekler.
- Ama ani'den 12 bin yil önce sicaklik yükseliyor.Bu büyük bir iklim degisikliginin baslangici.Kutuplardaki buzullarin ücte ikisi erir.Okyanus seviyesi 120 metre yükselir. Kitalar yavas yavas bugun tanidigimiz sekillerini aliyor.
- Saman ve ailesi birlikte okyanusun diger tarafina gitmek icin ayrilir. Su eksikligi yüzünden saman ölür. inanclari da paramparca olur. ISIYA; KARA. Kara derinliklerden geri döndü. Büyük nehrin diger tarafi marti sesinden anlarlar. AVUSTRALYA/AVUSTURALYA essiz bitki ve hayvan türlerin besigi.
- )))
- ACLIK VE PISMIS ET; korkunun önüne gecer:
- CARESIZ KORULARI ONLARI DAHA DA TEHLIKELI HALE GETIRIYOR.
- NEANDERTAL'LAR AVCILARIN EN BÜYÜGÜDÜR ama gizemli bir hastalik vücudunu yiyip/kemirip bitiriyor. UZUN BURUNLARI (MAMUT) AVLARKEN derinin ince oldugu hassas noktalari (kasik ve anüs) hedefliyorlar, ve ATESI SIPER OLARAK KULLANARAK MAMUT ÖLDÜRÜRLER
- HAYVANLAR ATES'TEN VE INSAN CIGLIGINDAN KORKARLAR.
- 3.) + Neandertais: A Humanidade Mais Forte que Já Existiu ; Dünya'ya uyum saglamayi birakip onu sekillendirmeye basladigimiz dönem. = Portekiz'de yaşıyorum ve muhteşem bir Neandertal eserleri koleksiyonuna sahibim. Koleksiyon, bir mızrak ucu, bir balta, bıçaklar, kazıyıcılar ve bir sanat eseri içeriyor: İber Yarımadası'nda yaygın olan zehirli bir yılan olan boynuzlu engerek. Bu sanat eserinin çok değerli olduğunu biliyorum, ancak onu satmayacağım, koleksiyonun geri kalanıyla birlikte bağışlamayacağım da...
- &
- &
- Robert Langridge gerçekten de DNA'nın kesitine ait, bir dekagonun (ongenin) temelini oluşturan net bir on kenarlı geometriyi gözler önüne seren bir görüntü buldu. Bu görüntü açıkça Yaşam Çiçeği'ne benziyor... “Dekagon esasen, biri diğerine göre 36 derece döndürülmüş iki beşgenden oluşur; dolayısıyla çift sarmalın her bir kolu bir beşgen şekli çiziyor olmalıdır.”
- Samuel Noah Kramer, "Tarih Sümer'de Başlar" kitabında; İran'dan gelen göçebeler ve Samilerin karışımı olan bir köy kültürü ile Sümer tarihinin başladığını yazıyor.
- &
- Bay BiyografisizSanırım tam manasıyla değil. Bunun için delilim de eskiden kilise olan camiler. Eskiden kiliseler Kudüs e dönecek şekilde yapılıyordu. Birçoğunun kıbleye dönebilmek adına halı vb şeyler düz değil çapraz döşenmiş.
- &
Hylobates
Hylobates cinsi (/ˌhaɪloʊˈbeɪtiːz/) gibbon cinsinden biridir. Adı, Yunanca hūlē (ὕλη, "orman") ve bates (βάτης, "yürüyen") kelimelerinden gelip "orman yürüyüşçüsü" anlamına gelir. [3][4]
Bir zamanlar tek cins olarak kabul ediliyordu, ancak son zamanlarda alt cinsleri (Hoolock [eski adıyla Bunopithecus], Nomascus ve Symphalangus) cins seviyesine yükseltilmiştir. [1][5] Hylobates, güney Çin'den (Yunnan) batı ve orta Java'ya kadar uzanan gibbon cinsleri arasında en zengin ve yaygın olanıdır.
Bu cinsteki bireyler 44 kromozomla karakterize edilir ve genellikle yüzlerinin etrafında beyaz bir tüy halkası bulunur.
- Hibritler
- Müller gibbonu (H. muelleri) ile Bornean beyaz sakallı gibbon (H. albibarbis) arasında Melezler türleri Borneo bölgelerinde rapor edilmiştir. Japonya'daki Kujukushima Hayvanat Bahçesi'nde dişi lar veya beyaz elli gibbon'dan (H. lar) doğan bir gibbon, erkek çevik bir gibbon'un (H. agilis) babası olduğu belirlendi.
- &
Hoolock gibbon
- Femelle Hoolock, Meghalaya.
- Hoolock gibbonları gibbon familyasına ait Hylobatidae cinsine ait üç primat türüdür ve doğu Bangladeş, Kuzeydoğu Hindistan, Myanmar ve Güneybatı Çin'e özgelidir
- Davranış ve beslenme
- Diğer gibbonlar gibi, gündüz ve ağaçlarda yaşayan, uzun kollarıyla ağaçların arasından geçiyorlar. Tek eşli çiftler halinde birlikte yaşarlar ve bu bölgeler bir bölgeyi gözler önüne serer. Çağrıları aile üyelerini bulmak ve diğer gibbonları bölgelerinden uzaklaştırmak için kullanılır. Diyetleri ağırlıklı olarak meyve, böcek ve yapraklardan oluşur.
- XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
YARBAY J. SHİEL’İN BİTLİS YOLCULUĞU, 1836

Bu çeviri, Londra Kraliyet Gezginler ve Araştırmacılar Derneği üyesi olan Britanyalı yarbay J. Shiel’in, Tebriz’den – Süleymaniye’ye gerçekleştirdiği seyahatin anıları kaynak alınarak yapılmıştır. Van ve Bitlis’ten geçerek Süleymaniye’ye giden Shiel, tüm izlenimlerini ‘Notes on a Journey from Tabríz, through Kurdistán, via Ván, Bitlís, Se’ert and Erbil to Suleímániyeh, in July and August, 1836’ adlı başlığı ile yayımlamıştır.
Seyyahın bu anlatımı, 1838 yılında Londra Kraliyet Coğrafya (Gezi) Derneği Dergisi’nde yer almıştır. Çeviri, Shiel’in notlarının Bitlis bölümünü kapsamaktadır ve aslına sadık kalınarak çevrilmiştir.
Derleyen ve çeviren: Baran Zeydanlıoğlu
Bitlis
25 Temmuz 1836: At sırtında 12 saat ve 56 kilometrelik bir yolculuktan sonra göle yakın ve meyve bahçeleriyle çevrili Bitlis’e ait Almaliyah (Han Elmalı) köyüne vardık. Bu ülkelerde çok olağan olan misafir konaklaması geleneğine burada da tabi kaldık, ki bu gelenek Fars ülkesinde yok ancak buralarda çok yaygın. Öyle ki Van’dan Bitlis’e kadar 4 tane konak yeri vardı. Seyahatimizin güzergahı sırasında dikkat çeken şey, yol boyunca dağların sessizliğini bozacak ne kervanların, ne yolcuların, nede tek bir Derviş’in dahi olmamasıydı.
Tıbbi tedavinin Kürdistan’daki pratik uygulaması sanki biraz şiddet içeriyor olsa gerek ki, yanımdaki refakatçi Kürt, sıtma geçiriyorcasına birden bire soyunup göle atladı. Bu kaba davranış buradakiler için normal olabilir belki ancak Müslüman toplumlarda böyle yapılmaz, ki ayrıca kendisinin bu şekilde abdest alma girişimi atların yüklenmesi işini de pek pozitif etkilemedi.
26 Temmuz 1836: Atlarımızı sabah 5 civarı yükledik ve Bitlis’e 5 saat 32 kilometrelik yolculuktan sonra vardık. 5 kilometrelik Han Elmalı Vadisini, gölü arkamızda bırakarak ve yükseklere tırmanarak geçtik ve diğer ucunun Muş’a kadar olduğu söylenen bir ovaya ulaştık. Yolculuğumuzun 13. kilometresinde bizden sadece 4 km uzaklığında ve kuzey yönünde olan Demir-Dağ ve Nemrut dağlarıyla karşı karşıyaydık. Uzaktan çok heybetli görünen bu dağların yaklaştıkça o heybetleri kayboluyordu. Güzergahımız sırasında aniden önümüze çıkmışlardı sanki. Biz daha sonra güney istikametine yöneldik ve içinden ismi Bitlis Suyu olan bir derenin aktığı geniş bir geçite vardık. Bu Bitlis Suyu’nun kaynağı Demir Dağ’daymış. İnişli bir şekilde 16 km yol alarak Bitlis şehrine ulaştık.
Bizi valinin* (Bitlis Beyi) evine yerleştirdiler. Şehrin bir kısmını gören bir tepenin üstünde, büyük avlulu, taştan yapılmış, dikdörtgen şeklinde kocaman bir binaydı bu ev. Bir Kürd olan vali Şerif Bey yerinde değildi. Reşit Paşa’ya gittiğinden valinin eşi iki küçük oğullarını bana ‘hoş geldin’ demek için göndermişti, ki oğulları büyük nezaket ve saygı içerisinde bu görevlerini yerine getirdiler. Bu tür davranışlar Asya’daki üst sınıf ailelerin çocuklarında çok sıkça görülen bir şeydir.
* (Seyyah burada “vali” derken, şehrin hükümdarı olan Bitlis Beyi’ni kastetmektedir)
Şerif Bey’in konağı, eğer mobilya olarak ele alınacaksa, o kadar da ahım şahım bir durumda değildi, ancak asaleti ve gücü yansıtıyorlardı. Belki de zaten Şerif Bey’in de tek önemsediği şey buydu. Bahçeyi çevreleyen 5 metre yüksekliğindeki veranda, yerdeki taşların üzerini kaplayan halıların eşliğinde, bir çok odası olan evin içine çıkıyordu. Enderun veya Haram, yani konağın iç kesimleri, bir Müslümanın en konforlu ve özel yerleridir, ki orada kesinlikle rahatsız edilmezler.
Vali bey evde olmadığından haliyle bizler evdeki ahalinin, yani bayanların misafirleriydik ve bize yemek geldi. Aşçılık kötüydü. Geleneksel lor peyniri ve sarmısaklı yemekler ağırlıktaydı. Birde yağda pişirilmiş kaysı vardı.
Avluda eyerli ve sürmeye hazır birkaç at vardı. Gün boyu hep öyle beklediler. Akşamları eyerlerini indiriyorlarmış diye öğrendim. Nedenini sorunca ‘Kürdistan’da neyin ne zaman olacağını bilemediğinizden her şeye hazırlıklı olmanız lazım’ diye cevap verdiler. Anladım ki bu genel bir uygulamaymış burada.
Bitlis şehri çok ilginç ve dikkat çekici bir görünüme sahipti.
Doğuya açık ama batıya yüksek dağlarla kapalı olan geniş bir vadide konumlandırılmıştı. Evler şehrin ortasından geçenderenin sağlı sollu yamaçlarına dağılmış tepeler üzerine yapılmışlardı, ki bu yüzdende şehrin mimari görünüşü düzensiz bir form almıştı. Evler kare şeklinde kesilmiş kırmızı taşlardan , genellikle iki katlı olarak inşa edilmişlerdi. Sokağa bakan kendine has çizgili pencereleriyle bu evlerin mimarisinden dolayı, şehir bir Fars ülkesindeki şehirlerden ziyade, bir Avrupa ülkesi şehrine benziyordu. Van’daki sokaklar gibi burada da yuvarlak taşlar kullanılmış sokaklarda.
Evler ve bahçeleri, düzensiz bir şekilde tepelerin üzerine dağılmış olsalar bile, kapladıkları alan itibari ile şehrin tamamını kapsıyorlar ve her evin bahçe duvarları da sağlam bir kale gibiler. Şehirde 1500 hanenin olduğu söyleniyor ve bunların 500’ünde Ermeniler kalıyorlarmış ve genellikle kasap, manav, ve fırıncılarmış. Bu sınıfa ait olanları (Ermeniler’i) buradaki Sünni Müslümanlar dinsel anlamda ‘temiz/saf’ olarak algılarken, Fars ülkesinde bazen Müslümanlarla aynı dükkandan ekmek almalarına dahi izin verilmiyormuş. Diğer taraftan bir Türk hiç bir şekilde bir Hristiyan’ı selamlamak için ‘Selamın Aleyküm’ demezken, bir Fars tereddüt etmeden o şekilde selamlıyormuş.
Bitlis’te dört kervansaray, üç büyük ve 12 küçük cami, üç hamam, sekiz Ermeni ve bir Nasturi kilisesi mevcut. Bu çok eski oldukları söylenen büyük camilerin her birinin insanı hoş bir şekilde etkileyen yüksek minareleri var.
Şehirde kasaplar, fırınlar, demirciler, silah tamircileri, gümüşçülerden çokca var ve hatta bunların her birinden yirmi adet var şehirde. Buradaki ana üretim malı çizgili pamuklu kumaş ve şehir dışına satılan ana ürün ise tütün.
Bolca armut, elma, erik kayısı, üzüm, kavun, salatalık, marul, lahana, ve diğer sebzeler yetişmekte ayrıca.
İklim Tebriz’den daha serin burada ancak en son geçtiğim ülkeden daha sıcak.
Bitlis’te en dikkat çekici olan şey ise şehir merkezindeki, yaklaşık otuz metre yüksekliğinde bir kaya üzerine inşa edilmiş, yüz metre yüksekliğindeki tarihi kale. Duvarları son derece kalın ve içeri giriş sadece tek, dar bir geçit ile mümkün.
İç tarafı yaklaşık 120 metre civarında olan kalenin bu kısmı yıkılmış eski evlerin kalıntıları ile dolu şimdilerde.Dış cephesi birkaç burç ile güçlendirilmiş. Kale duvarının altmış metre yüksekliğinde taşların üzerine kazınmış Arapça bir yazıt var.Yaşlı bir adam hatırlayabildiği kadarıyla o yazıtda kalenin Muhammed Peygamber’den 500 yıl önce inşa edilmiş olduğunu yazdığını söyledi bana.
Bitlis’li kadınlar yüzlerini çok az gizleyerek yürüyorlar caddelerde. O burunlarına taktıkları çirkin hızma genellikle Fars ülkesinde olmayan ancak Hindistan’da sıkça rastlanılan Asya kökenli bir takı.
Sabah kahvaltısında ziyaretime çok muhterem yüzlü bir hoca geldi. Kendisi sulandırılmamış Rom içerken, Napolyon ve Kolumbus’dan konuştuk. Hoca yirmi yıl önce de bir İngiliz’in Bitlis’e geldiğini ve onunla sohbet ettiğini aktardı. Bu kişi Macdonald Kinneir’den başkası olamazdı. Hoca daha sonra kalktı ve kalkarken bana dua etti. Ayrıca ikamet ettiği Muş’a birlikte içmeye davet etti beni.
Bitlis toprakları Siirt’e ve Muş’a doğru oniki, Diyarbekir ve Van’a doğru dört saatlik mesafeye kadar uzanır. Saint Martin’in de Bitlis ile ilgili anlatımlarında ilgisini çeken ve bahsini ettiği tek şeyin, bu kentin hemen hemen her zaman Kürt Beyleri tarafından idare edildiği ve bu beylerin de hep ırklarının en uygar kişilerinden olduklarıdır.
27 Temmuz 1836 – İki rehberin eşliğinde, sabah saat 8’de Bitlis’ten yürüyerek ayrıldıkve buradakiler tarafından Bitlis Çay’ı olarak adlandırılan nehire indik. Önce nehrin sol yakasından geçtik ve sonra çok düzgün taş işçiliği ile yapılmış köprünün üzerinden nehrin diğer yakasına geçtik. Bu yol dere akıntısının oluşturduğu ve şimdiye kadar karşılaştığımız en dar ve kötü yoldu. Bu yol nehirden yüksekte ve oldukça dar bir yoldu. Öyle ki sanki bazen atların toynaklarının dahi basacak yeri yok gibiydi. Bazende yol boyunca varolan taşlardan dolayı 2 kilometreyi bir saatte katediyorduk. Yolculuğumuzun 8. kilometresinde bir ucu nehirde olan yolun ortasında dev bir kaya ile karşı karşıya geldik. Yolu bu kayanın üzerinden geçirmek yerine, kayayı ortasından delerek yol açmışlardı. 5m genişliğinde, 5m yüksekliğinde ve 6m uzunluğunda bir kayaydı bu. Kaya üzerinde herhangi bir yazıt göremediğimden kaya hakkında bilgi almak için rehberlerime sordum ve her zamanki hazir cevabı verdiler: ‘Allah bilir’….
Yolculuğumuzun 16. kilometresinde hem artan yokuşaşağı inişlerden, hem sıcaktan, hemde yorgunluktan dolayı yolumuz üstünde bulunan birkaç ceviz ağacının altında mola verdik. Benimle birlikte seyahat eden Fars katırcı birden bire şansına ve onu bu ülkeye getiren kaderine beddua etmeye başladı. Tamam onun yolculuğumuz sırasında dört sığırı telef olmuştu, ancak benim de iki atım ölmüşlerdi.
Uçurumlar, özellikle sol tarafımızdaki uçurum yüksek dağlarla çevriliydi, ki büyük olasılıkla bu dağlar Erdoz dağlarının devamı olsalar gerek. Rehberlerimizin Türkçeye olan ilgisizlikleri ve vurdum duymazlıkları, onlardan tabiat veya başka bir şey hakkında bilgi alabilmemizi imkansız kılıyordu.
Dağlarda meşe ağaçları vardı ve dere yatağı ceviz ağaçları , dut, ahududu, üzüm asmaları ve çeşit çeşit otlarlarla kaplıydı. Ancak tüm bu güzelliklerin tadını yorgunluk ve aşırı sıcaktan dolayı çıkaramadık. Seyahatimiz sırasında rehberlerimizi başka iki rehberle değiştirdik. Seneler önce buraları ziyaret etmiş Macdonald Kinneir’in kullandığı ve haklarında şımarıklık ve kabalıklarından şikayet ettiği rehberlerinin aksine bizimkiler çok uyanık, sosyal ve uygar rehberlerdi. Aynı zamanda da silahlıydılar. Yanlarında tüfek, hançer, kılıç ve üzeri sivri çıkıntılarla işlemeli kalkanları vardı. Tüfekleri; üzerinde, emniyet kilidinin yanında 5 cm yüksekliğinde iyi nişan almalarını sağlayan çıkıntının olduğu, beş-altı delikli bir modeldendi. Ülkenin dağlık coğrafyasından dolayı düzensiz süvari birlikleri yok ancak hem bu hemde diğer parça (Doğu) Kürdistan’da hemen hemen herkesin silahlı olmasından dolayı düzensiz piyadeler çok. Yolda yükleri tuz olan ve sekiz saatlik mesafede bulunan Şirvan’dan gelip Bitlis’e gitmekte olan bir katır kervanı ile karşılaştık. Bize şaşkın gözlerle bakıyorlardı. Çünkü Kürdistan’ın bu parçasında Farslıları hiç görmemişlerdi nede olsa. E onlar da haklıydılar, çünkü benim üstümdeki elbiselerimin hepsi o tarzdaydı ki görenler ‘ hey Acem oğlu nereye gidiyorsun ?’ diye hep soruyorlardı.
Yolculuğumuzun 20. kilometresinde, yolun karşı tarafında, yanında kervansarayı da bulunan harabe bir kale gördük. Bu kale kesilmemiş taş ve harç ile inşa edilmiş ve aynı zamanda burçları da olan eski bir yapıydı. Kale hakkında bilinen tek bilgi, ismi Kai Fenduk olan biri tarafından yapılmış olmasıydı. Bu kişinin de kim olduğu ve ne zaman yaşadığı ise bilinmiyordu.
25. kilometrede, taştan bir köprünün üzerinden nehrin sol yakasına geçtik. Nehir hem gür akıyordu hem de derindi, ancak 10 metreden daha geniş değildi. 32. kilometrede ise nehir batıya doğru akarken biz güneye yönelip yüksek bir dağa tırmanmaya başladık. Bu tırmanma en çok zaten takatsiz kalmış olan hayvanlarımızı yordu. Daha sonra Varhan bölgesine inerek aynı isimdeki bir köye, tamamıyla bitkin bir halde, akşam 8’ de ulaştık.
At sırtında 10 saat yol kat etmemize rağmen mesafe olarak 40 kilometreden fazla yol aldığımızı sanmıyorum. Ama bu mesafe dahi bizleri öylesine bitkin kıldı ki atların kendilerini toparlayabilecekleri bile şüpheli.
Buradaki iklim değişikliği okadar muazzamdı ki, civarda Hint mısırına dahi rast geldik. Geceleri evlerde varolan sıcaktan dolayı kilimlerimizi dışarıdaki ağaçların altına sererek uyuduk. Yakınımızda Reşit Paşa’nın kampından yeni dönen Bitlis valisi Şerif Bey de vardı. Bana lor peynirli, üzümlü ve hazmı zor olan bulgur pilavlı bir akşam yemeği gönderdi ve daha sonra beni görmek için ziyaretime geldi. Ziyaretinden anladım ki Reşit Paşa’yı görünce kendisine ülkesinin huzurlu olduğu ve bana çok iyi davrandıklarını iletmemi istiyordu.
Şerif Bey yirmibeş yaşlarında cesur bir Kürd idi ve esas dikkat çekici şey ise giyimiydi. Kısa sarı çizmeler, olağanüstü genişlikteki pantolonlar, değişik renklerden oluşan üst üste giyilmiş üç ayrı ipek ceketler, ki bir tanesinin kolları iki metre civarındaydı, ipek bel kuşağı ve her renkten oluşan ipekten kocaman bir sarık. Ayrıca bu kıyafetleri ek olarak, bir beyaz arap pelerini, kemerinde bir hançer, uzun tabancalar ve bir kılıç ile tamamlıyordu. Kürdistan’da kılıç genellikle kenarı arka tarafa gelecek şekilde taşınır ki Kürdler silahın en iyi bu metod ile çekildiğine inanırlar.
Bu giyim tarzı çok hoştu, yalnız çok şaşalı ve hemen hemen gücü yeten herkes tarafından taklit ediliyordu. Alt sınıflar kendi köylerinde dokudukları daha kaba yün kumaşlardan yaptıkları kısa ceket ve pantolonları giyiniyorlardı.
Ermeni köylülerin doğru düzgün bir elbise giydikleri söylenemezdi. Çünkü genellikle parça kumaş ve yamalardan oluşan ve nasıl giyinip çıkardıkları bir muamma olan bir kıyafet kullanıyorlardı. Ermeni kadınlar pantolon yerine, Farslı kadınların değimiyle ‘tek bacak pantolon’ giyiyorlardı, ki petticoat deyimi de oradan gelir. Ayrıca beyaz büyük bir başörtüsü de taşıyorlar, ki bunu ağızlarını kısmi olarak kapatmada da kullanıyorlardı.
27 Temmuz 1836 – Sabah saat 7’de Varhan’dan ayrıldık ve kısa bir sure sonra sol tarafımıza düşen, isminin Siirt Suyu veya deresi olduğunu öğrendiğim küçük bir nehire ulaştık. Bu nehri birkaç kez geçtik ve yolculuğumuzun 18.kilometresinde genişliği 23 m olan bu su, Bitlis Çayı’nın aksine sığ ve sakindi.
Yolda Siirt’e buğday ve tütün taşıyan bir kervanı geçtik. Pamuk tarlalarını ve sıcak rüzgarların bu pamuk tarlalarına nasıl estiğini gördük, ki ozaman anladık ki buradaki iklim Van’dan çok daha farklı. Yokuş aşağı, sarp ancak zor olmayan yollardan, dağların daha da ufak olduğu, ormanların daha da seyrekleştiği düz bir yerden geçtik. Yaklaşık 32. kilometrede, Kuzey-Kuzeydoğu yönünden gelip Güney-Güneybatı istikametine gidenleri gördük. Bunlar bizden Güneydoğu yönünde ve çok uzaklıkdaydılar. Bu insanlar hakkında kimse bir şey bilmiyordu ve tek bilinen onların Botan bölgesi içinde olduklarıydı.
At sırtında onbir saatlik bir yolculuktan sonra Siirt’e vardık.
SEYYAHLARIN GÖZÜYLE BİTLİS AHALİSİ VE GİYİM KUŞAMLARI, 1600 -1900
Bitlis çarşısının üzeri örgülü hasır halılar ve kuru dallarla örtülmüş dar sokaklardan oluşmakta. Tezgahlar çok zengin meyve ve sebze çeşitleri ile dolup taşıyor. Çeşit çeşit araç gereç, yiyecek içecekler ve diğer gereksinim bolluğu da göze çarpmakta. Çarşı her zaman olduğu gibi vilayetin her tarafından buraya gelen diğer Kürdlerin de oluşturduğu izdihamdan ibaret. Şehrin hemen dışında ikamet eden Siloki ve Nahali aşireti mensupları da var. Ertuşiler güneyden, Hasananlı ve Haydaranlı aşiretleri ise Van Gölü’nün kuzeyinden çarşıya alışverişe gelmişler. Bütün bunların hepsi de özel dokunan o geniş pantolonlara ve rengarenk olan şaşalı bel kuşaklarına sahipler. İşlemeli yelekleri ve keçeden dokuma omuzları kalkık siyah pelerinleri ile şehrin diğer ahalisi olan Süryani ve Ermeniler ile birlikte itişe kalkışa bu dar sokaklarda ticaret yapmaktalar’.
1899 sonbaharı Bitlis’e uğrayan İngiliz seyyah ve yazar Percy, çarşı merkezinde gördüklerini bu cümleler ile aktarıyor.
1889 yılında Bitlis ve kazalarının tüm etnik, dinsel, ekonomik ve kültürel envanterini çıkartan Cuinet, ’Bitlis Vilayeti Raporu’ bölümü ile tüm çalışmasını 1894 yılında yayımlamıştır. Bitlis ahalisi ve giyim kuşamları hakkında Cuinet şöyle yazmıştır:
‘Bitlis Vilayeti nüfusu iki ana unsurdan oluşmaktadır. Biri Müslümanlar, diğeri ise Hristiyanlar;yaniKürdler veErmeniler.
Bitlis Vilayeti’nin hemen hemen tüm güney kısmının nüfusunu Kürdler tek başlarına oluştururken, vilayetin geri kalan kuzey kısmını Ermeniler ile birlikte oluşturmaktalar’.
Kaynak: Londra Kraliyet Coğrafya Derneği Dergisi- sayfalar 70-76
Journal of the Royal Geographical Society of London
Coverage: 1831-1880 (Vols. 1-50)
Bitlisname.com kaynak gösterilmeden yayımlanamaz.
‼️Eski Asur başkenti Arrapha bölgesinde yer alan Kerkük, 5000 yıllık harabeleri üzerinde, Khasa nehri yanında yer alır.
Arrapha, MÖ 10 ve 11. yüzyıllarda Asurlular döneminde çok büyük bir öneme kavuşmuştur. Stratejik ve coğrafik önemi nedeniyle şehir, üç imparatorluk için adeta bir savaş meydanıydı; Asur imparatorluğu, Babil ve Med imparatorlukları, ki hepsi şehri belirli zamanlarda yönetmişlerdir.
Kerkük şehrini bina eden Asur Hükümdarı Sartnabal’ın (MÖ 800 yılında) bu şehre “Kerhsuluh” adını verdiği tarihî kaynaklarda rivayet edilmektedir.
Asurlulardan sonra Babil Devleti’nin bölgeye tamamıyla hâkim olduğu görülmektedir. Musul-Kerkük bölgesi Perslerin eline geçtikten sonra buraya çok kalabalık şekilde Pers nüfusu iskân ettirilmiştir.
Stratford Canning, göreve başlaması sebebiyle İstanbul Kaymakamı ile görüşürken (1808)⚠️İngiliz istihbaratçı Ely Bannister Soane'ın 1912 yılında kaleme aldığı kitapta anlattığına göre: "Kerkük, Türkmenleri, meyveleri ve ham petrolü ile ünlüdür, bunların hepsi bol miktarda bulunur. Kürdistan sınırlarının üç dilli kasabalarından biridir. Herkes tarafından Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşulmakta, ilk ve sonuncusu çarşılarda fark gözetmeksizin kullanılmaktadır. Kendisi bir Türkmen kasabası olup, güneyinde ve batısında göçebe Araplar, doğusunda ise Hamavand Kürtlerinin ülkesi bulunmaktadır. Burada Türk gücü çok belirgindir." Kerkük çok geniş bir şekilde yayılmış ve karışmış bir nüfusa sahiptir. Osmanlı döneminde şehir merkezi çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu, Kürtler de taşranın çoğunluğunu oluşturuyordu. Şehir özellikle 20. yüzyılda daha dramatik değişimler deneyimlemiştir. Kürtler, Türkmenler ve Araplar bu bölgeye dair sahiplik iddialarında bulunmakta ve iddialarını destekleyecek tarihi bilgi ve verilere sahip olmaktadırlar.
Soane , Kılık değiştirmiş Mezopotamya ve Kürdistan'a ve 1921 tarihli "Gurani Şiirinin Kısa Bir Antolojisi" kitabının yazarıydı .
III. "Kürt Dili II. Kürt Araştırmaları Tarihi" kitabından bir alıntı ( Kaynak: Encyclopædia Iranica ) :
İngiliz Kürt Araştırmaları ekolü 20. yüzyılın başında gelişti. Binbaşı Ely Banister Soane (1881-1923) 1902'de İran'a geldi. Farsça ve Kürtçe bilgisi o kadar iyiydi ki, birkaç yıl boyunca yerli bir Müslüman kılığına girerek Mezopotamya ve Kürdistan'ı geçmeyi başardı. Kürtçe gramer kitapları yayınlayan ilk Britanyalıydı: Kurmanci veya Kürtçe Dili Grameri (Londra, 1913) ve sonunda İngilizce-Kürtçe sözlüğü bulunan Temel Kurmanci Grameri (Bağdat, 1919).
"To Mesopotamia and Kurdistan in Disguise" by British Major Ely Banister Soane.EB Soane'dir ve "Mezopotamya ve Kürdistan'a Kılık değiştirmiş" (Small, Maynard & Co., Boston) adlı kitabında bilinmeyen dağa nasıl cesaret ettiğini anlatıyor. Kendini Avrupa'daki bir tatilden memleketi Şiraz'a dönen bir İranlı olarak tanıtan Soane'nin Farsça ve Kürt dilleri hakkındaki bilgisi o kadar dikkat çekiciydi ve "blöfünü" o kadar ikna ediyordu ki her yerde tuzağa düşürülüyordu. Aslında, Sir Richard Burton gibi, Mekke'den dönen birçok Hacı ya da Müslüman hacı tarafından anlatılıyor ve büyük bir nezaketle muamele görüyordu.
‼️ Uzun yıllar İngiltere’nin Ortadoğu politikasına yön veren etkili isimlerden olan “Glubb Paşa” lakaplı Sir John Bagot Glubb (1897-1986) Ortadoğu’nun, bilhassa da Basra Körfezi’nin İngiltere için öneminden bahsederken, bu bölge için “Arap koridoru” (Arabian corridor) kavramından bahsetmiştir.
Evliya Çelebi’nin de yukarıda bahsettiği ’yüzlerinde burka’ ifadesini diğer seyyahlar genellikle Bitlisli kadınların başlarından sarkan ipek şala iliştirilmiş bir tül peçe veya mendil olduğunu ve sadece yabancı bir erkek ile sokakta karşılaşınca yüzlerini örtmek için kullandıklarını yazarlar. Yoksa Bitlisli kadınların sokağa çıktıklarında yüzlerini gizlemediklerini çoğu seyyah dile getirmişleridir.Evliya Çelebi ile hemen hemen aynı dönemde ancak yaklaşık on sene sonra (1660-65) Bitlis’ten geçen başka bir seyyah ise Fransız tücar ve seyyah Jean Baptiste Tavernier’dir. Dünyaca ünlü bir mücevher ve değerli taş uzmanı olan bu seyyah, Paris’ten başlayıp Şark’a olan altıncı ve son yolculuğunda Bitlis’e uğrar ve dönemin en güçlü hükümdarlarından olan Bitlis’in Kürd hükümdarını yanında getirdiği değerli kumaş ve hediyeler ile kaledeki sarayında ziyaret eder. Ahalinin kumaşlara, özellikle de kırmızı renkli kumaşlara olan ilgisine de değinir seyyah. Ziyareti sırasında kaleye üç adet iner-kalkar köprü/kapıdan geçtiğini de aktaran Tavernier, şehre ve ahalisine dair şu izlenimlerini aktarır:’Kaleye girildikten sonra iki büyük avludan geçilip, Bey’in odalarının karşısına açılan daha küçük bir avluya geliniyor. Kaleye gitmek için çıkılan güzergah çok ürkütücü ve tehlikeli. Ancak güçlü atlarla çıkılabilmekte. Kaleye at sırtında sadece Bey’in kendisi ve komutanı çıkma hakkına sahip. Onların dışındaki ahali böyle bir imtiyaza sahip değil. Tepede kurulmuş olan bu şehir her iki dağa kadar yayılmış. Şehrin içinde bir adet ve şehrin dışında da bir olmak üzere, şehirde iki adet kervansaray (han) bulunmakta. Tüccarlar genellikle şehrin dışındaki kervansarayda konaklamayı tercih ediyorlar, dağlardan gelen ve şehrin içinden geçerek akan beş-altı dere taşınca, şehir merkezindeki kervansarayı su basabiliyor. Buranın güçlü beyi, ülkesinin saldırıya uğraması halinde 25 bin atlıyı meydana toplayabileceği gibi, emir vermesi halinde heran hazırda bekleyen ve ülkesinin çobanlarından (köylüler) oluşan hatırı sayılır sayıda piyade de mevcut.Bu Bey ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar, ki her ikisinin de menfaatine olur. Çünkü bu Bey, Halep’ten Tebriz’e, Tebriz’den Halep’e olan geçiş yolunu istediği zaman durdurabilir. Dağların biribirlerine çok yakın olmasından, bu geçitlerde on adam rahatlıkla bin adama karşı koyup buraları savunabilir.Tavernier ve Çelebi’den yaklaşık yüz seksen sene sonra 1836 tarihinde Bitlis’e uğrayan İngiliz yarbay Shiel bu konuda detaylı bir Bitlis ve ahalisi anlatımı kaleme almıştır. Bitlis’e uğrayınca şehrin hükümdarı olan Kürd Şerif Bey’in konağına da uğrayan Shiel, kendisinden önceki seyyahların anlatımlarına atıfta bulunarak ’Saint Martin’in de Bitlis ile ilgili anlatımlarında ilgisini çeken ve bahsini ettiği tek şeyin, bu kentin hemen hemen her zaman Kürd Beyleri tarafından idare edildiği ve bu beylerin de hep ırklarının en uygar kişilerinden olduklarıdır’ ifadesini kullanmıştır. Shiel’in anlatımından kısa bir kesit alacak olursak:’Şerif Bey yirmibeş yaşlarında cesur bir Kürd idi ve esas dikkat çekici şey ise giyimiydi. Kısa sarı çizmeler, olağanüstü genişlikteki pantolonlar, değişik renklerden oluşan üst üste giyilmiş üç ayrı ipek ceketler, ki bir tanesinin kolları iki metre civarındaydı, ipek bel kuşağı ve her renkten oluşan ipekten kocaman bir sarık. Ayrıca bu kıyafetleri ek olarak, bir beyaz arap pelerini, kemerinde bir hançer, uzun tabancalar ve bir kılıç ile tamamlıyordu. Bu giyim tarzı çok hoştu, yalnız çok şaşalı ve hemen hemen gücü yeten herkes tarafından taklit ediliyordu. Alt sınıflar kendi köylerinde dokudukları daha kaba yün kumaşlardan yaptıkları kısa ceket ve pantolonları giyiniyorlardı.Ermeni köylülerin doğru düzgün bir elbise giydikleri söylenemezdi. Çünkü genellikle parça kumaş ve yamalardan oluşan ve nasıl giyinip çıkardıkları bir muamma olan bir kıyafet kullanıyorlardı. Ermeni kadınlar pantolon yerine, Farslı kadınların değimiyle ‘tek bacak pantolon’ giyiyorlardı, ki petticoat deyimi de oradan gelir. Ayrıca beyaz büyük bir başörtüsü de taşıyorlar, ki bunu ağızlarını kısmi olarak kapatmada da kullanıyorlardı.Şehirde 1500 hanenin olduğu söyleniyor ve bunların 500’ünde Ermeniler kalıyorlarmış. Bunlar da genellikle kasap, manav, ve fırıncılarmış. Şehirde kasaplar, fırınlar, demirciler, silah tamircileri, gümüşçülerden çokca var ve hatta bunların her birinden yirmi adet var şehirde. Buradaki ana üretim malı çizgili pamuklu kumaş ve şehir dışına satılan ana ürün ise tütün.Bitlis’li kadınlar yüzlerini çok az gizleyerek yürüyorlar caddelerde. O burunlarına taktıkları çirkin hızma genellikle Fars ülkesinde olmayan ancak Hindistan’da sıkça rastlanılan Asya kökenli bir takı.Bize rehberlik eden Kürdlerin yanlarında tüfek, hançer, kılıç ve üzeri sivri çıkıntılarla işlemeli kalkanları vardı. Tüfekleri; üzerinde, emniyet kilidinin yanında 5 cm yüksekliğinde iyi nişan almalarını sağlayan çıkıntının olduğu, beş-altı delikli bir modeldendi’.Yarbay Shiel’den iki sene sonra yani 1838 yılı Haziran ayında Bitlis’e uğrayan başka bir seyyah da, Amerikalı rahip Horatio Southgate’dir. Erzurum üzeri Bitlis’e gelen Southgate, hem Şerif Bey’in kıyafeti hem de Bitlis ahalisinden karşılaştığı diğer şahsiyetlere de uzun ve detaylı izlenimlerini yazmıştır. Rahip Southgate’in aktardıklarından kısa kesitler:’Şerif Bey, şaşaalı Kürd kıyafetleri içerisinde odanın bir köşesinde oturmaktaydı. Bey’in üzerinde boydan boya beyaz renkte bir kıyafet ve başında da onlarca rengarenk şalın sarılması ile oluşturulmuş bir sarık vardı.Bey’in beni karşılama ve ağırlama tarzı, kendisinin ne kadar hür bir ruha sahip, bağımsız bir hükümdar olduğunun göstergesiydi. Bu ruh onun birisi tarafından atanmış bir validen ziyade, kendi toplumunu yönetme hakkına sahip bir lider, bir başkan havası yansıtmakta. Aynı ruh ve atmosfer Bitlis şehrinin ahalisinde de mevcut.Bitlis şehrinin ahalisi, Sultan hakkında kendilerine pek bir bilgi ulaşmadığı için kendi dağlarının arasındaki şehirlerinde ve kendi Bey’leri tarafından bir ülkeymiş gibi yönetilip yaşamaktalar.Buranın insanları iklimin ferahlığı ve insanların uzun ömürlü olmasıyla övünmekteydiler. Onlara hak vermek zorundayım. Çünkü burada geçirdiğim zaman içerisinde, gündüzleri öyle çok ölümcül sıcak yoktu ve geceleri ise, ki açık havada uyuyordum, sakin, huzurlu, ferah ve temiz bir havaya sahipti. Erkeklerin dinç ve sağlam dış görünüşleri ile, çocukların gürbüz ve sağlıklı görünüşleri de iklimin bir vergisiydi.Bitlis’te otuz iki camii ve sekiz medrese bulunmakta. burada iki bin Müslüman ve bin Hristiyan aile yaşamakta. Ayrıca bir kiliseleri olan elli Süryani aile de mevcut. Bitlis ahalisinin Türkiye’deki şehirlerin aksine, daha rahat neşe dolu ve şaşaalı bir tarzları vardı. Ayrıca ben Bitlis’teki Ermenilerin toplum içinde karşılaştıkları saygınlık ve gördükleri itibarı başka hiçbir yerde görmemiştim.Bir gün konak kaldığım Ermeni tüccarın evinin bahçesindeki asmalı çardakta otururken, avluya yaşlı koçer bir Kürd girdi. Üzerinde dağlarda yaşayan Kürdlerin kullandıkları geleneksel silahlar ve kıyafet vardı. Bitlis’te karşılaştığım başka ilginç bir karakter de, evinde konak kaldığım ev sahibinin yanında çalışan bir Yezidi idi.4 Temmuz sabahı Bitlis’ten ayrılırken, bana yolculuğum boyunca eşlik edecek Kürd sabah erken geleceğini söylemiş olmasına rağmen, öğlene doğru geldi. Üzerinde geleneksel Kürd giysileri vardı. Keçeden bir başlık ve Avrupalıların kıyafetine benzeyen, ancak bu çok daha geniş olan çizgili bir pantolon giymişti. Böyle modern tarzda bir kıyafeti Kürdistan’ın bu dağları arasında görebileceğimi hiç sanmıyordum ve çok afallamıştım ilk başlarda. Ancak daha sonra öğrendim ki bu tarz kıyafetler buralarda çok yaygın ve normalmiş’.Rahip Southgate, Bitlis’ten ayrılırken denk geldikleri hacı karşılama merasimine değiniyor. Şehrin sosyolojik yapısı tarihçesi ve Bitlis şehir kültürü açısından çok önemli olan bu gözlemini şöyle kaleme almış rahip:’Sokaklar kadınlı erkekli kalabalıklarla doluydu. Biz kalabalığın bizim şehirden ayrılmamızla alakalı bir şey olduğunu düşünürken, öğrendik ki Mekke’den gelecek hacıların şehre girişleri haber alındığından, ahali onları karşılamak için yerlerini almak için toplanıyormuş. Batıda böyle bir karşılama olsa herkes ayakta ve hareket halinde yol kenarına sıralanıyorken, burada herkes yol boyunca oturmuş, ya birbirileri ile konuşuyor yada tütün içiyorlardı. Türkiye şehirlerindeki Hristiyanların böyle bir karşılamada yer almadığı gibi, genellikle o şehirlerdeki Müslümanlar büyük bir heves ve merak ile bu tür karşılamalarda yer alırlar. Ancak Bitlis’te durum çok farklı. Çünkü Müslümanlar kadar hemen hemen şehrin Hristiyanları da ilgi ve merak ile hacıları karşılamak için yerlerini almış bekliyorlar. Bu durum benim burada gözlemlediğim gibi, Bitlis’in bu iki toplumunun birbirileri ile ne kadar yakın ve samimi olduklarının bir ispatı idi’.Bitlis Vilayeti de dahil, Osmanlı’nın tüm vilayetlerini gezmiş ve devlet adına resmi araştırmalar yapmış olan Fransız Cuinet’in raporları da çok teferruatlıdır.♻️TAVERNİER 1660’LARDA BİTLİS VE TATVAN’DAN GEÇERKENBitlis beyi ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran Şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar. Sultan’ın (Osmanlı) ve Şah’ın (İran) sınırları boyunca topraklara sahip olan ve buradaki dağlarda güvende olan Kürdistan Beyleri, bir tür özel derebeyleri gibiler. Bunlar ne Sultan’dan ne de Şah’tan korkarlar’ – Jean-Baptiste TavernierFransız seyyah ve mücevher tüccarı olan Jean-Baptiste Tavernier, 1632 – 1668 yılları arası Fransa’dan başlayarak bir çok doğu ülkesine toplamda altı seyahat gerçekleştirmiş. Seyahatlerinin tümü üç ayrı kitap olarak “Le Six Voyages de J B Tavernier en Turquie en Perse et aix Indes“ adı ile 1675’den itibaren birkaç defa Fransızca ve İngilizce olarak basılmıştır.Bu çeviri İngiliz yazar John Philips’in 1678’de İngilizce olarak yayımladığı ‘The Six Voyages of John-Baptista Tavernier’adlı eserinin Bitlis, Tatvan ve kısmen Van anlatımını kapsamaktadır. Anlatım, seyyahın Halep’ten Tebriz’e gidiş güzergahını Birecik, Urfa, Nusaybin, Mardin, Diyarbekir, Bitlis, Tatvan, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Süphan, Muradiye ve Van istikametinden geçişini aktardığı bölümdedir.Tavernier’in Bitlis’te ziyaret ettiği Bitlis Prensi’nin ünlü Kürd hükümdar Şerefxanê Bedlisi’nin torunu Abdal Han mı yoksa Abdal Han’ın çocuklarından Ziayeddin veya Bedreddin mi oldukları konusu henüz tam olarak açığa kavuşmuş değildir. Çünkü Fransız seyyah Tavernier’in kesin olarak hangi sene Bitlis’ten geçtiği de bilinmemektedir. Bazı araştırmacı ve yazarlar Evliya Çelebi anlatımları ile seyyahın anlatımlarını kıyaslayarak ‘1655’ deseler de, yazarın Bitlis anlatımının seyahatinin altıncı ve en son kısmında bulunması ve o bölümü de ‘bahar 1664’ ile başlatması karışıklıklara neden olmaktadır. Eğer son seyahatinde Bitlis’ten geçtiğini varsayacak olursak, tarih Mart 1665 olması gerekmektedir, ki seyyah Van’a geçtiğinde yılın ayının Mart olduğunu belirtiyor. Ancak seyyahın Doğu’ya toplamda altı sefer yaptığı bilindiğinden, Bitlis’ten sadece tek sefer geçmediği de rivayet olunduğundan ötürü, çeviri başlığı için ‘1660’lar’ seçilerek, Bitlis Beyi’nin ismine de yer verilmemiştir.Şahsi kanaatim Tavernier’in karşılaştığı Bitlis Beyi’nin Kürd Abdal Han’dan başkası olmadığıdır.Derleyen ve çeviren: Baran ZeydanlıoğluIII. Bölüm – Halep’ten Diyarbekir ve Van üzeri Tebriz güzergahı Çok kötü bir kervansaraya sahip olan Koşahan’dan sonra Karahan’a geliniyor. Bu noktadan itibaren, Bitlis’e kadar dereler ile dolu olan dağlar arasına giriliyor. Karahan sonrası ise, ülkenin bir Beyi veya prensine ait olan şehir Bitlis’e geliniyor. Bu Bey ülkenin en güçlüsü. Diğer beyler ya Osmanlı Padişahı’na yada İran şahı’na bağlı olup biat ederken, Bitlis Beyi kimseye biat etmemekte. Her iki devlet de bu Bitlis Beyi ile iyi geçinmek zorundalar, ki her ikisinin de menfaatine olur. Çünkü bu Bey, Halep’ten Tebriz’e, Tebriz’den Halep’e olan geçiş yolunu istediği zaman durdurabilir. Dağların biribirlerine çok yakın olmasından, bu geçitlerde on adam rahatlıkla bin adama karşı koyup buraları savunabilir.Halep’ten Bitlis’e doğru yol alırken, şehre yaklaştığınızda sağlı sollu derelerin olduğu, sarp ve yüksek dağları aşarak, iki mil boyunca süren ve her iki tarafı da kayalardan kesilerek yapılmış, sadece tek bir devenin geçebileceği yollardan geçmek zorundasınız. Bitlis şehri, biribirine eşit mesafede yer alan iki yüksek dağın arasında, aynı Montmarte Tepesi (Paris’te) gibi bir tepe üzerinde kurulmuş. Sarp ve kelle şekeri şeklinde olan bu tepeye, ancak döne döne çıkılabilmekte. Tepenin yukarısında ise büyük bir düzlük mevcut ve kale de bu düzlükte çok sağlam yapılmış. Kaleye girişler ise iner-kalkar üç köprü ile mümkün. Kaleye girildikten sonra iki büyük avludan geçilip, Bey’in odalarının karşısına açılan daha küçük bir avluya geliniyor. Kaleye gitmek için çıkılan güzergah çok ürkütücü ve tehlikeli. Ancak güçlü atlarla çıkılabilmekte. Kaleye at sırtında sadece Bey’in kendisi ve komutanı çıkma hakkına sahip. Onların dışındaki ahali böyle bir imtiyaza sahip değil. Tepede kurulmuş olan bu şehir her iki dağa kadar yayılmış. Şehrin içinde bir adet ve şehrin dışında da bir olmak üzere, şehirde iki adet kervansaray (han) bulunmakta. Tüccarlar genellikle şehrin dışındaki kervansarayda konaklamayı tercih ediyorlar, dağlardan gelen ve şehrin içinden geçerek akan beş-altı dere taşınca, şehir merkezindeki kervansarayı su basabiliyor. Buranın güçlü beyi, ülkesinin saldırıya uğraması halinde 25 bin atlıyı meydana toplayabileceği gibi, emir vermesi halinde her an hazırda bekleyen ve ülkesinin çobanlarından (köylüler) oluşan hatırı sayılır sayıda piyade de mevcut. Bitlis Beyi’ni ziyaret için yanına çıktım. Kendisine hediye olarak da beraberimde biri altın işlemeli diğeri de gümüş simli iki adet saten kumaş götürdüm. Ayrıca, genellikle Türklerin kullandığı ve tepesi gümüş işlemeli olan çok değerli iki de başlık. Bunların yanında kırmızı ve gümüş desenli iki adet beyaz mendil. Bey’in geleneklerden olan ve benim için istettiği kahveyi beklerken, Halep’in Paşa’sının ulağı Bey’in huzuruna çıktı. Ulak Paşa’sının Bitlis Beyi’ne sığınmış olan ve Kandiya savaşında tutsak aldığı, üç bin taca (para) mal olan Fransız cerrah kölesinin kendisine iade edilmesini talep ettiğini iletti. Sığınmanın ne anlama geldiğini iyi bilen Bey, ulağı hiç alışık olunmayan sert bir şekilde tersleyerek, Fransız’ı kimseye iade etmeyeceğini, karşısından yıkılmasını ve biran once burayı terk etmesini emretti. Eğer hemen terk etmediği taktirde boynunu vurdurtacağını da eklediği gibi, ulağın hem bunları Paşa’sına söylemesini hemde Paşa’nın bu kabul edilemez tavrından dolayı onu Sultan’a şikayet edeceğini ve Sultan’ın onu boğdurtması halinde Bey’e teşekkür edeceğini ulağa iletmesini tembih etti. E tabiki Sultan’ın Bitlis Beyi ile iyi geçinmesi gerekli, çünkü Van’a olası bir Fars kuşatması durumunda, Sultan’ın ordusunun bu Bitlis Beyi’nin ülkesinden geçip Van’ı savunmak zorunda olduğundan ve Bey’in de aksi durumda geçiş yollarını engelleyebilecek ve Sultan’a kafa tutabilecek güce sahip olduğu bilinmekte.Sultan’ın (Osmanlı) ve Şah’ın (İran) sınırları boyunca topraklara sahip olan ve buradaki dağlarda güvende olan Kürdistan Beyleri, bir tür özel derebeyleri gibiler. Bunlar ne Sultan’dan ne de Şah’tan korkarlar.Her halükarda Kürdlerin ülkesinden geçerek sehayat etmek çok zevkli. Zira her nekadar geçitler ve yollar çok sarp ve engebelilerse de, hemen hemen her tarafta meşeler, ceviz ağaçları, ormanlar ve bu ormanlarda tek bir ağaç yok ki üzüm sarmaşığı ile dolalanmış olmasın. Dağların dibindeki düzlüklerde bu ülkenin en güzel buğday ve arpaları yetiştirilmekte.At yüküne beş kuruş ödenilen Bitlis’ten, at yüküne iki kuruş ödenilen Tatvan’a geçiliyor.Tatvan Van Gölü’ne bir top atışı mesafesinde kurulmuş, rüzgarlardan çevresinde konumlanmış dağlarla korunan, bir tabiat cenneti. Yaklaşık yirmi ile otuz arası tekneye ev sahipliği yapan limanı bulunan, büyük bir köy Tatvan. Limanın girişi dar görünse de, giriş ve çıkışlar rahat. Buradan rüzgar ve imkanlar el verdiği sürece, tüccarlar yüklerini tekneler ile Van’a taşımaktalar. Yelkenliler ile 24 saatlik bir yolculukla Van’a göl üzerinden ulaşılırken, yüklü atlar ile karadan seyahat 8 günü alabilmekte. Van’dan dönüşte ise tekrardan yelkenliler ile Tatvan’a gelmek mümkün.Tatvan’dan Karmuşe’yeKarmuşe’den Kellat’aAhlat’tan, nihayet yükbaşına sadece bir kuruş vergi ödenen küçük köy Aljau’yaAdilcevaz’dan Spanktiere’yeSpanktiere’den Soüer’eSoüer’den Argiş’eArgiş’den Karakörpü’yeKarakörpü’den Perkeri’yePerkeri’den Zuarzazin’eZuarzanin’den Suserat’Suserat’dan Devan’a gidilirken at yükü başına iki kuruş ödeniyor, ancak bu ödeme Van’da da yapılabilinir. Devan’dan Van’a gelindiğinde at yükü başına iki tomen (İran para birimi) ve abbasi ödeniyor. Van şehri Sultan’ın toprakları dahilinde olduğu halde, burada Sultan’ın parasındansa Fars parası daha revaçta ve kullanılmakta.//Kaynak: ‘The Six Voyages of John-Baptista Tavernier’ by John Philips, 1678, LondonLes Six Voyages de Jean Baptiste Tavernier, Ecuyer, Baron d’Aubonne, en Turquie, en Perse, et aux Indes. Chez Olivier de.Varennes, 1st ed. Paris 1675Bitlisname.com kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.♻️

Tavernier Seyahatnamesi
, ,Regensburg’da Peder Joseph’in yardımlarıyla Doğu Akdeniz’e yolculuk eden bir seyyah grubuna katılmayı başardı ve onlarla birlikte 1631’de İstanbul’a vardı. 11 ay burada kaldıktan sonra Tokat, Erzurum, Erivan ve İran’a geçti. Bu ilk seyahatinde gittiği en uzak yer İsfahan’dı.1638-43 yılları arasında 2. Yolculuğunu gerçekleştirdi. Bu yolculuğunda Halep’ten İran’a, oradan da Hindistan’a geçen Tavernier Agra ve Golkonda’ya kadar seyahat etti. Bu seyahatinde Moğol İmparatorluğu'na ve elmas madenlerine yaptığı seyahatlerle büyük oranda değerli taşa sahip olan Tavernier önemli bir tüccar haline geldi. Müşterileri arasında Doğu’nun en önemli prenslerinin dahi bulunduğu Tavernier, bu 2. Seyahatinden sonra 4 seyahat daha yaptı. 3. Seyahatinde Java’ya kadar giderek Cape’ten geri döndü.
Doğu ticaretine ve ticaret yollarıyla ilgili bilgisi çok üst düzeye çıktı ve Doğu’nun en önemli insanlarıyla dostluk ilişkileri kurdu. Bu ilişkiler ona büyük bir servet ve ün sağladı ve 1669 yılında Fransa Kralı XIV. Louis tarafından hizmetleri karşılığında soyluluk unvanı verildi.
Bilimsel bir seyyahın aletlerine ve gözlem gücüne sahip olmadığı için Fransız edebiyatçısı Samuel Chappuzeau’nun yardımını aldı ve bu yardımla 1675 yılında 1. ve 6. seyahatlerindeki bilgilerine dayanarak İstanbul’u ve Osmanlı Devleti’ni anlatan “Nouvelle Relation de l’Interieur du Sérail du Grand Seigneur” (Büyük Padişahın Sarayının İçinden Yeni Hikâyeler) kitabını yayınladı. Ardından ertesi yıl Le Six Voyages’ı (Altı Seyahat), 1679’da ise Recueil de Plusieurs Relations (Birçok seyahatin derlemesi) adlı eserlerini yayımladı.
TAVERNİER, JEAN-BAPTİSTE; Les Six Voyages de Jean-Baptiste Tavernier, Chevalier Baron d’Aubonne; Paris, 1682. 3 Cilt.
♻️“17. yüzyılın ikinci yarısında Batı okurunu ilgilendiren en meraklı konunun Osmanlı sarayının içi” olmasına bağlar.

Görsel: TYB 
Görsel: TYB 
Görsel: TYB XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
- Luigi Serafini ve Kodeksi Seraphinianus
- +++
Blogger Topluluk Kuralları'nı ihlal ettiği için bu yayın paylaşımdan kaldırıldı. Sayfanın yeniden yayınlanması için lütfen içeriği kurallara uyacak şekilde güncelleyin.
- Hititli Selda = Tüm sosyal medya yayın ağlarıma yönelik rıza dışı gerçekleştirilen bu yayın tarama (web scraping) ve mal kaçırma faaliyetlerine karşı ortaya koyduğum resmî yasal beyanım.
- XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O