15 Kasım 2024 Cuma

İbn-i Heysem; Nil Nehri sulama projesi & Yeraltı suları nasıl oluşmuş?

İbn-i Heysem, dönemin Avrupa bilim camiasında “ikinci Batlamyus” olarak bilinmekteydi.

Bilimsel Düşünce ve İbn-i Heysem

İbn-i Heysem 965'te Basra'da doğdu, 1038–1040 yılları arasında Kahire'de öldü. Fizik, matematik ve felsefe alanlarında çalışmalar yapmıştır.

Öğrenimine Basra'da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi. Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat'a giderek özellikle; matematikfizikmühendislikastronomimetalurji gibi pozitif bilimleri öğrenip, şöhrete kavuştu.

İbn-i Heysem'in başarıları diğer memleketlerde duyulunca, Mısır'da hüküm süren Fatimi Devleti hükümdarlarından El-Hakim kendisini Mısır'a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır'a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil Nehri'nden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. 

Projesini Fatimi sultanı El-Hakim'e açıklayınca, sultan projenin gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanmasının o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El-Hakim'in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. 

Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre, İbn-i Heysem'in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Birûni ve İbn-i Sina ile çağdaştı.

Antik Ahramat Kolu'nun su yatağı, Eski Krallık döneminden İkinci Ara Dönem'e kadar uzanan ve Üçüncü Hanedanlık ile On Üçüncü Hanedanlık dönemlerini kapsayan çok sayıda piramidi çevreliyor. Grafik: Eman Ghoneim.           

İbn el-Heysem daha önceki yıllarında Mısır’da Nil taşkınlarını önlemek üzere görevlendirildiği sıradaki başarısızlığının ertesinde kendisini deli gibi göstererek kapandığı hapishanede ve ondan sonraki özgürlük yıllarında yürütmüş olduğu deneylerde geometrik optiğin bütün alanlarıyla uğraştı. Bunlardan başka, İbn el-Heysem, matematikte ancak 4.dereceden bir denklemle çözülebilecek ve “Alhazen problemi” diye kendi adıyla anılacak olan problemi de çözmüştür. Bu problem, küresel bir dışbükey ya da içbükey ayna, bir nesne ve nesnenin aynaya yansıyan görüntüsü verildiğinde, yansıma noktasının bulunmasıdır. İbn el-Heysem bunu bir hiperbol yardımıyla çözmüştür.

İbn el-Heysem’e göre ışının alacağı yol en kolay ve en hızlı olacaktır. Yani ışın eğer yoğun ortama giriyorsa daha büyük bir dirençle karşılaşacak ve hareketi zorlanacaktır. Bu nedenle ışın, daha rahat edebileceği bir yöne, normale (girdiği ortam yüzeyine olan dikmeye) doğru bükülecektir; tersi durumda ise normalden öteye doğru kırılacaktır.


🌤🌤🌤🌤🌤


Delilik taklidiyle gelen ev hapsi

Nil Nehri deltası, ilk medeniyetlerin ortaya çıkmasından beri insanların yerleşimler kurduğu ve hiç terk etmediği bir bölgedir. Önce tarihöncesi insanlar, sonra Mısırlılar, sonra İskender, Roma, Bizans ve İslam Devleti… Yüzyıllar geçmişti, fakat halen ortada bir türlü çözülemeyen bir sorun vardı: Nil Nehri’nin taşması. Doğa, insanların kurduğu evlerle saraylarla uyumlu değildi elbette ve yılın belirli aralıklarında Nil Nehri yükselip alçalmaktaydı. Bu değişim, mal sahiplerinin arazilerinin miktarını değiştirdiğinden vergilendirmeyi güçleştiriyordu. Ayrıca tarlalarda ekinleri heba ediyor, kimi zaman insanların canını da alıyordu. Antik Medeniyetler, bu sorunun sebebinin tanrıların mutsuzluğu olduğunu düşünüyorlardı ve bundan dolayı yılın belli günlerinde elde edilen ekinler tanrılara kurban edilirdi. Ortaçağda ise, Fatımi Hanedanı’ndan Halife Al-Hâkim, İslam topraklarının dört bir yanına Nil Nehri’nin çeşitli yerlerine su yüksekliğini kontrol altında tutmak amacıyla bir baraj inşa etmek için mühendisler aradığını haber etti. İbn-i Heysem de bu doğrultuda Fatımi Devleti başkenti Kahire’ye davet edildi. Aklında, Nil Nehri’ne sulama kanalları açmak ve barajlar inşa etmek gibi fikirler vardı. Fakat arazi gezileri sırasında, böyle bir işi geçerli teknolojiyle yapabilmenin imkânsız olacağını fark etti. Üzerine aldığı görevi reddetme olanağı yoktu, halife tarafından verilen görevi reddeden kişinin kellesi giderdi. Hayatını kurtarmak için ne yapmalıydı? Deliymiş gibi yapmanın en uygun kaçış yöntemi olduğunu düşünmüştü.

                                 Işığın insan gözünden çıktığını resmeden bir erken dönem ortaçağ eseri.          

Bir meczuptan böyle bir görevi tamamlamasını beklemek bir işe yaramayacaktı. Deli bir adamı işini yapmadığı için idam da edemezdiniz. İbn-i Heysem kellesini kurtarmış, fakat özgürlüğünden olmuştu. Halife, Heysem’in ev hapsinde kalmasını emretti. Heysem Halifenin ölümüne kadar ev hapsinde kaldı. Bir biliminsanı için ev hapsi çok da kötü bir şey değildir. Zaten yaşamının büyük bir kısmı okuyarak ve çalışarak geçeceğinden, evde kalmak zorunda olmak, araştırma yapmasını sağlayacak ekipmanlar bulunduğu müddetçe, bir doğa felsefecisi için ödül bile olabilir! İbn-i Heysem için de öyle olmuş olmalı ki, hayatının en önemli eserlerini bu esir olduğu yıllarda yazdı. Yeni bir ilgi alanı vardı artık: Işık.

Empedokles’den El Kindî’ye aynı düşünce: Işığın kaynağı insanın gözbebeği

Doğadan elde edilen bilgi, insanların doğayı anlaması için tek kaynaktı. Doğadan elde edilecek bilgilerle Hades diyarından ölüleri bile geri getireceğini, hatta ölümsüzlüğe erişebileceğini düşünen Empedokles, simyanın da temellerini atmış oldu. Empedokles’e göre doğada dört element vardı ve evrendeki her şey bu dört elementin belirli miktarlardaki karışımlarından meydana geliyordu: Ateş, su, toprak, hava…

Empedokles’e göre insan gözbebeğinin içinde hiç sönmeyen bir ateş vardı ve bu ateşten çıkan ışık, etrafı görmemizi sağlıyordu.

ışık, insan gözbebeğinden bir koni şeklinde çıkıyor ve koniye ait tüm geometrik özellikler ışığa da uygulanabiliyordu. Ardından Batlamyus, Öklid’in modeline renklerin oluşumu ve gözden çıkan ışıkların sudan yansıma yapmalarını da ekledi. Işık, koni şeklinde yayılıyordu, ancak düz çizgiler şeklindeydi (light ray, yani ışık ışınları). 

“Eğer ışığın kaynağı insan gözüyse, neden karanlıkta göremiyoruz?” sorusuna yanıt aramaya çalıştı. 

Friedrich Risner’in Optik Hazinesi kitabının ön kapağı. Güneşten çıkan bir ışık kaynağının bir gemiye çarptığını görselle örnekliyor.

Dünyanın havasına giren Güneş ışınları bükülmekteydi, bu bükülmeyi gözlerimiz kırmızı ışık olarak algılamaktaydı.

Hacı Bayram Veli 4.bölüm 🎥 0:45:14 bu konu geçer!


https://youtu.be/RgQ4px5C8Y0?si=Ll_B2Z3AcP15i8QE


Heysem, Nil Nehri'nin azgın sularının taşmasını önleyebileceğini iddia ediyordu. Halife, Heysem'den bu iddiasını kanıtlamasını istedi. Heysem ise Halife'nin isteğini reddederse öldürülmekten korkuyordu çünkü El-Hâkim, kafasına estiği gibi kelle almasıyla meşhurdu. Ona boşuna "Deli Halife" demiyorlardı!

Aylarca süren araştırmaların, ardı ardına başarısızlıkla sonuçlanan deneylerin, düş kırıklığının ve öfkenin ardından Heysem, kendisine verilen bu görevi başarıyla yerine getiremeyeceğini kabullendi. Nil Nehri'nin taşkınlarını durduramayacağı gibi tarihe de beceriksizliğiyle adını yazdıracaktı. Başarısızlığının bedelini canıyla ödeyeceğinin farkında olan Heysem, Halife'nin karşısına yeniden çıktığında aklını yitirmiş gibi davrandı çünkü İslam hukukunda akıl sağlığı yerinde olmayanlara ölüm cezası verilemeyeceğini biliyordu. Planı işe yaramıştı. El-Hâkim onu ev hapsiyle cezalandırdı. Söylentilere göre Heysem tam on yıl boyunca evden dışarı adımını atmadı. Eve hapsolduğu süre boyunca Heysem, gerçeklik arayışını hız kesmeden sürdürerek optik bilim ve ışık üzerine yaptığı eski çalışmalarına geri döndü. Bu kez vaktini daha iyi değerlendirecek ve bilim camiasındaki kötü şöhretini herkese unutturacaktı.

Bir efsaneye göre Heysem, bir gün karanlık odasında otururken dışarıdan gelen bir ışık huzmesinin duvardaki iğne deliği kadar küçük bir delikten geçerek karşısındaki duvara vurduğunu görmüş ve ışık huzmesinin aydınlattığı yerde dışarıdaki dünyanın tepetaklak bir gölgesi belirmiş. Bunun üzerine Heysem, ışık huzmesinde beliren gölgeyi kontrollü bir deneye dönüştürebilmek için bir adet kutu, bir parça kâğıt ve kutuda delik açabilmek için küçük bir iğne bulmuş ve kendine bir iğne deliği kamerası yapmış. Kamerasıyla çeşitli gözlemler yapmış ve bu gözlemlerinin sonuçlarını not almış.


_______Akinti tuz ve taze suyun hassas dengesine bagli ama kimse eriyen buz kutuplarindan okyanuslara ne kadar taze su karistigini dikkatte almiyor! _________


Kur'an-ı Kerim'de tatlı ve tuzlu suyun karışmamasıyla ilgili ayetler 

  • Hicr (حجر): Yasaklama, men etmek, akıl, korunan yer gibi anlamları vardır.
  • Mahcur (محجور): Engellenmiş, kısıtlanmış, alıkonulmuş, fiil ehliyeti sınırlanmış kişi anlamına gelir. 

Furkan Suresi 53. Ayet:
  • Elmalılı Meali (Orijinal)

    O odur ki iki deryayı birbirine salmış: şu tatlı, yürek tazeler/susuzluğu giderici, şu tuzlu çorak ve acı , aralarına da bir berzah ve bir serhat «hıcri mahcûr» koymuştur.

2. Rahmân Suresi, 19-20. Ayetler
Bu ayetlerde ise iki denizin birbirine kavuştuğu ancak aralarındaki bir engel nedeniyle birbirlerinin sınırlarını aşmadıkları ifade edilir:
  • 19. Ayet: "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir."
  • 20. Ayet: "Ama aralarında bir engel (berzah) vardır; birbirlerine karışmazlar."
Bu ayetler, Allah'ın kudretini ve evrendeki düzeni gösterirken, coğrafi olarak da Cebelitarık Boğazı gibi tatlı ve tuzlu suların buluştuğu ancak hemen karışmadığı yerlere işaret edilir. 
Bilimsel ve Coğrafi Yorumlar
Bu ayetler günümüzde genellikle suların yoğunluk, sıcaklık ve tuzluluk farklarından dolayı (yüzey gerilimi gibi fiziksel sebeplerle) birleştiği noktalarda oluşan doğal engellerle (örneğin Cebelitarık Boğazı veya nehir ağızlarındaki halıçlar) açıklanmaktadır. Ayetlerde geçen "berzah" kelimesi, iki şeyi birbirinden ayıran engel veya sınır anlamına gelmektedir. 


Tefsirlerde bakalım nasıl anlaşılmış.

"Ama aralarında bir engel vardır." engel ikisi arasındaki kara parçasıdır ki, bu da Hicazdır. Bu açıklamayı da el-Hasen ve Katade yapmıştır.


Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: "Aralarında bir engel vardır..." kelâmını açıklarken: "Yan yana olan iki kuyunun birinde tatlı su birinde de tuzlu su bulunmaktadır" dedi


Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: "Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar" âyetini açıklarken: "Berzah ifadesi ile birbirlerine karışmalarını engelleyen adalar yani kara parçaları kastedilmektedir. Birinin diğerinden bir şey alması ona karışması demektir. Ancak Yüce Allah lütfü, kudreti ve celâli ile birbirlerine karışmalarını engellemektedir" dedi.



Kur’ân’ın iki su kütlesi arasındaki “engeli” sadece yüzey sularına değil, yer altı–yer üstü, tatlı–tuzlu tüm su türlerine genelleyebiliriz


Ayete Geçen berzah fiziksel engel ile sınırlayamayız Eğer “araya konan engel” yalnızca somut bir kaya veya kara olsaydı, Kur’an bunu nisbeten açık bir isimle (örneğin صخرَةً, جِبَالاً) ifade ederdi. Oysa “barzakh” genel bir isimdir ve nihaî mahiyetini saklı tutar.


Bahr kelimesi tüm su kütleleri olan her şey için kullanılmasından yola çıkarak Gökte olan bulutlar su kütleleridir. Gökte ki bahr (bulutlar) yerde ki bahr (okyanuslar denizler) diyebiliriz


Müfessirler aynı zamanda bunu da kapsadığını söylemişler.


İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir" âyetini açıklarken: "Burada her yıl birbirine kavuşan gökyüzü ve yeryüzü denizleri kastedilmektedir" dedi. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir" âyetini açıklarken: "Burada gökyüzü ve yeryüzü denizleri kastedilmektedir" dedi. Taberi bu görüşü tercih etmiş...


Haloklinin Görevi


Haloklin, üstteki tatlı su ile alttaki tuzlu suyun dikey karışmasını engelleyerek doğal bir bariyer görevi görür. Böylece:

  • Besin maddelerinin, oksijenin ve ısı enerjisinin hareketi kısıtlanır,

  • Farklı canlı türleri bu iki katmanda farklı şekillerde yaşam sürer,

  • Alttaki su oksijensiz kalabilir; bu durum ölü bölgelerin oluşmasına yol açabilir.

Bu engelleyici özellikleri nedeniyle haloklin, su ekosistemleri üzerinde çok önemli etkiler oluşturur.


Dünya Üzerinde Haloklin Örnekleri


1. Baltık Denizi:Tatlı nehirlerin beslediği Baltık Denizi’nde yüzeyde tatlı su, altta ise daha yoğun tuzlu su bulunur. Aralarında belirgin bir haloklin oluşmuştur. Bu yapı, alttaki suyun yüzeyle karışmasını zorlaştırır.


2. Karadeniz – Akdeniz (İstanbul Boğazı):Boğazda Karadeniz’den gelen tatlı su üstten Marmara’ya akar; altta ise Akdeniz kökenli yoğun tuzlu su ters yönde akar. Aradaki haloklin tabakası bu iki akıntının birbirine karışmasını engeller.


3. Meksika’daki Cenoteler (Yer altı mağara gölleri):Chac Mool gibi cenotelerde üstte yağmurdan gelen tatlı su, altta ise denizle bağlantılı tuzlu su bulunur. Haloklin tabakası burada açıkça gözlemlenir.


4. Nil Deltası:Nil Nehri Akdeniz’e döküldüğünde yüzeyde tatlı su, denizin tuzlu suyu ile temas eder. Tuzluluk farkı nedeniyle haloklin oluşur ve tatlı su, tuzlu suyla karışmadan üstte akmaya devam eder.


5. Arktik ve Antarktik Okyanusları:Buzların erimesiyle oluşan tatlı su, daha yoğun tuzlu deniz suyu üzerinde kalır. Aralarında haloklin oluşur. Bu yapı buzun erimesini yavaşlatır ve deniz ekosisteminin dengesini korur.


Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, âdeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. (Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93)”

Birbirine karışmayan deniz olgusuna örnek olarak yine atlas okyanusu altında Brine Pool adlı bir göl vardır ki gölün suyu üstündeki okyanustan daha tuzludur ve keskin sınırlarla ayrılır. Yaşayan canlıları farklıdır.







                                                                          ♻️



FERGĀNÎ

الفرغاني


                                                                        XXXXXXXXX



Malabadi köprüsü Artuklular tarafından yaptırılmıştır. ilk ismi Akarman veya Karaman köprüsüdür.

Artuklular, 1102 yılında, Güney ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde Artuk Bey tarafından kurulmuş bir beyliktir. İsmini Türkmen beyi olan Artuk Bey'den almıştır. 

1086 yılında Kudüs'ü alan Artuk Bey aynı yıl burada öldü. Daha sonrasında Artuklular Hasankeyf, Mardin ve Harput olmak üzere üç ana koldan idare edildiler.

Hasankeyf kolu, Artuk Bey'in oğlu Sökmen Beytarafından kurulmuştur. Başkenti Hasankeyf, daha sonra da Diyarbakır olarak belirlenmiştir. 1231 yılında Eyyubiler tarafından yıkılmışlardır. 

Harput kolu, Eyyubiler ile Selçuklular arasındaki kaygan bir politika nedeniyle Anadolu Selçuklu Sultanlığı tarafından tahrip edildi. Mardin kolu daha uzun süre hayatta kaldı, ancak EyyubilerAnadolu Selçuklu Devletiİlhanlılar ve Timurluların bir vasalı olarak hayatta kaldı. Kara Koyunlular Mardin'i ele geçirdi ve sonunda 1409'da Artuklu egemenliğine son verdi. 

Mardin kolunun kurucusu İlgazi Bey'dir. Sırasıyla Anadolu SelçukluEyyubi ve Moğol hakimiyetine girmişler, 1409 yılında Karakoyunlular tarafından yıkılmışlardır.  

Artuklulardan günümüze kadar gelen tarihî eser, hâlen ayakta durmakta olan Malabadi Köprüsü'dür. Malabadi Köprüsü 1147 yılında yapılmıştır. Malabadi Köprüsü dünyanın en büyük taş kemerli köprüsüdür ve Ayasofya'nın kubbesini içine rahatlıkla alabilecek kadar büyüktür.

Bin Yıl Önce Yaşamış Bir Artuklu Sanatçı: Mühendis Cezeri

Cezeri Artuklular döneminde bugünkü Diyarbakır civarında 1200 yıllarında yaşamış bir mühendistir. Cizreli bu büyük mucit aslında günümüz bilgisayarlarının temeli olan, robot saatler, su makineleri, şifreli kilitler/kasalar, termos, otomatik oyuncaklar gibi onlarca makinenin mucidi büyük bir mühendisdir. Günümüzde kullandığımız birçok teknolojik ürünün temelinin Cezeri’ye dayandığını söyleyebiliriz. Bunu Leonardo Da Vinci’den de önce yapmıştı.

Akla nasıl tıp denince İbn-i Sina, matematik denince Harizmi, felsefe denince Farabi geliyorsa sibernetik denince de ilk akla gelen kişi El-Cezeri’dir. Sibernetik ismini 1948 yılında Norbert Wiener vermiştir. Wiener sibernetiğin, tüm organize sistemlerin (canlı veya cansız) makine ve hayvanların haberleşme ve kontrol sistemlerini incelediğini belirtmektedir. Sibernetik haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim gelişerek hayatımızın vazgeçilmezi olan bilgisayarın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda, Fransızlar Descartes ve Pascal’ı, Almanlar Leibniz’i, İngilizler Bacon’ı ileri sürerler. Oysa el-Cezeri, rakiplerinden tam 600 yıl önce sibernetiğin ilkelerini kullanan ilk kişiydi (1).

El-Cezeri adını Dicle Nehri’nin bir ada gibi çevrelediği Cizre’den almıştır. Kendisine Bedi’uz-zeman adı eşsiz bir mucit olduğu için denilmiştir. Ebu el-İzz (Morfolojinin Babası) ününü Türkçesi “Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar” kitabı ile almış, adı İsmail, baba adı ise Rezzaz’dır. Arapça, Türkçe, Farsça, Osmanlıca ve Latince bilen bir saray mühendisi olan ve Artuklu Sarayı’nda kesintisiz 25 yıl (1181-1206) görev yapmış olan Cezeri tüm ortaçağın en önemli mühendisi olarak kabul edilmektedir. 

Makinelerinin önemli bir kısmını kısaca Kitab-ül Hiyel olarak bildiğimiz ve Artuklu hükümdarı Nasireddin Mahmud’un isteği üzerine yazdığı kitabında toplamış. Bu konudaki önemli kaynaklardan biri Durmuş Çalışkan’ın “Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri” kitabıdır.

Artuklu Sarayı onun döneminde daha kapısına hayranlık duyulacak şekilde  insanları karşılıyormuş, denen o’dur ki bir şahaser olan  kapıyı görmek için gezginler yol değiştirirmiş. Metal dökümü ve işleme tekniklerinin yanı sıra dörtlü kilit sistemi bugün için bile tam güvenlikli denecek olan bu kapı yaklaşık 4,5 m yüksekliğinde ve iki kanatlıdır. Üzeri İslam sanatının ünlü şekil ve altı köşeli yıldızları bezeli bu kapının üzerinde ayrıca kufi yazı tarzında bir kabartma da yer alır “Mülk, Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır.” 

Cezeri’nin içecek servis eden insansı robotu 

Tarihte ilk insansı robotu yapmış. Cezeri’nin robotlarına bakıldığında insana benzetme konusundaki özenini görüyorsunuz. Üstelik bu robotlar herhangi bir aksamdan bağımsız olarak ayakta kalabilen robotlarmış. “İçecek Sunan Çocuk” robotundaki amaç sohbet meclisinde konuklara belirli aralıklarla kadeh içinde içecek sunmakmış. Robotun sunacağı içecek önceden şapkasındaki gizli bir delikten hazneye doldurulurmuş ve haznedeki delikten yavaşça kefe mekanizmasına akarmış. Kefenin hacmi ise ancak kadehin içini dolduracak kadar olduğu için kadeh dolduğunda dolum işlemi de tamamlanmış olurmuş. Her 7,5 dakikada bir kadehin üstündeki balık şeklinde duran hazneden akan içecek kolu ağırlaştırır, kol böylece aşağı inermiş. Kadeh robotun elinden alınıp yeni kadeh konunca da süreç yeniden tekrarlanırmış. 

Cezeri’nin Nedim Robotu

“Abdest Aldıran Çocuk”, “Nedim” (hizmetli) robotu ve daha nicelerini yapan Cezeri’ye ilk robot fikrini düşündüren sanırım şimdikiyle aynıydı; bizim yapacağımız işleri kolaylaştırmak veya işi yerimize yapacak icatlar geliştirmek. Onun bu makinelerin ileride hayatımızda alacağı boyutları hayal ettiğini ya da robotların dünyayı ele geçirebileceğine dair endişeleri olup olmadığını bilmiyoruz ama zamanının çok ötesinde olduğu kesin. 

Bir diğer icadı “Su Saati” de çok ünlüdür. Aslında insan yaşamını düzenlemek için ezelden beri kendi uydurduğu bir zaman çizelgesine uymaya çalışır. 16. yüzyılda Avrupa tipi mekanik saatlerin icadına kadar da bu zaman takibini güneşin hareketi ile özdeş tuttukları bir hayat düzeniyle sağlıyorlardı. Cezeri’nin bugün bahsetmek istediğim ünlü Filli Su Saati bugün kullandığımıza çok yakın olan eşit saat sistemini baz aldığı bir düzenektir; her yarım saat başını ve aralardaki dakikaları gösterebilmektedir. Bu güzide eseri Hareket Kontrol Teknolojileri Merkezi (HKTM) harika bir iş yaparak tam 800 yıl sonra hayata geçirmiş. Heykeltraş İskender Giray’ın iki buçuk yıllık çalışmasının ardından Filli Su Saati yeniden yorumlanarak karşımızda izlenmeye ve büyülemeye hazır. 

HKTM’nin Cezeri sayfasına mutlaka bakmanızı öneririm: https://cezeri.hktm.com.tr/


Cezeri’nin Filli Su Saati

Size biraz bu saatin detaylarından bahsetmek istiyorum; bir filin sırtında kare biçiminde bir kürsü, kürsünün köşelerindeki sütunlar üzerinde bir hisar, hisarın üzerinde küçük bir kubbe ve kubbenin üstünde de bir kuş bulunur. Filin başının üstünde ise bir adam figürü balkonda oturmuştur ve adamın sağında ve solunda iki şahin, balkonun sütunları arasında uzanan ve üstünde iki yılan sarılı bir mil, kürsünün orta kısmında bir yarım küre ve üzerinde elinde kalem olan bir katibin oturduğu platform, bu platformun üzerinde 7,5 dereceye bölünmüş bir yay, filin boynuna oturmuş sağ elinde balta tutan bir de bakıcı vardır. 

Katibin kalemi her yarım saatte 7,5 dereceye gelince kuş öter, deliklerden biri beyaza döner, balkonda oturan adam sağ tarafındaki şahinin gagasından elini kaldırır, sol elini ise sol taraftaki şahinin gagasının üstüne koyar. Sağdaki şahinin gagasından, sağdaki yılanın ağzına bir top düşer, yılan topu filin sağ omzundaki vazoya bırakır, filin seyisi balta ile filin başına vurur. Top bunun ardından filin göğsünden çıkar, karnında asılı bulunan bir çan üzerine düşerek ses çıkarır ve böylece yarım saatin geçtiğini bildirir. 

Katibin kalemi derece işaretlerinin dışına gelip, aynı işlemler sol taraftaki şahin ve yılan için tekrarlandığında ise bir delik tamamen beyazla örtülür bu ise bir saat geçtiğinin göstergesidir. 

Büyülü, detaylarıyla nasıl da ince işlenmiş, zamanı ve yaşamı adeta kutlayan bir saat olduğu kadar bir gösteri gibi… Mekanik saatlerin hassas yani dakikaları gösterebilir hale gelmesinin 16. Yüzyılda başladığı düşünülürse bu saatin önemini bir kere daha anlayabiliriz aslında. 

HKTM ile işbirliği yapan İskender Giray’ın çalışmasının detaylarını aktardığı videoyu da yine öneririm:

İskender Giray’ın Filli Su Saati Yorumu. Fotoğraf hktm sitesinden alınmıştır. 

Özetlemek gerekirse; İskender Giray, bu heykeli yorumlarken orijinalinde bulunan insanları çıkarmış. Amaçları uluslararası ticareti simgeleyen bir iş yapmakmış. Anka kuşunu bizim coğrafyamızı temsilen konumlamışlar, Çin Ejderi de, yine ticari bir simge olarak orada bulunmuş. Fil konusunda ise Hint fili yerine Afrika filini tercih ederek; Afrika’nın sömürülmesini simgelemek ve ekonominin ülkelerin işbirliğini gerektirdiğini vurgulamak istemiş).  Konumladığı hayvanların hepsinin savaşır pozisyonda olduğunu söyleyen Giray, günün sonunda hepsinin bir iş birliği içerisinde saatin döngüsünü tamamladığını ve tekrar savaşır pozisyonlarına döndüğünü söylüyor kendi yorumunda. Eserin orijinalindeki 30 dakikada bir olan döngüyü de 15 dakikaya çekmişler ve günümüzün zaman algısına da gönderme yapmışlar. 

İskender Giray, aynı zamanda Afrika Filini seçmesinin sebebini dişleri nedeniyle avlanmaları ve soyunun tükenme noktasına geldiğini vurgulamak olduğunu da dile getiriyor. Bunu temsilen de filin ayağının altına bir dünyayı simgeleyen bir küre, kürenin önüne de dişleri çekilmiş bir heykel yerleştirmiş. Fil cesedini görmek içinse küreye yaklaşmak gerekiyor, böylece de yansımasını gören herkesi işin içine çekmiş oluyor.

Heykeltraş bir de kendi hayatından kesit eklemiş, eseri hazırlarken kendi kızı Güneş dünyaya gelmiş. Onun için de eserin çevresini saran ve kendisinin top asansörü dediği çeperde kuş ağzını her indirdiğinde bir güneş doğuruyor.

Çalışma prensibi ise 13. yüzyılla aynı; her 15 (o zaman 30’muş) dakikada bir su kabının batmasıyla tetikleniyor ve mekanizma başlıyor. 

Üç tona yakın ağırlıkta, dört bine yakın parçadan oluşan incelikli bir iş çıkmış ortaya.

Cezeri, Alfabedeki harflerin 12’sinin kullanılmasıyla açılabilen şifreli sandık kilidi. Kitab-ül Hiyel

Cezeri’den ve onun dehasından bahsederken bir de şifre sistemlerinden bahsetmek istiyorum. Kilit sistemleri üzerine çalışan ve şifreli kilit sistemleri geliştiren Cezeri’den önce buna benzer bir sistem görülmediği biliniyor. Saray mühendisi olarak devletin gizliliği için yaptığı bu yenilikçi çalışma, ilk olmasının da ötesinde çok ileri düzey bir buluş aslında. Şöyle ki ürettiği sandığı açmak için 281 trilyon olasılık bulunmakta. Sandığın sağladığı güvenlik teknik olarak 48 bitlik güvenlikte, çok daha ileriki dönemlerde Almanların ünlü Enigma’sından bile bu yönüyle daha karmaşıktır. Hatta 2000li yıllara kadar bilgisayarlardaki algoritmik şifreler dahi 48 bitten daha ileri değildir. 

Yaşamında buluşlar üreten özgün insanların hikayesi öğrenmeye ve anlatmaya değerdir. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışan ve yarın ölecekmiş gibi üreten insanlar beni çok etkiliyor. 

Topraklarımızdan geçmiş kıymetli insanları tanımamız öğrenmemiz önemlidir. Umarım bu alim hepimize ilham olur. 

Niye ortaçağdan sonra müslüman halkların yaşadığı toplumlarda bilimsel inkişaf durdu; bu bir muammadır. Bu konuda birçok görüş var; mesela Huff’a göre Ortaçağ zamanında İslam dünyasında bilim adamlarının faaliyetlerini destekleyecek sosyal ve hukukî kurumlar gelişmedi. Medreseler başlangıçta bazı bilim alanlarında (mesela tıpta) faaliyet gösteriyorlardı, ancak daha sonra buralarda fıkıh, tefsir, mantık, kelam ve benzer bilimler dışında eğitim yapılmaz hale geldi. Medreselerin eğitim sistemi kurumsal olmaktan daha çok münferit idi. Avrupa’da 12. yüzyıldan sonra üniversitelerin kendi usul ve kaidelerini tespit edip yine kendi müfredatlarını özerkçe belirleme ve uygulayabilmelerine karşılık, medreselerin eğitim programları umumen geleneksel ve tutucu bir şekilde eski ekolün sürdürülmesine dayanıyordu. Medreselerin hamisi vakıflar da “İslam dışı” sayılan bilimlere itibar etmediği için bir müddet sonra bilim çalışmaları sosyal ve hukuki destekten mahrum kaldı. Huff, Müslümanların parlak bir başlangıçtan sonra bilimsel çalışmalarını devam ettirememelerini ağırlıklı olarak sosyal kurumsallaşma ve hukuki özerklik alanındaki başarısızlıklarına dayandırmaktadır (3). 

İkinci görüş ise Kocabaş’a ait. O da sosyal ve hukuki sebeplerin arkasında, 11. yüzyılda müslümanların temel kavramları anlayışında meydana gelen bozulmaların bu gelişmeye engel olduğunu söylüyor. Müslümanlar “‘akıl” ve “‘ilim” gibi Kuran’da geçen bazı kavramları yerinde kullanmamışlar, Kuran’daki anlamından uzaklaşmışlar. İslam düşünce tarihi içinde ciddi bir kavramsal bozulma ortaya çıkmış. Eğer Müslümanlar Kuran’da ifadesini bulan ve başlangıçta kazanmış oldukları temel kavramları, anlayışlarını terketmemiş olsalardı bilim alanındaki motivasyonlarını kaybetmeyecekler ve bu alandaki çalışmalarını devam ettirmelerini sağlayacak sosyal kurumlaşma ve hukuki düzenlemeleri de gerçekleştirebileceklerdi, diyor Kocabaş (4). 

Tabi bunlar bu konudaki bir çok görüşten sadece ikisidir. Bu konuda daha çok görüşler var. Örneğin müslümanların Batı’nın taklitçisi haline gelip imanlarında ısrarcı olmadıkları için geri kaldıklarını  söyleyen ve büyük etki yaratan İslamın Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti kitabının yazarı, Hintli islam alimi, En Nedvi’yi de anmakta fayda var (5). Bu kitabın ilk baskısı 1951de, daha sonra 8 edisyonu yapılmış. Kitapta müslümanlarin 600 yıl hamiliğini yapmış Türklerin de Jön Türk hareketi ile beraber bu gerilemede etkin rolü bulunduğu unutulmamalıdır, denmektedir. 1914 doğumlu En Nedvi, bir tebliğcidir ve ölmeden 1 yıl önce 1998de “Dünyâ Müslümânların çöküşüyle çok şey kaybetti. Bu meşhur kitabınızda ileri sürdüğünüz   görüşlerle herkesçe ma’lûm birçok kuşak yetişti.. Kitabınızın üzerinden otuz yıldan daha fazla zaman geçtikten sonra durumu nasıl görüyorsunuz. Dünyâ Müslümânların çöküşüyle  neleri kaybetti?” sorusu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir (6): 

“Doğrusunu söylemek gerekirse bütün kültürlü kimselerde hâkim olan fikir müslümânların sadece oyuncu olduğudur. Burada müslümanlarla istişare edilmeden onların görüşleri ve eğilimleri bilinmeden  tamamlanan bir tiyatro var, uluslararası bir tiyatro, müslümanlar da orada kendi rollerini oyuncular gibi oynuyorlar. Ancak ben bu fikri değiştirdim. Tarihi değiştirdim. Belki de benim bu konuda, Allah’ın yardımıyla, biraz önceliğim oldu. Müslümanlar aktör değildir, aksine onlar etkendirler. Tiyatroyu şekillendirenler onlardır, bütün dünya tiyatrosunu şekillendirmeye güç yetirecekler de onlardır. Onlar bu tiyatroda satrançtaki bir taşı temsil edemezler. Aksine Müslümanlar hâdiseleri şekillendirdiler. Onlar şekillendiricidir, onlara şekil verilemez. Müslümanlar işte böyle olmalıdır. Ne zaman ki Müslümanların elinden önderlik ipi kayboldu, dünya başıboş kaldı. Toplumlar ve halklar çobansız bir sürüye dönüştü. Bu kitâb “İslamın Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” işlevini başarıyla yerine getirdi. Eksikliği varsa da Müslümanı  taklidçi, tabi  olan iken etken olan, kalıba döken ve sonuçları değiştiren bir konuma getirdi. Yeni bir nesli müjdeledi. Müslümanlar insanlığın önderleri iken dünya doğru yoldaydı. Müslümanlar ne zaman önderlikden azledildiler, toplumlar çobansız bir sürüye dönüştü. Doğrusu Müslümanlar geri çekilmek, hezimet neticesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Şimdi elde ettikleri hürriyetten faydalanıyorlar. İlk vazife Müslümanların fikri seviyelerinin öğrencilikten, tabilikten ve kaybolmuşluktan önderliğe yükseltilmesidir.“

Kuşku yok ki En Nedvi kendi görüşlerini aktarmış ve nedenlemelerde bulunmuştur. Bunların derinlemesine çağlar boyunca yaşanan sosyal hadiseleri de gözönünde bulundurarak incelenmesi gerekir. En Nedvi’den sonra bu konuda daha birçok görüşe yer vermek mümkün, fakat eskiye öykünmeden islamın ilk indirilişi gibi devrimci ve yenilikçi, sosyal ve entelektüel bir yaklaşım daha göremedim. Ama günümüzde müslüman halkların yaşadığı ülkeler ya ekonomik olarak darda ya da gelir dağılımının bozukluğu yüzünden halkın fakirlik çektiği veya iç çekişme ve huzursuzlukların olduğu ya da bölgesel savaşlarla boğuşan endişe içinde yaşayan insanların memleketidir. Şu içinde bulunduğumuz covid19 salgınına karşı müslüman kimliği ile öne çıkan hiçbir ülkenin henüz aşı geliştirmediği de bir başka gerçektir. İbni Sina tüm dünyanın övünç kaynağı olsa bile bizim bir yerlerde hata yaptığımız kesin. 

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez

Kaynak:

(1)  Çırak B. ve Yörük A. (2015) .Mekatronik Biliminin Öncüsü İsmail El-Cezeri, Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 4.

(2) Çalışkan, D. (2019). Herkes için Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri, Babil Kitap.

(3) Huff, T.E. (1993). The Rise of Early Modern Science, Cambridge University Press, Cambridge. 

(4) Kocabaş, Ş. (1996) İslam ve Bilim, Divan 1.

(5) En Nedvi E. H. (2017). Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti? Risale Yayınları s.256.

(6)  Yusuf M.R.H ve Hazm, D.İ. (editörler) (2005). 20 İslâm Alimi ve Mütefekkiri İle Son Mülâkatlar  1426 H./2005 M., 1.Baskı, sh.140-155 arası), (çeviri Hikmet Akpur) https://www.academia.edu/9808060/Ebul_Hasen_en_Nedvi_%C4%B0le_Yap%C4%B1lan_Son_R%C3%B6portaj



                                                         XXXXXXXXXX



Hilkat-i âlemin acip muammasını açıyor.

Hâlbuki Kur’an bu hadiseyi bizlere 14 asır önce şöyle haber vermiş:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً  Görmüyor musun ki Allah gökten bir su indirdi  فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ  ve o suyu topraktaki kaynaklara geçirdi. (Zümer 21)

— Yeraltı suları nasıl oluşmuş?

Allah gökten suyu indirmiş ve o suyu topraktaki kaynaklara geçirmiş.

* Yeraltı suları meşhur filozof Miletli Thales’a göre, okyanusların rüzgârlarla taşması sonucunda oluşmaktadır. Yani okyanuslarda havaya fışkıran sular toprağa düşmekte ve toprağın içine geçerek yeraltı sularını oluşturmaktadır.

* Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu söylüyor.

* Aristo’ya göre ise yerden yükselen su buharı dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getiriyor. Kaynak suları da bu göllerden besleniyor.

Yeraltı sularının oluşumuna dair ilk doğru keşif 1580 yılında yapılmış ve yeraltı sularının yağmurun toprağa sızmasıyla meydana geldiği anlaşılmış.

Kur’an’ın 14 asır önce verdiği bu haberi bilim adamları 16. yüzyılda keşfedebiliyor ve ancak o tarihte Aristo’ya itiraz edilebiliyor.

Yazar: Sinan Yılmaz



*************************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O