10 Mart 2024 Pazar

MU KITASI 19.yüzyil (Platon’un Atlantis’i)

Miken uygarlığı, Platon zamanında bilinmiyordu.

Platon’un Atlantis’i

Atlantis’in hazin ve politik bir ders vermeyi amaçladığı anlaşılan öyküsü büyük düşünür Platon’un (MÖ 427–347) MÖ 359 yılında Sicilya’dan Atina’ya döndükten sonra MÖ 351’de 81 yaşında ölene dek geçen süre içerisinde yazdığı Kritias (Κριτιας) ve Timaeus (Τιμαιος) adlı diyaloglarında (Kritias 113C–121C ve Timaeus 23D–25D) bazılarının gerçek olmadığı sanılan karakterler arasındaki tartışmalarda geçmektedir. İlk kitapta Platon’un akrabası Kritias hikâyeyi büyükbabası Dropides’ten duyduğunu onun da babası Solon’dan (MÖ 638-559) öğrendiğini kaydetmektedir. Platon’a göre Solon öyküyü MÖ 590 tarihinde gerçekleştirdiği Mısır seyahati sırasında Sais kentindeki tapınaklardan birinde bir rahipten dinlemiştir. Rahibe göre Atlantis (Ἀτλαντὶς νῆσος ‘Atlas’ın Adası’) Atlantik’te Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu ayıran Cebelitarık Boğazı yani Herkül Sütunlarının (Ηράκλειες Στήλες) önünde yer alan yüksek bir medeniyet ve deniz gücüne sahip, Libya ve Asya’nın toplamından büyük bir adaydı. Soyları deniz tanrısı Poseidon’a dayanan Atlantisliler Avrupa ve Afrika kıyılarında da ticari ve askeri hâkimiyet kurmayı başarmış hatta Atina’yı dahi işgale kalkışmış bir deniz gücü olup, 9 bin yıl önce bir gün ve gece içerisinde yok olmuştu. Kritias tanrıça Athena’nın yeryüzünün yaratılışından sonra askeri oligarşi ile yönetilen Atina kentini nasıl kurduğunu anlatırken Platon’un ‘Devlet’ kitabındaki tezlere uygun göndermeler yapmış, Athena’nın Atina’sı ile Poseidon’un Atlantis’ini kıyaslamıştır. Platon, bir yeryüzü cenneti olarak tasvir ettiği Atlantis hakkında detaylı bilgi vermiştir: Kıyı şeridinin ardından uzanan bereketli ovalar, birbirinden iç içe geçmiş dairesel kanallarla #Kitap ayrılmakta tüm bu kanalları birbirine bağlayan dik bir kanal ise 700 km uzunluğundaki adanın ortasındaki başkente dek uzanmaktaydı. Başta orikalk (ορειχαλχος ‘dağ bakırı’) olmak üzere değerli metaller ve fildişi ile süslü olağanüstü yapıların bulunduğu başkentte yaşayan ilk kral Atlas’ın soyu yozlaşınca, Zeus bu halkı cezalandırmaya karar vermiş, diğer tanrılara kararını açıkladığı sırada diyalog sona ermiştir. Bundan sonraki süreci yani adanın yıkımı ve halkının kaderini anlatması beklenen #3.kitap ise ya hiç yazılmamış ya da günümüze ulaşmamıştır. Platon, güçlü bir ordu ile donanması, doğal besin ve maden kaynakları ile çevre ülkelerle ticaret yapan bir refah toplumu olduğu anlaşılan üstün Bronz Çağ medeniyeti Atlantis’in yaratılışı hakkında da bilgi vermiştir: Olympos tanrıları dünyayı şekillendirirken deniz tanrısı Poseidon adayı kendine ayırmış, en büyüğü Atlas olan oğulları babalarının topraklarında onun kurallarına göre yaşamışlardır. Zamanla ahlaken çürüyen Atlantis toplumu artan refah ve gücünü kötüye kullanınca tanrılar tarafından denizin dibine batırılarak cezalandırılmışlardır.

                                         

Diğer Yazarlar


Antik Çağ boyunca Atlantis tarihsel bir gerçek olarak düşünülmekten çok edebi bir kurgu olarak kabul görülmüşse de Platon’dan önce kayıp bir kıtadan bahseden bir başka yazarın olmayışı onun Atlantis söylencesini orijinal kılmaktadır. Strabon (Geographica II, 102; II.3.6-7; XIII, 598), Plutarch’ın (Solon 32. 1-2) ve MS 2. Yüzyılda Tertullian (de Pallio II.3) tarafından gerçekmişçesine anılan Atlantis’in halkının 
Galya (Kelt) halkının atası olabileceği tarafından ileri sürmüş, Posidonius (MÖ 135-51) ve Ammianus Marcellinus (MS 330-400) efsanenin gerçekliğini vurgulamışlardır. Ayrıca 700 yıl kadar sonra Platon’un Timaeus diyaloğunu 5. Yüzyılda yorumlayan Proclus Lycaeus (76.1-10) Mısır sütunlarında Atlantis’ten bahsedildiğine dair başka tanıklıkları kaydetmişse de günümüze ulaşan hiyerogliflerin çözümlenmesi sırasında bu tür bir kayda ulaşılamaması bulunamaması bu desteğe şaibe düşürmektedir. Ayrıca Atina’da en azından – Platon’un doğumundan çok önce- MÖ 566 yılı ile MS 3. Yüzyıl  arasında tanrıça Athena onuruna  -kent halkını Poseidon’un soyundan (Atlantisliler ?) korumasına şükran olarak- düzenlenen Panathenaia festivalinin Atlantis’in varlığının folklorik izlerinden birisi olarak yaşatıldığı da ileri sürülmüştür. Amerika’nın keşfinden sonra başta 1553’de Gomara ve 1561’de Guillaume de Postel gibi pek çok kişi Atlantis’in Amerika kıtası olduğunu 16. Yüzyılda Avustralya’nın keşfinden Terra Australis olduğunu dile getirmiştir. 1626’da Francis Bacon hayalî bir toplumu ele aldığı “Yeni Atlantis” adlı romanı dikkat çekici olmakla birlikte kayıp kıtanın adını anmaktan başka bilgi vermemiştir.
1644’de Athanasius Kircher bilinen ilk Atlantis haritasını çizmiş olup onu Atlantik okyanusunun ortasında büyük bir kıta olarak konumlandırmıştır. 1870’de basılan Jules Verne’in “Denizler Altında 20 bin fersah” adlı romanında Kaptan Nemo’nun deniz yatağındaki kayıp kenti ziyareti çok sayıda yazar ve bilim adamının hayal gücünü kamçılayarak ilham vermiş olmalıdır. 2 yıl sonra Oera Linda adlı MÖ 2194-MS 803 tarihleri arasında geçen olayları anlatan Frizya dilinde yazılmış bir el yazması muhtemelen insanları işletmek ve muziplik amacıyla ortaya çıkmıştır. Bu kitapta Giritli yasa yapıcı Minos, Minno adlı Frizyalı bir deniz kralı olduğu, Atina devletini kuran Frizyalı bir prensesin kurduğu ve kadim vatan Atland hakkında bazı bilgiler yer almaktaydı. Bu ipe sapa gelmez #Kitap bir dönem Naziler sonrasında esoterik öğretiler tarafından ciddiye alınmış hatta Robert Scrutton’un 1977’de yayımlanan “Diğer Atlantis” ve 1979’da yayımlanan “Kayıp Atland’ın Sırları” çalışmalarının ilham kaynağı olmuştur.

Atlantis efsanesini tozlu raflardan indirip, zihnimize yeniden kazımakla kalmayıp aynı zaman da bugüne dek gündem de tutup, hararetli tartışmaların fitilini ateşleyen Amerikalı politikacı Ignatius Donnelly (1831-1901) 1882’de basılan “Atlantis: Tufan öncesi Dünya” (Atlantis: The Antediluvian World) adlı çalışmasıdır. Donnelly, Atlantislileri kendilerinden sonraki tüm medeniyetlerin özellikle gelişimini etkilemiş ileri teknoloji ve bilgelik sahibi süper bir uygarlık olarak tasvir etmiş, eski Mısır ve Kolomb öncesi Amerikan uygarlıkları arasındaki benzerliklerin (piramitler, güneş tapınımı, mumyalama, 363 günlük takvimlerini, Maya petroglifi-Mısır hiyeroglifi, tufan hikâyeleri gibi) ortak bir kültüre dayanması gerektiğini, tufan öncesinde iki kıta arasında yer alan Atlantis’in batışının ardından Mısır ve Amerikan uygarlıklarının yollarına ayrı ayrı devam ettiğini iddia etmiştir. Donnelly tezini hazırlarken zamanının bilimsel disiplinlerinden de fazlasıyla yararlanmış olup, sözgelimi yılan balıklarının yumurtlamak için Atlantik okyanusunu geçerek Avrupa’dan Sargasso Denizi’ne gitmesi Atlantis nehirlerinde edindikleri alışkanlığın devamı olması, Basklar ve Kanarya Adaları’nın yok edilen orijinal halkının, Venezüella civarında rastlanan yeşil gözlü ve nispeten beyaz tenli yerlilerin Atlantislilerin soyundan geldiği, İnkaların sakallı ve beyaz tenli (?) yaratıcı tanrısı Virakoça’nın Atlantis’ten ödünçlendiği, Maya ve Akdeniz dillerinin benzerliği gibi bugün bile bazıları taraftar bulan karmaşık teoriler yığını büyük ölçüde çürütülmüş olmasına karşın, çabucak kandırılabilen bir kamuoyunun hayal gücünü ateşlemiş, bir yandan Atlantoloji’nin temellerini atarken diğer yandan kalabalık bir hayran kitlesi oluşturmayı da başarmıştır.  Tolteklerin Quetzalcoatl, Mayaların Kukulkan adını verdiği Virakoça’nın adı yerel Quechua dilinde “denizin şişmanı”, “büyük deniz” anlamlarına gelmektedir. 1553’de konkistador Pedro Cieza de León’un ardından diğer İspanyol yazarların heykellerine bakarak beyaz tenli ve sakallı olarak rapor ettiği Virakoçça’nın bu özelliklere sahip olduğuna dair Amerikan efsanesinde hiçbir iz bulunmadığı tersine Quetzalcoatl’in hep siyah veya siyah-sarı yüzlü tasvir edildiği beyaz tanrı efsanesinin bir İspanyol yalanı veya aldanması olduğu ortaya çıkmıştır.

Ayrıca Maya ve Akdeniz dilleri arasındaki benzerlik iddiası günümüzde tamamen çürütülmüştür. Donnelly, Maya hiyeroflifiyle yazılmış Troano (Madrit) Codex’i çevirmeye çalışırken –ki hiyeroglifleri doğru anlamadığı anlaşılmıştır- Mu adlı bir ülkenin yok olduğunu okumuş ve bu veriyi Atlantis ile birlikte değerlendirmeye de çalışmıştır. Maya hiyeroglifleriyle Çin, Japon ve Otomi dilleri arasında bazı bağlar olduğunu da iddia etmişse de bu iddiası da kesin olarak çürütülmüştür. Sonuçta Donnelly’nin Atlantis dâhil tüm kuramları bilimsel açıdan zayıf ve hiçbir akademisyence ciddiye alınmamış ancak psişik ve hayalperestleri etkileyebilmiştir.

Ekim 1912’de Troya’yı gün ışığına çıkaran Heinrich Schliemann’in torunu olduğunu iddia eden Paul Schliemann adlı –muzip ya da şöhret peşinde- birisinin The New York American gazetesinde “Tüm medeniyelerin kaynağı Atlantis’i nasıl buldum?” (How I Discovered Atlantis, the Source of All Civilization?) başlıklı bir makalesi yayınlanmıştır. Schliemann, makalede kendisine dedesinden bazı gizli dökümanlar, üzerinde “Atlantis kralı Kronos’tan” yazısı bulunan baykuş bağlı bir vazo, platin-gümüş alaşımlı Atlantis sikkeleri ile üzerinde Fenike dilinde “Şeffaf Duvarlar Tapınağında bulunmuş” yazılı bir metal plakanın miras kaldığını iddia etmiştir. Uluslararası sansasyon ve heyecan yaratan Schliemann Atlantis konulu yeni kanıtlar bulmak için dünya çapında bir seyahate çıkmış, son olarak Platun’un hikayesini destekleyen Maya ve Khalde belgeleri bulduğunu da iddia ettikten sonra ortadan kaybolmuştur.Teozofi ve Teozofi Topluluğu’nun kurucusu ve New Age akımının anası olarak kabul bilinen Viktorya döneminin ilginç karakterlerinden medyum – psişik Helena Petrovna (Madame) Blavatsky (1831-1891) Atlantis efsanesini doğaüstü ve ruhani bir atmosferde yeniden ele almakla kalmamış, Atlantislilerin maddi ve ruhani bilimlerin beşiğinde yaşadıklarını, insanoğluna öğrettikleriyle uygarlığın ve evrimin gelişiminde büyük pay sahibi olduklarını iddia ederek konuyu başka bir platforma taşımıştır.
Atlantis, the Lost Continent (Atlantis, Kayıp Kıta) filmin afişi.

Bu dönemden itibaren Atlantis, ufoloji, astroloji, büyü ve mistizmin bir parçası olarak ele alınıp, bir çeşit Cennet bahçesi olarak tasvir edilmeye başlanmıştır.

Amerikalı yarı-peygamber ve hipnotik tedavi konusunda iddialı bir şifacı olan Edgar Cayce’in (1877–1945) hipnoz seansları sırasında gördüğü vahiyleri açıklamasının ardından gerçekleştirilen Atlantis konulu çalışmalar daha çok bilim-kurgunun alanına girerek popüler kültürün parçası haline gelmiştir. Açıklamalarından Platon’un diyaloglarını bile okumadığı sanılan Cayce, Atlantislilerin bilim ve teknoloji konusunda bugünkü insan uygarlığından bile ileride, nükleer enerji ve uçuşun sırlarını çözmüş üstün bir uygarlık olduğunu ve MÖ 28-10 bin yılları arasında 3 ayrı nükleer patlama sonucu yok olduklarını iddia etmiştir. Cayce’in teorilerinin bilimsel açıdan ciddiye alınır yanı olmamakla birlikte ‘elindeki gücü kötüye kullandığı için yok olan uygarlık’ tezi zamanın büyük güçlerine (ABD, Almanya, SSCB) uyarı olması dâhilinde sembolik bir uyarı olarak da düşünülmelidir.

Anthony Hall, Joyce Taylor, John Dall, Bill Smith, Edward Platt ve Frank DeKova’nın oynadığı George Pal tarafından yönetilen 1961 yapımı MGM Stüdyolarının Atlantis, the Lost Continent (Atlantis, Kayıp Kıta) filmin afişi.

1920-30’lu yıllar boyunca Avrupa’da yükselen ırkçı ideolojilere paralele olarak insanlık tarihi alternatif bir vizyonla ele alınmış, Atlantis miti ise Nordik Aryenlerin kayıp anavatanı Atland olarak Faşist ütopyaların merkezine oturtulmuştur. Yukarıda bahsi geçen sahte yazma ‘Oera Linda’ #Kitap 1922’de Hollandalı filolog Herman Wirth tarafından yeniden yayınlandıktan sonra 1933’de “Die Ura Linda Chronik” adıyla Almanca’ya çevrilmiş ve önce Nordik İncil, 4 Mayıs 1934’de Berlin Üniversitesi’nde düzenlenen bir panelden sonra Nazi ideoloji ve okültizmi ile uyumlu bulunduktan sonra ise ‘Himmler’in İncili’ adıyla ünlenmiştir.

MÖ 1520’de Kalliste (Thera veya Santorini) adasındaki depremin yıkımına şahit olan yerler (Marketou, 1990)

Mevki teorileri

Günümüzde Atlantik Okyanusu’nda yapılan oşinografik etütlerde batık bir kıtanın izine rastlanmadığı gibi okyanusu kuzey-güney yönünde ikiye ayıran 12.500 mil uzunluğundaki Orta Atlantik dağ kuşağının batık Atlantis kıtasının bir parçasını içermeleri durumunda batıyor olmaları gerekirken tersine Azor adaları ile birlikte su yüzüne yükselemeye devam ettikleri anlaşılmıştır. Bu keşif Atlantik’te kayıp bir kıta bulmayı umanların şevkini kırarken öykünün Mısırlı rahiplerden Platon’a aktarımı sırasında yanlış anlama ve çeviriler yapılabileceğine yorularak öykü yeniden analiz edilmiştir. 

Eski Mısırlılar her ne kadar papirüsten inşa ettikleri basit teknelerle denize açılmış olsalar da denizci bir ulus olmadıkları gibi, navigasyon ve coğrafya bilgileri Giritli ve Fenikelilerden öğrendikleriyle sınırlıydı. 1913 yılında İrlandalı bilim insanı K. T. Frost ardından 1917’de S. Balch Mısırlıların coğrafya bilgisi sorunlarının yanı sıra, Giritlilere eski Mısırlıların “sütun insanları” anlamına gelen Keftiu demelerini, denizci Minosluların Bronz Çağ’ın en üstün ve zengin uygarlığı olmalarının yanı sıra boğa kültüne dair pek çok arkeolojik bulgunun elde edilmesi gibi pek çok ayrıntıyı değerlendirip, Girit adasının Atlantis olabileceğini ileri sürmüştür. Sir Arthur Evans’ın 1900’de Girit’te yer alan Knossos’tan Batı’nın ilk ve en gelişmiş uygarlığının saklı olduğu Minos yerleşimini keşfetmesinin ardından denizcilik, mimari, şehir planlamacılığı ve ticaret konusunda çağının çok ilerisinde olduğu anlaşan bu halk ister istemez Atlantis ile özdeşleştirilmiştir. Ayrıca 100 yıl kadar öncesine dek modern toplum bir yana Platon’un yaşadığı çağda yani Klasik Yunan’da da kimse Minos uygarlığı ile Knossos, Phaestos ve Haghia Triada gibi geçmişin ihtişamlı Minos kentlerinden haberdar değildi. 1939 yılında Antiquities adlı dergide Spryidon Marinatos imzalı bir makalede Minos uygarlığının yok oluşu ile Santorini patlaması arasında bir bağ olabileceğini iddia etmiş, 1967’de P. B. S. Andrews’de teoriyi geliştirip, olgunlaştırınca Atlantis bilmecesinin çözümü yolunda önemli bir adım atılmıştır.

1960 yılında Yunanlı sismolog Angelos Galanopoulos antik Thera adasının (modern Santorini) Minos uygarlığının kültürel ve siyasi merkezlerinden biri olmasına karşın MÖ 1640 civarında gerçekleşen bir volkan patlaması sonucu önemli ölçüde zarar gördüğünü ve –boyutlar hariç- Platon’un tarif ettiği formda olduğunu bildirerek teoriyi doğrulamıştır. Oşinografik etütlerde Santorini yanardağının tefrasının adadan 87 km uzakta 3 bin metre derinlikte ve yaklaşık 2 metre kalınlığında bulunması volkan patlamasının şiddeti hakkında bilgi vermektedir. Yanardağın küllerinin Mısır kıyılarına hatta tüm Doğu Akdeniz’e yayılmasının yanı sıra, Girit limanları da tsunamiler tarafından vurulmuş olmalıdır ki bu durumda Minos donanması ve ticari yaşamının önemli ölçüde çökmesi beklenmelidir. Alıştıkları ticaret gemilerinin ziyareti ansızın sonlanmasının yanı sıra, etrafı kaplayan kül bulutları, gelgitler ve denizcilerin yaydığı uzak diyarlarda bir batık ada söylencesi Mısırlı rahiplerin Solon’a aktardığı Atlantis mitinin omurgasını oluşturmuş olabilir. Eski Ahit’te bahsi geçen Mısır’ın 10 afetinin de bu felaketle ilişkili olabileceği, gökten kül yağması sırasında yaşanan doğa olayları bu afetlere sebep olmuş hatta tsunami sonrası yaşanması muhtemel gelgitin de denizin ikiye ayrılması olarak algılandığı iddia edilmiştir.

MÖ 10. yüzyılda İspanya’nın güneyinde, Cebelitarık Boğazı’nın ötesinde, Strabon (3.1.9; 3.2.11) ve Pausanias’a göre (6.19.3) antik Baetis nehri ağzında kurulan, Herodot (4.152) ve Diodorus’a (5.35.4) göre kral Arganthonios tarafından yönetilen ve gümüş madeni sayesinde zenginleşen önemli bir ticaret kenti olan Tartessos (Ταρτησσός) –muhtemelen bir sel baskını ile- yok olmuş, MÖ 6. yüzyıl sonrası kaynaklarda adına bir daha rastlanmamıştır. MÖ 7. Yüzyılda Asur kralı Asarhaddon dönemi kitabelerde ve Sardinya adasında bulunup MÖ 800’lere tarihlenen Fenike yazıtı Nora taşında bahsi geçen Tarşiş devletinin de aynı yerleşim olduğu sanılmaktadır. 16. yüzyılda İspanyol yazar Juan de Mariana ve Hollandalı yazar Johannes van Gorp ile 1673’de Jose Pellicer de Ossau y Tovar Atlantis’in başkentinin Doñana bataklığı olduğunu, 1919’da ise Juan Fernández Amador muhtemel mevkinin tam olarak ‘Marismas de Hinojo’ olduğunu iddia etmiştir. 1922’de Alman yazar Dr Adolfo Schulten, Cadiz yakınlarındaki bazı kanal ve kalıntıları da delil göstererek aynı iddiaları tekrarlarken, 1923’de W.A. Oldfather, 2004’de Rainer W. Kühne, 2005’de ise Alman araştırmacı Werner Wickboldt, Atlantislileri meçhul Deniz Kavimleri ile özdeşleştirerek Tartessos’un demir çağında Atlantis’in yıkıntıları üzerine kurulduğunu iddia etmiştir.  9-14 Temmuz 2006 ve Ağustos-Eylül 2009 tarihlerinde Doñana Milli Parkında çalışan arkeolog, jeolog ve tarihçilerden oluşan karma bir ekip dairesel ve dikdörtgen formunda insan yapımı yıkıntılar bulunduğunu rapor ederken, Mart 2011’de Hartford Üniversitesinden Richard Freund liderliğindeki bir ekip bu mevkinin Atlantis olduğuna dair güçlü ipuçları yakaladıklarını iddia etmiştir.

2001’de Fransız jeolog Jacques Collina-Girard palaeolitik halkların göç yollarını araştırırken Cebelitarık Boğazı’nın batısında su seviyesinin hemen altında batık bir ada keşfetmiştir. Buz Çağı sırasında yaklaşık 11 bin 400 yıl önce sulara gömülen bu adaya Spartel Kıyısı adı verilmiş hatta Marc-André Gutscher tarafından yapılan incelemelerde dev bir tsunami ve depremler yüzünden battığı anlaşılmışsa da bir zamanlar üzerinde yerleşim olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır.Alman araştırmacılar Siegfried ve Christian Schoppe 2004 yılında, 1997’de William Ryan ve Walter Pitman’ın 1997’de yayınladığı ve MÖ 5500 öncesinde bir tatlı su gölü olan Karadeniz’in İstanbul Boğazı’nın açılmasıyla birden bire Akdeniz’in tuzlu suyuyla dolması yüzünden büyük miktarda kara kitlesinin sular altında kalması şeklinde gerçekleşen Karadeniz Tufanı teorisini baz alarak çok sayıda kıyı yerleşimin sulara gömüldüğünü dolayısıyla Atlantis efsanesinin tıpkı Nuh Tufanı gibi bu olayın ile bağlantılı olduğunu iddia etmektedir.  Araştırmacılara göre Herkül Sütunları Cebelitarık boğazını değil Çanakkale ve İstanbul boğazları, orikalk Bronz Çağ’da para yerine kullanılan obsidyen taşı, Atlantis ise Karadeniz’in ta kendisi idi. Dahası Mısır hiyerogliflerinde “ada” ve “yabancı ülke”nin aynı anlama geldiğine ve Mısır firavunu III. Thutmosis’in MÖ 1200’lerde geldiği bölgede 120 fil öldürdüğü gibi detaylara dikkat çekerek teorilerini doğrulamak istemişlerdir. Umur, tarafından derlenen ve Trabzon folklorunda İstanbul Boğazı açılmadan önce mamur bir şehir olan, süt ihtiyacı yaylalardan borularla akıtılarak temin edilen –Of civarındaki- Ancomah’ın boğazın açılması üzerine suların çekilmesiyle denizle ilişkisi kesilince harap olmasını anlatan ilginç bir öykü Atlantis mitini hatırlatır olmakla birlikte Karadeniz’in taştığını değil tersini iddia etmektedir.

1928’de Taylor, 1930’da Frutiger, 1980’da Forsythe,1985’de Giovannini, 1998’de Ellis, 2005’de Dora Katsonopoulou ve Steven Soter, MÖ 373’de henüz Platon hayattayken deprem ve tsunami ile sulara gömülen Korith körfezindeki Yunan kenti Helike’nin öyküsünün ünlü filozofa esin kaynağı olabileceğini dolayısıyla Atlanis efsanesinin tamamen felsefi bir kurgu olduğunu iddia etmiştir. Plutarch’ın anlattığı bir öykü (Dion 5.2) bu tezi destekler niteliktedir: Syracuse tiranı I. Dionysius MÖ 388’de sarayına kendisine danışmanlık için gelen Platon’dan kurtulmak isteyince Spartalı amiral Pollis’ten yardım istemiş o da filozofu yakalayıp, Aegina pazarında köle olarak satışa çıkarmıştır. Diogenes Laertius’a göre (3.19) Kyreneli Anniceris Platon’u pazarda görünce tanımış, özgürlüğünün bedelini ödeyerek Atina’ya geri göndermiştir.  Bu olaydan 15 yıl sonra gerçekleşen felaket sırasında Helike limanında demirli olan Sparta gemileri batarken amiral Pollis’in de öldüğü sanılmaktadır ki Platon’un kendisini esir olarak satan kişinin ölümünü sembolik olarak kötü Atlantis’in yok olması olarak tasvir etmesi de mümkündür.

Bunlar dışında Akdeniz civarında Kıbrıs, Sicilya, Troya, Sardinya, Malta, Azor adaları,  Bahamalar, Bermuda Şeytan Üçgeni, Kanarya adaları, Kuzey İspanya, İrlanda, Büyük Britanya, Kuzey Denizi, Danimarka, Finlandiya, İsveç, Amerika kıtası, Bolivya, Meksika, Küba, Fas, İndonezya, Kuzey kutbu hatta Antartika oldukça zayıf bilimsel bulgular eşliğinde ya da sadece sezgiye dayanan tahminlerle kayıp ada Atlantis adayı olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Santorini Atlantis olabilir mi?

                                
                                Herodot döneminde (MÖ 450) bilinen dünyanın sınırları

Yaklaşık 3.500 yıl önce bir yanardağ patlaması ile merkezi sulara gömülen antik Kalliste adasının ortasında 6 mil genişliğinde su dolu krater civarında ise bugünkü Santorini adası açığa çıkmıştır. Sismologlara göre yer sarsıntısı, gökyüzü kararması ve tsunamiler eşliğinde gerçekleşen Santorini yanardağının patlaması tarihte bilinen en önemli felaketlerden birisi olup, Platon’un çağına dek sözlü gelenekte yaşatılmış olmalıdır. Bununla birlikte Santorini’yi Atlantis ile bire bir özdeşleştirmek ve Platon’un öyküsünün biricik kaynağı olduğunu söylemek zordur.

Linse’ye göre Santorini ile Atlantis öyküleri arasındaki benzerlikler şöyledir:

  1. Santorini tıpkı Atlantis gibi depremle suya gömülmüştür
  2. Yunan destan geleneğinde Santorini’yi de kapsayan Minos uygarlığı tıpkı Atlantisliler gibi Atina’nın düşmanıdır ve bir felaketle yok olmuşlardır.
  3. Minos uygarlığı Atlantisliler gibi denizci bir uygarlıktır.
  4. Minos uygarlığı tıpkı Atlantis gibi çağının en ileri teknoloji ve kültürüne sahiptir.
  5. Minos uygarlığı Atlantis gibi boğa tapımı kültüne sahiptir.

Santorini ile Atlantis öyküleri arasındaki farklılıklar şöyledir:

  1. Platon, Atlantis topraklarının Libya ile Asya’nın topraklarından daha büyük bir alan kapladığını bildirmiştir. Oysa Santorini deprem öncesinde topraklarının tamamı su üzerinde olduğu sırada bile orta ölçekli bir Ege adası büyüklüğündeydi. Bununla birlikte Santorini tezini savunan Atlantologlar, bu yanlışın Yunanca yazımı sırasında ortaya çıktığını eski Yunanca mezon “arasında” kelimesinin yanlışlıkla meson “arasında” yazıldığını yani metnin gerçekte Atlantis adasının Libya ile Asya arasında olduğundan bahsetmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Ayrıca Santorini teorisine göre Atlantis bir ada değil en büyüğü Girit olan, Minos uygarlığının hüküm sürdüğü bir adalar topluluğudur.
  2. Platon, Atlantis adasının Herkül sütunlarının ötesinde veya önünde olduğunu kaydetmiştir ki ünlü filozofun hatta sonraları Strabon’un (Geographica 3. 5. 5) çağında Herkül sütunları Cebelitarık boğazı için kullanılmaktaydı yani bu durumda Atlantis’in Atlantik okyanusunda olduğu düşünülmektedir. Castleden gibi, Santorini tezini savunan Atlantologlar ise Solon’un öyküyü Mısırlılardan duyduğu dönemde yani MÖ 6. 7-Yüzyıllarda Yunan dünyasının çok daha küçük olduğunu, Yunan ana karasının en güney ucu olan Laconia körfezinin iki yakasında bulunan yarımadaların Herakles sütunları olarak adlandırıldığını iddia etmektedir. Platon’un bu ayrıntıyı bilse bile Yunan toplumunun değerlerini yabancı bir uygarlığa karşı yüceltmek isterken kötü ve yabancı olarak tanıttığı Atlantis’i Egedeki Yunan dünyasının uzağında bir yerlerde konumlandırmak istediği için düzeltme yapmadan kullanması da mümkündür. Eski Mısır’da bulunan ve MÖ 1200’lere tarihlenen Medinet Habu yazıtlarında Deniz Kavimlerinden bahsedilirken kuzeydeki, cennet sütunlarındaki adalardan gelen istilacılardan bahsedilmektedir ki kastedilenin Egedeki Yunan adaları olduğu da çok açıktır.

Atlantis uygarlığı bahsi geçen deprem ile birlikte yok olmuştur oysa Mısır kayıtlarında Minos ile ticaretin devam ettiği görülmektedir. Bunun cevabı da hazırdır:  Santorini depremi ise adayı yaşanmaz hale getirmiş hatta Minos uygarlığının beşiği Girit limanlarını da önemli ölçüde tahrip etmiştir ama koca uygarlık 1 gün içinde çökmemiştir. Girit çöküş sürecine girmiş olsa da kalan gemileri bir süre daha rutin deniz ticaretine devam etmiş olmalıdır.

  1. Santorini patlamasını tarihi Platon’un verdiği rakam ile uyuşmamaktadır. Bunun da cevabı hazırdır: Galanopoulos’un da belirttiği gibi ya Solon, Mısır sayı sistemini yanlış çevirerek felaket tarihi için 900 yerine 9000 rakamını vermiş ya da Proto-Yunanca Linear B yazış sisteminde bin sayısı üzerinde dört kısa ışık çizgisi olan bir daire, yüz sayısı ise ışık çizgileri olmayan bir dairedir dolayısıyla karıştırılmış ya da yanlış okunmuşalrdır.

Platon’a ne kadar güvenebiliriz?


Platon’un diyaloglarını hangi koşullar altında ve ne amaçla yazdığı da konusu tartışmalı olduğu gibi Atlantis ile ilgili verdiği her detayın dördüncü ağızdan olması dolayısıyla tümüyle doğru olduğunu kabul etmek de güçtür. Atinalı entelektüellerin soru-cevap şeklinde gerçekleştirdiği felsefi tartışmaların kaydedildiği diyaloglarda Sokrat veya bizzat Platon’un tartışmaları somut hale getirmek için bazı öykülerin de uydurulduğu görülmekte, yazarın abartılı anlatım tarzı ister istemez Atlantis’in bunlardan birisi olabileceği akla gelmektedir.

Alman maceraperest Heinrich Schliemann (1822-1890) 1871’de Troya’yı keşfedene dek bilim adamlarının Homer’in İlyada destanının ve Miken kentlerinin tamamen hayal ürünü olduğuna inandığı akla getirildiğinde arkeolojinin bir gün Atlantis’in varlığından şüphe edenleri utandıracak delilleri gün ışığına çıkarmasını beklemenin de boş bir umut olmadığı ortadadır. Kur’an da bahsi geçen (Fecr suresi, 6-13) ve “Ad” adı verilen halkı güç ve refaha kavuşunca yozlaşan ticaret kenti –Kur’an’a göre yüksek sütunlar sahibi ve şehirler içerisinde bir başka benzeri olmayan-  İrem’in Arabistan kumları tarafından yutulduğu bilinmekteyse de henüz onun varlığına dair bir delil de bulunamamıştır. İlyada’nın Yunan halk ozanlarınca nesilden nesile aktarılan manzum bir destan olmasına karşın, İrem içinde kutsal  kitap dışındaki folklorik birikime karşın Atlantis için Platon tek tanık durumundadır dahası anlatıdan efsaneyi asırlarca canlı tutanların da Yunan değil Mısırlı rahipler olduğu anlaşılmaktadır. Solon öyküyü Nil deltası üzerinde yer alan Sais kentindeki bir tapınakta tanrıça Neith’in rahiplerinden dinlemiş olsa bile Mısır dilinin gerek Yunanca’ya çevirirken kendisi gerekse Dropides ile Kritias’ın aktarırken hatta Platon’un yazıya geçirirken hata ya da edebi gereklerle bazı değişiklikler yapması mümkündür. Diyaloglardan Mısırlıların Atina’ya saldırdıkları ve Mısır’ı tehdit –belki de istila- ettikleri anlaşılsa da Mısır kaynaklarında bu savaş ve istilalardan bahsedilmediği gibi tıpkı Solon gibi Mısırlı rahiplerle konuşması olması muhtemel olan Herodot Tarih’in de Atlantis’in adını bile anmamaktadır. Arkeologlar pek çok batık ada ve harabe bulmuşlarsa da Platon’un anlattığı detaylara sahip hele ki 30 m derinlik ve 180 m genişliğe sahip kanallara sahip bir yerleşim henüz bulunamamıştır.

Linkler

Has the real lost city of Atlantis finally been found… buried under mud flats in Spain? 15 Mart 2011 (20 Ağustos 2011) http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-1365824/Has-real-lost-city-Atlantis-finally–buried-mud-flats-Spain.html

The Archaeological Search for Tartessos-Tarshish-Atlantis and Other Human Settlements in the Donana National Park 7 Nisan 2011 (20 Ağustos 2011) http://www rxiv.org/pdf/1104.0035v1.pdf

http://www.black-sea-atlantis.com/ (21 Ağustos 2011)





17. yüzyıla ait bu haritada, tepesi güneye bakan Atlantis, Amerika (sağda) ile Afrika ve Avrupa arasında yer alıyor olarak tasvir ediliyor. Keşif Çağı boyunca Avrupalılar, Amerika ve Pasifik’te karşılaştıkları karmaşık Yerli toplumların kökenini açıklamak için Atlantis’in öyküsünü kullandılar. (C: İllüstrasyon / Giancarlo Costa, Bridgeman Images)
           Athanasius Kircher’in 1665’de yayımlanan ilk Atlantis haritası     
Güney Amerika mitolojisini incelerseniz.!
Güney Amerika mitolojisi, bölgedeki çeşitli yerli halkların (Keçualar, Guaraniler, Tupiler, Aymaralar vb.) inançlarının bir karışımıdır; bunlar arasında en bilineni, Tupã (Yüce Tanrı), Arasy (Ay Tanrıçası) gibi figürleri ve yaratılış, doğaüstü varlıklar ve kültürel kahramanlar etrafında şekillenen zengin efsaneleri barındıran Guarani mitolojisidir. İnkalar gibi büyük medeniyetlerin yanı sıra, farklı kabilelerin kendi kozmolojileri ve tanrıları bulunur ve bu mitoloji genellikle doğayla derin bir bağ içerir. 
Churchward'un Mu kıtasında gerçekleşmiş olduğunu iddia ettiği göçleri gösteren harita.

(„Augustus Le Plongeon: amatör arkeolog, eski eserler uzmanı, fotoğrafçı.“)

Araştırmalarını özellikle Maya uygarlığı ve Yucatan yarımadasının kuzey kısmında yoğunlaştırdı. 

Augustus Le Plongeon

Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeontarafından Büyük Okyanus'ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş.

James Churchward'ın Kayıp Kıta Mu kitabındaki hayalî harita, 1927.

Söylenenlere göre, Mu kıtası fikri 19. Yüzyılın sonlarında Augustus Le Plongeon’nun Kraliçe Móo ve Mısır Sfenks’i (Queen Móo and the Egyptian Sphinx – 1896) kitabında ortaya atıldı.


Le Plongeon 1908 yılında öldü. Fakat bu seferde bayrağı mucit, mühendis ve yazar olan Britanyalı James Churchward aldı.).


İşte Mu Kıtası Teorisi’ni destekleyen bazı kaynaklar:

  • Dr. W. Niven’in Meksika’da bulduğu 2600 küsür tablet. (Mexico Museum’da)
  • Eski bir Maya kitabı olan Troano El Yazması. (British Museum’da)
  • Bir başka Maya kitabı olan Codex Cortesianus. (Madrid National Museum’da)
  • Paul Shiliman‘ın bulduğu ileri sürülen “Lhasa Belgesi”. (Tartışmalı)
  • Utakan’da, Batık Mu Kıtası anısına inşa edildiği söylenen Uksmal Tapınağı Yazıtları.


Eskiden Piramitlerin üzerindeki son tabakayı Altın veya çeşitli Kristaller ile donatırlardı ki Güneş ışınları daha iyi yönlendirilebilsin. (Gerçi bu bilgiye sadece Ra Bilgileri’nde rastladım) Burada bile Simyacı bir amaç güdülmektedir. Çünkü, örnek olarak Mısır’daki Büyük Piramit, Saraybosna’da ki Dev Piramit, büyük Maya ve İnka piramitleri, Kuzey Hindistan’da ki ve Çin’de ki 400'e yakın piramit ve daha birçoğu, Piramit inşa etmenin bütün dünyada gelenekselleşmiş bir şey olduğunu ve hepsinin tamamen aynı amaçla inşa edildiğini ortaya koyuyor. 

Pasifik Okyanusu çevresindeki adalarda, Okyanusya ve Malinezya’da, daha önce yokolmuş bir uygarlık ve beyaz tenli sarı saçlı insanlar ile alakalı birçok inanış vardır.
Beyaz Tenli ırk konusu, Tevrat’da ve Enok kitabında da işlenmiştir. Bunlara “Nefiller”, Tanrı oğulları denmiştir ve Melek oldukları söylenmesine rağmen, yemek yiyen, içen, sevişen, yorulan varlıklardır. Aklınıza Hitler’in “Ari Irk, Saf Alman Irkı. Beyaz Irk” takıntısını getirin. Birçok yazara göre Hitler’in Thule adlı bir örgütle ilişkisi ve Yahudiler üzerindeki deneyleri halen tartışmalıdır. 

„Hristiyanlıkta düşmüş melek olarak, Işık Getiren anlamına da sahip olan Lucifer’i görmekteyiz. Daha sonra ise düşmüş melek Lucifer Şeytan’a dönüşmüştür. İslam’da da şeytan tasviri olmasına rağmen düşmüş melekler şeklinde anlatılmamaktadır.“

Uxmal, Yucatan’daki Kutsal Gizemler Tapınağı’nın duvarındaki semboller, bu çalışmayla ilgili (Mu’ya dayanıp dayanmadığı) olmaları nedeniyle büyük önem taşıyor. Mısır tapınaklarında, piramitlerinde, Yunan mitolojisinde geçen sembollerin çoğu, daha önce de belirtildiği gibi, Güney Denizi Adaları’ndaki harabeler arasında, ve Pasifiğin çevresinde bolca görülmekte. Bu semboller özellikle Masonlar için dikkat çekici. Çünkü yalnızca Masonluğun kökenini açıklamakla kalmıyor, ne kadar eskiye dayandığını da gözler önüne seriyor. Bu da Yahudilerin nasıl olup da kendilerini bir anda Kutsal ırk ilan ettiklerini ve hikayelerine nereden esinlendiklerine bir işarettir.

Amerikan Doları

Tanıdık geldi mi? Bu sembol Mu’dan Osiris’e, Osiris’den Hermes’e ve Hermes’ten de Masonluğa kadar gelmeyi sürdürmüştür. İster Siyonizm, İster İllüminati, diyin, farketmez. Sembol açıkça günümüzde bile kullanılmaktadır. 



❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌


MU KITASI MİTOLOJİSİ

Nuray BİLGİLİ

 Clip_map1

 Resim1: Pasifik Okyanusunda yaşanan bir tufan sonucu sulara gömüldüğü söylenen Mu Kıtası. 

 

Mitoloji Türkçe, ”Söylence Bilim” anlamında kullanılan bir kavramdır. James Churchward’ın (1851-1936) Mu Kıtası ile ilgili araştırmaları da işte bu “Söylencelerin” derlenmesine dayanır. Bu yüzden Mu ile ilgili söylenceleri ve anlatıları önemsiyorum. İnsanlığın bilinçaltında kayıtlı olan tüm gizemli “Gerçekleri” bu söylencelerde bulabiliriz. Bilinçaltında, arketipik kültür kodları dediğimiz, semboller ve simgeler vasıtası ile tutulan ve anlatılan bu efsaneler, gerçek yaşanmış olaylar olabilir. Bu olaylar masalsı ve şifreli bir dille ve sözlü kültür aracılığı ile kuşaktan kuşağa aktarılır. İnsan bilinci gerçek yaşanmış olayları hafızasında ancak “mitleştirerek” tutabilir. Buna “Mitolojik Hafıza” da denebilir. Ünlü dinler tarihi uzmanı Mircea Eliade’ya göre gerçek yaşanmış tarihi olaylar 200-300 yıl sonra mitolojiler ve masallar dünyasına dahil olur. Mitolojiler insanoğlunun daima ilgisini çekmiştir ve çekmeye de devam edecektir. Bunun en önemli sebebi gizemli bir dille anlatılmaları ve yazılmalarıdır. 

19. yüzyılda “Sözlü Kültürün” derlenmesi, Alman Jacop ve Wilhem Grimm kardeşler ile başlar. Köyleri ve kasabaları dolaşarak yüzyıllar boyunca anlatılan masalları, efsaneleri derleyerek yazılı hale getirmiş ve yayınlamışlardır. Onlar, diğer milletlerin kendi efsane destan ve mitolojilerini derlemelerine kapı açmıştır. Finler Elias Lönrot aracılığı ile Kalevala gibi bir destana sahip olduklarının farkına varmıştır. 

Ve böylece “Batılılar” yüzyıllardır kendi kültürlerinin temeli zannettikleri, Yunan mitlerine ait olmadıklarının farkına varmıştır. Ya da Hıristiyan kültüründeki Yahudi-Sami mitlerine.

James Churchward’ın Pasifik Okyanusunda battığı varsayılan Mu Kıtası ile ilgili söylenceleri derleme çalışmaları da 20. Yüzyıl başlarına dayanır.

Arkaik dönemde insanlar yazılı bir arşiv ve kültürleri olmadığı için bir çok bilgiyi sembol ve simgeler aracılığı ile gelecek kuşaklara aktarmıştır. Okumasını bilene bu simgeler çok şey ifade eder. Türkler bu sembollere Tamga adını verir ve bu soyut sembolleri en çok kullanan millet de Türk milletidir. 

Türkler, eskiden göç ettikleri coğrafyalardaki kayaların üzerine kendi mantık ve düşünce sistemlerini, yaşayış tarzlarını, inançlarını, aile ve boy tamgalarını, kazımışlardır. Hatta hayvanlarına ve özel eşyalarını belirlemek için bu sembolleri kullanmıştır.

Eberhard’a göre soyut sanatın yaratıcısı Türklerdir. Arkaik dönemlerden bu yana, Türklerin kullandığı “tamgalar” işte bu “Stilize” edilerek anlatılmaya çalışılan sırlı işaretlerin temelini oluşturur. Soyut sanatın yaratıcısı Türkler olduğuna göre, bu soyut sembol ve ikonografileri, Türk tarihinin ya da “Türk Söylencesinin” kökeninde yani Mu uygarlığı bağlamında da araştırmak gerekir.

James Churchward ve Willam Niven’in Tibet ve Meksika’dan elde ettikleri veriler sadece söylencelerden ibaret değildi. William Niven’in Meksika’da Mu ile bağlantılı topladığı tabletler 3000’in üzerinde idi. Churchward bu tabletlerin 12 000 yıllık olduğunu söyler. Tabletlerin üzerinde kozmoloji ile ilgili çeşitli ikonografiler ve simgeler yer alır. Churchward bu ikonografileri “Kutsal ve Mülhem” olarak niteler. Seçtiği bu kelimeler oldukça önemlidir. Diğer tüm ikonografiler gibi “Kutsal” yani Tanrısal kaynaklı olduğunu ve “Mülhem” yani özel insanların bilinçaltına “İlham” edildiğini yazar. 

Bachofen’e göre söylence “simgenin yorumudur”. Ona göre, insan bilincinden çıkan duygu, düşünce, imgeler ve örüntüler, önce simgesel biçimler olarak, sonrada söylence ve mitolojilere dönüştürülerek hayat bulur. Eskiçağ sanatı, en derin ve sürekli biçimde simgelerden yararlanmıştır. Peki simge ve sembollerin ilk kaynağı nedir ya da neresidir?

Platon’a göre; bu imgeler idealar dünyası olarak tanımladığı, uyumakta olan dölyatağından çıkar. Ünlü psikanalist C. Gustav Jung’a göre de “İmgeler ve Simgeler” Tanrısal bir kaynaktan bilinçaltına gelen bir çeşit enerjidir. 

Peki neden insanoğlu ilk bakışta anlaşılamayan bu semboller ile bir takım gizli gerçekleri ya da söylenceleri ifade etmeye çalışmıştır? Herkes tarafından anlaşılmasın diye mi?

Arkaik insan için sözcükler ile gizemli şeyleri ifade etmek, Tanrıya saygısızlık olurdu. Bunlar ancak mitolojik simgeler aracılığı ile ifade edilebilirdi. Gizemli anlatıların bilinçaltında daha kolay anımsanması ve bir sonraki kuşağa aktarılabilmesi için masalsı bir dille ve semboller ile anlatılması da buna sebep olmuş olabilir. Tarih boyunca “Kutsal” olan daima gizemli ve bilinmeyen olarak kalmıştır. “Tanrı” işte bu bilinmeyendir ve ancak imge ve simgeler ile anlaşılmaya çalışılan bir gizemdir. Simgeler ruha, sözler dış dünyaya hitap eder.

Bir başka soru bu söylenceleri ve ikonografileri kimlerin yarattığıdır. Çağlar boyunca insanoğlu, bu söylenceler ve simgeler aracılığıyla, “Bilinmeyen” ile iletişim kurmuştur. Tüm bu “Sözlü Kültür” ve “Yazılı Kültür” tasarımlarını yaratanlar ve ortaya çıkaranlar, ait oldukları toplumun “Ortak Bilinçaltını” bilen ve hafızalarında tutan özel insanlardır. Bunlar bulundukları toplumu etkileyen ve harekete geçiren, Şamanlar, Ozanlar, Bilgeler, Peygamberlerdir. Sözlü ve Yazılı Kültür Mirası taşıyıcıları olarak çok önemli bir misyon üstlenmişlerdir. Bir Yakut Şamanının sözlü kültür hafızası 12.000 kelimeden ibaretken, normal insan kapasitesi 4000 sözcük barındırır. Churchward’da Mu Kıtası ile ilgili kadim bilgileri Tibet ve Hindistan’daki rahiplerden derlemiştir. 

Eliade’ya göre; kadim uygarlıkların bilgileri ve bunların kökenleri hakkındaki bilgiler, mitlerden, simgelerden ve geleneklerden edinilebilir. Bu kaynaklar yaşayan fosillerdir. Kimi zaman tek bir fosil, temsil ettiği bütün organik sistemi açığa çıkarmaya yeterlidir. 

Tüm bu tespitler “Mu Kıtası” Mitolojisi ya da Söylencesi ve Mu Kıtası ile ilişkilendirilen Simge ve İkonografileri daha kolay çözümleyip anlamamıza yardımcı olacaktır. Ben daha çok bu makalede bunların üzerinde duracağım.

 

Mu Kıtası İkonografileri

Mu kıtası, Pasifik okyanusunda yani Asya ile Amerika kıtası arasında, 14 000 yıl önce var olduğu düşünülen ve çeşitli nedenler ile sulara gömüldüğü söylenen bir kıtadır. 

İngiliz subay ve araştırmacı James Churchward Tibet ve Hindistan’da Rahiplerden derlediği söylenceleri ve Mu kıtası ile bağlantılı gördüğü tabletleri bir araya getirdi. O’na göre kıta deprem ve tufan gibi doğal bir afet ile 12 000 yıl önce batmıştı. 

Mu kıtasından göçler Kuzey ve Güney Amerika'ya ve Orta-Asya'ya yapılmıştır. Yine Churchward’a göre Avrupa’daki tüm Ari kavimlerin, Kelt, Bask ve İskitlerin ataları, 70 000 yıl önce Orta Asya da var olduğunu düşündüğü Uygur İmparatorluğunun batıya göç eden torunlarıdır. Hatta Osiris de Mu kıtasında eğitilmiş, daha sonra Atlantis ve Mısırda dini reformlar yapmıştır. 

 LCoM1931_p118_e

Resim2: 70 000 yıl önce var olduğu söylenen büyük Uygur İmparatorluğu ve Pasifik Okyanusundaki Mu Kıtası.

 Churchward’ın bu araştırmaları elbette Atamızın da dikkatini çekmişti. Özellikle Uygur Türklerinin de bu mitolojik anlatı ile bağlantısının olması O’nu heyecanlandırmış olmalı. Churchward’ın konuyla ilgili kitaplarını getirterek okudu. Daha sonra Maya-Tepek soyadını vereceği Meksika Maslahatgüzarı diplomat Tahsin beyi bu konuda görevlendirdi. Tahsin bey Maya dili ve Türk dili arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.

Churchward bu Mu Kıtası ile ilgili bilgileri Hindistanda çok eski bir dil olan “Naga Maya” dili ile yazılmış “Naacal Tabletleri” nden aktarır. Daha sonra arkeolog William Niven ile tanışır. O’nun Meksika’da bulduğu tabletleri de Tibetli Rahiplerden öğrendiği Naga Maya dili yardımıyla okur. 

Peki bu dil bizim anladığımız bir dil ve en önemlisi yazımıdır?. Ya da simge ve ikonografilerden oluşmuş çizimler midir?. Churchward bunları nasıl okumuştur?

Churchward’ın kitaplarından anlaşıldığı kadarı ile bu dil simge ve sembol dilidir. Bu sembollerin ne anlama geldiklerini de bu kutsal bilgiye sahip olan Tibetli rahiplerden öğrenmiştir. Bunlar tamamen dini ve mitolojik öğretilerde ve inisiyasyon ritüellerinde kullanılan simgelerdir. Eliade’ya göre bu ritüeller erginlenecek olan adayı bir üst bilince taşır. Kişi farklı bir sosyal ve dini statüye geçer. Tanrılar kozmoloji, yaratılış ve köken mitleri ile ilgili tüm sırları öğrenir. 

Needham'a göre arkaik insan ilk önce, ikili ve dörtlü mantık ve düşünce sistemine göre çevresindeki ve gökyüzündeki varlıkları sınıflandırmıştır. Mu Kıtası ile ilgili simge ve sembollerin yorumunda da, ikili-dörtlü ve de çoklu mantık sistemleri kullanılmıştır.

Önemsediğim simgelerden ilki Churcward’ın “Kozmik Güçleri” ifade ettiğini düşündüğü ve biz Türklerin Çarkıfelek adını verdiğimiz İkonografidir. Bu 4’lü simge aslında evrenin kutup yıldızı etrafındaki döngüsünü ifade eder. Zamanla düşünce sistemleri değiştikçe ve bilinç düzeyi arttıkça yeni metafizik güçleri içinde barındıran kutsal bir sembol haline gelmiştir. İlerleyen zamanlarda insanoğlu simge ve sembollere, yeni ikonografik anlamlar yüklemiştir. Hatta en son Hitler bu simgeyi büyük kitleleri harekete geçirmek için kullanmıştır. 

Churchward’ın Mu Alfabesinde gördüğü harflerden biri de bu çarkıfelek sembolüdür. Bu sembolün benzerlerine Orta Asya’daki Bengütaşlar ya da Geyikli Taşlar üzerinde rastlanır. 

 12472792_1065515493515394_2481283063554830456_n

Resim3: Soldaki resim Churchward’ın kitabındaki Mu Alfabesindeki işarettir. Sağdaki resim ise Emel Esin’in Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu kitabındaki Bengütaşlar üzerinde gösterilen ikonografidir. Aradaki benzerlik çok şaşırtıcı..

JTC-193-500x270

Resim4: Göktürklere ait bu paradaki Kağanın solundaki çarkıfelek ikonografisi. M.S. 6-7.yy.

Gökyüzündeki Büyükayı Takımyıldızının dönüşü 4 ana mevsimi belirler. Arkaik dönemlerde insanlar mevsimleri bu döngüye göre hesaplardı. İnsanoğlu dik duruş sayesinde ön, arka, sağ ve sol kavramlarını geliştirmiş ve yeryüzünü de 4 ana yön olarak düşünmüşlerdir. Güneşin doğuşu ve batışı da yön bilincini oluşturmuştur. Dörtlü sınıflandırmalardan bir diğeri Churchward’ın kozmik güçler adını verdiği dört temel elementtir. Hava, Toprak, Su ve Ateş.


immönmages

Resim6: Niven’in Meksika’da bulduğu tabletler üzerindeki Çarkıfelek çizimi. 

Churchward, evrenin dönüşünü ve yaratılışı kozmik güçlerin oluşumuna bağlar. Kozmik güçler ona göre 4 büyük güçtür. Bu 4 büyük kozmik güç bir araya gelir ve yaratılışı başlatır. 

Kozmik güçler 4 ana elementtir. Mu’nun bu 4 ana element bağlamında anlatılan yaratılış ile ilgili söylencesi şu şekildedir. Gazlar dönen sarmal şeklinde kitleler halinde bir araya gelir, sonra soğur ve katılaşırlar ve gezegenleri meydana getirir. Bu şekilde Toprak oluşur. Atmosferdeki gazlar ayrışır ve Sular meydana gelir. Yerin içindeki ateş toprak yüzeyine çıkar ve Ateş oluşur. 

Türkler diğer milletlerin efsanelerinde “Naga-Nagi” yani Ejderha-Yılan İnsanlar olarak adlandırılır ve tasvir edilir. Elbette bu adlandırmaların çok da iyi niyet taşımadığı açıktır, fakat yine de Türklerin Ejderha yani Nagalar ile özdeşleştirilmesi dikkate alınmalıdır. 

Çin yaratılış mitlerinde yer alan ve Uygur Türklerinin de tabut örtülerinde kullandıkları, birbirine dolanmış alt tarafları yılan olan kadın ve erkek ikonografisi, yaratılışı ve ikili zıtlıklar kuramını anlatması bakımından önemlidir. 

 8cff8cf9f8ae1e5bb8620a99a68641cb

Resim7: Uygur Türklerine ait tabut örtüleri. Fuxi ve Nüwa. Ellerinde gönye ve pergel tutarlar. Evrenin yüce yaratıcısı ve mimarı anlamına gelir ve masonlardan binlerce yıl önce Orta Asya’da kullanılmış simgelerdir. 

Yaratılış mitlerinin büyük çoğunluğu, Hayat Ağacı, Hayat Suyu, Kozmik Yılan ya da Ejderha ile bağlantılı ikonografiler ve anlatılar ile doludur. Churcward’ın Mu Kıtası ile bağlantılı gördüğü tabletlerde de bu ikonografiler mevcuttur. 

 300px-Churchwood's_interpretations_of_the_Nacaal_Glyphs

Resim8: Churcward’ın Mu Kıtası ile ilişkilendirdiği semboller. Hayat Ağacı ve Yılan İkonografisi.


Mitolog Joseph Champbell'a göre; İkonografilerde “Galaktik Merkez”, ejderhanın ağzından çıkan ya da bir yılanın sarmalandığı, "Hayat Ağacı" ile sembolize edilen, samanyolu galaksisinin "Merkezi" noktasıdır. Burası eski insanlar tarafından yaratılışın ve hayatın başladığı yer olarak kabul edilir. Hayat Ağacı bu noktadan büyür ve köklerinde ya da etrafında büyük bir yılan ya da ejderhanın olduğu düşünülür. 

Eliade’ya göre yılan yaratılışın, sonsuz suların ve yeniden doğuşun alegorik sembolüdür. Mu kıtası ile ilgili ikonografilerden bir diğeri yine yılan ve sonsuz suları gösteren bir resimdir. 

09400 

Resim9: Churcward’ın Mu Kıtası ile ilişkilendirdiği bir diğer sembol. Sonsuz Sular ya da Hayat Suyu ve 7 başlı Ejder-Yılan İkonografisi.


 Campbell’a göre; sonsuz sular ya da hayat suyu da evrenin simgesel döngüsünün merkezi olan Galaktik Merkezden çıkar. Bu merkezi kaynağın altında Ejderha ya da Kozmik Yılan vardır. Hayat Ağacı yani evren bu noktadan büyür. 

9 no’lu resimde Evrenin Yaratılışı, Kozmik Sular ve Kozmik Yılan-Ejderha ile ifade edilmiştir. Fakat önemli bir ayrıntı Mu ve Türk mitolojisi arasındaki benzerliği ortaya koyar. Resimdeki Ejderha görüldüğü gibi 7 başlıdır. 

Türk mitlerinde ay genellikle “Ay Dede” olarak nitelenir. Ay dede ile 7 başlı ejderhanın yani Yelbegen’in savaşını anlatan Altay masalları hem Türklerin kozmoloji anlayışı hem de Astronomi anlayışıyla yakından ilgilidir. Yel Büke 7 başlı ejderha anlamındadır. Türk sanatında yaratılışın başlangıç yeri olarak görülen Galaktik Merkez ve Galaktik Merkezden çıktığı varsayılan Ejderha ikonografisi 7 başlı olarak sembolize edilir.


Bunun nedeni 7 rakamının kozmolojik anlamının olması ve gökyüzündeki yedi gezegeni ifade etmesidir. Bu sayılar elbette ilk önce yaratılış ve kozmolojik açıdan incelenmelidir. 

Churcward’a göre de Mu 70 000 yıl önce yaratıcının 7 emri ile yaratılır. Bu 7 emir elbette 7 gezegen ile ve diğer yedili yıldız grupları ile alakalı kozmolojik bir sayıdır. Haftanın 7 günü de bu 7 gezegen ile ilişkilendirilir.

Sunday= Güneş-Günü, Monday= Ay-Günü, Tuesday= Mars-Günü, Wednesday= Merkür-Günü, Thursday= Jüpiter-Günü, Friday= Venüs-Günü, Saturday= Satürn-Günü…

Görüldüğü gibi Mu Kıtasının yaratılış söylencesi ile ilgili verilen sayılar tamamen kozmolojik sayılardır. 70 000 rakamı da bu nedenle anlamlıdır. 

 Churchward’ın yaratılış ile alakalı gördüğü başka bir tablet simgesi kuştur ve şu kanıdadır. “Niven’in tabletleri arasında birçok kuş sembolüne rastladım. Üzerlerindeki yazılar bunların yaratıcının sembolleri olduğunu göstermektedir.”

Kuş ve Yılan ikiliği mitolojilerde ve ikonografilerde sık rastlanan motiflerdir. Kuş çoğunlukla Kartaldır ve Güneş ile, Yılan ise Ay ve sular ile ilişkilendirilir.

chilmu38

Resim11: Niven’in Meksika’da bulduğu tabletlerdeki kuş ikonografileri.


Türklere ait ikonografik sanat eserlerinde Hayat ağacının köklerinde Ejderha-Yılan ve tepesindeki dallarda Güneş kuşu olan Kartal vardır.

Untitbbled1

Resim12: 12.yy. Selçuklu seramik tabak. Ejderhanın ağzından çıkan hayat ağacı ve dallarında bekleyen ruh kuşları.

Bir diğer önemli gördüğüm ikonografi Davut Yıldızı ya da Süleyman Mührü olarak bilinen 6 uçlu yıldız simgesi. Bu sembol her ne kadar Musevilik ile ilişkilendirilmiş olsa da, Hun’lar ve onların bir boy’u olan Türkler tarafından eski çağlardan bu yana kullanılagelmiştir. 

Mu kıtası Kozmik Diagramı olarak çizilen İkonografi yaratılışın simgesel anlatımı gibidir. En dıştaki “Güneş Rozeti” ya da “Güneş Çiçeği” olarak adlandırılan simge 12 dilimlidir. Güneşin 1 yıllık dolanım süresini ve 12 takımyıldızın diagram çizimini gösterir. 6 uçlu yıldız, aşağı ve yukarı bakan iki üçgenden oluşur. Ezoterik tradisyonda eril ve dişil ögeyi ve tüm zıtlıkları ifade der. İkili zıtlıklar kuramı, insanoğlunun evreni ve kendini anlamlandırmasına yardımcı olan bir mantık ve düşünce sistemidir. 

Yıldızın ortasındaki daire ve nokta sembolü Türk runik harflerindendir. “Gün” ve “Ant” olarak okunur. Jung’a göre “Tanrı” ya da “Öz Ben” simgesidir. Günümüz Astrolojisinde de Güneş olarak okunur. Güneş hayatın kaynağı ve Tanrının yaratıcı gücünü gösterdiği en önemli gök cismidir. Güneş Rozetinin altından uzanan 4 ışık, 4 ana element yani Hava, Toprak, Su ve Ateş olarak yorumlanabilir. Tüm bu güçler, “İkili Zıtlıklar” ve “Dört Kozmik Güç” yani unsurlar birleştiğinde yaratılış gerçekleşir. 

 12088578_962177810515830_1507220999234859690_n[1] copy

Resim13: Noin Ula Kurganında bulunan Türk-Hun Tamgaları ve Altı Uçlu Yıldız, M.Ö. 2.yy. ve Mu Kıtasının Kozmogonik Diagramı.

6 uçlu yıldız yani Hexagram sembolünü Tekeoğulları Beyliği bayrağında, Barbaros’un sancağında, yeniçeri başlıklarının üzerinde, camilerde, mezar taşlarında, paraların üzerinde ve diğer sanat eserlerinde görebiliriz. 

Bu simge Türklerin kadim takvimlerinin başlangıcı sayılan Ülker takımyıldızını da ifade eder. Türkler bu yıldızı çok önemser. Her yıl Mayıs ayında Hıdrellez kutlanır. Bu, Ülker’lerin gündüz göğünde Güneş ile birlikte yükseldiği dönemdir. İnsanlar bahar döneminde, yeniden doğuşu canlandıran ritüeller yaparlar. Yaratılışın tekrar ettiğini ve doğanın her yıl yeniden uyandığını düşünürler. 

104947g98_720043114729302_745085859181115818_n 

Resim14: 6-7.yy Türk Uygur Budist Derviş’in kolunun altındaki sembol Hexagramdır. Aynı sembol Osmanlı döneminde yeniçerilerin başlıklarının üzerinde de yer almıştır. 


 Bir diğer veri Mu İmparatorluğunun “Güneş İmparatorluğu” olarak adlandırılmasıdır. Bu tanım Mu kıtasının Batılılara göre Doğu yönünde ve kıtanın “Anakara” olması ile ilişkilendirilebilir. Söylencelerde Güneş’in yaratıcı gücü ile ilk insanın bu topraklarda yaratılmış olduğu inancı vardır. Bu nedenle Mu kıtasına Ana-Kara adı verilmiştir. Churchward’a göre Mu halkının başlıca simgeleri güneşti ve tek bir yaratıcıya güneş aracılığı ile tapınıyorlardı. Şunu da eklemek isterim. Güneş diğer dünya mitlerinde “Eril” bir özelliğe sahipken, Türk mitolojisinde “Dişildir” ve “Gün-Ana” olarak ifade edilir.


Churchward’ın, Güneş ile ilişkilendirdiği ve Uygurların simgesi olarak gördüğü iç içe geçmiş daire ikonografisi. Orta Asya’daki 70 000 yıllık büyük Uygur İmparatorluğu ve Mu Kıtasındaki insanlar tarafından kullanılıyordu. Churchward’ın ifadesini aynen İngilizce olarak aktarıyorum.

The eye of the bird Untitled is the Uighur form of the monotheistic symbol of the Deity.

 “Kuş gözü, Uygur tek Tanrılı dininin sembolüdür.” İç içe geçmiş daire sembolü çok değerli Emel Esin’e göre de bu sembol “Kün” yani Güneş olarak okunur. Uygur Türkleri bu sembolü hilal ile birlikte Ay-Kün olarak kullanmışlardır. Uygurlar Ay ve Kün Tengri ifadesini kullanırlardı. Uygur kağanlar tahta çıktıklarında Ay ve Güneşten kut alırdı. James Frazer “Altın Dal” isimli kitabında yeni evlenen Orta Asya’daki Türklerin, sabah doğan güneşi selamladığını yazar. Bu uygulama farklı bir sosyal statüye geçiş ve dolayısıyla yeni bir hayata başlama ritüelidir. Güneşin yaratıcı gücüne saygı duyma, bolluk bereket dileme ve çok çocuk sahibi olma isteği ile de alakalıdır. 

12932845_1065464670187143_2660223880372150516_n

 Resim16: Uygur Türklerine ait Ay-Kün ikonografileri. Daire içindeki noktalı simge Türk Runik harflerindendir ve “Gün” yani “Güneş” olarak okunur. 

Meksikada bulunan ve yine batık Mu Kıtasından taşındığı varsayılan simgelerden bir tanesi de daire içindeki artı sembolüdür. 

 

07902 

 

Resim17: 2. ve 3. Sembol Meksika’daki tabletler üzerindeki İkonografilerdir. Türkçe "Tanrı" olarak okunur.

Ünlü psikanalist C. Gustav Jung’a göre insanlığın en eski ve en ilkel Tanrı İkonografisi budur. Bu sembol öyle evrenseldir ve dünyadaki kayaların üzerine kazınmıştır. Fakat çok ilginçtir ki Emel Esin’e göre de bu işaret Türklerin kullandığı Runik Alfabenin bir harfidir ve “Tanrı” olarak okunur. 

 TAŞ2

Resim18: Kırgızistan Saymalıtaş. Tanrı olarak okunan petroglifler.

Artı yeryüzü ve yeryüzünün dört bucağını, daire ise gökyüzü ve gökyüzünün yuvarlak kubbesini ve sonsuzluğunu çağrıştırır. Aslında bu ikonografide Yeryüzü ve Gökyüzü dikotomisi ile yaratılıştaki eril ve dişil iki öge sembolize edilir.

Churchward’ın Mu Kıtası arması ya da Tamgası olarak gördüğü simge, bir kaç anlamı içinde barındırır. Haç ya da artı sembolü dünya ve yeryüzünün dört bucağı olan kuzey, güney, doğu ve batı yönlerini ifade eder. Etrafındaki daire, yeryüzü ile gökyüzünün birleşmiş gibi göründüğü, 360 derece dairevi ufuk çizgisini ve gökyüzünün sonsuzluğunu anlatır. 

Bu iki sembol “Tanrı” olarak okunur. Çünkü Tanrı ezoterik düşüncede tüm zıtlıkları içinde barındırır. Armadaki dairenin etrafındaki sivri uçlar güneşi anımsatır. Güneş’i taşıdığı düşünülen “Güneş Tekerleği” 8 dilimlidir. Benzer ikonografiyi Türk sembolizminde de görebiliriz.

 Osmasn Hamdi Beyin haz_rlad___ 1873 Y_l_nda T_rkiye'de Halk Giysileri

Resim19: Mu Kıtası Arması ya da Tamgası. Tanrı ve Güneş olarak okur. 1873 yılında Osman Hamdi Bey tarafından fotoğraflanan, Ankara yöresi çoban kepeneği üzerindeki Tamga Mu kıtası arması ile aynıdır. Tanrı ve Güneş olarak okunabilir. 

 768px-Chariot_Wheel_Sun_Dial

Resim20: 13. yüzyılda yapılan Güneş Tapınağı ve Güneş Tekerleği. Hindistan. Türk Otağlarındaki Tengri Tamgası ve 8 dilimli çadır kasnağı.


Churcward’ın Mu’nun sayısal ve simgesel sembolü olarak gördüğü 3 ve üç dilimli dağ İkonografisi. Ve bu dağın üzerinde “Güneş Diski” durmaktadır. Fakat resimdeki semboller tamamen siyahtır. Churchward bunu Mu’nun karanlığa gömülmesi olarak yorumlar. Aynı İkonografi Çin’de bulunan Paleolitik çağa ait bir kap üzerinde de vardır. Dağ şeklindeki sembolün üzerinde bu sefer Hilal Ve Güneş vardır.

993080_535326896534259_574870581_n

Resim21: Üç dilimli dağ şeklinde gösterilen kara parçası Mu Kıtasını ifade eder. Churchward bu sembolizmi, tufan sonrasında Mu’nun sulara gömülmesi olarak açıklar. Çin’de bulunan ve Paleolitik çağa ait bir kap üzerinde ise Kozmik Dağ üzerinde yükselen Hilal ve Güneş ya da tam Türkçe tabiri ile Kün-Ay İkonografisi görülür. Kozmik kara parçası bu sefer 5 dilimlidir ve kanımca 5 Ana Karayı ifade ediyor olabilir.

 

Kaynakça

Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Emel Esin, Kabalcı Yayınları, 2003.

Türk Sanatında İkonografik Motifler, Emel Esin, Kabalcı Yayınları, 2003.

Türk Kozmolojisine Giriş, Emel Esin, Kabalcı Yayınları, 2001.

Batık Kıta MU’nun Çocukları, James Churchward, Ege Meta Yayınları, İstanbul, Nisan 2012

Kayıp Kıta MU’nun Kozmik Güçleri 1, James Churchward, Ege Omega Yayınları, İstanbul, 2009.

Kayıp Kıta MU’nun Kozmik Güçleri 2, James Churchward, Omega Yayınları, İstanbul, 2010.

http://blog.my-mu.com/

http://www.sacred-texts.com/atl/ssm/ssm04.htm


Kayıp Şehir Z Film 🎥 


                                             ❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌❌


KAYIP KITA MU'NUN  SEMBOLLERİ 


  Mu dini sembollerinin en önde geleni, "Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra" nın, yani tek Tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, iç içe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. 
  Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü simgeler. Her ikisinin bir arada oluşturduğu 
altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın her bir ucu bir fazileti sembolle anlatı ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.
  Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a, Kozmik İnsan'a, ulaşmak zorundadır.
  Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. 

  Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini simgeler. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.
  Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiyasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiyasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacal' lerin uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bu törenin ayrıntıları Mısır uygarlığının incelenmesi ile netleşebilir.

 Mu dininin dört temel kavramı vardır;

1-Tanrı tektir. Her şey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.
2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.

3- Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.

4- Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.

  Şimdi Mu ve Atlantis döneminden kalan bazı kutsal sembollerin incelemesini yapalım. Özellikle zamanımızda kullanılan bazı sembollerin aslında ne kadar eski kökene dayandığını ve anlamlarını ne kadar hatalı bildiğimizi görelim.
  Önce Mu Kraliyet Armasını inceleyelim. Bu armadaki şekillerin büyük bir bölümü, Hintliler, Maoriler, Nevada ve Meksika yerlileri, Guatamalılar ve Gobi çölünde yaşamış bazı topluluklar tarafından kullanılmıştır. Aşağıda Mu Kraliyet Arması görülmektedir.
 Bu armayı bölüm bölüm incelersek;  En dışta yer alan bölüm, Mu alfabesindeki M şeklidir ve ayrıca bu kıtanın simgesel harfidir. Harfin Mu dilindeki okunuşu da  “Mu” olarak söylenir. Bu şekil aynı zamanda yedi rakamındaki şeklin benzeridir ve tekamül yasalarını hatırlatır. M harfinin Maya ve Mısır alfabesinde Ma olarak okunduğu ve Maya kökenli olduğu da söylenir.

  Armanın merkezindeki hiyeroglif şekil “U-lu-mil” olarak okunur, ki “ ….. İmparatorluğu” demektir. Bu şekil aynı zamanda dört sayısını ve dört gücü de ifade etmektedir.

  Hiyeroglif şekli çevreleyen daire, güneşi temsil eder. Bu hiyeroglif ile birlikte “Güneş İmparatorluğu” denebilir. En dıştaki şekil ile üçü bir arada “Mu güneş İmparatorluğu” anlamına gelir. 

  Armanın içindeki sekiz köşeli yıldız, sekiz temel noktayı simgeler ve Mu’nun dünyanın her yanına hakim olduğunu gösterir. Çevresindeki daire ise, bir evren sembolüdür. Bu evren insanındır. Mu’nun ışınları, etkisi bütün insanlığa ulaşmıştır denilmektedir.

  Mu Kraliyet Arması’ndaki şekillerin halen pek çok yaşayan kültürde, üstelik aynı anlam bütünlüğünde kullanılması ilginçtir. İşte bu gördüğümüz sembollerin kökeninde yatan gerçek anlamlar Mu Kıtasından bu yana pek çok uygarlığa ve günümüze uzanmaktadır. 
  Bugün özellikle Japonya’nın bayrağındaki güneş şekli ve kendilerini “Güneş İmparatoru” olarak anmalarının kökeninde bu nedenler yatmaktadır. Büyük ve eski bir uygarlığın kültür kalıntılarıdır bunlar.

  Şimdi de yine Mu’dan kalan “Mu Kozmik Diyagramı” nı inceleyelim. Bunu önce bir bütün olarak gördükten sonra, parça parça anlamlarına değinelim. 


  Önce aşağı doğru inen mavi renk tonlarıyla verilen sekiz şerit ile başlayalım. Bu sekiz şeridin her biri ruhun tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaları ifade eder. Ruh en alt kademeden, yani cansız varlıktan mükemmele, yani kamil-olgun insana ulaşmak zorundadır. Bu bölümde ruhun ölümsüzlüğü ve tekamülü için yeniden doğuşu anlatılmak istenmektedir. Bu sekiz yol, Buda’nın öğrettiği sekiz bilgeliğin hemen hemen aynısıdır.
  Altı köşeli yıldızın çevresindeki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu dünyasal 12 kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Bu 12 kötü eğilim iğvanın simgeleştirilmiş halidir.

  Çemberin içinde daha önce de bahsetmiş olduğumuz çok önemli bir sembol olan altı köşeli yıldız vardır. Bunu Yahudi dinine mensup kişiler kendilerine aitmiş gibi göstermekle birlikte sembolün kökeni kadim uygarlıklara dayanır. Bu Adalet Yıldızı’dır ve iyilik ile kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yanı tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü anlatır. Ayrıca yıldızın altı köşesi, insanın tanrıya ulaşması için sahip olması gereken faziletlerini gösterir. Yıldızın ortasındaki daire güneşin, “Ra” nın, yani tek tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun simgesidir. Üçgen içindeki daire yerine göz sembolünün de kullanıldığını söylemiştik. Bu sembol, Osiris ile Atlantis’e, buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Pisagor ile Yunanistan’a ve nihayet günümüze ulaşmıştır.

  Görüldüğü gibi Mu’nun en önemli sembolü olan Mu Kozmik Diyagramı bize, kamil insan olma, tanrıyla bir olma yolunu çizmekte. Bütün dinlerin esasında olan genel yaklaşımları ve tanrının tekliğini bir sembolde anlatılabilmektedir Bize Mu’dan kalan bir sembolünde, dört temel gücü simgeleyen haç olduğunu görüyoruz. Yapılan kazılarda çok değişik haç sembollerine rastlanmıştır. Bu haçlardan bazılarının uçlarının sağa, bazılarının ise sola kıvrık olduğunu görüyoruz.

  Tarihte ‘Gamalı Haç’ olarak da bilinen Hitler’in uçları sağa kıvrık haçı rasgele seçilmiş bir sembol değildir. Zira uçları sola kıvrık haç mutluluğun, iyiliğin gücünü simgelerken, uçları sağa kıvrık haç ise mutsuzluğu ve kötülüğü simgelemektedir. Haç sembolü daha sonra Hıristiyanlar tarafından kullanılmış fakat dört gücü simgelediği unutulmuş ve yerine ikincil sembol olan İsa’nın çarmıha gerilmesini kutsanmak için kullanılmıştır. Görüldüğü gibi bu sembol de asıl anlamının dışında kullanılmakta veya bizler onu bu şekilde öğrenmekteyiz. Bunun dışında birleşik semboller üzerinde oynamalar ile iyi veya kötü amaçlı etkilemeler yapmanın mümkün olduğunu tüm ezoterik metinlerde hep söylüyoruz.

  Örneğin beş köşeli yıldız ki bizim de bayrağımızda bulunan çok değerli bir semboldür, etrafına çizilen bir çember ile şeytana tapanların simgesi olarak kullanılır. Aynı şekilde altı köşeli yıldızın içine konulan ters duran haç ve bunların yine bir çember içine alınmasıyla şeytana tapanların simgelerinden birini elde ederiz. Bu nedenle sembolleri doğru tanımlamak ve iyi tanımak gerekir. Aynı sembolü küçük nüans çeşitliliği ile  pozitif ve negatif kutuplar günümüzde de kullanmaktadır. Bu gözlemi yaparsak iyi ve kötüyü çok rahat ayırabiliriz.

  Sembollere ilgi duyanların bu bilgilerini arttırmaları ezoterizm araştırmaları için çok gerekli, çünkü yaşamın içinde bazen öyle ilginç olaylar, rüyalar, vizyonlar görülüyor ki, bunların asıl nedenini anlamak için sembolleri ve bize iletilmek istenen mesajları anlamak gerekiyor. Sembol dilinden anlayanlar için yaşam farklı bir boyut, farklı bir tat kazanır. Çünkü herkesin göremediğini görebilir, yaşamın o an size vermek istediğini ve olayların arkasında yatan gerçeklerin neler olduğunu bulabilirsiniz. Eşzamanlılıkların ve paralel evrenin sembollerini iyi anlamanın başka hiçbir yolu yok 





XXXXXX




Doğunun Kraliçesi : Antik Roma’da bir tarihçi olan (Antakya’da doğmuş ve yaşamıştır.) Ammianus Marcellinus (M.Ö. 322-400) tarafından söylenilmiş bir söz olup, orijinali ‘Orientis Apicem Pulcrum’ dur. Bu söz aslen Antakya şehri ile özdeşleşen, şehrin en büyük simgesi olmuş Tykhe ve Orontes (Asi) yola çıkılarak söylenilmiştir.

Antik dönemde her şehrin bir koruyucu tanrısı/tanrıçası olmuştur, bu gelenek şehrimiz Antakya’da #Tykhe‘e olarak yansımıştır.

Bir eliyle bereket saçar, bir yandan kenti sellerden korur, bir yandan yeteneğiyle şehrin bahtını açar, kurtarır…

Tabula Peutingeriana: Roma İmparatorluğu’nun yol ağı olan cursus publicus’un düzenini gösteren resimli bir güzergahtır. Harita, orijinal eserin 13. yüzyılda yapılmış parşömen kopyasıdır.

Bu Haritada koyu halde sunduğum alanda İSSOS, ALEXANDRİA (cat issum), SELEUCİA ayrıntılı bir şekilde görülmektedir. Bir diğer ayrıntı ise ikon şeklinde gösterilen Antakya’dır. Bir Tykhe olarak tasvir edilen şehrin, surların, Asi Nehri’nin ve kentin genel özelliklerinin yansıtılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ayrıca haritanın bütününde yer alan en büyük iki ikon ROMA VE ANTAKYA’dır. Bu kentin Roma İmparatorluğu için ne kadar büyük önem arz ettiğinin bir başka göstergesidir.

Geçirdiği büyük depremlerden sonra I. Justinianus kenti yeniden imar etti. Kenti iyileştirdikten sonra kent meydanını bir Tykhe heykeli ile süslemiş ve şehrin koruyucusu ilan etmiştir. Bu heykel (tanrıça) şehri bereket, huzur getirecek ve onu koruyacaktır. Bir elendi başak demeti ile bir kaya üzerine oturan (Antakya’nın Silpius Dağı olduğu tahmin ediliyor) genç bir kadını betimler. Bu güzel kadının başında büyük bir taç vardır (Taç Antakya Surlarını simgeler).Heykelin sol ayağının altında bir genç yüzmektedir -çırpınmaktadır- bu tasvir ise Orontes yani, Asi Nehri’ni simgelemektedir. Sel ve taşkınları bilindik olan kentin bu yönden de koruyucusu olması temenni edilmiş bu güzel heykelin orijinali maalesef günümüze ulaşmamıştır.(Vatikan’da yer alan heykelin şehrimizden kaçırıldığı konusunda bir takım yazılar okudum fakat kesin kaynak bulamadığım için bu şekilde yayınlamayı tercih ettim) Antakya Tykhe’si olarakta bilinen heykelin Hatay Arkeoloji Müzesi’nde 2 adet küçük benzeri bulunmaktadır. 

Satyr: (Satir) Antik Yunan mitolojisinde yer alan yarı keçi yarı insan kır ve orman iyesi.

Yunan mitolojisinde bir titan olan Tethys, denizin, bereketli okyanusun tecessümüdür. Deniz tanrıçası olan Tethys, Uranus ile Gaia’nın kızıdır. Kocası ve erkek kardeşi olan Okeanos‘dan birçok çocuğu olmuştur. Baltimore Sanat Müzesinde sergilenmektedir.

Menderes (meander) Mozaiği

5.yy’a ait mozaik iç içe birbirine geçen meander ve geometrik şekillerden oluşan bir mozaik. 1937 yılındaki Princeton Üniversitesi kazılarında bulunmuş ve bugün Baltimore Sanat Müzesinde sergilenmektedir.

! _____Menderes (Antik Yunanca: Maíandros), kıvrımlı akışıyla hem gerçek bir nehrin (Büyük Menderes) adını verir hem de mitolojide sonsuzluğu, yaşamın döngüsünü ve evreni temsil eden bir sembol olarak karşımıza çıkar; hatta antik çağda nehrin kendisi bir tanrı olarak kabul edilmiş, Miletus halkı tarafından haksız yere suçlanarak davası açılmış bir nehir tanrısıdır. Bu nehir tanrısı, aynı zamanda Apollon ile Marsyas arasındaki müzik yarışmasının geçtiği ve Marsyas'ın derisinin yüzüldüğü efsanevi yerle ilişkilendirilir, bu da onu mitolojik hikayelerin önemli bir parçası yapar. 

Mitolojik Anlam ve Sembolizm
  • Kıvrım ve Sonsuzluk: Menderes'in dolambaçlı akışı, "menderes" kelimesinin anlamını oluşturur ve bu desen, yaşamın sonsuz döngüsünü, tekrarı ve birliği simgeler.
  • Nehir Tanrısı (Maíandros): Büyük Menderes Nehri, antik çağda kişileştirilerek bir tanrı olarak görülmüştür. Ona Miletus'ta tapınak yapılmış ve diğer nehirler onun çocukları sayılmıştır.
  • Su Kaynakları ve Üreme: Nehrin kaynağının (Suçıkan) tanrısal bir özelliği olduğu düşünülür. Ayrıca, suyun bereket kaynağı olmasıyla ilişkilendirilir (poseidon gibi).
  • Labirent İlişkisi: Menderes deseni, labirent deseniyle de ilişkilendirilir ve bu da insanın kurtuluşa olan yolculuğunu sembolize edebilir. 
Mitolojik Hikayeler ve İlişkili Kişiler
  • Apollon ve Marsyas Yarışması: Büyük Menderes'in kollarından biri olan Marsyas Çayı'nın geçtiği Dinar'da (Kelainai), Apollon ile satyrs Marsyas arasında flüt yarışması yapılmış, Marsyas yenilince derisi yüzülmüştür.
  • "Miletos Davası": Nehrin taşıdığı alüvyonlarla limanlarını doldurup bataklığa çevirmesi üzerine, Miletos halkı Nehir Tanrısı Maíandros'u mahkemeye vermiş ve bu, tarihteki ilk "dava açılan tanrı" olarak anılır. 
  • Milet Pazar KapısıAydın'ın Didim ilçesindeki Milet Antik Kenti'nde bulunan, MS 2. yüzyılda Roma döneminde inşa edilmiş görkemli bir yapıdır. Justinian 538'de Milet'in savunmasını güçlendirdiğinde kapı şehir surlarına dahil edildi.
  • Kapının orijinali, Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde (Bergama Müzesi) sergilenmektedir. 

                                   Tethys Büstü ve Deniz Mozaiği


Antik dönem #Antioch yakınlarında bulunan bir diğer yerleşim yeri olan #Daphne (#Defne) de bulunmuştur. Tethys: (Yunan mitolojisinde bir titan olan Tethys, denizin, bereketli okyanusun tecessümüdür. Deniz tanrıçası olan Tethys, Uranus ile Gaia’nın kızıdır. Kocası ve erkek kardeşi olan Okeanos’dan birçok çocuğu olmuştur.) betimlemesi dikdörtgen biçimli mozaiğin üst orta kısmına yerleştirilmiştir. 3.yüzyıla ait mozaiğin etrafında birbirinden özel deniz canlıları yer alır, mozaiğin dış çevresinde küçük bir geometrik şekilli çerçeve kısmı yerleştirilmiştir. Yine mozaiğin alt kısmında balık tutan bir Eros betimlemesi yer alır. (Baltimore Sanat Müzesinde sergilenmektedir.)

Galatea, Yunan mitolojisinde Poseidon’un kızı değil, deniz tanrısı Nereus ile Doris’in elli kızından biri olan bir Nereid (deniz perisi) olarak bilinir.

Galatea, Yunan Mitolojisi’nde denizler tanrısı olan Poseidon’un sualtı perisi kızlarından biridir.

  • Acis ve Galatea: Galatea, ölümlü bir çoban olan Acis'e aşıktır. Ancak tek gözlü dev (Kyklop) Polyphemus da Galatea'yı sevmektedir. Kıskançlık krizine giren Polyphemus, Acis'i koca bir kaya ile ezerek öldürür. Kederli Galatea, sevgilisinin akan kanını bir nehre (Acis Nehri) dönüştürerek onu ölümsüzleştirir.
Odysseus ve Sirenler, Siren Ressamı'nın kendi adını taşıyan Stamnos vazosu, (MÖ 480-470), British Museum.

Sirenler ya da Seireneler (Yunanca Σειρήνες ya da Acheloides), Yunan mitolojisinde Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bazı farklı öykülerde ise Cape Pelorum'da ya da Anthemusa adasında yaşamış olduklarından, şimdi de Paestum'un yanındaki Sirenus adalarında ya da Capri'de yaşadıklarından bahsedilir. 
Yunan mezar steli üzerinde deniz kızı, yaklaşık İÖ 330  


Göktürklerde Göklerden inen kanatlı Umay Kut sahibi, doğanın hâkimi, tüm canlı ve insanların koruyucusu, ruhlara yeryüzünde yaşam bahşeden, ölümden sonra onları Hayat Ağacı’na geri götüren, yaşam gücü ve sağlık sunan, soy, ulus ve devletin koruyucusu, soyun devamını ve yaşamın sonsuzluğunu sağlayan ilah olarak görülmüştür (Motob, 2001: 56, 57, 58; Geybullayev, 1999, s.215; Seyidov, 1994: 104-5).
Muḥammad b. Maḥmūd b. Aḥmad Ṭūsī Salmānī 14. yy. Hüma Kuşu..

Su kuşları özellikle Kaz ve Korday (Kuğu), kut ve beylik işareti idi. Devlet Kuşu tabiri de bu anlamda kullanılmış olabilir. Alp Er Tonga’nın kızının adı Kaz’dı.  “Kaz” kelimesine yüklenen dişil özellik bağlamında “Kız” kelimesi ile benzerlik göstermesi, iki kelimenin birbirinden türediğini gösterir.
Başındaki üç dilimli taç boynuz olarak da düşünülmüştür. Boğa boynuzları kadim uygarlıklarda Ay ile ilişkilendirilirken, geyik boynuzları Hayat Ağacı ve Güneş ile ilişkilendirilir. 
  • Hüma: Türk-İslam mitolojisinde "cennet kuşu" veya "devlet kuşu" olarak geçer ve Hz. Süleyman kıssalarındaki kuşlarla (özellikle Hüdhüd ile) edebi metinlerde sembolik olarak karıştırılabilir veya birlikte anılabilir. 
İran Persepolis'te Hüma kuşu.
Topkapı Sarayının giriş kapısı "Hümayun Kapısı" adını taşıyor.
Sözlükte “mübarek, kutlu” anlamına gelen ve uğurlu bir kuşun adı olan (Farsça) hümâ kelimesinin sonuna “gibi” anlamındaki yûn (-gûn) ekinin getirilmesiyle teşkil edilen bu tabir.
&
Ayasofya Camii’nden Umay Ana, Mahiye Morgül

Umay Ana’ya İstanbul’da Ayasofya’nın duvarlarında ve pek çok tarihi eserde rastlamaktayız.

"The Siren" (Siren) adlı tablo denince akla genellikle Yunan mitolojisindeki baştan çıkarıcı deniz yaratıklarını, özellikle de John William Waterhouse'un 1900'lerde yaptığı, deniz kenarında bir kayalıkta oturan kadınları resmeden tablosu gelir, bu eser döneminin karakteristik Üst-Raffaelocu/Sembolist akımının güzel örneklerinden biridir.

                       

yaradılışın kaynağını, varlığın özünü, kadim sırları, evrenin oluşumunu vs. barındırdığı öne sürülen, kutsal geometri adıyla anılan 19 çemberli küresel bir figürdür yaşam çiçeği. 

mısırlılar, sümerler, aztekler vs. ne kadar etnik kültür köken varsa, bu kadim bilginin kendileri tarafından korunduğu ve bugünlere ulaştırıldığı, hatta mirasının atlantis'e kadar dayandığı rivayet edilir. Meyveye benzerliği sebebiyle 7 çemberli göbek kısmı yaşam tohumu olarak anılır.

enteresan bir şekilde dünyanın çok farklı coğrafyalarındaki (güney amerika, anadolu, orta doğu, mısır, asya, uzak asya, afrika) arkeolojik çalışmalarda örneklerine rastlanmıştır yaşam çiçeğinin.  ben de tesadüfen burdur müzesinde bir lahit kapağında, manisa müzesinde, hacıbektaş veli türbesi'nde bir çeşmenin üstünde ve efes antik kentinde denk geldim bu sembole. 

evrenin ve yaşamın tüm kodunun ve başlangıcının bu sembolde gizli olduğuna inanılmakta.  drunvalo melchizedek, "yaşam çiçeğinin unutulmuş sırrı" isimli kitabında bu sembolün atlantis zamanında bilindiğini ve atlantis'in çöküşüyle unutulmaması için eski mısır'a taşındığını söylemektedir. ayrıca da vinci'nin de sembolü kullandığını anlatır. 

  • Konusu: Kitap, kutsal geometri, insan bilinci, evrenin işleyişi ve ruhsal uyanış gibi konuları derinlemesine inceler. Yaşam çiçeği sembolünün fiziksel varoluşun temel şablonu olduğunu ve bizleri yüksek bilinç seviyelerine taşıyabilecek bilgiler içerdiğini öne sürer.
  • İçeriği: Okuyuculara hayat amaçlarını keşfetme ve Merkaba (ışık beden) enerjisini harekete geçirme amacıyla çeşitli meditasyon teknikleri ve bilimsel bilgiler sunar.


13.000 yıl önce, şimdilerde tamamen unuttuğumuz bir şeyin farkında idik; bedenimizi çevreleyen geometrik enerji alanları belirli bir yöntemle harekete geçirilebilir ki bu soluk alışımızla yakından bağlantılıdır. Bu alanlar ışık hızına yakın bir hızda bedenlerimizin etrafında topaç gibi dönmekteydiler. 


 Ruh ve bedeni aynı anda etkileyen ve birbirinin aksi yönünde dönen ışık alanları olduğunu

 anlıyoruz.



bildiğim kadarıyla geçtiğimiz senelerde gaziantep'te bir kazıda sembole tekrar rastlandı. kısacası yaşam çiçeği sırrını koruyor.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hallo 🙋🏼‍♀️