7 Nisan 2025 Pazartesi

Carl Gustav Jung=Beden Kayit Tutar

“Steroid sevinci” olarak bilinen geçici ruh hali yükselmesi veya tam tersi depresyon hali gözlemlenebilir.

BEDEN KAYIT TUTAR

Beden Kayıt Tutar

BEDENİMİZİ; güzel çirkin, kaslı, estetik zayıf, şişman, uzun,  kısa diye tanımlarız. Bununla birlikte bedenimiz yaşamak için gerekli olan fizyolojik işlerin yerine getirilmesini sağlayan aygıttır, yemek, içmek, nefes almak, sindirmek, boşaltmak, cinsellik gibi ihtiyaçlarımızı karşılar. Beden bazen de görsel ihtiyaçları karşılayan bir performans aracıdır, dans etmek, oyunculuk, sportif faaliyetler vb Bunun yanında da zihnimizin emirlerini yerine getiren bir emir kuludur adeta, kalk alışverişe git, kalk şunu yerine getir gibi . Bütün bunların dışında bedenimiz duygularımızın yuvasıdır, duyumları vardır, bedenin bilgeliği vardır bedenin bir aklı vardır, beden demek ben demektir, ben demek beden demektir.  Bilinçaltı her şeyin depolandığı yerdir aslında, pek çok duygularımız bedenimizde arşivlenir bunun için biz bedenimize kinestetik kütüphanemiz diyoruz. Bu kütüphanenin içerisinde bütün duygularımız arşivlenmiştir, bütün geçmiş yaşamımız arşivlenmiştir. Hatta üst kuşaklardan getirdiğimiz kültürel miraslar arşivlenmiştir. Kuşaklar boyunca bize aktarılan ve de bizim yaşadıklarımız arşivlenmiştir. Bilinç bizim hatırlamak istemediğimiz birçok şeyi bedenimize kilitlemiştir adeta.

Salvador Dali bilinç altı psikanaliz ile ilgili resimler yapmıştır, bedenin her yerinden çekmeceler çıkar kimisi kapalıdır, kimisi açılmıştır ve kimisinin içinden bir şeyler fışkırmaktadır. 

İşte bunlar bilincimizin bedenimizde arşivlediği, tıkıştırdığı, hatta bazı çekmeceler iyice tıkıştırılmıştır ve giderek yer kalmaz kütüphanemizde, işte o zaman beden bize sinyaller vermeye başlıyor, beden bende yer kalmadı der, ve bedenimizdeki hastalıkların, ağrıların, fizyolojik tüm rahatsızlıkların nedeni bedenimizdeki bu doluluktur. 

Bu fark eden bilim insanları bedenin bilgeliğini okumak için yeni alanlar genişletmiştir bu alanlar sadece psikolojide psikolojik danışmanlıkta değil, tıp alanında da biyolojide de genetikte de gelişmiştir, bunlardan biri kinesyoloji ( hareket bilimi ) bedeni hareketlerini, bedenin kaslarını inceleyen insan hareketlerini mekanik ve anatomik ilkeleri inceleyen bir bilim dalıdır. 

Kinezyoloji, kısaca hareket bilimi olarak tanımlanabilir. Herhangi bir kuvvet tarafından meydana getirilen hareketleri ve bu hareketleri doğuran kuvvetleri inceleyerek bunların patolojik durumlarla karşılaştırmasını yapan bilim dalıdır.

Böylece duyguların bedende yarattığı tahribatı inceler ve hareketi analiz ederek bunu anlamaya çalışır. Bu nöro bilim alanında gelişmiş bir alandır. İnsan psikolojisi, fizyolojisi, sosyal hayatıyla da bir bütündür ve hepsi birbirini etkiler. Bedenimiz bizim bilinçaltı zihnimizdir yani ifade edemediğimiz duygularımız bedenimizde saklanır, vücutta muhafaza edilir, yüzeye çıkıp ifade edilmeye böylece tamamlanmaya, iyileşmeye ihtiyaç duyarlar. 

Bunlar üzerinde çalışmadan bizler iyileşemeyiz. Bu duyguları kabul edip sindirmemiz gerekir.

Psikonöroiminoloji; psiko; duygularımızın oluşturduğu sistem, nöro sinir sitemi, iminoloji de bedenin bağışıklık sistemidir. İşte tüm bunları inceleyerek insandaki kanser vb tüm hastalıkların, baş ağrısı vs hepsinin temelinde psikolojik sistemin sorunları yani bedenimiz içine hapsolmuş duygularımızın, ifade edilmemiş duygularımızın olduğunu savunuyor.






Vücudunuz hayır diyorsa, bedeninizdeki o kinestetik kütüphanenizi çok tıkıştırdığınızda vücut hayır der ve hasta olur, ben normal değilim benimle ilgilen der, fakat tıp doktorlarının yazdığı ilaçlar daha çok zihne hitap eder ancak psikloji, psikolojik danışmanlıkta ve terapide ki reçeteler ise nasıl yapılmalı, dönüşüm nasıl yaşanır, bedendeki değişim nasıl yaşanır, zihindeki değişim nasıl yaşanır bunlar üzerinde durur. 

O halde psikolojik zorlanmalar, olumsuz duyguların bütün hepsi bedenimizdeki fizyolojik hastalıklarla ilgilidir. Beden size alarm verir, hayır der, bedeninize kulak kabartmaz ve dinlemezsek iyileşemeyiz.

 İlaçlar semptomları ortadan kaldırsa da hastalıklar içten içe devam eder. 

Bedenimizle, zihnimizle yaşadığımız anların hepsi bilinçte bellekte kayıtlıdır ama duyguları bedende arşivlenir. Zihin bazen olayı hatırlar ancak o sırada ona eşlik eden duyguları hatırlamaz ama o duygular orada durmaktadır, o duygulara ulaşmaz isek, o duygular üzerinde çalışmazsak rahatsızlığını sürdürecektir.

Zihin kandırır, manipüle eder, sen bunu atlattın, sen güçlüsün, sen hayata devam et der, zihin bizi aldatır yalan söyler ve Aris Miller şöyle der “üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız” zihne kanıp üzerini örtsekde, hatırlamadığımızı sansakta bir gün bu örttüklerimizin altında kalırız. Eğer ki o duyguyu kabullenme özgürlüğümüz yoksa, o duygu vardır, dışa akamayan bir irin gibi bedenimizi ve ruhumuzu ele geçirir, içimize hapsettiğimiz her duygu aynı zamanda bizi hapseder.

Duyguların sürekli bastırılması kişiyi kronik stres altında bırakır ve vücudun biyokimyasal dengesini bozar, psikolojik dengesini, fizyolojik dengesini de bozar. Negatif duygular ifade edilmedikçe bastırıldıkça kişi giderek kendi özüne yabancılaşır ve bizim doğal ayarlarımızı, dengemizi, kapasitemizi bozar. Biz buna yani bedenin doğal yazılımı diyoruz.

Toplumsallaşma süreci içinde bize birçok rol yüklenir buna da sosyal yazılım diyoruz. Sosyal yazılım giderek o doğal yazılımı bastırır ve bizi doğal yazılımdan uzaklaştırır ve de bu durum bizim kendi bedenimiz üzerine odaklanmadığımız sürece o ❗️sosyal yazılım zihindedir, çocukluktan itibaren bize ne öğretilir, aman işte ağlanacak ne var, ağlama güçlü görün, kadınlar sakin olur, senden duygularından yararlanırlar ve biz güçlü olmak adına bu duyguları gereksiz diye tıkıştırırız, yok sayarız ama beden kayıt tutar.‼️

BEDEN KAYDI TUTAR,  bizim bütün o yok saydığımız yaşantılar, duygular beden kayıtlarında vardır arşivlerde o çekmecelerde vardır. Bedeni dinlemediğimizde konuşan kafalar oluruz, kafamızdaki o bize dikte edilen zihinsel, sosyal yazılımları düşünerek hareket etmeye, kendimiz beğendirmeye, bedenimizi de sadece görsel bir şey durumuna getirmeye, güzel beğenilen bir bedene sahip olmaya çalışırız ama gerçekten sağlıklı iyi bir bedene sahip olamayız. Kapitalist sistem bedenim tamamen görsel görünmesine yönlendirir.

Beden zihnin unuttuğu her şeyi hatırlar. Hayatı bedenlerimiz aracılığı ile deneyimleriz. Zihnimizin ve beynimizin söyleyemediği şeyleri aslında bedenimiz söyler. Dinlersek duyarız. Ama dinlemeyiz. Beden aynı zamanda duygularımızın hareket yoluyla da bir ifade aracıdır.

Benim üzerinde duracağım duygularımızdır, ne gibi duygularımız var her insanda doğal yazılımla gelen 8 temel duygu tanımlanır.

MUTLULUK; ÜZÜNTÜ; ÖFKE; ŞAŞIRMA; KORKU; TİKSİNME; UTANÇ; MERAK

Bu duygular bizim doğal yazılımımızda doğuştan vardır ama bazı insanlar bu duygulardan bazılarını yaşamıyor diye düşünürsünüz işte o duygular zihnin emriyle yaşanmıyordur, ör; bazı insanlar derki ben artık hiçbir şeye şaşırmıyorum, bir tarafın öldü demektir ya da ben hiçbir şeyden tiksinmem, ya da ben hep sakinim hiç öfke duymam gibi konuşanlar zihni ile konuşuyor, bedenini dinlemiyor, çünkü o bedeninde bunları tıkıştırmış yok saymış.

O halde psikolojik olarak da fizyolojik olarak da sağlıklılık nedir? Tüm bu duyguları deneyimlemek, fark etmek bizi zenginleştirir, daha sağlıklı yapar, temel duygular tüm insanlarda vardır ve yaşam boyu devam eder ama değişen şudur. Bizim bu duyguları hangi durumlarda gösterdiğimiz değişir mesela gençken öfkelendiğim bir şey şu anda öfkelenmeyebilirim ama şu anda başka şeylere öfkelenebilirim, öfke duygusu gene vardır ama bunu yönelttiğim kişiler, nesneler değişmiştir, ya da üzüntü, çocukken kaybettiğimiz bir şeye çok üzülmüşüzdür ama şimdi o şekilde bir şeyimiz kaybolduğunda, o şekilde üzülmeyiz ama başka şeylere üzülürüz. Bu duygular vardır ama gösterdiğimiz kişi, durum, olay ve nesneler farklılaşmıştır. Etki tepki bağlantısı değişmiştir sadece.

İşte istenmeyen ve bizi rahatsız ettiğini düşündüğümüz duygular bunlar özellikle öfke, korku, üzüntü, nefret gibi duyguları biz kabul etmek, hissetmek, anlamak ve serbest bırakmak istemezsek bedende depolanan bu duygular bir süre sonra ruhsal, bedensel ve zihinsel sağlığımızı da bozar ne yazık ki.

BASTIRDIĞIMIZ DUYGULARIMIZ BEDENİMİZDE NERELERDE TOPARLANIYOR?

Özellikle bel bölgemizde en çok depolanan duygu öfke duygusudur. Yaşadığımız bazı anlaşmazlık ve çatışmalarda bunları ele alıp çözümleyemiyorsak bu duygular bel bölgemizde toplanıyor.

Mide ve bağırsaklarımız özellikle korku duygusundan etkilenen bunun depolandığı yerdir. Çok korktuğumuzda ya da heyecan duyarak bir şeyden çok titrediğimizde mide ve karın bölgesinde kramplar kasılmalar olabilir, bağırsakların çalışması dengesi bozulur.

Kalp ve göğüs bölgemiz genelde çok üzüldüğümüzde, üzüntünün depolandığı bölgedir, çok üzüldüğümüzde kalpte bir sıkışma ve ağrılar hissederiz, Anadolu da ağıtlar yakılırken hep göğse vurulur, o duygular boşaltılmazsa o bölgede bir ağrı yada yumru olarak kalır.

Baş ağrısı daha çok kontrolcü kişilerde sinyal veriyor. Bu çok aşırı kontrolcü insanlarda baş ağrısı, migren ya da çenelerde başın arka kısmında ağrılar olur. Her şeyi kontrol etmek mümkün değildir, kontrol etmenin sonu yoktur, baş ağrısı olarak fizyolojik rahatsızlık olarak ortaya çıkar

Boyun ve omuzlar üzerimize yüklendiğimiz sorumluluklardır yani üzerimize yerine getirebileceğimizden fazla sorumluluk alıyorsak, bunları yerine getiremiyorsak, başkalarının da sorumluluğunu alıyorsak bir süre sonra bu boyun ağrılar, omuz ağrıları çekeriz, bu gibi duygular buralarda ense boyun ve omuzlarda arşivlenmiştir.

Bazı durumlarda da hiçbir duygu hissetmediğimiz durumlar yaşarız, mesela bir travma da donup kalırız hareket edemeyiz, duyarsızlaşırız bu durumda duygular ile zihnin bağlantısı kopmuştur, zihin bir anda anlamlandıramaz, kopmuştur ama zihnin algılayamadığı bu durumun tüm duygularını beden yine depolar. Bedenin böyle bir aklı vardır.

Solunum güçlüğü ise genelde kaygı, aşırı kaygı altında olduğumuzda göğsümüz daralır, nefes güçlüğü çekeriz, o sırada kaygı bedenin normal fonksiyonunu da sekteye uğratır.

Ses ve boğaz bölgemiz kendini ifade etme güçlüğünde ortaya çıkan rahatsızlıkları bize gösterir. Mesela duygularımızı, isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı söyleyemediğimiz, konuşamadığımız, ifade etmeyi çok istediğimiz ama edemediğimiz durumlarda, yutkunuruz ve sesimiz çıkmaz konuşamayız ya da çatlak bize ait olamayan bir ses çıkar o sırada rahat ifade edememek bizim boğazımızı ses aygıtımızı etkilemiştir. İfade etme konusunda kendimizi yetersiz hissettiğimizde ses kısıklığını yaşarız.

Diğer bir problemde uykusuzluktur, danışanlar şöyle der bir şey düşünmüyorum aslında zihin düşünmese de beden artık sinyal veriyordur, gevşeyemiyordur ve uykuya dalamıyordur ve bedenin gerginliğini gidermek gerekiyordur.


Paul Ekman'ın Duygu Listesi
Paul Ekman, başlangıçta tüm kültürlerde ortak olan 6 temel duygu olduğunu savunmuştur. Daha sonra bu listeyi genişletmiştir:
  1. 6 Temel Duygu (1970'ler): Mutluluk, üzüntü, korku, tiksinti, öfke ve şaşkınlık.
  2. Genişletilmiş Liste (1990'lar): Ekman, listesine utanç, gurur, suçluluk, heyecan ve küçümseme gibi duyguları da ekleyerek sayıyı 15 civarına çıkarmıştır 
Robert Plutchik'in Duygu Çarkı
Plutchik, duyguların bir renk çarkına benzediği "Duygu Çarkı" (Wheel of Emotions) modelini geliştirmiştir [3].
  • 8 Temel Duygu: Plutchik, birbirine zıt çiftler halinde dizilmiş 8 ana duygu tanımlar:Sevinç-Üzüntü, Güven-Tiksinti, Korku-Öfke, Şaşkınlık-Beklenti.
  • Karma Duygular: Bu 8 duygunun birleşimiyle (renklerin karışması gibi) ikincil ve üçüncül duygular oluşur (Örn: Sevgi + Güven = Teslimiyet) 

"13 duygu" doğrudan standart bir sayı olmasa da, psikolojide temel duygular üzerine çeşitli teoriler bulunur; örneğin, bazıları 6-8 temel duygu (mutluluk, üzüntü, öfke, korku, tiksinti, şaşkınlık gibi) olduğunu söylerken, bir çalışmada 27 duygudan oluşan bir harita çıkarılmıştır.


Peki duygular vücudumuzda tam olarak nerede duruyor?

2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre* bunlar 13 duygu ve aktive ettikleri (veya aktive etmedikleri) yere karşılık gelen vücut parçalarıdır. 

Duygu bedeninizde ne kadar güçlüyse, o duygu zihninizde o kadar güçlüdür.

Bu, duyguların aşağıdaki şekilde kategorize edilebileceğine inanmalarına neden oldu:

  • Öfke, korku, kaygı ve utanç gibi olumsuz (hoş olmayan)
  • Pozitif (hoş), örneğin mutluluk, sevgi ve gurur
  • Hastalıklar
  • Homeostaz
  • Biliş
  • Sürpriz gibi çok az duygu tamamen nötrdür.

“Duygular veya korku donabilir, böylece hisler yerine uyuşukluk yaşarız” diyor. “Bu şokla bağlantılı ve iyileşmeye başladığımızda şok dağılıyor ve altında yatan hisler yüzeye çıkıyor.”

Vücudunuza uyum sağlamak ve aşırı hislerinizi nerede hissettiğinize dikkat etmek, bir hissi bulmanın en iyi yoludur.

Hendel, “Derin karın nefesi vagus sinirini uyarır” diyor. “Vagus siniri, vücuttaki her organdan geçen duyguların tetiklediği sinirdir. Derin nefes aldığımızda vagus sinirinin sakinleştirici kısmını uyarır. Beş veya altı nefes aldığınızda değişimi görmeye başlarsınız.”

 vagus siniri beyin ile iç organlar arasında çift yönlü bilgi taşıyarak duyguları fiziksel belirtilere dönüştüren, vücudun sakinleşmesini sağlayan ve sindirim, kalp atışı gibi birçok fonksiyonu yöneten ana "gezgin" sinirdir, bu yüzden stres ve duygular doğrudan bu sinir sistemiyle ilişkilidir. Duygusal yoğunluk, özellikle stres ve kaygı, bağırsaklardan beyne sinyaller göndererek veya kalp atışını etkileyerek vagus siniri aracılığıyla vücutta hissedilir. 

Levine'in çalışmalarında donma tepkisinin temel özellikleri şunlardır:

  • Son Hayatta Kalma Stratejisi: Kaçma veya savaşma (fight-or-flight) seçenekleri tükendiğinde veya yetersiz kaldığında organizma, yaşamı korumak için "donma" veya "hareketsizleşme" evresine geçer. Bu, doğada avlanan hayvanların "ölü taklidi" yapmasına benzer bir biyolojik mekanizmadır.
  • Hapsolmuş Enerji: Donma sırasında vücut kaçmak veya savaşmak için devasa bir enerji hazırlar ancak bu enerjiyi kullanamaz. Eğer bu süreç tamamlanmazsa, söz konusu enerji sinir sisteminde "takılı kalır" ve travma semptomlarına yol açar.
  • İyileşme Süreci (Titrasyon): Levine, travmanın iyileşmesi için bu donmuş enerjinin güvenli bir şekilde, küçük adımlarla (titrasyon) boşaltılması gerektiğini savunur. Bu genellikle vücutta titreme, terleme veya derin nefesler gibi fiziksel boşalmalarla gerçekleşir.
  • Dorsal Vagal Durum: Polivagal teori ile ilişkilendirildiğinde, donma tepkisi vagus sinirinin dorsal dalının devreye girmesiyle oluşur; bu durum kopukluk (dissosiyasyon) ve hareketsizlik hissi yaratır. 
                                                   

Duyguların sinir sistemi aracılığıyla yarattığı fiziksel tepkilerin (kas gerginliği, hormon salınımı vb.) bir sonucudur.


"Duygular veya korku donabilir" ifadesi, genellikle travma psikolojisi ve beden odaklı terapi yaklaşımlarında, özellikle Peter A. Levine'in çalışmalarında yer alan "donma tepkisi" (freeze response) kavramıyla ilişkilendirilmektedir. 

Bu ifadeyi ve arkasındaki bilimsel/psikolojik temeli şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Peter A. Levine ve Somatik Deneyimleme: Levine, travmatik bir olay sırasında kaçamayan veya savaşamayan canlının "donma" evresine girdiğini belirtir. Bu durumda yoğun enerji ve duygular (özellikle korku) bedende hapsolur, yani adeta "donar".
  • Duygusal Küntlük/Donukluk: Psikolojide "duygusal küntlük" veya "duygusal donukluk" terimleri, bir bireyin duygusal tepkilerinin azalması veya tamamen durması durumunu tanımlamak için kullanılır.
  • Aleksitimi: Duyguların tanımlanamaması veya hissedilememesi durumuna "duygu körlüğü" veya aleksitimi denir. 


"Duyguların veya korkunun donması", psikolojide genellikle "disosiasyon" veya "donma tepkisi" (freeze response) olarak adlandırılan savunma mekanizmalarıyla ilişkilidir.
Bu durumun temel özellikleri şunlardır:

  • Duygusal Küntleşme: Yoğun stres veya travma anında zihin, acıyı hafifletmek için duyguları geçici olarak kapatabilir. Kişi kendini boşlukta, hissiz veya çevresine yabancılaşmış hissedebilir.
  • Donma Tepkisi (Freeze): Beynin ilkel kısmının (amigdala) tehlike karşısında verdiği üç temel tepkiden biridir (savaş, kaç veya don). Kaçmanın veya savaşmanın mümkün görünmediği durumlarda vücut enerjiyi korumak ve fark edilmemek için "donar".
  • Korkunun Felç Etmesi: Çok yüksek düzeydeki korku, bilişsel işlevleri durdurarak kişinin karar verme veya hareket etme yetisini geçici olarak yitirmesine neden olabilir.


"İnkâr edenlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten (fakat sözün anlamını anlamayan) hayvanların durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; çünkü onlar düşünmezler." -Bakara,171


Dr. Levine ve Dr. Phillips size şunları öğretecekler:
·        Bedenin ağrıya verdiği aşırı tepkisel “dövüş” yanıtını sakinleştirmek.
·        Ağrı çeken kişiye iç direnç ve kendini düzenleme becerisi kazandırmak amacıyla daha önceki travmaların neden olduğu korku, hayal kırıklığı ve depresyonun etkisini azaltmak.


"...Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur."-Hac,46

Geleneksel Çin Tıbbı (GÇT), hastalıkların nedenlerini vücudun enerji dengesini (Qi) bozan etkenlere göre sınıflandırır:
1. Dışsal Nedenler (Altı Egzojen Faktör - "Altı Kötülük"):
Hastalıkların çevresel koşullardan kaynaklandığına inanılır. Bu faktörler genellikle mevsimlerle ilişkilidir:

  • Rüzgar: Ani başlayan hastalıklar ve yer değiştiren ağrılar (Örn: Soğuk algınlığı).
  • Soğuk: Vücut ısısını düşürür, kasılma ve şiddetli ağrıya yol açar.
  • Yaz Sıcağı: Aşırı terleme ve sıvı kaybı ile karakterize, sadece yazın görülür.
  • Nem: Vücutta ağırlık hissi ve kronik, yapışkan hastalıklara neden olur.
  • Kuruluk: Vücut sıvılarını tüketir; boğaz, cilt ve burun kuruluğu yapar.
  • Ateş (Sıcaklık): Enflamasyon, yüksek ateş ve kızarıklığa yol açar.
  • 2. İçsel Nedenler (Yedi Duygu):
    Zihinsel durumun organ fonksiyonlarını doğrudan etkilediği varsayılır. Duyguların aşırısı organlarda enerji tıkanıklığına yol açar:
    • Öfke: Karaciğeri etkiler (Qi'nin yükselmesine neden olur).
    • Aşırı Sevinç/Heyecan: Kalbi etkiler (Qi'yi dağıtır).
    • Üzüntü ve Keder: Akciğerleri etkiler (Qi'yi tüketir).
    • Düşünce/Endişe: Dalağı etkiler (Qi'yi düğümler).
    • Korku ve Şok: Böbrekleri etkiler (Qi'nin aşağı çökmesine neden olur).
    • 3. Diğer Nedenler (Ne İçsel Ne Dışsal):
      Modern yaşamla paralellik gösteren bu grup; düzensiz beslenme, aşırı çalışma, fiziksel travmalar, parazitler ve zehirlenmeleri kapsar.
      Modern tıp patojenleri (bakteri, virüs) ve genetiği merkeze alırken; Çin tıbbı, bu dış ve iç faktörlerin vücudun Yin-Yang dengesini nasıl bozduğuna odaklanır.

                  Organlar Seninle Konusuyor.

🌿 Duyguların beden üzerindeki etkisi zannettiğimizden çok daha fazla...

Modern tıptan farklı olarak Çin tıbbında hastalıkların sebepleri içsel ve dışsal olmak üzere ikiye ayrılır.

🔸İç sebepler; duygularımız
🔸Dış sebepler ise; rüzgâr, sıcak, soğuk, nem gibi çevrenin bedenimiz üzerindeki etkileridir.

Her duygu kendi karakterine yakın organı etkiler.

Örneğin:

🔸Öfke karaciğer ile ilgilidir. Öfkenin çokluğu karaciğer fonksiyonlarını bozar.
🔸Heyecan kalp ile ilgilidir ve fazlalığı kalbe zarar verir.
🔸Aşırı kaygı dalakla ilgilidir.
🔸Hüzün ve yas akciğerleri yorar.
🔸Korku ve dehşet böbrekle ilgili duygulardır ve böbrek fonksiyonlarını bozar.


Luna Rivers'ın "Manifest the Unseen" (Görünmeyeni Ortaya Çıkar) adlı kitabını bir podcast'te duydum ve kuantum fiziği yaklaşımıyla tezahür etme yöntemi sonunda her şeyi yerine oturttu.Luna Rivers'ın "Manifest the Unseen" (Görünmeyeni Ortaya Çıkar) adlı eseri, evrensel gerçekler ve kişisel dönüşüm üzerine odaklanan, okuyucuları düşüncelerini evrenin akışıyla uyumlu hale getirerek iç huzura ve manifestasyona ulaşmaya teşvik eden manevi bir rehberdir



siz unutsanız da bilinç dışı daima kayıt tutar. Carl Gustav Jung.

{İngilizcenin klasik sözlüklerinden olan Oxford sözlüğüne göre bilinç, bir kişinin bir şey hakkındaki farkındalığı ya da algısı demektir.}


⚠️ O gün, zâlimlerin ağızlarına mühür vurup kapatacağız; elleri dile gelip Bize tüm olup bitenleri anlatacak, ayakları da yapmış oldukları her şeye şâhitlik edecek. Hal böyleyken, nasıl hâlâ inkârda diretebiliyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı ki? ~ Yâsin,65 ‼️        


Salvador Dali, “The Burning Giraffe” (Yanan Zürafa); 1937

                                Salvador Dali: Hayatı, Eserleri ve Bilinmeyenleri   

Dali, “Yanan Zürafa”yı 1940-1948 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sürgününden önce resmetmiştir. Bu resim, onun memleketindeki savaşla kişisel mücadelesini göstermektedir. Dali’nin daha sonraki bir tarihte “femme-koksiks /kuyruk kemiği kadın” olarak tanımladığı bu fenomen eser, Sigmund Freud’un psikanalitik yöntemine dayandırılabilir.

1930’larda Dali, “paranoyak eleştirel yöntem”i icat etti ve içsel yaratıcılığını ve hayal gücünü ortaya çıkarmak için bilinçaltı ve halüsinasyonlardan yararlanmaya başladı. 

Ön planda sandık gibi yandan açılan çekmeceli bir kadın figürü vardır. Bu muazzam kadın figüründeki açılmış çekmeceler, insanın bilinçaltına atıfta bulunur. Dali bu imajinasyon için “Çekmecelerimizin her birinden yükselen sayısız narsisistik kokuyu takip etmeye, belirli bir iç görüyü göstermeye hizmet eden bir tür alegori” tanımlamasında bulunmuştur.

Hem öndeki hem de arkadaki iki kadın da koltuk değneği benzeri nesnelerle desteklenen, sırtlarından çıkıntı yapan tanımlanmamış şekillere sahiptir. Öndeki figürün elleri, kolları ve yüzü derinin altındaki kas dokusuna kadar sıyrılmış haldedir. Arkadaki figür ise elinde bir şerit et tutmaktadır. Masmavi bir gökyüzü ile alacakaranlık atmosferin tezatlığını açık bir şekilde gördüğümüz bu eserde, resmin geri kalan unsurlarıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük olan zürafa figürü ise sırtı yanarken resmedilmiştir. Yanan zürafa görüntüsünü ilk kez 1930 yapımı L’Âge d’Or (Altın Çağ) filminde kullanan Dali, zürafa figürüne devam eden yıllarda da eserlerinde sıklıkla yer vermiştir. Dali için bir totem hayvanı olarak simgeleşen zürafa “Erkeksi kozmik kıyamet canavarı” ve bir savaş önsezisidir.


♻️


Zihin Sağlığımızı Olumsuz Etkileyen 15 Toksik Düşünce


Klinik Psikolog Dr. Joshua Klapow, “Kendimizi endişeli, depresif, öfkeli ve karamsar bireylere dönüştürme yeteneğine sahibiz. Düşüncelerimiz duygusal deneyimimizi yönlendiriyor; şüphe, üzüntü, korku ve hayal kırıklığını düşündüğümüzde ruh halimiz de buna göre değişiyor.” diyor. Tabii bu durumun tersi de söz konusu. Zehirli düşüncelerimizden haberdar olduktan sonra onları değiştirmeye çalışabiliriz. Klapow, “Düşüncelerinizi ve duygularınızı değiştirerek ruh sağlığınızı iyileştirebilirsiniz” diyor. Bizi olumsuz duygulara sürükleyen zehirli düşüncelere hadi göz atalım.

1. Herkes benden daha iyi bir hayat yaşıyor

Kıyaslama yapmak çok zararlı ve gereksiz bir alışkanlık. Terapist Fara Tucker, bunun aynı zamanda çok da tehlikeli olduğunu söylüyor. İnsanların kendini yetersiz, eksik, başarısız ya da zavallı biri olarak görmesi gerçekten öyle olmasa bile öyle olmasına çanak tutuyor. Hayatınızı kıyaslamayı bırakın ve yaşamın güzelliklerinin tadını çıkarın.

2. Ben başarısızım

Kendinize başarısız olduğunuzu söyleyerek nasıl bir kazanım elde edebileceğinizi düşünüyorsunuz? Terapist Amy McManus, “Bu zehirli düşünce beyninizi kemirerek yeni bir girişimde bulunmanızı engeller” diyor. Bunun yerine, “Denedim ama olmadı, tekrar dener ve bu kez başarılı olabilirim” diyebilir ve kendinizi motive edebilirsiniz.

3. Şunları yapana kadar mutlu olmayacağım

Psikolog Dr. Ariane Machi’e göre, bir başka zehirli düşünce de bu. Böyle düşünüyorsanız kendinize mutlu olmak için bir sınır çiziyorsunuz demektir. Oysa mutlu olmak için bir hedefe ihtiyacınız yok.

4. Bu her zaman olur

“Her zaman” ve “asla” kelimeleri çok tehlikeli olabilir. McManus, “Yaşam siyah ve beyazdan ibaret değildir. Bu terimleri düşüncelerinize kattığınızda hayatın sunduğu diğer tüm renklerden ve nimetlerden kendinizi mahrum bırakmış olursunuz” diyor.

5. Görüntümden nefret ediyorum

Eğer gerçekten kilo probleminiz varsa bununla mücadele edebilirsiniz. İyi bir diyet, düzenli egzersiz ve yaşantınızı sağlıklı sürdürmek için yapacağınız değişiklikler buna yardımcı olacaktır. Fakat derdiniz kendinizi sürekli aşağılamaksa, orada durun! Terapist Kimberly Hershenson “Kendinizi aşağılamak sizi kötü hissettirir. Bunun yerine kendinizi sevmeyi deneyin. Kendiniz için neler yaptığınıza odaklanın, sağlıklı olmak için kendinize hedefler koyun ve bu hedeflerin her birine ulaştığınızda kendinize kocaman bir “aferin” deyin.” diyor.

6. Bu iş için yeterince zeki değilim

Kendinizden ve yeteneklerinizden zaman zaman şüpheye düşebilirsiniz ama belli konularda uzman olmamanız zeki olmadığınız anlamına gelmiyor.

7. Sorun bende

Kendinizi “sorunlu” olarak kabul ederseniz bu düşünce yaptığınız ya da ürettiğiniz her şeyi bozabilir.

8. Benim dışımda kimse düzgün çalışmıyor

Kendinizi bir kurban yerine koyarak nasıl başarılı ve mutlu olabilirsiniz? Kendinizi ve çalışmalarınızı başkalarına göre tanımlamayı bırakın sadece işinize odaklanın.

9. Bunu yapamam

Bu yeni bir işe girişmeden önce hissettiğiniz tedirginliği ifade edebilir. Fakat bu düşüncede ısrarlıysanız kendinizi başarısızlık için ikna etmeye çalışıyor olabilirsiniz. Terapist Karen Koenig, “Bu sözleri, başarısız olacağımızı düşündüğümüzde otomatik olarak söylüyoruz” diyor ve bunun sağlıklı olmadığını söylüyor.

10. Kimse benim düşüncelerimi merak etmiyor

Sosyal kaygılarınız varsa düşüncelerinizi muhtemelen kendinize saklarsınız. Düşüncelerinizi sık sık ifade etmedikçe insanlar da bir süre sonra size fikrinizi sormaktan vazgeçebilir. Bu da bir kısır döngüye dönüşür. Psikolog Dr. Nikki Martinez “Konuşmaya karışmak için bir şey düşünürsünüz, sonra tereddüt eder ve söylemezsiniz. Bu sürekli devam ederse çok zehirli ve olumsuz bir tutuma dönüşür. Sosyal anksiyeteye sebebiyet verir.” diyor.

11. Bu başarıyı hak etmiyorum

İyi bir şey olduğunda, ilk olarak bunu hak etmediğinizi mi, yoksa şanslı olduğunuzu mu hissediyorsunuz? Psikolog Dr. Jenny Yip, “Bu tür düşünceler pozitif düşüncelerin önüne geçiyor. Çabalarınız, nitelikleriniz, başarılarınız gibi kendinizle ilgili olumlu unsurları göz ardı ederek kendinize haksızlık ediyor ya da bunları önemsiz hale getiriyorsunuz” diyor.

12. Şu anda olduğumdan daha iyi olmalıyım

Kendiniz için elbette daha iyisini isteyebilirsiniz ancak bu istek sizi şu an mutsuz kılıyorsa burada bir yanlışlık var demektir. Nicole B. Washington, “Bu tür düşüncelerin temeli, bireylerin kendileri için yarattığı kurallara ve standartlara dayanıyor” diyor ve devam ediyor: “Eğer bu kurallara ya da standartlara ulaşılmazsa suçluluk, endişe, depresyon gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor”. 

13. Beni bu şekilde davranmaya zorluyor

Başkalarını suçlamaya başladığımız anda kontrolü kaybettiniz demektir. Başkaları hakkında elbette fikirleriniz olabilir ancak bunlara dayanarak kendi davranışlarınızı gerekçelendiremeyiz.

14. Ben asla yeteri kadar iyi olmayacağım

Bu gibi düşünceler de gücü başka birinin eline geçirir. Oysa başkalarının standartlarına uymaya çalışarak “kendimiz” olamayız.

15. Hayatım her zaman zor olacak

Bunu söyleyerek hayatınızı yeterince zorlaştırıyorsunuz zaten… Bu gibi zehirli düşüncelerle var olan sorunlarınızı çözemeyeceğiniz gibi kendinizi de çözümsüzlük içine hapsetmiş olursunuz. Psikiyatrist Mike Dow “Bu gibi düşünceler, şu an problem yaşandığı için her zaman problem olacağını var saymanıza neden olur. Beyne yapılan bu negatif hatırlatma gelecekte de daima stres altında yaşamanıza sebep olur.” diyor.

Bizi geride durmaya zorlayan, depresyon, stres ve zehirli varsayımlarla dolu bir yaşantıya hapsolmamıza neden olan bu gibi olumsuz düşünceleri fark etmeliyiz. Yapmamız gereken tek bir şey var: Kendinizi bu gibi düşüncelerle boğuşurken yakalamayı öğrenmeli ve o düşüncelerden kurtulmayı bilmeliyiz!

Konu ile ilgili “daha fazla” bilgiye aşağıdaki yazılardan da ulaşabilirsiniz:

Kaynak: Bustle, Psychology Today, New York TimesNe




                                                  *************



Bedenlenmiş Biliş (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) — Robert Wilson, Lucia Foglia

Biliş, bir eyleyicinin (agent) fiziksel varlığının özelliklerine derinden bağlı ise bedenlenmiş olur.Bu, eyleyicinin (agent) bedeninin beyni haricindeki kısımlarının, bilişsel süreçlerde belirgin nedensel ya da fiziksel açıdan yapılandırıcı (constitutive) roller alması anlamına gelir.

Zihin felsefesi ve bilişsel bilimlerin baskın görüşleri, genellikle, konu zihnin ve bilişin doğasını anlamak olunca bedeni hiç de merkezde görmemişlerdir. Bedenlenmiş bilişsel bilim taraftarlarına göre bu, ciddi bir hatadır. 


“Ön”, “arka”, “yukarı”, “aşağı” gibi uzamsal kavramlar, belki de böylesi bedenlenmiş deneyimlerin var olduğu en net örnekleri sağlamaktadırlar. Bu kavramlar, bedenimizin içinde bulunduğu konum ve uzamda yaptıkları hareketler yönüyle isimlendirilir. Bizim gibi dik duran ve ileri hareket eden yaratıklar, örneğin, “önlerindeki” şeyler olarak görüş hatlarında yer alan veya hareket ettikleri yöndeki şeyleri düşünmektedir. Uzun ve düz olup geriye doğru hareket eden yaratıklar, bunun zıddı olarak, çok farklı bir “önünde” kavramına sahip olabilirler; yahut belki de böyle bir kavrama hiç sahip olmayabilirler. Benzeri durumlar “yukarı” gibi diğer uzamsal kavramlar için de geçerlidir. Böylesi kavramların bedenlenmiş doğaları hakkındaki ilk elden hislerimizi, bu gibi yaratıkların deneyimlerine yakınsamaya (approximate) çalıştığımız durumlarda, örneğin bu tür kavramları yere uzanmışken, geri geri giderken, hatta dikiz aynasına bakarak hareketlerimizi yönlendirmeye çalışırken deneyimleriz. Bedenlenmiş biliş savunucularının iddiasına göre “yukarılık” deneyimi, ne tür bir bedeniniz olduğuna ve bu bedenin çevresiyle nasıl etkileşime girdiğine göre şekillenmektedir (Lakoff ve Johnson 1999).


En ünlü zihin-beden düalisti René Descartes’ı düşünün. Meditasyonlar VI’daki ünlü nüktesinde, kendisinin (Descartes’a göre zihninin), bedenine mıhlanmış bir “gemi dümencisi”nden ibaret olmadığını söylemiştir; Descartes, bilişin bir bakıma bedene tabi ve onunla bütünleşik (integrated) olduğunu açıkça kabul etmiştir. Bedenlenmiş bilişin destekçileri, en azından, “ileri” ve “yukarı” kavramlarının bedene tabiliğini, Descartes’ın karşı çıkacağışekilde göstermelidirler.

Enaktif Biliş

Bedenlenmiş Zihin (The Embodied Mind — Varela, Thompson ve Rosch 1991) kitabı, bilişsel bilimlere, Maurice Merleau-Ponty’nin (1945) çalışmasında geliştirdiği fenomenolojik perspektifle birleştirerek yeni bir yön verme girişimiydi. Varela, Thompson ve Rosch, dünyanın verili (pre-given) dışsal özellikleriyle, içsel sembolik temsiller, arasında gözetilen ayrımdan vazgeçilmesi gerektiğini; bu ayrımda, bedenlenmiş eylemlerin, durumsal bilişsel bir eyleyicinin eylemleri vasıtasıyla bilişte yaratacağı geribildirimlere (feedback) yer olmadığını savunmuşlardır. Onların perspektifiyle klasik görüş arasındaki temel farklar bilişin ne olduğu, nasıl çalıştığı ve bir sistemin ne zaman uygun biçimde işlediği sorularına verdikleri cevaplarda yatmaktadır.Bilişsel eyleyicilerin (cognitive agents), durumsal ve canlı bedenlerinin etkinliği vasıtasıyla bir dünya meydana getirdikleri şeklindeki klasik fenomenolojik fikir üstüne inşa edilmiş olan beyin-beden-dünyanın yapısal eşleştirmesi vurgusu, bedenlenmiş biliş programlarının çekirdeğini teşkil etmektedir. Bir “anlamlı deneyimler dünyası meydana getirmek”metaforunun işaret ettiği üzere, bu görüşte bilgi, basitçe önceden mevcut durumlar ya da kişisel yorumlamalarla belirlenen, bunlara bağlı bir şey değildir; daha ziyade birincil eyleyicinin çevresiyle kurduğu bedensel bağlantıdan tezahür etmektedir. 
Bu görüşten doğan bir çıkarım, yalnızca belli özelliklere -ör. gözler, eller, bacaklar ve yetenekler- sahip bir canlının belli bilişsel kapasite türlerine sahip olabileceğidir. 
Özetle, her ne kadar bu bahsi geçen enaktif biliş çeşitleri uzaktan bakıldığında aynı çerçeveyi çizseler de, farklı özellikleri vurgular; içsel zıtlıkları daha büyük kırılmaları, farklı çeşitlerde detaylandırmaları ve genişlemeleri teşvik etmiştir. Her ne kadar enaktivite hakkındaki önermeler arasındaki sınırları daha detaylıca ele alan bazı metinlere atıfta bulunsak da (Degenaar ve O’Regan’ın gelecek yayını, Menary 2006, Hutto ve Myin 2013), 
burada anlaşmazlıklardan genel bir çerçeveyle sınırlı olarak bahsedeceğiz. Bu anlaşmazlıklardan birinin sebebi, otopoiesis kavramına biçilen roldür. Varela, Thompson ve Rosch’la başlayan program, otopoiesis’in (ya da kendini üretmenin) deneyimin elzem bir önkoşulu olduğu savını muhafaza ederek, yaşam ile zihnin kuvvetli bir süreklilik içinde olduğu (Thompson 2007) ve bilincin belli bir yaşam biçimi olduğu fikirlerine ulaşıyorken, hem sensorimotor enaktivizm hem de onun radikal şekilde formülasyonu otopoietik süreçleri (autopoietic processes) olayların merkezine koymamakta; bilişsel fenomenlerin, canlı organizmaların organizasyonlarının garip özellikleri üzerine inşa edildikleri görüşüne sıkı sıkıya bağlanmamaktadır (Degenaar ve O’Regan’ın gelecek yayını, Hutto ve Myin 2013). Anlaşmazlığın bir başka nedeni ise algısal deneyimin kullanım bilgisi (know-how) aracılığına ihtiyaç duyduğu iddiasının yorumlanışı hakkındadır. Sensorimotor enaktivizm, algısal deneyimin, sensorimotor olayların (sensorimotor contingencies) uygulamalı bilgisinin varlığı ve ustaca çalışılması sayesinde mümkün olduğunu savunurken, diğerleri aracı bilgi kavramını bilişselcilik içinde (cognitivism), geleneksel bilişsel bilime zemin sunan zihin teorisiyle bir yere kadar uyumlu ele almaktadır (Hutto ve Myin 2013). Radikal bir ifadeyle enaktif düşünce, zihinselliğin (mentality) doğrudan bir şekilde çevreyi (environment) kapsayan bedenlenmiş angajmanlar ile açıklanacağını savunmaktadır.

Robotiği Tekrar Düşünmek

Rodney Brooks, yayınladığı iki makalede (1991a, 1991b) yeni bir zeki, işlemlemesel mimarinin — yani temsile daha az ağırlık veren ve dış dünya güdümlü bir alt-kapsayıcı mimarinin (subsumption architecture) genel ve kolay anlaşılır bir tanıtımını yapmıştır.Brooks, alt-kapsayıcı mimariyi “temsil olmadan zeka” sağlamasıyla nitelemiştir. Agre ve Chapman (1987) ve Suchman’ın (1987) işlemlemesel çalışmaları ile birlikte, Brooks’un yaklaşımı, kontrolün, çok sayıdaki ve çoğunlukla karmaşık bir yapıya sahip içsel algoritmalar ve temsillerden ziyade, davranış ve dünyayla etkileşim yoluyla aşağıdan-yukarıya yönetildiği bir işlemlemesel zeka görüşü sunmuştur.Tepkisel (reactive) ya da davranış tabanlı (behavior-based) robotik alanında yükselişe geçen çalışmalar ve bu alanın bedenlenmiş bilişsel bilimin göze çarpan bir parçası olarak tanımlanışı, Andy Clark’ın Orada Olmak: Zihni, Dünyayı ve Bedeni Tekrar Birleştirmek’i ile müjdelenmiştir. Clark bu kitabıyla bilişsel bilimlerde bedenlenme üzerine yapılan geniş bir çalışma yelpazesinin bütüncül bir çerçevesini sağlamıştır. Kitabın bedenlenmiş bilişsel bilimde iz bırakan ana fikri, zihinlerin geleneksel anlayıştaki gibi düşünmek için değil, yapmak için, gerçek zamanlı dünyada eylemleri yerine getirmek için mevcut olduğudur.insan belleği, kategorizasyon ve dil işleme (Lakoff ve Johnson), insan ve insan olmayan canlıların renk kategorizasyonu (Varela, Thompson ve Rosch), robotlar ve robotik sistemlerin karar alma ve planlamaları (Clark) gibi süreçlere ilişkin çalışmalardır. Ancak bedenlenmiş bilişsel bilim, bilişin daha kapsayıcı yorumlamalarını da içermeyi hedeflemiştir.
Bu konudaki ilk çalışmalara dair bir izlenim sağlamak adına James Gibson’ın algı (perception) ve Esther Thelen ile Linda Smith’in (1994) bebeklerde yürüme ve erişme (reaching) davranışları (krş. Shapiro 2011) çalışmalarını kısa ele alıyoruz.

Ekolojik Algı

James Gibson’ın (1979) görmeye (vision) yaklaşımı, görme sisteminin çözmesi gereken problemlerin merkezinde “retinaya düşen iki boyutlu bir imgenin nitelendirdiği enformasyondan, tam teşekküllü ve üç boyutlu dünyanın tekrardan nasıl yapılandırıldığı” sorusunun yattığı fikrine meydan okumuştur. Bahsi geçen fikir Rock (1983, 1997), Richard Gregory (1966) ve Marr’ın (1982) görme hakkındaki geleneksel yapıdaki, bilgi işleme (information processing) merkezli görüşlerinde öne çıkmaktadır. Gibson’a göre görme sistemi bu problemle uğraşmamaktadır; çünkü görme bir statik retinal diziyle değil, organizmanın görsel anlamda zengin bir çevrede aktif olarak hareket etmesiyle başlamaktadır. Gibson’ın görmeye yönelik bu pozitif yaklaşımı, bahsi geçen görsel zenginliği, yani ortamsal optik dizi (ambient optic array) dediği enformasyonu (ve özellikle de dizinin, bireyin çevresindeki eyleyiciye-bağlı (agent-dependent) ve nesnel özellikleri ayrımsamamızı sağlayacak olan sabitlerini) açıklamaya yönelik bir girişimdi.

Fenomenoloji

Son olarak; bedene dair bir anlayış geliştirmenin deneyime dair bir kavrayışa da imkan verdiği fikrinin kökleri Edmund Husserl (1913, 1931), Maurice Merleau-Ponty (1945) ve Jean-Paul Sartre’ın (1943) gibi yakın geçmişteki mihenk taşlarında bulunabilir; bu köklerin Varela, Thopmson ve Rosch tarafından Bedenlenmiş Zihin’de tanındığını görüyoruz. 

Bedenlenmiş bilişsel bilim, fenomenolojik söylemleri yeni yönlerde ilerlemeye itmektedir. Fizikselliğin benliğinin dünyayı ve başkalarını deneyimlemeye nasıl yol açtığını anlamaktan ziyade, bilişin nasıl bilişsel eyleyicinin bedensel doğasında temellendiğini (grounded in) ve onun tarafından ciddi şekilde sınırlandırıldığını açıklayan mekanizmaları belirlemeyi hedeflemektedir. Her ne kadar fenomenolojik içgörülerin sürmekte olan bilinç, özbilinç, eylem ve özneler-arasılık araştırmalarında (bkz. Gallagher 2009; Gallagher ve Zahavi 2008; Thompson 2007; Gallagher 2005; Wheeler 2005) 

Modülerite

Modüler sistemler bağımsız, alana özgü, kapalı (encapsulated) ve doğuştan gelen (hardwired), ek olarak düşükten yükseğe bir işleme (processing) hiyerarşisiyle çalışan sistemlerdir. Bilişsel bilimde modülerite teorisi ilk öne sürüldüğünde (Fodor, 1983), merkezi biliş (central cognition) -dar anlamıyla biliş- modüler olmayan, algıyı ve motor kontrolü (ek olarak Fodor’un dediğine göre, dili de) yönetenler gibi modüler çevresel (peripheral) sistemlerden keskin sınırlarla ayrı bir şekilde nitelendirilmişti.

Bedenlenmiş deneyimin, Sınırlandırıcı Olarak Beden tezini örnekleyen, dile ilişkin bir örneği, Glenberg’in Dizinsel Hipotezi’dir (Glenberg vd. 2009; Glenberg ve Kaschak 2002; Glenberg ve Robertson 1999, 2000). Bu görüş, bir cümleyi anlamanın; ilgili eylem şemalarının aktivasyonu, açık davranıştakilerle (overt behavior) aynı etkin nöral mekanizmaların kullanılmasıyla ve eylem potansiyeli kombinasyonlarıyla (affordance combination) başarıldığını varsaymaktadır. Şu cümleleri değerlendirelim:

(1a) Göl kenarında yalınayak yürüdükten sonra Erik, ayaklarını gömleğiyle kuruladı.
(1b) Göl kenarında yalınayak yürüdükten sonra Erik, ayaklarını gözlüğüyle kuruladı.

Her ne kadar (1a) da (1b) de gramer kurallarına uygunsa da (1b)’nin (1a) kadar anlamlı gelmemesinin sebebi, gözlüğün eylem sağlarlığının (affordance) kurulama eylemiyle uyuşmamasıdır. Bu gibi cümlelerin anlamını kavramak, cümlelerde geçen nesnelerin sağladığı imkanları bilmeyi gerektirmektedir. Bu imkanlar, bedensel kabiliyetlerle gönderge (referent) arasındaki etkileşimle sınırlanmıştır. Bir başka çalışma, insanların, cümlelerde hedeflenen eylemi sağlayan nesnelerin geçtiği cümleleri (ör., büyük kutuları taşımak için dört tekerlekli sandalye kullanmak), sağlamayan nesnelerle kurulan cümlelerden (ör., dört tekeri kayıp bir sandalye) daha hızlı karvadığını göstermiştir (Kaschak ve Glenberg 2000).

Bu tür bulgular, anlamın yorumlanmasının, bir senaryonun sunduğu bedenlenmiş imkanlarla sınırlı olduğunu işaret etmekte, duyu-motor süreçlerin dil kavrayışına katkıda bulunduğunu öne sürmektedir. Muhtemelen bu çıkarım, modüleristler tarafından, kapalılık ve alana özgülük esaslarının dil işlemenin (language processing), motor enformasyon ve arka plan bilgisi (background knowledge) tarafından değiştirilemeyeceği sonucuna yol açması nedeniyle reddedilecektir. 

Borghi, Glenberg ve Kaschak (2004) ek olarak, dil anlamada (comprehension), cümlenin ima ettiği perspektifin, nesne hakkındaki bilginin yenidenerişimini (retrieval) yönlendirdiğini, böylece kavramsal bilgiyi erişilebilir kıldığını bildirmiştir. Bir nesnenin (ör. bir masa) cümlede tanımlanan yerin bir parçası olup olmadığı soruları, eğer nesne adıyla cümlenin işaret ettiği perspektif arasında uyumluluk varsa (ör., bir restoranda yemek yemek) daha hızlı yanıtlanmaktadır. Bedenlenmiş yanıtlar ayrıca belli nesnelerin özelliklerini muhakeme ederken de etkinleşir; bu, biyolojik organizmada görme ve eylemin sıkı bir biçimde bütünleşik olduğunu ve bilişsel işlemenin sınırlarını birlikte çizdiklerini ileri sürer.

Örneğin, insanlara farklı yükseklikteki basamaklardan hangisine en rahat çıkabilecekleri sorulduğunda verdikleri yanıtlar, basamak çıkma kabiliyetleriyle uyumludur (Warren 1984). Benzer sonuçlar nesne kavrama (van Leeuwen vd. 1994), top yakalama (Oudejams vd. 1996) ve duvara tırmanma (Wagman ve Carello 2001) muhakemelerinde de bildirilmiştir. Bu gibi çalışmalar, algısal deneyimin öngörülen (anticipated) bedenlenmiş etkileşimi kapsadığı şeklindeki iddiayı desteklemekte, modüleristlerin dediği gibi bir akış (flow-through) modeliyle uyumsuz biçimde, ya görüş ve eylemin bütünleşik olduğunu ya da en azından geribildirimle bağlandığını göstermektedir (Hurley 1998; R. Wilson 2010).


!!! Birine duygular, niyetler (intentions) ya da inançlar (beliefs) atfetmek bile öncesinde belli bir bedensel gerçekleştirme (bodily realization) varsayıyor gibi görünmektedir. Sosyal bilişi açıklarken doğuştan bir Zihin Teorisi modülünü kabul eden geleneksel görüşlerden (Leslie, 1987; Baron-Cohen 1995) farklı olarak, alanda sayısı giderek artan çalışmalar (Rizzolatti ve Craighero 2004; Rizzolatti vd. 1996; Gallese vd. 1996), diğer zihinleri anlamanın ilk olarak eyleme geçme kapasitemizin altında yatan motor deneyimliliğimizle (expertise) temellenmiş olduğunu ileri sürmektedir.

Böylesi bedenlenmiş anlayışlar, geleneksel olarak anlaşıldığı şekliyle zihin okuma modalitelerinden (modalities of mind reading) yalnızca doğası bakımından farklı değil; aynı zamanda güçlü bir biçimde, kasıtlı (intentional) davranışın anlamının eğer yalnızca bedensel, deneyimsel ya da ikisiyle birden bir zihin durumunda olmayı biliyorsak kavrayabileceğimizi işaret etmesi bakımından da farklıdır.

Şayet bedensel durumlar (bodily state) ve beynin modaliteye özgü (modality-specific) sistemleri bilişsel hayatımızın çeşitli özelliklerine temel olma görevine sahipse, bu durumda geleneksel, alana özgü ve amodal (amodal domain-specific) modüller, Bedenlenmeme Tezi (Disembodiment Thesis) altında varsayıldıklarının aksine, anlamlı analiz elemanları olmaktan çıkmaktadırlar. Bilişin, organizmaların çevreleriyle etkili bir biçimde etkileşimine izin verecek şekilde evrimleşmiş süreçlere dayandığı iddiası; zihnin, geleneksel bilişsel bilim görüşlerinde varsayıldığının aksine bedenlenmiş deneyimden kopmadığını ileri sürmektedir. Daha ziyade beden, bilişte bir sınırlandırıcı (constraint) ve bir bilişsel işleme dağıtımcısı (distributor) rolü oynamaktadır 

https://medium.com/cogist/bedenlenmiş-biliş-stanford-felsefe-ansiklopedisi-robert-wilson-lucia-foglia-1315c476fba9



                                         


BEDEN DİLİNDE MİKRO İFADELERDEN MAKRO ANLAMLARA:

 “LIE TO ME” DİZİSİ ÜZERİNDEN BİR ANALİZ



Xxxxx




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hallo 🙋🏼‍♀️