10 Şubat 2024 Cumartesi

Casuslar Kralı: Arabistanlı Lawrence & Binbir gece masalları


Thomas Edward Lawrence

Britanyalı arkeolog, asker ve diplomat.



Thomas Edward Lawrence (16 Ağustos 1888 - 19 Mayıs 1935), takma adı ile Arabistanlı Lawrence veya kendini Araplara tanıttığı ismi ile John Hume Ross, İngiliz ordu subayı, arkeologdiplomatyazar ve Seyyah.

1919'da Ürdün'de olan Yarbay Lawrence.



1821 yılında Birleşik Krallık'ta dünyaya gelen Richard Burton esasen "Binbir Gece Masalları" serisini 16 cilt halinde İngilizceye çeviren seyyah olarak tanınır.

1886 yılında devrinin kudretli Kraliçesi Victoria tarafından "Sir" unvanı verilecek kadar değerli bir seyyahtı. 

Gezgin Burton, daha önce hiçbir seyyahın başaramadığı bir şeyi yapmaya karar verdi. Gayrimüslimlerin girişinin yasak olduğu kutsal beldeler olan Mekke ve Medine'ye bir seyahat…

❕İngiliz Sir Richard Francis Burton, Oxford’da Arapça eğitimi almış, Kraliyet Coğrafya Akademisi tarafından Arabistan’ın doğu ve orta kısımlarının haritalarını hazırlamakla görevlendirilmişti. Pratik Arapça bilgisini arttırmak için Kahire’ye gelmiştir. Kendisini önceleri İran kökenli eşraftan biri, arkasından bir sufî derviş ve nihayet Afgan asıllı bir İngiliz doktor olarak tanıtmıştır. 25 Temmuz 1853’te Kahire’den yola çıkan Burton, önce Medine’ye ulaşmıştır. 13 Eylül 1853’te geldiği Mekke’de hac ibadetinin gereklerini tam bir Müslüman gibi yerine getirmiştir. Seyahatine dair aldığı notlarını “Pilgrimage to al-Medina and Meccah I-II” başlığıyla 1855 yılında Londra’da yayınlamıştır.

Burton’un eseri 1996 yılında Almanya’nın Bamberg şehrinde Doğu Batı Buluşması başlıklı bir toplantıda Prof. Dr. Reinhard Schulze tarafından eleştirilerek adı geçen çalışmanın masa başı hazırlanmış olduğunu iddia etmiştir. 


Richard F. Burton'ın Ön Yazısı, "Medine ve Mekke'ye Hac Yolculuğumun Hikayesi", Cilt II, 1855 by Richard Francis Burton

Richard Francis Burton'ın Ön Yazısı, "Medine ve Mekke'ye Hac Yolculuğumun Hikayesi", Cilt II, 1855

(Titelblatt zu Richard F. Burton, "Bericht über meine Pilgerfahrt nach Medina und Mekka", Band lI., 1855)



Sir Richard Burton, bu tuhaf ve bir gayrimüslim için son derece tehlikeli olan seyahatini "Personal Narrative of a Pilgrimage to Al-Madinah and Meccah"isimli eseriyle de yayımladı. 

 

Seyyah Burton, İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da yıllarca Müslümanları gözlemlemiş ve bir Müslüman gibi görünmek için gereken tüm ayrıntıları dikkatle not almıştı.

⚠️Tüm bu hazırlıklar 1853 yılında yapacağı çılgınca seyahat içindi, Burton Mekke ve Medine'ye girebilmek için yaklaşık 7 sene hazırlık yaptı.‼️

Müslüman bir Hacı kılığına bürünen Seyyah Burton, kendisini bir Afgan olarak tanıtır.


Müslüman kılığında Sir Richard Burton.jpg
Müslüman kılığında Sir Richard Burton

 

Zorlu çöl yolculuğundan sonra Mekke'yi ilk kez görüşünü şöyle aktarır:

Yaklaşık iki mil aşağımızda tüm heybeti ile Medine şehri uzanıyordu. Mesafeleri kat ettikçe görüşümün beni yanılttığını anladım. Harra'dan şehre pek dolambaçlı bir yol uzanıyordu, kenar mahalleler kerpiçten yapılmış ve dökülmeye başlayan bir kapıya bağlanıyordu. Ambar ismi verilen girişten şehre girdiğimizde Türklerin inşa ettikleri minareler şehrin görkemli süsüydü.


Her şey Seyyah Burton'un hayal ettiği gibidir.

Binaların tamamı daha evvel gördüğü İslam şehirlerinden farklı ilk dokusu korunarak muhafaza edilmiştir.

İslam Peygamberinin yaşadığı yıllardaki şehir atmosferi özenle ve tamamen korunmuştur. Şehirde tek yeni bina Vali Konağı'dır. Burton, bunu şöyle nakleder:

Şehrin kuzey batısında bulunan ve tarihi doku ile örtüşmeyen bina hemen dikkati çekiyor. Surları, kalesi ve mimarisi ile bir çıkıntı üzerine inşa edilmiş bu yapı bir Avrupa şatosunu andıran Vali Konağı'dır.

Sir Richard Burton 3.jpg
Sir Richard Burton

 

Seyyah Burton bölgeyi yalnızca mimari özelliklerine göre değil, en sıradan ayrıntısına kadar irdeler. Örneğin Medine köpeklerinin karakteristik özelliklerini dahi büyük bir özenle nakleder:

Medine'nin köpekleri doğrusu atlardan daha hırçınlar. Kahire'nin başıboş ve çelimsiz köpeklerini düşününce Medine köpekleri son derece yapılı ve karakteristik hayvanlar. Bu köpekler Medine'de bir çeşit polis vazifesi üstlenirler. Benim şampiyon köpeğim 'Mübariz' güvenliğimiz için hiçbir fedakârlıktan kaçınmazdı.


İyi derecede Arapça konuşan bu seyyahın ilk planı Hazreti Muhammed'in kabrini ziyaret etmekti.

Doğruluğu tartışma konusu olsa da Seyyahımız Evliya Çelebi'nin iddiasına göre daha evvel de Avrupalılar Hazreti Muhammed'in kabrini çalmak için gelmiş; ancak büyük Türk komutan Zengi bunu engellemişti:

...Şam Atabeyi Nureddin, Şam'ın hâkimi iken Papa dedikleri dinin düşmanı dinsiz ve lânetlenmiş herif, ruhbanları ile biraraya geldiğinde 'Muhammed'in yolunu takip edenlerin dinlerini ve devletlerini yaralayalım. Birkaç adamımızı Firavun'un hazinelerinden de fazlasını vaadi ile Medine'ye gönderelim, orada bir eve yerleşsinler. Sonra lâğımlar kazıp Muhammed'in cenazesini çalıp Roma'ya getirsinler' dedi.

Derken, işi yapabilecek yirmi kişi buldular. Bu veled-i zinaların (piçlerin) herbiri bütün lisanları mükemmel şekilde konuşabiliyordu. Papa mel'unu herifleri karşısına aldı, 'Eğer Muhammed'in cenazesini buraya getirirseniz kılıcınız Arş'a asılır ve Hazreti İsa ile beraber haşrolursunuz; isminiz de tarihe yazılır' dedi ve adamları Medine'ye gönderdi. Kıyafet değiştirip yola çıktılar ve Mısır üzerinden geçip nurlarla dolu Medine'ye vardılar.

Burada ikiye ayrıldılar, içlerinden on kişi harem şeyhini ziyaret ederek hediyeler sundu, şeyh de 'Safâ geldiniz' diyerek bunları Harem-i Şerîf'in bir köşesindeki hücreye yerleştirdi. Geri kalan on kişi de Medine'de çöpçülük, hamamcılık ve hammallık yapmaya başladı. 
Papa'nın kâfirleri Medine'de üç sene kaldılar ve Hazreti Muhammed'in mezarına giden uzun bir tünel kazdılar.

Türbeye yaklaşmışlardı ki, Hazreti Peygamber o sırada Şam'da bulunan Nureddin'in rüyasına girdi ve 'Yâ Nureddin! Bu mel'unlar benim kabrimi kazıp cenazemi Kâfiristan'a götürmeye çalışıyorlar' dedi ve adamları birer birer gösterdikten sonra 'Yetiş yâ Nureddin! Bu vazife sana verildi.

Medine'ye gelmende sırrullah vardır. Gel, mezarımın her tarafını tunçlarla ve Horasan işi kâgir binalar ile çevir. Hizmetinin karşılığında sana şehitlik müyesser olacak, kıyamet günü benim bayrağımın altında olacaksın' buyurdu. Nureddin geceyarısı uykusundan uyandı, baştan aşağı nûra bürünmüş olduğunu gördü ve sabaha kadar on iki bin deve ve at topladı ve yanına da altı bin asker alarak Şam'a doğru yola çıktı.

(Sadeleştirme: Murat Bardakçı
Papa, Peygamberimizin naaşını çaldırmak için
Medine'ye 20 ajan papaz göndermişti)


Bu hikâyeyi doğru kılabilecek en önemli ayrıntılardan birisi Papalık ajanlarının halkın arasına karışabilmek için meslek, dil ve kültürü öğrenerek kendilerini kabullendirmek için sabırla uğraşmalarıdır.

Seyyah Burton da Müslümanları kendisine inandırmak adına tıp ilmine sarılmış batıl inançlardan koca karı ilaçlarına kadar tüm Müslüman tıbbi adetlerini öğrenmiş uygulamıştı.

Seyyah Burton'un nitelikleri bunlarla da sınırlı değildi.

Harika denilecek şekilde Kuran-ı Kerim okur ve namazlarını aksatmadan kılardı. Hatta İskenderiye'de bulunduğu sırada bir tarikata girerek tarikat adam ve kurallarını da kusursuz bir biçimde öğrenmişti. 

Burton, bu coğrafyaları ziyaret ettiğinde notlarını aldığı yalnızca kutsal beldelerdeki mimari yapılar ve adetler değildi.

🔻Askeri misyonlara hizmet edecek coğrafi belirlemeler, stratejik yollar ve su kaynaklarını dikkatle not alması gösteriyor ki ileride Avrupalıların burayı işgal edebilmeleri için ön ayak olmaya çalışmaktadır. ❗️

 

Burton, Hazreti Muhammed'in yanı sıra Hazreti Hamza gibi öncü Müslümanların da kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmez. 

Ardından rotasını Mekke'ye çevirir.

Kâbe'yi ilk kez gördüğünde uzun uzadıya süzen Burton, Müslümanların en mahrem beldesindeki tüm ayrıntıları dikkatle inceler. 

Sonunda tüm gördüklerini yazdığı eserini bitirirken kendisine Hacı unvanını vermeyi de ihmal etmeyerek Sir Richard Burton el-Hac Abdulvahid imzasıyla eserini yayımlar. 

Eser Avrupa'da büyük yankı uyandırır. 

Yıllar sonra bu kitabı okuyarak etkisinde kalacak ve Burton'un izinden gidecek bir isim daha vardır: Arabistanlı Lawrence.

Sir Richard Burton el-Hac Abdulvahid 'in izini takip eden bir diğer isim David George Hogart'tır.

David George Hogarth  (1862-1927)

6 Kasım 1927, Oxford), İngiliz arkeolog ve bilim insanı. T. E. Lawrence ve Arthur Evans ile birçok ortak çalışma yürütmüştür. Br dönem Oxford Üniversitesi'nde öğretim üyeliği de yapmıştır. 

❕1908 yılında Reginald Campbell Thompson ile Karkamış'ta kazı yapmıştır. 1911 yılında ise bu sefer T. E. Lawrence ile birlikte aynı bölgede bir kazı çalışması daha başlatmıştır.


Hogart İngiliz İstihbaratı için kritik bir isimdir. Yalnızca arkeolojik kazı çalışması görüntüsü altında yürüttüğü faaliyetler ile değil; Lawrence ve Gertrude Bell'i de İngiliz istihbaratına kazandırması açısından kritik bir isim olarak öne çıkar.
 

gertrude-bell-lawrence-of-arabia.jpg
Lawrence ve Gertrude Bell / Fotoğraf: Wikipedia

 

Lawrence, Oxford'ta eğitime başladığında Ashmolean Müzesi Müdürü olan Hogart, ondaki potansiyeli kısa sürede fark eden kişiydi.

Lawrence'a arkeoloji zevki kazandıran Hogart, Ortadoğu'daki birçok kazı çalışmasında onu yanında götürmüştür.

Lawrence bu çalışmalarda Arap dili, kültürü ve yaşam şekli hakkında geniş bir birikim elde etmiştir.

Lawrence, Birinci Dünya Savaşı başladığında en büyük destekçisi Gertrude Bell ile beraber bu birikimi Kahire Ofisinde fazlasıyla sahaya yansıtacaktı.

Elbette Burton'un macerasının etkilediği bir diğer isim Gertrude Bell'di. O, hakkında sayısız efsaneler üretilmiş bir kişiliğe sahiptir.

Arap Milliyetçileri için "el Hatun", "Çöl Kraliçesi", "Müminlerin Annesi" gibi sıfatlara nail görülürken özellikle "biz Türkler" için "Çöl Tilkisi", "Çölün Cadısı"gibi hitaplar kullanılmıştır.

Bu onun siyasi faaliyetlerinin bir sonucu olarak ideolojik bir ayrışmaya göre değişkenlik gösterir.  

Sir Richard Burton'un bu tuhaf yolculuğu Müslümanların haremine yapılan bir tasallut olduğu gibi ileride İngiliz istihbaratına Ortadoğu'da dengeleri değiştirecek parlak bir fikir vermişti.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

               


  

  • "Büyük Orta Doğu Projesi" (BOP): Bu, bölgedeki siyasi ve ekonomik değişiklikleri kapsayan bir Amerikan girişimidir.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), temelleri 1990'larda atılan ve 2000'li yılların başında ABD tarafından uygulamaya konulan bir dönüşüm projesidir. Proje, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin bölgedeki politikalarının bir parçası olarak gelişmiş ve 2004 G8 zirvesi ile ana hatları belirlenerek benimsenmiştir. Bu proje, bölgedeki istikrarı sağlama, terörle mücadele, demokratikleşme ve ekonomik gelişmeyi teşvik etme gibi hedefler doğrultusunda ortaya konulmuştur. 



                                     💢💢💢💢💢💢💢💢




XVI-IX. Yüzyıllarda Haremeyn’in Gayrimüslim Misafirleri

NURETTİN GEMİCİ PROF. DR. İSTANBUL Ü. İLAHİYAT FAK.

SİYER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ SAYI: 6 •

TEMMUZ-ARALIK 2019

Kutsal yerleri görmeyi arzu edenlerin bir kısmında sadece merakını giderme ve az bilinen bu yerleri görme arzusu hakimken diğer bir kısmı da istihbarî olarak bilgi edinmek için kendilerini kamuflaj etmiş resmi görev icabı bulunmuştur. 

Belki isimleri belli olan seyyahlar yanında sayı olarak onlardan katbekat fazla sayıda ziyaretçiler hakkında bilgimiz yoktur.

Haremeyn’in konukları arasında Ludovico de Varthema ((1470-1517) buraları 1503 yılında görmüştür. 1513’te Gregorio da Quadra, 1568’de Monsieur Le Blance ve son olarak 1604 tarihinde meşhur Johann Wild de hac zamanı buraları görmüştür. Joseph Pitts (1663-1735?), Domingo Badia y Leblich Ali Bey al-Abbâsî, Giovanni Finati Hacı Muhammed, Johann Ludwig Buckhardt (1784-1817), Richard Francis Burton (1821-1890) ve son olarak da sömürgecilerin Kılıçlı lakaplı Christiaan Snouck-Hurgronje (1857-1936) sayabiliriz.

Hac ibadetinin ana merkezleri olan Mekke, Medine ve veya her üç dince kutsal kabul edilen Kudüs gibi kutsal mekânların anlatıldığı kısımlardır.

İslam coğrafyasında İbn Cübeyr, İbn Battuta, Evliya Çelebi, Ayyaşî, Nablûsî gibi tanınmış seyyâhlardan olan yolculuklarında öncelikli olarak hac yolculuğunu hedeflemişlerdir. Bunlardan mesela Evliya Çelebi başlangıçta hacca niyet edip bu vesileyle tabir câizse yedi cihanı gezmiştir.

Kısaca Haremeyn diye ifade edilen Mekke ve Medine şehirlerinin kutsallığı ve Hac ibadetinin merkezi oluşu sadece Müslümanlarda değil, gayrimüslimlerde de merak ve ilgi uyandırmıştır. Üstelik Haremeyn’e girmenin gayrimüslimlere yasak oluşu, kutsal yerleri her ne olursa olsun bir şekilde görmenin cazibesini daha da artırmıştır.

Reinhard Schulze’nin Richad Burton’un Mekke seyahatini sorguladığı makalesi, konuya şöyle açıklık getirir.

“(Mekke) hala Kuzey ve Güney Kutuplarının yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen gizem dolu bir yerdi. Kuzey ve Güney Kutuplarına giden araştırıcıların önüne (zorluk olarak) sadece tabiat çıkarken, Mekke’ye giden seyyahın kutsal yerlere ayak basabilmek için üstesinden gelmesi gereken (şey sadece tabiat olmayıp) bir de tabiatla bütünleşmiş Müslüman bedevî idi.”

F.E. Peters’in kitabında IX. yüzyılda Haremeyn’i görmek için yola çıkan Avrupalı seyyahlara dair geniş malumat bulunmaktadır.Aynı sene içinde Robin Leonard Bidwell, “Travellers in Arabia” adlı eserinde Hicaz yolculuğuna başlı başına bir bölüm ayırmıştır. Bidwell, ağırlıklı olarak Arap coğrafyasına yapılan diğer seyahatleri ve gezginleri de ihmal etmeyerek derli toplu bilgiler sunmuştur. 

Bidwell’in bu tespitlerinden yola çıkan araştırıcıların pek çoğu en erken tarihli seyahat olarak Ludovico de Varthema’nın bölgeye olan ziyaretinden söz etmektedirler. Aslında Bidwell kitabında Hicaz’a özellikle de Mekke ile Medine’ye Varthema’dan çok daha önce seyahat eden Portekizlilerden de söz etmektedir.

 İbn Cübeyr’in meşhur seyahatnâmesinde yer verdiği Mekke ve Medine’ye saldırmak için harekete geçen gayrimüslimlerin yaptıkları düşmanca ve hasmâne tutumu sıradan bir ziyaret olarak değerlendirmek mümkün değildir.

“İskenderiye’ye indiğimiz gün ülkeye yeni getirilmiş develerine ters bindirilmiş, etraflarında davul ve borazanlar çevrili olan Rum esirleri seyretmeye çıkan büyük bir kalabalık gördük. Başlarından geçenleri sorduğumuzda anlatılanların verdiği üzüntü ciğer parçalayıcı idi. Anlatıldığına göre, Şam Hıristiyanlarından bir grup bir araya gelmiş ve Kulzüm Denizi’ne (Kızıldeniz) en yakın yerde gemi omurgaları inşa edip ardından bunları yakınlardaki Araplardan deve kiralayarak sahile taşıtmışlar.

Mark Ferro’nun dile getirdiği aşağıdaki ifadeleri de zikretmek gerekir:

Hindistan’daki ticaret merkezleri bir kez daha iyice sağlama alınınca, Memlûk filosunu mağlup etmiş olan Alfonso de Albuquerque’nin aklına taş kırıcılarından oluşan bir orduyla Mısır’ı yıkıma uğratmak geldi. Etiyopyalıların tavsiyelerine uyarak, dağı delecek ve Nil’in kaynaklarını kurutacaktı. Hemen ardından da Aden’den içerilere girip Mekke’den Peygamberin naâşını alarak onu Kutsal Topraklar ile değiş tokuş edecekti. Bu yeni bir Haçlı Seferi idi, tıpkı daha öncekiler gibi.”

Varthema,1470 yılında Bologna’da doğmuş ve 1517 yılında Roma’da ölmüştür. İtalya’daki Haçlı ordusunda paralı asker olarak görev yapmıştır. kaleme aldığı seyahatnâmesinde geçen ifadelerinden, burada Arapça öğrendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Şam’da tanıştığı bir mühtedi aracılığıyla Nisan 1503’te Mısır’dan yola çıkarılan yaklaşık 35.000 insan ve 40.000 devenin yer aldığı Mısır mahmilini taşıyan kervanı korumak için görevlendirilen muhafızların arasına karışmıştır. Zaman zaman bedevî Arapların kervanlara yaptıkları saldırılar ve yağmaları önlemek için böyle bir tedbir alınmaktaydı. Dolayısıyla Ludovico de Varthema daha önceden de yaptığı gibi paralı askerliğin yeni bir şekli olan bu görevi kabul etmişti.

Gezdiği ve gördüğü şeyleri ve yaşadıklarını döndükten hemen sonra “Itinerario de Ludovicodi Varthema (Rome 1510; ter. J. W. Jones, The Travels of Ludovicodi Varthema, ed. G. P. Badger, London 1863.)[11] adlı kitabında toplayan Varthema, kısa süre kaldığı Medine ve Mekke’de yörenin topografyası ve Müslümanların ibadetlerinden ziyade, çevrede gördüğü yerleri ve ilgisini çeken hususları kaleme aldı.

O eserinde, Mekke’de Harem-ı Şerîf civarında tek boynuzlu bir at gördüğünü iddia etmektedir. Bu atlar Varthema’nın ifadesine göre Habeş hükümdarı tarafından Mekke’deki Şerif’e hediye edilmiştir.

kendisinden sonra Avrupalı seyyâhlardan Joseph Pitts (1685) ise bir köle olarak gitmiştir. Bu sebepledir ki, Varthema’nın üslûbunda Araplara, Müslümanlara ve İslâmiyet’e karşı üstten bir bakış söz konusudur. Ayrıca diğer seyyahlardan farklı olarak hac menâsiki ve diğer dinî konularda verdiği bilgiler oldukça sınırlı ve eksiktir.

Gregorio da Quadra (1513), Monsieur Le Blance (1568) ve son olarak meşhur Johann Wild (1604) Hicaz bölgesine seyahat etmişlerdir.

Yine tanınmış eser sahibi olan Joseph Pitts’in (1663-1735?), 1704’te kaleme aldığı “A True and Faithful Account of the Religion and Manners of the Mohammedans, with an Account of the Author’s Being Taken Captive” adlı seyahatnâmesi Kâbe’ye ait çizimler, tasvirler ve hac ibadeti hakkında bilgiler yer almaktadır. Pitts’in anlatısı, XVII. yüzyılda bir Avrupalı tarafından kaleme alınan İslamiyet ve Müslümanların görgü kurallarının Batı’daki ilk ve en ayrıntılı açıklamalarını içermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Christian Snouck-Hurgronje diğerlerinden farklı olarak meslekten şarkiyatçı birisi olup Hollandalıdır. O yıllarda Hollanda sömürgesi olan Endonezya’dan hacca gelenlerin, bu ibadetten nasıl etkilendikleri, bunun Hollanda sömürge düzenine karşı bir sorun teşkil edip etmeyeceği Hollandalılarca merak konusu idi.

Snouck-Hurgronje olup biteni yerinde görmek ve doğru bilgi edinebilmek adına Arapça bilgisini artırmak maksadıyla önce Cidde ve daha sonra Mekke’de Arapça dersler almış ve nihayet bir yıl içinde Arapçasını ilerletmiştir. Rahat hareket edebilmek adına sözde ‘Müslüman’ olup Abdülgaffâr adını seçen Snouck-Hurgronje, 1885 yılında Mekke’yi ziyaret ederek buna dair intiba ve gözlemlerini “Mekka” adıyla iki cilt halinde (1886-1889) bir araya getirdi.Kitabının birinci cildinde genel manada Mekke tarihini vermiş; ikinci ciltte ise daha çok Mekke’de yaşadığı sırada tespit ettiği sosyokültürel ve iktisadi hayat ile yerleşik örf adet ve inançlara yer vermiştir. Snouck-Hurgronje İslam’ın iki kutsal şehrinden birisi olan Mekke’deki hac ibadetinin işleyişi, menâsiki ve rükünleri hakkında oldukça geniş bilgiler vermektedir. 1880 yılında kaleme aldığı “Het Mekkanische Fest” adlı doktora tezinde haccı detaylı olarak incelemiştir.

§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§

Casuslar Kralı: Arabistanlı Lawrence

Kimine göre Çölün Kralı kimilerine göre şehir efsanesi... Lawrence’ın Birinci Dünya Savaşı’ndaki önemi bugün hala tarihçiler arasında tartışma konusudur. Bir kesim Lawrence’ın oynadığı rolün fazla abartıldığı görüşüne sahiptir

Bundan iki bin yıl önce dünyaya yön vermek isteyen bir hükümdarın mutlaka Ortadoğu’ya sahip olması gerekirdi. İki bin yıl sonra yani günümüzde de dünya siyasetine yön vermek isteyen bir devlet başkanı için mutlaka ülkesinin Ortadoğu’da söz sahibi olmasını sağlamak zorundadır. 

Ortadoğu’nun sınırları ideolojik saiklerle farklı farklı belirtilse de Arabistan çöllerinden Suriye ovalarına, Filistin’den Nil Nehrine hatta çoğu zaman kabul etmesek de Anadolu bozkırına kadar uzanır. Nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman olan bu coğrafya, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen dünya siyasetinin bugün hala hem belirleyici noktası hem de ilk gününde olduğu gibi ateşten gömlek olma vasfını sürdürüyor. Bugün dünyanın bir ucundan, ÇinABDRusya veya coğrafyanın artık demirbaşlarından olan İngiltere gibi birçok ülke dünya siyasetindeki etkin konumunu sürdürebilmek için Ortadoğu’ya sıkı sıkıya tutunmuştur. 

Görünen o ki medeniyetler var oldukça bu coğrafya önemini korumaya devam edecek. Ortadoğu yalnızca bilinen bütün semavi dinlerin, efsanelerin veya masalların değil; ekonominin, siyasetin, enerjinin ve sayısız birçok vasıfla dünya siyasetinin en büyülü coğrafyası konumundadır.

Bir gayrimeşru çocuğun baba sancısı

Ortadoğu’nun bu vasıflarının büyüsü ile büyüyecek ve büyülenecek; sarı saçlı, açık tenli ve mavi gözlü bir çocuk Thomas Edward Lawrence, 16 Ağustos 1888 yılında Birleşik Krallık’a bağlı Galler’de dünyaya geldi. Babası Baron Edward Robert Chapman, ilk eşini ve dört kız çocuğunu dadıları olan Sare Maden Junner için terk ederek Dublin’e yerleşti. Lawrence Sare’den dünyaya gelmişti; ama babasının ilk eşi boşanma taleplerini reddedince Edward Robert soyadını değiştirip Lawrence yaptı. Yine de üzerindeki baskıları azaltamayınca babası, Edward Lawrence ve kardeşi Bob’u yanına alarak Sare’yi terk etti.

Bu sancılı boşanma ve soyadı krizi yüzünden Thomas Edward Lawrence statü olarak gayrimeşru duruma düşmüştür. Babası ile yaşadığı sorunların üstesinden gelemediği için evden kaçarak orduya katılmıştır. Daha sonra askerden ayrılmak isteyince babası onu ordudan almış ve okuması için desteklemiştir. Lakin Lawrence parlak bir öğrenci değildir, girdiği birçok sınavdan başarısız olmuştur. Öte taraftan sıkı bir Kalvinist olan annesinin onu Haçlı Seferleri ve şövalye hikâyeleri ile büyütmüş olması Lawrence’ın güçlü bir tarih perspektifine sahip olmasını sağlamıştır. Oxford imtihanlarını başarıyla verir ve tıpkı Gertrude Bell gibi onun da hem eğitim hem de istihbarat hayatı Oxford’ta tarih okumasıyla başlayacaktır.

 

Thomas Edward Lawrence - Vikipedi.jpg
Thomas Edward Lawrence / Fotoğraf: wikipedia.org

 

Oxford’da bir istihbaratçı: David George Hogarth

David George Hogart İngiliz istihbaratı için kritik bir isimdir. Yalnızca arkeolojik kazı çalışması görüntüsü altında yürüttüğü faaliyetler ile değil; Lawrence ve Gertrude Bell’i de İngiliz istihbaratına kazandırması açısından kritik bir isim olarak öne çıkar. 

Lawrence, Oxford’ta eğitime başladığında Ashmolean Müzesi Müdürü olan Hogart, ondaki potansiyeli kısa sürede fark eder. Lawrence’a arkeoloji zevki kazandıran Hogart, Ortadoğu’daki birçok kazı çalışmasında onu yanında götürmüştür. Lawrence bu çalışmalarda Arap dili, kültürü ve yaşam şekli hakkında geniş bir birikim elde etmiştir. Lawrence, Birinci Dünya Savaşı başladığında en büyük destekçisi Gertrude Bell ile beraber bu birikimi Kahire ofisinde fazlasıyla sahaya yansıtacaktı.

 

T_E_Lawrence - Wikimedia Commons.jpg
Lawrence / Fotoğraf: Wikimedia Commons​​​​​​​

 

Büyük savaş öncesi Osmanlı’nın Arap stratejisi

Sultan İkinci Abdülhamid, iktidarda bulunduğu sürede yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de ciddi bir denge siyaseti izlemiştir. Doğu’da Ermenileri Kürtler ile dengelerken Balkanlar’da kiliseler arasındaki güç mücadelesini Osmanlı lehine kullanmayı başarmıştır. Arap coğrafyasında ise aşiretlerin birbiriyle olan rekabetini her zaman dengede tutarak bölgede ciddi bir sorun çıkmamasını sağlamıştır.

1908 yılında Sultan Hamid devrildiğinde Arap coğrafyasında iki önemli fikir de çökmüştür: İlki İslamcılık düşüncesi, ikincisi Arap aşiretlerini birbirine karşı dengeleme siyaseti. İttihat ve Terakki Partisi devrimin getirdiği hürriyet havasında devlet namına dağıttığı ulufe daha sonrasında farklı sorunlara sebep olmuştur. İttihatçılar hata yaptığını düşünerek verdiği sayısız makam, itibar ve hakkı geri almaya kalkması birçok krize neden olmuştur. Bu krizlerden biri de Haşimi ailesine verilen gücün daha sonrasında elinden alınması teşebbüsü olacaktır.

 

Sultan Abdülhamid  wikipedia.org_.jpg
Sultan İkinci Abdülhamid / Fotoğraf: wikipedia.org

 

Sultan İkinci Abdülhamid, bölgede bir ulusçuluk fikrinden ziyade aşiret gücü potansiyelinin daha önemli bir tehdit olduğunu düşünerek Haşimi ailesini uzun süre İstanbul’da misafir etmiş, bölge dengelerini gözeterek zaman zaman onlara görev vermişse de çoğunlukla İstanbul dışında faaliyet göstermelerine müsaade etmemiştir. 

İttihat ve Terraki iktidara geldiğinde yaptığı ilk icraatlardan biri 1908 yılında Şerif Hüseyin’i Mekke şerifi olarak tayin etmek olmuştur. Şerif Hüseyin ile ilişkilerde yapılan stratejik hataların yanında diğer Arap coğrafyalarında da korkunç yanlışlar yapılmıştır. Türkçe’nin Arap bölgelerinde zorunlu resmi dil ilan edilmesi, bölge değerlerini yansıtmayan vekillerin meclise sokulması, Arap onurunu rencide edici eylemler ve kabinede evkaf dışında bir nazırlığa Arapların uygun görülmemesi rahatsızlıkları artırıyor devlet ile Araplar arasındaki psikolojik ayrılığı derinleştiriyordu.

Şerif Hüseyin ve yolların sonu

Şerif Ali Paşa’nın oğlu Şerif Hüseyin 1853 yılında İstanbul’da dünyaya gelmişti. Sultan Hamid, rütbe-i tenzil olarak Devlet-i Şura’da kendisine vezir görevi vermiştir. Bu görevini sürdürdüğü sırada 1908 yılında gerçekleşen İttihat ve Terakki Darbesi ile Mekke Şerifliğine tayin edildi. 

 

Şerif Hüseyin - wikipedia.org_.jpg
Şerif Hüseyin / Fotoğraf: wikipedia.org

 

Şerif Hüseyin başlarda Osmanlı’ya karşı bir isyan fikrine sahip değildir. Şerif Hüseyin’in başlarda böyle bir isteği de olmamıştır; ama iki hadise fikirlerinin değişmesine sebep olacaktır: İlki, demir yolu projeleriyle bölge halkının ciddi bir gelir kaybına uğrayacağı endişesi, ikincisi de Medine yönetiminin Hicaz yönetiminden ayrılarak doğrudan Dahiliye Nazırlığına bağlanacağı dedikoduları. Bu gelişmeler Şerif Hüseyin’i tedirgin edecek ve oğlu Abdullah vasıtasıyla İngilizlerle temas kurmasına sebep olacaktır. Bu temas için gönüllü olan kişi ise daha önce verilen birçok görevi eline yüzüne bulaştırmış genç Binbaşı Edward Lawrence’tan başkası değildir. Yolların sonu tam olarak bu temas ile başlayacaktı.

Kimine göre Çölün Kralı kimilerine göre şehir efsanesi

 

T.E._Lawrence_With_Wikimedia Commons.jpg
Thomas Edward Lawrence / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Lawrence’ın Birinci Dünya Savaşı’ndaki önemi bugün hala tarihçiler arasında tartışma konusudur. Bir kesim Lawrence’ın oynadığı rolün fazla abartıldığı görüşüne sahiptir. Buna delil olarak iki olay örnek verilebilir. İlki ordu namusu içinde en ahlaksız vazifelerden biri olarak görülen bir emrin tevdi edilmesi için Lawrence’ın tercih edilmesidir. 

Bu emre göre Lawrence, Medine savunmasını yapan Halil (Kut) Paşa’ya gelerek yüklü miktarda rüşvet teklif eder. Halil Paşa’nın bu teklifi reddetmesi için ciddi bir sebep yok gibidir; savunduğu şehrin savaş strateji açısından da ciddi bir ehemmiyeti kalmamıştır. Öte taraftan şehrin kutsallığı ve İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in kabrinin bulunduğu bir bölgeyi savunmadan düşmana hem de rüşvet karşılığı terk etmenin doğru olmayacağına karar veren Halil Paşa, Lawrence’ın teklifini reddeder. Bundan sonra 147 günlük Kut’lu bir direniş başlayacaktır. 

 

Halil(Kut) Paşa - wikipedia.org_.jpg
Halil (Kut) Paşa / Fotoğraf: wikipedia.org

 

Lawrence’ın tarihi öneminin gereğinden fazla abartıldığını savunan görüşe göre verilen bir diğer örnek; savaş sonrası Araplara Lawrence aracılığıyla verilen hiçbir vaadin gerçekleşmemesidir. Lawrence kendisiyle beraber isyana kalkışan aşiretlere bir millet ve devlet vaadinde bulunurken Birleşik Krallık, Arapları millet bilincine sahip olmayan aşiretler olarak görüyordu. Bu yüzden kontrol altında tutulması zor, tek ve bütün bir Arap Devleti yerine Şerif Hüseyin ve oğullarına çeşitli emirlikler vererek kontrolü altında tutmayı tercih edecektir. Lawrence’ın bütün protestolarına rağmen bu kararın uygulamaya konulmuş olması Krallığın onu çok ciddiye almadığı şeklinde yorumlanabilir.

Lawrence 5 bin Osmanlı askerinin başını koparttırıyor

Bunlar elbette ki Lawrence’ın savaştaki rolünü yadsımak için yeterli değildir. Kışkırtılan Arap aşiretlerinin demiryolu üzerinde verdiği tahribat ve gerilla savaşları Osmanlı’nın bölge ile iletişimini ciddi zaafa uğratmıştır.

Kut’ül Amare’deki Osmanlı zaferinden sonra Lawrence’ın Eylül 1918 yılında Şam’da gerçekleştirdiği saldırıda Osmanlı ağır bir mağlubiyet almıştır. Bu saldırıda esir alınmaması emrini veren Lawrence, teslim olmuş yaklaşık 5 bin askerin başının koparılmasına sebep olmuştur. Lawrence askerlerin esir alınmayacağı emrini verdikten sonra şu itiraflarda bulunuyor;

Evet, onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım; tiksindim bu vahşetten…

Lawrence’ın hatıraları

Lawrence çocukluğundan itibaren Haçlı Seferlerine, şövalyelik ruhuna ve Orta Çağ mimarisine büyük hayranlık duymuştur. Tezini de Orta Çağ mimarisi üzerine hazırlayan Lawrence’ı Ortadoğu’ya getiren temel motivasyon kendisinin de itiraz etmediği üzere bu Haçlı hayranlığıdır.

Savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Albaylık rütbesine kadar yükselen Lawrence daha sonra hatıralarını yazmaya karar verdi. Haçlı estetiğine uygun olarak ismini Bilgeliğin Yedi Sütunu (Seven Pillars of Wisdom) verdiği hatıralarını tamamlamak üzereyken eser esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu. Eserin yazıldığı dönemde henüz Ortadoğu’ya dair birçok meselenin çözüme kavuşturulmamış olması eserin İngiliz istihbaratı tarafından ortadan kaldırıldığı tartışmalarına sebep oldu.

 

Emir_Faisal, T.E. Lawrence - Wikimedia Commons.jpg
Lawrence Kral Faysal ile birlikte / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Lawrence yıllar sonra hatıralarını tekrar kaleme aldığında bu kez maddi imkansızlıklar sebebiyle yayınlayamadı. Bu sebeple önce eserin bir özetini yayınladı. Ancak 1926 yılında eserin tamamını yayınlayabildi.

Ölümü de hayatı kadar gizem dolu oldu

Lawrence için bir sürü lakap kullanılmıştır. Arabistanlı Lawrence, Casuslar Kralı Lawrence vb. Ama bunların içinde en ilginç olanı Lawrence’ın da en övündüğü isim; Shaw’ın Oğlu Lawrence’tır. 

Casus Lawrence ünlü İngiliz edebiyatçı Bernard Shaw’a yaptığı bir ziyaret sırasında Shaw’ın odada bulunan diğer misafirleri, Lawrence’ı Shaw’ın oğlu zannederek “Ne kadar da yakışıklı bir oğlun varmış” derler. Baba konusunda oldukça sancılı bir geçmişi bulunan Lawrence bu yakıştırmadan oldukça memnun olmuş ve zaman zaman Shaw’ın Oğlu Lawrence lakabını hem kullanmış hem de bu isimle övünmüştür.

 

George Bernard Shaw - Wikimedia Commons.jpg
George Bernard Shaw / Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Lawrence savaştan sonra ordudaki görevine hava kuvvetlerinde devam etmiştir. 13 Mayıs 1935 yılında motorunda seyir halindeyken bazı görgü tanıklarına göre önüne bisiklet süren bir çocuğun bazı tanıklarına göre ise siyah bir arabanın önüne kırması sebebiyle kaza geçirdiğini iddia etmişti. Lawrence kafatasından ağır yaralanarak hastaneye kaldırılmıştı. New York Times’ın hemen ertesi gün geçtiği haber kazayı daha da şaibeli bir hale getirecekti: 

Tüm dünyaca Arabistanlı Lawrence olarak bilinen Albay Thomas E. Lawrence’in dün bir motosiklet kazasında yaralandığı ve Bovington Kampı’ndaki bir askeri hastanede ölümün eşiğinde olduğu bildirilmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında Arap isyanının kahramanı yolda bir çocuğa çarpmamak için direksiyonu kırarak bir kaza geçirdi. Kazada çocuk yaralanmazken, Lawrence şuurunu kaybetmiş bir şekilde bulundu. Bu durumu onun muhtemelen çok hızlı olduğunu göstermektedir. Kaza, Lawrence’in yaşadığı yer olan Clouds Hill yakınlarında gerçekleşti. Ambulans Lawrence’ı hastaneye götürdükten sonra kafasında bir çatlak olduğu tespit edildi. Akrabalarına haber verildi. Ancak bu sabah iyileşme umudu kalmadığı belirtiliyor. Lawrence’in anne-babası Londra’dan havayoluyla Bavington Kampı’na geldiler. Dünkü kaza, Thomas Hardy’nin yaşadığı yerin yakınlarında meydana geldi. Lawrence saatte 85 mil/hız yapıyordu. Ayrıca Lawrence sık sık 1931’de ölen yaşlı romancı Mr. Hardy’i ziyaret ederdi. Albay Lawrence uzun süren emeklilik hayatından sonra savaştan sonra bıraktığı aktif hayatına geri dönmeyi planlıyordu. Ayrıca, İngiliz edebiyatında çoktan yer etmiş bir yazar olarak daha aktif bir şekilde edebiyatla ilgilenmeyi düşünüyordu. “Revolt in the desert” kitabından kazandıklarının önemli bir payını askeri yardım kuruluşlarına bağışlayan Lawrence’in yılda 200 ila 300 paund geliri bulunmaktaydı. (New-York Times, 1935: 1)

Öncelikle Lawrence’ın anne babası birlikte gelemezdi, çünkü babası ölmüş annesi de hemen gelemeyecek kadar uzak bir bölgede, Çin’deydi. Üstelik haberin içeriğinde yaralanmış denilen Lawrence için başlıkta hayatını kaybettiği yazılıyordu. Bu haberden sonra Lawrence uzun süre komada kalmasına rağmen başta Türk medyası olmak üzere neredeyse her gün öldüğüne dair haber yapılıyor, ertesi gün tekzip yayınlanarak hala hayatta olduğu söyleniyordu. Lawrence’ın ölüp ölmediği tüm dünya medyasında büyük bir muammaya dönüşmüştü. İlerleyen günlerde Lawrence’ın hayatını kaybettiği anlaşılacaktı. Daha sonra Lawrence vasiyeti üzerine sade bir törenle gömülmüştür. Cenazesine Churchill, Irak Kralı Faysal’ın kardeşi Emir Abdullah gibi önemli isimler katılmıştır. Görgü şahitlerinin tutarsız ifadeleri ölümünü şaibeli hale getirmiş, birçok kişinin Lawrence’ın öldürüldüğünü iddia etmesine sebep olmuştur.

“Gerçekte ölmeyen Lawrence İtalya’da ortaya çıktı” iddiası

Lawrence’ın spekülasyonlarla dolu hayatı ölümünden sonra da sürmüştür. Bunlardan en ilginci İtalya’da bir boşanma davasında ortaya çıkmıştır. Çift eşlilikle mahkemede yargılanan Ernest Harper isimli şahsın gerçekte kendisinin İngiliz Casus Edward Lawrence olduğunu iddia etmesi oldu. 

Lawrence son derece benzeyen Harper’in gerçekte Lawrence olup olmadığını teyit ettirmek için İngiltere’den cenazesine katılan yakın dostu Ronald Strorrose davet edildi. Storrose, Lawrence’ın cansız bedenini gördüğünü bu adamın yalnızca Lawrence’a benzediğini o olamayacağını söyledi. Harper ise “Ben Albay Lawrence’ım ve ölene kadar öyle kalacağım” ısrarını sürdürdü.

Lawrence kimine göre yalnızca bir figür kimine göre ise Ortadoğu’da bugün dahi devam eden birçok sorunun mimarıdır. Hayatı da kendisi kadar spekülasyona konu olan Lawrence bugün hala ifrat ve tefrit arasında tartışılmaktadır. 

 

Yararlanılan bazı kaynaklar:
 

Edward Lawrence, Seven Pillars of Wisdom, Publisher Londra: 1926
MLitt, Lawrence of Arabia: A Romantic Cavalier in Modern Times: 2013
Arap İsyanı 1916 – 1918, Recep Boz Temer, Mülkiye Dergisi, Sayı: 272
İslam Ansiklopedisi LAWRENCE, Thomas Edward Maddesi
Taner Bilgin T.Edward Lawrence’ın Ölümünün Basındaki Yansımalarına Dair Bazı Gözlemler, Akademik Bakış Dergisi, Sayı:52, 2015
Kral Abdullah, Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik, çev. Halit Özkan. İstanbul: Kalasik Yayınları, 2006


💢💢💢💢💢


   Binbir gece masalları nedir?

Genellikle ‘Arap Geceleri’ olarak adlandırılan, kökeni belirsiz hikayelere dayanan koleksiyon, uzun zamandır sanatçılara nesiller boyu ilham veren edebi tarzların ve türlerin bir hazinesi olarak kabul ediliyor.

    Alman Oryantalist Erdmute Heller, ‘Doğudan ışık gelir’ anlamına gelen Latince "Ex Oriente Lux" ifadesini yorumlarken, "Bu tabir güneşin her sabah doğudan batıya hareketini simgelemez. Bu ışık, koku, renk, huzur ve zarafet, estetik ve bilgi gibi doğudan batıya akan, Alman kültür-diline kitaplarla giren ve günlük hayatın bir parçası haline gelen diğer parlak şeyleri temsil eder. Nitekim Doğu kültürünün Batı ile ilişkilerini inceleyen birçok araştırmacı da aynı sonuca varmıştır."

 '1001 Gece': Dünya üzerinde etkili olan Doğu halk hikayeleri 

Alman ressam Ferdinand Keller'in Binbir Gece Masalları'nın çerçeve anlatısında önemli bir kadın karakter ve hikâyeci olan Şehrazat'ı ve hikâyeler anlattığı Sultan Şehriyar'ı gösteren bir tablosu.

Alman ressam Ferdinand Keller'in Binbir Gece Masalları'nın çerçeve anlatısında önemli bir kadın karakter ve hikâyeci olan Şehrazat'ı ve hikâyeler anlattığı Sultan Şehriyar'ı gösteren bir tablosu.

Burada Doğu ile kastedilen İslam kültürü ve medeniyetidir. Örneğin, Osmanlı etkisini ifade eden kültür ve sanat akımı olan Turquerie'nin yansımalarından biri. Avrupa'nın sanat, kültür ve modasında 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar edebiyat yoluyla ortaya çıktı. "Arap Geceleri" olarak da adlandırılan "Binbir Gece Masalları", bu kitaplar arasında en ünlüsü olan, büyük ölçüde Orta Doğu ve Hindistan'ın tarihi ve yazarı belirsiz hikayelerden oluşan bir koleksiyondur. Masal, hikâye, efsane, destan gibi sözlü-edebi ürünler yüzyıllardır kültürel bellekte geliştiğinden yazılı materyallere göre daha fazla etkiye sahiptir. Doğu dünyasında nesilden nesile aktarılan Binbir Gece Masalları, tüm Avrupa'yı dolaşarak büyülü etkisiyle dünya edebiyatını şekillendirdi.

   Orijinal Arapça adı “Elf Leylah ve Leyleh” olan bu masallar, tür ve teknik olarak çerçeve hikayelerden oluşan bir külliyattır. Bu koleksiyon, bir ana vakadan ve ona eklenen diğer anlatılardan oluşur. Ana hikaye bir gerdanlığın ipi gibidir, ona iliştirilen ibretlik masallar ise inci gibidir.

Polonyalı sanatçı Arthur Szyk'in “Binbir Gece Masalları”ndan 'Kocanın ve Papağan Masalı' için bir kitap illüstrasyonu.

Polonyalı sanatçı Arthur Szyk'in "Binbir Gece Masalları"ndan "Kocanın ve Papağan Masalı" için bir kitap illüstrasyonu.

Kimin masalları?

    Bu hikayelerin kökeni hakkında araştırma yapanlar çoğunlukla Avrupalılardı. Mısır'da Memlükler döneminde son şeklini aldığı düşünülen masalların dünya kütüphanelerinde farklı versiyonları bulunmaktadır. Bu yazılı metinler üzerinde araştırma yapan ilk bilim adamları Antonie Galland, Hermann Zotenberg, Joseph von Hammer-Purgstall ve Helmut Ritter'dir. Eski bir Hint-Aryan dili olan Sanskritçe uzmanı August Wilhelm von Schlegel, masalların Hint kökenli olduğunu söylerken, Fransız dilbilimci ve Oryantalist Silvestre de Sacy, 19. yüzyılın başlarında hikayelerin İran ve Hint unsurlarını reddetti.

    Binbir Gece Masalları'nın çeşitliliği ve Hindistan, İran, Irak, Mısır, Türkiye ve daha fazlasının yer aldığı yerlerin farklılıkları, bunların aynı yazar tarafından yazılmadığını gösterir. Araştırmalar, hikâyelerin bütünceyi oluşturan dört farklı kanal aracılığıyla biriktiğini göstermiştir. Bunlar Hint ve İran masalları, beşinci Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminin Bağdat masalları ve Memlükler döneminin Mısır masallarıdır.

Taşbaskı, "Binbir Gece Masalları"ndan bir peri masalı olan "Ali Baba ve Kırk Haramiler"den bir sahne gösterir.  (iStok Fotoğrafı)

Taşbaskı, "Binbir Gece Masalları"ndan bir peri masalı olan "Ali Baba ve Kırk Haramiler"den bir sahne gösterir. 

Koleksiyonu ilk olarak Fransızcaya çeviren Galland, ünlü hikayeleri “Aladdin ve Sihirli Lamba” ile “Ali Baba ve Kırk Haramiler”i de kendisi eklemiştir. Halepli bir Maruni hikaye anlatıcısından bu hikayeleri duyduğunu belirtti. Kitap, 1704-1717 yılları arasında Paris'te “Les Mille et Une Nuits” adı altında birkaç kez basıldı ve tüm Avrupa'yı dolaşmaya başladı.

    İngilizce'ye ilk çeviri Robert Heron tarafından yapıldı. 1792'de Edinburgh'da “Arap Masalları: Bin Bir Hikâyeden Oluşan Binbir Gece Masalları Eğlencelerinin Devamı Olmak” adıyla basılan kitap, zaman içinde İtalyanca, İspanyolca gibi farklı dillerden yeni çevirilere de tekrar tekrar basıldı. , Portekizce, Danca, İsveççe, Fince, Felemenkçe, Rusça ve Çekçe. Onu Almancaya çeviren ünlü Osmanlı tarihçisi Hammer-Purgstall'dı.

Dünyayı şekillendiren masallar

    Binbir Gece Masalları, Avrupa'da ortaya çıktığı günden bu yana edebiyatçıların ve okurların ilgisini her zaman çekmiştir. Edebiyat başta olmak üzere çeşitli sanat dallarını derinden etkilemiş, hayal ve düşünce dünyaları için eşsiz bir besin olmuştur. Bazı eleştirilere hedef olsa da dünya tarihinde önemli bir yer edinmiş ve Batı'da birçok ünlü yazarı şekillendirmiştir.

    İlk yayınlandığı Fransa'da Voltaire, onun büyüsüne kapılan ilk yazardı. Fransız Devrimi'nin dehasının neredeyse tüm eserlerini etkiledi. Masalları 14 defa okuduktan sonra hikayelerini yazabildiğini söyledi.

    “Fars Mektupları” (1721) ve “Kanunların Ruhu” (1748) adlı yapıtlarıyla tanınan Montesquieu, yasaların ve sosyal kurumların zamana, ülkelere ve iklimlere göre farklılık gösterdiği ana fikrini “Binbir Gece”den alır. “Robinson Crusoe”nun yazarı Daniel Defoe da masallardan etkilenen bir diğer yazar.

Alman ressam Carl Offterdinger'in "Binbir Gece Masalları"ndan bir peri masalı "Ayakkabıcı Maruf"tan bir sahneyi betimleyen bir çiziminden sonra taş baskı.  (iStok Fotoğrafı)

Alman ressam Carl Offterdinger'in "Binbir Gece Masalları"ndan bir peri masalı "Ayakkabıcı Maruf"tan bir sahneyi betimleyen bir çiziminden sonra taş baskı. 


    Ünlü romancı Stendhal, unutmak istediği iki kitaptan birinin Binbir Gece Masalları olduğunu ancak bunu başaramadığını ve keyifle okumaktan kendini alamadığını söyledi. Onun için diğeri “Don Kişot” idi.

    Grimm Kardeşler olarak bilinen Jacob Grimm ve Wilhelm Grimm, Kinder-und Hausmärchen (“Çocuk ve Ev Masalları”) dizisinde sekiz öykü yazarken “Bin Bir Gece”den yararlandıklarını itiraf ettiler. Örneğin “Simeliberg”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”den esinlenmiştir.

 Önde gelen arkeolog Austen Henry Layard, Danimarkalı masal yazarı Hans Christian Andersen ve İrlandalı şair ve oyun yazarı Oscar Wilde'ın eserlerinde de Binbir Gece Masalları'nın izleri görülüyor .

    Bu masallar aynı zamanda tiyatro, sinema, resim ve diğer sanat dallarına da ilham kaynağı olmaktadır. Büyüleyici kitap, özellikle Romantik sanatçılar üzerinde güçlü bir iz bıraktı. Filozof, romancı ve oyun yazarı Jean-Paul Sartre, masal kitabının “sadece Montesquieu için favori bir eser değil, aynı zamanda romantik şiirin her arkadaşı için favori kitap” olduğunu söyledi.

    Ayrıca İngiliz askeri Thomas Edward Lawrence, “Bilgeliğin Yedi Sütunu” adlı anılarında masallar sayesinde Ortadoğu'ya ilgi duyduğunu yazar. "Arabistanlı Lawrence" lakaplı casus, Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanması ve örgütlenmesinde başrol oynayacaktı.


🟥


Viktor Vasnetsov'un uçan halı tablosu, 1880.
 
Başka kültürlerin edebi geleneklerinde uçan halılar. Yahudikaynaklarında da yer alan diğer bazı rivayetlere göre Süleyman'ın uçan halısının olduğu, bu halı ile yolculuk ettiği belirtilmektedir. Rus halk hikâyelerinde, Baba Yaga, Aptal İvan'ı uçan bir halı ya da başka büyülü hediyelerle temin edebilir. Mark Twain'in "Captain Stormfield's Visit to Heaven" adlı hikâyesinde sihirli halılar, cennet boyunca seyahat etmek için kullanılmaktadır. 
 Rus ressam Viktor Vasnetsov, uçan halı içeren masalları iki kez resimlemiştir.
Taoizm ve Taoist sanatta uçan halılar, Xian'ın uçma yeteneğini anlatan şiirsel metaforlar olarak kullanılmıştır .
Qing hanedanlığının sonlarından ve öncesinden itibaren geleneksel Çin fantezi edebiyatında ", duyarlı uçan halıların , kahramanların mesafeleri katetmesi için lung , qilin veya bulutlarla aynı kategoride " sihirli canavarlar " olduğu düşünülüyordu . 
Şeyh Muhammed ibn Yahya el-Tadifi el-Hanbali'nin harikalar kitabı Kala'id-el-Cevahir'de ("Mücevher Kolyeleri") Şeyh Abdul-Qadir Geylani Dicle Nehri'nin suları üzerinde yürür , sonra yukarıdaki gökyüzünde "sanki Süleyman'ın uçan halısı gibi " devasa bir seccade ( seccade ) belirir. 
Binbir Gece Masalları'ndaki hikayelerden biri , Hindistan Sultanı'nın en büyük oğlu Prens Hüseyin'in Hindistan'daki Bisnagar'a ( Vijayanagara ) nasıl seyahat ettiğini ve sihirli bir halı satın aldığını anlatır.

Sabahleyin bir aylık, öğleden sonra da bir aylık mesafe katettiren rüzgarı Süleyman'ın emrine verdik.~Sebe,12   🔻Uçan Halının Kısa Tarihi; Uçan halı, aynı zamanda sihirli halı olarak da bilinir, ilk olarak İslam'ın Altın Çağı'nda derlenen Orta Doğu ve Güney Asya hikayelerinden oluşan Binbir Gece Masalları'nda ortaya çıkmıştır. Bu hikayeler nesiller boyunca aktarılmış, çeşitli biçimler ve yorumlar almıştır.

🔻Yürüyen Şato (İngilizce: Howl's Moving Castle), Diana Wynne Jones tarafından yazılan bir fantastik çocuk kitabıdır ; Bir halı tüccarının hayal kırıklığı olan oğlu Abdullah'a kanca burunlu bir çöl haydudunun sihirli bir halı satmasıyla başlıyor yolculuğumuz, Abdullah'ın her gece hayal ettiği Gece Çiçeği isimli prensese anlayamadığı bir şekilde halının üzerinde uyuklarken kavuşması ve daha dokunamadan bir cin tarafından kaçırılmasıyla devam ediyor, Abdullah'ın prensesini kurtarması için çoook uzun bir yolculuktan geçmesi gerekiyor, Yürüyen Şato'daki gibi sihirli, bol sihirli bir yolculuk. Yürüyen Şato'nun devamı niteliğinde deniyor zaten arka kapakta.

Vasnetsov'un uçan halı resimlerinden biri

Diana Wynne Jones (16 Ağustos 1934 - 26 Mart 2011) İngiliz romancı, şair, akademisyen, edebiyat eleştirmeni ve kısa öykü yazarıydı. 

A. Bertram Chandler'ın "Sihir, Sihirli Halı" adlı kısa romanı, Fantastic dergisinin Ekim 1959 sayısının kapak hikayesiydi.


Sufi Şeyh tarafından hem de Cihangir tarafından insanlara sunulan zarif ciltli Kuran’la temsil edilen manevi dünya olduğunu ortaya koyuyor. Şeyh, Cihangir’in kendisine uzattığı Kuran’ı elleriyle değil, üzerindeki bir şal ile yarattığı bir örtünün içinde hürmetle kabul ediyor.

Kuranı verişi


MUTLAKA İZLEMENİZ GEREKEN HAYAO MİYAZAKİ FİLMLERİ


💢💢💢💢


Arap Edebiyatı

Uzun süre Doğu edebiyatını yalnızca Binbir Gece Masallarıüzerinden tanıyan Batı’nın klasik imge ve kalıpların ötesinde gerçek bir edebiyat araştırmasıdır ünlü doğubilimci Hamilton Gibb’in bu kitabı. Çok geniş bir sahaya yayılan edebî verimleri yalnızca bir millete hasrederek değil, Arapçanın Bağdat’tan Endülüs’e Mağrip ülkelerinden Sicilya’ya uzanan yolculuğunu, geçtiği güzergâhlarda derin izler bırakan edebî zenginliğini tek tek ayrıntılandırmaktadır. Gibb’in bu çalışması takdire değerdir. Çünkü yalnızca standart edebî çözümlemeleri tercih etmemiş, örneğin yaşam kalıplarına inerek göçebe bir hayat tarzından nasıl böylesine zengin bir dilin ortaya çıktığını açıklamaya çalışmıştır. Kitap aynı zamanda yaptığı kültürel okumayla da dikkat çekicidir. Bedevîliğin, iklimin, yeknesaklığın, inancın, sonsuz bekleyişin, çölün, kumun ve serabın oynadığı mucizevî etkiye de birçok satırında değinmektedir.
Gibb, tarih ve edebiyatın sürekli birbirini beslediği bir ortamda başta şiir ve nesir olmak üzere belli başlı edebî akımlara yer vermekte, onları tanımlamakta, neden ve sonuçlarıyla birlikte izah etmekte, öncesini ve sonrasını göstermektedir. Bu çerçeveden bakıldığında dillerin farklılığına rağmen duyuş ve düşünce kalıplarının ortaklığı, şair ve düşünürleri birbirine daha çok yaklaştıran edebiyatın evrenselliğini bir kez daha kanıtlamaktadır.


💢💢💢💢



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O