Dünyanın Omurgasını Keşfeden Amerikalı Jeolog: Marie Tharp
Marie tharp'ın babası haritacı, annesi ise dil öğretmeniydi. tharp, 1943 yılında ohio üniversitesi'nden ingilizce, müzik ve dört yan daldaki çalışmalarını tamamlayarak mezun oldu. daha sonra michigan üniversitesi'nde jeoloji master'ı yaptı. ayrıca daha ileride de standard oil company için jeolog olarak çalışırken bir yandan da tulsa üniversitesi'nin matematik bölümünü bitirdi.
1948 yılında new york'a gitti ve orada bir üniversite jeoloji laboratuvarında çizimci olarak işe başladı. burada ileride kariyerinin en önemli işlerinden birini beraberce yapacağı bruce heezenile tanıştı. heezen ile birlikte havadan çekilmiş fotoğraflardan yararlanarak 2. dünya savaşı'nda denize düşmüş olan uçakları tespit etme çalışmaları yürüttüler. daha sonra ise beraberce okyanus tabanının topografik haritasını çıkarma çalışmasına başladılar. bu çalışmalarının ilk 18 yılında heezen gözlemevinin araştırma gemisi vema'da yaptığı yolculuklarla veri topladı, tharp ise bu verileri işleyerek çizim yaptı, ancak o dönemde kadınların gözlem gemilerinde görev yapmasına izin verilmediğinden kendisi gemi yolculuklarına katılamadı. ancak 1965 yılında böyle bir yolculuğa iştirak edebildi. bu aradaki çalışmalarında başka bir geminin topladığı verilerden ve denizaltı depremlerinde yapılmış kayıtlardan da yararlandı. heezen ile yaptıkları çalışmalar okyanus tabanının tamamını haritalama konusundaki ilk sistematik çalışma idi.
1957 yılında heezen ile birlikte ilk kuzey atlantik okyanus tabanı haritasını yayınladılar. "dünyanın omurgası" da denen "atlantik ortası sırtı"(*) da bu haritayla birlikte açığa çıktı. daha sonra da avusturyalı arazi ressamı heinrich berann ile işbirliği yaparak 1977 yılında tam okyanus tabanı haritasını yayınladılar.
marie hanım 1983 yılına kadar yukarıda andığımız laboratuvarın bağlı olduğu columbia üniversitesi bünyesinde görev yapmaya devam etti. daha sonra emekli oldu ve emekliliğinde bir süre bir harita dağıtım işi yürüttü. 2006 yılında kanserden hayatını kaybetti.
(*) atlantik ortası sırtı: atlas okyanusu'nun ortasında, tüm taban boyunca uzanan, büyük bölümü sular altında bulunan sıradağ kümesi ve okyanus ortası sırtıdır. izlanda, bu sırtın su yüzüne çıkmış bölümünden oluşur.
https://eksiseyler.com/amp/dunyanin-omurgasini-kesfeden-amerikali-jeolog-marie-tharp
❌❌❌❌❌❌❌❌
Kayıp Şehir Atlantis Hakkında Az Bilinen 5 Gerçek
Atlantis Şehri
Kayıp şehir Atlantis’i bilmeyenimiz yoktur. Fakat yine de bu efsanenin detaylarını sizlerle paylaşalım. Aslına bakarsanız Atlantis, geçmiş çağlarda sular altında kalan ve beraberinde koskoca bir medeniyeti de derinliklere götüren efsaneleşmiş bir ada. Peki sizce Atlantis diye bir yer gerçekte var mıdır? Gizemlerle dolu adaya gitmek mümkün müdür? Maalesef elimizde bulunan tüm kanıtlar Atlantis şehrinin aslında var olmadığını bizlere açıkça gösteriyor. Nitekim ünlü Yunan filozof Platon’un da kitabında belirttiği gibi “Tek bir gecede denizin derinliklerinde kaybolan” hayali adadan başka bir şey değildir.
Atlantis Şehri Nerede?
Bizler her ne kadar Atlantis şehrinin olmadığını kabullensek de aklımızda bazı soru işaretleri beliriyor. Efsanelerde adı geçen Atlantis şehri nerededir? Pek çok bilinmez gibi bu hayali şehrin de yeri tam olarak bilinmemektedir. Colombus’tan bu yana yapılan araştırmalar sayısız cevaba bizleri sürükledi. 20. yüzyılda yapılan araştırmalar Atlantis’in M.Ö. 1600’lü yıllarda gerçekleşen Santorini kıyıları açıklarındaki volkanik patlama ile yok olduğunu öne sürdü. 1950 yılına geldiğimizde ise Marie Tharp ve Bruce Heezen tarafından Atlantik Okyanusu tabanının ilk kez detaylı bir haritasını oluşturmak için çalışmalar başladı. Fakat ortaya çıkan bu haritanın hiçbir yerinde herhangi bir kayıp ada görmek mümkün değildi.
Teknolojinin de gelişmesi ile birlikte gerçekleşen araştırmalar sonucu yıllar geçmesine rağmen Atlantis şehrine dair herhangi bir ize rastlanmadı. Hatta tektonik levha düzeni bizlere Atlantis şehrinin var olmasının imkansız olduğunu da ortaya koydu. Tektonik hareketlilik sonucu ülkeler kaydıkça, deniz tabanı da bu süreçte daha geniş alana yayılma fırsatı elde etmiştir. Yani kayıp şehir olarak nitelendirdiğimiz Atlantis’in batması için herhangi bir bağlantı kalmamıştır.
Kayıp Şehir Atlantis Efsanesi
Gelin size kayıp şehir Atlantis efsanesinden bahsedelim. Atlantis adı Platon’un ünlü diyaloglarından ikisi Timaeus ve Critias’ta yer almaktadır. Söz konusu diyaloglar ise mükemmel bir toplumun nasıl olması gerektiği ve bu toplumun ortaya çıkaracağı dönüşüm ile ilgilidir. Kitapta Sokrates, çevresindekilere mükemmel bir toplum yaratmanın gerçekleşip, gerçekleşmeyeceğini düşünmelerini söyler. Kendisi ise Atinalıların mükemmel toplum olarak nitelendirdiği tabire yaklaştığını dile getirir. Platon’a göre Atlantis, Herkül Sütunları’nın ötesinde yer alan, Batı Avrupa ve Afrika’nın birçok kısmını fetheden ve Solon’un zamanından 9.000 yıl önce Atina’yı fethetmeye çalışan, bir uygarlıktır. M.Ö. 9500 yılında her ne kadar Atina’yı fethedecek güce sahip olan bu medeniyet başarılı olamaz.
Bir gecede okyanusa batan bir bu uygarlık Atlantis’in ta kendisidir. Atlantis’in nerede olduğu, gerçekten var olup olmadığı ve gizemleri günümüzde dahi pek çok bilim insanının, yazarın ve düşünürün araştırma konusu olmuştur. Platon’un anlattığı hikâyede ise Atlantis birbiri içine geçmiş birkaç adadan meydana gelmiştir. Su kanalıyla çevrili bir alanda bulunan ada, iç içe geçmiş dokuz su ve dokuz kara çemberiyle çevrilmiştir. Atlantis hükümdarı, Yunan mitolojisinde de sık sık adı geçen ve deniz tanrısı olarak bildiğimiz Poseidon yani Neptün’dür. Neptün’ün Atlantis’te eşi Cleito ve beş ikiz olmak üzere toplam on oğlu ile birlikte yaşadığı düşünülmektedir.
Bu on erkek çocuktan biri olan Atlas’ın ortadaki adanın kralı olduğu da söylentiler arasında yer almaktadır. Poseidon’un diğer dokuz oğlu ise çember şeklindeki dokuz adanın hükümdarları olmuşlardır. Peki Atlantis’te şehir hayatı nasıldı? Kayıp şehir Atlantis’te evler belirli bir düzene sahip ve uyum içinde dizayn edilmişti. Tüm evlerin çatıları kırmızı bakırdan yapılmıştı. Böylece güneş vurduğunda pırıl pırıl parlamaya başlıyordu. Nitekim ortada yer alan ada yani Atlantis kusursuz bir şekilde inşa edilmiştir.
Kayıp Şehir Atlantis Hakkında Az Bilinen 5 Gerçek
Kayıp şehir Atlantis hakkında az bilinen 5 gerçek listemizi inceleyelim.
- Atlas Okyanusu’nda sıklıkla gerçekleşen volkanik hareketler 1900’lü yıllarda dikkatleri bu bölgeye çekti. Özellikle Paul ve Pauline Vayntsveyga Zalittski adında Kanadalı çiftin araştırmaları oldukça çarpıcıydı. O yıllarda okyanus dibinde gerçekleşen araştırmalar sonucu “Bermuda Şeytan Üçgeni” olarak adlandırılan bölgede batık bir şehir bulundu. Küba kıyılarına sadece 700 metre uzaklıkta yer alan bu batık şehirde yollar, tüneller ve piramitler dahi yer alıyordu. Bu sebeple kayıp şehir Atlantis hakkında az bilinen 5 gerçekten en dikkat çeken; hatta tüylerimizi ürperten maddelerden biridir.
- Mısır’ın önemli hükümdarlarından biri olan III.Ramses de kayıp şehir Atlantis’ten bahsetmiştir. Hatta yazdığı yazılarında Atlantislerin büyük su dairesi üzerindeki kara parçasından ve adalardan, dünyanın ucundan; dokuzuncu kuşaktan geldiklerini anlatmıştır. Nitekim dokuzuncu kuşak olarak nitelendirdiği bölge Antik Mısır, Yunan ve Roma arasında yer alan bir coğrafi konuma denk gelmektedir.
- Kayıp şehir Atlantis hakkında az bilinen 5 gerçekten bir diğeri ise Atlantislilerin atası. Atlantisliler’in soyunun Aryan ırkına dönüştüğü yer alan iddialar arasındadır. Aryan ırkı size tarihten tanıdık gelmiş olabilir. Hitler başta olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına alan saf ırk yani aryan ırkının çıkış noktası Atlantisliler’e kadar uzanmaktadır.
- Efsane bu ya kayıp şehre ait pek çok sıradışı bilgi ile karşılaşıyoruz. Bunlardan biri ise Moritanya’da gerçekleşen gizemli doğal yapı olarak bilinen “Sahra’nın Gözü” nün Atlantis’e açılan bir kapı olduğunun düşünülmesidir.
- Kayıp şehir Atlantis hakkında az bilinen 5 gerçek listemizin son maddesi ise oldukça etkileyici. Platon’un diyaloglarında yer alan hikayelerde çoğunlukla Atlantis şehri, politik bir teori olarak bahsedilmiştir. Yani Kendi politik teorilerini halka anlatmak için yarattığı bir efsane olarak görülmektedir. Hatta bazı akademisyenler bu öngörüyü daha da ileriye götürmüştür. Yani Platon’un anlatmış olduğu bu hikayeyi Truva Savaşı’ndaki bazı ögelerden yararlanarak oluşturduğunu da savunmaktadırlar.
Tarih öncesi çağlardan Homeros dönemine kadar eski yunanlilar
Για την Ελληνική έκδοση του κειμένου πατήστε εδώ
Tarih Öncesi Yunanlılar
Yunan mitolojisi başta daha yazı bulunmadan sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Siyasal ve toplumsal fermantasyonlar yansıttı. Ruhaniliğini ve Yunan ırkının ahlakını biçimlendirdi. Yeni araştırmalar ve kazılar gösteriyor ki mitolojiler yani Herkül ve Theseus’un yiğitlikleri, Argonot Askeri Harekâtı, Truva Savaşı ve Odisseus’un maceraları gibi olayların mitolojilerden ve yeni yapılan kazılardan da anlaşıldığı üzere gerçek olaylarla büyük bir bağlantısı var. Şöyle tamamlıyoruz, sonuç olarak Yunanlılar Avrupa’nın yerlileri ve ilk sakinleriydi.
M.Ö. 3000-7000 yılları olan Cilalı Taş dönemi süresince daimi beldenin sakinlerinin tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları belirlenmiştir. Bakır çağında, 3000 yılları başında, M.Ö. 1100’lerde, Yunan anakarasında kültürel gelişme pek birleşik değildi.
Bu dönemde, gelişmiş uygarlıklardan biri kuzey-doğu Egesiydi. Buranın merkezi adaları, Limni, Midilli, Tasoz ve Semendirek adalarıydı. Trakya’da ve Doğu Makedonya’da beldeleri vardı. Bu uygarlığın kuzeybatı Anadolu’da olan Truva uygarlığı ile benzerlikleri vardı. Tarım ve hayvancılık yönünden artan üretim yedek bir ticaretin temellerini oluşturdu.
Limni Adası Asya’dan kolay bir şekilde gümüş, bakır taşınması için önemli bir taşıma istasyonu oldu. Limni adasının Poliohnisin’de kanıtlar bulundu, bu kanıtlar kentsel planlama, savunma duvarı, kanalizasyon ve topluluk kurma yerleriydi, yani düzenli bir şehri niteleyen her şey bulunuyordu.
Bu dönemdeki uygarlıklardan bir diğeri de Kilkad Uygarlığıydı. M. Ö. 3000 yıllarında Kilkad adalarında oluştu. Adaların aralarındaki küçük mesafeler ve coğrafi yapıları, Ege’nin merkezi ile kıyıları arasında olan haberleşmeyi ve iletişimi kolaylaştırıyordu. Ekonomileri tarıma, hayvancılığa, balıkçılığa ve özellikle de ticarete ve el sanatları olan küçük sanayiye dayanıyordu.
Kilkadlıların uğraşmaları sonucu zengin maden yataklarını metal işlemeye, mermerden kap yapımına ve araçlar opsiyonuna dönüştürdüler. Açık denizlerde gezebilen gemiler yaptılar. Güçlü transit taşıma ticareti vardı. Sadece küçük sanayi ürün değiş tokuşları yapmayıp ayrıca diğer bölgelerden mal da alıyorlardı. Geçinmek için korsanlık yaptıkları da görülmüştür. Mermer ve seramik, çömlekçilik, mermer heykelcikler, mimarisi ve metal işlemesi gösteriyor ki kalkınmış bir toplum örgütüydüler ve günlük yaşamları kaliteliydi.
M. Ö. 2000 yılları başında, Kilkad Uygarlığı’nın özgünlüğü kültürel unsurların girişinden, Yunanistan kıtasından ve Girit’ten etkileniyor. Kilkadlıların Ege’de liderlikleri Minos gücünün yükselmesinden kaynaklanıyordu. Kilkadlılar denizcilik bilgilerinden dolayı bağımsızlıklarını koruyabildiler.
Daha sonra kademeli olarak Ege’nin durumu değişiyor. Muhtemelen M. Ö. 1500 yıllarında Santorini yanardağının patlaması bu durumu etkiliyor. Dolayısıyla M. Ö. 10-14. yüzyıllarda Mikenliler hakimiyet kuruyorlar. Bakır çağı döneminde, Girit’te gelişen uygarlığın adı Minos’tu, adı efsanevi kral olan Minos’tan geliyordu. Aşağı yukarı cilalı taş dönemi yıllarında, uygarlık Girit’te gelişmişti. Bu duruma katkıda bulunan faktörler şunlardı; toprakların biçimi, büyük dağlar arasında ki küçük verimli ovalar, sıcak iklim ve aşağı yukarı üç kıta arasında olan doğu Akdeniz’in merkezi coğrafi konumuydu.
Erken bakır çağı döneminde ki beldelerde, ortadoğu sahilleri ve Mısır’la aralarında olan kırsal organizasyon verileri ve ticari ilişkilerinde gelişmeler görüldü. Ege’nin adalarıyla toplumsal gruplar iş bölümünden ayırt ediliyorlardı. Ürünler yapan tecrübeli ustalar vardı. Bu ustalar; seramik, taş, dokuma, tekstil ve metal ustalarıydılar. Aşağı yukarı M. Ö. 1900’lerde Knoso’da, Festo’da, Malia’da ve Zakro’da saraylar inşa ettiler. Durum şunu belirtiyor ki oranın sakinleri çok fazla toprak sahibiydi ve bu nedenle depolama alanları fazlaydı.
Bu dönemin önemli eseri yazı yazma başarısıydı. Yavaş yavaş ilerleyen hiyeroglif (Şemalar ve resimlerden oluşan yazı tipi) yazımıydı. Birinci çizgisel yazı olarak bilinen sembolik çizgi yazılarıydı. Girit yavaş yavaş Ege’ye hakim oldu. Saraylarda sağlamlık olmaması barışçıl bir galibiyet kazanılmasını sağladı.
Saraylar M. Ö. 1700 yıllarında tahrip edildiler ve yerlerine yenileri dikildiler. Bu saraylar eskiye göre daha büyük ve lükstüler. Bu dönemde Minos toplumu sarayın etrafına yerleşti. Sarayların önemli olanı egemen olanıydı, oradan tüm yetkiler çıkıyordu. Yakın doğuda olduğu gibi otoriter bir egemenlik yoktu.
Yüksek rütbeli aristokratlar, çok sayıda insanlar ve ekonomik yönden saraya bağlı olan tarımcılar ve ustalar ile saray çevrelenmişti. Saray düzenlemesi ile paralel olarak bir de merkez vardı. Kamu çalışanları, tüccarlar ve küçük sanayiciler oldukça zengindiler ve daha küçük binalarda kalıyorlardı. Bu binalar şehirden bile daha düzenliydiler, saraylar gibi modern görünümlü ama onlardan farklıydılar.
Görülüyor ki bu toplumda kadınların yeri erkeklerle eş değerdeydi. Dinde lider rolündeydiler ve erkeklerle beraber avlanıyorlardı. Eşlik ettikleri diğer durumlar boğa sporları, din törenleri, boğa savaşlarında öncülüktü (Boğaları öldürmüyorlardı). Bakımlıydılar, vücutlarına özen gösteriyorlardı ve hatta günümüzde ki giyim gibi ustalıkla ve cesur bir şekilde giyiniyorlardı.
Giritliler bu dönemde Ege’ye doğru genişledikleri için görülüyor ki Kıbrıs’la, Suriye’yle ve Mısır’la sürekli bir ilişki içerisindeydiler. Sarayların ikinci tahribatında egemenlikleri sona erdi. Buna olasılıkla M. Ö. 1500’lü yıllarda Santorini yanardağının tekrar patlaması neden oldu. Merkez saraylardan sadece Knossos kurtulmayı başardı. Bu yıkımdan sonra uygarlığını 1 yüzyıl daha koruyabildi. Devamında Girit, aşağı yukarı M. Ö. 1100 yıllarında Miken egemenliğine geçiyor.
Giritlilerin “kadın tanrısı” adında bir kadınları vardı ve bereket tanrısı ile özdeşleşmişti. Kutsal hayvan boğaydı ve boğanın kutsal sembolleri boynuzlarıydı. Diğer kutsal sembol ise çift balta sembolüydü. Tapınaklar ve ilahlar için olan ibadethaneler normal yerler yerine dağın başında ve sarayın özel yerlerinde oluyordu.
Saraylar hacimleri yerine çok biçimlilikleriyle dikkat çekiyorlardı. Ana kısmı büyük bir avluydu, çevresinde karmaşık sistemden oluşan odalar, koridorlar ve yüzeyler bulunuyordu. Teraslar, depo alanları ve ışıklandırmalar estetik yönden olduğu kadar pratik ihtiyaçlar yönünden de destekleniyorlardı. Sarayda ki duvar resimleri doğa ve saray törenlerinde olan olaylardan etkilenmişti.
Minos sanatı hayal gücünden, incelikten, doğa sevgisinden, insan eylemlerini uyarlamalarından ve kalıntıları sevmemelerinden oluşuyordu. Minyatür sanat eserlerinin duvar resimleriyle kıyaslanabilir görünümleri vardı. Sanatçılar günlük sahnelerinde, hayatı ve törenleri, insanların ve hayvanların biçimini betimleyerek vermeye çalıştılar. Bu sahnelerlin renkliliği bize huzurlu ve mutlu bir hayatın olduğunu hissettiriyor. Minos sanatının amacı sarayın ihtiyaçlarını karşılamaktı, ama bu amaç doğu imparatorluklarında olduğu gibi sadece saraya özel değildi.
Bakır çağında Yunanistan anakarasında Yunan uygarlığı oluştu. Bu dönemin başında nüfus göçleri görülüyor. Yeni beldeler denize yakın ya da alçak yerlerde kuruldular. İşte ustalaşma, sanatta gelişme, alışverişte genişleme ve merkez teşkilatında yenilikler belirlendi. Ege’nin beldeleriyle iletişim saptandı. Bu dönemde eskiden kalma dillerini korudular, hatta günümüzde bile bu Yunan diline rastlıyoruz.
Bakır çağı dönemi ortalarında M. Ö. 2 binli yılların ilk yüzyıllarında kültürel devamlılık aniden duruyor ve kuruluşun yönteminde hiçbir önemli gelişme görülmüyor. Bu durum taşınmaları, Yunan ırkını tekrar yerleştirmeyi ve iç çatışmayı yansıtıyor.
Bu beldelerde bayındırlık planlaması ve hayatta kalmak için lazım olan tarım ürünlerinin yokluğu gözlemleniyor. Bu durum sonuç olarak değiş tokuş ticaretinin çok olmadığı anlamına geliyordu. Bu dönemin sonraki evresinde Girit’le ilişkileri olduğu saptandı.
MİKEN UYGARLIĞI
! = İskenderiye'li Philo'ya göre; Yunanca “mukaddes, aziz” anlamına gelen “Oseeos” kelimesinden gelir. Philo; Essenilere benzeyen münzevi, Mısırlı-Yahudi toplumu bu isimle adlandırmıştı.
Esseni sözcüğünün kökeni hakkında diğer bir görüş, Aramice Hase (aziz, saf) sözcüğünden türediğidir. Geza Vermes’e göre ise, Esseni ismi Sami dilinde tabipler anlamına gelen Assayya sözcüğünden türemiştir. Zira bir görevleri de fiziksel ve ruhsal hastalıkları tedavi etmekti.
Esseniler hakkında bize bilgi verenlerin başında M.S. 37-95 yılları arasında yaşayan Flavius Josephus ve M.Ö. I. yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli Philon gelir. Flavius Josephus, özellikle Yahudi Savaşı adlı eserinde Essenileri oldukça iyi tanıtmış ve bu eserinde "Bitkilerin ve minerallerin bilinmeyen niteliklerini konu edinmiş olan bazı kitapları, büyük bir titizlikle incelemekteydiler..." demiştir.
İskenderiyeli Philon ise Essenilerden şöyle söz etmektedir: "Onlar Tanrı'ya büyük bir saygıyla hizmet ederler; bu hizmeti, ona kurbanlar sunarak değil fakat onu ruhen ululayarak yerine getirirler. (DAHA SONRA INKALAR!) Onlar şehirden uzakta yaşamakta ve kendilerini barış ve sessizlik sanatına vermektedirler. Aralarında bir tek köleye dahi rastlamak mümkün değildir; hepsi özgürdür ve birbirleri için çalışmaktadırlar." Bu kitaplardaki bilgiler dikkat çekici bir şekilde Ölü Deniz Yazmaları'nda da bulunmaktadır.
Mısır'dan, Horeb tepesine (Sina yarımadası) ve Filistin'e kadar olan geniş alanda küçük gruplar halinde yaşamakta olan Esseniler, birbirlerine karşı büyük bir misafirperverlik gösterirlerdi. Şehirden şehire yolculuk yapmış olan İsa ve havarileri, işte bu nedenle kendilerine her zaman sığınacak güvenli bir yer bulabilmişlerdir.
Essenilerin cemaat kuralları ve yaşantıları hakkında bilgi edinilmesi konunun anlaşılması için oldukça önemlidir. Böylece; İsa peygamberin doğumundan önceki Yahudiler hakkındaki bilgiler hem de ilk dönem kilise arasındaki benzerlik görülecektir.
- Hizmet (Diakonia): Diyakozlar, kelime anlamı olan hizmet etme ilkesini yaşarlar; özellikle ihtiyaç sahiplerine, hastalara ve yaşlılara yardım ederler.
- Sevgi ve Şefkat: İsa'nın öğretilerinden ilham alarak, topluluk içindeki sevgi ve şefkati somutlaştıran kişilerdir.
- Bizler, hem diger insanlarla, hem kendimizle, hem de insanliga yakin olan Tanri ile kurdugumuz iyilestirici iliskilerle gelisiriz.
____MÖ birinci yüzyıldan MS ikinci yüzyıla değin Ölü Deniz kıyısındaki Kumran vadisine yerleşmiş olan dini bir topluluğun tarihçesini aydınlatmıştır. Bu topluluk, Kumran Topluluğu veya Esseniler olarak bilinen, dışa kapalı Yahudi bir toplumdu.
&
M. Ö. 1100-1600 yıllarında Bakır çağının diğer döneminde, 1. Büyük Yunan Uygarlığı biçimlendi ve gelişti. Uygarlığın adı Miken oldu çünkü önemli şehir Miken şehriydi. Bu uygarlık Ege uygarlığı ve özellikle Mikenliler ile etkileşimi kabul eden Yunan ırkından oluşuyordu. Ege’nin sınırları büyük bir refah dönemine geçti. Kıbrıs ile Doğu Akdeniz sahillerine yerleştiler ve daha sonra da Batı Akdeniz’e yerleştiler.
Önemli şehirleri şunlardı; Miken, Argoliadaki, Titintha ve Argos, Messinia’daki Pilos, Lakomia’daki Amikles, Orhomenos, Biotia’daki Glas ve Thiva, Atina, Attiki’d ki Elefsis ve Maraton, Theselya’daki İolkos’tu.
Genellikle saray yapılarına ve güçlü, sağlam yerlere yerleşiyorlardı. Seçmiş oldukları yerler onların geniş bölgelerini denetlemelerini kolaylaştırıyordu. Kaynaklarda Miken uygarlığı Homeros destanlarından geliyordu. Bunları arkeolojik kazılardan ve ikinci çizgisel yazının şifresinin çözülmesinden öğreniyoruz. Bu şifrenin çözülmesiyle hecelerden oluşan yazı, uygarlığın Yunan oluşunu ve Yunan dili ile uyumluluğunu gösteriyor. Okunan işaret levhaları özellikle muhasebe bilgilerinden, Homeros destanında olan insanların ve tanrıların isimlerinden oluşuyordu. Ancak devamı olan bir metin bulunamamıştı.
Uygarlığın gelişimi için önemli olan ekonomik ilişkiler ticarete dayanıyordu. M. Ö. 1500 yıllarında ve sonrasında ticari gelişmenin sonucu Mikenlilerin Ege’ye çıkması ve konakların yapılması oldu. Konaklar ticaret faaliyetlerinin merkezi ve tahkimat hisarlarıydılar. Vatandaşların çoğu tarım ve hayvancılık ile uğraşıyorlardı. Tecrübeli ustalar. tüccarlar ve denizciler büyük gruplar oluşturdular.
Toplumsal hiyerarşide rahiplerin ve meslek olarak edinilmiş askerlerden oluşan ordunun önemli yeri vardı. Her sarayın hükümdarlarının siyasi, askeri, yargısal ve dinsel gücü vardı ve egemen olduğu zengin bölgeyi yönetiyordu. Sarayın boyunduruğu altında olanlar yerel liderler ve bölgesel komutanlardı, onları asiller takip ediyordu. Toplumsal piramidin tabanında hizmetçi olan köleler vardı, bu köleler hükümdarlara, yüksek rütbeli kişilere, rahiplere ve sıradan insanlara hizmet ediyorlardı.
M. Ö. 12. yüzyılın başında doğu ile olan hayati önem taşıyan ticari ilişkiler sınırlandırılıyor ve sonlandırılıyor. Bu durumda, devamlılık gösteren baskınları kabul eden Hitit krallığı, Kıbrıs, Akdeniz’in doğu sahilleri ve Mısır, sonuç olarak ekonomik yönden zayıflıyorlar. Ancak kanıtlanmıştır ki bu baskınlara Aheolular (Akhalılar) da katıldılar, muhtemelen onları davet etmiş olmalıydılar. Efsanevi Truva savaşında olduğu kadar ganimetlere baskın yapılmamıştı. Miken dünyasını istikrarlı bir şekilde dağıtmadan durmayı ertelemediler.
Mikenlilerin kültürel uyumu ortak dil özelliğine, dini inançlarına, tek düze kıyafetlerine ve sanatlarına dayanıyordu. Ustalar ve sanatçılar Minosluların aksine çoğunluk olarak saraya bağlıydılar, sarayın ideolojik ve estetik ihtiyaçlarına hizmet ediyorlardı. Saraylar yapıları bakımından sadeydi, ana konakları üç bölüme ayrılan dikdörtgen bir yapıdaydı. Bunlar, büyük avlusu olan bir açık alan, tahtın bulunduğu malikanede bir bekleme odası, avluyu ve konağı sağlı-sollu çevreleyen çok dairelerdi.
Miken mimarisinin önemli başarısı höyüklerdi (yığma tepe şeklindeki mezar). Kovan şeklinde tamamen bir oda inşaatından oluşturdular. Mikenlilerin tipik bir örneği Arteos’un hazineleriydi. Sarayları süsleyen duvar resimleri ve çanak çömlek resim temsilleri tecrübeli sanatçıların işlerini ortaya koyuyordu. Baştaki Minos etkileri sınırlandı ve bu durum doğal olaylardan özellikle savaşlardan ve avlanmadan dolayı oluştu. M. Ö. 12. yüzyılda doğa ve hayvansal temalar oluşturuldu, varlıklarını kaybettiler ve onlar sıradan süslemeler oldu.
HOMEROS DÖNEMİ (M.Ö.750-1100 YILLARI)
Miken merkezinin düşüşü, bir geçiş dönemi oluşturdu, 3 yüzyıl sürdü, özellikle Yunan halkının yer değiştirmesine neden oldu. Bu dönem şu koşulları oluşturdu; onlarda, yeniden yapılanma ve sonradan Yunan uygarlığı temellerini atan örgüt kurulması şeklindeydi. Bu dönemin en önemli bilgi kaynakları Homeros destanlarıydı, bu destanlarda Homeros dönemi olarak adlandırıldı.
İlk yer değiştirme Theselyalılar’da oldu, Thesprotia’dan ayrılarak Theselya’ya yerleştiler, Viotları güneye doğru Thiva’nın çevresine yerleşmeye zorladılar. En büyük göç akımı Dorların inişi veya dönüşü oldu. Muhtemelen Pindo’dan, Ftiotida’dan, Olimpos’un güney bölgelerinden ve Ossas’tan gelerek Dor bölgesine ilk olarak yerleşenlerdi. Devamında Etoluslarla müttefik oldular ve Argoliada’da, Messinia’da, Lakonia’da olan Mikenlilerin nüfuslarına göz kulak oldular.
Dorlar tarafından işgal edilen Mora Yarımadası, Herkül’ün dönüşü yani Herkül soyunun Mora yarımadasına, vatanına yerleşmesi efsanesiyle yorumlandı. Dönemimizde hakim olan bilimsel görüş Dorların oduncu ve hayvan bakıcıcısı olduklarını ve dağlık bölgelerde yaşadıklarını destekliyor. Muhtemelen muhalif Mikenlilerin yardımlarıyla, teşvikleriyle veya Mikenliler tarafından sınır dışı edilen topluluklar sayesinde, onları anlamaları için Miken düşüşünü kötüye kullandılar ve onları ovalara indirdiler. Dorların egemen olması ilk Yunan kolonizasyonu olarak bilinen Yunan nüfusunun yer değiştirmesine neden oldu.
Eoller, Thessalia’dan ayrılarak kuzeydoğu Egesi’nde olan Teredos’a (Bozcada), Lesvos’a (Midilli adası) ve Anadolu’nun karşı sahili olan Eolas’a yerleştiler. İyonlar (Driopesler, Molossuslar, Arkadesler, Fokeysler ve Magniteslerle birlikte), kuzeydoğu Mora yarımadasından ayrılarak Kilkadların köprüleriyle Samos’a (Sisam adası), Hio’ya (Sakız adası) ve Anadolu’nun kıyısı olan İyonya’ya yerleştiler.
Devamında Dorlar göç etti ve olasılıkla denizi ilk tanıyan Dorlar oldular. Lakonia ve Argolia’dan ayrılarak Milos adasına, Santorini adasına, Girit’e ve devamında Rodos adasına, Kos adasına ve Anadolu’nun güneybatı kıyılarına yerleştiler. Altı önemli şehir Dori’nin altı şehrinden oluşuyordu. Knidu’nun Triopio burnunda dini birlik merkezi olan Apollon tapınağı vardı. Tüm Yunan ırkları yeni yerlerinde devamlılık göstererek ve ülke içine doğru ilerleyerek yerleştiler. Bazı durumlarda kendi aralarında ve yerli nüfusla karıştılar.
Ekonomik gelişmenin en önemli kaynağı tarım üretimiydi. Kapalı, kırsal ekonomi biçiminde düzenlenmişti ve bunu evlerinde yapıyorlardı. Her ailenin üyeleriyle evlerinde onlarla birlikte olan insanlar vardı. Evin bireyleri verimli ürünler elde ettiler ve o ürünleri tükettiler. Nitelikli iş gücü eksikliği küçük endüstrinin gelişmiş olmamasına neden oluyordu. Malların olmaması evler arası değiş tokuş ticareti olmasından, hediye edilmesinden, savaştan ve korsancılık olmasından kaynaklanıyordu.
Mal değiş tokuşunun bir ölçütü, parası yoktu. Genellikle malın karşılığı bir öküz, hayvan derileri ve metaller oluyordu. Bazen ise bu değiş tokuşta mal karşılığı hizmetçi verme oluyordu. Dış ticarette özellikle metallerin ve hizmetçilerin tedarik edilmesi Finikeliler tarafından sağlanıyordu.
Ev, sosyal anayasa birimi gibi çalışıyordu. Ev bireyleriyle aralarında akraba bağlantısı olanlar, yeryüzünün sakinleri olup ekonomik güç sahipleri de oluyorlardı. Onlar en iyiler veya soylular diye adlandırılıyorlardı. Soylular ile doğrudan akrabalık bağı olan ev üyeleri ise çoğunluğu yani toplumsal grup çoğunluğunu oluşturuyordu.
Sanatçılar bir eve bağlı değillerdi ama bir geniş bölgenin evlerine ekonomik yönden bağlıydılar. İşleri marangozcular, çömlekçiler, bakırcılar v.b. meslekler gibi uzmanlık olarak öngörülüyordu. Hizmetçiler evin varlıklarıydılar ve özellikle savaşlardan ve korsanlıktan temin ediliyorlardı.
Dönemin toplumları kabile devletleri oluşturuyorlardı. Çünkü akraba bağları temeli ile birbirlerine örgütlüydüler. Sorunları çözme ihtiyacı kabile topluluklarını aşamalı olarak siyasi örgüt kurmaya yönlendirdi. Kabileler kalıcı olarak yerleştiklerinde, kabilelerin önderleri krallıklarının mirasçıları oldular. Kral savaş zamanında ordunun önderiydi ve barış döneminde de dini ve yargı gücü vardı.
Kralın yanında soylulardan olan bir konsey vardı. Bu konsey güçlü soyların başlarından oluşuyordu ve kademeli olarak kraliyet gücünü oluşturuyordu. Kral önemli bir karar alacağı zaman onların fikirlerini almak için bu topluluğu toplantı için çağırıyordu, özellikle de savaşçıları istiyordu.
Miken uygarlığının düşüşü, ikinci çizgisel yazının zor olmasından ve az kişi tarafından bilinmesinden terk edilme ve unutulma sonucunu yaşadı. M. Ö. 8. yüzyılın başlarında veya 9. yüzyılın sonlarında alfabe tekrar görülüyor. Bu dönemde Yunanlılar Fenike alfabesini benimsediler. Bu alfabenin heceleri yoktu ama seslerden oluşuyordu, bu sesleri ses bilgisi değeri şeklinde uyarladılar ve Fenike alfabesinde olmayan sesli harfleri alfabeye eklediler. Böylece Yunan alfabesi olan ilk gerçek alfabeyi oluşturdular.
Homeros döneminde ayrıca ilk tapınaklar oluşturuldu ve 12 Olimpus Tanrılarına karşı olan dini inançlarını sabitlediler. Aynı dönemde ilk Yunan şiir biçimi yani epik şiir oluştu. Miken döneminin kahramanlık şarkıları kuşaktan kuşağa aktarıldı. İki önemli konuyla kuruldular, bu konular Homeros destanları olan İlayda ve Odisseus destanlarıydı. Kurucuları Homeros olarak kabul edildi. İlyada’nın hikayesi, M. Ö. 8. yüzyıl ortalarında oldu, Odisseus’un ki ise M. Ö. 7. yüzyılın başında veya 8. Yüzyılın sonlarında oldu.
Homeros dönemindeki sanatlar geometrik olarak adlandırılıyordu, çünkü sanatları olan çanak çömlek ve eser süslemeleri geometrik şekillere hakimdi.
Yazar: Athanasios Patrinos – Eğitimci – Tariharaştırmacıs
KAYNAKÇA
Chadwick J., Miken Dünyası, (Çeviri, K. Petropoulos), Gutenberg, Atina 1997.
Milonas G., Zengin Mikenliler, A.E. Atina Yayınları, Atina 1983.
Treuil R., Darcque P., Pursat J.-Cl., Touchais G., Ege Kültürleri (Çeviri: Olga Polichronopoulou, Anna Philippa-Touchais), Kardamitsa, Atina 1996.
Bury J., Meiggs R., Büyük İskender’in Ölümüne Kadar Yunanistan Tarihi, (Çeviri grubu: R. Tataki, K.N. Petropoulos, A. Papadimitriou-Grammenou, K. Mpourazelis, Ang. Mathaiou), Kardamitsa, Atina 1978.
Andrews A., Antik Yunan Toplumu (Çeviri: And. Panagopoulos), MIET, Atina 1983.
Andrews A., Antik Yunanda Zulüm (Çeviri: M. Kasou), Kardamitsa, Atina 1982.
Vidal-Naquet P., Antik Yunanistan’da Toplum ve Ekonomi (Çeviri: Tasos Koukoulios), Daidalos, Atina 1998.
Boardman J., Antik Yunan Sanatı (Çeviri: And. Pappas), Ypodomi, Atina 1980./
Bonnard A., Antik Yunan Kültürü (Çeviri: D. Thoividopoulos), cilt 1-3, Themelio, Atina 1983-1985.
Glotz G., Yunan “Şehri” (Çeviri: Agni Sakellariou), MIET, Atina 1978.

TROYA VE İLKÇAĞ ŞEHİR DEVLETLERİNİN ÇÖKÜŞÜ
Deniz Kavimleri Göçü ve Tunç çağı Şehir Devletlerinin Yıkılışı
Troya (Truva) Ne zaman nasıl yıkıldı
Troya’nın (Truva) Önemi
Şehir devletleri ve aralarındaki ticari bağlar
Kuraklık, Depremler ve doğa olayları sonucu terk edilen ve yıkılan şehir devletleri
İklim değişikliği
Çoklu Etkiler
İlyada da anlatılan Troya Savaşı Gerçekmi kurgumu?
Homerosun Kehaneti
Hititler, Suriye şehir devletleri, Asuriler ve Babiller de çöktü. Sadece Mısır ayakta kaldı. Denizci kavimlerin göç ve istila dönemini atlatsa da onların sonunu yüzyıllar sonra, o döneme kadar tarihin gördüğü en düzenli ordulara sahip olan bir imparatorluk, Roma’lılar getirecekti.
Yeni Mısır Krallığı döneminde (MÖ 1570-1069) Sfenks Mısırlılar tarafından Horemakhet (Ufuktaki Horus) olarak biliniyordu ve heykelin etrafında onu tanrı Horus ile ilişkilendiren bir kült büyüdü. Eski Mısır’da bir ‘kült’, günümüzdeki bir dini hareketin mezhebi çizgisinde anlaşılmalıdır; Modern bir okuyucunun bu terimi anladığı gibi bir kült değil. Bu, Horus’a gök tanrısı rolünde saygı gösteren bir güneş kültüydü. II. Amenhotep (MÖ 1425-1400) bu kültü koruyarak Sfenks’i bir tapınakla onurlandırdı.
Sfenks’in piramitlerden sonra yapıldığına dair daha fazla kanıt, heykelin sol pençesindeki MS 166 tarihli bir yazıttan geliyor. Yazıt, o dönemde heykeli çevreleyen duvarların Romalılar tarafından bir restorasyon projesini içeriyor. Yazıt ilk olarak 1817’de Caviglia (1770-1845) tarafından Giza’daki kazılarında keşfedildi ve İngiliz bilgin ve Champollion’un ara sıra rakibi Thomas Young (1773-1829) tarafından Quarterly Review, Cilt’te tercüme edildi ve yayınlandı

Tüm Mısır piramitleri, Mısır mitolojisinde ölüler alemi ile ilişkilendirilen Nil Nehri'nin batı kıyısına inşa edilmiştir.
Soylu insanlar değerli eşyaları ve mücevherleri öbür dünyada kullanacaklarına inandıkları için eşyalarıyla birlikte gömülürlerdi.

Eski Mısırlı bir bilge, mühendis ve doktor olan Imhotep bilinen ilk piramit mimarıdır. Djoser Piramidi'nin sahibi olarak kabul edilir.
Keops Piramitleri, Orion takımyıldızı ile tam olarak hizalanmıştır ve bunun bir tesadüf olduğuna inanmak zordur çünkü Orion yıldızları, Eski Mısırlılar tarafından yeniden doğuş ve öbür dünya tanrısı Osiris ile ilişkilendirildi.

- Büyük Giza Sfenksi Bir aslan gövdesi ve bir insan kaf ile bir yaratığın muazzam taş heykel. Antik dünyadaki en büyük anıtsal heykel, uzun bir kireçtaşı 240 ayak (73 metre) uzunluğunda ve 66 ayak (20 metre) yüksekliğindeki tek bir sırttan oyulmuştur.
- Sfenks, Kahire kenti yakınlarındaki Nil Nehri'nin batı yakasında, Firavun Khafre piramidinin (Chephren olarak da bilinir) piramitinin güneyinde, sığ bir çöküntü içindedir.
Aslan gövdeli ve kadın başlı olarak tasvir edilen Sfenks, hem Mısır hem Yunan mitolojisinde önemli bir yere sahip.
Sfenks kelimesi “sıkmak, büzmek, (ağzını) kapatmak” anlamına gelen Yunanca “Sphingen” fiilinden türetilmiş. Yunan mitolojisinde Orthus’un kızı olan bir kadın olarak tasvir edilen Sfenks’in adının anlamı ile gerçek bir bağlantısı ise bulunmuyor.
Sfenks’in patilerinin arasında bir tapınak ve bir dikilitaş bulunmaktaydı.
Tapınakta, Güneş Tanrısı’nı öven yazıtlar yer alıyordu. Dikilitaşta ise Sfenks’i kumdan kurtarmakla ilgili konuştuğunu ve Mısır’ın kralı olacağına dair bir rüya gören 4. Thutmose’nin hikâyesi yazılıydı.
! = Mark Lehner tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, Sfenks’in inşası 100 işçiyle yaklaşık 3 yılda tamamlanmıştı.
18. yüzyıla ait eskizlerde Sfenks’in burnunun kayıp olduğu görülebiliyor. Tarihin derinliklerine indiğimizde, kutsal yazıların Sufi Müslüman lider olan Muhammed Sa’im Al Dahr’ı Sfenks’in yüzüne verilen zararın nedeni olarak gördüğünü görebiliyoruz. Hükümdarın putperestlik yapan bir mezhebi görünce öfkeden burnu parçaladığı düşünülüyor.
§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§
Sfenks'in Sırlarını Ortaya Çıkarmak
Onlarca yıl süren araştırmaların ardından, Amerikalı arkeolog Mark Lehner Mısır devinin gizemleri hakkında bazı cevaplar buldu
1971'de, Kuzey Dakota Üniversitesi'nde sıkılmış ikinci sınıf öğrencisi Lehner, kayıp uygarlıkları aramayı planlamıyordu, ama "anlamlı bir katılım arıyordu." Okulu bıraktı, otostopla gitmeye başladı ve Virginia Beach'e gitti; burada babasının kurduğu holistik tıp ve paranormal araştırma vakfının başkanı olan Cayce'nin oğlu Hugh Lynn'i aradı. Vakıf, Kahire'nin batı etekindeki Sfenks ve piramitlerin bulunduğu Giza platosunda grup turunu sponsor ettiğinde Lehner de onlara katıldı. "Sıcaktı, tozluydu ve pek görkemli değildi," diye hatırlıyor.
Yine de geri döndü ve lisans eğitimini Cayce vakfının desteğiyle Amerikan Kahire Üniversitesi'nde tamamladı. Kayıp bir kayıt salonu hakkında şüpheyle yaklaşırken bile, sitenin tuhaf geçmişi etkisini gösterdi. "Binlerce gerçek insanın mezarı, gerçek isimli gerçek insanların heykelleri vardı ve ! hiçbiri Cayce hikayelerinde yer almıyordu," diyor.
Lehner, Mısırlı bir kadınla evlendi ve sonraki yılları Mısır'ın her yerinde arkeolojik alanların haritalanması için taslak çizim becerilerini kullanarak geçirdi. 1977'de Stanford Araştırma Enstitüsü bilim insanlarına katıldı; son teknoloji uzaktan algılama ekipmanları kullanarak Sfenks'in altındaki temel kayayı analiz etti. Sadece sıradan kireçtaşı oluşumlarından beklenen çatlaklar ve çatlaklar buldular. Genç Mısırlı arkeolog Zahi Hawass ile yakın != çalışarak, Lehner ayrıca Sfenks'in kıçta bir geçidi keşfetti ve haritaladı; bu da heykel inşa edildikten sonra hazine avcılarının muhtemelen kazdığı sonucuna vardı.
Hiçbir insan çabası, büyük piramitlerden bir yürüyüş uzaklığında, kayalık platoda dinleniyor gibi görünen devasa kadim aslan kadar gizemle en çok ilişkilendirilmiştir. Lehner için neyse ki, bu sadece bir metafor değildi, Sfenks bir bilmece değildi. Kimin ve ne zaman diktiği, neyi temsil ettiği ve yakındaki firavun anıtlarıyla tam olarak nasıl ilişkilendirildiği konusunda kesin olarak çok az şey biliniyordu. Böylece Lehner yerleşti, beş yıl boyunca Sfenks'in devasa patilerinin arasında geçici bir ofiste çalıştı, Nescafé ve peynirli sandviçlerle geçinerek yapının her santimini inceledi. ! ! = "Gulliver'deki Lilliputlar gibi Sfenks'in her yerinde tırmandığımı ve taş taş haritaladığını" hatırlıyor. Sonuç, heykelin yıpranmış, yamalı yüzeyinin !!!! benzersiz detaylı bir resmiydi; bu yüzey M.Ö. 1.400'den bu yana en az beş büyük restorasyon çalışmasına tabi tutulmuştur. Bu araştırma ona Yale'de Mısırbilim alanında doktora derecesi kazandırdı.
Bugün dünyanın önde gelen Mısır uzmanları ve Sfenks otoritelerinden biri olarak tanınan Lehner, ilk ziyaretinden bu yana 37 yılın çoğunda Giza'da saha araştırmaları yürütmüştür. (Hawass, arkadaşı ve sık sık işbirlik yaptığı kişi, Mısır Yüksek Antikalar Konseyi'nin genel sekreteridir ve Sfenks, piramitler ve diğer devlet mülkiyetli alanlar ile eserlere erişimi kontrol eder.) Arkeolojik dedektifliğini, piramitleri, tapınakları, taş ocakları ve binlerce mezarı olan çevredeki iki mil karelik Giza platosuna uygulayarak, Lehner başkalarının tahmin ettiğini doğrulamaya yardımcı oldu—Giza kompleksinin bazı bölümleri, Sfenks dahil, güneşin gücünü kullanarak dünyevi ve ilahi düzeni sürdürmek için tasarlanmış devasa kutsal bir makine oluşturuyordu. Ve efsanevi Atlantis kütüphanesinden çok vazgeçmiş olsa da, erken gezintileri ışığında nihayet bir Kayıp Şehir keşfetmesi ilginç.
Sfenks, parça parça monte edilmemiş, işçiler Giza platosunda at nalı şeklinde bir taş ocağı kazırken ortaya çıkan tek bir kireçtaşı kütlesinden oyulmuştur. Yaklaşık 66 feet yüksekliğinde ve 240 feet uzunluğunda olan bu heykel, dünyanın en büyük ve en eski monolit heykellerinden biridir. Gördüğüm hiçbir fotoğraf ya da eskiz beni ölçeğe hazırlamadı. Yaratığın patilerinin arasında durmak alçaltıcı bir duyguydu, her biri benim boyumun iki katı ve şehir otobüsünden daha uzun. Bir farenin bir kedi tarafından köşeye sıkıştırıldığında nasıl hissettirdiğine aniden empati kazandım.
Kimse orijinal adını bilmiyor. Sfenks, antik Yunan mitolojisinde insan başlı aslandır; Bu terim muhtemelen heykelin yapılmasından yaklaşık 2.000 yıl sonra kullanılmaya başlamıştır. Giza'da yaklaşık 4.500 yıl öncesine tarihlenen hiyeroglif yazıtlı yüzlerce mezar vardır, ancak hiçbiri heykelden bahsetmez. "Mısırlılar tarih yazmadı," diyor Brown Üniversitesi'nden Mısırbilimci James Allen, "bu yüzden Sfenks'in yapımcılarının ne düşündüyüne dair sağlam bir kanıtımız yok.... Kesinlikle ilahi bir şey, muhtemelen bir kralın görüntüsü, ama bunun ötesinde kimse tahmin edebilir." Aynı şekilde, heykelin sembolizmi de belirsizdir; ancak döneme ait yazıtlar, yeraltı dünyasının girişinde oturan ve güneşin doğup battığı ufku koruyan çift aslan tanrısı Ruti'yi ifade eder.
Yüz, heykelin çoğundan daha iyi korunmuş olsa da, yüzyıllardır süren hava koşulları ve vandalizm nedeniyle yıpratılmıştır. 1402'de bir Arap tarihçi, bir Sufi fanatikinin "bazı dini hataları düzeltmek için" onu şekilsizleştirdiğini bildirdi. Yine de yüzün en parlak döneminde nasıl göründüğüne dair ipuçları var. 19. yüzyılın başlarında yapılan arkeolojik kazılarda, başlığından oyulmuş taş sakalının ve kraliyet kobra ambleminin parçaları bulundu. Yüzte kırmızı pigment kalıntıları hâlâ görülmektedir; bu da araştırmacıların bir noktada Sfenks'in tüm yüzünün kırmızıya boyandığı sonucuna varmasına yol açmıştır. Başka yerlerdeki mavi ve sarı boya izleri, Lehner'e Sphinx'in bir zamanlar gösterişli çizgi roman renkleriyle süslendiğini ima ediyor.
Binlerce yıl boyunca kum, devi omuzlarına kadar gömdü ve Sahra'nın doğu kenarında devasa bir bedensiz baş oluşturdu. Sonra, 1817'de, Cenovalı bir maceracı Kaptan Giovanni Battista Caviglia, Sfenks'i çıkarmak için ilk modern girişimde 160 adamla liderlik etti. Kumu durduramıyorlardı, çünkü kum kazma çukurlarına neredeyse kazabilecekleri kadar hızlı dökülüyordu. Mısırlı arkeolog Selim Hassan, 1930'ların sonlarında heykeli kumdan nihayet kurtardı."Böylece Sfenks, anlaşılmaz bir unutulmuşluğun gölgelerinden manzaraya çıktı," diye ilan etti New York Times.
Sfenks'i kimin inşa ettiği sorusu uzun zamandır Mısır bilimcileri ve arkeologları rahatsız ediyor. Lehner, Hawass ve diğerleri, Mısır'ı yaklaşık M.Ö. 2.600 civarında başlayan ve yaklaşık 500 yıl süren Eski Krallık döneminde Mısır'ı yöneten Firavun Khafre olduğu konusunda hemfikirdirler; bu dönem yaklaşık M.Ö. 2.600'de başlamış ve ardından iç savaş ile kıtlığa yol açmıştır. Hiyeroglif metinlerinden, Khafre'nin babası Khufu'nun, daha sonra inşa edileceği Sfenks'in yaklaşık çeyrek mil uzaklığında 481 feet yüksekliğindeki Büyük Piramidi inşa ettiği bilinmektedir. Khafre, zorlu bir hareketin ardından, babasının piramidini on feet kısa, Sfenks'in dörtte mil gerisinde inşa etti. Khafre'yi Sfenks ile ilişkilendiren bazı kanıtlar Lehner'in araştırmalarından geliyor, ancak fikir 1853'e kadar uzanıyor.
İşte o zaman, Fransız arkeolog Auguste Mariette, daha sonra Valley Temple olarak adlandırılacak olan Sfenks'in yanında keşfettiği ve daha sonra Valley Temple olarak adlandırılacak bir binanın harabeleri arasında, siyah volkanik kayadan şaşırtıcı gerçekçilikle oyulmuş Khafre'nin gerçek boyutunda bir heykelini ortaya çıkardı. Üstelik Mariette, Valley Temple'ı Khafre'nin piramidinin yanındaki bir cenaze tapınağına bağlayan taş bir geçidin kalıntılarını buldu—asfaltlı, geçit yolu gibi. Sonra, 1925'te, Fransız arkeolog ve mühendis Emile Baraize, Sfenks'in hemen önündeki kumu araştırdı ve Mariette'in daha önce bulduğu harabelere çok benzeyen bir başka Eski Krallık binası keşfetti—şimdi Sfenks Tapınağı olarak adlandırılıyordu—zemin planı oldukça benzerdi.
Tek bir usta yapı planının Sfenks'i Khafre'nin piramidi ve tapınaklarına bağladığına dair ipuçlarına rağmen, bazı uzmanlar heykeli Khufu veya diğer firavunların inşa ettiğini spekülasyonlara devam etti. Sonra, 1980'de Lehner, genç bir Alman jeolog Tom Aigner'ı işe aldı; Tom Aigner, Sfenks'in Khafre'nin daha büyük bina kompleksinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermek için yeni bir yol önerdi. Kireçtaşı, çamur, mercan ve plankton benzeri canlıların kabuklarının on milyonlarca yıl boyunca sıkışmasının bir sonucudur. Sfenks Tapınağı ve Sfenks'in kendisinden alınan örneklere bakarak, Aigner ve Lehner kireçtaşını oluşturan farklı fosilleri envantere ettiler. Fosil parmak izleri, tapınağın duvarını inşa etmek için kullanılan blokların Sfenks'i çevreleyen hendekten gelmiş olması gerektiğini göstermiştir. Görünüşe göre, işçiler, muhtemelen ip ve ahşap kızaklar kullanarak, taş taşı oyulurken tapınağı inşa etmek için taş taşlarını taşlarından götürmüşlerdir.
Khafre'nin piramidinin, tapınakların ve Sfenks'in inşasını ayarladığı giderek daha olası görünüyor. "Çoğu akademisyen, benim gibi," diye yazdı Hawass, 2006 tarihli kitabı Fare'nin Khafre'yi temsil ettiğine ve onun piramit kompleksinin ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyor."
Peki Sfenks'i yaratma sürecini kim yürüttü? 1990 yılında, Amerikalı bir turist, Sfenks'in yarım mil güneyinde çölde binerken, atı alçak bir kerpiç duvara takılıp düştü. Hawass araştırdı ve bir Eski Krallık mezarlığını keşfetti. Yaklaşık 600 kişi burada gömüldü; gözetmenlere ait mezarlar—isimlerini ve unvanlarını yazan yazıtlarla tanımlanmıştı—sıradan işçilerin daha mütevazı mezarlarıyla çevriliydi.
Mezarlık yakınlarında, dokuz yıl sonra Lehner Kayıp Şehri'ni keşfetti. O ve Hawass, 1980'lerin ortalarından beri o alanda binalar olduğunu biliyorlardı. Ancak bölgeyi kazıp haritalayana kadar, buranın on futbol sahasından daha büyük ve Khafre'nin saltanatından kalma bir yerleşim olduğunu fark etmediler. Kalbinde, sekiz uzun kerpiç kışladan oluşan dört küme vardı. Her yapı, sıradan bir evin unsurlarına sahipti—sütunlu bir veranda, yatak platformları ve mutfak—ve yaklaşık yan yana uyuyan yaklaşık 50 kişiyi barındıracak şekilde genişletilmişti. Lehner'in aýtmagyna göre, kışla, yatak alanları iki katlı olsaydı 1.600 ila 2.000 işçi veya daha fazla işçi barındırabilirdi. İşçilerin diyeti onların köle olmadıklarını gösteriyor. Lehner'in ekibi, çoğunlukla 2 yaş altı erkek sığırların kalıntıları buldu—yani birinci sınıf sığır eti. Lehner, sıradan Mısırlıların bir tür ulusal hizmet veya üstlerine feodal yükümlülük altında iş ekibine girip çıkmış olabileceğini düşünüyor.
Geçtiğimiz sonbaharda, "Nova" belgesel yapımcılarının isteğiyle Lehner ve Massachusetts Sanat Fakültesi'nde heykel profesörü Rick Brown, Giza platosunda bulunan ve mezar resimlerinde tasvir edilen antik aletlerin replikalarını kullanarak bir kireçtaşı bloğundan eksik burnunun küçültülmüş bir versiyonunu oyarak Sfenks'in inşası hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalıştılar. Kırk beş yüzyıl önce, Mısırlılar demir veya bronz aletlerden yoksundu. Detaylı bitmiş işler için ağırlıklı olarak taş çekiçler ve bakır keskiler kullanıyorlardı.
Boston yakınlarındaki Brown'ın stüdyosunun bahçesinde Brown, sanat öğrencilerinin yardımıyla bakır keskilerin sadece birkaç darbeden sonra kör hale geldiğini fark etti ve ardından kömür fırınından yaptığı bir demirhanede yeniden bileme zorunda kaldı. Lehner ve Brown, bir işçinin bir haftada bir fit taş oyabileceğini tahmin ediyor. Bu hızla, sfenks'i tamamlamak için 100 kişinin üç yıl süreceğini söylüyorlar.
Khafre'nin Sfenks'in kendisi veya krallığı için tam olarak ne yapmasını istediği tartışma konusudur, ancak Lehner'in de bu konuda teorileri vardır; kısmen Sfenks Tapınağı'ndaki çalışmalarına dayanır. Tapınak duvarlarının kalıntıları bugün Sfenks'in önünde görülmektedir. 24 sütunla çevrili bir avlu çevresindedirler. Tapınak planı doğu-batı ekseninde düzenlenmiştir ve her biri dolap büyüklüğünde iki küçük niş veya kutsal alanla açıkça işaretlenmiştir. 1960'ların sonlarında tapınağı inceleyen İsviçreli arkeolog Herbert Ricke, eksenin güneşin hareketlerini simgelediği sonucuna vardı; Doğu-batı çizgisi, güneşin doğup battığı yere işaret eder; ekinokslarda, yaz ortası ile kış ortası arasında ortada. Ricke ayrıca her sütunun güneşin günlük döngüsünde bir saati temsil ettiğini savundu.
Lehner belki de daha da dikkat çekici bir şey fark etti. Mart veya Eylül ekinokslarında gün batımında doğu nişinde durursanız, dramatik bir astronomik olay görürsünüz: güneş Sfenks'in omzuna batıyor ve onun ötesinde, ufuktaki Khafre Piramidi'nin güney tarafına doğru batıyor gibi görünüyor. "Tam aynı anda," diyor Lehner, "Sfenks'in gölgesi ve piramidin gölgesi, her ikisi de kralın sembolleri, birleşmiş silüetler haline gelir. Görünüşe göre Sfenks, tapınağın avlusunda güneş tanrısına sunumlar sunan firavunun simgeliyordu." Hawass da aynı fikirde olup, Sfenks'in Khafre'yi Mısırlıların saygı duyulan kraliyet şahin tanrısı Horus olarak temsil ettiğini, "iki patisiyle babası Khufu'ya, güneş tanrısı Ra'ya sunular verdiğini, o tapınakta yükselip batarken olduğunu söylüyor."
Aynı derecede ilginç olan ise, Lehner'in yaz gündönümü sırasında Sfenks'in yakınında durduğunuzda, güneşin Khafre ve Khufu piramitlerinin silüetlerinin ortasında batıyormuş gibi göründüğünü keşfetti. Sahne, "ufuk" olarak çevrilebilecek hiyeroglif akhet'i andırıyor ama aynı zamanda yaşam ve yeniden doğuş döngüsünü de simgeliyor. "Tesadüf olsa bile, Mısırlıların bu ideogramı görmemesi zor," diye yazdı Lehner, Doğu Araştırmaları Arşivi'nde. "Bir şekilde kasıtlı olsa da, büyük ve belki de en görkemli ölçekte mimari illüzyonizmin bir örneği olarak kabul edilir."
Lehner ve Hawass haklıysa, Khafre'nin mimarları piramidi, Sfenks ve tapınağı birbirine bağlamak için güneş olayları düzenlediler. Lehner, bu kompleksi topluca güneş ve diğer tanrıların gücünü kullanarak firavunun ruhunu diriltmek için kullanmayı amaçlayan kozmik bir motor olarak tanımlar. Bu dönüşüm, sadece ölen hükümdarın sonsuz yaşamını garanti etmekle kalmadı, aynı zamanda mevsimlerin geçişi, Nil Nehri'nin yıllık taşkınları ve insanların günlük yaşamı dahil evrensel doğal düzeni de sürdürdü. Bu kutsal ölüm ve diriliş döngüsünde, Sfenks birçok şeyi temsil etmiş olabilir: ölü kral Khafre'nin bir görüntüsü olarak, yaşayan hükümdarın vücut bulmuş güneş tanrısı ve yeraltı dünyasının ve Giza mezarlarının koruyucusu olarak.
Ama görünüşe göre Khafre'nin vizyonu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Sfenks'in tamamlanmadığına dair işaretler var. 1978'de, heykelin ocağının bir köşesinde, Hawass ve Lehner, işçiler onları Sfenks Tapınağı'nı inşa etmek için sürüklerken terk edilmiş üç taş bloğu buldular. Sfenks'i çevreleyen hendekin kuzey kenarında, yalnızca kısmen taş ocağı bulunan temel kaya parçaları bulunur. Burada arkeologlar ayrıca bir işçinin öğle yemeği ve alet setinin kalıntılarını da buldular—bir bira veya su kavanozu parçaları ve taş çekiçler. Görünüşe göre işçiler işten ayrılmış.
Devasa tapınak ve Sfenks kompleksi, firavunun diriliş makinesi olabilirdi, ancak Lehner'in demeyi sevdiği gibi, "kimse anahtarı çevirip açmadı." Eski Krallık nihayet M.Ö. 2.130 civarında parçalandığında, çöl kumları Sfenks'i geri kazanmaya başlamıştı. Sonraki yedi yüzyıl boyunca göz ardı edilecekti, genç bir kraliyetle konuştuğunda.
Sfenks'in patileri arasındaki pembe granit levhaya kazınmış efsaneye göre, Mısır prensi Thutmose çölde avlanmaya gitmiş, yorulmuş ve Sfenks'in gölgesinde yatmıştır. Bir rüyada, kendisine Horemakhet—ya da Heykelin bilinen en eski Mısır adı olan Ufuktaki Horus—adını veren heykel ona hitap etti. Harap olmuş bedeninden ve yaklaşan kumdan şikayet ediyordu. Horemakhet daha sonra Thutmose'ye yardım karşılığında tahtı teklif etti.
! Prensin gerçekten bu rüyayı görüp görmediği bilinmiyor. Ancak Firavun Thutmose IV olduğunda, Yeni Krallık'a (M.Ö. 1550-1070) bir Sfenks tapan tarikatın getirilmesine yardımcı oldu. Mısır genelinde sfenksler, genellikle kraliyet ve güneşin kutsal gücünün güçlü bir sembolü olarak tasvir edilen heykeller, rölyefler ve resimlerde her yerde görüldü.
Lehner'in Sfenks'in çöken yüzeyine kiremit gibi yerleştirilmiş taş levhaların çok katmanlarını analiz etmesine dayanarak, en eski levhaların Thutmose'un zamanına kadar 3.400 yıl öncesine dayanabileceğine inanıyor. Horemakhet efsanesine uygun olarak, Thutmose Sfenks'i restore etme ilk girişimini yönetmiş olabilir.
Lehner, genellikle yılda yaklaşık altı ay Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğunda, Boston'daki bir ofisten çalışır; bu kuruluş, Lehner'in yönettiği ve Kayıp Şehir'i kazan ve genç Mısır bilimcilerini eğiten kar amacı gütmeyen kuruluş Ancient Egypt Research Associates'in merkezidir. Geçen sonbaharda ofisinde onunla yaptığı bir toplantıda, sayısız Sfenks haritasından birini masanın üzerine açtı. Heykelin içine eski bir tünelin girdiği bir bölümü işaret ederek, Sfenks'in inşa edilmesinden sonraki ilk birkaç yüzyılda hava koşullarının ona zarar verdiğini söyledi. Gözenekli kaya nemi emer ve kireçtaşını bozdurur. Lehner için bu bir başka bilmecenin bir sesiydi—Giza'nın kemiksiz kuru görünen çölündeki bu kadar nemin kaynağı neydi?
! Sahra her zaman kum tepelerinden oluşan bir vahşi doğa olmamıştır. Alman iklimbilimciler Rudolph Kuper ve Stefan Kröpelin, arkeolojik alanların radyokarbon tarihlerini analiz ederek, bölgenin hakim iklim düzeninin yaklaşık M.Ö. 8.500 civarında değiştiğini, tropikleri kaplayan muson yağmurlarının kuzeye doğru hareket ettiğini tespit ettiler. Çöl kumları, yemyeşil vadilerle süslenmiş dalgalı çayırlar açtı ve bu da insanları M.Ö. 7.000'de bölgeye yerleşmeye teşvik etti. Kuper ve Kröpelin, bu yeşil Sahra'nın M.Ö. 3.500 ile M.Ö. 1.500 yılları arasında, muson kuşağının tropiklere geri dönmesi ve çölün yeniden ortaya çıkmasıyla sona erdiğini söylüyor. Bu tarih aralığı, mevcut teorilerin önerdiğinden 500 yıl daha geçti.
Kröpelin liderliğindeki daha ileri çalışmalar, çöl iklimine dönüşün yüzyıllar süren yavaş bir süreç olduğunu ortaya koydu. Bu geçiş dönemi, giderek azalan yağışlar ve uzun süreli kuraklıklarla karakterize edildi. Bu teoriye destek, Cambridge Üniversitesi'nden jeolog Judith Bunbury tarafından yapılan yakın tarihli araştırmalarda bulunabiliyor. Nil Vadisi'ndeki tortu örneklerini inceledikten sonra, Giza bölgesindeki iklim değişikliğinin Eski Krallık'ın erken dönemlerinde başladığını ve çöl kumlarının dönemin sonlarında güçle gelmesinin başladığını sonucuna vardı.
! Bu çalışma, Lehner'in bazı bulgularını açıklamaya yardımcı oluyor. Kayıp Şehir'deki araştırmaları, alanın dramatik şekilde aşındığını—bazı yapıların inşasından üç ila dört yüzyıl sonra ayak bileği hizasına indirildiğini ortaya koydu. "Yani bir farkındalık yaşadım," diyor, "Aman Tanrım, bu testere sahamızı yıprattı muhtemelen Sfenks'i de aşındıran şey." Sfenks'teki erozyon desenlerine bakışında, aralıklı yaş dönemler kireçtaşındaki tuz birikintilerini çözmüş, bu birikintiler yüzeyde yeniden kristalleşmiş, daha yumuşak taşların parçalanmasına ve sert katmanların çöl rüzgarlarıyla savrulup gidecek büyük taneler oluşturmasına neden olmuştur. Lehner'in aýtmagyna göre Sphinx, iklim değişikliğinin bu geçiş döneminde sürekli "aşındırmaya" maruz kaldı.
"Bu gelişmekte olan bir teori," diyor Lehner. "Eğer haklıysam, bu olay farklı iklim devletleri arasında bir tür 'dönüm noktası' olabilir—Khufu ve Khafre döneminin daha ıslak koşullarından, Eski Krallık'ın son yüzyıllarındaki çok daha kuru bir ortama kadar."
İma olarak, mühendislik ve mimari destansı başarılar olan Sfenks ve piramitler, daha güvenilir yağışların olduğu özel bir zamanın sonunda inşa edildi; o zaman firavunlar destansı ölçekte işçi güçlerini toplayabiliyordu. Ama sonra, yüzyıllar boyunca manzara kurudu ve hasat daha da tehlikeli hale geldi. Firavun'un merkezi otoritesi yavaş yavaş zayıfladı ve eyalet yetkililerinin kendilerini kanıtlamasına olanak tanıdı—bu da iç savaş dönemine dönüştü.
Bugün Sfenks hâlâ aşınıyor. Üç yıl önce, Mısır yetkilileri, yakındaki bir kanala atılan kanalizasyonun yerel su tablasında yükselmeye neden olduğunu öğrendi. Nem Sfenks'in gövdesine çekildi ve heykelden büyük kireçtaşı parçaları soyulmaya başladı.
Hawass, işçilerin Sfenks çevresindeki temel kayalarda test delikleri açmasını sağladı. Su seviyesinin heykelin sadece 15 feet altında olduğunu buldular. Yeraltı suyunu yönlendirmek için yakınlara pompalar kurulmuştur. Şimdilik her şey yolunda. "Sfenks'i kurtardığımızı kimseye söyleme," diyor. "Sfenks dünyanın en yaşlı hastasıdır. Hepimiz hayatımızı sürekli Sfenks'e bakmaya adamalıyız."
Evan Hadingham, PBS dizisi "Nova"nın kıdemli bilim editörüdür. "Sfenksin Bilmeceleri" 19 Ocak'ta yayınlandı.
KREC TASINDAN OYULMUS SFENKS HEYKELIN YÜZÜNDEKI (SAG KULAK SAC DIBI VE KULAK YANI) BIR ZAMANLAR KIRMIZIYA BOYANDIGINI GÖSTERIYOR! MARK BUSSEL
SFENKS FRAVUN KHAFRE MÖ 2520-2494 ARASINDA HÜKÜM SÜRMÜS: TARAFINAN INSA EDILMIS KANITLAR 1853 YILINA DAYANIR.
www.smithsonianmag.com/history/uncovering-secrets-of-the-sphinx-5053442/
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O