30 Mayıs 2025 Cuma

Fenike dili & Hüma,Simurg,Feniks = Hüdhüd Kusu

İbrahimİbranilerin ve Arapların atası olup Arpakşat'ın torunlarındandır. Birinci yüzyıl tarihçilerinden Flavius Josephus, bu beş oğulun sırasıyla ElamAsurSuriyeKeldani (Yahudi ve Arapların ortak ataları) ve Lidya halklarının ataları olduğunu ifade eden geleneği tekrarlamıştır. 

SemiticAfro-Asyatik dillerin bir alt dalı olarak, ArapçaAramiceAkatçaEtiyopya dilleri, İbranice ve Fenike dillerinin ortak dilsel mirasını işaret eden Semitik diller için hala sıklıkla kullanılan bir terimdir.

Carl Richard Lepsius'tan sonra el-Kurru piramitleri, 1859    

Hz. Nuh ve Oğulları:
  • İslam, Yahudi ve Hristiyan inançlarına göre, tufandan sonra insanlığın devamı Nuh'un üç oğlu Sam, Ham ve Yafes'e dayanır.
  • Sam: Sami dillerini konuşanların atası (Araplar, İbraniler vb.).
  • Ham: Afrika ve çevresindeki halkların atası (Kuş, Mizraim vb.).
  • Yafes: Avrupalıların ve Orta Asya'daki bazı halkların atası olarak kabul edilir. Gomer, Magog, Madai (Medler/Kürtler), Tiras (Trakyalılar) gibi soylar Yafes'ten gelir. 
Hz. Nuh'un oğlu Ham, Afrika ve çevresindeki birçok halkın atası olarak kabul edilir. Ham'ın dört oğlu ve temsil ettikleri temel bölgeler şöyledir: 
  • Kuş (Cush): Sudan, Etiyopya (Habeşistan) ve Nubye bölgesindeki halkların atasıdır. Ham'ın en büyük oğludur. Geleneksel olarak Nil Nehri'nin güneyindeki bölgelerle (günümüzdeki Sudan ve Etiyopya) özdeşleşen Kuş Krallığı halkının atası sayılır. Ayrıca ünlü hükümdar Nemrut'un (Nimrod) babasıdır.
  • Mizraim (Misraim): Antik Mısır halkının (Kıptiler) atasıdır; "Mizraim" ismi İbranicede doğrudan Mısır anlamına gelir.Ham'ın ikinci oğludur. Mizraim; Ludim, Anamim ve Philistim (Filistinliler) gibi toplulukların atası olarak kabul edilir. 
  • Put (Fut): Genellikle Libya ve Kuzey Afrika'daki halkların (Berberiler gibi) atası olarak tanımlanır.
  • Kenan (Canaan): Filistin, Lübnan ve Suriye bölgelerindeki antik Kenan halklarının (Fenikeliler, Hititler vb.) atasıdır. 
İslami kaynaklarda Ham; Habeşlilerin, Hintlilerin ve genel olarak siyah tenli halkların atası olarak zikredilir. Ayrıca Ham'ın soyundan gelen Nemrut (Kuş'un oğlu), Mezopotamya'daki ilk büyük medeniyetlerin kurucusu ve efsanevi bir hükümdar olarak anlatılır. 


Mizraim - Mısır kralı. 

Dilbilimsel:

     Mizraim, günümüzde Mısır olarak bilinen toprak için kullanılan yaygın bir Semitik kaynak kelimenin İbranice akrabasıdır. Modern Arapçadaki Miṣr, M.Ö. 14. yüzyıldaki Misri, Akkad Amarna tabletleri, Ugaritçe'deki Mṣrm, Neo-Babil metinlerindeki Mizraim, ve neo-Asur Akkadcasında Mu-ṣur ( Rassam silindirinde görülür). Bu köke çift eki -āyim eklenir; bu da muhtemelen "iki Mısır"a: Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır'a atıfta bulunur. Bu kelime, telaffuz ve yazım açısından İbranice matsór ve meitsár kelimelerine benzer; kelime anlamı kelimesi kelimesine "kuşatma" ve "boğaz, sıkıntı" anlamına gelir ve bu çağrışımları İbranice konuşanlar için taşıyabilir.  

İncil:

Yaratılış 10'a göre, Ham'ın oğlu Mizraim, Cush'un küçük kardeşi ve Phut'un ağabeyiydi ve aileleri birlikte Nuh'un soyundan gelen Hamite kolunu oluşturuyordu. Mizraim'in oğulları LudimAnamimLehabimNaftahimPathrusimCasluhim ve Caphtorim'di. 19. yüzyıl bilgini Henry Welsford, Yaratılış Kitabı'nda bu Mısır'lı Mizraim'i Minos olarak tanımlar. Çıkış Kitabı'nda "kölelik evi" olarak kabul edilir. Pasha ile ilgili olarak, Musa İsrailoğullara şöyle der: "Ve Musa halka şöyle dedi: 'Bu gün, Mısır'dan özgür olduğunuz gün, kölelik evi, sizi güçlü bir eliyle ondan nasıl kurtardı: mayalı ekmek yemeyecek.'"  Tesniye kitabı, İsrail çocuklarının bir Mısırlı Mizri'den nefret etmelerini yasaklar; "çünkü sen onun topraklarında yabancıydın." 

İslami kaynaklar:
Orta Çağ İslam tarihçilerine göre, örneğin Sibt ibn al-Jawzi, Mısırlı ibn 'Abd al-Hakam ve Persler el-Tabari ile Muhammed Kvandamir gibi, piramitler vs. Tufan'dan önce kötü ırklar tarafından inşa edilmiş, ancak Nuh'un soyundan gelen Mizraim (Masar veya Mesr) daha sonra bölgeyi yeniden işgal etmekle görevlendirilmiştir. İslami anlatımlar ayrıca Masar'ın doğrudan Ham'ın oğlu değil, bir Bansar veya Beisar'ın oğlu ve Ham'ın torunu olduğunu gösterir ve 700 yaşına kadar yaşadığını ekler.

Şinar Ovası ve Nemrut'un tarihçesindeki temel noktalar şunlardır:
  • İmparatorluğun Doğuşu: Kutsal metinlere göre Nemrut, Nuh'un torunu Kuş'un oğludur. Hükümdarlığının merkezi olan Şinar topraklarında; Babil, Erek ve Akat gibi tarihin ilk büyük şehirlerini kurmuştur.
  • Babil Kulesi: İnsanlığın tek bir dil konuştuğu dönemde, Şinar Ovası'nda göğe yükselen Babil Kulesi'ni inşa ettiren kişinin Nemrut olduğuna inanılır. Bu girişim, Tanrı'ya bir başkaldırı olarak görülmüş ve dillerin karışmasıyla sonuçlanmıştır.
  • Hz. İbrahim ile Mücadelesi: İslam ve Yahudi kaynaklarında Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe atan zalim hükümdar olarak tasvir edilir. Bu mücadele, Şinar merkezli Babil krallığı döneminde geçer.

Musa isminin kökeni hakkında çeşitli savlar öne sürülmüştür. Antik Mısır dilindeki mys ("oğlu", "çocuğu") kökünden türemiş olabileceği yüksek olası bir alternatiftir. Thutmose [en] ("Thoth'un çocuğu") veya Ramses ("Ra'nın çocuğu") 



Etana, Sümer Kral Listesi'ne göre Kiş Krallığı'nın tufan sonrası ilk hükümdarı olan efsanevi bir kraldır ve tanrılardan bir oğul dilemek için kartal sırtında göğe yükselmesini anlatan bir efsanenin kahramanıdır; Kiş ise modern Irak'ta bulunan, Sümerlerin ilk krallarına sahip olan önemli bir antik Sümer kentidir. Etana, "toprakları istikrara kavuşturan" ve "göğe yükselen çoban" olarak bilinir, ancak tarihsel varlığı tartışmalıdır. 
Kiş Krallığı:
  • Antik Kent: Kiş, günümüz Irak'ında bulunan önemli bir Sümer antik kentidir, Babil'in doğusunda yer alır.
  • İlk Krallıklar: Sümer Kral Listesi'ne göre, tufandan sonra krallığa sahip olan ilk şehir Kiş'tir.
  • Arkeolojik Kanıtlar: Şehirde yapılan kazılar, çivi yazısının ilk örneklerini taşıyan Sümer tabletlerini ortaya çıkarmıştır. 
Etana'nın Kimliği ve Efsanesi:
  • Kiş Kralı: Sümer Kral Listesi, Etana'yı Maşda'nın oğlu Arwium'un halefi olarak Kiş'in 13. kralı olarak kaydeder.
  • Oğul Arayışı: Efsaneye göre, bir oğlu olmaması üzerine tanrılardan doğum bitkisini bulmak için kartal sırtında cennete doğru uzun bir yolculuk yapar.
  • Mezopotamya'da Önemli: Bu efsane, Mezopotamya sanatında tanınan önemli mitolojik temalardan biridir ve Neo-Asur döneminde (MÖ 7. yüzyıl) popülerliğini sürdürmüştür. 

Etana ve Kish Krallığı

Etana, tufan sonrası kurulan ilk şehirlerden biri olan Kish’in kralıdır. Sümer Krallar Listesi’nde “krallık gökten indiğinde” ifadesiyle anılan bu şehir, tanrısal düzenin yeryüzündeki merkezi sayılır. Ancak Etana’nın hüküm sürdüğü dönemde, krallıkta büyük bir sorun vardır: Tanrılar ona soy bağışı yapmamıştır. Etana’nın çocuğu yoktur ve bu durum, krallığın devamı açısından büyük bir eksikliktir.

Tanrılara dua eden Etana, onlardan kendisine bir varis verilmesini ister. Fakat duaları karşılıksız kalır. Etana’nın içindeki arayış, yalnızca bir oğul istemekle sınırlı değildir; o, aynı zamanda ölümlülüğün ötesine geçmeyi, tanrılara yaklaşmayı arzular. Bu kriz, Akad toplumunda hanedan meşruiyetinin temelini oluşturur; imparatorluk genişlemesi, soy devamlılığını zorunlu kılar. Kish’in arkeolojik kalıntıları, tapınak platformlarında kraliyet dualarının izlerini taşır; bu, Ubaid dönemindeki rahip-kral modelinin evrilmiş halidir.


Fenike alfabesi

Fenike alfabesi, tahminen MÖ 1200 yılında ortaya çıkmış, Fenike dilini yazmak için kullanılmıştır. 

Paleo-İbrani alfabesi, doğrudan Fenike yazı sisteminden gelmektedir. Modern Arap alfabesinin kökeni olan Arami alfabesi; Avrupa'da Yunan alfabesi, Yunan alfabesi üzerinden Kiril alfabesi ve Latin alfabesi, Fenike alfabesinden türemiş alfabelerdir. 


Günümüzde kullanılan birçok çağdaş alfabeFenike alfabesinden türemiştir.


🔻Strabon: MÖ 64 - MS 24), Yunan tarihçi, coğrafyacı ve filozoftur. 
Strabon’un coğrafyası tarihsel bir özellik taşımakla birlikte insanın, kavimlerin ve imparatorlukların fizikî dünya ile olan ilişkilerini de belirtir. Bu özelliğiyle Batlamyus’un Geographike Aphegesis adlı coğrafyasından üstündür. İlgili eserin Anadolu coğrafyasını kapsayan 12, 13 ve 14. ciltleri Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından günümüz Türkçesi ile basılmıştır.

Strabon, Kalkedon'dan bahsederken "denizden biraz içeride, içinde küçük timsahların yaşadığı bir pınar vardı" der. Bu timsahlı pınarın Kadıköy'ün ne tarafında olduğu bilinmemektedir ancak Kurbağalıdere'nin (Kuşdili Deresi) yatağını alüvyonlar doldurmadan önce, bugünkü Uzunçayır civarında bulunması olasıdır. 

Kalkedon, erken dönemlerde bir piskoposluk merkeziydi ve birçok Hristiyan şehit Kalkedon ile ilişkilendirilmiştir:

Kalkedon, erken dönemde bir episkopos makamıolarak önem kazanmış ve birkaç Hristiyan şehit bu kentle ilişkilendirilmiştir:

  • M.S. 4. yüzyıl başlarında bakire Azize Eufemia ve arkadaşları; daha sonra Kalkedon'da inşa edilen edilen bir kilise kendisine adanmıştır.
  • Persli Aziz Sabel ve yoldaşları.

Kent, ayrıca çeşitli kilise konsillerine ev sahipliği yapmıştır. “Kalkedon Konsili” olarak da anılan Dördüncü Ekümenik Konsil, 451 yılında burada toplanmış, İsa’nın insanî ve ilahî doğasını tanımlayarak Oryantal Ortodoksluğu oluşturan kiliselerinin bölünmesine yol açmıştır. Kent, ayrıca çeşitli kilise konsillerine ev sahipliği yapmıştır. “Kalkedon Konsili” olarak da anılan Dördüncü Ekümenik Konsil, 451 yılında burada toplanmış, İsa’nın insanî ve ilahî doğasını tanımlayarak Oryantal Ortodoksluğu oluşturan kiliselerinin bölünmesine yol açmıştır. Kalkedon Rum Ortodoks Metropoliti, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin patriklik sinodunda üst düzey rütbeye sahiptir (günümüzde üçüncü sıradadır). Mevcut metropolit Athanasios Papas’tır. Katedrali Kadıköy'deki Ayia Efimia Rum Ortodoks Kilisesi'dir.Skizma’nın ardından Latin Kilisesi, Kalkedon’u ünvan piskoposluğu olarak korumuş ve başpiskoposluk rütbesi vermiştir. 

Aya ;ortodoks kilisesi; ilk olarak 1694 yılında yapılmış olup tarihi 1830'lu yıllara dayanıyor. hikayeye göre ayia efemia, döneminde pagan tanrılarına tapılmasına uymayıp hıristiyanlığı seçmiş birisiymiş ve bu direnci sebebiyle de 305 yılında işkencelere maruz bırakılıp öldürülmüş.

Aya Triada KilisesiTürkiye'nin İstanbul kentinin Kadıköy ilçesinde bulunan bir Rum Ortodoks kilisesi.1902 tarihlerinde Patrik III. İoakim ve Kadıköy Metropoliti Yermenos tarafından inşa ettirilen kilisenin bahçesinde Metropolit Yermanos gömülüdür. 

Kilisenin kuleleri.

Haçlılar döneminde de Antakya Prensliği'nin kuzeyde en önemli noktasıydı. Birkaç defa el değiştirdikten sonra Tapınak Şövalyeleri'nin eline geçen kale 1268 yılında Baybars tarafından kuşatılarak zaptedildi. 

Tarih öncesi; Fikirtepe höyüğünde bulunan ve Kalkolitik döneme(M.Ö. 5500–3500) tarihlenen kalıntılar, Fenikeliler de bu bölgede aktif olarak ticaret yapmışlardır.Plinius’a göre, Kalkedon ilk olarak muhtemelen yakındaki bir burundan türetilen Procerastis adını taşımış, daha sonra limana atfen Colpusa, nihayetinde ise “körlerin kenti” anlamındaki Caecorum Oppidum isimleriyle anılmıştır. 

⛰Megara kolonisi; 6. yüzyılda Pers generali Megabazos’un, Kalkedon’un kurucularının “kör” olması gerektiğini söylediği rivayet edilmektedir. Strabon ve Plinius ise, Apollon kâhininin MÖ 657’de Bizantion'u kuran Atinalılar ve Megaralılara “körlerin karşısına” şehirlerini inşa etmelerini buyurduğunu, bunun da "Körler Şehri" anlamına gelen Kalkedon’u işaret ettiğini aktarmaktadır.

Buna karşın Kalkedon’da ticaret hızla gelişmiş, kent hem zenginleşmiş hem de çok sayıda tapınak inşa ederek önemli bir merkez haline gelmiştir. Bunların en ünlüsü, bünyesinde bir kahin barındıran Apollon tapınağıdır. “Kalkedonya” adıyla anılan bölge, Anadolu kıyısında günümüzde Yoros Kalesi’nin bulunduğu Zeus UriusTapınağı’na kadar uzanmakla kalmamış, Astakos Körfezi’nin kuzey kıyısını da kapsayacak biçimde genişlemiş olabileceği düşünülmektedir. Bölgedeki önemli yerleşimler arasında Chrysopolis (günümüz Üsküdar) ile Panteicheion (günümüz Pendik) sayılabilir. Strabon ayrıca, Kalkedonya'da “denizden biraz yukarıda” yer alan "Azaritia Çeşmesi’nde küçük timsahların yaşadığını" belirtmektedir.

Kalkedon:antik çağda Anadolu’nun Bitinya bölgesinde deniz kıyısında yer alan bir yerleşimidir. Bizantion’un hemen karşısında, Scutari’nin (günümüz Üsküdar) güneyinde konumlanır ve bugün İstanbul’un Kadıköy ilçesine denk gelmektedir. Kalkedon ismi, kentin tüm sikkelerinde ve Herodot’un TarihKsenofon’un HellenikaArrian’ın Anabasis eserlerinde Calchedon biçiminde geçmektedir. Kız Kulesi haricinde bu antik yerleşime ait Kadıköy'de bir kalıntı bulunmamaktadır.❗️

Aziz Euphemia'nın şehitliğini tasvir eden duvar resmi ( Aziz Euphemia Kilisesi , Rovinj ).

Anadolu'nun Romalılar tarafından istila edildiği yıllarda bazı esir ve kölelerin timsahlara kurban edildiğine göre Strabon'un “Kalkedon’un biraz içerisindeki küçük pınarda timsahlar vardı” cümlesini anlamak pek de zor olmayacaktır.

Strabon aynı zamanda antik dönemde volkanizmanın ilk neden/sonuç ilişkisine dayanan açıklamasını yapan yerbilimcidir.

Eski tarihçilerin söylediklerine de kulak vermek gerekir. Örneğin, “Lydia Tarihi”ni yazmış olan Ksanthos benim daha evvelce bir yerde işaret ettiğim gibi bu ülkenin sık sık karşılaştığı acayip değişiklikleri anlatır. Gerçekten burasını Arimlerin efsanesinin geçtiği ve Typhōn’un acı çektiği yer olarak kabul etmişler ve buraya Katakekaumenē ülkesi demişlerdir. Beş yüz stadion uzunluğu, dört yüz stadion genişliği olan Mysia ve Maionia denen ve Katakekaumenē olarak adlandırılan ülkeye gelinir. Burada hiç ağaç yoktur; sadece kalite olarak ünlü şarapların hiçbirisinden aşağı olmayan Katakekaumenē şarabının elde edildiği bağlar vardır. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları, bunun yıldırımlardan ve ateşli yeraltı patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir ve bunlar Typhōn’un efsanevi hikâyesinin burada olduğunda tereddüt etmemektedirler. Fakat kaynağı şimdi tükenmiş olan ve yerden fışkıran bir alev nedeniyle olabileceği yerine, bütün bir ülkenin bir seferde böyle bir olayla yanmış olacağını kabul etmek mantıksızdır. Burada birbirlerinden kırk stadion uzaklıkta olan “physas” denen üç çukur görülür. Bunların yukarısında, mantıklı olarak tahmin edildiği takdirde, topraktan fışkıran sıcak külle oluşmuş tepeler uzanır. Bu tür toprak bağcılığa iyi uyum sağlar. Hâlen en iyi ve bol miktarda şarap elde edilen, üzeri küllerle kaplı Katana toprağında olduğu gibi. Bazı yazarlar bunun gibi yerlere bakarak, Dionysos’a (“Phrygenes”) denmesinin iyi bir nedeni olduğu hükmüne varmışlardır.

                                         

Tutmosis'in veziri olan Rekhmire'nin mezarında,. Samilerin ve Nübyelilerin kiremit yaptığı görülen bir resim vardır.

yaratılış 11 

1 başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.
2 doğuya göçerlerken şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler.
3 birbirlerine, "gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim" dediler. taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.
4 sonra, "kendimize bir kent kuralım" dediler, "göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. böylece yeryüzüne dağılmayız."
5 rab insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi.
6 "tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar" dedi,
7 "`gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar`."
8 böylece rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.

♻️

5. RAB, babam Davut’a, “Tahtına oturtacağım oğlun benim adıma bir tapınak yapacak” diye söz verdi. Ben de Tanrım RAB’bin adına bir tapınak yapmaya karar verdim.

6. “Şimdi bana Lübnan’dan sedir ağaçları kesmeleri için adamlarına buyruk ver. Benim adamlarım da seninkilerle birlikte çalışsın. Adamların için istediğin ücreti vereceğim. Aramızda Saydalılar kadar ağaç kesmede usta adamlar olmadığını biliyorsun.”

8. Sonra Hiram Süleyman’a şu haberi gönderdi: “Gönderdiğin haberi aldım. Sedir ve çam ağaçlarıyla ilgili bütün dileklerini yerine getireceğim.

9. Adamlarım tomrukları Lübnan’dan denize indirecekler, ben de onları sallar halinde bağlatıp belirteceğin yere kadar yüzdüreceğim. Orada adamlarım onları çözer, sen de alıp götürürsün.  

  • Dini Merkez: Yaklaşık 2000 yıl boyunca firavunlar tarafından sürekli olarak genişletilen Karnak, Antik Mısır'ın dini hayatının kalbiydi. Baş tanrı Amon, eşi Mut ve oğulları Khonsu'dan oluşan Theban Üçlüsü'ne adanmıştı.
Karnak Tapınağı, dünyanın en geniş tapınağıdır. Amun'un Tapınağı, Re'nin Tapınağı olarak da adlandırılır.

                                     Tapınakların Ekonomik Gücü

Mısır tapınakları, devasa tarım arazilerine, hayvan sürülerine ve zanaatkâr atölyelerine sahipti. Karnak Tapınağı’nın kayıtları, binlerce işçi, çiftçi ve kölenin tapınak için çalıştığını gösterir (Kemp, 2006). Bu ekonomik güç, rahiplere siyasi nüfuz sağlıyordu.

III. Thutmose, yakındaki Jebel Barkal dağının altında, tarihinin sonuna kadar ülkenin en önemli dini mekanı olarak kalacak olan büyük Amon Tapınağı'nı inşa etmiş, II. Ramses (M.Ö. 1279-1213) gibi daha sonraki Mısır firavunları da Amon Tapınağı'na ve şehre eklemeler yaptı. Amon rahipleri, çok geçmeden Kuşit hükümdarları üzerinde, Eski Krallık Dönemi'nden bu yana Mısır kralları üzerinde sahip oldukları türden bir politik güce ulaştılar.
  • Antik Napata: M.Ö. 1450 civarında Mısırlı firavun III. Thutmose, Mısır'ın güneye doğru nüfuzunun maksimum sınırını burada belirlemiş ve Napata şehrini kurmuştur. Yaklaşık 300 yıl sonra Napata, bağımsız Kuş Krallığı'nın başkenti olmuştur.

M.Ö. 1450 civarında, Mısır Firavunu III. Thutmose imparatorluğunu o bölgeye kadar genişletti ve Gebel Barkal'ı güney sınırı olarak kabul etti. Orada, yakınlarındaki Napata ile mücadele etti, yaklaşık 300 yıl sonra da Genel Barkal, bağımsız Kush İmparatorluğu'na başkentlik yapmaya başladı. Nubiyan Hanedanı'nın 25. kralı Piye, Amun Tapınağı'nı büyük ölçüde genişletti.

Jebel Barkal, Meroitik Krallık süresince bir kraliyet mezarlığı olarak işlev gördü. Bölgedeki ilk mezarlar M.Ö. 3. yüzyıldan kalmıştır.

  • Bar. M.Ö. 1. yüzyıl ortasından 1 kral
  • Bar. 2 Kral Teriqas (M.Ö. 29-25)
  • Bar. 4 Kraliçe Amenirenas? (M.Ö. 1. yüzyıl)
  • Bar. 6 Kraliçe Nawidemak (M.Ö. 1. yüzyıl)
  • Bar. 7 Kral Sabrakamani? (M.Ö. 3. yüzyıl)
  • Bar. 9 2. yüzyılın başlarında Kral veya Kraliçe
  • Bar. 11 Kral Aktisanes veya Aryamani (M.Ö. 3. yüzyıl)
  • Bar. 14 Kral Aktisanes veya Aryamani (M.Ö. 3. yüzyıl)
  • Bar. 15 Kral Kash (M.Ö. 3. yüzyıl)

II. Ramses’den (MÖ 1303 - MÖ 1313) kalan bir deri tomar muhtemelen Kanaan ve Suriye’den getirtilmiş savaş tutsaklarının oldukça bariz bir görünümünü sergilemekte; bu da Tora’daki anlatımla oldukça bağdaşmakta. Bu tomar, 40 görevli esiri betimlemekte ve her biri 2000 tuğlalı bir kontenjan ile mükellef. (Bak. Çıkış 5:6) Başka Mısır papirüsleri ise III ve IV Anastasi Çıkış 5:7’deki gibi çamurdan yapılmış tuğlalarda saman kullanıldığını betimlemekte. “Eskisi gibi tuğla yapmak için saman toplayamayacaksınız. Bırakınız, onlar kendileri için saman toplasınlar.”

                                                 

      Kerma Kenti & Erken Dönem Kuş Krallığı


                                   
'Nübye'nin bu bölgeye yerleşen Noba ya da Nuba olarak bilinen halktan geldiğini öne süren farklı bir teori daha bulunmaktadır. Ayrıca Mısırlılar bu toprakları Ta-Nehsy ("Siyahi İnsanların Ülkesi") adıyla da biliyorlardı. Yunan ve Romalı yazarlar bölgeden yerli halkın siyahi tenine atıf yaparak Antik Aethiopia (Yunancada 'Αἰθιοπία', Roma dilinde 'Aithiopia'; ayrıca şöyle bilinir 'Etiyopya'), hatta ("Yanık Yüzlülerin Ülkesi") olarak söz ederken, Arap kabileleri de bölgeyi Bilad al-Sudan ("Siyahların Toprağı") adıyla bilirler. 

Eski Mısır Krallığı döneminde (yaklaşık M.Ö. 2613-2181) yetenekli Kuşit okçularına ilişkin olarak Ta-Sety ("Yay Ülkesi") ve Mısır sınırında yer alan kuzey bölgesi ise Wawat adıyla bilinmekteydi. 

                                 

Kerma kenti ve Mısır kralları arasında her iki taraf açısından da kazanç sağlayan bir ticaret ortamı oluşmuş ve bu sayede Mısır diğer değerli eşyalarının yanı sıra altın, abanoz, tütsü, egzotik hayvanlar ve fildişi ithalatında Kerma'ya bağımlı hale gelmişti.

Kent, deffufa adıyla bilinen, kerpiçten yapılmış (pişmiş topraktan yapılan tuğla) ve 59 fit (18 metre) yüksekliğe kadar ulaşan müstahkem bir dini merkezi olan bir yapının etrafında kurulmuştu. Bu yapının içinden geçen geçitler ve merdivenler düz çatı üzerinde yer alan ve törenlerin düzenlendiği bir sunağa açılıyordu, ancak bu törenlerin ne anlama geldiği bilinmemektedir. 

En büyük deffufa (bu terim 'yığın' ya da 'kütle' manalarına gelir) günümüzde Batı Deffufa adıyla bilinmektedir; doğusunda ise çok küçük bir deffufa ve ondan da küçük üçüncü bir deffufa daha vardır. Bu yapıların, kentin daha sonra çevresinde yükseldiği ve surlarla çevrildiği bir dini merkezi olan triadı (dini bağlamda, genellikle önem veya benzer rollere göre üç tanrının bir grubunu ifade eder) oluşturduğu düşünülmektedir.


Nil-Sahra dilleri


Nil-Sahra dillerinin dağılımını gösteren harita.

Nil-Sahra dilleriNubiya da dahil olmak üzere, Chari ve Nil nehirlerinin üst kısımlarında konuşulan bir Afrika dilleri grubudur. Merritt Ruhlen'in 1987 yılındaki hesaplarına göre, Nil-Sahra dilleri kabaca 11 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Bu dil ailesi kendi içinde aşırı derecede farklılıklar gösterir ve Hint-Avrupa ve hatta Nijer-Kongo dillerine göre bile çok daha fazla olan bu farklılıklar nedeniyle de tartışmalı durumdadır. 

Nil-Sahra dilleri, Joseph Greenberg'in Lionel Bender tarafından üzerinde değişiklik yapılmış ve Ethnologue tarafından benimsenmiş görüşlerine göre (Afrika Dilleri, The Languages of Africa), aşağıdaki dallara sınıflandırılmıştır:

Songhay dilleri ile dikkate değer benzerlikleri olduğu için, genellikle Nijer-Kongo dilleri içinde sınıflandırılan Mande dillerininde Nil-Sahra ailesine eklenmesi önerileri kimi zaman yapılmıştır.

Antik Kuş'un nesli tükenmiş Meroitik dili bazen Nil-Sahra ailesinin muhtemel bir üyesi olarak sayılır. 

Nil-Sahra dilleri ile akrabalığı savunulurken, bazı kaynaklarda dilin Mısırca gibi bir Afro-Asyatik dil olduğu vurgulanmaktadır.

🔻Meroitik dilMeroë ve Sudan'da Meroitik devirde (yaklaşık MÖ 300 - MS 400 yılları arasında) konuşulmuş ve şu anda kullanılmayan bir dildir. Meroitik alfabe ile yazılmıştır.❗️

Horus Artesanía de Egipto Orijinal Mısır Papirüs Hayat Ağacı, Mısır'da elde yapılmış.

 Papirüs agacindan hazirladiklari demetleri tasiyan Bedevi Kadinlar.

Nübye ya da Nûbe (Nübyece: Nobīn; Arapça: النُوبَة, an-Nūba), Mısır'ın güneyinde, Nil Nehri boyunca kuzey Sudan'a uzanan bir bölgedir. Bölge Asvan'ın güneyinde yer alan Nil'in ilk akanağından, Hartum yakınlarında yer alan Mavi ve Beyaz Nil'in birleşme noktasına kadar olan alanı kapsar.

Nübye bölgesindeki başlıca göçebe topluluklar, özellikle Beja halkının bir alt grubu olan Bisharinler ve tarihsel olarak bölgeye yerleşen Noba halkıdır.

Cadirlarinin üstünde peynirleri kurutan Bedeviler.

Başlıca Göçebe Gruplar
  • Bisharinler (Beja Halkı): Bisharinler, Sudan'ın doğu Nübye Çölü'nde ve güney Mısır'da, Nil Nehri ile Kızıldeniz arasındaki Atbay bölgesinde yaşayan, geleneksel olarak göçebe bir etnik gruptur. Geçimlerini esas olarak deve, koyun ve keçi yetiştiriciliğinden sağlarlar ve geniş mesafelere hareket ederler. Çoğunlukla Sünni Müslümanlardır ve kendi dilleri olan Beja dilini (To Bedawi) konuşurlar.
  • Noba Halkı: Nübye adı, Meroe krallığının çöküşüyle birlikte 4. yüzyılda bölgeye yerleşen Noba adlı göçebe bir halktan türemiştir. Bu halk, Eski Nübye dilinin atası olan bir Nil-Sahra dili konuşuyordu

Nübye bölgesindeki başlıca göçebe topluluklar, tarihsel olarak Noba ve Blemmyes halklarıydı ve günümüzdeki Beja halkının atalarıdır. Bu gruplar Nil Vadisi ile Kızıldeniz arasındaki geniş çöl alanlarında yaşadılar.

Tarihsel Göçebe Gruplar
  • Noba Halkı: "Nübye" adının, M.S. 4. yüzyılda Meroë krallığının çöküşüyle bölgeye yerleşen göçebe bir halk olan Noba halkından türediği düşünülmektedir. Noba halkı Nil-Sahra dilleri konuşuyordu ve Eski Nübye dilinin atası olan bir dil kullanıyorlardı.
  • Blemmyes Halkı: Antik coğrafyacılar tarafından Nobatae olarak adlandırılan ve modern arkeologlar tarafından X-Grubu olarak bilinen halkla müttefik olan Blemmyesler, Doğu Çölü'nde yaşayan gerçek bir halktı. 4. yüzyılın sonlarına doğru Aşağı Nübye'yi işgal ettiler ve bir krallık kurdular. Antik Yunan ve Roma metinlerinde sıklıkla adı geçen Blemmyesler, bugünkü Beja kabilelerinin atalarıdır.
  • Beja Halkı: Günümüzde Sudan'ın kuzeydoğusu ile Mısır arasında yaşayan Beja halkı, M.Ö. 4000 veya daha öncesinden beri bu bölgede yaşayan halkların soyundan gelmektedir. Esasen pastoralistler olan Bejalar, sığır ve develeriyle birlikte geniş mesafelerde hareket ederler ve geçimlerini büyük ölçüde bu hayvanlardan sağlarlar.
Özellikleri ve Yaşam Tarzları
  • Yerleşim: Tarih boyunca Nübye göçebeleri, Nil Nehri kıyısındaki yerleşik medeniyetlerle (özellikle Mısır ve Kuş Krallığı) etkileşim halindeydiler. Bazen ticaret yaptılar, bazen de Roma Mısır'ına saldırdılar.
  • Kültür ve Dil: Bu göçebe gruplar, Nübye dilleri ve Cushitic (Kuştik) dilleri gibi farklı diller konuşsalar da, çoğu zaman Arapça'yı ikinci dil olarak benimsediler.

Diğer Gruplar
  • Blemmyes (Ababda): Antik coğrafyacılar tarafından Blemmyes olarak adlandırılan ve modern arkeologlar tarafından X-Grubu olarak bilinen halk, Beja halkının atalarıyla (özellikle Ababda kabilesiyle) müttefik olarak Yukarı Mısır'daki Romalılara saldıran göçebelerdi. Ababda'ların çoğu bugün Yukarı Mısır'a yerleşmiş olsa da, bir kısmı hala Bedevi yaşam tarzını sürdürmektedir.
  • Bedevi Kabileleri: 14. ve 15. yüzyıllarda çeşitli Bedevi kabileleri Sudan'ın büyük bir kısmını istila ederek Butana, Gezira, Kordofan ve Darfur'a göç etmişlerdir. Mısır'daki modern Nübye köylerinde yaşayan halklar arasında, kökeni Hicaz'dan gelen Bedevi tüccarlar olan Al-Orayqat gibi Arap kabilelerinin karışımı da bulunur.

Kuş Krallığı, Mısır'ın güneyindeki Nübye bölgesinde kurulmuş eski bir krallıktır. Mısır zayıfladığında, MÖ 8. yüzyılda Mısır'ı fethederek yaklaşık bir yüzyıl boyunca Mısır'ı yönetmiş ve 25. Hanedanlığı kurmuşlardır. Kuş Krallığı'nın başkenti başlangıçta Napata iken, daha sonra Meroe'ye taşınmış ve MS 4. yüzyılda Aksum Krallığı tarafından yıkılmıştır. 

Kuş Krallığı ve Mısır arasındaki ilişki
  • Mısır'a Komşu Bir Güç: Nübye'de yer alan Kuş Krallığı, Mısır'ın güney komşusuydu ve Mısır'ın zayıflamasıyla bölgedeki gücünü artırdı.
  • Mısır'ı Fethi: MÖ 8. yüzyılda Kuş Krallığı, zayıflamış olan Mısır'ı fethetti ve Mısır'ın 25. Hanedanlığını kurdu.
  • Mısır'da Hüküm Sürmeleri: Kuş Krallığı hükümdarları, Mısır'ın firavunları olarak yaklaşık bir yüzyıl boyunca Mısır'da hüküm sürdüler.
  • Kültürel Etki: Bu dönemde Mısır sanat ve mimarisini yeniden canlandırdılar. Kuşlu prensesler de "Amon'un Eşi" unvanıyla Mısır'ın politik yaşamında önemli rol oynadılar.
  • Asurlular Tarafından Yıkılış: Yaklaşık bir asır sonra Asurlular Mısır'ı işgal etti ve Kuş Krallığı'nın Mısır'daki egemenliği sona erdi.
  • Başkent Değişikliği: MÖ 590 civarında Mısır firavunu tarafından Napata yağmalanınca, Kuş Krallığı'nın başkenti Meroe'ye taşındı.
  • Sonu: Kuş Krallığı, Meroe'yi MS 4. yüzyıla kadar başkent olarak tuttu ve bu dönemde Aksum Krallığı tarafından yıkıldı. 

III. Thutmose, yakındaki Jebel Barkal dağının altında, tarihinin sonuna kadar ülkenin en önemli dini mekanı olarak kalacak olan büyük Amon Tapınağı'nı inşa etmiş, II. Ramses (M.Ö. 1279-1213) gibi daha sonraki Mısır firavunları da Amon Tapınağı'na ve şehre eklemeler yaptı. Amon rahipleri, çok geçmeden Kuşit hükümdarları üzerinde, Eski Krallık Dönemi'nden bu yana Mısır kralları üzerinde sahip oldukları türden bir politik güce ulaştılar.



İbn Vahşiyye, en ünlü eseri olan "Kitabü'l-Filaha en-Nabatiyye" (Nabati Ziraat Kitabı) adlı eserinde, Babil ve Süryani uygarlıklarından kalma olduğu iddia edilen tarım tekniklerini ve kadim bilgileri bir araya getirmiştir. Bu kapsamlı çalışma, üzüm ve hurma ekimi gibi belirli ekinlerin yanı sıra, sulama sistemleri, toprak bakımı, ekin rotasyonu ve hatta büyücülük ve astroloji gibi konuları da içerir. 
Kitapta ele alınan su sistemleri konuları arasında şunlar yer alır:
  • Su yönetimi: Kıtlık zamanlarında suyun adil dağıtımını sağlamak için kanalların dönüşümlü kullanımı gibi teknikler.
  • Sulama yöntemleri: Özellikle kuru arazileri sulamak için hilal şeklindeki kanalların kullanımı.
  • Toprak sağlığı: Toprak tuzluluğu gibi sorunlarla mücadele için pratik çözümler. 
İbn Vahşiyye, bu eserinde bilimin yanı sıra, bitki davranışlarını ve iklim sinyallerini gözlemlemeye dayanan, kadim zamanlardan kalma çiftçilik bilgeliğini de aktarmıştır. Eser, Orta Doğu'da tarım ve su yönetimi üzerine yazılmış en etkili kitaplardan biri kabul edilir. 

İbn Vahşiyye, bu dört kadim alfabeyi ele aldıktan sonra başka bir kadim alfabenin de olduğunu yazıyor. Bu alfabenin 37 harfini Arapça karşılığıyla yazan İbn Vahşiyye, kürtlerin bu alfabenin kendilerine ait olduğunu ve buna delil olarak da Binu Şad ve Masi Sorati  (Penuşad ve Masa…’nın) bütün kitaplarını ve ilimlerini bu alfabe ile yazdıklarını delil getirmelerini aktarmıştır. İbn Vahşiyye, Bağdat’ta ve Navus’ta bu alfabeyle yazılmış yaklaşık 30 kitap gördüğünü belirtiyor. Ayrıca bunlardan 2 tanesinin Şam’da kendisinin yanında olduğunu belirten İbn Vahşiyye, birinin üzüm ve hurma ekimi diğerinin ise sular, suların özellikleri ve onların sahipsiz topraklarda nasıl çıkarılacağı ile ilgili olduğunu söylüyor. İbn Vahşiyye, o iki kitabı Kürtlerin dilinden Arapların diline tercüme ettim ki tüm insanlar faydalansın, diyerek sözü edilen kitabını sonlandırmış.

Erken modern dönemde Mısır hiyeroglifleri üzerinde çalışan bilim adamlarının en ünlüsü olan Alman âlimi Athanasius Kircher (1602–1680) meğer İbn Vahşiyye’nin eserine aşina imiş!

 “Kircher’in hiyeroglif hakkındaki eseri” diye tarif ettiği bir kaynaktan bazı alıntılar yapan Hammer (s. xvii–xix), malesef bu tanıma uygun düşen birçok eserden hangisini kasdettiğini zahmet edip belirtmemiş; biraz vaktimi aldı ama sonunda buldum: Obeliscus Pamphilius; hoc est, Interpretatio nova & hucusque intentata obelisci quem non ita pridem ex Veteri Hippodromo Antonii Caracallæ Cæsaris, in agonale forum transtulit, integritati restituit, & in urbis æternæ ornamentum erexit... (Roma, 1650).

{Athanasius Kircher (1602-1680). Ahşap oyma. Ludwig Bechstein'ın Portreler ve Biyografilerde İki Yüz Alman Adamında "Athanasius Kircher" adlı eserinde yeniden basılmıştır . Leipzig: Georg Wigand Verlag, 1854, np Genel Koleksiyonlar, Kongre Kütüphanesi.}

&

Nabatiler Krallığı, MÖ 4. yüzyıldan MS 2. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüş ve merkezi günümüzde Ürdün sınırları içinde yer alan Petra antik kenti olan güçlü bir Arap krallığıdır. 

Tarih ve Coğrafya

  • Kökeni ve Yükselişi: Kuzeybatı Arabistan'dan gelen göçebe bir kavim olan Nabatiler, MÖ 4. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede hakimiyet kurmaya başladılar. Fırat Nehri'nden Kızıldeniz'e kadar, Suriye ve Arabistan arasındaki sınır bölgelerini kapsayan geniş bir coğrafyada hüküm sürdüler.
  • Başkent Petra: Krallığın başkenti olan Petra, Nabatiler döneminde büyük bir ticaret merkezi haline geldi. Şehirdeki tüm yapılar, bölgedeki kireçtaşı kayalara oyularak inşa edilmiştir; bu da onlara özgü mimariyi ortaya koyar.
  • Ekonomi: Nabatiler, lüks malların (tütsü, altın, fildişi ve parfümler gibi) ticaret ağını kontrol ederek büyük bir zenginlik elde ettiler. Aynı zamanda tarımla da uğraşmış, çölde teraslar kurup üzüm bağları ve zeytin yetiştirmişlerdir.
  • Roma Hakimiyeti: MS 106 yılında Roma İmparatorluğu, Nabatî Krallığı'nı ortadan kaldırarak topraklarının bir kısmında "Arabistan Eyaleti"ni kurdu. Depremler ve ekonomik çöküşle birlikte Petra zamanla önemini yitirdi ve unutuldu, ta ki 1812'de İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedilene kadar.
Kültür ve Toplum
  • Dil ve Din: Nabatiler, Arami dilinde "aslan" anlamına gelen bir kelimeyle ilişkilendirilir ve dillerinden, dinlerinden etkilenen en yakın akrabaları Araplardır. Çok tanrılı bir dine mensuptular ve hukuk sistemleri kendi içlerinde gelişmişti.
  • Mimari ve Sanat: Helen ve Roma kültürünün etkileri, yaptıkları yapılarda kendini gösterir. Kayalara oyulan tapınaklar, tiyatrolar, mezarlar ve kabartmalar, Nabatî sanatının etkileyici örnekleridir.
  • Toplumsal Yaşam: Nabatîlerin toplumsal yaşamında kadınların oldukça önemli bir yeri vardı.
M.Ö 4. yüzyılın sonlarından itibaren varlığı bilinen Nabatî Krallığı’nın Günümüze ulaşan en önemli kalıntıları Ürdün Vâdiimûsâ’da kurulmuş olan tarihî Petra şehridir.



&


Malta tarihinin kısa özeti

 Malta’daki Ggantija Tapınakları, İngiltere’deki Stonehenge ve Mısır’daki Piramitler. Geriye Malta’daki M.Ö. 3500’lerde inşa edilen Ggantija’yı görmek kalıyordu.

Uzun zaman Napoli Krallığı hâkimiyetinde yaşayan Malta’ya, Osmanlıların fethettiği Rodos’tan kaçan St. Jean şövalyeleri yerleşti. Filistin’de kurulan tarikat, Memlûkler burayı alınca, Rodos’a geçmiş; İzmir ve Bodrum’u da almıştı. Avrupa asillerinin çocuklarından müteşekkil şövalyeler, ölmedikçe silah bırakmazdı. Gozo adasını elinde tutan Osmanlılar, 1565’de Malta’yı da kuşattılar. Sen Elmo kalesi düştü, ama Malta’yı alamadılar. Hatta Turgut Reis şehid düştü. Buraya şimdi Dragut Burnu deniyor.

Malta’nın Megalitik Tapınakları” olması tesadüf değil, nitekim bu ifade 5000 bin yıl kadar önceden kalma haşmetli Cilalı Taş Devri tapınaklarını kapsıyor. 

Zaman içinde Fenikeliler, Kartacalılar ve Roma-Bizans İmparatorluklarının varlıklarını sürdürdüğü adalar, 250 yıl kadar Müslüman Arapların kontrolünde kalmış. 1091’de Norman komutan Roger’ın burayı fethetmesiyle bence günümüzdeki Malta’ya kimliğini veren 2 önemli unsur Malta’ya tamamen yerleşmiş: Katolik Hıristiyanlık ve Avrupa’nın bir parçası olma hissi

Bizans’ta Katalan Komutan Roger de Flor

Kiralık Kılıç Roger de Flor

Roger de Flor, 1267 yılında, o dönem Sicilya Krallığı’na bağlı Brindisi’de doğdu. Babası, Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Friedrich’in hizmetinde görevliydi. Roger ise daha sekiz yaşındayken(?) Akdeniz’in sularında, “El Falco” adlı geminin kaptanı oldu. Bu sıra dışı yükselişi, Tapınak Şövalyeleri’ne katılmasıyla devam etti. Zekâsı, cesareti ve gözünü budaktan sakınmayan yapısıyla kısa sürede dikkat çekti.

1291’de Kudüs’ün son kalesi Akka Memlükler tarafından kuşatıldığında, Roger yüzlerce haçlıyı kurtarıp Kıbrıs’a taşıdı. Bu başarısı, ona övgüler kazandırmadı; aksine, Papa tarafından “hırsız ve mürted” ilân edildi. Neden mi? Çünkü Roger, bu kurtarma operasyonunu kendine menfaat sağlayacak şekilde düzenlemişti. Ama onun asıl gücü, elindeki parayla topladığı acımasız paralı askerlerden geliyordu:

Katalan Birliği…

Bu birlik, 1303 yılında Bizans İmparatoru II. Andronikos’un gözdesi oldu. Anadolu’daki Türkmen akınlarını durdurmak isteyen imparator, Roger’i büyük vaatlerle İstanbul’a davet etti. Hatta onu imparatorluk sarayına damat yaptı, “Sevastokrator” (saraydaki en yüksek rütbe) ünvanını verdi. Fakat Roger de Flor, Bizans’ın içine düştüğü çaresizliği fark etmişti. Emir-komuta dinlemeden kendi bildiğini okumaya başladı.

Katalanlar, 1303-1304 yıllarında Anadolu'ya geçerek Türk beyliklerine karşı savaşmak üzere görevlendirildi.

Katalan ordusu, önce Anadolu’ya geçti. Hedef, Türk beylerini durdurmaktı. Ama gerçek farklıydı. Roger ve askerleri, girdikleri yerlerde sadece Türklerle değil, Bizans köylüsüyle de savaşıyor, köyleri yağmalıyordu. Özellikle Karesi Beyliği civarında ciddî çatışmalar yaşandı. Ancak Türkmenler karşısında net bir başarı elde edemediler.

Bu tarihten sonra bir dönem Sicilya Krallığı ve İspanya’daki Aragon Krallığı’nın bir parçası olan adalar 1530’da, kısa süre önce Rodos‘tan Osmanlılar tarafından çıkarılmış şövalyelere kiralanmış. Ancak ada tarihinde çok büyük yeri olan 2 büyük Osmanlı kuşatmasını püskürtmeyi başaran şövalyeler, adanın kalıcı hakimi olmuşlar ve artık Malta Şövalyeleri adıyla anılmaya başlanmışlar. Şövalyeler döneminde Valletta şehri büyümüş, güçlü surlar inşa edilmiş ve Mdina başta olmak üzere farklı yerleşimler kurulmuş.

                    https://www.youtube.com/watch?v=5tsHZVEKEJI

  • 1551'de Gozo Adası: Osmanlı güçleri, Turgut Reis ve Sinan Paşa komutasında Malta'ya bağlı olan Gozo Adası'nı ele geçirmiştir. Bu fetih, "Türk ganimetleri" ile ilişkilendirilebilecek tarihi bir olaydır. 
İngiliz İmparatorluğu, kültürel emperyalizm anlamında oldukça başarılıdır ve Malta’da da bu etkilerini rahatça görebiliyoruz. Bu etkilerin en başında adadaki insanların dil kullanımı geliyor. Maltaca dili aşağıda bahsedeceğim gibi Arapça-İtalyanca karışımı tuhaf bir dil olsa da insanlar arasında İngilizce konuşma oranı oldukça yüksek. 
Malta sürgünleri (1919-1920)

  • Kimlerdi: İstanbul'un işgali sonrası tutuklanan devlet adamları, askerler ve aydınlar.
  • Neden Sürgün Edildiler: İşgal kuvvetleri tarafından, Türkiye'nin geleceği hakkında endişeler taşıdıkları ve İttihat ve Terakki'ye mensup oldukları gerekçesiyle sürgün edildiler.
  • Nasıl Sürgün Edildiler: Bir İngiliz sömürgesi olan Malta'ya gönderildiler.
  • Örnekler: Ali İhsan Sabis Paşa ve Sivas Mebusu Hüseyin Rauf Orbay gibi önemli kişiler de bu sürgünler arasındaydı. 
Malta sürgünleriİstanbul'un işgali sonrasında, 1919-1920 yıllarında işgal kuvvetlerince tutuklanarak bir İngiliz sömürgesi olan Malta'ya sürülen (veya gıyabında tutuklama kararı çıkarılarak sürgüne gönderilecekleri bildirilen) 145 Türk devlet adamı, asker, idareci ve aydın için kullanılan terimdir.
                                   Seyhun Binzet koleksiyonundan Malta Sürgünlerine ait bir fotoğraf.                        

Kircher burada Arapça kaynaklardan faydalandığını belirtiyor, bu arada “Malta adasında, Türk ganimetleri arasında” (s. 113) kitabını bulduğunu söylediği “Aben Vaschia” adını birkaç yerde anıyor ki kastedilenin İbn Vahşiyye olduğuna şüphe yok. 

❕Bavyeralı ünlü Alman bilim adamı Johann Georg Herwart von Hohenburg'un yazdığı Thesaurus hiyeroglyphicorum'un (1610) 

Aslında hiyeroglif kitabın sadece bir bölümünün konusu, ama Hammer’in eseri yayınladığı dönemde en fazla ilgi çeken bölümü bu olmalıydı.  ❕Ne de olsa Napolyon’un Mısır seferi (1798–1801) daha yeni bitmiş, Avrupa’da Egyptomanie / Egyptomania diye bilinen Eski Mısır modasını (hattâ saplantısını diyebiliriz) tetiklemişti.

Meroitik yazı:

Eski Eski Nübyece daha sonraları Yunan uncial alfabesi ile yazıldığında bu alfabeye üç tane Meroitik glif (karakter) de dahil edilmiştir.
 ( Uncial (İngilizce), eski elyazmalarında kullanılan bir majüskül yazı stilidir. 3. ile 8. yüzyıllar arasında Latin ve Yunan dilindeki yazmalarda yaygın olarak kullanılmıştır.)
     Meroitik anıtsal ve el yazısı alfabeleri
Kadeye'nin oğlu veya kızı Waleye'nin meroitik cenaze mezar taşı (stele), Sai'den, şu anda British Museum'da.

Ancak, bu dili kuşkuya yer bırakmadan sınıflandırabilmek için hakkında çok az bilgi vardır. Aynısı, görece daha yakın bir zamanda nesli tükenmiş ve Kuliak ve Nil dilleri ile ilişkisi olduğu öne sürülmüş olan Uganda'nın Oropom dili (şayet varolmuşsa) için de söylenebilir.

Nil-Sahra ailesinin dış akrabalıkları üzerine yapılan önermeler genellikle Nijer-Kongo dillerimerkezlidir:

Ancak, çoğu tarihsel dilbilimci böyle teorilere çekince ile yaklaşmaktadır.

 Jean-Jaques Rousseau ’nun “Dillerin Kökeni Üstüne Deneme” adlı eseri çerçevesinde dillerin kökeni üzerine incelemeler.     

1700 Yıl Yaşayan Dev Kuş: SİMURG 

Efsanelerde önemli yer bulan ve kutsal sayılan dağlarla birlikte; tepesinde dervişlerin, devlerin, ötesinde mitolojik varlıkların yaşadığı dağlardan da söz edilir. İçenlere ölümsüzlük veren yaşam suyu Ab-ı Hayat’ın da bulunduğu Kaf Dağı onlardan biridir. Kazvini en sıra dışı kuşun Kaf Dağı’nın tepesinde su kenarındaki bilge ağacının dallarında yaşayan, insan gibi konuşan ve her şeyi bilen Simurg olduğunu belirtir. 
Güneş ve aydan yaratıldığına, kuşların en güzeli olduğuna inanılan Simurg güzellik, bereket, güç gibi kavramların da simgesidir. Uçarken hava kararır, gök gürler. 

Kaf Dağı’nı geçmek isteyenler (Hz. Hamza vb.) onun üzerinde seyahat eder. Tüm bitkilerin tohumlarının üzerinde biriktiği kutsal bir ağaçta (Tuba) yuvası vardır. 300 yaşında yumurtlayan ve 1700 yıl yaşayan dev kuş uçmaya başladığında şifalı tohumlar da yeryüzüne dağılır. 

Simurg'un tüyünü veya kemiğini bulup saklayan, başkalarından sürekli saygı görür. Doğu ve Batı sanatında tasvirlerine sıklıkla rastlanır. Başında tepelikle, uzun boynu, göz kamaştıran rengârenk parlak tüyleriyle ve muhteşem kuyruğuyla genellikle havada gösterilir. 

Farklı kültürlerde farklı isimlerle anılır. Farsça Simurg (otuz kuş), Arapça Anka, Türk mitolojisinde Tuğrul Kuşu veya Zümrüdüanka, Batı dillerinde Phoenix olarak bilinir...


Firdevsi manzum bir dille eski İran krallarının hayatlarını ve kahramanlıklarını yazdığı Şahname’de (990-1001) Elbruz dağında yaşayan Simurg’dan da bahseder. 

Albino olarak doğduğu için babasının dağa terk ettiği kralın oğlu Zal’ı yuvasında yetiştiren kuştur. Zal büyüyünce babası Sam onu geri alır. Zal, çok şey öğrendiği Simurg’un verdiği üç altın tüyü de alarak insanların arasına karışır. Karısı çocuğunu doğuracağı sırada Zal, Simurg’u çağırır. 

Horasan’lı kahraman Rüstem Simurg’un yardımıyla dünyaya gelir. İsfendiyar’ın yaptığı ölümcül yaralardan Rüstem’in ve atının kurtarılması için, Zal Simurg’un tüylerini yaktığında küllerinden yeniden belirdiğini görür. Kuşun Rüstem’in İsfendiyar karşısında zafer kazanmasında da rolü vardır.  

İranlı şair ve mutasavvıf Feridüddin-i Attar (1136-1221) Mantık Al-Tayr (Kuşların Dili) adlı 4724 beyitli tasavvuf edebiyatına ait mesnevi tarzındaki eserinde kuşların kendilerine bir padişah seçmesini anlatır. Kuşlar toplanıp “Her ülkenin bir sultanı var nasıl olur da bizim olmaz. Hep birlikte kendimize bir sultan bulalım bari” derler. Bunun üzerine sırtına tarikat elbisesi giymiş, başına hakikat tacını takmış Hüdhüd konuşmaya katılır. "Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır. Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır ama biz ona oldukça uzağız. Herkes onun adını ağzına alamaz. Kapısında nurdan, karanlıktan binlerce perde vardır. Onun makamına erişmek ne buradan ne de başka âlemden kimsenin harcı değildir… Biz de kendimizden geçelim, yola düşelim. Bu yolda güle ağlaya yürüyelim. Bir iz bulabilirsek ne mutlu bulamazsak o olmadan yaşamak ayıp bize.

Hz. Süleyman’ın habercisi ve başında tepelik olan, çok uzaklardaki suyu havadan görebilen Hüdhüd’ün (İbibik Kuşu) önderliğinde yüzlerce kuş Kaf Dağının tepesinde yaşayan bilge kuş Simurg’a gitmek için yola çıkar. Geçilmesi gereken yedi zorlu vadi vardır: İstek, Aşk, Marifet, İstiğna, Tevhid, Hayret ve Fenâ. 

Her biri ayrı bir insan karakterini ve zaaflarını temsil eden kuşlar gidiş yolunda sorunlarla karşılaştıkça Hüdhüd sabırla soruları yanıtlamaya, evliyalar ve peygamberlerle ilgili hikâyeler anlatarak onları rahatlatmaya çalışır. Hastalıktan, açlıktan, yorgunluktan perişan olan kuşların sadece otuzu bütün güçlükleri aşıp Simurg’un yaşadığı yere ulaşabilir. Gökyüzünde Simurg’u gördüklerinde onun aslında kendileri olduğunu anlarlar. Simurg burada semboliktir. Gerçek yolculuğun kendine yapıldığını ifade eder...

Osmanlı Minyatüründe Simurg - 2
  
Nalan Yılmaz, Osmanlı Minyatüründe Simurg, 11 Mart 2013, Lebriz Sanal Dergi


Simurg

İran mitolojisinde Zümrüdüanka; otuz kuş büyüklüğünde efsanevi varlık
Sasani ipek dokuma kumaş, Simurg motifine sahip, MS 6-7. yüzyıl dolayları.(Zümrüdüanka)
Buhara'daki Nadir Divan-Beghi medresesindeki süsleme.
Türk mitolojisindeki Hüma veya Tuğrul gibi kuşlarla benzer özellikler taşır.

Hz. Süleyman yer altında gizlenen düşman askerlerinin yerini belirlemek için hüdhüdü görevlendirmiştir. Bu sebeple Arapça’da, herkesin göremediği şeyleri görebilen kimseler için “absar min hüdhüd” tabiri kullanılır. Tepesindeki sorguçtan dolayı da “sâhib-i külâh” diye nitelendirilir.

Kuran’ın Neml suresinin 19-21. ayetlerinde cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordu toplayan Süleyman’la olan ilişkisinden şöyle bahsedilmektedir: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?’ diye sordu. ‘Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu ­boğazlarım!’ Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: ‘Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’ halkından sana kesin bir bilgi getirdim.’”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Meŝnevî’sinde Hz. Süleyman’la ilgili bir hikâyede yer altındaki suları görmesiyle zikredilen hüdhüd, Attâr’ın Manŧıķu’t-Tayr’ındaki kılavuz kuş yani mürşid özelliğiyle Türk edebiyatında da işlenmiştir.

Belli başlı özellikleri ise şunlardır: Toprağın altındaki suyu görür. Eşine çok bağlıdır, eşi ölünce yeni bir eş aramaz. Anne babasına karşı çok hürmetkârdır; yaşlandıklarında yiyeceklerini temin eder. Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya kadar onu başında taşıdığı için mükâfat olarak güzel bir tepelikle donatılmıştır (Câhiz, III, 510-514; Demîrî, II, 436-440). Hüdhüdle ilgili benzer telakkilere Yunanlılar ve Romalılar’da da rastlanmaktadır (DB, III/1, s. 780).

Yuvasında yeniden doğmak üzere kendini yakan feniks kuşu.

Pers mitolojisinde SimurgAnkaİslam sonrası Türk mitolojisinde Zümrüdü Anka veya Simurg u Anka, daha önceleri de Tuğrul olarak geçmesi gibi birçok milletin efsanelerinde karşılık bulmaktadır.


Xx

Ateşten insana serinlik gelir mi?”

Firdevsi, Şehname 1

Batının Feniks’i, Orta Doğu’nun Anka kuşu, Türklerin Hüma’sı küllerinden doğan efsanevi kuş Simurg’un aslı Pers mitolojisine dayanır. İsmi, eski İran inancı olan Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta’da geçen “Saêna” kuşundan türemiştir. Mistik kuş Simurg, Fars sanatında kuş şeklinde, kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. Tüm tasvirlerinde hayranlık uyandıran gücü ve görkemi göze çarpar.

İran efsanesine göre dünyanın yıkılışına üç kez şahit olan Simurg, bu süreçte çok öğrenir ve bilgelerin bilgesi olur. Öyle ki Simurg, uçmaya başladığında bilgi ağacının yapraklarını titretir ve her bitkinin tohumlarının etrafa saçılmasına neden olur. Bu tohumlar, dünyanın her yanına dağılır; tüm şifalı bitki çeşitlerinin kök almasını sağlar ve böylece de insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi eder. Persler, kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalığı veya yarayı tedavi edeceğine inanırlar.

Yunan mitolojisinde Feniks’in Habeş diyarında yaşadığına inanılıp bir kartal büyüklüğünde ve çok uzun ömürlü; gözlerinin yıldızlar gibi parlak, boynunun tüyleri yaldızlı, diğer taraflarının ise kırmızı olduğu rivayet edilir. Ömrünün sona ereceğini anlayınca kuru dallardan kendine bir yuva yapan Feniks, kızgın güneşin yuvayı tutuşturup kendini yakmasının ardından küllerinden yeniden doğar. Bu sebeple Hristiyanlar Feniks’in öldükten sonra tekrar dirilen ölümsüz bir kuş olduğuna inanır.

Feniks

Türk mitolojisinde ise cennete yaşayan, çok yükseklerde uçup yedi kat göğün üzerindeki felekler ve burçlar arasında dolaşan ve hatta Tanrı’ya kadar gidip gelen bir kuş olmasıyla Hüma, erişilemeyecek yüksekliklerin bir sembolüdür. Türk mitolojisinde Simurg’un bir yansıması da kızıl renkli Tuğrul kuşudur. Ölümsüzlüğü ve yeniden dirilişi simgeleyen, her gün yeniden doğan, diğer mitolojilerdeki benzerlerinden farklı olarak tek başına olmayıp bir benzeri hatta ikizi bulunan Tuğrul Kuşu, Konrul kuşu ile birlikte anılır. Her ikisi de Simurg’un tüm niteliklerini barındırırlar.

“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağı’na varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?”

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası
Zümrüdüanka

  Orta Doğu’nun Simurg’u Zümrüdüanka; gücü, saf olmayı, kendini yaşarken yaratmayı, erdemliliği, sadakati ve hakkaniyeti temsil eder. O, erişilmezlik, yücelik ve olağanüstülük gibi özellikleri simgeler. Feridüddin Attar, Mantık’ut- Tayr’da Zümrüdüanka efsanesini şöyle anlatır:

Sıradan kuşlar, Simurg’a inanır, onun kendilerini ölümden ve tüm hastalıklardan kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u beklermiş. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsünün Simurg’un kanadından bir tüy bulmasıyla Simurg’un hâlâ var olduğunu anlayan tüm kuşlar toplanmış ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Fakat Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi vadiyi aşmak gerekirmiş. Hepsi birbirinden aşılması güç yedi vadi sırasıyla: istek, aşk, marifet, istisna, tevhit, hayret ve yokluk vadileri.

 Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yolculukta yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce Bülbül, güle olan aşkını hatırlayıp geri dönmüş. Papağan güzel tüylerine aldanmış. Kartal, yükseklerdeki krallığından vazgeçememiş. Baykuş, yıkıntılarını özlemiş; Balıkçıl kuşu ise bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça kuşların sayıları gitgide azalmış. Ve nihayet yedinci vadide yokluk, bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda gizi, sözcükler çözmüş: Farsça “si”, “otuz”; murg” ise “kuş” demekmiş. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki otuz kuşun her biri de Simurg’muş. 30 kuş anlamış ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk kendine yapılan yolculuktur.

“Simurg’u görecek gözün yoksa gönlün ayna gibi aydın değil demektir. Kimsede o güzelliği görecek göz yok. Güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı… O yüce lütfuyla bir ayna icat etti. O ayna, gönüldür. Gönüle bak da onun yüzünü gönülde gör.”

Feridüddin Attar, Mantık’ut- Tayr

Xxxx





Çavuş kuşu, hüthüt ya da halk arasında baltalı olarak da bilinen ibibik kuşu ibibikgiller ailesinde yer alır. Bu ailenin diğer üyeleri ise Afrika ibibik kuşu, Madagaskar ibibik kuşu ve dev ibibik kuşudur. Dev ibibik kuşlarının soyu 16. yüzyılda tükenmiştir.

Michael W. Holmes erken dönem Hristiyan yazarlarının bu miti kullanmalarını Mezmur 92:12 [LXX Psalm 91:13]'de geçen kelimeyle doğruladıklarını ama aslında orada geçen kelimenin mitolojik bir kuşu değil, bir hurma ağacını işaret ettiğini söylemektedir. 

 beraber, bunlar 17. yüzyıl Hristiyan okurları için Joban feniksini hayata getiren, Eyüp peygamber (Job) 29:18 ile ilgili parlamakta olan Hristiyan İbrani yorumlarıydı.Bu yorumlamaların kalbinde, oldukça zengin tamamlayıcı anlamların çoğalması, chol kelimesinin üç şekilde çevrilmesinden (hurma ağacı, feniks ya da kum Eyüp 29:18'de) kaynaklanıyordu.

Esas olarak, feniks Mısırlılar tarafından leylek ya da balıkçık tipi benu adında bir kuş olarak belirtilmiştir. Ölüler kitabı ve diğer Mısır yazmalarından bilindiği üzere, feniks Heliopolis'teki, yakın bir şekilde güneşin doğuşu ve Mısır tanrısı Ra ile ilişkilendirilen, kutsal tapınma ibadet sembollerinden biriydi.

Yunanlar bunu kendi dillerinde mor-kırmızı ya da koyu kırmızı anlamına gelen phoenix φοίνιξ ile isimlendirdiler. Onlar ve Romalılar daha sonra kuşu tavus kuşu ya da kartal olarak resimlediler. Yunanlara göre feniks Fenike'de bir kuyunun yanında yaşardı. Şafakta kuyunun suyunda yıkanır ve Yunan güneş tanrısı Helios atlı arabasını onun şarkısını dinlemek için durdururdu. “Heraklesin yılanı boğazlaması” isimli resimde (Vettii Evi, Pompeii, İtalya) tanrıların kralı Zeus olarak gösterilmiştir.

İlk modern Yunan para birimi feniks oyması taşıyordu. Kraliyet arması ile değiştirilmesine rağmen, popüler bir sembol olarak kaldı ve 1930'larda ikinci Helenik Cumhuriyette yeniden kullanıldı.

Feniks takım yıldızı, Petrus Plancius tarafından organize edilen denizciler tarafından geç 16. yüzyılda, muhtemelen Keyser'lerden bir tanesi ya da de Houtman tarafından ortaya atıldı ve 1597'de Hondius tarafından yapılan yerkürede gösterildi. 


X


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O