Kassitler=Halaf Kültürü & Kitab-ı Bahriye = Nuh Tufanı
Hz. Yunus'un peygamber olarak gönderildiği Ninova (günümüzde Musul yakınları) şehrindendir.
“Allah üç dağa üç kişi ile ikram etti. Hazreti Nuh ile Cûdî’ye, Hazreti Musa ile Tûr’a ve Hazreti Muhammed ile Hira’ya.”
Sümer tarihî figürü Ziusudra, büyük bir tufandan insanlığı kurtarmak için bir gemi inşa etme emrini alan ilk insandı.
Ardından, bu kez Utnapiştim adlı bir figürün yer aldığı, insanlığı felaket bir tufandan kurtarmak için tarihteki ilk gemiyi inşa etme emrini alan Akkad versiyonu geldi.
Bunu takiben, aynı ayrıntılar ve olaylarla Büyük Tufan öyküsünün Asur versiyonu geldi, ancak bu kez kahramanının adı Atrahasis idi.
Bundan sonra, bu öykünün tüm dinlerde, ayrıntılar ve olaylar bakımından büyük benzerliklerle, ancak kahramanı Nuh olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Mohamed Salam
Ninova Sarayı, ilk büyük imparatorlukların gücünü ve azmini temsil ediyordu. Sarayda fildişi, bazalt, mermer ve sandal ağacı süslemeleri yer alırdı.
Babilli rahip Berossos (MÖ 340 – 270 civarı), Helenistik dönemde yaşamış önemli bir astronom, tarihçi ve Marduk (Bel) tapınağının başrahibidir. Babil kültürünü Yunan dünyasına tanıtmak amacıyla Grekçe kaleme aldığı Babyloniaka (Babil Tarihi) adlı eseriyle tanınır.
Babyloniaka: Üç ciltten oluşan bu eserinde, Babil'in yaradılış mitlerini, Tufan hikâyesini ve krallar listesini anlatmıştır. Eserin orijinali kaybolmuş olsa da, Flavius Josephus ve Eusebios gibi sonraki yazarların alıntıları sayesinde günümüze parçalar halinde ulaşmıştır.
ABD’li ressam Edward Hicks’in “Nuh’un Gemisi” adlı tablosu.
Tevrat’ta Hazreti Nuh’un gemisinin Ararat Dağları‘na konduğu anlatılır. Asurlular Doğu Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Halti diyen komşularına Urartu adını verirdi. Ararat, Urartu’dan geliyor. Aras Nehrinin suladığı yerler demektir.
Ermenilerin bu dağa verdiği isim Masis’tir. Dünyanın Anası demektir. Tevrat’taki Ararat’ın Masis olduğunu ilk söyleyen Şamlı Aziz Nikola’dır. Ermeniler bu rivayeti sahiplenmiş ve bu sayede dünyaya yayılmıştır. Ağrı Dağı’nın ismi Kürtçe ateş manasına Agir kelimesinden gelir. Agiri, ateşli demektir. Nitekim volkanik bir dağdı. En son 1840’larda patlamıştı.
M. Ö. 250 senelerinde yaşamış Babilli râhip Berossos tufanı anlatırken, geminin Cordyean Dağları’na oturduğunu ve kalıntılarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta halkın bundan muska yaptığını söyler. Bu dağlar Van Gölü’nün güneybatısındadır. Burada ise Cûdî Dağı vardır. Hazreti Nuh’un yaşadığı Mezopotamya’nın hemen kuzeyinde, 2000 m râkımıyla geminin konabileceği en uygun yegâne yüksek dağdır. Tufanın bitip bitmediğini anlamak için gönderilen güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştü. Ağrı Dağı’nda, değil zeytin, hiçbir ağaç yetişmezken, Cûdî’nin güneybatısı zeytinliktir. Dağın eteklerinde tufandan kurtulan gemideki seksen kişinin ilk kurduğu Semânîn veya Heştan (Seksenler) denilen bir köy vardır.
Dağın içine derinlemesine inen bir vâdide Arguri köyü; bunun yukarısında 1800 râkımda Aziz Yakobus Manastırı bulunurdu.
Şırnak'ın İdil ilçesinde bulunan ve yerel dilde Kiwex olarak bilinen Mağaraköy, yaklaşık 1200 yıllık tarihiyle bölgedeki en eski Ezidi yerleşimlerinden biridir.
Kösreli (Hesena) Köyü: Cudi Dağı eteklerinde bulunan ve geçmişte Asuri/Keldani Hristiyanların yaşadığı bir köydür.
Yunus Emre, “Harâmi gibi yoluma arkırı (aykırı) düşen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın?” diyor.
Başlangıçta ‘Nuh’un Şehri’ anlamına gelen ‘Şehr-i Nuh’ olarak anıldı. Zamanla bu isim değişerek önce ‘Şernah’, sonra ‘Şırnek’ ve nihayetinde günümüzdeki ‘Şırnak’ halini aldı.
Allah tarafından denildi ki: "Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de suyunu kes! Ve sular çekildi. Emir yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine oturdu.- Hud,44
Temel Özellikler:
Konum: Irak ve Suriye sınırında "üç ülke kavşağı" (Dreiländereck) olarak bilinen noktada yer alır.
Coğrafya: Cudi, Gabar ve Namaz dağları gibi önemli yükseltilere ve Dicle Nehri gibi su kaynaklarına ev sahipliği yapar.
Tarihçe: Eski adı "Nuh'un Şehri" anlamına gelen "Şehr-i Nuh"tur. 1990 yılında Siirt'ten ayrılarak il statüsü kazanmıştır.
Arkeolojik Bağlam: Şırnak bölgesi, M.Ö. 6100-5100 yılları arasına tarihlenen tarih öncesi Halaf Kültürü'nün önemli bir yayılım alanıdır. Şırnak'taki kazılarda bu döneme ait karakteristik, boyalı seramikler (takyan, grike kege gibi yerleşkelerde) bulunmuştur.
İlk Yerleşimler:Şırnak merkezine bağlı, Cudi Dağı eteklerinde yer alan Yoğurtçular (Heştan/Semanin) Köyü, Nuh'un gemisi tufandan sonra durduğunda Hz. Nuh ve beraberindeki 80 kişinin kurduğu yerleşim yeri olarak bilinir. "Seksenler" anlamına gelen Heştan, tarihi ve inanç turizmi açısından önemli bir bölgedir.Eskiden, Temmuz ayında Sefine bölgesine (geminin oturduğu yer) ziyaretler düzenlenirdi.
Şırnak'ta halaf (kilim/dokuma) kültürü, özellikle Jirki kilimleri adıyla bilinen, yoğun motif ve desen zenginliğine sahip yerel el sanatları geleneğini temsil eder. Bu el dokuması ürünler, bölgenin kültürel mirasını yansıtan önemli bir el sanatı ürünü olarak bilinir.
Araştırmada incelenen Halefi alanlarının konumlarını gösteren Yakın Doğu haritası.(Journal of World Prehistory. ) _______ İngilizcede "area" kelimesi yüz ölçümü anlamına gelir.
Mezopotamya, “Medeniyetin Beşiği” ve “Bereketli Hilal” olarak anılan, Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan kadim bir bölgedir.
___Nipur Dağı gerçekten de Cudi Dagh ile aynıdır.____
Yahudi geleneği, Nuh'un Sandığı'nın bir parçasının Ninova'daki kralın tapınağına getirildiğini ve İncil'in "tanrı Nisroch" olarak adlandırdığı şeyle özdeşleştirilmesi gerektiğini söyler [Finkel 2014, s. 291]. Hatta Irving Finkel bile, »bir Gemi avı olayı« [Finkel 2014, s. 292] Sennaherib ile bağlantılı olabileceğini öne sürer. Gordon Franz, bu konuyu 2013 Sempozyumu'nda çok kapsamlı bir şekilde ele aldı!
Tarihsel İsimlendirme:Bugün Cudi Dağı olarak bilinen dağ, tarihi kayıtlarda 8. yüzyıla kadar Nippur veya Nissir Dağı olarak anılıyordu.
Tarihsel ve arkeolojik kayıtlara göre Mount Nipur, Asur kralı Sanherib'in yazıtlarında bugün bildiğimiz Cudi Dağı (Cudi Dagh) için kullandığı isimdir.
İşte bu iki ismin aynı yeri temsil ettiğine dair bazı önemli detaylar:
Asur Kayıtları: Yeni Asur dönemine ait metinlerde, Sanherib'in (M.Ö. 705–681) beşinci seferi sırasında isyan eden yedi şehre karşı yürüdüğü ve bu şehirlerin Nipur Dağı (Mt. Nipur) üzerinde olduğu belirtilir.
Coğrafi Eşleşme: Pleiades arkeolojik veri tabanı gibi akademik kaynaklar, Mount Nipur isminin Cudi Dağı'nın Yeni Asurca adı olduğunu doğrular.
Nuh'un Gemisi Bağlantısı: Bazı araştırmacılar, Sanherib'in bu bölgedeki seferleri sırasında Nuh'un Gemisi'nin kalıntılarını görmüş olabileceğini ve Mt. Nipur isminin bu efsanevi olayla ilişkili bir kutsallık taşıdığını öne sürmektedir.
Nippur şehri (Irak'ın güneyinde, Mezopotamya'nın dini merkezi) ile bu dağı karıştırmamak önemlidir; çünkü Nippur antik kenti düzlük bir alanda yer alırken, Nipur Dağı bugünkü Şırnak sınırlarındaki heybetli Cudi Dağı'dır.
Cudi Dağı'ndaki Sefine bölgesi veya Sanherib'in buradaki kaya kabartmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek ister misiniz?
Cizre demir çağında Kumme (Kumaha, Kummuh, veya Qumaha, Qumenu) krallığının merkeziydi. M.Ö 10. Yüzyılda şehir, Musul ile beraber Uygarlığın merkeziydi.
Kaynaklar:
Asur kaynaklarında "KUR / URU Kummuh" olarak geçmektedir.
Urartu yazıtlarında "URU Qumaha" olarak bahsedilmektedir.
Yeni Babil kaynaklarında ise "URU Kimuhu" adıyla anılmaktadır.
Eski Yunanlar, iki büyük nehir Fırat ile Dicle arasındaki bölgenin kuzey kısmına Mezopotamya, güney kısmına ise Babilonya diyorlardı. Toroslar’ın güney yamaçlarından, yani Aladağlar’dan Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin tamamı ilk kez M.S. 1. yüzyılda Yaşlı Plinius tarafından Mezopotamya olarak adlandırıldı.
1. Gutiler (Gutians)
MÖ 3. binyılın sonlarında Zağros Dağları'ndan inerek Mezopotamya'ya giren en bilinen topluluktur.
Tarihsel Rolü: Akad İmparatorluğu'nun yıkılmasında kritik rol oynamış ve Mezopotamya'da yaklaşık bir asır süren "Guti Dönemi"ni başlatmışlardır.
Tanımı: Mezopotamya kaynaklarında "dağlılar" ve "medeniyet düşmanı" olarak betimlenmişlerdir.
Güney Mezopotamya kökenli Obeyd (Ubaid) Kültürü, zamanla kuzeye doğru yayılarak yerel Halaf Kültürü'nün yerini almıştır. Ancak bu geçiş keskin bir yıkımdan ziyade, Obeyd unsurlarının Halaf gelenekleriyle (özellikle seramik sanatı ve mimari formlar) harmanlandığı bir "özümseme" süreci olarak görülür.
Bu etkileşimin temel özellikleri şunlardır:
Kültürel Yayılım: Obeyd kültürü, gelişmiş sulama tarımı ve sosyal organizasyon yapısıyla Halaf bölgelerine egemen olmuştur.
Seramik Değişimi: Halaf'ın çok renkli ve ince işçilikli seramikleri, yerini Obeyd'in daha yalın, seri üretim tarzındaki geometrik desenli seramiklerine bırakmıştır.
Mimari Dönüşüm: Halaf'a özgü yuvarlak planlı evlerin (Tholos) yerini, Obeyd'in dikdörtgen planlı, çok odalı konut yapıları almıştır.
2. Kassitler (Kassites)
MÖ 18. yüzyıldan itibaren Zağros Dağları'ndan (günümüz Hemedan-Kirmanşah bölgesi) Mezopotamya'ya göç etmeye başlamışlardır.
Kassitler, MÖ 18. yüzyıl başlarında Zagrosların doğu yakasındaki Hemedan-Kirmanşah yöresinde yaşamaktaydı bilinen ilk hükümdarının ismi GANDAŞ'tır.. Eski Babil Devleti döneminde önceleri atlarını satmak, asker ve işçi olarak çalışmak için Mezopotamya’nın Babil Bölgesi’ne geldiler. Babil’e egemen olan ilk Kassit kralının, listelerde 10. sırada adı geçen II.Agum olduğu anlaşılmaktadır .
Tarihsel Rolü: Babil'e yerleşerek MÖ 16. yüzyılda iktidarı ele geçirmiş ve bölgede yaklaşık 400-500 yıl süren, tarihin en uzun soluklu hanedanlarından birini kurmuşlardır.
Özelliği: Başlangıçta aşiret konfederasyonu şeklinde örgütlenmiş göçebe bir toplulukken, zamanla Babil kültürüne uyum sağlamışlardır.
Kassite Hanedanı'nın yeniden inşası için önemli kaynaklar kudurrus'tur. Diğer açıklayıcı bilgiler ise Amarna mektupları tarafından sağlanır; bu mektuplar, Kassite Babil krallarının Mısır firavunlarına MÖ 14. yüzyılın ortalarında yazdığı yazışmaları içerir. Bu dönemde Babil'in zenginliği ve etkisi, çivi yazıyazısının ve Babil dilinin ana diplomatik iletişim biçimi olarak kullanılmasında yansımaktadır.
&
Kale Yapısı: Bu kalenin tarihsel süreçte 360 oda ve üç kattan oluştuğu; içerisinde hamam, zindan ve hücre gibi yapıların bulunduğu belirtilmektedir. Yapı, bazalt taşı kullanılarak inşa edilmiş olup sonraki dönemlerde Asurlular, Babiller ve Medler tarafından onarılarak kullanılmıştır.
Tarihsel Bağlam: Gutiler ana akım tarih yazımında genellikle M.Ö. 2500-2400 yıllarından itibaren Zağros Dağları'ndan Mezopotamya'ya yönelen göçebe bir topluluk olarak tanımlanır. Ancak M.Ö. 4000 tarihlemesi, bölgedeki yerel yerleşimlerin ve savunma yapılarının Guti varlığıyla ilişkilendirilen en eski dönemlerini temsil eder.
Boğaların ve ağaçların tasvir edildiği bir Babil mührü, MÖ 1595 ila 1200 yıllarına tarihleniyor. Louvre, Paris.
Cezire Arapçada "ada" anlamına gelir, Dicle nehri burada kıvrılıp bir su adası gibi bir alan oluşturduğundan adaya benzetilmiştir. Tarihsel rivayetlere göre Cizre'deki yerleşimlerin geçmişi Nuh Tufanı öncesine dayanır.
Cizre şehrinin ilk defa kuruluşu, Sasaniler devrinde bir köy yıkıntısı üzerine bir şato ve kale inşa edilmesi ile oldu. Bu şato ve kale I. Erdeşîr (Erdeşîr-i Bâbekân) tarafından tamir edildi.
Babil kayıtlarına göre Kassitler Zamua bölgesinden Babil'e gelmişlerdi. Askeri bir aristokrasiye sahiplerdi, iyi bir askeri güç ve işeyişine sahiplerdi.
Halaf kültürü, MÖ yaklaşık 6100–5100 yılları arasında, Geç Neolitik Dönem'de Kuzey Mezopotamya, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu kapsayan geniş bir alanda hakimiyet sürmüş tarih öncesi bir medeniyettir.
Yayılım Alanı: Suriye'deki Khabur Nehri vadisi, Irak'ın kuzeyi ve Türkiye'nin güneydoğusuna (özellikle Domuztepe gibi yerleşimler) yayılmıştır.
Özgün Seramikler: Mezopotamya'nın en kaliteli ve estetik seramikleri olarak kabul edilir. Yüksek ısıda fırınlanmış, geometrik motifler, hayvan ve bitki figürleriyle bezenmiş çok renkli (polikrom) çanak çömlekler üretmişlerdir.
Mimari Yapı (Tholos): En belirgin mimari özellikleri, "Tholos" adı verilen yuvarlak planlı ve genellikle önünde dikdörtgen bir girişi (dromos) bulunan yapılardır.
Ekonomi ve Yaşam: Tarım (buğday, arpa) ve hayvancılık (koyun, keçi) üzerine kurulu yerleşik bir yaşam sürülmüştür. Ayrıca uzak mesafe obsidyen ticareti yaptıkları ve damga mühürler kullandıkları bilinmektedir.
Miken mezarlarının iki ana türü vardı: odalı mezarlar ve tholos mezarları. İlki, ikincisinden önceye dayanmış ve kaya/toprak içine oyulmuş romboid bir odadan oluşuyordu ve üstünde kare bir taş piramit ile tamamlandı. Bu mezarların modern dönemde herhangi bir örneği bulunmamış, ancak antik Babil şehri Uruk'un defterlerinde detaylandırılmıştır.
Arkeolojik Bulgular: Uruk'taki kazılar, kil tabletler üzerine yazılmış dünyanın ilk yazılı belgelerini ve Anıtsal Anu Zigguratı'nı (Beyaz Tapınak) ortaya çıkarmıştır.
Beyaz Tapınak, Anu zigguratı üzerine inşa edilmiş ve gökyüzü tanrısı Anu'ya adanmış dini bir yapıydı. MÖ 4. binyılın sonlarında (Geç Uruk Dönemi, ya da Uruk III) inşa edilmiştir.
Sümer mitolojisinde Eridu, su, bilgelik, yaratılış ve büyü tanrısı Enki'nin (Akad/Babil mitolojisinde Ea) ana kült merkezi ve evi olarak kabul edilir. Mezopotamya'nın en eski şehri sayılan Eridu, Enki'nin yer altındaki tatlı su okyanusu olan Abzu'nun (Apsu) üzerine kurulmuştur.
Sembolizm: Enki genellikle omuzlarından Dicle ve Fırat nehirleri akan, yanında balıklar ve keçi-balık (oğlak) figürü bulunan bir tanrı olarak betimlenir; bu da onun Eridu'daki su üzerindeki hakimiyetini simgeler.
İnanç Merkezi: Eridu, su ve bilgelik tanrısı Enki'nin (Ea) kült merkeziydi. Tapınak VII, tanrının yeryüzündeki evi olarak kabul edilirdi.
Bu yapı, M.Ö. 4. binyılın sonlarına (yaklaşık M.Ö. 3200-3000) tarihlenmekte olup, Mezopotamya mimarisinde gelişmiş su mühendisliğinin ve dinsel ritüel alanlarının ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Ritüellerde kutsal sıvıların (su,yağ,süt,şarap veya kurban kanı gibi) tahliyesi veya kutsal bir sunu akıtma sistemi libasyon (sıvı adağı) denir.
Libasyon Alanları: Özellikle Urartu mezarları gibi yapılarda, ölü kültü kapsamında sıvıların dökülebileceği özel bölmeler keşfedilmiştir.
Sunu Masaları ve Altar Düzenekleri: Sıvılar genellikle doğrudan sunaklara (altar), tapınak zeminine veya kutsal kabul edilen nesnelerin üzerine dökülerek ilahi olanla bağ kurulurdu.
İnanç Temeli: Urartular, ölümden sonraki yaşama inandıkları için, ölülerin yeraltı dünyasında "pis su ve acı yiyeceklerle" beslenmesini engellemek amacıyla bu ritüelleri gerçekleştirmişlerdir.
Tapınağın yeniden inşası, güneydoğu teras kenarından güney batı teras ucuna uzanan ve tapınağa giren, bitüm kaplama sığ bir kanal sisteminin varlığıdır. Dr. German’a göre, arkeologlar hala ne tür bir sıvının bu kanalda, tepedeki terastan toplanıp merkezi holün tabanında bulunan çukura aktığından emin değildir. :)))
Gılgamış Destanı: Uruk, kralı Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışını ve Tufan olayını anlatan, Asurpanipal kitaplığında 12 tablette bulunan destana konu olmuştur.
Asur’un Babil’i ele geçirişini gösteren rölyef. MÖ 638-625.
Belsazar'ın ziyafeti dini bir anlatı ve ahlaki bir hikaye iken, Asurbanipal'in ziyafeti Asur krallığının tarihi ve sanatsal bir tasviridir.
Elam kalesini kuşatan Asurluları gösteren rölyeften detay. MÖ 645-635.
Zagros Dağları'ndan gelen topluluklar tarafından kurulan bu krallık, Eski, Orta ve Yeni Elam dönemlerinde Asur ve Babil ile mücadele etmiş ve nihayetinde Pers İmparatorluğu'na katılmıştır.
YENİ ASUR KRALLARININ BAYINDIRLIK FAALİYETLERİ
(Parklar-Bahçeler, Su Sistemi, Yollar ve Köprüler Örneği)= Ebru MANDACI*
PARKLAR VE BAHÇELER
Asur kralları botanik ve av parklarına sahip büyük bahçeler oluşturma fikri
geliştirmiştir. Bu “yapay cennetler” açıkça şehir planlama programlarının önemli
bir unsuruydu (Novák, 2002, s. 443).
Karkheh Nehri (veya Kerhe), İran'ın güneybatısında, Zagros Dağları'nda doğup Huzistan eyaleti üzerinden güneye doğru akan, ülkenin en önemli ve üçüncü uzun (yaklaşık 755-900 km) nehirlerinden biridir.
Bahçelerden ilk türünü, başkentlerin dışında yapılan
büyük av ve botanik parkları (kirû, ambassu) oluşturmaktadır. Diğer bir çeşidi ise
saraya bitişik durumdaki küçük keyif bahçeleri ile meyvelikleri (kirimāhu)
içermekteydi. Söz konusu ikinci grup bahçeler içinde küçük bir köşk veya yazlık
bulunurdu.
II. Asur-nasirpal yeni kurduğu şehri
Kalhu’nun yakınında 25 kilometrekare alanı kapsayan bir kiri rišāte “keyif
bahçesi” oluşturmuştur. Bahçeye 41farklı ağaç türü dikilmiş ve Asur halkının
hayranlığı için içinde çeşitli türde vahşi hayvanlar tutulmuştur. Bahçenin sulanması
için de Yukarı Zap’tan bir sulama kanalı açılmıştır.
Kraliyet sarayı, kalenin batı kenarında yer aldığı için hem
Dicle Vadisi’ne hem de bahçelerin bir kısmına yukarıdan bakıyordu (Novák, 2002,
s. 446). Yazıtlarda kralın oluşturduğu bahçe şöyle anlatılmaktadır:
“Gezdiğim topraklardan ve tepelerden, ağaçları ve tohumları
dikkatle inceledim, fark ettim (ve topladım): sedir, selvi, şimşir,
katran ardıcı, mersin ağacı, andız, badem, hurma, abanoz, sissoo,
zeytin, demirhindi, meşe, melengiç/sakız ağacı, dukdu- (fındık
ağacı), melengiç, sarı sakız türü (alıç?), mehru-köknar, Ölü Deniz
meyvesi, ti’atu, Kaniş-meşesi, söğüt, sadānu, nar, erik, köknar,
ingirašu, armut, ayva, incir, asma, angašu-armut, sumlalu, titip
(aromatik), sarbutu, zanzaliqu (akasya?), ‘bataklık-elma’ ağacı,
ricinus, nuhurtu, tazzinu, kanaktu (tütsü?). Kanal suyu yukarıdan
bahçelere akıyordu: yollar koku dolu, şelaler, zevk bahçesindeki
cennet yıldızları gibi [parlar]. Üzüm gibi meyvelerin salkımlarıyla
bezenmiş nar ağaçları, [haz] bahçesindeki esintileri zenginleştirir.
Asur-nasirpal zayıflamış bir (kişi) gibi sevinçle bahçede sürekli
meyve toplar…” (Wiseman, 1983, s. 142).
Sekizinci yüzyılın sonlarında II. Sargon da şehrin dışında kendisine bir
park inşa ettirmiştir.
Meyve ağaçlarından incir ağaçları bütün
parkı sarmaktadır. Gölde gezinti yapmak için tekneler bulunmaktadır (Thompson,
1950, s. 101).
Parkın sağ tarafında ağaçlıklı ve güvercinli tepe ile tepenin
zirvesinde sunak bulunmaktadır. Bu sahne kralî av parkında yapılan avlanmanın
ormanlık alanda gerçekleştirildiğini göstermektedir (Sevin, 2014, s. 136).
Çivi yazılı belgelerde oluşturulan park ve bahçelerin ağaç temini
konusunda bilgi bulunmaktadır. SAA I, 226’da Nabû-dammiq, II. Sargon’a yazdığı
mektupta Dur-Šarrukin için topladığı ve transfer ettiği ağaçlar konusunda bilgi
vermektedir. Görevli Nemed-İštar’ın insanlarına 2.350 demet elma ağacı ile 450
demet muşmula ağacını dayattığını belirtmekte. Mektubun devamında Nanî ve
Suhu yöneticisin Nabû-dammiq’e geldiğini; badem, ayva ve erik fidanlarının
toplanıp Dur-Šarrukin’e taşındığını rapor etmektedir. Ayrıca Suhalılar ve yöre
halkı da Lāqê ülkesinden 1000 demet elma ağacı fidanı getirmektedirler (Parpola,
1987, s. 176). SAA I, 227’de ise aynı görevli Adad-ibni’nin tohumları hazır hale
getirdiğini, sedir ve selvileri getireceğini krala bildirmektedir (Parpola, 1987, s.
177). SAA V, 281’de Sanherib babasına yazdığı mektupta kraliyet bahçesi için
alınan ağaçlar konusunda bilgi vermektedir. Alınan ağaçlar arasında muşmula,
selvi ve üzüm asması vardır (Lanfranchi & Parpola, 1990, s. 198). SAA V, 27
numaralı mektupta ise Ašipâ isimli görevli II. Sargon’a erik ve elma ağaçlarını
çektiğini ifade etmektedir (Lanfranchi & Parpola, 1990, s. 22).
Sanherib de Ninive’yi başkent yaptıktan sonra güneybatı sarayının
doğusuna ve şehrin kuzeyine bir bahçe yaptırmıştır. Buraya memleketin güneyinde
yer alan çeşitli coğrafyalardan egzotik bitkiler getirtmiş ve hayvanlar yerleştirmiştir
(Cancik-Kirschbaum, 2004, s. 99). Kral, “Amanos Dağı’nın bir kopyası” olduğunu
iddia ettiği büyük botanik bahçesinin içine oldukça çeşitli ağaçlar diktirtmiştir.
Buna ek olarak Ninive vatandaşlarına yeni işlenmiş toprağa ekilmiş çok sayıda
bahçe arazisi sağlamıştır. Sanherib ayrıca şehrin yanında bir park ile av hayvanları
için ayrılmış yer oluşturmuştur (Grayson & Novotny, 2012, s. 20). Ninive’nin iç
avlu daire kabartmalarında şehrin kralî parkı betimlenmiştir (EK-3). Ninive’nin
yanında selvi ve çam gibi ağaçlarla kaplı park resmedilmiştir.
vlularının
da bahçeler için kullanıldığını göstermektedir (Dalley, 2003, s. 6). Sanherib
yıllıklarında tapınağın inşaatını ve etrafındaki bahçenin yapılışını şöyle
anlatmaktadır:
“Bir Yeni Yıl Bayramı tapınağı inşa etmek için, kalbim beni hareket
ettirdi, Šamaš ve Adad’ın emriyle kâhin tarafından olumlu cevap
aradım onlar bana verdi ve inşa etmem emredildi. Uygun bir ayda,
elverişli bir günde, usta inşaatçıların yardımı (ve) rahiplerin
bilgeliği ile, temelini dağ kireçtaşından inşa ettim, kulelerinin
(başını) yukarı kaldırdım, temelinin yanı sıra duvarlarını tamamen
dağ kireçtaşından inşa ettim, ve onu dağın zirvesine yükselttim. İki sulama kanalını onun yanlarının etrafına kazdım, ve onu bolluk ve
meyve bahçesiyle, etrafını lüks plantasyonlar ile çevirdim”
(Luckenbill, 1924, s. 137).
Festival sırasında gerçekleştirilen “kutsal evlilik töreni”1 bu bahçede
yapılmış olmalı. Ritüelin bahçede gerçekleştiği bilgelik tanrısı Nabu ve eşi
Tašmetu’nun lirik şiirinde açıkça görülmektedir:
“Böylece Nabu’m seninle bahçeye girebilirim, bahçeye girmeme izin
ver, tanrım için bahçeye. İzin ver güzel bahçeye yalnız gideyim…
Gözlerim meyvelerinizin koptuğunu görebilir, kulaklarım kuşların
şarkısını duyabilir… Günlerinizi bahçeye ve tanrıya bağlayın!
Gecenizi güzel bahçeye bağlayın.
İzin ver Tašmetu’m bahçeye benimle gelsin” (Dalley, 2003, s. 6).
RINAP IV, 2’de Asarhaddon (MÖ 680-669), Sanherib gibi Amanos
Dağı’nın bir kopyasını yaptığını, sarayın yanına her türlü aromatik bitki ve meyve
ağacının bulunduğu bir botanik bahçesi kurduğunu anlatmaktadır.
Ayrıca vesikalarda Asur krallarının hayvanat bahçesi oluşturduğuna dair
bilgiler de bulunmaktadır. Örneğin, II. Adad-nirari (MÖ 911-891) RIMA 2,
A.0.99.2’de ava çıktığını, canlı ele geçirdiği aslanlar, vahşi boğalar, filler, ayalu
geyiği, dağ keçisi, vahşi eşekler, geyik ve devekuşu gibi hayvanların sürülerini
oluşturduğunu belirtmektedir (Grayson, 1991, s. 154). II. Asur-nasirpal ise bir
kitabesinde dağlar ve ormanlarda avladığı hayvanların yavrularını Kalhu’ya getirdiğini ve onları kafeste toplayarak, insanlara teşhir ettiğini ifade etmektedir.
ARI-II, 598 numaralı belgenin ilgili satırlarında şu ifadeler geçmektedir:
“Dağlardan ve ormanlardan 150 güçlü aslan yakaladım. 50 yavru
aslanı alıp götürdüm. Onları Kalah’ta ve sarayımın içindeki
kafeslerde topladım. Onların çok sayıda yavrularını besledim. Canlı
kaplanlar yakaladım. Vahşi boğalar, filler, aslanlar, devekuşları,
erkek maymunlar, dişi maymunlar, vahşi eşekler, geyik, ayalu
geyiği, dişi ayılar, leoparlar, senkurru, tušēnu sürülerini ve dağların
canavarlarını topladım. Onların hepsini kentim Kalah’ta topladım.
Memleketimin bütün insanlarına onları teşhir ettim” (Grayson, 1976,
s. 149).
Asur kralı Asurbanipal ve eşi Libbali-sharrat'ın bahçede ziyafet çekerken tasvir edildiği meşhur rölyef, antik Mezopotamya sanatının en ikonik eserlerinden biridir. "Bahçe Partisi" olarak da bilinen bu sahne, M.Ö. 645-635 yıllarına tarihlenir ve Ninova'daki Kuzey Sarayı'ndan çıkarılmıştır.
Bu büyüleyici eserin öne çıkan detayları şunlardır:
Ziyafet ve Sükunet: Kral Asurbanipal lüks bir sedire uzanmış, kraliçesi Libbali-sharrat ise karşısında bir tahtta oturur vaziyette betimlenmiştir. Her ikisi de ellerinde kadehlerle zaferlerini kutlamaktadır.
Korkunç Bir Detay: Sahnenin sol tarafındaki bir ağaca asılmış olan Elam Kralı Teumman'ın kesik başı, bu huzurlu bahçe ortamıyla tezat oluşturur. Bu durum, Asur "cennetinin" ancak askeri zafer ve acımasızlıkla elde edildiğini simgeler.
Kraliçenin Rolü: Birçok uzman, kraliçenin taç takması ve tahtta oturması nedeniyle bu sahnenin aslında Libbali-sharrat'ın etrafında şekillendiğini ve onun gücünü vurguladığını belirtir.
Sembolizm: Bahçedeki asmalar, hurma ağaçları ve çamlar bereket ve yeniden doğuşu temsil ederken, kralın masasında duran yay ve sadak askeri gücünü hatırlatır.
Amanos Dağları (Nur Dağları/ Gâvur Dağları), tarih boyunca Akdeniz ile Mezopotamya arasında doğal bir set ve stratejik geçiş koridoru (Beylan, Arslanlı Geçidi) olmuştur. Hititler ve Asurlular döneminde "Sedir Dağı" olarak anılan bölge, zengin sedir ormanları, altın yatakları ve Antik Çağ mitolojisine konu olan yapısıyla Mezopotamya halkları için önemli bir hammadde kaynağıydı.
İsim Kökeni: Antik kaynaklarda "Melantion Dağı" olarak geçen Amanos, bazen "Gâvur Dağları" olarak da bilinse de, bu ifadenin Arap coğrafyacılarının "Gâvur Dağı" ismi yaklaşık bin yıldır kullanılmış olup, kökeni Arap coğrafyacıların kullandığı "tepeler arasında basık arazi" anlamındaki "gavr" veya "al-gavr" sözcüğüne dayanır. Cumhuriyet döneminde ise "Nur Dağları" adını almıştır.
Mitolojik Önemi: Mitosa göre, Orestes'in çılgınlığından kurtulmak için sığındığı Hestia Tapınağı bu dağlarda yer almaktaydı.
Antik Dönemler: Antik kaynaklarda "Amanos" ve "Kasion" gibi isimlerle anılan dağlar, çeşitli uygarlıkların (Hititler, Romalılar gibi) yerleşim alanları arasında yer almıştır. Dağların eteklerinde Roma dönemine ait kaya mezarları ve nekropol alanları bulunmuştur.
Bitki örtüsü:
Nur Dağları, Avrupa'da korumada öncelikli yüz ormandan biridir. Dağlar üzerinde Karadeniz'e has ormanlar, Akdeniz maki toplulukları ile ormanları ve alpin dağ çayırları, nemli vadilerde nehir kenarı bitkileri görülür. Dağın orta kısımları Balkan Yarımadası'nın Karadeniz kıyılarına, orta-yüksek bölümleri Doğu Karadeniz'e benzemektedir. Dağın batı yamaçlarındaki nemli ormanlar Orta Avrupa ve Doğu Karadeniz'de görülen doğu gürgeni, porsuk, ıhlamur, ışılgan (Ilex colchica), şimşir gibi Avrupa-Sibirya ve öksin bitki gruplarına ait relikt türleri barındırır. Bu türlerin güney sınırını Nur Dağları oluşturur.
Amanos Dağları ise Hitit ve MÖ II bininci Suriye metinlerinde, hem yer hem de dağ adı olarak geçer. Babil ve Asur kralları da taştan ve ormandan mahrum olan Mezopotamya'da Lübnanların "Sedr ormanlarına" muhtaç idiler. Bu yüzdendir ki Agadeli Sargon zamanından beri Lübnanlar üzerindeki “Sedr” ormanlarından (Amanoslardan) ve Gümüş dağlarından (Toroslardan) bahsedilmektedir.
Amanus Dağları Replikas: Sargon, Kuzey Suriye'deki Amanus Dağları'nın doğal güzelliğinden etkilenmiş ve parkı bu dağların bir kopyası ("Hatti ülkesinin kokulu bitkileri ve meyve ağaçlarıyla dolu bir Amanus Dağı") olacak şekilde tasarlatmıştır.
Kral Asurnasirpal II (MÖ 883-859), dağları kesen bir kanal oluşturmuştu. Meyve ağaçları yanında çamlar, selviler ve ardıçlardan; badem ağaçları, hurma ağaçları, abanoz, gül ağacı, zeytin, meşe, ılgın, ceviz, menekşe, dişbudak, köknar, nar, armut, ayva, incir ve üzüm dikilmişti.
Josephus (y. 37–100 AD), Marduk'un bir Babil rahibi olan Berossus tarafından yazılan bahçelerin bir tanımını aktarır, bu yazı y. 290 BC, bahçelerin bilinen en eski sözüdür. Berossus, II. Nebukadnezar'ın saltanatını tanımladı ve Asma Bahçeler'in inşasıyla bu krala itibar eden tek kaynaktır.
'' Bu sarayda, taş sütunlarla desteklenen çok yüksek duvarlar inşa etti; ve bir pensile cenneti olarak adlandırılan şeyi dikerek ve onu her türlü ağaçla doldurarak, manzarayı dağlık bir ülkeye tam olarak benzer hale getirdi. Bunu kraliçesini memnun etmek için yaptı, çünkü Kraliçe Media'da büyümüştü ve dağlık bir duruma düşkündü.''
Ninova'daki bahçeleri gösteren Asur duvar kabartması. Bavian'ın (Kinnis) kaynak sularının başındakiyazıtı otomatik savak kapılarından bahseder. Jerwan'da vadiyi geçen devasa bir su kemeri, iki milyonun üzerinde işlenmiş taştan inşa edilmiştir.
''Asur'un dünya kralı Sanherib kralı. Çok uzaklarda, suları birleştiren, Ninova çevresine yönlendirilmiş bir su yolum vardı... Dik kenarlı vadiler üzerinde beyaz kireçtaşı bloklardan bir su kemeri oluşturdum, o suları onun üzerinden akıttım.''
Asurbanipal’i bahçesinde dinlenirken gösteren rölyef. Elam kralının başı en soldaki ağaca asılmış. MÖ 645-635.
Asurbanipal'i eşiyle birlikte, üzüm asmaları ve ayrıca küçük kuşları olan, meyve veren hurma ağaçları ve çam ağaçlarıyla çevrili, tırmanma asmalarından oluşan bir çardak altında otururken gösteren "Bahçe Partisi" kabartması. Yenilen bir kralın başı, soldaki 1. ve 2. figürler arasında asılıdır. Kuzey Sarayı, Ninovaa, y. 645 BC
( Lahmu (koruyucu ruh) kabartması British Museum'un Mezopotamya koleksiyonunun önemli parçalarından biridir.Lahmu, genellikle uzun sakallı ve gür bukleli saçlarıyla tasvir edilen, Asur mitolojisinde evi kötülüklerden koruduğuna inanılan yarı tanrısal bir varlıktır.Kökeni:MÖ 645-640 yıllarına tarihlenen bu taş kabartma, Asur KralıAşurbanipal'in Ninova'daki (Kuzey Sarayı) sarayından çıkarılmıştır.)
Bahçeler, sanat eserlerinde tasvir edildiği gibi, açan çiçekler, olgun meyveler, fışkıran şelaleler ve zengin yeşilliklerle dolu teraslar içeriyordu. Babil edebiyatına, geleneğine ve bölgenin çevresel özelliklerine göre, bahçelerde aşağıdaki bitkilerden bazıları bulunmuş olabilir:
Muhtemelen bu rölyef, bahçeyi inşa etmiş olan Sennacherib’in torunu Asurbanipal (MÖ 668-627) döneminde meydana getirildi.
Asma Bahçeleri’ne atıfta bulunan Greko-Romen kaynaklar, mit ve efsaneyle iç içe geçmiş tarihsel detaylar sunma eğiliminde ve burada büyük Mezopotamya medeniyetleri nakledilirken çoğunlukla Asur ve Babil birbirine karıştırılmış durumda. Örneğin Diodorus, Asur İmparatorluğu’nun başkenti Ninova’yı Fırat’ın yanına yerleştiriyor; ancak şehir aslında Dicle kıyılarında yer alıyor.
Koldewey’e göre asma bahçelerin görünümü.
Antik rivayetler, Babil’in bahçelerini her biri yemyeşil ve kokulu bitkilerle dolu teraslara sahip olarak tasvir ediyor.
Diodorus, başka bir bölümde, avlanan hayvanların zengin tasvirleriyle detaylandırılan Babil duvarlarını şöyle anlatıyor: “At sırtındaki Kraliçe Semiramis bir leopara cirit fırlatırken, yanında kocası Ninus ise bir aslana mızrağını batırırken” görülüyor. Fakat böyle bir avlanma sahnesi Babil’de hiç bulunmadı. Ancak Ninova’daki kuzey sarayının taş duvarlarına oyulmuş Yeni Asur rölyefleriyle yakından örtüşüyor.
Oxford Üniversitesi’nde Asurolog Stephanie Dalley, Asma Bahçeleri’nin Babil’de Kral II. Nebuchadrezzar tarafından değil de Ninova’da Asurlu Hükümdar Sennacherib tarafından yapıldığını savundu. Onun tezi, prizma şeklindeki taşlar üzerine yazılmış olarak bulunan, hükümdarın saltanatına ait kronolojik kayıtlara dayanıyor. Bu kayıtlardan birinde kral, yapımına başladığı geniş abide yapıyla övünüyor. “Tüm insanlar için dünyanın harikalarından biri olacak sarayın çevresini yükselttim… Tüm aromatik bitki türleriyle düzenlediğim ve Amanos Dağları’nı andıran yüksek bir bahçe burası.”
ustaca yapılmış sulama sistemlerinden bahseden kaynaklarla doludur ve bazı tarihçiler, Arşimet’in su vidasını ondan yararlanarak keşfettiğine inanıyorlar.
Sanherib (Sennacherib), M.Ö. 704-681 yılları arasında hüküm sürmüş Asur kralıdır ve Jerwan Su Kemeri'ni (Su Kemeri) başkenti Ninova'ya su sağlamak amacıyla inşa ettirmiştir. Jerwan Su Kemeri, dünyanın bilinen en eski su kemeri kalıntıları olarak kabul edilen önemli bir mühendislik harikasıdır.
Asur Kralı Sanherib
Asur Kralı Sanherib, Sargon II'nin oğlu ve halefidir. Saltanatı boyunca Babil'e karşı seferler düzenlemiş ve Kudüs'ü kuşatmıştır. Sanherib, aynı zamanda büyük bir inşaatçı olarak bilinir ve özellikle başkenti Ninova'yı (modern Musul, Irak yakınlarında) yeniden inşa edip güzelleştirmiştir. Ninova'da meyve ağaçları ve egzotik bitkilerle bahçeler kurmuş, bu bahçelere su getirmek için kapsamlı bir hidrolik sistem geliştirmiştir.
"Bahçenin yamacına yaklaştığı nızda, yapının kat kat yükseldiğini görüyorsunuz... Dev bitki yığınları, büyük ve kalın ağaçlar öylesine cazibeli ki, bakanları büyülüyor. Nehirden gelen bol suyu aletler yükseltiyor; ve dışarıdan bunları göremiyorsunuz." (Tarihçi Diodorus Siculus)
___Diodorus bizzat Babil'i görmemiş, anlatımlarını Ktesias gibi daha eski ve bazen efsanevi unsurlar içeren kaynaklardan derlemiştir. Bu nedenle verdiği bilgiler tarihsel gerçeklik ile mitolojinin bir karışımı olarak kabul edilir. ___
MÖ 3. yüzyılda Babil’de yaşamış olan Berossos’un anlattıkları Babilli olmasından dolayı önem taşımaktadır. Yazmış olduğu “Babil Tarihi” adlı kitabında Yeni Babil Dönemi hakkında önemli bilgiler verdiği düşünülmektedir. Ama ne yazık ki Berossos’un bu eseri günümüze kadar ulaşamamıştır. Ancak kendinden sonra gelen antik yazarların alıntılarından bilgi edinmekteyiz. Eskiçağ dünyasının ünlü coğrafyacısı Anadolulu Strabon (MÖ 64-MS 21) ve aynı tarihlerde yazan Diodorus da asma bahçelerle ilgili bilgi vermektedir.
&
Halaf köylerindeki dikdörtgen yapıların farklı türleri/fonksiyonel kategorileri: Arpachiyah'dan Şekil 1; Sabi Abyad'dan şekil 2, Seviye 3A'da büyük ortak binalar; şekil 3 Yarım Tepe II, Kat 6'da olası konutlar; fig. 4 Fıstıklı Höyük'ten; Yarım Tepe II'den şekil 5, Yarım Tepe II'den 5. Seviye ve 6, Seviye 9 II, tholoi'ye küçük ek yapılar veya ek yapılardır (Frangipane, 2013'ten sonra: şekil 6.8). = Bahattin İpek
&
Bitki motiflerinin dört temel kategoriye ayrılması şunlardır: 1–2 çiçek, 3–4 çalı, 5–6 dal, 7–8 ağaç.
Tarih öncesi sanatta bitki motiflerinin en erken sistematik tasvirleri, yaklaşık MÖ 6200–5500 yılları arasında Kuzey Mezopotamya'nın Helafi kültürüne ait boyalı çömlek kaplarında görülür. Motifler çeşitli; çiçekleri, çalıları, dalları ve ağaçları temsil eder. =Yosef Garfinkel & Sarah Krulwich
&
Mevsimsel kısa yapraklı, iki yapraklı, uzun bir saplı ve bir çiçekli bitkiler: 1. Yarim Tepe II (Merpert & Munchaev, 1987, fig. 15:9), 2. Yarim Tepe II (Merpert & Munchaev, 1987, fig. 8.25:6), 3. Arpachiyah (Hijara, 1997, pl. XXXV:243), 4. Yarim Tepe II (Merpert & Munchaev, 1987, fig. 15:1), 5. Yarim Tepe II (Merpert & Munchaev, 1987, fig. 15:4), 6. Arpachiyah (Mallowan & Cruikshank Rose, 1935, fig. 77:17), 7. Şirnak Vadisi (ErdalkĹran, 2008, fig. 4:28), 8. Chagar Bazar (Mallowan, 1936, fig. 27:14), 9. Arpachiyah (Mallowan & Cruikshank Rose, 1935, fig. 20), 10. Chagar Bazar (Gómez-Bach ve ark., 2016, şekil 4)
& & & & &
Arkeoloji kazıları geçmişi deşeledikçe, insan bilincinin erken evresindeki bilimsel ve sanatsal şuurun seviyesi insanları hayrete düşürmeyi sürdürüyor.Journal of World Prehistory'de Kudüs İbrani Üniversitesi’nden arkeolog Prof. Yosef Garfinkel ve Dr. Sarah Krulwich'in imzasını taşıyan “The Earliest Vegetal Motifs in Prehistoric Art: Painted Halafian Pottery of Mesopotamia and Prehistoric Mathematical Thinking" başlıklı makalede yer alan bilgilere göre, "Kuzey Mezopotamya’da yaklaşık 8 bin yıl önce üretilen Halaf çanak çömleklerindeki bitkisel bezemeler, yalnızca estetik tercihi değil; simetri, sayı dizileri ve erken matematiksel düşünceyi de yansıtıyor. Yeni bir akademik çalışma, tarihöncesi sanat ile bilişsel gelişim arasındaki ilişkiye ışık tutt"
Makaleye göre, tarihöncesi sanatta bitkisel motiflerin bilinen en erken ve sistematik kullanımı, MÖ 6200–5500 yılları arasına tarihlenen Halaf kültürü'ne ait boyalı seramiklerde görülüyor. Çalışma, Kuzey Mezopotamya ve Kuzey Levant’ta yer alan 29 arkeolojik yerleşmeden elde edilen binlerce seramik parçasını kapsıyor.
Bu motifler, Paleolitik dönemde yaygın olan insan ve hayvan figürlerinden farklı olarak, çiçekler, dallar, çalılar ve ağaçlar gibi bitkisel öğelere odaklanıyor.
νέος (néos, "yeni") ve λίθος (líthos, "taş") veya Yeni Taş Çağı'ndan kökenen, insan teknolojisinin gelişiminde bir dönemdi; ASPRO kronolojisine göre Orta Doğu'nun bazı bölgelerinde yaklaşık MÖ 10.200 yılında, daha sonra dünyanın diğer bölgelerinde [1] ve MÖ 4.500 ile 2.000 arasında sona eren bir dönemdi.
Neolitik kültürün başlangıcının yaklaşık MÖ 10.200–8.800 yılları arasında Levant'ta (Eriha, günümüz Batı Şeriası) olduğu düşünülmektedir. Bölgedeki Epipaleolitik Natufiankültüründen doğrudan gelişti; bu kültür, yabanitahılların kullanımına öncülük etti ve bu kültür gerçek tarıma dönüştü.
Natufian dönemi MÖ 12.000 ile 10.200 arasındaydı ve sözde "proto-neolitik" dönemi, şimdi MÖ 10.200 ile 8.800 yılları arasında Pre-Pottery Neolithic (PPNA) kapsamında yer almaktadır. Natufianlar diyetlerinde yabani tahıllara bağımlı hale geldiğinden ve aralarında yerleşik bir yaşam biçimi başladığından, GençDrya'larlailişkili iklim değişikliklerinin insanları tarım geliştirmeye zorladığı düşünülmektedir.
MÖ 10.200–8.800 yılları arasında Levant'ta çiftçi toplulukları ortaya çıktı ve Anadolu, Kuzey Afrika ve Kuzey Mezopotamya'ya yayıldı. Erken Neolitik tarım, hem vahşi hem de evcilleştirilmiş dar bir bitki yelpazesiyle sınırlıydı; bunlar arasında einkornbuğdayı, darıve şla ile köpek, koyunve keçi bakımı da vardı. MÖ 6.900–6.400 civarında, evcilleştirilmiş sığırve domuzlar, kalıcı veya mevsimlik yerleşim yerlerinin kurulması ve çömlek kullanımı içeriyordu.
Neolitik Çağ'da giyilen kıyafetler, Buz Adamı Ötzi'nin giydiği kıyafetlere benzer olabilir, ancak o Neolitik değildi (çünkü daha sonraki Bakır çağına aittir).
Neolitik insan yerleşimleri şunlardır: Türkiye'deki Göbekli Tepe, MÖ 11000–9000
Tell Qaramel Suriye'de, MÖ 10700–9400
Yunanistan'daki Franchthi Mağarası, epipaleolitik (MÖ 10000) yerleşimi, MÖ 7500–6000 yılları arasında yeniden işgal edilmiştir
Çin'in Hebei kentindeki Nanzhuangtou, MÖ 8500-7700
Batı Şeria'daki Eriha, yaklaşık MÖ 8350 yılından itibaren Neolitik Dönem, erken Epipaleolit Natufian kültüründen kaynaklanan
Türkiye'nin Orta Anadolu'sunda Aşıklı Höyük, MÖ 8200 – 7400 yılları arasında Aseramik Neolitik dönem yerleşimidir ve Şam'daki E/MPPNB ile ilişkilidir.
Türkiye'deki Nevali Cori, MÖ 8000
Çin'de Pengtoushan kültürü, MÖ 7500 – 6100, pirinç kalıntıları tip alanında MÖ 8200-7800 yıllarına tarihlenen Karbon-14 olarak belirlenmiştir
Türkiye'deki Çatalhöyük, MÖ 7500
'Ürdün'deki 'Ain Ghazal, MÖ 7250–5000
İran'daki Chogha Bonut, MÖ 7200
Jhusi Hindistan'da, MÖ 7100
İran'da Ganj Dareh, MÖ 7000
Hindistan'da Lahuradewa, MÖ 7000[50]
Çin'deki Jiahu, MÖ 7000 ile 5800
Pakistan'da Mehrgarh, MÖ 7000
Girit'teki Knossus, MÖ 7000
Bulgaristan'da Karanovo, MÖ 6200
Yunanistan'daki Sesklo, MÖ 6850 (±660 yıllık hata payı ile)
Dispilio Yunanistan'da, MÖ 5500
Porodin Makedonya Cumhuriyeti'nde, MÖ 6500[51]
Makedonya Cumhuriyeti'nde Vrshnik (Anzabegovo), MÖ 6500[51]
Pizzo di Bodio (Varese), İtalya'nın Lombardiyası, MÖ 6320 ±80
Sammardenchia, Friuli, İtalya, MÖ 6050 ±90,
Burma'daki Padah-Lin Mağaraları, MÖ 6000
Sırbistan'daki Petnica, MÖ 6000
Stara Zagora, Bulgaristan, MÖ 5500
Cucuteni-Trypillian kültürü, MÖ 5500–2750, Ukrayna, Moldova ve Romanya'da ilk tuz fabrikaları
Kuzey Suriye'de, yaklaşık MÖ 5500 ile 4000 yılları arasında Tell Zeidan'ı ziyaret edin.
yaklaşık 2000 Trypillian kültürüne ait yerleşimler, MÖ 5400 – 2800
Quezon, Palawan, Filipinler'deki Tabon Mağara Kompleksi MÖ 5000 – 2000[52][53]
Çin'de Hemudu kültürü, MÖ 5000 – 4500, büyük ölçekli pirinç plantasyonu
Malta'nın Megalitik Tapınakları, MÖ 3600
İskoçya, Orkney'deki Howar ve Skara Brae Knap'ı, sırasıyla MÖ 3500 ve MÖ 3100 yıllarından
İrlanda'daki Brú na Bóinne, yaklaşık MÖ 3500
İrlanda'daki Lough Gur, yaklaşık MÖ 3000'den itibaren
Norte Chico uygarlığı, MÖ 3000 – 1700 yılları arasında, Kuzey Kıyı Peru'da 30 Aceramic Neolitik dönem yerleşimi
Tichit Neolitik köyü, orta güney Moritanya'da, Tagant Platosunda M.Ö. 2000 – 500
Meksika'nın güneybatısındaki Oaxaca eyaleti, MÖ 2000'e gelindiğinde bu eyaletin Orta Vadiler bölgesinde Neolitik yerleşik köyler kurulmuştu.
Çin'de Lajia, MÖ 2000
Mumun çömlek dönemi, Neolitik devrim Kore Yarımadası'na yayılır ve kalıcı yerleşimler MÖ 1800 – 1500 yılları arasında kurulur, Neolitik devrim ise MÖ 500 – 300 civarında Japonya'ya ulaşır.
https://hellenic-culture.gr/en/world/
&
Ötzi, yolunu kaybetmiş iki Alman turist tarafından 19 Eylül 1991'de bulunmuş.
Ötzi, Avusturya-İtalya sınırındaki Ötztal Alplerinde keşfedilmiş. Adını da buradaki Alplerden alıyor.
Bedeni buzulların altında donan adam, dünyanın en eski ve en iyi korunan mumyalarından biri olarak tarihe geçti.
Ötzi, giysilerini zor koşullara oldukça dayanıklı şekilde tasarlamış.
Kahverengi ayı, karaca geyik, koyun, ve keçi. Bu beş hayvan türü, 5.300 yıl önce yaşamış ve 1991'de Alpler'de 3.000 metreden fazla bir rakımda bulunan Ötzi'nin mumyasının giydiği kıyafetleri.
Ayakkabılarının tabanı ayı derisinden, üst kısmı ise geyik derisinden yapılmış. Ayakkabılarının içini kuru otla kaplayarak ısı kaybını da önlemiş.
mumyanın midesinde Alpler'e ait ibex veya yabani keçi (Capra ibexy) ve yaygın geyik (Cervus elaphus) kalıntıları tespit edilmiştir.
Buz adam Ötzi'nin Son Yemegi:
Yabani keçi yağı, Kizil geyik eti, einkorn adi verilen eski bir buğay ve eğreltiotu... Bunlar 5300 yıl önce yaşamış olan Buz Adam Ötzi'nin son yemeğiydi.
O'Sullivan, Ötzi'nin hâlâ sağlayabileceği çok fazla bilgi olduğuna inanıyor: "Buz adam, tüm bir ekosistemin kalıntılarını içeriyor. Daha fazla analiz, sağlığı, beslenmesi ve kullandığı kaynaklar hakkında daha fazla ışık tutacak," diyor. Ötzi'nin çatal bıçakları. Soldan sağa, taş hançer, yaylar, deri ok kılıfı, çıldırıcı mantar, huş mantarı ve huş kabuğu.
Ötzi ve halkı Anadolu'dan Avrupa'ya göç eden ilk çiftçilerden bazılarının torunuydu.
Ötzi'yi görmek isterseniz, İtalya'da Bozen-Bolzano kentinin arkeoloji müzesinde sergileniyor.
Kömür Çağı
Karbonifer kömürü, geniş alçak bataklık ormanlarında yetişen kabuk taşıyan ağaçlardan üretilmiştir. Bitki örtüsü arasında dev kulüp yosunları, ağaç eğrelti, büyük at kuyruğu ve kayış şeklinde yapraklı devasa ağaçlar vardı. Milyonlarca yıl boyunca, bu bitki kalıntılarının organik birikintileri, dünyanın ilk geniş kömür yataklarını oluşturdu—insanların bugün hâlâ yaktığı kömür.
Karbonifer Dönemi'nin temel özellikleri şunlardır:
Devasa Ormanlar ve Kömür Oluşumu: Nemli ve sıcak iklimin hakim olduğu bu dönemde, dünya yüzeyi dev eğrelti otları, mühür ağaçları (Sigillaria) ve pul ağaçları (Lepidodendron) ile kaplıydı. Bu bitkilerin bataklıklarda birikip fosilleşmesi, günümüzde kullanılan kömür yataklarını meydana getirmiştir.
Yüksek Oksijen Seviyeleri: Atmosferdeki oksijen oranının %35 gibi rekor seviyelere (günümüzde %21) ulaşması, canlıların boyutlarını etkilemiştir.
Dev Eklembacaklılar: Yüksek oksijen seviyeleri sayesinde devasa böcekler evrimleşmiştir. Örneğin, bir kartal büyüklüğündeki dev yusufçuklar (Meganeura) ve yaklaşık 2,5 metre uzunluğundaki dev kırkayaklar (Arthropleura) bu dönemin simgeleridir. (Modern çağdaki düşük oksijen seviyesi, böceklerin boyutlarını sınırlayan temel faktördür.)
Sürüngenlerin Ortaya Çıkışı: Karbonifer'de yaşamın karaya tam uyumu gerçekleşmiştir. İlk sürüngenlerin evrimiyle birlikte, suya bağımlı olmayan ve kabuklu yumurtalar bırakan canlılar karalara yayılmaya başlamıştır.
Kıtaların Birleşmesi: Dönemin sonuna doğru kıtalar birleşerek dev süper kıta Pangea'yı oluşturmaya başlamıştır.
Peki, günümüzde laboratuvar ortamında yüksek oksijenli bir kafeste büyütülen böceklerin gerçekten daha büyük boyutlara ulaştığını biliyor muydunuz? Özellikle Arizona State University (ASU) araştırmacılarının çalışmaları, yüksek oksijenli ortamlarda büyütülen bazı böcek türlerinin gerçekten de daha büyük boyutlara ulaştığını kanıtlamıştır.
Eğrelti otları (Pteridophyta), dünyanın en eski damarlı bitki gruplarından biridir ve kökenleri milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır.
Evrimsel Süreç ve Köken
Devoniyen Dönemi (Yaklaşık 360-400 Milyon Yıl Önce): Eğrelti otlarının ilk ataları bu dönemde ortaya çıkmıştır. Tohumsuz ve çiçek açmayan yapılarıyla tohumlu bitkilerden, otlardan ve çiçeklerden çok daha eskidirler.
Karbonifer Dönemi (360-299 Milyon Yıl Önce): Bu dönem eğrelti otlarının "altın çağı" olarak bilinir. Dev boyutlardaki ağaç formundaki eğreltiler, o dönemin devasa bataklık ormanlarını oluşturmuştur. Bugün kullandığımız kömür yataklarının önemli bir kısmı, bu dönemde ölen ve toprak altında kalan dev eğrelti otlarından meydana gelmiştir.
Dinozorlar Çağı (Mezozoik): Dinozorların ana besin kaynaklarından biri olan eğrelti otları, o dönemde karasal yaşamın baskın bitki türleri arasındaydı.
Modern eğrelti otu ailelerinin çoğu, çiçekli bitkilerin yükselişiyle birlikte yaklaşık 70 milyon yıl önce (Kretase dönemi) evrimleşmiştir.
1840 ile 1890 yılları arasında, eğrelti otlarına ve eğrelti otu benzeri her şeye duyulan büyük aşk anlamına gelmektedir. 'pteridomania' terimi ilk olarak 1855 yılında 'the water babies' kitabının yazarı charles kingsley tarafından 'glaucus, or the wonders of the shore' adlı kitabında kullanılmıştır.
viktorya dönemi, amatör doğa bilimcilerin en parlak dönemiydi. pteridomani genellikle ingiliz eksantrikliği olarak kabul edilir. eğrelti otları ve eğrelti otu motifleri evlerde, bahçelerde, sanatta ve edebiyatta her yerde karşımıza çıkıyordu. görüntüleri halıları, çay takımlarını, saksıları, bahçe banklarını, hatta kremalı bisküvileri bile süslüyordu.
Einkorn (Türkiye'de yaygın adıyla Siyez) = Einkorn, Triticum monococcum bilimsel adıyla bilinen, yaklaşık 10.000 yıl önce Güneydoğu Anadolu'da (Karacadağ) kültüre alınan, genetiği değişmemiş dünyanın en eski buğday türüdür. 14 kromozomlu (diploit) yapısı ve yüksek besin değeriyle bilinen bu ata tohumu.
Üretim Bölgeleri: Türkiye'de özellikle Kastamonu (İhsangazi çevresi) coğrafi işaretli siyez üretimiyle tanınır. Ayrıca Güneydoğu Anadolu'daki Karacadağ eteklerinde (Göbeklitepe civarı) buğdayın tarihsel kökenlerine rastlanmıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Diyarbakır, Şanlıurfa ve Mardin sınırlarında yer alan Karacadağ, yaklaşık 100.000 yıl önce etkinliğini yitirmiş 1.952 metre yüksekliğinde kalkan tipi bir volkandır. Bölge, 11 bin yıldır yabani einkorn buğdayının kültüre alındığı, kadim göçer kültürüne ev sahipliği yapan ve bazalt taşları.
Bazaltın Kaynağı: Diyarbakır'ın tarihi surlarının ve evlerinin inşasında kullanılan ünlü siyah bazalt taşları, binlerce yıl önce bu dağdan püsküren lavların soğumasıyla oluşmuştur.
Mimari Etki: Karacadağ'ın püskürttüğü bazalt taşları, çevresindeki Diyarbakır, Siverek ve Mardin gibi yerleşimlerin mimari dokusunu, surlarını ve evlerini şekillendirmiştir.
Tarihsel Önemi: Mezopotamya'nın önemli bir parçası olan bölge, tarih öncesi dönemlerden beri yerleşim ve göçer hayvancılık alanı olmuştur. Tarımın ilk başladığı yerlerden biri olarak kabul edilir.
Kültürel Yapı: 1200 yıldan beri İran ve Irak'tan gelen aşiretlerin yerleşim yeri olan bölge, göçer kültürü, kirvelik geleneği ve Zazaca/Kurmanci konuşulan obalarıyla bilinir.
Ayette geçtiği şekliyle, "Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın" (Yusuf Suresi, 47. Ayet) emriyle buğdayın taneleri başaklarından ayrılmamıştır.
Yusuf Suresi'nin 47. ayetinde geçen bu tavsiye, tahılların uzun süre bozulmadan saklanabilmesi için geliştirilmiş bir koruma stratejisidir.
Ayetteki temel noktalar ve bilimsel karşılığı şöyledir:
Ayetteki Emir: Hz. Yusuf, yedi bolluk yılında hasat edilen buğdayın, yenecek az bir miktar dışındakilerin başağında bırakılmasını söylemiştir.
Doğal Koruma: Tahılların başak (sünbül) içinde saklanması; onları neme, bakterilere, böcek zararlarına ve oksidasyona karşı doğal bir kılıf gibi korur.
Depolama Avantajı: Yapılan araştırmalar, başak halinde depolanan buğdaylarda böceklenme oranının, tane halinde saklananlara göre belirgin şekilde düşük olduğunu göstermiştir.
Bozulmayı Önleme: Bu yöntem, buğdayın besin değerini kaybetmeden 7 yıl gibi uzun bir süre boyunca taze kalmasını sağlar.
Giriş: Yazmadan Önce Yakın Doğu Seramik Resimleri
M.Ö. Yedinci Binyıldan itibaren, çömlek süslemeleri Mezopotamya ve İran'da önemli bir sanat biçimi haline geldi. En yaygın teknik, pişirme koşullarına göre kırmızı, turuncu, mor, kahverengi veya siyah renge dönen bir slip kullanılarak kapların sarı kil zeminine desenler boyamaktan oluşuyordu. Kavanozlar ve sürahiler şunlardı
Şekil 1. Samarra'dan bir gemide geometrik kompozisyon. Ernst Herzfeld, Die Vorgeschichtlichen Toepfereien von Samarra, Berlin 1930, s. 65, fig. 138, No 164.
&
Şekil 3. Hissar I C kapında tek hayvan kompozisyonu, Phillis Ackerman'ın "Tarih Öncesi Seramik Süslemede Sembol ve Mit," Arthur Upham Pope, A Survey of Persian Art, XIV, Oxford 1967. S. 2919, Şekil 997Şekil 2. Bowl, Samarra, Mezopotamya'dan. Ernst Herzfeld, Die Vorgeschichtlichen Toepfereien von Samarra, Berlin 1930, s. 40, fig. 71, No 80.&
Şekil 6. Phillis Ackerman'ın "Tarih Öncesi Seramik Süslemede Sembol ve Mit" adından, İran'ın Tepe Moussian kentinden bir gemide antropomorfik kompozisyon, Arthur Upham Pope, A Survey of Persian Art, XIV, Oxford 1967. s. 2927, Şekil 1009.&
Arpachiyah ve Susa'nın kısa süreli hikayelerinde bir avcı ve avı ya da ayna ve simetrik görüntüler gibi çok az sayıda öngörülebilir kahraman yer alıyordu.
Şekil 10. Arpachiyah'dan anlatı besteleri. I. H. Hijara'dan sonra, Kuzey Mezopotamya'da Halaf Dönemi, Londra 1997, s. 79, pl. XLVIIIA.
Şekil 11. Sümerce işareti için EN = Lord. M.W. Green ve Hans J. Nissen'in eserlerinden sonra, Zeichenliste der Archaischen Texte aus Uruk, Ausgrabungen der Deutschen Forschungsgemeinschaft in Uruk-Warka, Cilt II, Gebr. Mann Verlag, Berlin 1987. s. 197: 134.
&
Şekil 12. Susa II'den bir anlatı kompozisyonunun detayı. Sonra, R de Mecquenem'den sonra, G. Contenau, R. Pfister ve N. Belaiew, Me?moires de la De?legation Arche?ologique en Iran XXIX, Paris 1943, s. 87, fig. 72: 22 ve s. 105, fig, 79:1.
Form
Yazılı olarak, işlenen malın işaret şekli belirtilirdi. Kama ve dairesel tabelalar farklı belirli tahıl ölçülerini temsil ediyordu.
Resim kompozisyonunda, figürlerin formu ilgili kişilikleri belirlerdi.
C. Kostüm cinsiyet, yaş ve rütbeyi gösteriyordu: arabacı soylu bir erkektir; Seyirci prestijli bir kadındır; Görevli genç bir erkektir.
B. Bu hareketler hareketi işaret ediyordu: arabacı kalkış için dizginleri çekiyor; dişi elveda eder; görevli arabayı hazırlar.
Boyut
Tablette, dairesel işaretler iki boyutta bulunur: büyük ve küçük, daha büyük ve küçük tahıl birimlerini temsil eder.
Susa tablosunda arabacının büyük boyutu ve yer hattında kapladığı geniş alan, sahnenin kahramanı olarak kendisini gösterir.
Konum
Tabletlerde, daha büyük mal birimleri en üstte yer almış, ardından daha küçük ve daha küçük birimler sıraları gelmiştir. (büyük kamalar en büyük tane birimlerini temsil eder, ardından dairesel işaretler gelir)
Susa vazosunda, figürlerin zemin çizgisine yerleştirilmesi, sahnedeki göreceli önemlerini gösterir. En önemli figür ortada, ikincil figürler her iki yanda, kahramanın arkasındaki figür en az önemli figürdür.
Düzen/Yön
Mezopotamya yazı sisteminde, aynı satıra farklı işaretler girildiğinde, büyük birimler sağda, küçük olanlar solda bulunurdu. (Tabletin ikinci satırında sağa büyük dairesel tabela ve sola daha küçük olanlar yerleştirilmiştir.)
Susa kompozisyonunda figürlerin düzeni/yönü bir sahnenin dinamiklerini aktarıyordu. Seyirci ve görevli, bakışlarını ana oyuncuya çevirir. Arabacı öne bakar, veda jestini hiç kabul etmez ve böylece önceliklerini gösterir.
Yazının anlamsal paradigması uygulanıp içselleştirildikten sonra görsel sanata kolayca uygulanabileceğini varsaymak mantıklıdır. Sonuç olarak, MÖ 3200'den sonra bir resim izlemek, metin okumaya benzetildi çünkü her iki ortamda da işaretlerin/görüntülerin değeri şekil/boyut/konum/sırası ve yönlerine göre değişti. Böylece sanat bilgi aktarma kapasitesini artırdı; yani sanat bir hikaye anlatma yeteneği kazandı. Susa II tablosu, asil bir arabacının kahramanca bir maceraya yola çıkışını tasvir edebilir; pişmanlık duymadan sevdiklerini ve maiyetini geride bırakır.
Nuh’un Tufanı dünya çapında mıydı, yoksa yerel olarak mı gerçekleşmişti?
Kitab-ı Bahriye’den bir sayfa (sonradan eklenen bir harita).
Tufanla ilgili Kutsal Kitap ayetleri Tufan’ın dünya çapında olduğunu açıklığa kavuşturuyor.
Yaratılış 7:11, “enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı” diye bildirir.
Yaratılış 1:6-7 ve 2:6 bizlere, Tufan’dan önceki ortamın şimdi içinde yaşadığımız ortamdan çok farklı olduğunu bildirir.
Bunları ve diğer Kutsal Kitap tanımlarını temel alarak, mantıklı olarak bir zamanlarda yeryüzünün üzerinde sudan oluşan bir tür örtü olduğu varsayılmaktadır. Bu örtü, buhardan bir örtü de olabilirdi ya da belki de Satürn’ün halkalarına benzer halkalardan oluşuyor da olabilirdi. Bu, yerin altındaki su tabakasıyla birlikte yeryüzüne boşaltıldığında (Yaratılış 2:6) dünya çapında bir Tufan’a neden olmuş olurdu.
Tufan’ın boyutunu gösteren en açık ayetler, Yaratılış 7:19-23’dür. Bu ayetler sularla ilgili olarak şöyle der: “Sular öyle yükseldi ki, yeryüzündeki bütün yüksek dağlar su altında kaldı. Yükselen sular dağları on beş arşın aştı. Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar yok oldu; kuşlar, evcil ve yabanıl hayvanlar, sürüngenler, insanlar, soluk alan bütün canlılar öldü. RAB insanlardan evcil hayvanlara, sürüngenlerden kuşlara dek bütün canlıları yok etti, yeryüzündeki her şey silinip gitti. Yalnız Nuh’la gemidekiler kaldı.”
Yukarıdaki ayetlerde, sadece “bütün” sözcüğünün tekrar tekrar kullanılmasının yanı sıra, “yeryüzündeki bütün yüksek dağlar su altında kaldı,” “Yükselen sular dağları on beş arşın aştı” ve “RAB ... bütün canlıları yok etti, yeryüzündeki her şey silinip gitti” sözlerini de okuyoruz.
Bu tanımlar, bütün dünyayı sular altında bırakan dünya çapındaki bir Tufan’ı tanımlıyor. Ayrıca, eğer Tufan yerel olsaydı, Tanrı neden Nuh’a taşınmasını ve hayvanları da yanına alıp göç etmesini söylemek yerine bir gemi inşa etmesi talimatını versindi ki? Ve Tanrı neden Nuh’a, yeryüzündeki her çeşit kara hayvanını barındırmaya yetecek kadar büyük bir gemi yapmasını söylesindi ki? Eğer Tufan dünya çapında olmasaydı, bir gemiye ihtiyaç olmazdı.
Petrus da, “O zamanki dünya yine suyla, tufanla mahvolmuştu. Şimdiki yer ve göklerse ateşe verilmek üzere aynı sözle saklanıyor, tanrısızların yargılanarak mahvolacağı güne dek korunuyorlar” dediği 2 Peter 3:6-7’de Tufan’ın evrenselliğini tanımlar.
Petrus bu ayetlerde, gelecek olan yargının “evrenselliğini” Nuh’un zamanındaki Tufan’la kıyaslamaktadır ve o zamanlarda var olan dünyanın Tufan’ın suları altında kaldığını bildirir. Ayrıca, Kutsal Kitap yazarlarından birçoğu da dünya çapındaki Tufan’ın tarihsel bakımdan doğru olduğunu kabul etmiştir (Yeşaya 54:9; 1 Petrus 3:20; 2 Petrus 2:5; İbraniler 11:7).
Son olarak, Rab İsa Mesih de evrensel Tufan’a inanıyordu ve onu Kendisi geri döndüğü zaman dünya üzerine inecek yıkımın bir tiplemesi olarak görüyordu (Matta 24:37-39; Luka 17:26-27).
Dünya çapındaki bir Tufan gibi dünya çapındaki bir felakete işaret eden birçok Kutsal Kitap dışı kanıt bulunmaktadır. Her kıtada muazzam fosil mezarları ve geniş bitkisel alanların hızla örtülmesini gerektirmiş olan büyük kömür yatakları bulunmaktadır. Dünyanın her tarafında dağ tepelerinde okyanuslara ait fosiller bulunmuştur. Dünyanın her yerindeki kültürlerde bir tür Tufan efsanesi vardır. Bu gerçeklerin hepsi ve daha başkaları dünya çapındaki bir Tufan gerçekleşmiş olduğuna kanıttır.
YARATILIŞ; Tekvin 8 = Yüz elli gün geçtikten sonra sular azaldı. 4Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu. 5Sular onuncu aya kadar sürekli azaldı. Onuncu ayın birinde dağların doruğu göründü.6Kırk gün sonra Nuh yapmış olduğu geminin penceresini açtı.
Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi?
İbrahim Suresi, 9. ayet:
Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi?
En'am Suresi, 84. ayet:
Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
Araf Suresi, 64. ayet:
Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.
Hud Suresi, 35. ayet:
Onlar: "Bunu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım."
Hud Suresi, 36. ayet:
Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."
Hud Suresi, 37. ayet:
"Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda- boğulacaklardır."
Hud Suresi, 38. ayet:
Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi.
Hud Suresi, 40. ayet:
Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.
Hud Suresi, 42. ayet:
(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma."
Hud Suresi, 43. ayet:
(Oğlu) Dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
Hud Suresi, 41. ayet:
Dedi ki: "Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir."
Hud Suresi, 44. ayet:
Denildi ki: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut." Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: "Uzak olsunlar" denildi.
Araf Suresi, 69. ayet:
"Sizi uyarmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikrin gelmesine mi şaşırdınız? (Allah'ın) Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını (veya üstün kıldığını) hatırlayın. Öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın, ki kurtuluş bulasınız."
Hud Suresi, 48. ayet:
"Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Sizden türeyecek diğer kafir) Ümmetleri de yararlandıracağız, sonra onlara Bizden acı bir azap dokunacaktır."
Hud Suresi, 89. ayet:
"Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin.
GÖKLERE ÇIKILABİLİR.
Şu âyete göre insanlar ve cinler, gerekli güce sahip olurlarsa göklere çıkabilirler:
“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin çaplarından geçip gidebilirseniz geçin gidin. Ama elinizde bir güç olmadan geçip gidemezsiniz.” (Rahman 55/33)
“Çap” diye anlam verdiğimiz kelime kutr (قطر)’dur. Kutr; yan, kenar ve taraf anlamlarına geldiği gibi, dairenin bir kenarından diğer kenarına, merkezinden geçecek şekilde ulaşan doğru anlamına da gelir. Dünya yuvarlak olduğundan onun kutru, çapı olur. Kur’an’a göre gökler de dünyanın dengi olarak yaratıldığı için (Talak 65/12) dünyaya benzer şekildedir. Bu ayete göre yedi kat göğün ve yerkürenin çaplarından geçilip gidilebilir. Yeterki böyle bir güç elde edilmiş olsun.
Kur’an’da her şeyin örneği vardır. Göklere çıkmanın örneği Nuh kavmidir. Onlar yedi kat göğü, güneşi ve ayı gözleriyle görmüşlerdir. Nuh aleyhisselam, kavmine şöyle demiştir:
“Allah’ın yedi kat göğü tabaka tabaka nasıl yaratmış olduğunu görmediniz mi? Onların içinde Ay’ı ışık yansıtıcısı, Güneş’i de ışık kaynağı yapmıştır.” (Nuh 71/15-16)
Bu âyetten, Nuh aleyhisselamın da onları gördüğü anlaşılıyor. Nuh Tufanından önce bilim ve teknoloji, çok ileri seviyede idi. Allah Teâlâ Nuh aleyhisselamdan bir gemi yapmasını istemiş, yapımı tamamlanınca gemiye, karada yaşayan bütün canlılardan birer çift koymasını emretmişti (Hud 11/40, Müminun 23/27). Nuh Tufanı dünyanın tamamını sardığı için karada yaşayan bütün canlıların olduğu yerlere gitmek, erkeğini ve dişisini tanıyarak onlardan birer çift alıp gemiye getirmek, her çift için gemide, yiyecek deposu ve yaşama alanı oluşturmak, hayal edilemeyecek bir bilgi ve teknolojiyi gerektirir.
Onlar bu bilgiyi, insanlığın babası Âdem aleyhisselamdan öğrenmiş olmalıdırlar. Çünkü Allah Teâlâ ona, göklerin ve yerin bütün bilgilerini öğretmiş ve meleklerden çok daha bilgili hale getirmişti (Bakara 2/30-33). O bilgiler ona, yazıyla öğretilmişti (Alak 96/1-5).
Sümer ve Akat kalıntıları üzerinde yeteri kadar çalışılsa, o bilgilere ulaşmanın yolu açılabilir. Ciddi bir araştırma yapılırsa Nuh aleyhisselamın gemisi de bulunabilir. O gemi ile ilgili ayetlerden biri şöyledir:
وَلَقَد تَّرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
“Şurası bir gerçek ki gemiyi, bir ayet /belge olarak bıraktık. Peki, (bu konuda) bir bilgisi olan var mı? ” (Kamer 54/15)
Demek ki o gemi, bugün bir belge olarak varlığını devam ettirmektedir. Âdem aleyhisselama yazdırılan bilgiler de o gemide olabilir. O zaman ilk iş, o gemiyi bulmak olmalıdır. = Abdülaziz BAYINDIR
⛵️
Nûh’un gemisinin fiziksel yapısı nasıl olabilir?
Yüce Allah 54:13 ve 11:37 âyetlerinde şu şekilde buyurmaktadır;
"Biz onu (Nuh’u), levhalardan (tahtalardan) oluşmuş, çivilerle (veya iplerle) perçinlenmiş o gemiye bindirdik."
Vasnaıl fulke bi a'yunina ve vahyina ve la tuhatıbni fillezine zalemu, innehum mugrekun.
Ve yap gemiyi gözetimimizle-denetimimizle ve vahyimizle; bana hitap etme zalimlik eden kimseler hakkında, doğrusu onlar boğulanlardır.
(دُسُرٍ) dusurin kelimesi kökü (دسر) sıkı sıkı bağlamak-çivilemek (nail), gemi kalaslarını palmiye liflerinden elde edilen iple bağlamak (cord of fibers of the palm tree with which the planks of a ship are bound together) anlamındadır. Lane's Lexicon, page 885 (of 3039)
Bu ayette geminin yapısı ile ilgili bilgi verilmiştir. Gemi yassılaştırılmış, gemi yapımı için uygun olan tahta kalaslardanyapılmıştır. Bu düzgün yüzeylitahta parçalarının birbiri ile bağlandığı ayetten anlaşılıyor.
Bu bağlama için ağaç liflerinden elde edilen urganlar kullanıldığı işaret ediliyor. Ağaç liflerinden (belki de Palmiye ağacıydı)yapılan bu urganlar çok sağlam yapıya sahiptirler.
Aşağıdaki resimde palmiye ağacınınliflerinden elde edilen urgangörülmektedir.
11:37 ayetinden geminindev tsunami dalgalarına dayanabilmesi için gerekli teknik bilgilerin Yüce Allah tarafından Nûh peygambere vahiy yolu ile aktarıldığını anlıyoruz.
Geminin uzunluğu, genişliği, yüksekliği, yelkeni, dümeni gibi teknik konuların Nûh’a iletildiği anlaşılıyor.
Hatta iza cae emruna ve faret-tennurukulnahmil fiha min kullin zevceynisneyni ve ehleke illa men sebeka aleyhil kavlu ve men amen, ve ma amene meahu illa kalil.
Sonunda emrimiz geldiği zaman; ve tandırkaynayıp fışkırdı, dedik ki: “Bindir ona her şeyden iki çift ve aileni; dışındaki kimseler ki önceden gelmiş onun aleyhinde söz; ve iman eden kimseleri.”; ve iman etmedi onunla birlikte pek az dışında.
Ve kalerkebu fiha bismillahi mecraha ve mursaha, inne rabbi le gafurun rahim.
Ve dedi ki (Nûh): “Binin ona, Allah'ın adıyla onun akması ve sabitlenmesi; doğrusu Rabbim mutlak bağışlayandır, rahimdir.
Not: 11:40 ayeti ile anlam olarak benzer başka bir ayet ise 23:27 ayetidir.
(فَارَ) fare kelimesi kökü (فور) kaynamak-haşlamak (boil), kaynayarakpatlayacakhale gelmek (simmer), fokurdamak-kabarcıklarçıkarmak (bubble), köpürmek-kabarmak (effervesce), harlanmak-alev almak (flare up), yerden su fışkırması (shoot up-water from the ground) anlamındadır. Hans Wehr 4th ed., page 856 (of 1303)
(ٱلتَّنُّورُ) t-tennuru kelimesi çok sıcak yer-fırın-ocak-fırıngibiyer-kazan (furnace-oven-kiln) anlamındadır.
Nûh kavmini yok eden emirletandırın kaynayıp fışkırmasıdirekt olarak ilgili olmalıdır. ‘Sonunda emrimiz geldiği zaman; ve tandır kaynayıp fışkırdı’ tümlecindeki ‘vav’ bağlacı aracılığı ile anlarız ki Yüce Allah’ın emri iletandır kaynayıp fışkırmıştır. Tandırın kaynayıp fışkırması ile Nûh kavmini yok edecek olan emir arasındadirekt bir ilişki olmalıdır.
Tandırın kaynamasını Nûh’un buharlı bir gemiyaptığını ve kazanındaki suyun kaynayarak gemiyi hakaret ettirdiği şeklinde düşünen kimseler vardır. Ancak geminin kazanlı bir gemi olmasının Yüce Allah’ın Nûh kavmini yok edecek olan tufan emri ile ilgisi ve ilişkisi yoktur.
Bu nedenle kaynayıp fışkıran tandırın, ocağın, fırının, fırın gibi sıcak yerin, çok sıcak yerinne olduğunu anlamamız ve Yüce Allah’ın yok etme emri ile ilgisinikurmamız gereklidir.
‘fare t-tennuru’ ‘kaynayıp fışkıran tandır’ tümlecinde 2 şey önemlidir. 1.si bir tandır, 2.si ise bu tandır içinde kaynayan ve fışkıran bir şeyler.
Fırın-tandır gibi sıcak bir yerde bir şeyler kaynayıp fışkırmalıdır ki bu da Nûh kavminin yok olmasına neden olan su baskınına neden olsun.
Bu da bize yeryüzü üzerinde tek bir şeyi işaret eder;
Yanardağın püskürüp patlaması ile tsunami oluşması= Nûh tufanının ana nedeni
Bütün bunlar düşünüldüğünde Nûh kavminin dev bir tsunami sonucuboğulduklarınıanlarız. Bu dev tsunamiye neden olan şey de dev bir yanardağ patlamasıdır.
Not: Tandırın gök-atmosfer olduğu yönünde çeviriler de görülebilir. Ancak ayette geçen ‘t-tennuru’ kelimesi daha çok fırın-ocak gibi sınırları belirli, çevrili bir yeri tarif etmekte kullanılır. Bu nedenle tandırın gök olması ihtimali düşüktür.
Bu yanardağ patlaması Nûh kavmine uzak bir yerde gerçekleşmiş ancak sebep olduğu dev tsunami dalgalarısaatler sonra Nûh kavmine ulaşmış olmalıdır. Ayet iyi okunduğunda; Yüce Allah’ın emri gelip yanardağ patlaması gerçekleştiğinde Nûh peygamber ve kavmi bu durumu henüzbilmiyorlar. Yüce Allah gemiye binin emrini veriyor. Nûh’u bilgilendiriyor. Nûh’un kavmi ise henüz haberdar değil. Hiçbir şey bilmiyorlar.
Yanardağ patlaması tsunamiye neden olur mu?
Kesinlikle evet. Dev yanardağlar patladıklarında çok büyük miktarda toprak kütlesinidenize doğru sürüklerler. Bu sürüklenen toprak kütlesi tsunamilere neden olur.
Aşağıdaki resimde yanardağların tsunamiye neden olma mekanizmaları gösterilmiştir.
Tsunami dalgaları sığ denizlerde 40-50 km/saat, okyanus gibi derin denizlerde 400-500 km/saat hızla yayılırlar. Önlerine gelen tüm kıyıları vururlar. Önlerine gelen her ne varsa yıkıp geçerler.
İlerleyen bölümlerde bu yanardağının neredepatlamış olabileceği, Nûh peygamberin kavminin nerede yaşadığı konusu incelenirken anlatılacaktır.
Gökten su indirilmesi
Yüce Allah 54:11 âyetinde şu şekilde buyurmaktadır;
Böylelikle açtık kapılarını göğün bir suyla yağan-boşalan.
Bu ayetten açıkça anlarız ki Nûh tufanında tsunami dalgalarının yanındayağmurlar daetkili olmuştur. Nûh kavminin olduğu yere gökten boşalırcasına bol yağmur yağdığı anlaşılıyor.
Yerin su kaynaklarının fışkırması
Yüce Allah 54:12 âyetinde şu şekilde buyurmaktadır;
Ve feccernel arda uyunen feltekalmau ala emrin kad kudir.
Ve patlatıp fışkırttık yer kaynaklarını, öyle ki buluştu su bir emir üzerine zaten takdir edilmiş.
Bu ayetten net bir şekilde anlarız ki tsunami dalgalarının, yağmurların yanındayeraltı su kaynaklarınınyerin üstüne yarılıp-patlayıp fışkırması da etkili olmuştur. Bu da yanardağ patlamasının neden olduğu depremlerdenkaynaklanmıştır. Modern bilim ispatlamıştı ki depremlerden sonra yeraltı sularının bulunduğu aküfer olarak isimlendirilengeniş su kaynaklarınıngeçirgenliği azalmakta ve bu aküferlerden (yer altı su kaynakları) yer üstüne su kaçışı olabilmektedir.
Tsunami dalgaları, yağan yağmur ve yeraltı sularının yüzeye çıkması ile gelişen tufan sonrası suların çekilmesi, geminin sabitlenmesi, geminin cudi ile eşitlenip oturması: Cudi neresi?
Yüce Allah 11:44 âyetinde şu şekilde buyurmaktadır;
Ve kile ya ardublei maeki ve ya semau akliive gidal mau ve kudıyel emru vestevet ala l-cudiyyi ve kile bu'den lil kavmiz zalimin.
Ve denildi ey yer yut suyunu ve ey gök söküp uzaklaştır ve azaldı su ve tamamlandı emir ve eşitlendi-oturdu Cudi üzerine ve denildi: “Uzaklık zalimler topluluğu için”
(أَقْلِعِى) ekliiy kelimesi kökü (قلع) kökünden sökmek-uzaklaştırmak-oturduğu yerden ayırmak (unroot), çıkarmak-çekip çıkarmak(pull out), yerinden yırtıp uzaklaştırmak(tear from its place), kıyafeti çıkarmak (pull off one’s clothes), soyunmak (undress), uzaklaşmak (depart) anlamındadır. Steingass, page 853 (of 1241)
Bu ayette Yüce Allah tufan suyunun azalması için yeryüzüne (sular altında kalan toprak parçasına)emrini veriyor. Ayette çok ilginç bir gramer işareti var. ‘maeki’ kelimesi 2. şahıs tekil zamir ile gelmiş olup suyu işaret eder. Türkçeye çevirirsek ‘ey yer-yeryüzü yut senin olan suyunu’ olarak çevrilebilir. Bu noktada anlarız ki tsunami ile taşan deniz suyu, yeraltı su kaynaklarını fışkırması ile yerden çıkan su ve gökten yağan suartık yerin suyudur. Yer de suyu yutacaktır.
Aşağıda daha detaylı anlatılacağı gibi 'yer' kelimesi tüm Dünya gezegenini işaret etmez. Dünya üzerinde bir toprak parçasını işaret eder. Bu ayette tufandanetkilenen topraklarıişaret etmiştir.
Ayette ‘ey gök söküp uzaklaştır’ buyurulmuştur. Bu da Yüce Allah’ın emri ile göğün yoğun yağmur bulutlarını uzaklaştırdığı, dolayısı ile yağmuru uzaklaştırdığı anlamına gelir.
Tufandan etkilenen yerlerinsuyu yutması, çekmesi ile sular alçalmıştır. Nûh’un gemisi doğal olarak karaya oturmuştur.
Cudi dağınınKuran’da geçen cudi olduğuna inanır.
Ancak ayet iyi okunduğunda ayette dağkelimesinin geçmediği görülür. Bu kelimenin de dağ ile bir ilgisi yoktur. (ٱلْجُودِىِّ) ‘l-cudiyyi’ kelimesinin anlamını anlamak için türemiş olduğu Arapça kökün anlamlarının incelenmesinde yarar vardır.
(ٱلْجُودِىِّ) ‘l-cudiyyi’ kelimesi kökü (ج و د) iyi olmak (become good), daha iyi olmak(become better), iyileştirmek (improve), cömertçe-bol bol bağışlamak (grant genereously), eli açık-cömert (openhanded), özgürce-bolca sunmak (bestow liberally), bağışlamak (donate), bol şekilde vermek(give lavishly), iyileştirmek (ameliorate), iyi(good), muhteşem (perfect) anlamlarındadır. Hans Wehr 4th ed., page 172 (of 1303)
(ٱلْجُودِىِّ) ‘l-cudiyyi’ kelimesi türemiş bir isim kelimesidir. Kelimenin türemiş olduğu kökün anlamları ve 11:48 ayetindeki Nûh’un duasıdüşünüldüğünde (ٱلْجُودِىِّ) ‘l-cudiyyi’ kelimesinin cömertçe-bol bol bağışlayan bir yer, eli açık-cömert bir yer olduğu anlaşılır. Benzer isim türemesi (ٱلْجَنَّةِ) ‘l-cenneti’ kelimesinde de görülür. Cennet kelimesinin türediği kök (جنن) anlam olarak örten, gizleyen anlamındadır. Yeşilliklerle örtülü olduğu için ahiret evreninde yaratılacak olan evrene cennet denir. Bu nedenle (ٱلْجُودِىِّ) ‘l-cudiyyi’ kelimesini kök anlamı üzerinden anlamak daha doğru olabilir.
Yüce Allah’ın Nûh’un gemisini suların çekilmesi ile birlikte daha iyi olan bir yere, bereketli, cömert, verimli bir yer anlamında olancudi bölgesine yerleştirmiştir.
Gemiden inilmesi. Nûh’un gemisi cudiye oturduğunda yeryüzünde yaşayan başka insan ümmetleri vardı.
Yüce Allah 11:48 âyetinde şu şekilde buyurmaktadır;
Kile ya nuhuhbıt bi selamin minna ve berekatin aleyke ve ala umemin mimmen meak, ve umemun se numettiuhum summe yemessuhum minna azabun elim.
Denildi ki: “Ya Nûh; aşağıya in selam ile-barış ile bizden ve bereketler senin üzerine ve seninle birlikte olan kimselerden ümmetler-toplumlar üzerine; ve (diğer) ümmetlere-toplumlara; nimetlendireceğiz onları, sonra dokunacak onlara bizden acıklı bir azap.
(أُمَمٍ) umemin kelimesi kökü (امم) millet(nation), halk-topluluk-ahali-yörehalkı-zümre (community), halk (people) anlamındadır. Hans Wehr 4th ed., page 32 (of 1303)
Açıkça görülür ki Nûh peygamberden vegemide olanlardantoplumlarüreyecektir. Ancak Dünya’daki tüm insanların yok olmadığınınbüyük bir delili de bu ayette Yüce Rabbimiz tarafından bize sunulmaktadır. Ayette gemideki kimselerin soyundan gelecek olan toplumlardan başkayeryüzünde birçok toplumun halihazırda bulunduğu işaret edilmiştir. Bu da bize tufanın kesinlikle yerel bir felaket olduğunu gösterir. Dünya üzerinde tüm insanlar ölmüş olsaydı bu ayetteki 2. ümmetler kelimesine gerek olmazdı.
Yüce Allah Nûh peygamber ve onunla birlikte olan kişilere bereketler vereceğini işaret etmiştir. Yukarıdaki bahsedildiği gibi Nûh ve beraberindekileri verimli, sulak, iklimitarımve hayvancılıkiçin uygun bir yere yani(cudi olarak tanımlanan bir yere) yerleştirmiş olmalıdır.
Nûh peygamber ve onunla birlikte gemi ile kurtulan kimselerin soyundan gelen ve halifeler olan toplum kim?
Âd kavmiNûh peygamberin soyundan gelen, Nûh peygamberin yaşadığı topraklara halifeler olan bir kavimdir. Hûd peygamber de dolayısı ile Nûh peygamberin veya onunla birlikte gemide taşınanların soyundandır.
E ve acibtum en caekum zikrun min rabbikum ala raculin minkum li yunzirekum, vezkuru iz cealekum hulefae min ba'di kavmi nuhın ve zadekum fil halkı bastaten, fezkuru alaallahi leallekum tuflihun.
Şaşırır mısınız sizi uyarması için içinizden bir adamla Rabbinizden size gelen bir zikre? Ve düşünün ne zaman ki sizi yaptı halifeler Nûh kavmi sonrasında ve sizi artırdı enine-boyuna genişlikte yaratılışta; öyleyse düşünün nimetlerini Allah'ın umulur ki başarıya erersiniz.
Bu ayetten anlıyoruz gemi ile kurtulan Nûh peygamber ve onunla birlikte olan kimseler Âd kavmini oluşturarak Nûh kavminin yerine halife kılınmıştır.
‘hulefa'e’ ‘halifeler’ kelimesi sonradan gelenler anlamıdadır. Örnek: Şu an Anadolu topraklarının halifesi bu topraklar üzerinde yaşayan Türkiye vatandaşı insanlardır. Ancak bundan 2000 sene önce farklı insanlar yaşıyorlardı örneğin. Romalılar hüküm sürüyorlardır. Anadolu’nun halifeleri onlardı. Ayette kesinlikle tüm Dünya’ya, tüm yeryüzünehalife kıldık diye bir anlam çıkarılamaz.
Demek ki Âd kavmi ileNûh kavmininyaşadığı topraklaraynı topraklarmış. Nûh kavmi helak olunca onun yerinesonradan gelen Âd kavmi bu topraklara halife olmuş.
Ayrıca başka bir işaret ise;
Kuran’da dikkat edilirse Âd kavmi ile ilgili kıssalar Nûh kavminden hemen sonra anlatılır. (7:64-7:65, 26:120-26:123, 54:9-54:18). Bu durum da oldukça dikkat çekicidir.
Bütün bunlar düşünüldüğünde Âd kavminin Nûh kavminin soyundan geldiğini ve onların yaşadığı topraklarda yaşadıkları anlaşılır.
Âd kavminin Nûh kavmine göre yaratılışta en ve boy olarak fazla olmaları?
7:69 ayetinde ‘sizi artırdı enine-boyuna genişlikte yaratılışta’ buyurulmuştur. Bu ayetten kesinlikle anlarız ki Âd kavmindeki insanlar Nûh kavmindeki insanlara göre daha uzun ve daha geniştirler. Kısacası daha iridirler. Tersten okuduğumuzda Nûh kavmindeki insanların Âd kavmindeki insanlara göre daha minyon yapıdaolduklarını anlarız.
İnsanoğlunun yakın zaman tarihi incelendiğinde, et ile beslenen avcı toplumundaki insanların yerleşik olan toplum hayatına ve tarım hayatına geçmesi ile daha çok tarım ürünleri kaynaklı beslenmelerine bağlı olarak boylarının kısaldığı, daha minyon hale geldikleribilinmektedir.
Daha sonra hayvanların evcilleştirilmesi ile et ile beslenme artıkça insanların boyları ve enlerizamanla artmıştır. Bu noktadan anlarız ki Nûh toplumu tarım üretiminin daha etkin olduğu, avcılığın olmadığı, tarım ağırlıklı bir toplum hayatına geçildiğidönemlerdeyaşamış olmalıdır.
Dikkat: Nûh toplumu insanları sonradan gelen Âd kavmin insanlarına göre daha minyondu.
~ Avcı toplumdan yerleşik tarım toplumuna geçiş ne zaman başladı?
Dünya’nın en eski şehir yerleşimi Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’tür. Çatalhöyük M.Ö 7000 yıllarınatarihlenmektedir. Elde edilen bulgularda bu şehirde yaşayan insanların hiyerarşik bir yapısının olmadığı bilinmektedir. Yani herhangi bir yöneticileri yoktur. İnsanlar birbirleri ile eşit şekilde yaşamışlardır.
Nûh peygamberin yaşadığı toplumda ise bazı kişilerin ‘meleler’ oldukları, yani toplumdaki önce gelen kişiler oldukları işaret edilmektedir.
7:60 Halkının meleleri: "Biz, seni kesin bir sapkınlık içinde görüyoruz." dediler.
Bu da bize düşündürür ki Nûh toplumu insanların yerleşik hataya geçtikleri dönemlerde, daha çok tarım ürünleri ile beslendikleri dönemlerde yaşamıştır. Boyları ve enleri daha kısadır. Minyon tiplidirler. Nûh toplumunda hiyerarşinin oluştuğunu anlıyoruz. Bu da bize hiyerarşik yapının oluştuğu şehir hayatının başladığı ilk toplumlar olduklarını düşündürür. Bu da bize Nûh kavminin M.Ö. 7000 yılından daha sonra yaşadığını düşündürür.
~ Âd kavmi nerede yaşadı?
Bunu iyi anlamak için Âd kavminin ilgili özelliklerini inceleyelim;
Kuran’da Ahkaf olarak isimlendirilen bir yerde yaşamışlardır.
46:21 (Çeviri Erhan Aktaş) Âd'ın kardeşini (Hûd) an! Hani Ahkaf'taki halkını uyarmıştı. Ondan önce de ve sonra da "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diye uyaran nice uyarıcılar gelip geçmişti.
Ahkaf kelimesi kökü (حقف) uzun kıvrımlı-dönemeçli kum tepeleri (long winding sandhill), bir tepenin, dağınveya duvarın alt kısmı-en alt kısmı anlamındadır. Steingass, page 289 (of 1241) ve Lane's Lexicon, page 615 (of 3039)
Aşağıda görüleceği gibi Âd kavmi vadileriçinde yaşamaktadır. Ahkaf kelimesi sıralı kum tepeleri olarak çöldeki kum tepeleri gibi algılanmıştır. Oysa aşağıda göreceğimiz gibi Âd kavmi pınarlar ve bahçeler içindedir. Bu nedenle kelimenin anlamının ‘sıralı vadiler oluşturan tepelerin-dağların-yüksek yerlerin alt kısımlarında yaşayan insanlar’ olarak anlamlandırılması daha mantıklıdır. Yani Âd kavmi çöl içindeyaşamamıştır. Aksine vadilerinde pınarları akan, bol bahçeli sulak bir yerde yaşamışlardı.
46:27 Ant olsun ki çevrenizdeki beldeleri yok ettik. Oysaki dönerler diye ayetlerimizi açıkça bildirmiştik.
Bu ayetin özellikle incelenmesi gereklidir. Kuran indiğinde Mekke’de yaşayan insanların çevresinde olan bir beldede yaşayan Âd kavminin yok edildiği açıkça bildirilir. Diğer bir deyiş ile Âd kavmi kesin olarakMekke çevresinde bir yerde yaşamış olmalıdır.
Yüksek tepelere anıt gibi yapılar inşa etmişlerdir.
26:128 “Her tepenin üzerine bir işaret (bir yapı) yerleştirip oyalanıyor musunuz?”
Bu ayetten anladığımıza göre Âd kavminin yaşadığı yerdeki tepeler çöldeki kum tepeleri olamaz. Kumların üzerinde sağlam yapılar yapılamayacağına göre bu tepeler temeli sağlam dağlık tepeler olmalıdır.
Sağlam yapılar yapmışlardır. Sağlam olduğuna göre muhtemelen taştan yapılar inşa etmiş olmalıdırlar.
26:129 "Hiç ölmeyeceğinizi sanarak sağlam yapılar ediniyorsunuz."
Bahçelere ve pınarlara sahiptiler. Demek ki sulama sistemleri kurmuş olmamalılar ki gelişmiş bir tarım sistemine sahip olmuşlar.
26:134 "Ve bahçelerle ve pınarlarla."
Hayvancığın da gelişmiş olduğunu anlıyoruz. İnsan sayısı olarak da hızlı üreyen bir toplum olduğunu anlıyoruz.
26:133 "Size davarlarla, evlatlarla yardım etti."
Vadilere sahip olan bir coğrafyada yaşamışlardır. Birden çok vadiye sahiptiler. Çünkü ayette vadi kelimesi çoğul olarak gelmiştir.
46:24 Onu, vadilerine doğru gelen yoğun bir bulut halinde gördüklerinde: "Bu, bize yağmur getiren bir buluttur." dediler. Hayır! O, sizin hemen gelmesini istediğiniz şeydir; acıklı azabı getiren rüzgardır."
Sütunları olan İrem adında şehirleri vardır.
89:7 Sütunlara sahip İrem'e!
Bu şehir öyle bir şehirdir ki zamanında Dünya üzerinde benzersiz bir şehirdir.
89:8 Ki, beldeler içinde onun bir eşi yaratılmamıştı;
Nûh peygamberin kavmi ve onlara halife olan Âd kavmi nerede yaşadı?
Âd kavminin ve Nûh kavmini özellikleri birlikte düşünüldüğünde yaşamış oldukları yer;
Kıvrımlı, sıra sıra vadiler içirmelidir. (Ahkaf) (Âd)
Bu vadilerden pınarlar, nehirler-akarsular akıyor olmalıdır. (Âd)
Bahçelere sahip olmalarından dolayı mutlaka sulak bir yer olmalıdır. (Âd)
Vadilerin çevresi sağlam kayalık olmalıdır. Çünkü vadilerin yüksek yerlerine bazı anıtlar inşa ettikleri için. (Âd)
Çok büyük tsunami dalgalarının vurabileceği bir yerde olmalıdırlar. (Nûh kavmi)
Mekke çevresinde olmalıdır. (Âd)
Bütün bunlar düşünüldüğünde Âd kavminin ve Nûh kavminin Arap yarımadasında(Arabian Peninsula), bir zamanlar sıra sıra vadilerin olduğu, bu vadilerin içinde nehirlerin aktığı, tsunami dalgalarının vurabileceğiArap Deniz’i (‘Arabian sea’) kıyılarında yaşamış olabilecekleri düşünülür.
Arap yarımadasını vuran tsunamiler incelendiğinde Kızıl Deniz, İran körfezi ve Aden körfezinde yaşanan tsunamilerin çok etkisiz olduğu tespit edilmiştir. Arap yarımadasında dev tsunami dalgalarındanetkilenebilecek olan tek yersadece Arap Deniz’i kıyılarıdır.
Bu nedenle aday yerler olarak özellikle Yemen ve Umman ‘Oman’ bölgesinin Arap Deniz’ine bakan kısımları ön plana çıkar.
Nûh kavmi ve Âd kavminin yaşamış olabileceği en olası bölge aşağıda gösterilmiştir. Dev tsunami dalgalarının vurabileceği ve Mekke'ye yakın olan tek yer bu bölgedir.
Ancak Umman’ın bir yeri vardır ki gerçekten tarif ettiğimiz özelliklere tam olarak uyar.
Bu bölge Umman’ın Lakabil şehri ile Quwazyrahşehirleri arasındaki bölgedir. Dikkat edilirse coğrafyanın bir zamanlar delta olduğu, vadiler içinden akan nehirlerle sulandığı, bereketli bahçelere imkân verdiği, insanların yerleşim için tercih edebilecekleri bir yer olduğu hemen görülür.
Yukarıdaki bölgenin içinde eskiden bir delta bölgesi olabilecek görüntü veren bölge öne çıkar.
Arkeologlara çağrı;
İklim değişmesi ile bu bölge artık çöl kumları ile örtülmüştür. Bu kumların altında İrem şehrine ait sütunlar, bu muhteşem şehre ait kalıntılar aranmalıdır.
~ Nûh kavmi, Âd kavmi ve Semûd kavminin yaşadığı zaman ile ilgili bir işaret
Misle de'bi kavmi nuhın ve adin ve semude vellezine min ba'dihim, ve mallahu yuridu zulmen lil ibad.
“Durumu misali Nûh kavminin ve Âd’ın ve Semûd'un ve onlardan sonraki kimselerin; ve Allah kulları için zulüm ister değildir.”
40:31 ayetinde konuşan kişiiman etmiş bir kişidir. Musa peygamberin zamanında yaşayan, Firavun’un taraftarlarından bir kimse halka seslenmektedir. Bu ayetten açıkça anlarız ki Musa peygamber döneminde Nûh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve sonlardan sonra gelen kimselerinhelak olması biliniyordu. Demek ki bu kavimler Mûsâ peygamber öncesi yaşamışlardır.
Mûsâ peygamberin M.Ö. 1640 yılındaMısır’dan çıktığını bildiğimize göre bu kavimlerin yaşadı zaman bu zamandan önceki zamanlarda aranmalıdır.
Detaylı bilgi aşağıdaki makaleden okunabilir.
Musa peygamber ve İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışı ve bol suyun (Kamışlı Göl-‘Reed Sea’) bölümlere ayrılması ve Santorini tsunamisi: ‘Exodus’
♻️
Noah tufanı ve Dev Og
Dev Og Kutsal Kitap’ta adı geçen bir kişiliktir. Bu hikâye, verdiği sözü tutmayan kişinin er ya da geç mutlaka cezasını çekeceğini anlatıyor.
Tanrı yeryüzünü sular altında bırakmadan az önce, Noah gemisinin yanında durmuş, gemiye alacağı tüm hayvanlardan oluşmuş çiftleri kontrol ediyordu. Onlara şöyle seslendi:
“Sizler, gemiye girmeyi hak edenler, hemen içeri girmeye başlayın. Tanrı sizleri korumamı emretti”. Diğer yandan, gemiye girmeleri halinde orayı yıkıp geçeceklerine kanaat getirdiği yaratıklara ise,
“Sizler geri çekilin. Aksi halde gemiyi parçalayabilirsiniz” dedi.
Ardından hayvanlar çift çift gemiye binmeye başladılar. Noah Baba onları dikkatle izliyordu. Aslında Tanrı’dan emir aldığından beri tüm olacaklardan ötürü son derece tedirgindi. Kendi kendine düşünüyordu.
“Mesela bir tane tek boynuzlu at (Unicorn) almak isterdim gemiye. Ama onu gemiye sığdıramam ki… Nasıl olacak?”
Birdenbire göklerin içinden yıldırımı andıran bir ses duyuldu:
“Noah Baba, ben sana bir tane tek boynuzlu at getirebilirim”. Noah hızla arkasına dönünce Dev Adam Og ile burun buruna geldi. Dev Og,
“Ama beni de gelecek olan tufandan kurtarman şartıyla…” dedi sırıtarak. Noah,
“Çekil kenara” diye haykırdı; “Sen ne insansın ne de hayvansın. Sen kötü bir yaratıksın, iblissin!” dedi. “Seni gemiye alamam!” Sonra ekledi:
“Acı bana, bak bak, bana bak! İstersem küçülebilirim ve gemiye sığabilirim. Boyum uzun olduğundan bulutlardan su içerim. Balıkları güneşte pişirip yiyebilirim. Benim korkum yeryüzündeki tüm yiyeceklerin su altında kalması halinde, aç bilaç kalmak. Sonra ne yaparım?”
Noah her ne kadar bunları gülümseyerek dinlediyse de, göklerden devle birlikte gelen tek boynuzlu atı görünce yine de telaşa kapıldı. tek boynuzlu adeta bir dağ kadar iriydi. Og, bulabildiği en narin atı getirdiğine yeminler etti. At geminin karşısında uzanmış yatarken, Noah onu kurtarması gerektiğini düşündü. Bu işi nasıl halledeceğini düşünürken, aklına parlak bir fikir geldi. Tek boynuzlu atı, kalın iplerle gemiye boynuzundan bağlayacaktı. At geminin dışında yüzerek ilerleyecek, ama bağlı olduğundan canını kurtarabilecekti. At hem yüzebilir, hem de pencereden uzatılan yiyeceklerle beslenebilirdi.
Yağmur yavaş yavaş yağmaya başladı. Sonra sağanaklar halini aldı. En nihayet tufan başladı. Önce nehirler taştı, denizlere karıştı. Denizler göklere kadar kabardı. Yeryüzünde bulunan her şeyi süpürüp sürüklemeye başladı. Gemi cesurca tufanın içinde yol almaya başladı. Tek boynuzlu, boynuzundan bağlı olduğu gemini yanında yüzüyordu. Tam Og’un üzerinde durduğu dağın yanından geçerlerken, Dev Og onun sırtına atlayıverdi. Og Noah’a seslendi:
“Her şeye rağmen senin sayende kurtuldum. Şimdi, tek boynuzluya pencereden uzattığın yiyecekleri ben yiyeceğim” derken kahkahalar atıyordu. Noah deve baktı ve onunla mücadele etmenin anlamsız olduğuna karar verdi. Eğer devin kafasını kızdırırsa, onun ölçüsüz kuvveti ve cüssesiyle gemisini anında batırabileceğini çaresizce fark etti. Geminin penceresinden ona seslendi:
“Pekâlâ, o zaman seninle bir pazarlık yapalım” dedi.
“Sen gemiyle birlikte kurtulacaksın, ben sana yemek de vereceğim. Ama sen de önce bana, sonra da nesiller boyunca benim soylarıma hizmet edeceksin” dedi. Og o sırada o denli açtı ki, fazla derin düşünmeden bütün şartları kabul etti. Kendisine verilen ilk kahvaltıyı da iştahla sildi, süpürdü.
Yağmur büyük dalgalar halinde günlerce yağmaya devam etti. Her taraf kapkaranlıktı. Bazı hayvanlar çok tedirgin oldukları için, Noah onları sürekli gözlem altında tutuyordu. Gözüne bir damla uyku girmiyordu. Örneğin aslanlar bir anda diğerlerine saldırabilirdi.
Çok uzun bir zaman sonra, bir gün yağmurlar dindi. Bulutlar aralandı ve pırıl pırıl bir güneş etrafı aydınlatmaya başladı. Noah ve ailesi pencerelerden dışarı baktıklarında yeryüzü onlara çok farklı göründü. Her taraf sakin bir okyanus görünümündeydi. Ortalıktan denizden başka hiçbir şey görünmüyordu. Sadece çok yüksek dağların tepeleri gözüküyordu. Noah gözlerinde biriken yaşlarla, hüzün içinde bu görüntüyü izledi. Og, tek boynuzlu atın üzerinde gülerek pencereye başını uzattı, çok mutlu görünüyordu. Keyifle kahkahalar atarak:
“Ha ha ha, şimdi istediğimden daha fazla yiyip içebileceğim” diyordu. Şu minik, ölümlü hayvancıkları mideme indirebilirim” diye dilini şaklatarak hayvanlara baktı. Noah:
“Bundan çok emin olma, bu ölümlü dediğin hayvancıklar, geleceğin hayvan ırklarını oluşturacaklar. Dünya onların sayesinde beslenip yenilenecek. Senin gibi iblis ve devlerin de artık sonu gelecek” dedi.
Bu arada sular gitgide daha fazla çekiliyordu. Sonunda Noah’ın Gemisi, Ararat (Ağrı) Dağı’nın tepesine oturdu. Og uzun bir zaman sonra artık yüzmek zorunda değildi. Noah’a:
“Noah Baba, artık seni terk ediyorum. Şimdi yeryüzünün dört bir yanını dolaşıp, tufandan geriye neler kaldığını görmek istiyorum” dedi. Noah:
“Ben izin vermeden hiçbir yere gidemezsin. Seninle yaptığımız anlaşmayı unutmuş olamazsın. Bundan böyle benim hizmetimde olacaksın. Senden yapmanı istediğim bir görev var” dedi.
Devler hiçbir zaman iş yapmazlardı. Üstelik Og bütün devlerin başıydı. Oldukça da tembeldi. Nedir ki Noah’ın gücünün de farkındaydı. Dev çaresizlikle acı acı ağlamaya başladı. Noah:
“Ağlamayı kes ve etrafını gözle, görebildiğin kara parçalarını bana göster” dedi. Og dağın en tepesine kurularak dikkatle etrafını ve uzakları incelemeye başladı. Bu arada hayvanlar çifter çifter gemiden tahliye oluyorlardı. Şimdi sıra Noah ile çocuklarının evlerini inşa etmeye gelmişti. Sürekli olarak ve çok fazla çalışıyorlardı. Og sürekli ölümlüler gibi sıska ve küçük olmaktan şikâyet ediyordu. Noah ona ancak normal insanların yiyeceği miktarlarda yemek veriyordu.
Bir gün Noah, Og’u yanına çağırdı:
“Og hadi benimle birlikte geliyorsun. Yeryüzünün her tarafını dolaşıp, çiçek, meyve, tahıl ve bitki ekmemiz gerekiyor. Çünkü Tanrı’dan böyle emir aldım” dedi.
Noah ve Og uzun zamanlar boyunca yeryüzünü dolaşıp, toprağa tohumlar ektiler. Tüm tohumları ektikten sonra son olarak sıra üzüm tohumlarına geldi. Noah, binlerce dönüm üzüm bağı dikti. Og ona sordu:
“Bu nedir?” Noah;
“Bu meyve hem yenir, hem de suyundan şarap yapılır ve içilir” derken üzümler için dua edip onları kutsadı. Sonra devam etti:
“Bu meyve görünüşüyle gözleri şenlendirir. Meyvesiyle açları doyurur. Şarabı ise hem susamışlara, hem de hastalara ilaç gibi deva olur” dedi. Og homurdanarak:
“O zaman, bu meyveyi kutsamak için kurban kesmemiz gerekmiyor mu?” diye sordu. Aklı fikri hayvanlardaydı çünkü. Noah ona hak verdi. Og koşarak, hemen bir kuzu, bir aslan, bir domuz ve bir maymun kaparak Noah’ın yanına geldi. Noah önce kuzuyu, sonra aslanı boğazlayarak kurban etti, sonra:
“Bir adam birkaç yudum şarap içtiği zaman kuzu gibi zararsızdır. Ama çok fazla şarap içerse kendini aslan gibi güçlü ve yırtıcı hissedip taşkınlık yapar” dedi. Bu sefer Og üzümlerin etrafında dans etmeye başladı. Ardından hemen domuzu ve maymunu boğazlayıp kanlarını akıttı. Noah gözlerine inanamıyordu. Bunu neden yaptığını sorduğunda, Og keyifle kıkırdayarak cevap verdi:
“Bir insan çok fazla şarap içip sarhoş olunca, domuz gibi iğrenç davranışlar sergiler. Ama daha da fazla içmeye devam ederse maymun gibi maskaralıklar yapıp kendini gülünç duruma düşürür” dedi.
İşte o gün bu gündür, içkiyi fazla kaçırıp sarhoş olan insanlar aynen bu durumlara düşerler. Yüzyıllar sonra Dev Og, İbrani’lerin Atası Avraam’ın hizmetinde iken bir gece o denli sarhoş oldu ki, korkunç taşkınlıklar yaptı. Buna çok öfkelenen Avraam onu şiddetle azarladı. Og dehşet içinde kalarak korkudan kendisi gibi dev boyutlarda olan dişini düşürdü. Efsaneye göre bu dev dişten Avraam için harika bir sandalye yapıldı.
Aradan yine yüzlerce yıl geçti. Bu kez Og, Başan halkının kralı oldu. Ama kral olduğu zaman, binlerce yıl önce Noah ile yaptığı anlaşmayı unuttu. İsrailoğulları ile müttefik olup onlara hizmet etmek yerine, onların düşmanı olan Kenaan’lılarla dostluk kurdu. Bir gün dağın yamacında kamp kuran İsrailoğulları’na bakarak:
“Onların tümünü, tepelerine bir kaya kütlesi atarak yok edeceğim” dedi. Binlerce ton ağırlığında bir kaya kütlesini elleriyle kaldırıp aşağı fırlatacağı sırada, muhteşem bir şey oldu. Bütün dağ apansız, milyonlarca çekirge ve karıncanın istilasına uğradı. Tüm haşarat aynı anda Og’a saldırıp onu ısırıp soktular. Og’un bütün bedeni delik deşik oldu, eline aldığı kaya kütlesi de un ufak oldu. Dağılan kaya parçacıkları etrafını sardı, tam gırtlağına kadar toprağa gömüldü. Og kendini kurtarmaya çalıştıkça ağzına ve dişlerine toprak doluyordu. Öfke ve gazapla haykırmaya başladı. İsrailoğulları’nı Mısır’daki kölelikten kurtaran Moşe (Musa) Peygamber, dağa tırmanarak onun yanına vardı.
Moşe, Og ile bedence mukayese edildiğinde onun yanında minicik kalırdı. 10 arşınlık bir devi, elindeki kılıçla yok etmesi lazımdı. Tanrı’nın yardımıyla insanüstü bir sıçrayışla 10 arşın yükselerek Dev Og’un başını kılıcıyla gövdesinden ayırdı. Böylece Tufan sırasında Noah’a verdiği sözü tutmayan ve anlaşmayı bozan Og, sonsuza değin yok oldu.
Kaynak:
Aunt Naomi’s Stories-
Gertrud Landau / 1919
Tevrat/ Yaratılış Kitabı Bap 6-7-8-9-10
Noah )
Tevrat/ Tesniye Kitabı Bap 3:1-3 (Moşe’nin Başan Kralı Og ile savaşı)
Not:1 arşın=0.68 m.=68 cm
- Sara Yanarocak
♻️
Nineveh’te bulunan Tufan tableti (British Museum)
George Smith tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Smith, 3 Aralık 1872 günü Gılgamış Destanı’nın 11. tabletinde, Utnapiştim adlı bir bilgenin Gılgamış’a anlattığı öykünün Tanrı sözü kabul edilen Eski Ahit’te yazan Nuh Tufanın daha eski bir versiyonu olduğu;
Gılgamış destanının 11. Tabletinde 8–203 satırlar arasında bahsi geçen Tufan, eski Babilliler’in başka bir destanı olan Atarharis destanından ödünçlenmiş gibi durmaktaysa da kültürel kahraman Utnapiştim’in Tufandan kurtulduktan sonra ölümsüzlük kazanması fikri tamamen Sümerlere özgüdür. Efsaneye göre adı Babil dilinde ‘hayat tecrübesi olan’ anlamına gelen Utnapiştim, Şurrupak kentinin bilge kralı ve rahibi olup, Sümerlerin Tufan efsanesindeki Ziusudra ve Eski Ahitteki Nuh peygamberin karşılığıdır.
Yeryüzünde, insanların sayısı artıp çok gürültü olmaya başlayınca Tanrılar insan neslini yok etmeye karar vermiş ama Eridu kentinin koruyucu tanrısı Ea, Utnapiştim’i gelecek felaket konusunda uyararak için bir gemi yapmasını tembihlemiştir. Altı gün altı gece süren tufandan sonra yedinci gün Utnapiştim’in gemisi Nisir Dağı’nın tepesine oturmuş, bu olaydan sonra Tanrılar, Utnapiştim ile karısına ölümsüzlük vererek Dilmun’a göndermişlerdir. Bu öykü ile Nuh Tufanı arasındaki reddedilemez benzerliklerin olugudur.
♻️
Kitâb-ı Bahriye
Piri Reis'in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuz
Eserin ilk sayfası.
Kitâb-ı Bahriye (Osmanlıca: كتاب بحرية), Osmanlı Kaptan-ı Deryası (amirali) Piri Reis'in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuzdur.
Kitap, denizcilere Akdeniz kıyıları, adaları, geçitleri, boğazları, körfezleri, fırtına halinde nereye sığınılacağı, limanlara nasıl yaklaşılacağı hakkında bilgiler, ayrıca limanlar arasında gitmek için kesin rotalar verir.
~ Kitab-ı Bahriye'nin iki versiyonu vardır.
*Birincisi 1521 tarihlidir ve denizcilerin kullanımı için yapılmıştır.
Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı da olan Piri Reis, gezip gördüğü yerler hakkında bilgileri kaydetmiş ve onların haritalarını çizmiştir. 1511-13 yılları arasında birinci dünya haritasınıçizerken seyir notlarını da bir kitap olarak düzenlemeye başlamıştır. Sonunda, yabancı kaynaklardan da yararlanarak bu yerlerin tarihî ve coğrafi özelliklerini 1521 tarihinde tamamladığı Kitab-ı Bahriye'de toplamıştır.
1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa, Mısır'a sefer yaparken, Piri Reis'i de yanına kılavuz kaptan olarak alır. Piri Reis'in sefer sırasında kendi hazırladığı kılavuzdan yararlandığını fark eden Sadrazam, Piri Reis'ten eserin temize çekilerek Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmasını ister.
Piri Reis, usta hattatlar ve çizimcilere yaptırılan yeni Kitab-ı Bahriye'sini 1526'da Kanuni'ye armağan eder.
Ancak 15 Kasım 2005 tarihinde hattat Fuat Başar tarafından haritanın orijinali üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda, Piri Reis Haritası üzerinde oynama yapıldığı sonucuna varılmıştır.
🗺Gerek haritadaki yazılar gerekse Kitab-ı Bahriye adlı eserin tüm ciltlerinde inceleme yapılmış, kitabın tüm ciltlerindeki yazıların aynı kalemden çıktığı ve yazıların talik kırması tarzında yazıldığı ortaya konmuştur.
Yine Piri Reis'in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca yazılar da aynı tarzda, yani talik kırması ve aynı kalemden çıkmadır. Ancak ilginç olan nokta ise sol tarafta, Güney Amerika hattı üzerindeki yazılar nesih kırmasıdır ve farklı bir kişi tarafından yazılmıştır. Usta bir hattat bu farkı görebilir.
Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'a hediye edilmesi gereken Kitab-ı Bahriye'nin hattat yazısı ile özel işlenmeli olması gerekliyken, bu özelliğe rastlanmaması da dikkat çekicidir.
Kitab-ı Bahriye'nin 1526 sürümünde Akdeniz ve Ege'nin 290 haritası vardır. Bunu izleyen yüzyıl boyunca Kitab-ı Bahriye'nin ilk nüshasından daha da gösterişli çeşitli kopyaları yapılır. İşlevselliği artsın diye sonraki yıllarda yapılan kopyalarına Marmara Denizi kıyı ve adaları ile İstanbul da ilave edilir.
İçeriği;
ikinci sürüm denizcilikle ilgili pek çok bilgi içerir: Birinci bölümün konuları fırtınalar, pusula, portolan (bir limanın ya da kıyının bir bölümünün, büyük ölçekte yapılmış haritası) haritaları, yıldızlarla yön bulma, okyanuslar ve onları çevreleyen kara parçalarıdır.
Ayrıca Avrupalı kâşiflerin seyahatleri hakkında da bilgiler vardır, bunların arasında Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı keşfine ve Portekizlilerin Hint Okyanusu'na seferlerine değinilir.
İkinci kısım, portolan tarzı harita ve seyir kılavuzlarından oluşur. Her bölüm söz konusu ada veya kıyının bir haritasını içerir.
Bu bölümlerden birinci kitapta 132, ikincisinde 210 tane vardır.
Kitapta, Piri Reis, Akdeniz'le ilgili bunca bilginin büyük bir parşömen üzerine çizmek yerine bir kitapta toplamasının nedenini açıklamış, elindeki bilgilerin tek bir haritaya sığdırılmasının kullanışsız olacağını belirtmiştir.
Kitabı Bahriye, Anadolu sahillerinin özelliklerini karış karış veren değerli bir coğrafya kitabı olarak bugün dahi geçerlidir.
Zufar vilayetinin Taka bölgesinde bulunan Darbat Vadisi, çöl iklimine sahip Basra Körfezi’nin güney kesiminde yer alması nedeniyle bir “mucize” olarak nitelendiriliyor.
Darbat Vadisi, Suudi Arabistan’ın güneyi ile Yemen’in kuzeydoğusunda yer alan Rubülhali Çölü’ne sadece 170 kilometre uzaklıkta. Dolayısıyla Darbat Vadisi, Arap Yarımadası’nın kızgın kum tepelerine yakın bölgede yemyeşil bitki örtüsü ve akarsularıyla yerli ve yabancıların vazgeçilmez ziyaret yerlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Vadiyi, eşsiz manzaraya sahip şelalelerin yanı sıra tatlı suların oluşturduğu göletler, bitki örtüsüyle kaplı dağlar ve jeolojik etkenlerle şekillenmiş mağaraların yer aldığı çok zengin doğa parkı olarak tanıtan Maşeni, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Darbat Vadisi, çeşitli kuş ve canlıları barındıran bir hayvanat bahçesi. Öyle ki bu vadi, çok güzel kuş türlerinin üreme yeri. Bu kuş türlerinin bazıları göçmen olmaları hasebiyle bölgede sadece yılın belli mevsimlerinde görülebiliyor.”
Umman Denizi
⚠️Yemen ve Umman ‘Oman’ bölgesinin Arap Deniz’ine bakan kısımları ön plana çıkar.
Nûh kavmi ve Âd kavminin yaşamış olabileceği en olası bölge aşağıda gösterilmiştir. Dev tsunami dalgalarının vurabileceği ve Mekke'ye yakın olan tek yer bu bölgedir.
tarım toplumu haline gelen insanların kurmuş olduğu, hiyerarşik yapının oluştuğu ilk şehirler zamanındayaşamış olduğudur. Azgınlıkta ve inkarda sınır tanımayan, uyarılara kulaklarını tıkayan bu toplumu Yüce Allah yerel bir tufan ileyok etmiştir.
coğrafyanın Kuran açısından Nûh’un yaşamış olabileceği coğrafyayı işaret ettiğini düşünüyorum. Yakın gelecekte Nûh’un gemisinin tahta kalıntıları Allah’ın izni ile mutlaka bulunacaktır.
Orta Doğu, Afrika, Hint Yarımadası arasında bağlantı sağlayan Umman Denizi eski çağlardan itibaren ticaret yollarının önemli bir parçası olmuştur. Süveyş Kanalı dolayısıyla Avrupa ile Hindistan arasındaki deniz yolunun önemli bir parçasıdır.
Usame Bin Ladin'in cesedi buraya atılmış ve ortadan kaybolmuştur.
♻️
Yemen'de Hunyar kabilesi Güneş, Kinâne kabilesi Ay, Temin kabilesi ed-deberân adı verilen iki yıldıza, Kaya kabilesi Şi'ra, Esed Utarid'e, Lahm ve Cüzam kabileleri Müşteri yıldızına tapınırlardı.
Güney Arabistan'ın eski dini aya, güneşe ve yıldızlara tapma olup, bunlar arasında, erkek bir tanrı sayılan aya tapma, dişi tanrı sayılan güneşe tapmadan daha üstündü. Aştar', Vedd, Sin (Tanrı), Nekruh, Anbay (Nebo, tanrılar elçisi), Şems en önemli tanrılardı.
Diğer önemli Arap tanrıları şunlardır:
Er-Rahman / Rahmanan ((Arapça)) Yemame ve Orta Arabistan'da baş tanrı için kullanılan bir isim idi.
İsaf ve Naile: Efsaneye göre Cürhüm kabilesinden İsâf, Zeyd'in kızı Nâile'ye âşık olmuştu.
Menâf (Arapça مناف): Tasvirleri kadınlar tarafından taşınan bir Mekke tanrısı olup Muhammed'in dedesinin dedesi Abdümenâf'ın adı 'Menâf'ın kölesi' anlamına gelmekteydi. Kimi araştırmacıların güneş tanrısı olduğuna inandığı
Dhul Khalasa (Arapça: ذو الخلصة) Yemen'de tapınılan bir kehanet tanrısıydı.
Ta'lab (Arapça تألب) Güney Arabistan'da tapınılan bir ay tanrısı.
Wadd (Arapça ود) Ma'in'de tapınılan bir ay tanrısı olup adı 'aşk' anlamına gelmekteydi. İnsan şeklinde olan Vedd, erkeklerden uzun boylu bir adamın heykeli idi. Bu heykele izar, diğeri ise rida şeklinde bugünkü ihram uygulamasına benzer elbiseler giydirilirdi.
Shams, Şumes veya Shamsum Aşk tanrıçası olup güneş ile ilişkilendirilmekteydi.
Sin İslam öncesi Arabistan'da Hadramut bölgesinde tapınılan bir ay ve zenginlik tanrısıdır.
Bes (veya Bisu) Mısır'da tapınılan bir tanrıdır. Ev halkını, kadın, çocuk ve yeni doğanları koruyucu bir tanrıdır.
Al-Qaum (Veya El kaim)Nebatilerde Gece ve savaş tanrısı, kervanların koruyucusu idi.
G. Ryckmans'a göre tanrıça el-Lât, Semûd, Safaî ve Lihyanî kavimlerine ait kitabelerde adı geçen tanrıça İlât ile aynıdır. el-Lât'ın ismi Palmira ve Nabat kitabelerinde de geçmektedir. Güney Arabistan'da rastlanan ve el-Lât'a gönderme yapan kişi isimleri güney Arabistan'da da el-Lât'a tapıldığına dair kanıt olabilir.
Menât Adı Nabat kitabelerinde geçer ve Semud kavmi tarafından da bilinirdi.
Arap mitolojisinde ve daha geniş bir ifade ile Orta ve yakın doğu politeizminde yer verilen değişik tapınım şekilleri ve tanrı figürlerinin kısmi değişikliklerle tek tanrılı dinlerde yaşatıldığı bilinmektedir.Âmin ve Nebi deyimleri, Hızır-İlyas, İdris inançları, Malik, Melek, Harut ve Marut, Arş, Havva gibi tanımlamalar yanında Allah, Rahman, Hakem, El-Hâkim, El- Kaim, El-Malik, Ahad, Samed, Aziz, Şafi, Hüda, Rab, Vedud, Kuddüs gibi Allah'a verilen bazı isimler veya bunların kökleri İslam öncesi Arabistan ve Ortadoğu bölgesinde tapınılmakta olan tanrılara ait isim veya unvanlarla yakın etimolojik-fonetik ilişki içerisinde bulunmaktadırlar.
88888888888888888888888
Cudi Dagi= yani Sandık Dağı (incil; Arafat Dagi) & Sinodik Ay
Sirnak'taki ilk »Nuh ve Cudi Dağı Sempozyumu«, muhtemelen Tufan ve Nuh'un Gemisi'nin araştırma tarihinde çığır açan bir olaydı. Spot ışıkları Agri Dagh'tan (Hristiyan topluluklarında genellikle »Ararat« olarak adlandırılır) Cudi Dagh'a yöneldi; muhtemelen Nuh'un devasa gemisinin gerçek iniş yeri. Eylül 2013'te tanıştığımız ve Nuh, Tufan ve Gemi hakkında akademik düzeyde bilgimizi paylaştığımız Seri-Nuh-Otel'den pencerelerden dışarı bakarken dağ sırtını sadece görebiliyorduk.
Hayatımın en etkileyici yolculuklarından biriydi. Kitabım »Das Rätsel der Arche Noah« (»Nuh'un Gemisi'nin Gizemi») birkaç ay sonra, 2014'te yayımlandı. Son birkaç yılda, Cudi Dagh'ı giderek daha fazla önemli yayında buluyoruz; örneğin: British Museum'dan ünlü Assyrolog Irving Finkel'in »Nuh Önündeki Gemisi» veya Kentucky'de gerçek boyutunda bir gemi inşa eden Amerikan Yaratılışçılarının »Kanıtlar Selini«. Bu yüzden Cudi Dagh'ın artık unutulmuş kutsal bir yer olmadığı açıktır.
2013: Krallar ve Hacılar
2013 Sempozyumu'ndaki en önemli derslerden biri, Profesör Dr. İbrahim Baz'ın »Cudi Dagi'nda Kadim Bir Mesken: Sah Köyü« (»Sah köyü: Cudi Dağı'nda bir yerleşim yeri») idi.
Prof. Baz, yaklaşık 2700 yıl önce Cudi dağlarının eteklerinde oyulmuş bazı Asur Kralları kaya oymalarının yeni kanıtlarını ve fotoğraflarını sundu. Bu konferans – ve diğerleri – kitabımın yayımlanmasıyla sonuçlanan araştırmam için çok değerliydi.
Konuyla ilgili tartışma, Kasım 2014'te dünyanın en çok satan »İncil Arkeoloji İncelemesi« dergisine ulaştı. Prof. İbrahim Baz tarafından Cudi Dagh'ta çekilen bir fotoğraf o sayıda basılmıştır.
Bu oymalar, bizi hacıların ayak izlerini takip ederek Nuh ve Gemiye giden çok geriye giden bir yolculuğa götürür. Evet, en çok da görünüşe göre bunlar, günümüzde Gemisi'nin iniş yeri olarak bilinen Cudi Dagh dağına yapılan hacın en eski arkeolojik kanıtlarıdır.
Beni yüzyıllar ve binyıllar boyunca hacılarla birlikte bir yolculuğa çıkar!
Kutsal Yerdeki Günümüz Çağı
Sempozyuma katıldığımda, ben ve arkadaşlarım Bill Crouse, Mark Wilson, Gordon Franz ve John Baumgardner 29 Eylül 2013'te Gemisi'nin iniş yeri olan «Sefine»'ye ulaşmayı umuyorduk. Ancak o hafta sonu öngörülemeyen koşullar nedeniyle Cudi Dagh zirvesine seyahat gerçekleşemedi.
Ancak bazı yerel halk o yıl zirveye ulaştı ve ayaklarını tam olarak Nuh'un bin yıl önce yaşadığı yere koydu. Ve dua ettiler! Atamız Nuh'u aramak için eski hacılarla birlikte sıraya girdiler.
2020 yılında Türk ordusu, bir askeri harekât sırasında Cudi Dağı'nın zirvesini güvence altına aldı. O dönemde askerler ve politikacılar Sefine'in kutsal duvarları içinde dua ediyordu.
Flavius Josephus'un Dört Yönlü Tanıklığı
Gemi gerçekten var mıydı ve gerçek bir gemi gerçek bir dağın tepesine indi mi? Buna inanıyorum ve İncil, Kur'an, Gilgamış destanı ve diğer çok eski kaynaklarda yazılmış bu hikayenin güvenilirliğine dair en önemli ipuçlarından biri, Flavius Josephus'un dört kez verdiği ifadedir. Dört kez Sandık'ın mevcut kalıntılarına işaret eder, bu yüzden M.S. birinci yüzyılda, Flavius Josephus'un «Yahudilerin Antikaları»' adlı eserini yazdığında, bunların hâlâ var olduğu ve şüphecilerin kendi gözleriyle görmesi için saklandığı varsayılabilir.
İşte onun ifadeleri, üçü Nuh'un zamanlarını anlatıyor, dördüncüsü ise çok daha genç bir olayı yansıtıyor [bkz. Roller 2014, s. 94]:
»Ancak Ermeniler buraya Soy Yeri diyor; Çünkü gemi o yerde korunmuştur ve kalıntıları günümüzde de sakinler tarafından orada sergilenmektedir.« [Josephus, kitap 1/3/5]
Josephus, Berosus the Chaldean'dan alıntı yapar: »Bu geminin bir parçasının hâlâ Ermenistan'da, Kordaylar dağında olduğu söylenir.« [Josephus, 1/3/6]
Josephus, Şamlı Nikolaus'tan alıntı yapar: »... ve kereste kalıntılarının uzun süre korunduğunu belirtti.« [Josephus, 1/3/6]
»… Carra adlı ülke ... Burada ayrıca Nuh'un tufandan kurtulduğu anlatılan ve hâlâ görmek isteyenlere gösterilen o sandığın kalıntıları da vardır.« [Josephus, 20/2/2]
Ancak, daha sonraki zamanlarda bile görgü tanıkları literatürde ve çürük çivilerle ilgili efsanelerde 20. yüzyıla kadar (ve hatta günümüze kadar!) hayatta kalmıştır. Bu nedenle şu soru sorulmalıdır: Bugün hâlâ Nuh'un Gemisi'nin parçalarını bulabilir miyiz?
»Sefine« yüzeyinin altında
Sefine yüzeyinde Gemiye kalıntıları görünmese de (en azından şimdiye kadar gördüğüm birçok fotoğrafta), yüzeyin altındaki kalıntılar keşif amaçlı ve istilacı olmayan yeraltı jeofizik araştırmalarıyla bulunabilir.
Ancak, 2013'teki son sempozyumdan bu yana bu konuda ilerleme kaydedilmedi, ancak geleceğin Cudi Dagh zirvesinde arkeolojik araştırma yapma fırsatları getirmesini umuyoruz.
Etchmiadzin'deki Kutsal Eser
1989'da Bill Crouse, Etchmiadzin manastırını ziyaret etti [Roller 2014, s. 168] ve 4. yüzyılda Nusaybin piskoposu Kutsal Yakup tarafından toplanan Nuh'un Sandığı'nın bir parçasını içerdiği söylenen bir kalıntıyı inceledi. Tarihsel kayıtlardan bildiğimiz gibi, Yakup bugün sıkça söylendiği gibi Agri Dagh'ta hiç bulunmamış, ancak Cudi Dağı'nda ya da tepesinde olmuştur!
Kalıntı bilimsel yöntemlerle hiç araştırılmamış olabilir, ancak nesnenin tarihi, onu Gemiye ait gerçek bir eseri olarak belirtmeyi mümkün kılar.
Mor Augin Manastırı'nın içindeki Beam
Kitabımın ilk okuyucularından biri, Güneydoğu Anadolu'nun bir dostu ve maceracı olan Detlev Simon'du. 2014 yılında Mor Augin'i ziyaret etmiş ve manastırın kilisesinin içindeki kirişlerden birinin Cudi Dagh'tan getirildiğine ve Sandık'tan geldiğine inanılmaktadır.
Bu Manastırın kurucusu Aziz Eugenios, Jacob of Nisibis ile birlikte Cudi Dagh'a gitti ve bu yüzden anlamlı gemiden biraz odun da getirmiş olabilir.
Birkaç yıl önce, Mt. Cudi'nin başka bir araştırmacısı Charles Willis burayı ziyaret etmiş ve bir örneği Amerika Birleşik Devletleri'ne getirdiği söylenmektedir. Ama o yolculuktan kısa süre sonra öldüğü için örnek kaybolmuş olabilir, kimse nerede olduğunu bilmiyor.
Friedrich Bender'in Buluntu
Friedrich Bender, 1954'te Cudi Dagh zirvesini ziyaret eden ve iki yerel rehberle küçük bir kazı yapan Alman bir jeologdu. Bulduğu şey »bezelye büyüklüğünde, kırılgan ve çürümüş ahşap kalıntılardı. Bu ahşap parçaların çoğu asfalt veya katran benzeri bir maddeyle çimentolandı.« [Roller 2013, s. 475]
Bender bir bilim insanı olduğu için Alman bir laboratuvarda inceledi: »Asfaltın tetraklorürle tamamen çözülmesinden sonra, ahşap parçalar 14C-yöntemine göre tarihlendirildi ve model yaşı 6635±280 yıl (1950'den önce) belirlendi. İkinci test, mevcut tüm materyal tükendiğinde bu sonucu doğruladı.«
Belki bu gerçekten Gemiye Gemisi'nin bir parçasıydı, ama şimdi kaybolmuş (testler tarafından tüketilmiş) ve inceleme öncesi hiçbir fotoğraf çekilmemiş gibi görünüyor.
Hans Thoma'dan Bir Hediye
Münih yakınlarındaki Landshut'tan bir grup kaşif, 1983'te Cudi Dağı'nın zirvesine çıktı. Yerel rehberlerinden hediye olarak, muska olarak kabul edilen küçük parçalar olan «kırılan koyu maden» [Roller 2014, s. 142] aldılar. Hans Thoma bana 2009 yılında bu eserlerden birini verdi.
Bir arkadaşım Michael Feld, 2016 yılında kızılötesi spektroskopiyle bir laboratuvarda inceledi. Analizi: »Bu açıkça organik kökenli farklı maddelerle kirlenmiş kireçtaşıdır». Yani taşlaşmış bir ahşap değil, üzerinde enkaz bulunan bir kaya parçası olabilir; bu da 766 yılında geminin iniş yerinde gerçekleşen bir felaketin tanıklığını verebilir [Roller 2014, s. 108], Ark manastırı yandığında.
Buradaki şey, geminin eserlerinin aslında korunduğu yerden gelen kurumlu parçacıklarla karışmış kaya parçaları olabilir!
Hristiyan ve Müslüman Çağında Hacılar
Şimdi Gemiye giden hacıların – ve Nuh'un – tarihine bir göz atalım. Hans Thoma ve Friedrich Bender, 2013'te sunduğum «Cudi Dagh'ın Kaşifleri»nden ikisiydi; çoğu Almanya'dan [Roller 2013, s. 461]. Gertrude Bell ve Stephen Compton da son 150 yıl içinde Mount Cudi'de yabancı olarak bulundular. Hiçbiri dar anlamda "hacı" değildi. Daha akademik bir bakış açısıyla oraya gitmiş ve bir sebepten dolayı onları büyüleyen kutsal yeri incelemek istiyorlardı.
##### DiKKAT: Lawrence ve Gertrude Bell’i de İngiliz istihbaratına kazandırması açısından kritik bir isim olarak öne çıkar.(Hakikat ancak arastirma ile bulunur.=AYET) ####
Buna rağmen, geçmiş yüzyıllarda Cudi Dagh'ta hacılar bulunmuştur. Ve birçoğunu! En azından 1910'lara kadar, farklı inançlara sahip inananların yılda bir kez dağın zirvesindeki harabelere geldiği bir gelenek olduğu söylendi. Yaklaşık 1950 yılına ait büyük bir hacı grubunun fotoğrafı kaydedilmiştir. Peygamber Nuh onuruna Türkiye ve diğer ülkelerden insanlarla, farklı dinlerden inananlarla bir festival düzenlendi [Roller 2014, s. 170].
Bölgede çatışmalar ve terör arttığında bu gelenek azaldı, ancak umarım gelecekte tekrar gelişecektir!
Yüzyıllar boyunca birçok hacı sandığın kalıntılarını gördü, Nuh'u andırdı ve zirvede ve vadilerde kiliseler ve cami inşa etti. Bill Crouse, 2013'te Sirnak'ta sunduğu makalede genel bir bakış sunuyor; burada piskoposlar ve akademisyenler de bulunuyordu.
»M.S. üçüncü yüzyılda Sezareya Piskoposu olan ve aynı zamanda kilisenin ilk büyük tarihçisi olan Eusebius, sandığın küçük bir parçasının hâlâ Gordian Dağları'nda kaldığını belirtir.« [Crouse 2013, s. 404]
»Salamis Piskoposu olan Epiphanius, MS dördüncü yüzyılda kalıntıların hâlâ gösterildiğini ve dikkatlice bakarsanız Nuh'un sunağını hâlâ bulabileceğini söyler.« [Crouse 2013, s. 405]
Dördüncü yüzyılda Konstantinopolis patriği olan Chrysostom: »Ermenistan dağları buna tanıklık etmiyor mu, Sandık orada duruyordu? Ve Sandık'ın kalıntıları bugün bile orada korunmuyor mu ki, bizim uyarımız için?« [Crouse 2013, s. 405]
Onuncu yüzyıl bilgini ve Bağdat doğumlu Al-Mas'udi, uzun yolculuklarıyla tanınırken, »Geminin durduğu yer, yani bu dağın zirvesi hâlâ görülmektedir» diye yazar. [Crouse 2013, s. 406]
On üçüncü yüzyılda Sarazenler tarihini yazan İbn el-Amid, Bizans imparatoru Heraklios'un yedinci yüzyılda Persleri fethettikten sonra sandığı görmek için Cumi Dağı'na tırmandığını bildirmiştir. [Crouse 2013, s. 407]
Ancak, bunlar bize (yukarıdaki tanıklıklar gibi) Nuh'un Gemisi'nin kalıntılarının hâlâ görüldüğünü ve ziyaret edildiğini söyleyen kaynakların sadece birkaçıdır.
Ayrıca, 4. yüzyılda Mt. Cudi zirvesinde bir kilise/manastır inşası ile 8. yüzyılda büyük bir yangının sonucu birçok kayıpla oluşan yıkımla ilgili bazı bağlantılı kaynaklarımız da mevcuttur.
Flavius Josephus ve Kaynakları
Müslüman öncesi ve Hristiyanlık öncesi dönemlerde burası önemli bir manevi alan olarak da kabul ediliyordu. Flavius Josephus'a döndüğümüzde, sadece kendi döneminde hâlâ var olan Sandığın kalıntılarını değil, aynı zamanda bu kalıntıların büyük dini bir öneme sahip olduğunu da öğreniriz. Berosus'tan alıntı yaparak şöyle yazıyor: »Bazı insanlar bitümden parçalar götürüp alıp alırlar, esas olarak yaramazlıkları önlemek için muska olarak kullanırlar.« [Josephus, 1/3/6]
Bu nedenle, Berosus ile Josephus arasındaki yüzyıllarda (M.Ö. 300 ile MS 70) birçok hacı Sandık'tan muska olarak ahşap parçalarını çıkarmış olması çok muhtemeldir. Ve yüzyıllar boyunca insanların gelip kalıntılarını götürmesinden ve 766 yılında yaşanan felaketten sonra, o dönemde hala var olanları tüketen felaketten sonra, Gemisi'nin kalıntılarının sonsuza dek kaybolması şaşırtıcı değil!
Sanherib ve Sandık Tasviri
Şimdi zamana geri gidip, Babil ve Asur halklarına gidiyoruz. Aslında, bu Mezopotamya imparatorluklarından günümüze kadar kayıtlar var; bu da yaklaşık 2700 yıl önce yaşadıkları olayları, savaşları ve dini inançları yeniden inşa etmemize olanak tanır.
Asur Kralı Senherib, taş oymacılarına yaptıklarını, inşa ettiklerini ve fethettiklerini anlatan birçok rölyef ve yazıt yapmalarını emretti. Faaliyetlerine dair çok sayıda arkeolojik kanıtımız var ve bunları Yahuda ve diğer antik krallıklardaki çağdaşlarıyla ilişkilendirebiliyoruz. Örneğin, Yahudi şehri Lachisch'i fethetmesiyle ilgili dört farklı anlatım ve kaynağımız var: İncil'deki anlatım, kendi yıllıklarını içeren çivi yazı yazısıyla prizmalar, Londra'daki British Museum'da sergilenen Ninova bas-rölyefleri. Ve nihayetinde günümüz İsrail'indeki Tell Lachish'teki kazıların sonucu.
Bazı yazıtları, bize »yağmur getiren ve bir adamın huzursuzluğunu önlemek için amuletler' hakkında bilgi verir; bu amuletler Mt. Nipur'un eteğinden getirilmiştir» [Luckenbill 1924, s. 132]. Bu Nipur Dağı gerçekten de Cudi Dagh ile aynıdır; burada Sanherib'in dua ettiğini ve ibadet ettiğini gösteren altı kaya rölyefi bulunmuştur. Yahudi geleneği, Nuh'un Sandığı'nın bir parçasının Ninova'daki kralın tapınağına getirildiğini ve İncil'in "tanrı Nisroch" olarak adlandırdığı şeyle özdeşleştirilmesi gerektiğini söyler [Finkel 2014, s. 291]. Hatta Irving Finkel bile, »bir Gemi avı olayı« [Finkel 2014, s. 292] Sennaherib ile bağlantılı olabileceğini öne sürer. Gordon Franz, bu konuyu 2013 Sempozyumu'nda çok kapsamlı bir şekilde ele aldı!
Joshua Jeffers tarafından yapılan Niniveh kabartmalarının yeni bir incelemesi, bazılarının Sannaherib'in Beşinci Seferi'ni temsil ettiğini ortaya koydu »ve bu sefer Asur kalbinin kuzeyindeki Zagros dağ sırasındaki düşmanlara yönelik saldırılardı." [Jeffers 2011, s. 87] Jeffers, Niniveh'teki Rakipsiz Saray'ın XXXVIII ve XLVIII Odalarının rölyeflerinin yalnızca »Ukku topraklarını» temsil ettiğini [Jeffers 2011, s. 100] ve »Mt. Nipur'a yaptığı küçük geziden ayrı bir askeri eylem olduğunu varsasa da», başka bir yorum öneriyorum: XLVIII Oda 11–12 levhaları, Mt. Nipur'un güneyindeki topografik manzarayla (Cudi Dagh!) çok iyi örtüşüyor gibi görünüyor. Burada bir nehir ve açıkça bir ada bulunan dağlık bir alan sergilenmiştir. Burası Dicle Nehri ve antik Cizre olabilir mi?
Tepelerin tepesinde, üst ve alt kalelerle korunan oldukça nadir bir saray veya tapınak vardır; bu, rölyeflerde sergilenen diğer Urarte yapılarından farklıdır. Burası benzersiz bir nesnenin bütünleştiği, çok özel bir Kutsal Yer olabilir mi? Bu muhtemelen Gemisi'nin kendisinin bir görüntüsü mü?
Bilinmeyen Kral: Kimdi o?
Şimdi nihayet Prof. Baz tarafından kaydedilen ve Biblical Archaeology Review [BAR 2014-11] dergisinde yayımlanan kralın rölyefine geri döneceğiz. Burada, diğer altı heykelde görülen Sennaherib olmayan benzersiz bir rölyef var. Muhtemelen daha önceki bir kral ya da prefekt olmalı!
BAR editörleri tarafından bu rölyefte sergilenebilecek ünlü bir uzmana soru soruldu: »Liverpool Üniversitesi'nde İbranice ve Antik Semitik Diller Emekli Profesörü Alan Millard, figürün olası bir kimliğini sunar: Shamshi-ilu. Millard, figürün başlık giymediği için, bir Asur kralından beklenebileceği gibi, muhtemelen güçlü bir valiyi, örneğin M.Ö. 780'den 745'e kadar Kuzey Suriye'nin büyük bir kısmını yöneten Şemşi-ilu gibi güçlü bir valiyi temsil ettiğini açıklar. Şemşi-ilu, Fırat Nehri üzerindeki Til Barsip'te (günümüz Tell Akhmar) kendi adına yazıtlar bırakmıştır. Bu hikayede, onu Judi Dag civarına götürecek olan güneydoğu Türkiye'ye ve Urartu krallığına karşı kazandığı zafer seferinden bahseder. [BAR 2014-11]
Başka öneriler de var: Senherib'in babası Sargon II veya Shalmaneser III, diğer araştırmacılar tarafından olası aday olarak öne sürülmüştür.
Benim önerim biraz cesurca: Orta Asur kralı Tukulti-Ninurta I'in, üzerinde sergilenen kaideye benzer bir kaideye tabe ederken gösterdiği oymalarda çarpıcı görsel benzerlikler keşfettim. Bu kralı kesin tanımlayan bir yazıt. Berlin'deki Doğu Müzesi'nde kendim izlemeye gittim ama müzede mevcut inşaat çalışmaları nedeniyle nesne kaldırılmıştı.
Tukulti Ninurta I'in tarihsel anlatımları, kendisini ve ekiplerini Mt. Cudi çevresine götüren yolculuklarını anlatır [Wartke 1993, s. 37], bu nedenle, kutsal Cudi Dagh dağının eteğine adanma rölyefi oyan ilk kral olduğu muhtemeldir.
Şu anda bazı akademisyenlerle tartıştığım fikrime karşı önemli argümanlar var.
Ancak, »bilinmeyen kral»ın kimliği şu an için çözülmemiş, ancak gerçekten Tukulti-Ninurta I olursa, başka bir sonuç çıkarılabilir: Kaidedeki eşyalar Nuh Sandığı'ndan bir tahta ve bir çivi temsil edebilir! Ancak bu sadece spekülasyon olarak kalmalıdır!
Gilgamış ve Ölümsüzlüğün Sırrı
Son olarak, Hacıları yaklaşık 3000 yıl önce en eski zamanlara kadar takip ettikten sonra, daha eski bir hacı hakkında başka bir anlatım elimizde var, ancak aslında o Gemiye ait kalıntıları değil, Nuh'un kendisini arıyordu: Bu hac, Uruk'un kudretli kralı Gilgamıştı. İncil'deki hikayeye güvenirsek, Nuh o zamanlarda hâlâ hayatta olmalı, çünkü 950 yaşına ulaştı; böylece tufandan sağ çıkanlardan önce ölen birçok soyundan sağ çıkmış olabilir.
Böylece Gilgamış Nuh'u – kendi dilinde Utnapishtim – ölümsüz biri olarak kabul etti ve sırrını onunla paylaşmasını istedi. Gilgamış Destanı, çok eski bir kaynağa göre Aratta'nın dağlık bölgesinde yer alabileceği Utnapishtim'in yaşadığı uzun macerayı anlatır [George 2003, s. 163]. Aratta, muhtemelen Mezopotamya'nın alçak arazilerinin kuzeyinde, Cudi Dagh'ın ilk dağ sırtı olduğu yer olan daha sonra Urartu olarak adlandırılan Ararat'tır. Gilgamış ölümsüzlüğe ulaşamadı ve Utnapischtim-Noah da çok yaşlı yaşta öldü. Yine de, Gilgamış insanlık tarihinde Nuh ile karşılaşan ilk hacı olabilir!
Enmerkar Nimrod: İnsanlığın Şafağına Dönüş
Kutsal Kaynaklarımızın ötesinde kaydedilmiş Nuh zamanlarına dair bazı daha önceki olayları biliyoruz. Başka bir destan olan »Enmerkar ve Aratta'nın Efendisi« bize bir hacı hikayesini değil, açıkça Aratta sakinlerinin rakibinin hikayesini anlatır: Bazı akademisyenler Enmerkar'ı Yaratılış'tan bildiğimiz Nimrod olarak tanımlamıştır [Rohl 1998, s. 210].
Yolculuğumuzda artık Nuh'un günlerine ulaştık. Daha önce belirttiğimiz gibi, kutsal kutsal kitaplarımızda bulunan gelenekle kesinlikle örtüşen kanıtlara sahip olabiliriz. Bu, çoğu güncel bilginin mümkün bile görmeyeceği bir şeydir!
Sandığın Ruhani Kalıntıları
Günümüzde Cudi Dağı'ndaki yerel halkın dua toplantılarından geri döndük, ardından 20. yüzyılda hac festivalleriyle karşılaştık; yüzlerce ve binlerce yılı kapsayan cami ve manastır kalıntıları – ve nihayet Asur hükümdarları ve hatta Uruk'un daha eski krallarıyla, özellikle Gilgamış ve Nemrût destanlarının seçkin kahramanlarıyla karşılaştık, Sandık, Nuh ve ilahi ölümsüzlüğü arayışında.
Ve yolculuğumuzun sonunda başka önemli bir ipucu daha yatıyor: Tüm uluslar ve dinler Nuh zamanında ortak bir kökene sahip gibi görünüyor. O ve ailesi tüm insanlığın atası mı? Sanırım öyle.
O yüzden belki de bu dağa – Cudi Dagh'a – tekrar bakmalıyız, Tanrımızı ve yaratıcımızı hatırlayıp ona tapmalıyız. Ve bu dünyadaki kardeşlerimizle – ne millette ya da dine sahip olursa olsun, barış içinde yaşayabiliriz! Hepimiz onun yaratılışıyız ve Tanrı'nın çocuklarıyız! Bu içgörülü, Sandık'ın manevi hazinesi olabilir – ve gelecekte Nuh ve Cudi Dagh'a ortak araştırma ve hac yolculuğu için bir temel olabilir.
25 Mayıs'taki Zoom üzerinden sunumum ve kitabın kapağı, Sirnak'taki sempozyumun bildirileriyle, bu makale de dahil.
Bu videoda, konferansta yukarıdaki makaleyi okurken dersimi görebilirsiniz:
www.youtube.com/watch?v=0SMJbPudAxg
Kaynaklar
»İncil Arkeolojisi İncelemesi«, Kasım 2014
Baz, İbrahim: »Cudi Dagi'nda Kadim Bir Mesken: Sah Köyü« (»Sah'ın köyü: Cudi Dağı'nda bir yerleşim yeri«, dt.: »Das Dorf Sakh: Eine antike Wohnstätte Berg Cudi«), »Uluslararası Nuh ve Cudi Dağı Sempozyumu Belgeleri«, Sirnak 2013
Crouse, Bill: »Nuh'un gemisi'nin Ararat Dağı'na İnmemesinin Beş Nedeni; Cudi Dagh'a Neden İndiğinin Beş Nedeni«, »Uluslararası Nuh ve Cudi Dağı Sempozyumu Belgeleri«, Sirnak 2013
Finkel, Irving: »Nuh'un Önündeki Gemide«
Franz, Gordon: »Asur Kralı Senherib, Nuh'un Gemisi'nden Oduna Tanrı olarak tapıldı mı«, »Uluslararası Nuh ve Cudi Dağ Sempozyumu Belgeleri«, Sirnak 2013
SAHSIMA AIT NOT: Nerde terör varsa orada islamim sakli bilgileri mevcuttur! (Tarihi yok ederek hakikate ulasmayi engelliyorlar ALLAH AYETI DE DIYOR KI:Hala akillanmiyacak misiniz? Hititli Selda
Hicri Takvimi, Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç kabul eden ve ayın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir.
Medine'de İslam devletinin kurulmasından Hz. Ömer (r.a.) devrine kadar Müslümanlar bazı önemli olayları tarih başlangıcı kabul edip buna göre zamanlarını tayin etmekteydiler.
Mesela; Fil olayı, ficar savaşı, zelzele yılı, veda haccı yılı ve bazı önemli zatların ölümü gibi olaylar tarih başlangıcı olarak kabul edilmekteydi.
Hz. Ömer (r.a) bu karışıklığı gidermek amacıyla konuyu diğer sahabelerle istişare etti. Bu sırada meydana gelen olay bunun gerekliliğini bir kat daha arttırdı. Yemen Valisi Ya'la b. Ümeyye Hz. Ömer (r.a)'a gün, ay ve yılı belli olmayan bir mektup gönderir.
Hz. Peygamber (s.a.s), rebiülevvel ayında hicret etmişti. Ancak kameri yıl muharrem ayı ile başladığından tarih iki ay sekiz gün geri alınıp Hicri takvimin başlangıcı 23 Temmuz 622 olarak tespit edildi.
Miladi ve Rumi tarih gibi on iki ay esasına dayanan hicri yıl muharrem ayı ile başlar ve zilhicce ile sona erer.
Günümüzde kullanılan miladi takvim ise Hz. İsa'nın doğumunu 'tarih başlangıcı olarak esas almaktadır.
Son peygamber Hz. Muhammed'in SAV milattan sonra 622 yılında (16.07.622) Mekke’den Medine’ye göçü ile başlayan takvimin ilk günüdür.
Hicri takvimi başlatan halife Ömer Bin Hattab'dır. Ecnebi dillerinde anno hagirae (hicretten sonra) olarak ifade edilir.Ayrıca hicri yıl ile ilgili bilinmesi gereken en önemli noktalar şunlardır:Hicri yıl, ayın dolaşımını esas aldığından dolayı, miladi yıldan on bir gün daha azdır.
Hicri aylar, dünyanın güneş etrafında dönmesinden oluşan mevsimlere bağlı değildir. İslami gün ve geceler, ayın dolaşımını tamamladığı her otuz üç senede bir defa aynı güne gelir.
10 Muharrem (Aşure Günü), Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günüdür ve İslam geleneğinde kutsal, bereketli ve tarihi önemi yüksek bir gün olarak kabul edilir. Allah'ın peygamberlerine ikramlarda bulunduğu, Hazreti Hüseyin'in şehadetiyle hüzün, peygamberlerin kurtuluşuyla şükür günü olarak anılan bu günde oruç tutmak (10. gün ile birlikte 9. veya 11. gün) sünnet/nafile olup, aşure tatlısı pişirilip dağıtılması gelenektir.
10 Muharrem (Aşure Günü) Özellikleri:
Tarihsel Önemi: Pek çok peygamberin hayatındaki dönüm noktalarının (Hz. Nuh'un gemisinin kurtulması, Hz. Musa'nın Kızıldeniz'den geçmesi gibi) bu günde gerçekleştiğine inanılır.
Kerbela Hadisesi: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin 10 Muharrem 61'de Kerbela'da şehit edilmesi nedeniyle İslam tarihinde hüzünlü bir yeri vardır.
Aşure Geleneği: Bereket, paylaşma ve şükrü simgeleyen aşure tatlısı, bu ay boyunca yapılarak komşulara ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.
Oruç ve İbadet: Aşure günü oruç tutmak faziletli kabul edilir; özellikle Muharrem'in 9, 10 veya 10, 11. günlerinin birlikte oruçlu geçirilmesi tavsiye edilmiştir.
2026 yılında Muharrem ayının 10. günü, yani Aşure Günü, 25 Haziran Perşembe gününe denk gelmektedir.
Yunus Emre 8.Bölüm = 51:15 - 52:40 Tema gecer
&
Hicrî takvim
Hicrî takvim (Arapça: التقويم الهجري; at-taqwīm al-hijrī), İslami, Müslüman ya da Arap takvimi,[1][2] 1 yılı 354 ya da 355 gün olan ve 12 kamerî aydan oluşan, İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç yılı (1. yıl) kabul eden ve Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü ya da ayıyla bir ilgisi yoktur.
Tarihçe
Hicrî takvim, Ömer'in halifeliği zamanında hicretten 17 sene sonra, Milâdî 639'da,[3] toplanan bir meclis tarafından Ali'nin önerisiyle, Hicretin gerçekleştiği yıl 1 kabul edilerek oluşturulmuştur. Bundan önce yıllar rakamla değil o yıl gerçekleşen önemli olayların isimleriyle anılmakta idi. Örneğin: Fil senesi, Fil senesinden iki sonraki sene, Kabe'nin tamirinin yapıldığı tamir senesi, sel senesi gibi.[kaynak belirtilmeli]
"Haram ayları" yani hürmet ayları, İslam öncesi Arap toplumunda kullanılan ay adlarına göre savaşmanın yasak kabul edildiği Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb aylarıdır. Müslümanlar ayların isimleri için İslam öncesi dönemde kullanılan isimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bunlardan ilk 3'ü ardışık, Recep ise ayrı bir ay idi.
İslam öncesi dönemde Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı. Bu aylarda panayırlar kurulur, uzak yakın bölgelerden hacılar büyük bir güvenlik içerisinde bu panayırlara gelir ve tüccar malını hacılara satar, şiir yarışmaları yapılırdı. Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için "Ficâr savaşları" denirdi.
İslam öncesi Arap toplumunda Kamerî takvime 3 yılda bir 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenir, aylar hicrî takvimde olduğu gibi yılın mevsimleri arasında dolaşmaz, en fazla 1 aylık oynamalar olurdu. Bu duruma nesi ismi verilirdi.[4] İslam Ansiklopedisi'ne göre nesi uygulaması genel gözlemde olduğu gibi sabit bir takvim oluşturmak amacıyla değil, hac ve hac ile bağlantılı panayırların yılın belirli ve uygun bir mevsiminde icra edilmesi amacını taşımaktaydı.[5]
İslam'da da haram aylar korunmuş ve Hac haram aylardan olan Zilhicce ayında yapılmıştır. Kuran'a göre nesi uygulaması haram ayı helal sayıp savaşa ve yağmaya devam edebilmek için yapılan bir hile idi. Ömer zamanında hicri takvime geçilmesi ve nesi uygulamasına da son verilmesi ile İslam'da kutsal aylar (recep, şaban, ramazan, muharrem gibi) her yıl 11 gün önce gelerek yılın her mevsimine uğramaktadır.
Kuran'da haram aylardan bahsedilir:
Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah'ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram (ay)lardır. İşte doğru din budur. O aylar içinde (konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin. (Tevbe suresi, 9/36)
Ey Muhammed! Sana (kutsal) ayı ve o aydaki savaşı sorarlar; de ki, 'O ayda savaşmak büyük suçtur.' (Bakara suresi, 2/217)
Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip, böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez. (Tevbe Suresi, 9/37)
Aylar
Hicri takvimde 12 ay bulunmaktadır. Hicri takvimi ayın döngüsüne göre hesaplandığı için, güneş döngüsüne bağlı Milâdî takvimden yaklaşık 10 gün kısadır.Bu da yıllar geçtikçe Hicri takvimin farklı mevsimlere rast gelmesine neden olmaktadır. Bîrûnî ve Ali b. Hüseyin Mes'ûdî İslam öncesi Arapların ve Müslümanların aynı ay isimlerini kullandıklarını ifade etmişlerdir.
Müslümanların aynı ay isimlerini kullandıklarını ifade etmişlerdir.
Hicrî Kamerî takvim, miladı 16 Temmuz 622 olan ve Ay'ın Dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. "Hicri takvim" tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir. Bu takvim çeşidinde Miladi takvimle arasındaki fark sabit değildir. Bu fark yaklaşık olarak 35 yılda 1 yıl etmektedir. Bu hesapla Hicri takvim, Miladi takvimini 20874 yılının 5. ayında geçecek.
Ay'ın evreleri
Ay'ın evreleri veya Ay'ın fazları, (genel olarak Dünya'daki) bir gözlemcinin gördüğü Ay'ın aydınlık yüzünün, Ay'ın toplam görünür yüzeyine oranını belirtir. Ay tıpkı Dünya gibi, kendinden ışık vermez. Güneşten aldığı ışığı yansıtır. Bu yüzden, Ay'ın Dünya ve Güneş'e göre konumuna göre belli bir kısmı aydınlık diğer yüzeyi ise karanlık gözükür.
Hilal, yarımay, dolunay gibi şekillerde görünür ki bunlara Ay'ın evreleri (safhaları) denir.
Ay'ı tüm yüzeyinin aydınlık göründüğü dolunay evresi, Ay'ın Dünya'ya dönük yüzü Güneş'in karşısına geldiği zaman görülür. Ay tam olarak Güneş ile Dünya arasındayken aydınlık yüzü Dünya'dan hiç görünmez. Bu evresi yeni ay olarak adlandırılır. Yaklaşık iki hafta sonra dolunay görülür. İlk yeni aydan 29,5 gün sonra Ay tekrar Güneş'in karşısına geçer ve tekrar yeni ay görünür.[1]
Ay'ın evreleri şu isimlerle adlandırılır:
Yeni ay
Ay'ın aydınlık olmayan tarafı Dünya'ya dönüktür. Ay, Dünya'dan açıkça görülemez. Fakat Güneş tutulması süresince görülebilir.
Hilal
Ay Güneş'in doğusunda kalmaktadır. Ay - Yer - Güneş arasındaki açı 90°den küçüktür. Hilal evresinin gözlem süresi kısadır. Çünkü Güneş battıktan sonra batı ufkuna yakın gözlenir.
İlk dördün
Ay'ın yeni ay evresinden bir hafta sonra yarım daire biçiminde (D) göründüğü evre; Güneş'e göre açısal uzaklığı 90° olduğu andaki görünüşüdür.Animasyonlu Ay evreleri.[1]
Şişkin ay
İlk dördün safhasından sonra Ay'ın uzanım açısının 90° ile 180° arasında olduğu zamanlar oluşan evre şişkin evre olarak bilinir.
Ay'ın tam bir daire olarak dolgun, parlak görüldüğü evredir.
Son dördün
Ay'ın Dünya'dan sol yarısının aydınlık gözüktüğü evredir.
Ay takvimi
Kamerî takvim veya Ay takvimi, Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketleri yerine Ay'ın tam devrelerini (sinodik ayları) temel alan takvim. "Mevsim yılı" da denilen bir Güneş yılında 12.37 sinodik ay bulunur, yani ay senesi daha çabuk tamamlanır.[1] Bu nedenle Ay takvimlerini Güneş takvimine çevirirken, belirli bir sürenin ilave edilmesi (periyodik interkalasyon) gerekir.
Ayın başlangıcı takvimden takvime değişir. Bazı takvimlere göre devre yeni ay, dolunay veya hilal ile başlar. Bazı takvimlerde ise detaylı hesap kullanılır.
Sümerler muhtemelen ayın devrelerine dayalı bir takvimi kullanan ilk medeniyetti.Sümer-Babil ayları yeni Ay'ın göründüğü gün başlıyordu. Saray astronomları mevsim hataları bariz hale geldiğinde takvimde gerekli düzenlemeleri yapıyorlardı. MÖ 380 civarında ay takvimlerine sabit düzenlemeler getirildi. 7 artık ay, 19 yıllık periyotlarda yıllara ekleniyordu. Daha sonra Yunan astronomlar da Ay yılını Güneş yılına uyarlayan çeşitli düzenlemeler yaptılar. Roma cumhuriyet takvimi, muhtemelen Yunan Ay takvimini temel almıştı.
Günümüzde bazı dinî gruplar Ay takvimlerini kullanmaya devam ederler. Örneğin Yahudi takvimi, milattan 3760 yıl 3 ay önce başlar. Yahudi yılı sonbaharda başlar. Aylar 29 veya 30 gündür. Artık yıl ve aylarla Güneş takvimine uyarlanır.
Sinodik ayAy evrelerinin kendini tekrar etmesi için geçen süredir.Ay takviminin esas aldığı ay da sinodik aydır. Bu süre iki sürenin toplamıdır:
Ay'ın Dünya çevresinde 3600 derecelik bir tam dönüş süresi (yıldızlara göre ay süresi)
Bu süre içinde Dünya Güneş çevresinde yer değiştirdiği için Güneş'e göre açı değişikliğinden ileri gelen süre
Ay Dünya çevresindeki dönüşünü 27 gün 7 saat 43 dakika 11.6 saniyede tamamlar. Ancak aynı süre içinde Dünya'nın Güneş'e göre açısı da değişmiştir. Bu sebepten Ay'ın Güneş'e göre aynı konuma gelmesi için ortalama olarak 2.3 gün daha geçmesi gerekir. Bu iki sürenin toplamı ortalama olarak 29 gün 12 saat 44 dakika 2.8 saniyedir. Ancak bu süre uzun süreli ortalamadır. Çünkü Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngesi eliptiktir ve Kepler'in 2. yasasına göre Ay'ın elips üzerindeki sürati de değişkendir. En kısa sinodik ay 29 gün 4 saat 19 dakika ve en uzun sinodik ay da 29 gün 22 saat 19 dakikadır. Yandaki şekilde 2000-2018 yılları arasında sinodik ay süreleri gösterilmiştir. (Bu şekilde noktadan sonra gelen sayı saat değil, ondalık kesirdir)
Ay evreleri hesaplanırken, esas alınan süre sinodik aydır.
Silpiyus Dagı/Kel Dağ/Cebel-i Akra/Tartarus Dagı & Gog ile Magog =Yecüc ve Mecüc
'Hiç konuşmadıysam, yazdığım içindi.'
Araf üzerinde herkesin birbirini simalarindan taniyan adamlar vardir.-Araf,46
Araf, cennet ve cehennem arasında bir perde olup, bu perdede bulunan kişiler cennetliklerle cehennemlikleri simalarından tanır, cennettekilere selam verirler ama henüz cennete girememişlerdir, bu durumu ancak orada bulunanlar bilir. Araf'taki bu insanlar, sevap ve günahları eşit olanları temsil eder, bu durum Kur'an-ı Kerim'de belirtilir.
&
Berzah;iki şey arasındaki "perde", "engel" veya "ayırıcı sınır" demektir.
Berzah, Arapça kökenli bir kelime olup, anlam olarak iki şey arasındaki engel, perde veya ara bölge demektir; dinî terim olarak ise ölümden sonra diriliş (kıyamet) gününe kadar geçecek olan dünya ile ahiret arasındaki geçici kabir hayatı veya alem anlamına gelir. Kur'an-ı Kerim'de de kullanılan bu kavram, ruhun dünya ile ahiret arasında beklediği yer olarak tanımlanır, kabir hayatı olarak da bilinir.
Aralık Âlemi: Dünya ile ahiret arasında geçici bir bekleme istasyonudur.
"(Elestü bi rabbiküm, kalû belâ), Allah tüm ruhlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu ve ruhların da "Evet, şahit olduk!" diye cevap verdiği, Araf Suresi 172.
Ayette geçen, insanın yaratılışından önceki ebedi zamanda gerçekleşen ilahi bir sözleşmeyi ifade eder; bu, kıyamette "Biz bundan habersizdik" denilmesin diye yapılan bir anlaşmadır.
Mü'minûn Suresi: Kur'an-ı Kerim'de, ölenlerin önünde dirilecekleri güne kadar bir "berzah" (engel) bulunduğu belirtilir (Mü'minûn, 23/100).
Enbiya Suresi (21:35): "Her can ölümü tadacaktir.. Sizi bir imtihan olarak fenalık ve iyilikle deneyeceğiz. Bize döndürüleceksiniz."
Bakara Suresi 28. Ayeti; "Siz cansız (ölü) iken sizi O diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?".
'' Ölüm,sonra hayat sonrasinda yeniden ölüm ortami berzah ve üzerine yeni bir hayat gelince 4 evremiz olacaktir.''
Dini ve Felsefi Bakış (Kur'an ve İslam Düşüncesi)
Maddenin Oluşumu: İnsan, topraktan, çamurdan, yapışkan çamurdan başlayarak şekil alır.
Biyolojik Gelişim: Su (meni/sperm) evresi, embriyo (alak/yapışan) haline gelme, şekil verilme (tesviye) aşamalarından geçer.
Ruhsal Nefes: Bu fiziksel sürecin sonunda İlahi nefha (ruh) üflenir, bu da insanı akıl, irade ve bilinç sahibi yapar.
Varlık Sebebi: İnsan, Allah'ı tanımak, O'na kulluk etmek ve dünyada halife olmak üzere yaratılır; akıl ve irade sahibi olmasıyla sorumlu bir varlıktır.
Kur’ân-ı Kerim’de insanın yaratılış gayesi Allah’a kulluk olarak ifade edilmiştir (Zariyat, 56). Bazı tefsir görüşlerine göre bu kulluk Allah’ı bilmek ve tanımak olarak açıklanmıştır.
İbn Haldûn'un hiyerarşik varlık evreni, cansız varlıklardan melekler âlemine dek uzanan bir yapıdadır.
Mülk Suresi 2. ayeti;Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi sınamak için ölümü de, hayatı da yaratan O'dur.
*****************************************
Keldağ (Casius/Akra Dağı)
Amanos Dağları (bölgenin genelini kapsayan sıradağlar) ve güneyde bulunan Kel Dağı'dır (Cebel-i Akra olarak da bilinir).
Hatay'ın güneyinde, Samandağ ve Yayladağı ilçeleri arasında, Akdeniz'in hemen kıyısında yükselir.
Özelliği: Antik çağlarda kutsal kabul edilen bu dağ, doğrudan denizin içinden yükselen heybetli görüntüsüyle dikkat çeker.
ANTAKYA HATAY
Antik Yunan ve Roma dönemlerinde Silpiyus Dağı (bugünkü Kel Dağ/Cebel-i Akra) ile antik Finike (Phoenicia) şehirleri arasındaki tarihi ticaret ve geçiş yolunu ifade eder ve bu, özellikle İskender'in fethinden sonra önem kazanmış, tarihte Kuzey Levant'taki stratejik yolu anlatır, ancak günümüzdeki bir yolun adı değil, tarihi bir coğrafi rotadır.
Tarih kaynaklarına göre Antakya, M.Ö 300 civarında Büyük İskender’in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuştur. Antik kaynaklara göre Antakya üç yüz bin nüfusuyla Roma İmparatorluğu’nun 3. dünyanın ise 4. büyük kentiydi. Babası Antiochus’un isminden ‘Antiocheia’ adıyla kurduğu şehir, Silpius Dağı (bugünkü Habib-i Neccar Dağı) eteğinde ve Asi Nehri (Orontes) kenarında yer almıştı.
Tarihsel Arka Plan:
Cassius Dağı (Silpiyus Dağı): Bugün Antakya'nın güneyinde yer alan Kel Dağ'ın (Cebel-i Akra) antik adıdır. Fırtına tanrısı Teşup'a tapınım merkezi olarak kutsal kabul edilirdi.
Finike (Phoenicia): Akdeniz'in doğu kıyısındaki (bugünkü Lübnan, Suriye'nin bir kısmı) antik kentler topluluğuydu, özellikle « Tyre» (Sur), Sidon (Sayda) gibi denizcilik ve ticaret merkezleriyle ünlüydü.
Kalkolitik Çağdan (M.Ö 5000-4000) itibaren yörenin yerleşim için kullanıldığını göstermektedir. Anadolu’yu Filistin ve Suriye’ye bağlayan yol üzerinde, Mezopotamya’yı Doğu Akdeniz’e bağlayan noktalardan biri olması nedeniyle Hatay’ın eski bir yol güzergahı olduğu çok açıktır. Burası Hitit ve Eski Mısır İmparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi.
Illuyanka ve Gök Tanrısı arasındaki savaş Malatya Aslantepe Kent Duvarı Kabartması.
Silpius Dağı (veya Kasyus Dağı), Antik Çağ'da Hititler ve diğer uygarlıklar için önemli bir kutsal dağ olup, Antakya'nın kuruluş efsanelerinde yer almıştır; bugün ise Türkiye'nin Hatay ilindeki Yayladağı'nda bulunan, deniz kenarından yükselen volkanik yapılı, yerel halk tarafından Cebel-i Akra (Kel Dağ) olarak bilinen dağdır.
Albrecht Altdorfer, 1529 Kanvas tuval kumaş üzerine yüksek çözünürlüklü görsel kullanılarak hazırlanmıştır..
Bu savaşın hemen ardından İskender, Pers donanmasını limansız bırakmak amacıyla kıyı boyunca güneye ilerledi. Suriye, Filistin ve Mısır’ı ele geçirdikten sonra M.Ö 331 yılında, Fırat nehri üzerinde yapılan Gaugamela Savaşı ile Mezopotamya’da Makedonyalıların eline geçmiş oldu.
İskender ve III. Darius, M.Ö. 331 yılında Gaugamela Savaşı’nda karşı karşıya geldiğinde, Doğu ile Batı arasındaki denge yeniden değişecekti. “Savaşın Efsaneleri” TRT Belgesel’de.
Yolun Anlamı:
Bu yol, Halep (antik Beroea), Antakya (antik Antioch), ve Kel Dağ civarındaki bölgelerden güneye doğru, Akdeniz kıyılarına inen ve oradan Kuzey Levant'ın içlerine bağlanan önemli bir kara ticaret yoluydu & İskender'in Asya seferleri sırasında bu güzergah kullanılmış, Roma döneminde de önemli bir bağlantı noktası olarak işlev görmüştür.!
Helenistik bir kasaba, Seleukosad-Orontes'in (Suriye Prima) limanıydı; Seleukos başkenti ve günümüz Antakya (Türkiye) bölgesindedir. Şehir, Orontes nehri'nin halajının biraz kuzeyinde, Amanus Dağları'nın güney zirvelerinden biri olan Coryphaeus'un batı yamaçlarındaki küçük nehirler arasında inşa edilmiştir. Pausanias ve Malalas'a göre, burada Palaeopolis ("Eski Şehir") adında eski bir şehir vardı. Şu anda, Türkiye'ninHatay Eyaleti'ndeSamandağ kasabasının yakınlarındaki Çevlik sahil köyündeyer almaktadır.
&
#Tartarus Dağı
Tartarus Montes , Mars gezegeninde 1070 km boyunca uzanan ve Orcus Patera ile Elysium volkanik bölgesi arasında 15.46º K, 167.54º D koordinatlarında bulunan bir dağ sırasıdır .
VİRGİL, 50 BAŞLI HİDRA TARAFINDAN KORUNAN TARTARUS'TAN GİRİŞİ VEYA KAÇIŞI ÖNLEYEN BÜYÜK BİR KAPI ANLATIR.
Tartarosya da Latinleşmiş hâliyleTartarus,Yunan mitolojisi'nde, hem bir tanrı hem de yeraltında bir yer adıdır. Ünlü şairHesiodos'a göre tunç bir örsün cennetten dünyaya düşmesi dokuz gün almaktadır. Şaire göre örs, bir dokuz gün daha sonra Tartaros'a ulaşır. Ilyada'daZeus'un söylemiyle Tartaros'unHades'e olan uzaklığı dünyanın cennete uzaklığı kadardır.
Yunan mitolojisine göre ölüler diyarıdır. Katiller, günahkarlar, tanrılara karşı çıkmış olanlar ve bunun gibileri yeraltının en dipteki katmanı olan Tartaros'a mahkûm edilir. Tartaros'a hükmeden kişi Hades'tir. Bu diyar ölülerin mekanı olmasına rağmen yeryüzünden girilebilir. Burayı üç başlı köpek Kerberos korur. Bu konuyla ilgili Orpheushikâyesi vardır: Orpheus, dillere destan olmuş bir lir ozanıdır.
Lidya Kralı Tantalus'un kendisini Tartarus'a yollatan, yaptığı kötülüğün üç farklı versiyonu mevcuttur fakat en bilineni de en çirkin olanıdır.
mitolojik öğeler; İster Rönesans'ın yağlı boya tablolarıyla, Shakespeare'in dizeleriyle ister modern çağın fantastik dizileri ve filmleriyle karşımıza çıkıyor.
Casius adıyla iki dağ bulunmaktadır. Biri Sina bölgesindeki Casius Dağı, bir diğeri de büyük bölümü Hatay sınırlarında kalan Casius Dağı (Kel Dağ).
Strabon Geographia adlı eserinde Mısırdaki Pelesium çevresindeki Casius dağından bahsetmiştir. Eratoshenes’ten alıntı yapan Strabon “Gerha denilen bölgede, her tarafı sığ sularla kapalı alanda Casius Dağı…”, “Casius Dağı’ndan Fenikeye giden yol” demektedir. Günümüzde adı Cebel-i Kas olan bu dağ Sina bölgesindedir. Strabon, Antakya kıyılarındaki Casius Dağı’yla Mısır’ın Sina bölgesindeki Casius Dağı’nı karıştırmakta ve yer yer yanlış bilgiler vermektedir.
MÖ. 8. Yüzyılda yaşamış olan Şair Euboean’lı Archemachus, Hazzi’de, yaşayan Typhon’u (Ejderha) şiirlerinin birine konu etmiştir: “Omuzlarından yüz tane yılan başı çıktı [. . .] karanlık, titreyen diller [. . .] ateş başından yandı [. . .] korkunç kafalarındaki sesler, ağza alınmayacak her türlü sesi çıkarıyordu”
Zeus ile Typhon arasında ki savaş Hitit mitolojisinde Ejder İlluyanka’yla Göktanrı (Theogonia) arasında geçmektedir.
Hattuşaş’taki Hitit metinlerinde Hazzi, Fırtına tanrısı Teššub’un hem tahtı hem de mabedinin yeridir. Ullikummi söylencesinde Teššub devasa bir taş canavar olan Ullikummi’ye karşı Hazzi’ de savaşmış ve zafer kazanmıştır.
"Cassius Dağı'ndan Finike'ye giden yol", Likya Yolu'nun bir parçası olan, zorlu ancak manzaralı bir yürüyüş parkurunu ifade etmektedir. Bu dağ, günümüzde Hatay'daki Kel Dağ ile karıştırılmamalıdır; Likya Yolu'ndaki ilgili bölüm Antalya'dadır.
Likya Yolu’nun tamamı işaretlenmiş olup sponsor kuruluşlar ve gönüllülerin çabalarıyla bakımı yapılmaktadır. Bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan Sdyma, Phellos, Letoon, Xanthos, Patara, Apollonia, Simena, Myra, Limyra, Arykanda, Olympos, Phaselis gibi bir çok antik yerleşim alanlarını görebilirsiniz. Finike bu rotanın tam ortasında bulunduğundan yürüyüşçülerin kamp ve mola yeri olma özelliğini taşımaktadır.
Mürted “Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek” gibi anlamlara gelir. “Dinden dönmek” gibi bir anlam da taşır. Peki bir mekana niye böyle bir ad verilir..
“Mürted”in adı daha sonra “Akıncı” oldu.. Niye “Akıncı”? Bir gerekçesi var mı? Niye “Suvari” değil mesela.
Oraya “Mürted” denmesinin sebebi 1402 yılındaki Ankara Savaşı’nda yaşanan bir olayla ilgilidir. Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında yaşanan Ankara Savaşı sırasında Yıldırım Beyazıt’ın komutanlarından bazıları saf değiştirerek Timur’un yanına geçti. Osmanlı ordusu yenilgiye uğradı ve Fetret Devri başladı. Onun için de nasıl halk Şeyhülislamı tekmeleyen padişaha “Gavur Padişah” dedi ise, bu yenilgiye sebeb olan bir ihanetin gerçekleştiği mekana “Mürted” adını verdi. Yani o adın arkasında 600 yıllık bir tarihin acı bir hatırası var..
“Gavur Dağı” adı nereden geliyor?. Dağın asıl adı “Amanos” Gavur Dağı denmesinin sebebi, Hz Lut’a ihanet eden bir kavmin helak olduğu yer olmasındandır.. Dağın Güney yakası, bugün “Amik Ovası” denen yerin eski adı “Gavur Gölü”dür. Burası 1960’larda büyük bir bataklıktı. Geçmişte Hz. Lut aleyhisselama ihanet eden halkın helak olduğu bölgenin kuzeydeki son noktasıdır.. Bugün Maraş’ın sırtını dayadığı “Ahır Dağı”nın adının “Ahir Dağı” olması boşuna değil. Orası vadilerinden bal ve süt aktığı vadilerden biridir. Burasının bir diğer önemi Müslümanların Melheme-i Kübra, Hristiyanların Armegedon dedikleri kıyamet savaşının tabii platosu olmasıdır..
Lut Gölü’nün güneydoğusundaki el-Lisan Yarımadasının güneyinde sığ suların altında kalan ve bir ucu “Gavur Dağı”na kadar uzanan,“Gor çukuru” olarak da bilinen Sina’dan başlayıp Anadolu’ya doğru uzanan fay kırığı üzerindeki beş ova kentini oluştururlar. İşledikleri günahlardan, fuhuş ve benzeri ahlaksızlıklardan ötürü gökyüzünden yağan ateşle yok edildiği anlatılan, İsrail’deki Ürdün Irmağından, Güneye doğru Doğu Afrika’da Zambezi Irmağına uzanan “Rift Vadisi”nde MÖ 1900’de meydana gelen bir depremle yok olduğu rivayet edilir. Hz. İbrahim’in yeğeni ve ona inanan ilk kişilerden biri olan Hz. Lut, Sodom ve Gomora’nın yer aldığı Siddim Vadisinde halkı irşad etmeye çaba gösterdi. Halkın Hz. Lut’un uyarılarına itibar etmemeleri sebebi ile (Lut Gölü) olarak da anılan, adını denizin güneybatı ucundaki Sodom Dağından alan “Sodom ve Gomore” halkı yerden ve gökten gelen ateş ve taş yağmuru ile helak oldu. “Gavur Dağı”, “Gavur Gölü” aslında bu olayı anlatır.
Hiç düşündünüz mü, “Samandağı” niye “Saman Dağı”dır.. Orası Hz. Musa ile Hızır aleyhisselamın buluştuğu yerdir ve onun içinde orada denize bakan dağın tepesinde “Simon Manastırı” yapılmıştır. O dağın adı “Simon dağı”dır.. “Simon dağı”nın adını bizimkiler “Saman Dağı”na çevirmişler..
“Stilit’ler tarikatı”nın yani “Terki dünya tarikatı”nın kurucusu Saint Simon (İ.S.389- 459) tarafından burada bir manastır inşa edildi.. “Saman Dağı” adını buradan alır. İnşası İslam öncesi döneme ait olduğu için hanif geleneğe bağlı olarak kabul etmek gerekir.. “Saman” ve “Simon”.. Hangisini kabul edeceğiz..
Adana Romalı general “Adanüs”den geldiği için değiştirilmeli mi? Mesela “Kayseri” ne demek, Kayser’in şehri.
Mesela “Muğla” adı Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın komutanlarından “Muğlu” Beyin adından gelmekte imiş.. “Muğlu” zamanla Muğla’ya dönüşmüş. 1889 Aydın Vilayet salnamesinde rastlanan “Mobella” adı ise kentin ortaçağdaki adı imiş. Orası Likyamedeniyetinin merkezi Likya’nın tarihteki önemini anlasak Grek, Yunan gibi sentetik isimlerin yerini alabilirdi mesela. Yunan dediğiniz İon denizibölgesindeki halkları ifade eder. Grekçe de Likca’nın Likya’dan giden denizciler tarafından kullanılan Likca’nın avamicesi olan bir dili. Peki Yunanmedeniyetine ne oldu?
Keşke isim değiştirme konusunda daha dikkatli olsak..
“Bolu” ne demek, nereden geliyor bu ad: İki bin sene önce “Bitinyalılar”ın kurduğu bu kente “Claudio Poli” demişler, zamanla “Poli” olarak anılmış ve 11. asrın başından itibaren de “Bolu” ya dönüşmüş. Mesela bakın bakalım “Ankara” ne demek?.
Mesela “Antakya” nereden geliyor? Şehir MÖ 300civarında Büyük İskender’in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuş. Zaten “İskenderun” Büyük İskender’e izafeten verilmiş bir isimdir. Hatay o zamanlar Roma İmparatorluğu’nun 3., dünyanın ise 4. büyük kentiydi. Şehir Antiochus’un adına kurulduğu için zamanla bu adla anılmaya başladı. Hatay derseniz, Hititlilere “Hatti”ler deniyordu ve bunlar da, Hatay bölgesine “Hattena” diyorlardı.. Arap tarihçiler bu bölgeye “Antakiye” dediler. Selökit’ler ise “Antiokheia” adını verdiler.
Önce şunu kabul edelim. Biz buraya 1071’de gelmedik. Biz hep buradaydık. Bazılarımız Hindi Çin’e gitti, orada kaldı. Kimimiz gitti-geldi. Kimimiz hiç gitmedi. 1071’de Anadolu halkları Alparslan’ın önderliğinde zalim Bizans yönetimine karşı “hayır” dediler.. Biz buralara dışarıdan gelmedik. Oğuz Han’ın Hatay’a gelişi 7. YY’dır ya hu. Ondan önce de vardır buralarda.
Derviş Paşa gayrı kına yakınsın
Böbür böbür dört bir yana bakınsın
Amma bizden gece gündüz sakınsın
Öc alırız ilk fırsatı bulanda.
Abdurrahman Dilipak
abdurrahmandilipak@yeniakit.com.tr
NOT:S.O= Hz. Musa ile Hızır kıssası, Kur'an-ı Kerim'in Kehf Suresi'nde (ayet 60-82) anlatılır ve bu kıssanın başlangıcı, iki denizin birleştiği noktaya varmak için yola çıkmaları...
Kıssanın Balıkla İlgili Bölümü:
Ayet 60: Hz. Musa (a.s.), genç yardımcısına (Yuşa) iki denizin birleştiği yere varana kadar durmayacağını söyler.
Ayet 61: İki denizin birleştiği yere vardıklarında, bir kayanın yanında mola verirler ve balığı (yem olarak getirdikleri) yoklamayı unuturlar.
Ayet 62: Yolculuğa devam ettikten sonra, Hz. Musa genç adamına yemeklerini getirmesini söyler. Genç adam, kayanın yanına geldiklerinde balığın canlanıp suya atladığını ve bunu kendisine söylemeyi unuttuğunu belirtir. Balığın şaşırtıcı bir şekilde denizde yolunu bulup gittiğini söyler.
Ayet 63: Hz. Musa genç adamına "İşte bizim aradığımız da buydu!" der ve geri dönüp o noktayı tekrar ararlar.
&
Geç Dönem: Asur ve Pers Hakimiyeti
Asurlular: Mısır'ın Geç Dönemi (MÖ 664-610) Asur kontrolü altında başladı.
Persler: MÖ 525'te Pers Kralı II. Kambises tarafından fethedilerek Ahameniş İmparatorluğu'nun bir parçası oldu (27. Hanedan). Pers yönetimi birkaç kez yıkılmaya çalışılsa da Mısır, Pers hakimiyetinden çıkamadı ve MÖ 343-332 arasındaki kısa süreli ikinci Pers dönemini (31. Hanedan) yaşadı.
MÖ 332: Büyük İskender'in Fethi ve Hellenistik Dönem Başlangıcı
MÖ 332'de Büyük İskender, Pers yöneticisi tarafından savaşılmadan Mısır'a girdi ve Pers hakimiyetine son verdi.
Mısır'ı ele geçiren İskender, burayı imparatorluğunun bir parçası yaptı. Ölümünden sonra generaller arasında bölüşülen imparatorluğun Mısır kolu Ptolemaios Hanedanı'nı kurdu.
Ptolemaios Dönemi ve Son Çöküş (Roma'ya Geçiş)
Ptolemaios Hanedanı: Mısır'ı Helenistik dönemde yöneten bu hanedan (MÖ 305-30), kendilerini firavunların varisi ilan ederek Yunan ve Mısır kültürlerini birleştirdi. Başkent İskenderiye oldu, bu dönem ekonomik ve mimari gelişmelere sahne oldu.
Kleopatra ve Roma: Hanedanın son hükümdarı VII. Kleopatra'nın ölümünün ardından (MÖ 30) Mısır, Roma İmparatorluğu'na katıldı ve bağımsız bir güç olarak tarihi son buldu.
Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın, Romalı General Marcus Antonius ile buluşmak amacıyla MÖ 41 yılında Anadolu'ya geldiği bilinmektedir. Ancak kaynaklar, bu buluşmanın Tarsus'ta (günümüz Mersin ili sınırlarında) gerçekleştiğini ve Kleopatra'nın Antakya'ya (Hatay) doğrudan bir geliş tarihinden bahsetmemektedir.
İskenderiye (Mısır) ve Antakya (Türkiye), Helenistik dönemden itibaren Doğu Akdeniz'in en önemli iki kültür, ticaret ve teoloji merkezi olarak birbirleriyle yarışan iki tarihi şehirdir.
Kuruluş: Büyük İskender, Mısır'daki küçük bir kasaba olan Rhakotis'i geliştirerek şehri kurdu.
Batlamyus Hanedanlığı: İskender'in ölümünden sonra Ptolemaios I Soter tarafından başkent yapıldı; döneminde bilim ve kültür merkezi haline geldi, Kütüphane ve Mouseion (Bilimler Tapınağı) kuruldu.
Önemli Yapılar: İskenderiye Feneri (Pharos) ve İskenderiye Kütüphanesi bu dönemde inşa edildi.
&
Antakya Tarihi
Kuruluş: MÖ 300 civarında Büyük İskender'in generallerinden Seleukos Nikator tarafından kuruldu, babası Antiokhos'un adıyla anıldı.
Helenistik Dönem: Baharat Yolu, İpek Yolu'nun kesişiminde yer alarak hızla büyüdü, Yakın Doğu'nun en önemli şehirlerinden biri oldu.
Roma İmparatorluğu: Roma'nın doğudaki en büyük üçüncü şehri (İskenderiye ve Roma'dan sonra), yarım milyon nüfusa ulaştı.
Hristiyanlık Merkezi: Hz. İsa'ya inananlara ilk kez burada "Hristiyan" denildi, Erken Hristiyanlığın ve Yahudiliğin ana merkezlerinden biri oldu.
Orta Çağ:Haçlı Seferleri sırasında Antakya Prensliği'ne başkentlik yaptı (1098-1268). Memlükler ve diğer güçler arasında el değiştirdi.
Osmanlı Dönemi: 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından fethedildi ve Osmanlı'ya bağlandı.
İskenderiyeli Artapanus, M.Ö. 3. veya 2. yüzyılda Mısır'da yaşamış Yahudi bir tarihçi ve yazardır. Yahudi inancını Helenistik dünya ile sentezleme (senkretizm) çabasıyla tanınır.
Artapanus ve çalışmaları hakkında öne çıkan bilgiler şunlardır:
Eseri: "Yahudiler Üzerine" (Peri Ioudaiōn) adlı, bugün tamamı mevcut olmayan ancak diğer yazarların alıntılarıyla günümüze ulaşan bir tarih kitabı yazmıştır.
Musa Tasviri: Artapanus, Hz. Musa'yı sadece bir peygamber olarak değil, Mısır medeniyetinin, teknolojisinin ve hatta dininin asıl kurucusu olarak tasvir eder. Onu Yunan mitolojisindeki Musaeus ve Mısır tanrısı Thoth (Hermes) ile özdeşleştirir.
İcatlar ve Katkılar: Eserlerinde Musa'nın gemiler, taş kaldırma makineleri, silahlar ve su kanalları icat ettiğini; Mısır'ı 36 idari bölgeye (nomos) ayırdığını iddia eder.
İnanç Sentezi: Diğer Yahudi alimlerden farklı olarak, Mısır'daki hayvan kültlerinin (kedi, köpek, ibis tapınımı) Musa tarafından hiyerarşik bir düzen kurmak için başlatıldığını savunur. Bu yaklaşımı, Yahudiliğin tüm medeniyetlerin kaynağı olduğunu kanıtlama çabası (apolojetik) olarak yorumlanır.
Kaynak Değeri: Artapanus'un anlatıları Kitab-ı Mukaddes metinlerinden ciddi sapmalar gösterdiği için modern tarihçiler tarafından daha çok "tarihi bir roman" veya o dönemdeki kültürel rekabetin bir yansıması olarak görülür.
Balık Yiyenler (İhtiyofajlar): Antik Yunan kaynaklarında (Herodot, Agatharchides vb.) Nil boyunca veya Kızıldeniz kıyısında yaşayan ve temel gıdası balık olan topluluklara bu isim verilmiştir. Sabaluka bölgesi, tarih boyunca balıkçılıkla geçinen toplulukların yaşadığı bir alan olarak bilinir.
Artapanus ve Mısırlı Musa: İskenderiye'de Yahudi Sinkretizmi
Josephus'a göre, İskender'in yaşamında (ö. MÖ 323) Yahudiler zaten o şehirde yaşıyordu, ancak en azından MÖ üçüncü yüzyılın başlarında önemli bir nüfus oluşturdukları kesindir.
Yahudiler ile İskenderiye hükümeti arasındaki ilişkiler, birkaç küçük çatışma dışında fena değildi. Ancak İskenderiye'deki Yunan vatandaşlarıyla Yahudi ilişkileri, Romalıların yönetimi altında kan dökülmesine dönüştü; Romalılar, şehirde 50.000 Yahudinin (yaklaşık 116 CE) etkisiyle yürütülmüş bir Yahudi isyanını bastırdılar. Ancak bundan önce, Ptolemailer döneminde (MÖ 323-30), birçok İskenderiye Yahudisi, hem kültür hem de din açısından Yunan-Mısır dünyasına uyum sağlamakta pek zorlanmamıştı.
İskenderiyeli Philo (MÖ 25 - MS 50)
İşte bu felsefi ve kültürel erime kazanında,Philo(MÖ 25-50 CE) gibi Yahudiler, Yahudilik, Orta Platonizm ve Stoacılık arasında dramatik bir senteze ulaştılar. Yahudi filozof Aristobulous, Philo'dan bir asırdan fazla önce çalışarak, Orpheus ve Musaeus gibi Yunanlıların kendi doktrinleri için Musa'ya ve Tora'ya bağımlı olduklarını iddia etmişti. Bu tür spekülasyonlar hem Yahudi hem de Yabancı filozoflar tarafından açıkça biliniyordu ve sonraki yüzyıllarda da yapılmaya devam etti. Bazı Yunanlılar, Platon'un gerçeğinin evrenselliğini kanıtlamak için kendileri de bu fikirlere yaklaştı—bu yüzden Numenius'un (M.S. 2. yüzyıl aklında) ünlü cümlesi şöyle deniyor: "Platon Attik Yunanca konuşan Musa dışında ne olabilir?"[ Elbette, Yunanlıların özellikle Musa'ya bağımlı olduğu fikri Yahudi eğilimiydi.
Philo, Mısır dininden nefret ederdi ve Yahudilik ile Yunan felsefesinin birleşimini Mısır'ın saf çok tanrılılığından uzaklaştırmaya çalışırdı. Ancak diğer Helenistik Yahudiler, hem Yunan hem de Mısır dünyalarını Yahudi dini ve tarihine dahil etmeye çalıştı.
MÖ ikinci yüzyılın sonlarında, IV. Ptolemaios'un yönetimi altında İskenderiye'de yaşamış olan Yahudi tarihçi Artapanus'un eserlerinde en belirgin şekilde yansıtılmıştır. Artapanus'un çalışmaları büyük ölçüde Mısır topraklarındaki Yahudi patriklerinin kahramanlıklarını tanıtmaya odaklandı: İbrahim ve Yusuf gibi İncil figürlerini, astroloji, din ve silah yapımı gibi Mısır kültürünün çeşitli yönlerinin yaratıcıları olarak tasvir etti.
Aristobulous'a benzer şekilde, Artapanus Musa'nın ilk olarak Yunan kültürünün mitolojik babası Orpheus'a öğrettiğini ve sonrakı kültü Helenistik filozofları büyük ölçüde etkilediğini söylemiştir.
Musa ayrıca Mısır'ı 36 nomese (bölgeye) bölmüş ve her birine farklı bir Mısır tanrısına tapınma görevi vermiştir. Yahudi bir kişiden gelen bu tür iddia, merkezi Yahudi peygamberin Mısır politeizmine hoşgörüsü göstermesi dikkat çekicidir. Niehoff, "Philo'nun tam aksine, Artapanus Mısır dininden nefret etmedi, onu kendi geleneğine tabi etti ve böylece ikisi arasında derin bir uyum olduğunu düşündü."
John Barclay'in yazdığı gibi, "Kralın sarayında bulunan Musa, (Çıkış 2:10) [Artapanus] için Yahudi ve Mısır kültürünün bütünleşmesinin bir simgesidir"; Mısır Musa'sı, Yahudi ve Mısır dini dünyalarının gerçek kesişim noktasıydı.
Musa'nın toprakları Mısır tanrıları arasında böldüğü fikrine ilginç bir paralellik İbranice OT'ta, Tesniye 32:8'de bulunabilir. Michael Heiser'in ikna edici şekilde gösterdiği gibi, bu metin şöyle olmalı: "Yüce Tanrı'nın oğullarını ayırdığında, milletlere miras verdiğinde, Tanrı'nın oğullarının sayısına göre halkların sınırlarını belirledi."[6] Heiser'ın görüşünde, eski İsraillilerin "daha küçük ilahi varlıkların ilahi konseyi/toplantısı" inancını vurgular,[7] Kanun 32:8, toprakların daha küçük tanrılar arasında bölünmesini temsil eder.
Artapanus'un eserlerindeki bir diğer ilginç özellik ise Musa'yı nihai olarak Mısır tanrısı Thoth ile özdeşleştirmesidir. Thoth-Moses'in kendisinin sadece felsefeyi Helenistik dünyaya ilk kez göstermekle kalmayıp,[10] aynı zamanda ulaşılması zor Mısır hiyerogliflerini Yunancaya çeviren kişi olduğunu söylüyor. Birçok dilbilimcinin gözlemlediği gibi, dil kültürün kuruluşunda etkili ve belki de belirleyici bir rol oynar; [11] Böylece Artapanus'un Musa'sının sadece farklı dinler için değil, Yunan, Yahudi ve Mısır halklarının tüm yaşam tarzı için bir erime noktası olduğunu söyleyebiliriz. Sonunda, Artapanus'a göre bu Thoth-Moses o kadar saygı görmüştü ki, "kutsal harflerin yorumlanması nedeniyle rahipler tarafından tanrısal onura layık görüldü ve Hermes olarak adlandırıldı." [12] Ve burada başka ilginç bir yakınlaşma daha buluyoruz: Musa, hem Mısır tanrısı Thoth hem de Yunan tanrısı Hermes ile eşittir.
1. "Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, gerçek şu iki Ye'cüc ve Me'cüc (bu) yerde bozgunculuk çıkaran (kabile)lerdir" (Kehf, 18/94);
2. "Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (ün seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları ve gerçek vaad olan (kıyamet) yaklaştığı zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirip kalacak."(Enbiya, 21/96-97).
Bir İran minyatürü, 16. yüzyıl, Zülkarneyncinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc'ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor.
Zülkarneyn (bk. Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir II, 433) dindar kimsedir. İşte bu zat Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir batıya, bir doğuya, üçüncü kere de kuzey tarafa doğru gitti ve iki sed arasında bir yere vardı ki, işte buradan Ye'cüc ve Me'cüc hücum ediyor, bozgunculuk çıkarıyor; ekinleri ve insanları yok ediyor. Orada halkın isteği üzerine, Zülkarneyn, Ye'cüc ve Me'cûc'ün zararından onları kurtarmak için bir sed yaptı. (Seddin yapımı bitince), artık Ye'cüc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ve ne de delebildiler (bk. Kehf, 18/97). Buradan anlıyoruz ki, artık Ye'cüc ve Me'cüc, saldırganlıklarını sürdürmediler. İşin tarihi yönü böyle. Zülkarneyn, sed yapmış ve Ye'cüc ile Me'cüc'ûn fesadını önlemiştir.
Ye'cüc ve Me'cüc
Kuran'da kıyamet alameti
Yecüc ve Mecüc (Arapça: يَأْجُوج وَ مَأْجُوج; İbranice: גּוֹג וּמָגוֹג, Gōg ū-Māgōg), kimi dinlerde bahsi geçen efsanevi varlıklar (topluluk, insanlar ya da cüceler). Bu varlıklar çeşitli dinlerde, mitolojilerde ve kültürlerdecüceler veya dev, şeytan, kavimler veya ülkeler olarak anılır.
Yaratılış 10'da ise Magog bir insandır, Gog'dan bahsedilmez. Bundan yüzyıllar sonra Yahudi rivayetlerinde Ezekiel'in “Magog’dan Gog” deyimi "Gog ve Magog"’ Yeni Ahit vahiy kitabında ise "Gog ve Magog kavmi"ne dönüşmüştür.
Roma döneminde İskenderin “İskender kapısı”nı inşa etmesiyle onlar adına bir efsane üretilir ki buna göre kapı bu kavmi engellemek üzerine inşa edilmiş olmaktaydı.
Derbent, Dağıstan'da Hazar kapısı, sıklıkla İskender kapısı olarak nitelendirilir.
Romalı Yahudi tarihçi Josephus onları Yaratılış'ta bahsedilen Magog'un soyundan gelenler olarak tanımladı ve onların İskitler olduğunu söyledi. Erken Hristiyan yazarların elleriyle onlar kıyamet alameti olan sürülere dönüştürüldüler.
Hezekiel 38:1-10 RAB bana şöyle seslendi: “İnsanoğlu, yüzünü Magog ülkesinden Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog'a çevir, ona karşı peygamberlik et. De ki, ‘Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog, sana karşıyım. Seni geldiğin yoldan geri çevirecek, çenelerine çengel takacağım. Seni ve bütün ordunu, atları, tam donanmış atlıları, küçük büyük kalkanlı, hepsi kılıç kullanan büyük kalabalığı dışarıya sürükleyeceğim. Onlarla birlikte hepsi kalkanlı, miğferli Persleri, Kûşluları, Pûtluları, Gomer'in bütün ordusunu, uzak kuzeydeki Beyttogarma'nın bütün ordusunu ve yanındaki "birçok ulusu" da sürükleyeceğim.
Hazır ol! Yanındaki bütün toplulukla, evet çevrene toplanmış olanların hepsiyle birlikte hazırlık yap. Onlara sen önderlik edeceksin. Uzun zaman sonra seni yoklayacağım. Yılların sonunda, milletler arasından toplanıp çoktandır viran durumdaki İsrail dağlarına getirilmiş, kılıçtan kurtarılmış insanların diyarına gireceksin. O sırada milletler arasından çıkarılıp bu diyara getirilmiş halkın tümü güvenlik içinde yaşıyor olacak. Ve sen mutlaka çıkıp geleceksin. Bir fırtına gibi üzerlerine yürüyeceksin. Sen, tüm orduların ve yanındaki halklarla, diyarı kara bulutlar gibi kaplayacaksın.
Magog, Ulusların Çizelgesinde Tekvin'de 10:02 bir halka veya ulusa adını veren atası olarak görünür: Yafes oğulları: Gomer, Magog, Maday, Javan, Tubal, Meşeç ve Tiras.
Gog MÖ 5. yüzyılda Eski Ahit'in iki tarih kitabı 5: 3. 4.'de Reuben (İbranice: רְאוּבֵן, re'uwên; kökleşik: Rəʾuven; Tiberianca: Rəʾûḇēnde patrik Jacob'un en büyük oğlu) bir torunu olarak listelenmiştir.
Yeni Ahit vahiy kitabı
Vahiy 20:7 Bin yıl tamamlanınca Şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak. 8 "Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları" –Gog'la Magog'u saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur. 9 "Yeryüzünün dört bir yanından gelerek" kutsalların ordugahını ve sevilen kenti kuşattılar. Ama gökten ateş yağdı, onları yakıp yok etti.
🌀
Mezopotamya İsminin Kökeni
Eski Yunanlar, iki büyük nehir Fırat ile Dicle arasındaki bölgenin kuzey kısmına Mezopotamya, güney kısmına ise Babilonya diyorlardı. Toroslar’ın güney yamaçlarından, yani Aladağlar’dan Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin tamamı ilk kez M.S. 1. yüzyılda Yaşlı Plinius tarafından Mezopotamya olarak adlandırıldı
Deniz 6000 yıldan beri ağır ağır geri çekildiğinden, bugün Fırat ile Dicle Basra Körfezine iki ayrı kol halinde dökülmez, denize ulaşmadan Önce Şattülarap olarak birleşir.
İki nehir bölgesi, daha doğrusu, iki nehir arasındaki bölge anlamına gelen Mezopotamya adından da anlaşıldığı gibi, Eskiçağda Purattu ve İdiglat diye bilinen bu iki büyük nehir tüm bölgenin can damarıydı. Dicle’nin en Önemli kolları Suriye’nin kuzeyindeki Habur, Irak’ın kuzeyindeki Büyük Zap ve bugünkü Bağdat yakınlarından geçen Diyala Irmağıydı. Fakat tarım alanları verimliliğini sadece bu ırmaklara borçlu değildi. Mezopotamya’nın güneyinde yılın üçte ikisinde yağmur yağmaz, buna karşın kışın yağmurlar bir o kadar şiddetlidir. İlkbaharda karlar eriyince, Fırat ve Dicle taşar ve etrafı su altında bırakır. Dolayısıyla, dış koşullar -uzun kuraklık dönemleri, şiddetli yağışlar ve olur olmaz zamanlarda su baskınları- hiç de elverişli değildir aslında. Bu duruma ancak insan bir çare bulmuş, mükemmelen örgütlenmiş karmaşık bir sulama sistemi yaratmıştı. Kanalların sadece kazılması değil, binlerce yıl boyunca tekrar tekrar onarılması, yenilenmesi, genişletilmesi de gerekiyordu. Mezopotamya’nın özellikle de güneyindeki efsanevi verimliliğe ancak bu sayede ulâşılabildi.
Kuşkusuz bugünkü Irak’ın büyük bir kısmı bozkırımsı, hatta çölümsü bir karakterdedir; antik harabe tepeleri (Arapçası tel, çoğulu tulul) genellikle tarım arazilerinin dışındadır. Kısa süre öncesine kadar buna 13. yüzyıldaki Moğol tahribatının neden olduğu düşünülüyordu. Bunda bir doğruluk payı da olabilir, ama bölgenin, kulağa bir paradoks gibi gelse de, yapay sulama yüzünden eninde sonunda bozkırlaşması kaçınılmazdı. Tarlalara verilen nehir suyu hayli tuzluydu; suyun buharlaşmasıyla çökelen tuz, toprağı verimsizleştiriyordu. Yani bölgenin zenginliği ani bir yıkımla yok olmadı, yavaş yavaş ortadan kalktı.
Uygarlıkların Beşiği:"İki nehir arası" anlamına gelen Mezopotamya'da (Dicle ve Fırat toprakları) Sümer, Akad, Babil, Asur gibi medeniyetler kurulmuş, ilk tarım ürünleri (buğday, arpa, mercimek) burada yetiştirilmiştir.
Tarım Bölgesi Ortadoğu
Toros Dağları'nın Rolü:
Kaynak ve Sınır: Toros Dağları, Bereketli Hilal'in kuzey sınırını teşkil eder ve özellikle Dicle ve Fırat nehirlerinin kaynağıdır, bu da Mezopotamya ovasının sulanmasını sağlar.
Yukarı Mezopotamya: Torosların eteklerinde yer alan bu bölüm, Bereketli Hilal'in kuzeyindeki verimli toprakları kapsar.
Çiviyazısı Kil Tablet
Kaynakça:
Barthel Hrouda – Mezopotamya: Dicle ve Fırat Arasındaki Kadim Uygarlıklar.
***
"Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı" adlı Sümer şiirinin giriş bölümünde şöyle anlatılmaktadır:
Sümer heykelciği
Gök yerden uzaklaştıktan sonra,
Yer gökten ayrıldıktan sonra,
İnsanın adı konduktan sonra,
Anu göğü ele geçirdikten sonra,
Enlil yeri ele geçirdikten sonra,
Ereşkigal Kur'un ödülü olarak ele geçirilip götürüldükten sonra,
O denize açıldıktan sonra,
Baba Kur'a doğru denize açıldıktan sonra,
Enki Kur'a doğru denize açıldıktan sonra;
(Kur) krala ufak taşlar fırlattı,
Enki'ye koca taşlar fırlattı;
Onun küçük taşları, el kadar taşlar,
Onun koca taşları,... kamışların taşları,
Enki'nin gemisinin omurgası,
Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi;
Krala karşı, geminin serenindeki sular,
Kurt gibi yutuyordu,
Enki'ye karşı, geminin ardındaki sular,
Aslan gibi vuruyordu'.
Şiirden anlaşıldığı üzere başlangıçta bütün olan gök ve yer birbirlerinden ayrıldı ve böylece insanın yaratılışı buyruldu. Ardından gök tanrısı Anu göğün, yer tanrısı Enlil de yerin hâkimi oldular.
Kaynak: Türkiye'de Ardahan'ın Göle ilçesi dolaylarından ve Allahuekber Dağları'ndan doğar. Kura Nehri Türkiye'de doğup Azerbaycan'da denize dökülen bir akarsudur.
Allahuekber Dağları, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Erzurum, Kars ve Ardahan illerinin kesiştiği noktada yer alan ve Türk tarihi açısından büyük öneme sahip bir dağ sırasıdır.
Konum: Erzurum (Şenkaya, Oltu), Kars (Sarıkamış, Selim) ve Ardahan (Göle) illerinin sınırları içinde uzanır.
Tarihi mezar taşlarını (özellikle Tunceli'deki koç, koyun taşları gibi) veya değerli doğal taşları (akik, kuvars, diaspor) ifade eder. Bu taşların yerleri, büyük kaya kütleleri, sıcak su kaynakları çevresi, maden ocakları ve nehir/deniz kenarları gibi jeolojik oluşumların olduğu yerlerdir.
Rus ve Suriyeli arkeologlar, Suriye sahili açıklarında Antik Roma döneminden kalma liman keşfetti.
Kılıç Dağı: Antakya'nın güneybatısında, Suriye sınırına kadar uzanan volkanik bir dağdır.
Apameia, Suriye’nin Asi Nehri kıyısında, MÖ 300 civarında Seleukos I Nikator tarafından kurulmuş, oğlu Antiochos’un anısına adını aldığı büyük bir Helenistik şehirydi. Seleukos İmparatorluğu’nun ikinci büyük merkezi olan Apameia, 500.000’e varan nüfusu, dev askeri fili ve at ahırları, Zeus Belos tapınağı ve kehanet merkeziyle ünlüydü. Roma döneminde de zenginliğini korudu; 2 km uzunluğunda, 36 metre genişliğinde görkemli sütunlu caddesiyle dikkat çekti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O