22 Nisan 2025 Salı

Prof.Dr Rolf Luft= İlk Mitokondriyal Hastalıgi & Dr. Hande Özdinler=Mitokondri

Ebeveynlerden gelen bozuk genlerden kaynaklanan hastalıklar gibi birçok diğer genetik hastalıklardan farklı olarak, mtDNA yalnızca yumurta hücresinden gelir ve bu nedenle sadece anneden kalıtsal olarak alınır.

1962'de İsveçli Endokrinolog Rolf Luft ve meslektaşları, yanlış çalışan mitokondriye sahip bir kadını inceledikten sonra bir MH'nin doğasını açıkladılar. Bu durumda enerji, ısı olarak boşa harcanıyordu. Kadın, kilo kaybı ve kas zayıflığından muzdaripti, terlemeyi durduramıyor ve sürekli sıcak hissediyordu.

  • İlk Mitokondriyal Hastalığın Tanımlanması (1962): Luft ve meslektaşları (Lars Ernster ve Björn Afzelius), tiroid dışı şiddetli hipermetabolizma (yüksek enerji tüketimi) şikayetleri olan 30 yaşındaki bir kadını incelediler. Hastanın kas biyopsileri üzerinde yapılan çalışmalar, kas mitokondrilerinde oksidatif fosforilasyonun "gevşek kenetlenmesi" (loose coupling) olduğunu gösterdi. Bu durum, enerjinin ATP (adenozin trifosfat) olarak depolanması yerine ısı olarak açığa çıkmasına neden oluyordu.
  • "Luft Hastalığı" Sendromu: Bu nadir durum, literatürde "Luft Hastalığı" veya "Luft Sendromu" olarak adlandırılan, biyokimyasal olarak tanımlanmış ilk mitokondriyal hastalıktır.
  • Mitokondriyal Tıbbın Öncüsü: Luft'un bu bulgusu, hücre organellerindeki işlev bozukluklarının hastalıklara yol açabileceği fikrini ortaya atarak, yepyeni bir "mitokondriyal tıp" alanının doğmasına öncülük etti.
Hücrelerin bu minyatür güç merkezleri, mitokondri adı verilen ve hücresel enerjiyi sağlamak için gereken adenozin trifosfatın (ATP)büyük bir kısmını üreten yapılardır. Ancak mitokondriler, sadece enerji üretimi bileşenleri değildir, aynı zamanda vücutlarımızın yaşlanmasından farklı hücrelerin çeşitli özelleşmiş işlevlerine kadar geniş bir yelpazedeki süreçleri etkilerler. 


Mitokondri, kemik, kas ve kalp sağlığından beyin, bilişsel ve bağırsak sağlığına kadar birçok sağlık alanında önemli bir rol oynar.Bu enerji merkezleri bağışıklık sistemini de etkiler ve mitokondri işlevsiz hale geldiğinde, tüm bu sağlık alanları bozulabilir.

Mitokondrinizi bir soba gibi düşünün odun yerine glikoz yakıyor, müthiş bir kirlenme, muazzam miktarda radikaller oluşuyor, antioksidanlar temizliğe yetişemiyor, hücresel disfonksiyona giden süreçte kansere kadar giden yol açılıyor. Artık yüksek antioksidan almanız da durumu kurtarmaya yetmiyor.
Çözüm glikoz üretimine katkı sağlayan basit karbonhidratları almamak radikal üretmeyen orta zincirli yağların mitokondriniz tarafından yakılmasını sağlamak. Orta zincirli bu yağlar kuyruk yağı tereyağı yağı hindistan cevizi yağı zeytin yağı fındık yağı. 
Yağlardan OMEGA 6 içeren hücre zarını incelten palm yağı kanola yağı ayçiçeği yağı mısır yağı asla tüketilmemesi gerekenler.


Mitokondriyal DNA Hasarı ve Yaşlanma

Mitokondriyal DNA (mtDNA) hasarı yaşlanmayı hızlandırır. Bu tür DNA, elektron taşıma zincirine yakın bir yerde bulunur. Bu nedenle oksidatif stresten kolayca zarar görür. Yaşımız ilerledikçe bu hasarlar birikir ve yaşa bağlı sorunlara neden olur.

Biyoloji ve Tıp:

  • Gama-Aminobütirik Asit (GABA): Beyindeki sinyalleri engelleyen bir nörotransmitterdir.
  • Gama-Glutamil Transferaz (GGT): Karaciğer hasarını tespit etmek için kullanılan bir enzimdir.

 Dünya, Güneş'in etrafında saat yönünün tersine doğru döner. Bu hareket, aynı zamanda batıdan doğuya doğru bir yönelim olarak da tanımlanır. 

Ay, Dünya etrafındaki yörüngesinde, Dünya'nın kuzey kutbundan bakıldığında saat yönünün tersine (Batı'dan Doğu'ya) hareket eder. Ay'ın hareketi: Ay ise hem kendi ekseni etrafında hem de Dünya etrafında dolanır. Dünya'nın etrafında dönerken aynı zamanda Dünya ile birlikte Güneş etrafında da dolanır. 


Galileo Galilei’nin “Dünya dönüyor” dediği için yargılandığı bilinir. Müslüman bilim insanlarının da 10. yüzyıldan itibaren Dünya’nın döndüğünü iddia ettiklerine dair yazılı kaynaklar mevcut. Başta el-Biruni ve el-Siczi ürettikleri usturlap ile, sonrasında ise el-Tusi ve Ali Kuşçu gökyüzü gözlemleri ile Dünya’nın döndüğünü öne sürdü.
  • Foucault sarkacı: Fransız fizikçi Léon Foucault tarafından geliştirilmiş ve 1851'de ilk kez halka açık olarak sergilenmiştir. Fizikte, Dünya'nın dönüşünü kanıtlayan en bilinen yöntem Foucault sarkacı'dır. 

Göklerin katman katman yaratıldığını ve Allah'ın yaratışında hiçbir düzensizlik olmadığını belirtir. -Mülk,3 

ÂLEM
Duyu ya da akıl yoluyla kavranabilen veya mevcudiyeti düşünülebilen, Allah’ın dışındaki varlık ve olayların tamamını ifade eden terim.

Âlem, “alâmet ve nişan koymak” mânasındaki alm veya “bilmek” anlamındaki ilm kökünden türetilmiş olup yaratıcısının varlığına alâmet teşkil eden, onun mevcudiyetinin bilinmesini sağlayan demektir. 

İnsanlar, cinler ve melekler gibi akıl sahibi varlıkları ifade etmek için âlemûn-âlemîn, diğer varlıkları belirtmek için de avâlim şeklinde çoğulu kullanılır. Birinci şekliyle canlı cansız bütün varlıkları anlatması da mümkündür (bk. Râgıb el-İsfahânî, “ʿâlem” md.; , “ʿâlem” md.). 

Tasavvufta genellikle üç âlemin varlığı kabul edilir. Akıl ve duyu ile bilinen maddî âlem, bu yolla bilinemeyen mânevî âlem ve ikisi arasında köprü vazifesi gören berzah âlemi.

Tüm kainatı ve Allah dışındaki varlıkları kapsayan "âlem"i hem de tasavvuftaki çeşitli alemleri (lahutceberutmelekutanasır, insan-ı kâmil alemi) düşünerek, insanın bu büyük bütünün bir parçası olduğunu anlatır. 

Gazzâlî İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn adlı eserinde üç âlemden bahsederek madde ve cisimler sahasına mülk âlemi, mânevî varlıklar sahasına melekût âlemi, ikisi arasındaki sahaya da ceberût âlemi adını verir (IV, 420). Mişkâtü’l-envâr’da ise âlemi maddî (şehâdet, halk) ve mânevî (gayb, emr) olmak üzere ikiye ayırır. Maddî âleme yakın olanına bazan ceberût, bazan da melekût âlemi adını verir (s. 65). 
Maddî ve mânevî âlemler, yapılarına göre cismanî-ruhanî, şeffaf olup olmadıklarına göre kesif-latif, kaynaklarına göre zulmânî-nûrânî, idrak edilir olup olmadıklarına göre şehadet-gayb, derecelerine göre de süflî-ulvî gibi çeşitli isimler alırlar (bk. Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr, s. 25).

Sühreverdî el-Maktûl âlemi nur tabakaları (heykelleri) şeklinde tasavvur etmiştir. Ona göre Allah nurların nurudur (nûrü’l-envâr). Âlemler ise ona yakın olduğu nisbette nurlu, ondan uzak bulunduğu nisbette de karanlık olur. Yokluk ve madde karanlık âlemi meydana getirir, ruhanî âlem ise nurludur.

 İbnü’l-Arabî’den itibaren insana küçük âlem (el-âlemü’s-sagīr, el-âlemü’l-asgar), kâinata da büyük âlem (el-âlemü’l-kebîr, el-âlemü’l-ekber) denilmiş, insanın küçük âlem, âlemin büyük insan olduğu vurgulanmıştır (, s. 818; İbrâhim Hakkı, s. 22, 312).

Mutasavvıflara göre âlem son derece geniştir. Allah’ın öyle yaratıkları vardır ki yeryüzünden ve burada insanların yaşamakta olduklarından bile haberleri yoktur.

 Tasavvufî eserlerde bu genişliği ifade etmek için 18.000 veya 360.000 âlemin mevcut olduğundan bahsedilmiştir. 

İbn Haldûn, âlemi Allah’ın sûreti sayan tasavvufî görüşün filozoflardan alındığını söyler (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 22).


Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yaratan Allah'tır. Allah'ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz ...-Talak,12 

1.) Mikrokozmos ve Makrokozmos İlişkisi: En yaygın yorumlardan biri, insanı (mikrokozmos) evrenin (makrokozmos) küçük bir kopyası olarak görmektir. Yani insan, dışarıdaki büyük evrende var olan her şeyi kendi içinde, manevi veya fiziksel olarak barındıran karmaşık bir yapıdır.
2.) Katmanlı Gerçeklik: Gerçekliğin tek boyutlu olmadığını, iç içe geçmiş, sayısız katmanlardan oluştuğunu ima eder. Bizim algıladığımız dünyanın içinde başka dünyaların, boyutların veya bilinç seviyelerinin olabileceğini öne sürer.
3.) Manevi Derinlik: Her bireyin kendi içinde keşfedilmeyi bekleyen, kendine özgü bir iç dünyaya sahip olduğu düşüncesini vurgular. İnsanın dış görünüşünün ardında, keşfedilmesi gereken zengin bir manevi âlem bulunur.

Yasin Suresi'nin 38. ve 39. ayetlerinde geçen "Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider" ve "Ay için de menziller belirledik" ifadeleri, modern bilimin güneşin ve ayın hareketlerine ilişkin keşifleri ile paralellik gösterir. Johannes Kepler'in gezegen hareketlerini inceleyen yasaları, bu ayetlerdeki "yörüngesel hareket" ve "belirlenmiş menziller" fikirleriyle ilişkilendirilebilir. 
  • Birlikte Dolantı: Ay ve Dünya, birlikte Güneş etrafında da saat yönünün tersine bir yörüngede dolanırlar. 
  • ! Yerçekimi, gezegenleri Güneş etrafında, Ay'ı Dünya etrafında yörüngede tutan temel kuvvettir.
=Elektrik alanlar durgun yüklü parçacıklardan oluşur ve yüklere hem çekme hem de itme kuvveti uygular.
=Manyetik alanlar ise hareket eden yükler veya akımlar tarafından oluşturulur ve yalnızca hareket halindeki yüklere kuvvet uygular. 
  • Nötr Yapı: İnsan vücudu, eşit miktarda pozitif ve negatif yüke sahip atom ve moleküllerden oluşur, bu da onu dışarıdan bakıldığında elektriksel olarak nötr hale getirir. Bir bütün olarak net bir yüke sahip olmadığınız için, manyetik alanlar vücudunuza Lorentz kuvveti uygulayamaz ve sizi hareket ettiremez.
Fotoelektrik etki, ışığın maddenin yüzeyine çarpması sonucunda elektron koparması olayıdır.
  • Albert Einstein tarafından ışığın parçacık (foton) özelliğini kullanarak açıklanmıştır ve bu çalışması ona 1921 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırmıştır. Bu olay, ışığın hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterdiğini ortaya koyan kuantum fiziğinin temel taşlarından biridir. 
  • Gama Dalgaları (30-100 Hz): Hiper odaklanma, katılım ve en yüksek performans durumu. Öğrenme, problem çözme ve eleştirel düşünme gibi etkinliklerle tetiklenir.

  • Bütünlük ve Kapsayıcılık: En yaygın yorumu, her bir bireyin (Adem), kendi içinde tüm evrenin (Alem) küçük bir kopyası veya özeti olduğu düşüncesidir (mikrokozmos-makrokozmos ilişkisi). Bu bakış açısına göre, bir insanı anlamak, aslında tüm evreni anlamaya çalışmak gibidir.
  • Manevi Derinlik: Tasavvufta, insanın sadece görünen maddi bedenden ibaret olmadığı, aynı zamanda ruhaniyet, bilinç ve çeşitli manevi alemleri (lahut, ceberut, melekut gibi) içinde taşıdığı vurgulanır. "İç alem" kişinin kendi özbilinci, manevi yapısı ve içsel dünyasıdır.
                                            
mtDNA'yı düzeltmenin hala yolları var. Örneğin DNA polimeraz gama bunun için çok önemlidir. Mitokondriyal DNA'nın sağlıklı kalmasını sağlar Araştırmacılar ayrıca sıçan karaciğerlerinde mtDNA hasarını onarmaya yardımcı olan bazı enzimler buldular.
  • Vitaminler:
    • C vitamini: DNA metilasyon seviyelerini etkileyebilir ve bu da gen ifadesini düzenlemeye yardımcı olabilir.
    • A vitamini (retinol) ve beta-karoten: Bazı çalışmalarda, belirli genotiplere sahip bireylerde kolon kanseri riskini azaltmada rol oynayabileceği gösterilmiştir, bu da DNA sağlığıyla bağlantılıdır.
Mitokondri sağlıklı hücrelerimizin enerji santralidir. 
Mitokondriler hücrelerimizin içinde SİTOPLAZMA DEDİĞİMİZ SIVI İÇİNDE yüzen ve yediğimiz besinleri OKSİJENLE yakarak enerjiye dönüştürdüğümüz hücresel organellerimizdir.
Buraya dikkat ediniz:
‘’SİTOPLAZMA DEDİĞİMİZ SIVI İÇİNDE ve OKSİJENLE yakarak’’

Eğer ağır metal zehirliyseniz mitokondriler oksijen alıp hücrelere, vücuda enerji üretmek yerine, aldığı oksijen ile ağır metali paslandıran pas makinesine dönüşür.


Glukoz, vücudun temel enerji kaynağı olan basit bir karbonhidrat ve şekerdir; "kan şekeri" olarak da bilinirKarbonhidrat içeren besinlerin sindirimiyle elde edilen glukoz, kan dolaşımına girerek beyin, kaslar ve organlar dahil tüm hücrelere enerji sağlar. 

  • Enerji Üretimi: Vücut, beyin, kaslar ve diğer organların çalışması için ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlamak amacıyla tüm şeker türlerini glukoza dönüştürür. Beyin, enerji ihtiyacının büyük bir kısmını neredeyse tamamen glukozdan karşılar.

Cıva ve Oksidatif Stres

  • Cıva, hücre içinde reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretimini artırarak oksidatif stresi artırır. Vücudun reaktif oksijen türleriyle başa çıkabilme kapasitesi sağlık veya hastalık kapasitenizi belirler.
  • Cıva; DNA hasarı yapar ve yapısal proteinlerin bozulmasını hızlandırır. Bu otoimmün hastalıklar, sinir sistemi hastalıkları veya kanser oluşumunu tetikler.

Antioksidan Terapi

Antioksidan tedavi Ekstra ROS'u sakinleştirmek ve mitokondriyi zarardan korumak için çalışır. Antioksidan bakımından zengin gıdalar veya ilaçları içeren tedaviler Parkinson gibi beyin hastalıklarına yardımcı olurAyrıca enerji üretimini iyileştirerek ve oksidatif stresi azaltarak felç sırasında kalbe verilen hasarı da azaltabilirler.

Tiyoredoksin ve glutaredoksin gibi proteinlerin yardımıyla doğal antioksidan savunmamızı daha etkili bir şekilde kullanmak oksidatif strese karşı güçlü bir harekettir. Bu yaklaşım, araştırmalar büyüdükçe daha popüler hale geliyor ve hücrelerimizin sağlığını iyileştirme ve yaşamlarımızı uzatma konusunda umut vaat ediyor.

Tiroksin (T4) doğrudan besinlerle alınmaz; tiroid bezinin çalışması için iyot, selenyum ve B vitaminleri gibi mineraller ve vitaminler içeren besinlere ihtiyaç duyulur. Bu besinler arasında deniz ürünleri, yumurta, fındık, ceviz, et, tam tahıllar ve yeşil yapraklı sebzeler bulunur. Tiyoredoksin yerine "tiroid fonksiyonları" veya "tiroksin" için besinler olarak düşünmek daha doğrudur. 

Oksidatif stresin yaşla arttığı ve yaşlanmanın yetersiz besin alımı, azalmış fiziksel işlev veya ciddi patolojiler nedeniyle selenyum eksikliği ile karakterize olduğu bilinmektedir. Sağlığı korumak, hastalığı önlemek ve yaşlanma sürecini yavaşlatmak için yeterli dozlarda günlük Selenyum alımı gerekmektedir. 


Glutaredoksinler (Grx), hücrelerdeki redoks dengesinin korunmasında ve antioksidan savunmada önemli rol oynayan küçük redoks proteinleridir. Yaklaşık 100 amino asitten oluşurlar ve kofaktör olarak tripeptit glutatyonu kullanırlar. 

 Glutaredoksin, glutatyon (bir antioksidan) üretimini ve işlevini destekleyen bir protein olduğu için, dolaylı olarak glutatyon içeren besinler de glutaredoksini destekler. Bu besinler arasında sülfürden zengin sebzeler (soğan, sarımsak, lahana, brokoli), selenyumdan zengin gıdalar (Brezilya fıstığı, balık, yumurta, karaciğer), C vitamini içeren meyveler ( turunçgiller) ve sistein kaynağı olan gıdalar (yumurta, et, süt, baklagiller) bulunur. 


TUDCA;Stresli bir mitokondrinin neden oldugu programlanmis hücre ölümü olan apoptozu önler.Yani baska bir degisle,TUDCA, mitokondriyi stabilize etmeye yardimci olur.Bu hücre ölümünü cok ama cok güclü bir sekilde önler.- Dr Eric Berg

Metilen mavisi;hem tıpta hem de endüstride yaygın olarak kullanılan sentetik bir boya maddesidir. İlk olarak 1876'da tekstil boyası olarak sentezlenmiştir. Katı halde koyu yeşil kristaller halinde bulunur, ancak çözelti içinde mavi renk alır. 
____Metilen mavisi, motokondri islevine destek olma egilimindedir.





####################



ANNEMİN MİTOKONDRİSİ BENDE KALDI, ANNELER VEFAT EDER AMA ÖLMEZ 


Kaç yaşındasın?’’ diye. Bir yaş söylerler, dudak büker “Hayır!..” derim, “15 milyar yaşındasın.’’ Donup yüzüme bakarlar, konuyu açarım: “Sen atomlardan ibaretsin ve ilk atomlar, ki hayatın kaynağıdırlar, tam 15 milyar yıl önce oluştular.’’

Yaklaşık 380.000 yıl sonra, sıcaklık yaklaşık 3000°C'ye (veya 4000 K'e) düştüğünde, atom çekirdekleri serbest elektronları yakalayabildiler ve ilk kararlı, nötr hidrojen ve helyum atomları oluşturdular.

Bu olaya "Rekombinasyon Dönemi" denir ve evrenin opak halden şeffaf hale geldiği anı işaret eder, bu da bugün hala tespit edebildiğimiz kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun (CMB) salınmasına yol açtı.

Fotonlar (ışık parçacıkları) bu serbest parçacıklara sürekli çarparak saçılıyor ve serbestçe hareket edemiyorlardı. Bu durum, ışığın bir bulutun içinden geçememesi gibi evrenin opak olmasına neden oluyordu.

***

Nobelli dâhi fizikçi Richard Phillips Feynman ne güzel demiş, “Atomlar hakkında düşünen atomlarız.’’
 

İnorganik maddeden organik maddeye varıldı, oradan da bilince.
Kibre ne hacet belli bir biyolojik birikimle, belli bir genetik yapıyla, belli bir tarihsel dönemde, belli bir ülkede, belli bir şehirde, belli bir ailede doğuyoruz. Bütün bunlar ve kişilik özelliklerimizle oluşan sentez bizi biz yapıyor.
Yani öyle şişinmeye, “ben, ben, ben!..’ diye hindi gibi kabarmaya gerek yok; sonsuz zamanın içinde devasa boyutta bir yaşam zincirinde minicik bir halkayız.


🔻{{{ Mitokondriyal genom, her yumurtada bulunan mitokondrilerin içinde saklanarak nesiller boyunca yolunu bulur ve bu nedenle yalnızca anneden geçer.}}}

🔻{{{Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.}}}

Sevgili kardeşim, değerli okurum Dr. Emel Ceran Mertyürek o sevgi dolu kalbi yüksek duyarlılığıyla Dr. Hande Özdinler’in “Mitokondrisi Bende Kaldı’ yazısını paylaşmış.

Şimdi diyeceksiniz ki Hande Özdinler de kim?

Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümümezunu olan Dr. Hande Özdinler, hücre biyolojisi, anatomi ve sinirbilim konularında doktora çalışmaları yaptıktan sonra,Harvard Center for Nervous System Repair (HCNR) ödülünü almış ve burada öğretim üyesi olmuştur.

Büyük iç salgı bezleri. (Erkek sol, kadın sağ tarafta.) 1.' Epifiz 2.Hipofiz 3. Tiroid 4. Timus 5.Böbrek üstü bezleri 6. Pankreas 7.Yumurtalıklar 8. Testis

🔻Endokrin sistem; iç salgı bezleri, hormon üreten dokular, hormonlar ve hormon reseptörlerinden oluşmaktadır. Endokrin bezleri arasında epifiz bezlerihipofiz bezi, tiroid bezi, paratiroid bezleri, timus bezi ve böbrek üstü bezleri bulunmaktadır. 

🔻İnsan vücudunda üç çeşit kas bulunmaktadır. Bunlar; çizgili kas (ya da iskelet kası), düz kas ve kalp kasıdır.

🧠Motor nöronlarOmuriliğin motor nöronları merkezi sinir sisteminin (CNS) bir parçasıdır ve vücuttaki kaslara, bezlere ve organlara bağlanır

                                    ~Hareket Beyin‘de Baslar.~ 

⚠️(Mitokodriler bozuksa,Proteinleri toparlak toparlak kalirsa,hücreleri tasiyamazlarsa motor nöronlar ölüyorlar.!)‼️

Özdinler, ALS’de ölen motor nöronları izole eden ilk bilim- insanı olarak tarihe geçmiştir.  🧬 Ölü beyin hücrelerinin “floresan” yöntemiyle kolayca görülebilmesini sağlayan Dr. Hande Özdinler’in çalışmalarına, ABD hükümetinden rekor destek geldi. Bu çalışmalar neden önemli; beyin hastalıklarının tedavisinde büyük bir aşama çünkü.
Bu bilim insanımızla ne kadar övünsek yeridir. 

Floresan kalsiyum sensörleri, sinirsel aktiviteyi görüntülemek için yaygın olarak kullanılır. 

⚠️ Floresan kılavuzluğunda cerrahi (FGS), cerrahların ameliyathanede tümör dokusunun daha iyi görüntülenmesini sağlayarak kötü huylu beyin tümörlerinin maksimum güvenli rezeksiyonunu mümkün kılar. Son yirmi yılda, 5-aminolevulinik asit (5-ALA), florescein sodyum ve indosiyanin yeşili (ICG) dahil olmak üzere FGS için birden fazla floresan ajanı incelenmiştir. Hem hedefli hem de hedefsiz floresan ajanlar şu anda klinik uygulamada kullanılmakta ve ayrıca glioma görüntüleme ve rezeksiyonu için araştırılmaktadır. İncelenen floroforlarda intraoperatif floresansın etkinliği literatürde iyi bir şekilde belirlenmiş olsa da, glioma cerrahisinde florofor uygulama zamanlamasının etkisi o kadar iyi tasvir edilmemiştir. Geçtiğimiz yıl, 5-ALA kullanımına ilişkin son çalışmalar, intraoperatif floresansın önceki çok merkezli çalışmalarda kullanılan daha önce incelenen pencerenin ötesinde devam edebileceğini göstermiştir. Ek olarak, farklı beyin tümörü tipleri için floroforların kullanımı, tümör etyolojisine göre doğru floroforun seçilmesinin tartışılması da dahil olmak üzere ayrıntılı olarak tartışılmaktadır. Aşağıdaki incelemede, yazarlar glioma cerrahisinde kullanılan çeşitli floroforların zamansal doğasını, FGS'de belirsizliğini koruyan şeyleri açıklayacak ve beyin tümörü cerrahisinde floresansı cerrahi bir yardımcı olarak kullanmak için bir kılavuz sağlayacaktır.{5-ALA, tümör hücrelerinde hücre içinde birikir ve yüksek dereceli glioma dokusuna karşı yüksek bir afiniteye sahiptir}‼️



Mitokondrisi bende kaldı

Dr. Hande Özdinlerin yazısını paylaşayım:

Annem vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Bir ömür bitti, annem gitti...

Ama annemin mitokondrisi bende kaldı. Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orada annemin mitokondrisi var. Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı...

Enerji santrali, kaynağı anne…

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir. İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.

🔻{{{ Mito (MitokondriyalBeslenme Planı, anti-inflamatuar, düşük glisemik indeksli, glütensiz, düşük tahıllı, yüksek kaliteli yağ içeren bir beslenme yaklaşımı olarak tanımlanabilir.}}}

🔻 {{{ B vitaminleri, askorbik asit, a-tokoferol, selenyum, çinko, koenzim Q10, kafein, melatonin, karnitin, nitrat, lipoik asit ve taurinin mitokondriyal fonksiyondaki rolü büyüktür.}}}

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir. Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.

🔻Mitokondri, vücudumuz için önemli enerji kaynağıdır. Onlar, yediğimiz gıdaları ve nefes aldığımız oksijeni alıp enerjiye dönüştüren hücrelerimize yerleştirilmiş minik fabrikalar

🔻 Mitokondrilerin iyi çalışması için aslında üç basit ipucu yeterli; doğru nefes almak, kalori kısıtlaması ve egzersiz

Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!! Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder. Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız?

En karmaşık yapı

⚠️Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var. Hem enerji üretir, hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.‼️

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
  🔍 Bu yüzdendir ki kim nereden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar. Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik...

Annem benim, vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı...” 


Can Ertan

Yazı Yenimarmara gazetesinden alınmıştır.


♻️


Yirminci yüzyılın başlarında Alman bir bitki bilimci olan Carl Correns, akşamsefası (Mirabilis jalapa) bitkileri üzerinde genetik deneyler yaptı. Çalışmaları, Correns zamanında bunun farkında olmasa da, kloroplastların bir ana hücreden döllere kalıtımsal olarak nasıl aktarıldığını göstermekteydi!

🔍 İnsanlarda mitokondrinin maternal kalıtımı

İnsanlarda mitokondri anneden aktarıldığı için, anne tarafının soy ağacınının (bozulmayan zincirden oluşan kadın ataların soyu) oluşturulmasında kullanılır. 
Mitokondrinin anneni, annenin annesini, onun annesini ve bu şekilde devam eden soyunuzu sana nasıl bağladığını anlamak için kendi mitokondrinin nereden geldiğini düşün. 
Sen kendininkileri annenin yumurtasından aldın. Peki ya annen kendilerinkini kimden aldı? Kendiannesinden yani senin anneannenden!.
Bu soruyu sormaya devam edersen aile ağacından geri giderek, annenin atalarını ve mitokondriyel DNA'nın aktarımını takip edebilirsin.

Çekirdek DNAsı tüm atalarından gelen DNA'dır. Geçmiş üç nesil boyunca, ataların çocuk sahibi oluyor, bunun sonucunda şu an yaşamakta olan bir birey, büyük büyük anne ve babasının neslindeki sekiz atasının, büyük anne ve babasının neslindeki dört atasının ve anne babasının neslindeki iki atasının çekirdek DNAsına sahip oluyor. 

Mitokondriyel DNA ise tek soydan gelir. Geçmiş üç nesil boyunca, ataların çocuk sahibi oluyor, bunun sonucunda şu an yaşamakta olan bir birey, büyük büyük anne ve babasının neslindeki sekiz atasının, büyük anne ve babasının neslindeki dört atasının ve anne babasının neslindeki iki atasının çekirdek DNAsına sahip oluyor. Her nesildeki kadınlar, bugün yaşamakta olan bireyin mitokondriyel DNAsının atasıdır: annesi (anne baba nesli), annesinin annesi (büyük anne baba nesli) ve annesinin annesinin annesi (büyük büyük anne baba nesli).


https://www.youtube.com/live/CPN_OKScp4c?si=Em92GVRc_kn5QDQd  

Gala olan erkekler, arada kadın isimlerini benimsemiş ve şarkılarını Sümercenin eme-sal lehçesinde bestelemiştir. Bu edebî metinler, normalde kadın karakterlerin konuşmasını içermektedir. Bazı Sümer atasözleri, gala'nın erkeklerle anal seksyapmakla ünlü olduğunu öne sürüyor gibi görünmektedir.  Akad Dönemi'nde kurgarrū ve assinnukadın kıyafetleri giyen ve İştar'ın tapınaklarında savaş dansları yapan hizmetkârlarıdır. Birkaç Akad atasözü, bu kişilerin de eşcinsel eğilimleri olabileceğini öne sürüyor gibi görünmektedir.[50] Mezopotamya üzerine yazılarıyla tanınan bir antropolog olan Gwendolyn Leick, bu bireyleri çağdaş Hint hicrasıyla karşılaştırmıştır. Bir Akad ilahisinde İştar, erkekleri kadınlara dönüştüren olarak tanımlanır.

Bazı araştırmacılar Gugalanna'yı Gılgamış Destanı'nda Gılgamış ve Enkidu tarafından katledilen Cennetin Boğası ile aynı figür olarak görür.

🛑

Beyinde Protein Yanlış Katlanması ve Toplanması: Nörodejeneratif ve Zihinsel Bozukluklarda Yaygın Patogenetik Yollar

. 21 Kasım 

Editörler: Agueda A Rostagno , Jorge Ghiso

En yaygın olarak ileri sürülen teoriler dopamin hipotezi ve glutamat hipotezidir. Diğer teoriler arasında internöronların spesifik disfonksiyonu, bağışıklık sistemindeki anormallikler, miyelinleşmedeki anormallikler ve oksidatif stres yer alır. Şizofreni, kesin bir sınırı veya tek bir nedeni olmayan nörogelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanmakta ve ilgili hassasiyet faktörleri olan gen-çevre etkileşimlerinden geliştiği düşünülmektedir. 

Önde gelen psikiyatrik tanılar, tüm vakaların yaklaşık %50'sini oluşturan depresyon ve şizofrenidir. Bununla birlikte, diğer zihinsel bozukluklar, klinik ve nörobiyolojik mekanizmalar hakkındaki fikrimiz de belirsizliğini korumaktadır.

Proteinopati - protein konformasyonel bozukluğu veya protein yanlış katlanma hastalığı - belirli proteinlerin yapısal bütünlüklerini kaybettiği ve dolayısıyla vücudun hücrelerinin, dokularının ve organlarının işlevini bozduğu bir hastalık sınıfını ifade eder. Genellikle, bu proteinler normal konfigürasyonlarına katlanamaz; bu yanlış katlanmış durumda, proteinler bir açıdan toksik hale gelebilir (toksik bir işlev kazanımı) veya normal işlevlerini kaybedebilirler. 

Proteinopatiler, Creutzfeldt-Jakob hastalığı ve diğer prion hastalıkları, Alzheimer hastalığı (AD), Parkinson hastalığı, amiloidoz, çoklu sistem atrofisi ve çok çeşitli diğer bozukluklar gibi hastalıkları içerir.  Çoğunda, hatta tüm proteinopatilerde, üç boyutlu katlanma konformasyonunda bir değişiklik, belirli bir proteinin kendine bağlanma olasılığını artırır. 

Bu kümelenmiş formda, protein temizlenmeye dirençlidir ve etkilenen organların normal kapasitesine müdahale edebilir. Bazı durumlarda, proteinin yanlış katlanması normal işlevini kaybetmesine neden olur. Proteinler polipeptit omurgası olarak bilinen ortak bir yapısal özelliği paylaştığı için, tüm proteinler bazı koşullar altında yanlış katlanma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, nispeten az sayıda protein proteopatik bozukluklarla bağlantılıdır ve bu muhtemelen savunmasız proteinlerin yapısal özellikleri nedeniyledir. 

Bunlar arasında proteinin birincil amino asit dizisindeki dengesizleştirici değişiklikler, translasyon sonrası modifikasyonlar (hiperfosforilasyon gibi), sıcaklık veya pH'taki değişiklikler, bir proteinin üretiminde artış veya klirensinde azalma bulunur. İlerleyen yaş, travmatik beyin hasarı gibi güçlü bir risk faktörüdür. Yaşlanan beyinde, birden fazla proteopati örtüşebilir. 

Bir dizi çalışma, ruhsal bozukluklar ve nörodejeneratif hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu göstermiştir. Oldukça sık olarak, depresif bozukluklar hem Parkinson hastalığında hem de AD hastalarında görülür. Dahası, bazen depresyon Parkinson hastalığından önce gelir. Şizofreni hastaları Parkinson hastalığına yakalanmaya yatkınken, parkinsonizm psikozlara yol açabilir.

Beyinde anormal veya kümelenmiş proteinlerin oluşumunu başlatan proteostazın bozulması, yalnızca nörodejenerasyon için değil, aynı zamanda şizofreni, bipolar bozukluk ve depresyon gibi ruhsal hastalıklar için de patogenezin yönlerinden biri olabilir.  

Protein kümelerinin birikimi yalnızca genetik mutasyonlardan ve anormal şekilde yanlış katlanmış protein birikiminden değil, aynı zamanda endoplazmik retikulum (ER) stresi nedeniyle proteinlerin bozulmuş translasyon sonrası modifikasyonundan da kaynaklanıyor olabilir. İncelemenin ikinci bölümünde, zihinsel bozukluk vakalarında beyin dokularında birikimi ortaya çıkarılan ana proteinler açıklanacaktır.

Hücrelerde protein kümelerinin birikmesi, çeşitli fizyolojik mekanizmaların bozulması nedeniyle meydana gelir: stres altında ER'de bozulma, şaperon proteinlerinde kusurlar, bozulmuş mitokondriyal fonksiyon ve otofaji süreçlerinin bozulması. 

Stres kavramı bilimin farklı alanlarında yaygın olarak kullanılır: psikoloji, fizyoloji ve sosyoloji. Fizyolojik stres şu anda hem sistemik stres hem de lokal stres dahil olmak üzere bozulmuş homeostaz durumu olarak tanımlanmaktadır. Oksidatif stres, beslenme eksikliği, sıcaklık, radyasyon veya gürültü gibi olumsuz fiziksel faktörlere maruz kalma, zararlı kimyasallara maruz kalma, psikolojik stres ve diğerleri gibi belirli uyaranlar veya stres faktörleri memelilerde fizyolojik strese neden olabilir. 

Çoğu lokal fizyolojik stresin özgüllüğü, stres faktörlerinin nerede üretildiğine bağlıdır; örneğin, kardiyak stres, mitokondriyal stres ve ER stresi yalnızca belirli hücresel bölgelerde oluşan streslerdir. ER homeostazının bozulduğu durumlar 'ER stresi' olarak adlandırılır. ER stresine verilen hücresel yanıt, stresi yenmek ve ER homeostazını geri yüklemek için adaptif mekanizmaların aktivasyonunu içerir.

Şekil 1

Uzun süreli stres altında, bu mekanizmaların dekompansasyonu hücre ölümüne yol açar.

Normal koşullar altında, canlı bir hücrede doğal olarak bulunan hasarlı proteinleri ortadan kaldırmak için hafif bir otofaji aktivasyonu gerekir. Birikmiş kötü biçimli ve ubikitinlenmiş proteinler, ağırlıklı olarak otofaji tarafından temizlenen agresomları oluşturdukları çekirdeğe taşınır. Uygun otofaji seviyesi, hücre içinde eski yapıların birikmesini önlemeye yardımcı olur. Hasarlı proteinlerin parçalanmasıyla birlikte, süreç bozulmuş hücre altı organellerini (mitokondri, endoplazmik retikulum, ribozomlar ve hatta sinaptik veziküller) yok eder. 

Potansiyel olarak, bu proteinler zihinsel hastalıkların gelişiminde rol oynayabilir. 

çeşitli hayvan çalışmaları, amiloidin doğrudan beyin yapılarına sokulmasının hayvanlarda davranışsal bozulmaya yol açtığını göstermiştir.

Bilişsel bozukluk ve hafıza eksiklikleri doğrudan beta-amiloid plakların ilerleyici birikimiyle ilişkilidir.

Anksiyete ve depresyonun patogenezi oksidatif stresle güçlü bir şekilde ilişkilidir. 

Nayereh Zare tarafından yapılan bir çalışmada, Geldanamisin Aβ kaynaklı oksidatif stres ve apoptozisin modülasyonu yoluyla hafıza eksikliklerine karşı koruma sağlamıştır.

Harris A. Eyre ve meslektaşları tarafından yapılan bir nörogörüntüleme çalışması, daha sonraki yaşamda depresyondaki ilgisizliğin, ön singulat kortekste daha yüksek amiloid ve/veya tau seviyeleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

komorbid depresyon ile daha yüksek tau düğümleri seviyeleri arasında bir ilişki olduğunu belirlemiştir. Jennifer R. Gatchel ve meslektaşlarının çalışması, daha şiddetli depresif semptomların alt temporal lobda daha belirgin tau ile önemli ölçüde bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. Entorinal kortekste depresif semptomlar ve tau arasındaki ilişkiyi tahmin eden bir modelde de benzer bir sonuç elde edildi. 

🔴


1977 yılında Texas Üniversitesi’nde doktora derecesini alan Sancar, DNA onarımı üzerine yaptığı çalışmalarla dikkat çekti. Özellikle ultraviyole (UV) ışınlarının DNA üzerindeki zararlı etkilerini inceleyen Sancar, DNAnın bu hasarları nasıl tamir ettiğini keşfetmeye başladı.

Bu buluş, biyoloji ve genetik biliminde devrim niteliğinde kabul edildi ve gelecekteki çalışmalarının temelini oluşturdu.

DNA Onarımı Üzerine Araştırmalar

DNA Onarımı Üzerine Araştırmalar

bütün canlı hücreleri, evrim süreçleri boyunca nesillere değişmeden aktarılması gereken DNA molekülünü koruma mekanizmaları geliştirmişlerdir. 


Ultaviyole ışığının DNA üzerinde meydana getirdiği mutasyon

Küçük hasarlar çoğunlukla DNA onarım sistemleri tarafından onarılır. Yüksek düzeydeki hasarlar apoptozisi uyararak “hücre ölümüne” yol açar. Böylelikle organizma kendini korumuş olur. Orta derecedeki hasarların birikimi ise mutasyonlara neden olur. Hücre tüm bu DNA hasarlarına farklı metabolik yollar ile cevap verir.  

Aziz Sancar, hücrelerimizin DNA üzerinde morötesi ışınların oluşturduğu hasarları takip ederek onarmasına yarayan 'nükleotit eksizyon onarımı' mekanizmasını haritaladı. Doğuştan bu onarım sistemi hasarlı olan insanların güneş ışığına maruz kaldıklarında, deri kanserine yakalanabileceğini ortaya koydu.

 { DNA hasarını içeren 24-32 nükleotidlik oligonükleotid parça iki yönlü olarak kesilip-çıkarılır(eksizyon).}

Ultraviyole veya morötesi; dalga boyu görünür ışıktan kısa, ancak X-ışınlarından uzun olan bir elektromanyetik radyasyon şeklidir. Güneş ışığında bulunur ve Güneş'ten çıkan toplam elektromanyetik radyasyonun yaklaşık %10'unu oluşturur.

Ultraviyole veya morötesi; dalga boyu görünür ışıktan kısa, ancak X-ışınlarından uzun olan bir elektromanyetik radyasyon şeklidir. Güneş ışığında bulunur ve Güneş'ten çıkan toplam elektromanyetik radyasyonun yaklaşık %10'unu oluşturur.


                  ###############################


Genetik anneden kıza geçer 

Erkek kan devrini devam ettirdiği icin 3 nesılden sonra göbek (atasi) degisir.-S.Krks

&

Carl Linnaeus sık sık “omne vivum ex ovo” deyişini alıntılardı, “tüm yaşam yumurtadan gelir“.

Kimse doğanın güzelliğini onun gibi tarif edemezdi; kimse Yaratan’ın yakınlığını onun gibi kutlayamazdı. Klasik kabul edilen metinlerinde “böceklerin fevkaladelikleri“, “Doğanın tatlılığı” ve “Doğa karşısında duyulan hayranlık” vardır. Tanrı yaradılışın her yerindeydi ve bilim insanı bunu göstermekle yükümlüydü. Carl Linnaeus böylece Aristoteles’in “doğanın zinciri“, catena naturae fikrini takip ediyordu; Yaradılıştaki her şey en tepede melekler, insan, hayvan, bitkiler ve en aşağıda cansız maddeler şeklinde düzenlenmişti. Yaradılışta boşluklar yoktu: Car Linnaeus şöyle açıklıyordu: “Doğa sıçramalar yapmaz.”

Tüm canlılar yaşamak için birbirlerine bağımlıdır. Bir bireyin yenilmesi ve ölümü daima başka birine yarar. 

Xx


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O