25 Mayıs 2025 Pazar

Ur sehri (Urfa)

Anu
      𒀭𒀭    𒀭𒀭
Gökyüzü Tanrısı, Tanrıların Kralı
Sippar, Irak'tan Ritti-Marduk'un bir Kudurru'su üzerindeki Anu (sağ alt köşe) dahil olmak üzere çeşitli tanrıların sembolleri, MÖ 1125-1104

Anu (Akadca𒀭𒀭 ANU), Sümer mitolojisinde ve daha sonra Asur ve Babil mitolojilerinde, (aynı zamanda Angökyüzü tanrısı, cennetin tanrısı, takımyıldızların efendisi, tanrıların kralı olarak adlandırılır ve göksel katmanların en üstünde oturur. 
Önce büyük tanrılar üçlüsü, onların ardından da gezegen tanrıları üçlüsü gelir.
Sümer dini daha tarihinin şafağında "kadim" bir din olarak ortaya çıkmaktadır.
 An, Enlil ve Enki'den oluşan büyük tanrılar üçlüsünden de aynı süreç sezilmektedir. Adının da işaret ettiği gibi (an=gökyüzü), birincisi bir gök tanrısıdır.
Sümer'in kral Sargon tarafından Akkadlılar tarafından işgal edilmesinden sonra Akkadlılar tarafından Anu olarak adlandırılmıştır. Üç büyük tanrıdan oluşan üçlemenin ilk figürü olmasına dayanarak, Anu tanrıların ilk kralı ve babası olarak saygı görmüştür. Anu görünür bir şekilde Uruk ile özdeşleşmiştir. 




!!!!!!!!           İslam medeniyetinin gelişmesinden önce Ankya/İskenderiye, Irak/Cündişapur ve Harran/Edessa  gibi üç büyük kültür merkezi bulunmaktaydı.  
     




Antakya’da bulunan iki okuldan birincisini milâttan sonra III. yüzyılın sonlarına doğru Ya’kūbî din adamları kurmuştu. 
⚠️(İlk müslüman coğrafyacılardan olan Ya‘kūbî, İbn Hurdâzbih’ten sonra Irak coğrafya okulunun ikinci önemli temsilcisi sayılır.) İslâm öncesinde özellikle bu okulda Grekçe’den Süryânîce’ye tercümeler yapılmıştır. 
2.)  ikinci aşama VIII-X. yüzyıllar arasında İslâm dünyasında Pehlevîce, Süryânîce ve Grekçe’den Arapça’ya yapılan tercümelerdir. 
=  Ömer b. Abdülaziz’de Harran’da bir Tıp Okulu kurdurmuştur.
Antakya okulu diye bilinen ikinci merkez Ömer b. Abdülazîz devrinde Antakya’ya taşınan İskenderiye okuludur. Urfa ve Nusaybin okulları, birbirini izleyecek şekilde 363’te hıristiyanlaşmış İranlılar’a Yunanca öğretmek amacıyla Sâsânî/Pers kralları tarafından kurulmuştur. Urfa’da uzun asırlar boyunca Aristocu ve Yeni Eflâtuncu metinler Grekçe orijinalleriyle okutulmuş, V. yüzyılın sonunda eğitim dili Süryânîce olmuştur.
 Batılı Süryânî hıristiyanlar olarak nitelenen Ya‘kūbîler ile Doğulu Süryânî hıristiyanlar diye bilinen Nestûrîler arasında başlayan çekişme sonucunda medrese 489’da kapatılmıştır.
Medresenin bazı hocaları Nusaybin’e gitmiş ve burada Urfa’dakinin devamı sayılan bir okul açmıştır. Aristo mantığının bazı bölümleriyle Hipokrat ve Câlînûs’un tıp kitaplarının okutulduğu bu medrese IX. yüzyıla kadar açık kalmıştır. Sâsânî Hükümdarı I. Şâpûr tarafından Rum esirleri yerleştirmek için kurulan Cündişâpûr, I. Hüsrev/Enûşirvân’ın açtığı felsefe ve tıp okulu sayesinde büyük bir ilim merkezi haline gelmiştir. 
Suriye, Hindistan, Yunanistan ve İran asıllı bilim adamlarının toplandığı bir merkeze dönüşen Cündişâpûr felsefî ve tıbbî bilimlerin bölgeye aktarılmasında öncülük etmiştir. Iustinianos’un 529’da Atina felsefe ve bilimler okulunu kapatmasından sonra buradaki düşünürlerin büyük bir kısmı Cündişâpûr’a göç etmiştir.


Bilim, tüm insanlığın ortak mirasıdır.

Bu bölgeler aynı zamanda dönemin önemli birer tercüme merkezleriydi. Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında olan bilim adamları ve filozoflar Suriye ve Irak toprakları üzerinde bulunan Edessa’ya sığındılar. 

Burada Nesturi ve Ya’kubi bilim adamlarının Yunan felsefe ve tıp eserlerini önce Süryanice’ye daha sonra da Arapça’ya çevirmeleriyle birlikte büyük bir bilimsel atağa geçtiler. Bilim adamları yine bölgedeki baskıdan kaçmak için Pers ülkesindeki Cündişapur’a yerleştiler. 

Muaviye’nin torunu olan Hâlid b. Yezîd’in tıp alanındaki bilgi ve çalışmaları özellikle de Hind tıbbına ait “el-Künnaş fi’t tıbb” adlı eserini Arapça’ya tercüme ettirmesi Araplar arasında Hind tıp anlayışının tanınması açısından önemlidir. 

Ömer b. Abdülaziz’de Harran’da bir Tıp Okulu kurdurmuştur ancak İslâm tıbbının gelişmesinde M.350 yılında Sasanî hükümdarı II. Şâpûr tarafından kurulan Cündişâpûr Tıp Okulu’

Müslümanlar tarafından yapılan ilk hastane el-Velid bin Abdülmelik tarafından 706 yılında Dımaşk’da kurulmuştur. Ardından Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da birçok hastane yapılmıştır.

Abbasîler döneminde Antik Yunan, Hind ve İran medeniyetine ait tıp alanındaki eserlerin tercü- me edilmesiyle bilimsel alanda atağa geçmiş- lerdir. Abbasî halifesi Mansur döneminde çeviri faaliyetleriyle tıbbi anlamda büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Halife Mansur döneminde çeviri- si yapılan her kitabın ağırlığınca altın ödenerek hekimler ödüllendirilmiştir. Ayrıca bu dönemde Bağdat, Antakya ve Harran gibi şehirler tıp ilminin önemli merkezleri haline gelmişlerdir. Günümüz anlamında tıp fakülteleri ve hastaneler kurulması da bu dönemde gerçekleşmiştir.

Yine bu dönemde Süryanice ve Farsça yazılmış tıbbi eserler tercüme edilmiştir. 

Cündişapûr tıp ekolüne bağlı olarak yetişmiş Nastûrî hekimlerin katkısı büyüktür.

Aynı zamanda din adamı olan bu Nastûrî hekimler Sâsânîler döneminde İran dillerine ve Süryaniceye çevrilmiş olan antik Yunan, Roma ve İskenderiye tıbbına ait kitapları Arapçaya tercüme etmişlerdir. 

Abbasîler döneminde tıp alanında yaşanan bu gelişmeler neticesinde Antik Yunan, Roma ve Mısır tıp anlayışları İran ve Hind tıbbıyla birleşerek yeni bir sentez oluşturmuştur.

Yunanistan’dan Suriye’ye geçen tıbbi eserler başlangıçta Süryanî diline, ardından Arâmice ve Arapçaya aktarılarak Bağdat, Kahire ve Kurtuba gibi bilim-kültür merkezlerine ulaşmıştır. İspanya Yahudileri de bu eserleri Latinceye tercüme ederek Batı dünyasına aktarmıştır.

Bu dönemde İslam coğrafyasında eserleri yüzyıllar boyunca Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan Sâbit b. Kurre, Ebû Bekr er-Râzî, Ali b. Abbas el-Mecûsî, İbnü’l-Cezzâr ve İbn Sînâ gibi büyük tıp otoriterleri yetiştirmiş bulunuyorlardı.

İslam dünyasında VIII. yüzyıldan itibaren tıp ala- nında yaşanan bu gelişmeler neticesinde ilaçlar ve eczacılık alanıyla ilgili de birçok eser yazıl- maya başlanmıştır. İslâm etkisi altında eczacılık bilimi (farmakoloji) tıptan ayrıldı ve bir meslek olarak yeni bir statü kazandı. Emevîlerden Halid b. Yezid, İskenderiye’deki Yunan Okulu’nun ilaç hazırlama yöntemlerini öğrendi ve bunu İslam dünyasına kazandırdı. Ayrıca bu disipline, Cafer-i Sâdık, Cabîr b. Hayyân, el-Kindî ve er-Razî gibi dönemin önemli bilim insanları da katkı bu- lunmuşlardır. Abbasi Halifesi Me’mûn, ilâçların devlet kontrolü altında yapılması ilkesini getirerek tıp ve eczacılık alanına önemli bir katkı sağlamıştır.

Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına ör- nek olarak el- Kindî birleşik ilâçlar konusunda da Kitâbü’l-Akrâbâzîn’i yazmıştır. İbn Sînâ’nın el-Kānûn Fi’t-Tıb adlı eserinin ikinci kitabında al- fabetik olarak 800’ün üzerinde ilâca yer verilmiş- tir. Bîrûnî de “Kitab el-Saydala” adlı eserinde ilaç yapımında kullanılan 720 bitkisel hammadde olan drogları alfabetik sırayla açıklamıştır. Ayrı- ca Bîrûnî, eczacılığın babası olarak kabul edilmiş ve yazmış olduğu bu eserinde eczacılık mesleğini tarif ederek eczacının görevlerini açık bir şekil- de belirtmiştir. 

_____Cundişâpûr, İslam öncesi dönemde ve Müslümanların hâkimiyetine girdikten sonra hem Emeviler hem de özellikle Abbasiler döneminde birçok Nestûrî Hristiyan tabibin yetiştiği bir ilim şehri olarak hizmet vermiştir. Hristiyan Nestûrî tabiplerin İslam dünyasındaki etkin hizmetleri 11. yüzyıla kadar devam etmiştir. ____

                                
   Elhamra Krallar Salonu'nun tavanında, Granada'nın (ISPANYA) on Sultanını tasvir eden resim.

Perslerin tarihi olan Hüdayname (Hüvadayname “Efendilerin Kitabı” olarak da bilinir) olarak bilinen bir eser vardı.

Tarih

Ras Shamra, Akdeniz kıyısında, Lazkiye'nin biraz 11 kilometre (7 mi) kuzeyinde, modern Burj al-Qasab yakınında yer alır.


Ugarit

Ugarit ya da Ras Şamra (ʼUgrtArapçaْأُوغَارِيتSuriye'de Lazkiye yakınlarında Akdeniz'e kıyısı bulunan antik bir liman şehridir. MÖ 1450 - 1195 yılları arasında bir ticaret kenti olarak hareketliydi ancak MÖ 1196 - 1179 arasında Deniz Kavimleri'nin ani bir baskınıyla yakılıp yıkılmıştır. 

1929 yılından itibaren harabelerinde yapılan kazılar, tarih açısından önemli tabletler ortaya çıkardı. Bu kazılarda, büyük bir kısmı saray ve çevresinde çoğunluğu AkadcaUgaritçe olmak üzere SümerceHurrice dillerinde çivi yazılı tabletlerle Antik Mısır dilinde hiyeroglif birkaç bin kil tablet bulunmuştur. Söz konusu belgeler “Rap’anu Arşivi” olarak bilinmektedir. 

Halkı Ugaritçe denilen bir Sami dili konuşmaktaydı. 

Ugarit eski çağların en önemli ticaret merkezlerindendir.

 Ugarit'te yapılan kazılar sonucunda bu bölgedeki yerleşmelerin Neolitik Çağ'a kadar dayandığını göstermiştir. 

Ayrıca Ugarit kazılarında Akadlar dönemine ait mühür bulunmuştur.


Kökenler ve ikinci binyıl
Kraliyet sarayının avlusunda bir mezar

MÖ 6000'de taş çağında Ugarit'in taş duvarlarla örülü olduğu bilinmektedir. Bu nedenle ilk yerleşimin çok daha önce olduğu düşünülmektedir. Ugarit'in konumu, Dicle-Fırat bölgesinden Anadolu'ya, Mısır'a ve Akdeniz ile kıyılara dağılmış yerleşimlere ulaşımı kolaylaştırması nedeniyle seçilmiştir.[4] Özellikle Mısır ile olan etkileşimi nedeniyle kültürün en çok da sanatın Mısır etkisiyle şekillendiği düşünülmektedir.

Neolitik Ugarit, erken dönemde, belki de MÖ 6000'de bir duvarla tahkim edilecek kadar önemliydi, ancak burada daha önce yerleşim olduğu düşünülüyor. Ugarit belki de hem bir liman olması hem de Fırat ve Dicle topraklarına giden iç ticaret yolunun girişinde olması nedeniyle önemliydi. Şehir, ticarete dayalı bir kıyı krallığını yönettiği, Mısır, Kıbrıs, Ege, Suriye, Hititler ve Doğu Akdeniz'in çoğuyla ticaret yaptığı MÖ 1800 ve 1200 yılları arasında en parlak dönemine ulaştı.[5]

Kentten bahseden ilk yazılı kanıt, yakınlardaki Ebla kentinden gelmektedir, c. 1800 M.Ö. Ugarit, sanatını derinden etkileyen Mısır'ın etki alanına girdi. Mısır ile en erken Ugarit temasının kanıtı (ve Ugaritik uygarlığın ilk kesin tarihlemesi), Orta Krallık firavun Senusret I 1971–1926 M.Ö. ile özdeşleşmiş bir carnelian boncuktan gelmektedir. Mısır firavunları Senusret III ve Amenemhet III'e ait bir stel ve bir heykelcik de bulundu. Ancak bu anıtların Ugarit'e ne zaman getirildiği belli değildir. MÖ 1350 Ugarit'ten Amarna harfleriAmmittamru INiqmaddu II ve kraliçesinden birer harf kaydeder. 16. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Ugarit, Mısır ve Alaşiya (Kıbrıs) ile düzenli temas halinde kaldı.

Buluntular

Akdeniz kıyısındaki Ras Şamra'da ortaya çıkarılmış harabeler

Kazılar, dokuz odadan oluşan sekiz kapalı avlusu olan bir kraliyet sarayını ortaya çıkardı. Şehrin yapıldığı tepeyi taçlandıran iki ana tapınak vardı: Bunlardan biri Baal'a, "kral", El'in oğlu ve diğeri yumuşak doğurganlık ve buğday tanrısı Dagon'a adanmıştı.

Ugarit'ten çıkan en önemli edebi belge, Kenan Baal'ın din ve kültünün temelini oluşturan Baal döngüsüdür. Dini metinler arasında, ay tanrıçası Nikkal'a dikkat çeken bir ilahi de dahil olmak üzere Hurri şarkılar da vardır; bu buluntu dünyadaki en eski müzik notasyonudur. Müziği, 2 tonlu içerir ve 9 telli lir ile çalınmaktadır.


İlknur Taş, “M.Ö.13.Yüzyılda Kargamıš Krallığında Görevli İki Hitit Memuru: mâr šarri (DUMU.LUGAL) ve Lúkartappu” sh.: 98 dipnot 


&

Karkamış (antik kent)


Hitit hükümdarı II. Murşili'nin analları Suriye'de Karkamış (KARKAMIS SAVASI) 


Bereketli Hilal içinde Seramik Öncesi Neolitik döneme (yaklaşık MÖ 7500) ait ana arkeolojik alanları gösteren Güneybatı Asya haritası. Siyah kareler tarım öncesi alanları gösterirken, kırmızı işaretler erken Neolitik yerleşimleri temsil eder.

Babil'deki ziggurat Etemenanki kompleksinin planı


Etemenanki, Babil Kulesi'nin İncil'de anlatılan hikâyesine olası bir ilham kaynağı olarak gösterilmiştir.


Şehrin merkezi özelliği, Etemenanki ziguratının ilişkili olduğu Marduk (Esagila) tapınağıydı.
"gök ve yerin temelinin tapınağı"), antik Babil kentinde Marduk'a adanan bir ziggurattır. 

Esagila:

Esagila (Sümerce𒂍𒊕𒅍𒆷 É-SAǦ-ÍL.LA"üstü yüce olan tapınak"), Babil'in koruyucu tanrısı Marduk'a adanmış bir tapınaktır. Etemenanki zigguratının güneyinde yer alır.


Hakkında:

Bu tapınakta, MÖ 18. yüzyıldan kalma Babil İmparatorluğu'nun hegemonyası altında kalan şehirlerin kült görüntüleri ile çevrili Marduk heykeliile Babil rahipleri tarafından Abzu olarak adlandırılan küçük bir göl de vardı. Bu Abzu, suların tanrısı olan ve tüm tatlı suların kaynağı olan Abzu'da yaşayan Marduk'un babası Enki'nin bir temsiliydi. Yeni Asur İmparatorluğu'nun kralı Esarhaddon, tapınağı temelden siperlere kadar inşa ettiğini iddia etmiştir.

Esagila kompleksi Babil'in merkeziydi.

Kaynakça:

  1. ^ W. F. Albright, reviewing Friedrich Wetzel and F. H. Weissbach, Das Hauptheiligtum des Marduk in Babylon: Esagila und Etemenanki in American Journal of Archaeology 48.3 (July, 1944), s. 305f.

Apsû:

Apsû (abzu veya engur olarak da bilinir) Sümerve Akad mitolojisindeki yeraltı tatlı su okyanusunaverilen isimdir. Göllerpınarlarnehirlerkuyular ve diğer tatlı su kaynaklarının suyu apsû'dan çektiğine (aldığına) inanılırdı.

İnsanoğlu yaratılmadan önce Sümer tanrısı Enki'nin (Akad'da Eaapsû'da yaşadığına inanılırdı. Karısı Damgalnuna, annesi Nammu ve uşakvari bir yaratık türünün de apsû'da yaşadığına inanılırdı.

Eridu'da Enki'nin tapınağı E-abzu ("abzu tapınağı") olarak bilinirdi. Babil ve Asur tapınak avlularında bulunan belirli kutsal su depolarına da apsû veya abzu denirdi. Bazılarına göre bu böylece İslam camilerindeki yıkama havuzlarının veya Hristiyan kiliselerindeki vaftiz pınarlarının öncüsüdür.

Şeria Nehri

Nehir. 
Şeria Nehri
 ya da Ürdün Nehri veya Erden NehriOrta Doğu'da Ürdün Vadisi boyunca akan ve Lût Gölü'ne dökülen bir nehir.
Şeria Nehri

Apokrif sayılan kitaplara göre Âdem ile Havvâ Aden bahçesinden atıldıktan sonra aç kalmışlar, cennette yediklerine benzer yiyecek bulamayınca tövbe etmeye karar vermişlerdir. Havvâ boynuna kadar Dicle sularına girerek otuz yedi gün, Âdem ise Erden ırmağında kırk gün kalmış, böylelikle Tanrı’nın lutfuna nâil olmak istemişlerdir.

Lut Gölü/Denizi"), doğuda Ürdün, batıda İsrail ve Batı Şeria ile sınırlanmış bir tuz gölüdürÜrdün Rift Vadisi'nde yer almaktadır ve ana kolu Ürdün Nehri'dir.

İbranice "yam ha-Melah" anlamına gelen Ölüdeniz "tuz denizi" anlamına gelmektedir. Arapça "al-Bahr el-Mayyit" anlamına gelen Ölüdeniz'e az sıklıkla "bahr u lut a" (Lut Denizi) denilir. Yunancada "yam ha-‘avara" olarak ifade edilmiştir.

Şeria Nehri, İsa'nın Yahya tarafından vaftizedildiğine inanılan nehir olması nedeniyle Hristiyanlıkta önemli bir hac merkezidir.

Kaynakca:

Nijman, Jan (2020). Geography: Realms, Regions, and Concepts (20. bas.). Wiley. ISBN 978-1119607410.



https://youtu.be/g2hK15LHAjw?si=yvklabbpSDA8b0kh 

https://youtube.com/shorts/0irel0XcNv8?si=5YRLuCxUhcWHCB7y


                                                              &


Yukarıdan aşağıya: Balıklıgöl ve Harran Antik Kenti,
Urfa Kalesi, Harran,
Mevlid-i Halil Cami,
Kızılkoyun Nekropolü


İbrânîce âzûr kelimesinden Arapçalaştırıldığı veya yine İbrânîce elizer kelimesinin galat-ı meşhuru olduğu gibi çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Tevrat’ta ve diğer İbrânîce kaynaklarda Hz. İbrâhim’in babasının ismi Terah şeklinde geçmektedir. Nitekim Zemahşerî de buna işaret eder (II, 23). Batılı bazı araştırmacılara göre eski bir kaynaktaki Therra isminin değiştirilmiş şekli olan Athar, İslâm dünyasına Âzer olarak geçmiştir. Müslüman tarihçiler ve müfessirler bu kişiyi hem Âzer hem de Târih (veya Târah) b. Nahor diye anarlar ve bu isim farklılığını değişik şekillerde açıklarlar. Gerek eski dönemlerde gerekse zamanımızda bir dilden başka bir dile geçen isimlerin çeşitli değişikliklere uğradığı görülür.

 Hz. İbrâhim’in babasının ismi de Araplar’a Âzer olarak geçmiş, Kur’an’da da bu ismi zikredilmiştir. Çünkü eğer Kur’an’da bu kişi Târah diye anılsaydı, her konuda Hz. Peygamber’in açığını arayan müşrikler Resûlullah’ın sözünü ettiği kişinin ismini bile yanlış bildiğini söyleyerek itibarını sarsmaya kalkışacaklardı.

Âzer’in hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ahd-i Atîk’te Nahor’un oğlu olduğu, putlara taptığı, 205 yaşında Harran’da öldüğü söylenir (Tekvîn, 11/31-32; Yeşû, 24/2). Tevrat tefsirlerinde put ustası olduğu, sonraları tövbe ettiği ileri sürülmüşse de Kur’an-ı Kerîm’e göre (Tevbe 9/114; Meryem 19/41-49) o, oğlu İbrâhim’in bütün ısrar ve ikazlarına rağmen putperestlikten vazgeçmemiş ve bu yüzden İbrâhim’in, onun affedilmesi için yaptığı dua kabul edilmemiştir (Hz. İbrâhim’in hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi için bk. Bakara 2/ 124).

↕️ İbrâhim, babası Âzer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.~Enam,74 

Tanrı ona “milletlerin babası” anlamına gelen Abraham (İbrâhim) ismini vermiştir (Tekvîn, 17/5). Soy kütüğü, babadan oğula doğru Nûh, Sâm, Arpagşad, Şelah, Eber, Peleg, Reu, Seruc, Nahor, Terah, Abram (İbrâhim) şeklinde gösterilir (Tekvîn, 11/10-26).

Tevrat’a göre Hz. İbrâhimMezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâre), babası Terah ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de Tanrı’dan aldığı buyruk üzerine eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına (Filistin) göç etmiştir. 

Tanrı’dan, bu ülkenin kendi soyuna verileceği müjdesini alan İbrâhim, ülkede başgösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür. Yine Tevrat’ın verdiği bilgilere göre İbrâhim’in Sâre’den çocuğu olmayınca onun isteğiyle Hâcer’le evlenir ve seksen altı yaşındayken ondan oğlu İsmâil (Tekvîn, 16/16), 100 yaşına geldiğinde de Sâre’den İshak dünyaya gelir (Tekvîn, 21/6).

⬆️ Vaktiyle rabbi İbrâhim’i bazı sözlerle sınayıp da İbrâhim onları eksiksiz yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuştu. İbrâhim, “soyumdan da” deyince rabbi, “Vaadim zalimleri kapsamaz” buyurdu.~Bakara,124. 


Uygarlığın Doğduğu Şehir: Şanlıurfa

Efsânelere göre, Adem ile Havva'nın yeryüzüne ayak bastıkları ilk toprak Harran ovasıdır. İlk çift burada sürülmüş, İbrahim Peygamber burada doğmuş, putları kırmış ve ateşe atılmıştır. Eyyup Peygamber hastalığına burada sabır göstermiş ve vefat edince bu topraklara gömülmüştür.

İbn Sa'd'ın naklettiğine göre, Hz. İbrahim'in babası aslen Harranlı olup buradan Hürmüzcird'e göç etmiş, Hz. İbrahim (as) burada doğmuştur.(Tabakât, 1/46)

Bugünkü Urfa şehrine tarih içinde Edessa, Orhai, Urhay ve Ruha adlarının verildiği bilinmektedir. Tevrat'ta Hz. İbrahim (as)'e gösterilen hedefle takip ettiği güzergâh dikkate alındığında, doğduğu şehrin Kaldelilerin Ur şehri değil bugünkü Urfa olması, orada doğup ateşe atılmış, ardından Harran'a ve buradan da Filistin'e gitmiş bulunması daha makul görünmektedir. (bk. DİA, Hz. İbrahim md.)


 Evliya Çelebi;Doğu Anadolu yolculuğu ile ilgili olarak seyahatnamede Diyarbakır’ın bitki örtüsünü şöyle anlatıyor: "Büyük nehir akmakla iki tarafı gülistan, bostan ve fesligenliktir. Kudret helvası gökten meşe ağaçları yaprakları üzerine yağar, gayet latif bir müshil helvadır. Ama burada herkesin kendi sınırlarında bir türlü fesligen olur ki, bir ayda bunlar orman olup, mızrak boyuna çıkarlar, fesligenden içerisi görülmez olur. Bütün evlerin dört duvarları, kapıları fesligendendir. Fesligenlerin kökleri toprakta olup bütün dal ve yaprakları yeşil olarak durur ve daima topraktan tazelik bulup büyür." Asuman Baytop’un makalesinde de ifade ettiği gibiEvliya Çelebi'nin “fesligen” dediği ve çok yıllık olduğunu söylediği  bu kamış, büyük bir ihtimalle Pliragmites australis'tir. Bu bitki bugün de bütün Anadolu'da çit ve çatı yapımında kullanılıyormuş.

______Tevrat’ın beyanına göre; Ellasar Kralı Aryok, Goyim Kralı Tidal, Şinar Kralı Amrafel, Elam Kralı Kedorlaomer; Sevoyim Kralı Şemever’e, Gomora Kralı Birşa’ya, Bala –Soar– Kralına, Sodom Kralı Bera’ya ve Adma Kralı Şinav’a karşı savaş açtılar. Bu savaşlar esansında Hz. İbrâhim’in yeğeni   Lût (a.s) esir düşmüştür. Savaş açan Kral Amrafel’in, Hammurabi olduğu düşüncesinde olanlar Hz. İbrâhim’in yaşadığı dönem için MÖ. 2123-1905 tarih aralığını öne sürmektedir. Bunun dışında farklı tarihlendirmeler de söz konusudur. Ancak genel olarak MÖ. 2000-1400 yılları arasında yaşadığını söylemek mümkündür. 

İbn Meymûn ve Titus Flavius Josephus gibi Yahudi bilginler de bu düşüncededir.Tevrat’ta Hz. İbrâhim tarafından oğlu İshak için kız istenmesi konusunu haber verilirken Harran için “baba, ata yurdu” olarak bahsetmektedir. Bunun yanı sıra Tevrat’ta şunları da açıkça görmekteyiz: Hz. İbrâhim’in babası Harran’da vefat etmiştir. Kardeşi Nahor burada kalmıştır. Çocukları İshâk (a.s) ve Ya‘kûb’un (a.s) eşleri Harranlıdır. Ya‘kûb’un (a.s) çocuğu Hz. Yûsuf (a.s) Harran’da dünyaya gelmiştir. İshâk (a.s) ve Ya‘kûb’un (a.s) kayınbabaları ve dayıları burada yaşamaya devam etmişlerdir. Harran, Hz. İbrâhim’in Kenân diyarına hicretinde bir durak olsaydı bunların birçoğunun vuku bulması imkânsız olurdu” diye konuştu.______

🔻İbrahim Peygamber ve Kral Nemrud hikâyelerine konu olmuş olan, Peygamberler şehri ve kutsal şehir gibi tanımlamalarla anılmış olan şehrin Nemrud tarafından kurulduğuna inanılmıştır.  1. binyıldan başlayarak AsurlularMedlerAhamenişler (Persler), MakedonyalılarBüyük İskender'in varislerinden biri olan SelevkoslarOsroene Krallığı ve ardından Roma ile Bizansİmparatorluklarının hakimiyeti altında kalan bu şehir, Hristiyanlık tarihi açısından önemli bir yere sahip olup, Süryani kültürünün merkezi konumundaydı. Urfa, 7. yüzyılda Müslüman Araplar tarafından fethedildikten sonra bu özelliğini yavaş yavaş kaybetse de, ciddi bir Süryani ve Ermeni nüfus, 20. yüzyılın başlarına kadar şehirde varlığını korumuştur. 1516'da Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in Memlûk Devleti'ni Mercidâbık Muharebesi'nde yenmesiyle Osmanlı hakimiyeti altındaki şehir.

Tarihçe


Seleukos İmparatorluğuSelefkos veya Selevkosİskender'in ölümünden sonra Makedonya İmparatorluğu'nun parçalanmasıyla İskender'in generallerinden I. Seleukos tarafından kurulan Helenistik imparatorluk

Seleukia (YunancaΣελεύκειαSüryaniceܣܠܝܩ), Dicle üzerindeki Seleukia olarak da bilinir, Irak'ta bugünkü Bağdat vilayeti içinde Dicle Nehri'nin batı kıyısında yer alan önemli bir Mezopotamya şehriydi. I. Seleukos tarafından Selefki İmparatorluğu'nun ilk başkenti olarak MÖ 305 civarında kurulmuş ve imparatorluk başkentinin Antakya'ya (Seleucia Pieria) taşınmasından sonra önemli bir ticaret ve Helenistik kültür merkezi olarak kalmıştır.

Sekeukoslar Dönemi'nde Yunan kentleri kurulduğu öğrenilmektedir. Yalnız I. Seleukos’un 16 tane Antiokheia, 5 tane Laodikeia, 9 tane Seleukeia, 3 tane Apameia ve 3 tane Stratonikeia isimli kent kurduğu bilinmektedir. Yunan yöneticiler kendi dillerini Yunanca yazıp konuşuyor, yerli halk kendi dillerinde konuşuyordu. Ayrıca Seleukoslar çok tanrılı bir dine inanmakla birlikte yerel dinlerin uygulama ve inançlarına da karışmadılar

Doğu Kilisesi sinodlarının metinlerinde Seleucia-Ctesiphon (Tizpon) metropolünden bahsedilirken şehirden Salīq (Süryaniceܣܠܝܩ)[1] veya bazen Māḥôzē (Süryaniceܡܚܘܙ̈ܐ) olarak bahsedilir.  Sasaniler doğu şehrini Veh-Ardashir (Farsçaویه‌اردشیر), Araplar ise Bahurasīr olarak adlandırmışlardır. 

Antik çağ = MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında, Seleukos İmparatorluğu Partlarla (MÖ 145-129) savaşlar sırasında dağılırken, Edessa, Osroene krallığını (Edessa olarak da bilinir) kuran Abgarid hanedanının başkenti oldu. Bu krallık, Araplar tarafından kuzey Arap Yarımadası'ndan kurulmuş ve yaklaşık dört yüzyıl hüküm (MÖ 132 ila MS 214) sürmüştür. Edessa önceleri aşağı yukarı Partların, ardından Ermenistan kökenli Tigranes'in himayesi altındaydı, Edessa Ermeni Mezopotamya'nın başkentiydi, daha sonra Pompey döneminde Roma İmparatorluğu'na geçti. Trajan tarafından ele geçirilip yağmalanmasının ardından, Romalılar Edessa'yı 116'dan 118'e kadar işgal ettiler, ancak yerel halkın Partlara olan sempatilerin dolayı Lucius Verus'un daha sonra 2. yüzyılda şehri yağmalamasına yol açtı.

Hristiyanlık, 2. yüzyılda Edessa'da kısa süreliğine kabul görmüştür.; gnostik Bardaisan, kentin yerlisiydi ve sarayda bir filozoftu. 212'den 214'e kadar krallık bir Roma eyaletiydi.

Roma imparatoru Caracalla, 217 yılında muhafızlarından biri tarafından Edessa'dan Carrhae'ye (şimdi Harran) giden yolda öldürüldü. Edessa, Osroene eyaletinin sınır şehirlerinden biri oldu ve Sasani İmparatorluğu sınırına yakın bir yerde kaldı. Edessa Savaşı, imparator Valerian komutasındaki Roma orduları ile imparator I. Şapur komutasındaki Sasani kuvvetleri arasında 260 yılında gerçekleşti. Roma ordusu, Valerian'ın kendisi de dahil olmak üzere Pers kuvvetleri tarafından yenildi ve bütünüyle ele geçirildi. Bu Roma impratorluğunda bir ilkti.

Bu şehirde krallık kuran kabilelerin edebi dili, Süryanice'nin geliştiği Aramice'ydi. Müvekkil kral Abgar IX (179-214) hariç, sikkeler üzerinde Süryani efsaneleri kullanan Edessa'da Helenistik kültürün izleri kısa sürede boğulmuş ve buna karşılık gelen Yunan halk yazıtları eksikliği vardır.

Geç Antik Çağ = 540'tan sonra yazılmış bir Süryani vakayinamesi olan Edessa Chronicle'a göre, Edessa katedral kilisesi, Roma İmparatorluğu'ndaki Hristiyanlara yönelik genel zulmü sona erdiren Diocletianus Zulmünün ve 313 Licinius Mektubu'nun sona ermesinden hemen sonra kuruldu. Katedral kilisesi Kutsal Bilgeliğe adanmıştı. Şehirde yaklaşık 23 farklı manastır ve kilisenin var olduğu biliniyor ve en az bir o kadarı şehrin hemen dışında; bunlar birçok hacıyı cezbetti. Hatta Caesarealı Eusebius, Kilise Tarihi'nde 4. yüzyılın başlarında "bütün şehrin" "İsa'nın adına adandığını" iddia etti; aslında şehrin en azından 5. yüzyılın başlarında Yahudilerin yanı sıra bazı pagan sakinleri de vardı.

Eusebius ayrıca Abgar Efsanesinin temel metinleri olan Edessa devlet arşivlerinde Abgar'ın İsa'ya Mektubu ve İsa'nın Abgar'a Mektubu'ndan alıntı yaptığını iddia etti.

Yüksek statülü bir Romalı hanımefendi ve yazar olan Egeria, 384'te Kudüs'e giderken Edessa'yı ziyaret etti; Havari Thomas'ın bir şehitliğini ve şehrin surlarına yazılmış İsa Mektubu metnini gördü, şehri koruduğu söylendi. Harflerin daha önce bildiğinden daha uzun bir versiyonunu gördü ve kutsal sözlerin şehre bir Pers saldırısını püskürttüğünden emin oldu. Edessa Chronicle'a göre, 394'te Aziz Thomas'ın kalıntıları büyük St Thomas Kilisesi'ne çevrildi ve 442'de gümüş bir tabutla kaplandı. 6. yüzyılın sonlarında yaşamış Frenk menkıbe yazarı ve piskopos Gregory of Tours'a göre, kalıntıların kendileri Hindistan'dan getirilmişti, Edessa'da ise Temmuz ayında azizin onuruna kilisede yıllık bir panayır (ve gümrük vergilerinin hafifletilmesi) düzenlendi (3 Temmuz'da Aziz Thomas Bayramı kutlandı), bu sırada Gregory, sığ kuyularda suyun göründüğünü ve sineklerin ortadan kaybolduğunu iddia etti. Joshua the Styllite'ye göre, 346 veya 347'de şehir surlarının dışında bazı şehit azizler için bir türbe inşa edildi.

Abgar Efsanesinin daha ayrıntılı bir versiyonu, Edessa'nın devlet arşivlerine dayandığı iddia edilen ve hem Abgar V'den Tiberius'a (r. 14-37) hem de imparatorun sözde cevabına psödepigrafik bir mektup da dahil olmak üzere, Addai'nin 5. yüzyılın başlarındaki Süryani Doktrininde kaydedilmiştir. Bu metne göre, Edessenliler Hristiyanlığı erken benimseyen kişilerdi; Buna karşılık komşu şehir Carrhae'nin (Harran) sakinleri paganlardı. Edessa Chronicle of Edessa'ya göre, 5. yüzyılın başlarında ilahiyatçı ve piskopos Rabbula, bir sinagog olan bir binada Aziz Stephen'a adanmış bir kilise inşa etti.

Nisibis (Nusaybin), 363'te beş Transtigrit vilayeti ile birlikte Perslere devredildiğinde Suriyeli Efrem, memleketini Edessa'ya bıraktı ve burada ünlü Edessa Okulu'nu kurdu. Büyük ölçüde Pers Hristiyan gençlerinin katıldığı ve İskenderiyeli Cyril'in arkadaşı Rabbula'nın Nestorian eğilimleri nedeniyle yakından izlediği bu okul, Üç Bölümlük Tartışmalarla ünlü piskopos Ibas yönetiminde en yüksek gelişimine ulaşmış, 457'de ve son olarak 489'da geçici olarak kapatılmıştır. imparator Zeno ve Piskopos Cyrus'un emri, Edessa Okulunun öğretmenleri ve öğrencileri Nisibis'e tamir edip Doğu Kilisesi'nin baş yazarları olduklarında. 457'de ve nihayet 489'da, İmparator Zeno ve Piskopos Cyrus'un komutasıyla, Edessa Okulu'nun öğretmenleri ve öğrencileri Nisibis'e döndüler ve Doğu Kilisesi'nin baş yazarları oldular. Arap fethinden sonra Edessa'da Miafizitizm gelişti.

Sasani imparatoru I. Kavad (h. 488-531), Persler Edessa'ya saldırdı ve Stylite Yeşu'ya göre 340'larda kurulan surların dışındaki türbe yakıldı. 

Edessa, Justin I (h. 518-527) ve onun ardından Justinopolis adını aldı. Yunan tarihçi ProcopiusPers Savaşları'ndaİsa'nın Mektubu metninin Edessa'nın şehir kapılarına, savunmaları geçilmez hale getirdiğini belirttiği yazısını anlatır.

544'te başarısız bir Sasani kuşatması gerçekleşti. Şehir 609'da Sasani İmparatorluğu tarafından alındı ve Herakleios tarafından geri alındı, ancak 638'de Levant'ın Müslüman fethi sırasında Rashidun Halifeliği altındaki Müslüman ordusuna yenildi.

Erken Hristiyanlık merkezi =  Hristiyanlığın Edessa'ya girişinin kesin tarihi bilinmemektedir. Ancak, MS 190'dan önce bile Hristiyanlığın Edessa ve çevresinde güçlü bir şekilde yayıldığına ve kraliyet hanedanının kiliseye katılmasından kısa bir süre sonra olduğuna şüphe yoktur.[3]

İlk olarak dördüncü yüzyılda Eusebius tarafından bildirilen bir efsaneye göre, Kral Abgar V, yetmiş iki havariden biri olan Edessalı Thaddeus tarafından kendisine "Thomas olarak da bilinen Yahuda" tarafından gönderildi. ". Ancak Hristiyan inancını benimseyen Abgar'ın IX. Abgar olduğu çeşitli kaynaklar tarafından doğrulanmaktadır. Onun altında Hristiyanlık krallığın resmi dini oldu.

Onun yerine Aggai geçti, Aggai'dan daha sonra da MS 200'lü yıllarda Antakyalı Serapion tarafından olarak atanan Aziz Mari geçti. İkinci yüzyılda ünlü Peshitta, yani Eski Ahit'in Süryanice tercümesi Hristiyan Avrupasına Edessa'dan geçti; ayrıca 172'de derlenen ve Edessa Piskoposu Rabbula'ya (412-435) kadar yaygın olarak kullanılan Tatian'ın Diatessaron'u, kullanımını yasakladı. Edessa Okulu'nun ünlü öğrencileri arasında, IX. Abgar'ın okul arkadaşı olan Bardaisan (154-222), Hristiyan dini şiirinin yaratılmasındaki rolü ve öğretimini oğlu Harmonius ve öğrencileri tarafından devam ettirilen rolü nedeniyle özel olarak anılmayı hak eden bir antik şehirdir.

Hristiyanlığa geçen Edessa o yıllarda yoğun olarak Paganist olan Roma İmparatorluğu tarafından hoş karşılanmadı. Roma egemenliği altında Edessa'da Hristiyanlığın önde gelen birçok ismi öldürüldü. Edessa'dan Hristiyan rahipler Doğu Mezopotamya Sasani İmparatorluğu'ndaki ilk Kiliseleri kurdular. Osroene metropolü olarak Edessa'nın on bir kadın oy hakkı vardı. Michel Le Quien, Edessa'nın otuz beş piskoposundan bahseder, ancak listesi eksiktir.

İslami dönem

Sebeos (ErmeniceՍեբեոս) 7. yüzyılda yaşamış Ermeni Piskopos ve tarihçi. Sebeos tarihi, Ermenistan'daki Sasani üstünlüğünün döneminden 661'deki İslami fetih dönemine kadar detaylı tanımlamalar içermektedir. Tarihi 1851'de İstanbul'da ilk kez yayınlanmıştır.

Ermeni tarihçi Sebeos, 660'lı yıllarda yazdığı kitaplarda, bugün İslam'ın herhangi bir dilde en eski anlatı anlatılarını veriyor. Sebeos, Bizanslılar Edessa'yı fethettikten sonra bir Arap şehrine (muhtemelen Medine'ye) giden bir Yahudi heyetini şöyle yazar:

Part askerlerinin Edessa'dan ayrıldıklarını gören Yahudilerin bütün kabilelerini temsil eden on iki halk Edessa şehrinde toplandı. Böyle bir ortamda Bizanslıların imparatoru Heraklius Edessa'yı kuşatma emrini verdi. Heraklius çölden geçerek İsmail'in oğullarına Taşkastan'a doğru yola çıktılar. Yahudiler, Arapları yardımlarına çağırdılar ve Ahit kitapları aracılığıyla aralarındaki ilişkiyi onlara anlattılar. [Araplar] aralarındaki yakın ilişkiden emin olmalarına rağmen, din tarafından birbirlerinden ayrıldıkları için kalabalıklarından bir fikir birliği sağlayamadılar. O dönemde içlerinden biri, İsmail'in oğullarından Mahmet adında bir tüccar öne çıktı. Onlara, sözde Allah'ın emriyle Hakikat Yolu hakkında bir vaaz vahyedildi. Hepsine bir araya gelmelerini ve imanda birleşmelerini emretti. Mahmet dedi ki: "Allah o memleketi İbrahim'e ve ondan sonraki oğluna ebediyen vaat etti. Ve vaat edilen şey, [Tanrı'nın] İsrail'i sevdiği o dönemde gerçekleşti. Ancak şimdi siz İbrahim'in oğullarısınız ve Tanrı, İbrahim'e ve oğluna sizin üzerinizde verdiği sözü yerine getirecektir. Yalnızca İbrahim'in Tanrısını sevin ve gidin ve Tanrı'nın babanız İbrahim'e verdiği ülkeyi alın. Tanrı sizinle olduğu için kimse savaşta size başarılı bir şekilde direnemez.    

Akabe Biatları ("Akabe Bey'atları" veya "Akabe Sözleşmesi" olarak da bilinir), İslam peygamberi Muhammed ile Medineli bir topluluk arasında yapılmıştır. İkinci Akabe Biatı Medine İslam Devleti'nin temeli olma özelliği ve Dar'ul Harp ve Dar'ul İslam fıkhı açısından oldukça önemlidir.

Müslüman geleneği, El-Akabe'deki ikinci biat olarak bilinen benzer bir hesaptan bahseder. Sebeos'un anlatımı, Muhammed'in aslında güneye doğru Mekkeli putperestlere karşı bir Yahudi-Arap ittifakı yerine Filistin'e yönelik bir ortak girişime öncülük ettiğini gösteriyor.

George Maniakes Edessa'yı savunuyor.

İsimler

Erken Hristiyanlık döneminde Yukarı Mezopotamya ve çevre bölgeler, sol üst kadranda Edessa ile.
  
Kentin en eski adı, MÖ 2.000 yılında Asur çiviyazısıyla kaydedilen Admaʾ (Adme, Admi, Admum; Aramice: אדמא) idi. Süryanicede ܐܕܡܐ Adme olarak geçmektedir.

Antik kent, MÖ 303 yılında I. Seleukos Nicator tarafından Helenistik bir askeri yerleşim yeri olarak yeniden kurulmuş ve adına da suyu bol olmasından dolayı Makedonya'nın eski başkenti gibi Edessa vermiştir. Daha sonra MÖ 2. yüzyılda Callirhoe'da Callirrhoe veya Antiochia olarak yeniden adlandırıldı. Bu isimler IV. Antiochus Epiphanes tarafından basılan Edessan sikkelerinde, MÖ 175-164 yılları arasında bulunur.

Antiochus IV'ün saltanatından sonra, şehrin adı Yunancada Edessa'ya geri döndü ve ayrıca Ermenicede Urha veya Urha (Ուռհա), Aramice'de (Süryanice) Urhay veya Orhay (Klasik Süryanice: ܐܘܪܗܝ, romanize: ʾŪrhāy / ʾŌrhāy) olarak geçiyor. Yerel Neo-Aramice'de (Turoyo) Urhoy, Arapçada ar-Ruhā (الرُّهَا), Kürt dillerinde Riha, Latinceye Rohais ve son olarak Urfa veya Şanlıurfa olarak Türkçeye geçmiştir. Aslen Aramice ve Süryanice olan bu şehir ismi Farsça Hüsrev (Khosrow) isminden türemiş olabilir.

Keldaniler

Sina Dağı'ndaki Azize Katerina Manastırı'ında bulunan "Edessa'nın Kara Agbarı" adındaki Osroene hükümdarının elinde tuttuğu İsa madalyonunu gösteren X. yüzyıla ait ikona.  

Keldani ismi ilk kez, Babil'in yönetimine geçen Kaldî Hanedanı'yla (MÖ 6. yüzyıl) ortaya çıkmış ve Kaldilerin ülkesine Helen (Antik Yunan) kültüründe Kaldi ülkesi (Antik Yunanca Χαλδαία, Kaldaya; Akadca māt Kaldu, İbranice כשדים, Kaśdim, Arapça كلدان‎, Keldan) denilmiştir. Keldan veya Kaldea, Mezopotamya'nın en güney kısmını, civarındaki günümüz Kuveyt'i ve Basra Körfezi'nin civardaki kıyılarını kapsardı. Kaldî ismi, Latince "occultus" (gizem) isminden, "okült ile (ve/veya okültizm ile) uğraşan" anlamına gelir (Latince occulere (gizlemek, üstünü örtmek) fiilinden). Kitab-ı Mukaddes'te, "Keldani" ismi yıldızbilimci veya kâhin anlamlarında geçer.  Keldaniler, Süryanilerin Katolik kısmını oluştururlar. Efes Konsili'nden sonra bağımsız bir diofizit kilise kuran Nasturiler, Orta Doğu ve Hindistan'da yayılırlar. Protestan Keldani grupları hâlen daha az da olsa İstanbul'da görülmektedir  

6. yüzyılın başlarında sel felaketinden sonra şehre yardım eden imparatorda I. Justinianus'a ithafen Justinopolis olarak da adlandırılmıştır. Bazı Yahudi ve Müslüman geleneklerine göre, İbrahim'in doğduğu yer olan Keldanilerin Ur'udur. Ancak bu tez MS 1. yüzyılda İbranice İncillerin Latinceye çevirmesi sonrası çeviri hatası nedeniyle Ur ve Urhay şehirleri karıştırılması sonrası ortaya çıkmıştır.   ===     Osroene'nin adı ya bu kabilenin adından ya da Edessa'nın orijinal Aramice adı olan Orhay'dan (Urhay) türetilmiştir. Bölgede Arap etkisi güçlüydü. 

#

Nestûrîlik

Nestûrî inanları törende, Bezeklik Mağaraları duvar resmi.    

Nestûrîlikİsa Mesih’te biri ilahi biri de insani olan iki hipostazın bir arada olduğunu savunan Mesihsel doktrindir. Nestûrîlik Hristiyan teolojik akımının adı 428-431 yılları arasında Konstantinopolis Patriği olan Nestorius'tan gelir. Güney Hindistan'daki Malabar sahilindeki Hristiyan cemaatinin de 9. yüzyılda Nusaybinli Mar Thoma tarafından kurulduğu rivayet edilir. Moğolistan ve Çin'de ilk Hristiyan cemaatleri 630 yılı dolayında Nestûrîler tarafından kurulmuştur. 9. yüzyılda Uygur Türklerinin büyük bir bölümü Nestûrî mezhebini kabul etmiştir. (Uygur Türkçesiyle yazılmış Nestûrî dinî metinleri Türkçenin en eski yapıtları arasında yer alır.) Güney Hindistan'daki Malabar sahilindeki Hristiyan cemaatinin de 9. yüzyılda Nusaybinli Mar Thoma tarafından kurulduğu rivayet edilir.

İslamiyet'in doğuşundan sonra Nusaybin Akademisi etkinliğini kaybederken, Bağdat ve Musul'daki Asuri topluluklarının siyasi ve kültürel etkinliklerinin devam ettiği, bilhassa Antik Yunanca, tıp, felsefe ve mantık metinlerinin Arapçaya çeviri hareketinde öncü oldukları görülür. Nestûrîler ayin ve ibadetlerinde Asuricenin Doğu lehçesini kullanırlar.

Harran Antik Kenti

İbrahim peygamber Harran'dan ayrılırken, Francesco Bassano

🔻Edessa ismi Yunan dilinde “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Fakat SüryanilerYunanca olan bu ismi kullanmamış, Urhay'ı kullanmışlardır. Urfa kelimesinin de genellikle Süryanice Urhay'den (Orhai) geldiği ileri sürülmektedir. Bir başka görüş ise Yunanca Osrhoëne, Latince Orrpei'ye dayandığı yolundadır. Bu dillerdeki anlamı “kale” veya “pınar”dır. Osmanlı döneminde yazılı kaynaklar vasıtasıyla yaygınlaşan Ruha kullanımı şehrin Arapça adı olan Ruhâ'dan gelmiştir. 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı döneminde Ruha adı kullanılmış olup daha sonra muhtemelen halk dilinde Türkçe söylenişi kabul görerek Urfa’ya dönüşmüştür.🇹🇷

Tarih öncesi çağlar Neolitik ve Kalkolitik dönem

Göbekli Tepe. 
Urfa Adamı diğer adıyla Balıklıgöl heykeli. M.Ö 9000. Şanlıurfa Müzesi.

bugünkü Balıklıgöl'ün kuzeyinde yapılan bir keşif sonucu bulunan Urfa Adamı olarak adlandırılan insan şeklindeki tarih öncesi heykel ile Urfa şehir merkezinde insan yerleşiminin tarihinin MÖ. 9500'e Neolitik Dönemekadar uzandığı görülmüştür. 1997'de Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında Göbeklitepe Höyüğü'nde yapılan kazılarda elde edilen bulgularda ise, insanlığın en eski tapınaklarından biri ortaya çıkarılmıştır. Yüksek boyda karşılıklı olarak yerleştirilmiş dikilitaşların üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. 

Orfeus Mozaiği. 
Edessa Kalesi

Harran şehrinin adına ilk defa M.Ö. 2. binyılın başlarına ait çivi yazılı tabletlerde rastlanır. Bu tabletler arasında, Harran'daki Sin Mabedi'nde bir antlaşma imza edildiğine dair bir belge bulunmaktadır. Mezopotamya pagan inanışının en önemli merkezlerinden biriydi ve burada ay tanrısı Sin ile güneş tanrısı Şamaş'ın mabedleri bulunuyordu.

 2. binyılın ortalarında Hititler'le Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran'daki ay tanrısı Sin ve güneş tanrısı Şamaş şahit tutulmuştur. Bundan sonra Bâbil, Hitit, Asur tabletlerinde Harran'dan sık sık bahsedildiği görülmektedir. Asur tabletlerine göre bölge M.Ö.2000'lerde Hurriler ile Mitannilerin yerleştiği bir yerdi. Süryânîlerin atası olan Ârâmîlerin bölgeye yerleşmesi M.Ö 11.yüzyıldan sonra da Mezopotamya'dan kuzeye doğru göç ederek Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan topraklarda Bit-Adini Devleti'ni kurdukları döneme denk gelmektedir. 

Harran, M.Ö.857'de Asur İmparatorluğuna bağlandı. MÖ 609'de Medler ve Keldânîler'in işbirliğiyle Asur İmparatorluğunun başşehri Ninova'nın ele geçirmelerinden sonra son Asur kralı II. Asur-Uballit, Harran Kalesi'ne sığındı ve Asur İmparatorluğu üç yıl daha burada devam etti. MÖ 612'de Asur İmparatorluğu tamamen ortadan kaldırıldı ve Harran'a sırasıyla Medler ve Keldânîler hakim oldu.

MÖ 722 yılında Asur Kralı II. Sargon'un, İsrail devletini istila ederek Yahudileri Mezopotamya'ya ve Harran'a sürmesiyle bölge ilk kez bir Yahudi topluluğu ile tanışmış oldu. Babil kralı Keldânîler'in hükümdarı Nebukadnezar'ın MÖ 586 yılında Kudüs'ü ele geçirerek şehir ile birlikte Süleyman Mabedini de yıkıp Yahuda Krallığı'nı ortadan kaldırarak Yahudileri bölgeden sürmesi neticesinde tüm Mezopotamya'da önemli bir Yahudi nüfus ortaya çıkmıştı. 

Tarihe Babil Sürgünüolarak geçen bu hadisenin bir sonucu olarak Mezopotamya kentlerinde Yahudi kolonileri kurulmuştu. MÖ 539'da Perslerin, Keldânîlerin hakimiyetine son vererek Babil İmparatorluğunu ortadan kaldırması neticesinde Harran Perslerineline geçti. Pers Kralı I. Darius Yahudilerin sürgününe son vererek ülkelerine gitmelerine müsaade etse de Yahudilerin bir kısmı Mezopotamya ve Harran'da kalmaya devam ettiler.

 Bu dönemde Harran'da da güçlü bir Yahudi kolonisi vardı. Şehirdeki Yahudi nüfusun varlığı, Kitâb-ı Mukaddes'de şehrin adının geçmesiyle kendini göstermiştir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta Hārān biçiminde geçen şehir İbrani anlatıları ve mitolojisine göre tufandan sonra yeryüzünde tesis edilen ilk şehir olup Nuh peygamberin torunlarından Kaynan tarafından kurulmuştu. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta İbrahim peygamber ve atasının yaşadığı mekan olarak geçen Harran, Yahudilik için kutsiyeti olan bir mekandır. Harran, İbrahim peygamberin yanı sıra Lut peygamber, Şuayb peygamber ve Elyesa peygamber ile de ilişkilendirilen mekanlardandır. İbrahim peygamberin ateşe atılması hadisesi ise Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta yer almamakla birlikte Kitab-ı Mukaddes dışı Yahudi literatüründe ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır.

Harran ve civardaki bölgeler, Büyük İskender'in MÖ 331'de Pers İmparatorluğuna son vermesinden sonra Yunan hâkimiyeti altına girmiş ve sonraki dönemlerde Harran, önemli bir Yunan kolonisi haline gelmiştir. Öyle ki Abbasîler döneminde yaşayan ünlü İslâm hukukçusu Ebû Yûsuf, Harran'dan bahsederken buranın halkının Süryânîce konuşan yerli halk ve Rumlar'dan oluştuğunu söyler.

Edessa Kralı V. Abgar.

Helenistik krallıklardan Selevkos İmparatorluğu döneminde Edessa şehri kurulmuştur. Dönemin Yunanca ve Latince kaynaklarda şehrin adı Edessa olarak geçerken şehrin yerli halkının da dili olan Süryanice kaynaklarda Urhay olarak geçmektedir. 

Selevkoslar'ın MÖ 132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkılması üzerine Urfa'da bu tarihten itibaren Osroene ismi ile bir bağımsız bir krallık kuruldu. Osroene Krallığı, Urfa'da kurulan ilk bağımsız krallıktır ve MS 244 yılına kadar hüküm sürmüştür. Başkenti Edessa yani Urfa olan Osroene krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de denilmiştir.

⚠️Tarihi kayıtlarda ve Abgar efsanesinde, Kral V. Abgar Ukkama'nın ilk Hristiyan kral olduğu ve Edessa'da hüküm sürdüğü, İsa Peygamber'in tebliğinden hemen sonra bu dini kabul ettiği ve kendi halkına da benimsettiği belirtilir. Cüzzam hastalığına yakalanan ve bu nedenle oldukça acı çeken V. Abgar'ın, İsa Peygamber'in gönderdiği mucizevi mendil sayesinde iyileştiği rivayet edilmektedir.‼️

2016 yılında Şanlıurfa'nın Balıklıgöl yerleşkesi civarında yürütülen "Kale Eteği Projesi" kapsamındaki kazı çalışmalarında Abgar Krallığı dönemine ait olduğu tahmin edilen Süryanice yazıtlar ve ince işlemelerin yer aldığı bir taban mozaiği bulunmuştur. Osroene Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihî eserlerin en kıymetlisi Kale'deki çifte sütundur. Halk tarafından bu sütunlara mancınık denilmektedir. Bu sütunlar Osroene krallarından Eftuha tarafından eşi Şalmet adına dikilmiştir. Kentte, Yunan-Roma üslubunda bezenmiş 30 civarında renkli taban mozaiği, kent içinde ve civarında bulunmuş Süryânice kitabeler ve kaya mezarları Osroene Krallığı dönemine aittir. 

Bu mozaiklerin büyük bir kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı da bazı müzelerde sergilenmektedir. Bu mozaiklerden en önemlisi, Antik Yunan'da müzik ve şiirle özdeşleştirilen Orpheus'un lir çaldığı ve onun etrafına toplanan çeşitli hayvanların müziği dinlerken tasvir edildiği MS 194 tarihli, 1.64-1.52 m. boyutlarındaki mozaiktir.

Mozaik 1980'li yıllarda ABD'ye götürülmüştür. Ancak daha sonra ABD'de Dallas Sanat Müzesi'nde tespit edilince 2015 yılında Urfa'ya iade edilmiştir. Osroene Krallığı döneminde Urfa'da ilmi, edebi bilhassa felsefi çalışmalara önem verilmiştir. Süryaniler ilk edebi ve felsefi çalışmaları MS 2. yüzyılda yapmışlardır. Süryani yazısının doğduğu kent Urfa'dır. 2. yüzyıldan itibaren Hristiyanlık tesiri altında gelişen "Süryani Edebiyatı" doğmuştur. İncil, Yunancadan Süryânice'ye ilk defa bu dönemde Urfa'da çevrilmiştir. Urfa'nın başlıca Hristiyan merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık Harran, pagan kültürünün bölgedeki en önemli merkezi olmaya devam etti. 

♻️



Osroene

Arte Alhambra

Osroene veya Osrhoene (/ɒzˈrn/ ; Greek) Yukarı Mezopotamya'da eski bir bölge ve devletti. Başkentinin (şimdiki Şanlıurfa, Türkiye) "Edessa Krallığı" (Klasik Süryanice: ܡܠܟܘܬܐ ܕܒܝܬ ܐܘܪܗܝ / "Urhay Krallığı") olarak da bilinen Osroene Krallığı, MÖ 2. yüzyıldan MS 3. yüzyıla kadar var olmuş ve Abgarid hanedanı tarafından yönetilmiştir.[1][2][3][4] [5] [6] Genellikle Partlarla ittifak yapan Osroene Krallığı, MÖ 132'den MS 214'e kadar tam bağımsızlığını sağlamak için yarı özerkliğe sahipti. Arap kökenli bir hanedan tarafından yönetilse de, krallığın nüfusu ağırlıklı olarak Arami'ydi ve Yunan ve Part karışımıydı. Ayrıca, Edessa'da bazı Arap kültleri de onaylanmış olsa da, şehrin kültürel ortamı, güçlü Part etkilerinin yanı sıra temel olarak Aramice idi.

İktidardaki Abgarid hanedanı, Roma İmparatoru Caracalla (r. 211-217) döneminde, muhtemelen 214 veya 216'da Romalılar tarafından devrildi ve Osroene bir eyalet olarak Roma imparatorluğuna dahil edildi, ancak Roma imparatoru Gordianus III (238-244) döneminde kısa bir süre içinde Osroene yeniden kuruldu. Hristiyanlık Osroene'ye erken geldi. 318'den itibaren Osroene, Doğu'nun Piskoposluğunun bir parçasıydı. 5. yüzyıla gelindiğinde, Edessa Süryani edebiyatının ve öğreniminin ana merkezi haline gelmişti. 608'de Sasani imparatoru II. Hüsrev (r. 590-628) Osroene'yi aldı. Kısa süre içinde Bizanslılar tarafından yeniden fethedildi, ancak 638'de Müslüman fetihlerinin bir parçası olarak Emevi Araplarının hakimiyetine girdi.

Krallığın hristiyanlığı kabul eden ilk devlet olduğuna dair efsaneler olsa da buna dair kanıtlar yoktur.

Yöneticileri Arap, ancak halkı Yunan ve Part karışımı olan Arami olan bir krallıktı.

Arka plan ve Roma Eyaletleri

Osroene veya Edessa, MÖ 136'dan itibaren Güney Kenan ve Kuzey Arabistan, Osrhoeni'den göçebe Nabati Arap kabilesinin bir hanedanı aracılığıyla çökmekte olan Seleukos İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanan birkaç devletten biriydi. Osroene'nin adı ya bu kabilenin adından ya da Edessa'nın orijinal Aramice adı olan Orhay'dan (Urhay) türetilmiştir. Bölgede Arap etkisi güçlüydü. 

Osroene dört yüzyıl boyunca ayakta kaldı, yirmi sekiz hükümdar ara sıra sikkelerine "kral" adını verdi. Osroene krallarının çoğuna Abgar veya Manu deniyordu. Bu krallar şehir merkezi Edessa'da kalıyordu 

Osroene genellikle Part İmparatorluğu ile müttefikti. Part İmparatorluğu'nun egemenliği altındaki bir dönemden sonra, 114'te yarı özerk bir vasal devlet olarak Roma İmparatorluğu'na dahil edildi ve 214'te basit bir Roma eyaleti olarak birleştirildi. Osroene'nin Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlet olduğuna dair uydurma bir efsane mevcuttur, ancak bu iddiayı destekleyecek yeterli kanıt yoktur.

Nüfus ve Kültür

Osroene'nin yöneticilerinin çoğu Arap kökenli Abgarid hanedanından olsa da, krallığın nüfusu Yunan ve Part karışımıyla ağırlıklı olarak Arami'ydi. Buna ek olarak, Arap kültleri Edessa'da (ikizler Monimos ve Azizos) onaylanmış olsa da, kültürel ortamı, güçlü Part etkilerinin yanı sıra temel olarak Aramice idi. Maurice Sartre'a göre: "Dolayısıyla Edessa'yı yalnızca bir Arap şehri olarak görmek saçma olurdu, çünkü kültürü bölgenin göçebe Araplarına çok az şey borçluydu". Daha sonra Roma İmparatorluğu içinde Edessa, Süryani Hristiyanlığının en önemli merkeziydi. Nebati hanedanları döneminde Osroëne, Süryani Hristiyanlığından giderek daha fazla etkilenmeye başladı ve Helenizm'e karşı yerel bir tepkinin merkezi oldu.

Yaşlı Plinius yazılarında Osroene ve Kommagene Krallığı'nın yerlilerini Arap, bölgeyi Arabistan olarak adlandırır. Abgar II, Plutarch tarafından "Arap phylarch" olarak adlandırılırken, Abgar V, Tacitus tarafından "Arapların kralı" olarak tanımlanır.

Edessene onomastiği birçok Arapça isim içerir. Edessa'nın yönetici hanedanlığında en yaygın olanı, eski Arap toplulukları arasında iyi bilinen bir isim olan Abgar'dır. Hanedanlığın bazı üyeleri İranlı isimler taşırken diğerleri Arap isimlerine sahipti.  Judah Segal, "-u" ile biten isimlerin "şüphesiz Nabatça" olduğuna dikkat çeker. Abgarid hanedanları " Aramice'nin bir biçimini" konuşuyorlardı.

Roma yazılı kaynaklarında Osroene

MS 2. yüzyılın başlarında, Kral Abgar VII, İmparator Trajan'ın Mezopotamya seferine katıldı ve onu sarayda ağırladı. Ancak kral daha sonra Romalılara isyan etti ve bu da Romalı general Lucius Quietus'un Edessa'yı görevden almasına ve 116'da Osrhoene'nin bağımsızlığına son vermesine yol açtı.123'te, Hadrian döneminde, Abgarid hanedanı, Manu Vıı'nin kurulmasıyla restore edildi ve Osroene, Roma imparatorluğuna bağlı bir krallık olarak kuruldu.

Krallığın alanı belki de kabaca Roma eyaleti Osrhoene'ninkiyle sınırdaştı. Fırat'ın büyük ilmeği kuzeyde ve batıda doğal bir sınırdı. Güneyde Batnae, MS 115'te Roma tarafından ilhak edilene kadar yarı özerk Anthemusia prensliğinin başkentiydi. Doğu sınırı belirsizdir; MS birinci yüzyılda Nisibis'e ve hatta Adiabene'ye kadar uzanmış olabilir. Ancak, Edessa'nın sadece 40 km güneyinde bulunan Ḥarrān, bir Roma kolonisi olarak bağımsız statüsünü her zaman korumuştur.

Eski krallığın başkenti olan Edessa, hem büyük hem de Fırat'a en yakın olan önemli bir kale ve bir durak noktasıydı. Önemli bir yol kavşağıydı; Karavanların Çin ve Hindistan'dan Batı'ya mal taşıdığı eski bir otoyol, orada Ermeni Yaylalarını Antakya'ya bağlayan kuzey-güney yolu ile buluşuyor. 

Efsanelere göre (tarihsel bir gerekçe olmadan), MS 201 veya daha önce, Büyük Kral V. Abgar'ın yönetiminde Osroene ilk Hristiyan devleti oldu. Tomas İncili'nin 140 civarında Edessa'dan çıktığına inanılmaktadır. Edessa'ya Hadiab'dan (Adiabene) gelen Asurlu Tatian gibi, bölgede erken dönem Hristiyanlığın önde gelen isimleri yaşamış ve ortaya çıkmıştır. Roma'ya bir gezi yaptı ve 172-173 civarında Edessa'ya döndü. Tatian, 5. yüzyılda piskoposlar Rabbula ve Theodoret tarafından bastırılana ve Eski Süryanice Kanonik İncillerin bir revizyonunun yerine geçene kadar Süryanice konuşan Hristiyanlığın birincil kutsal metni olan Diatessaron'un editörüydü.  

                                   


Hıdırellez

Hızır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan 6 Mayıs günü

Kısas-ı Enbiya'dan bir Farsminyatüründe Hızır ve İlyas Mekke'de namaz kılarken, 427 H./1036 M.   

Orta Asya, Orta Doğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu, bazıları ise İslamiyet öncesi Orta AsyaTürk kültür ve inançlarına ait olduğu yönündedir. Eski Türkler 21 Haziran'da baharın gelişini kutlardı. Günümüzde de Anadolu'da dilek dilenmiş kâğıdı ağaca asma, ateşten atlama gibi eski Türk ritüelleri devam etmektedir. Yine de Hıdırellez'i tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk Çağ'dan itibaren MezopotamyaAnadoluİranOsmanlıitibarıyla Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdenizülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı sevinç kutlamaları yapılmaktadır. Kimi yazılı eserler bu tipteki en eski ritüellerin milattan önce Mezopotamya'da Ur şehrinde yapıldığını göstermektedir. Kışın bitişiyle "Tammuz" ismi altında kutlanan bu ritüeller Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin uyaran gücünü temsil etmektedir.

Hızır’ın abıhayatı (bengi su) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak bolluk ve sağlık dağıtan ayrıca darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir ermiş (veli) veya peygamber olduğuna inanılır.

Halk arasında Hızır'ın sahip olduğuna inanılan vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar. İslamiyet öncesi "Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar" gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak düşünülür.

Anadolu'da halk, gün doğumu öncesi tercihen beyaz elbiseler giyerek yeşil ve bol sulu kırlara gider ve eğlenir. Kutlamalar yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur. Hızır'ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşıp çiçek toplanır, oyunlar oynanır, baharın ilk kuzusu kesilerek yenilir. Toplanan çiçekler kaynatılıp içilirse hastalıklara iyi geleceği, bu su ile kırk gün yıkanan kişinin gençleşip güzelleşeceğine inanılır. "Hızır Hakkı" için kuzu kesmek, Hızır geleneğinin yayıldığı her yerde görülen bir âdettir. Diyarbakır'da Ciğaretadıyla ayrı bir tören yapılır. Baharın bu taze kuzusunu yemekle bedenlerin sağlık ve canlılık kazanacağı inanışı vardır.




♻️


Bilim insanları, Ürdün'ün kuzeydoğu bölgelerinde, 14.500 yıllık birNatufianalanında dünyanın en eski bilinen ekmek üretim kanıtını buldular.

 



Xx

Amman, İbrani Kutsal Kitabı'nda birkaç kez geçmektedir. İncil anlatısına göre Ammon Krallığı Hanun, İsrail Birleşik Krallığı'na karşı Aram-Zobah Krallığı Hadadezer ile ittifak kurmuştur. Savaş sırasında, Kral Davud'un ordusunun komutanı Yoab , Hanun'un başkenti Rabbah'ı kuşatmış ve yıkmıştır. 

Yüzlerce yıl sonra, peygamber Yeremya şehrin yıkılmasını ve nihai haraplığını açıkça görmüştür.

dönemi

Yedinci yüzyıldaki geç Bizans döneminde şehirde birkaç piskopos bulunuyordu; orada Bizans dönemine ait bir dizi kilise alanı keşfedildi [ 39 ] - bkz. Amman'daki Bizans kiliseleri listesi .

O dönemdeki sakinlerinin Şii Müslümanların olduğu bildirildi. Ayrıca el-Mukaddesi, Amman'ı Arap Bedevilerin sığındığı bir "çöl limanı" olarak kaldığı ve şehre bakan kalesinde küçük bir cami bulunduğunu belirtir. 

Amman Kalesi Tepesi'nde bulunan Emevi Sarayı ve camisi, yaklaşık MS 700 yılında inşa edilmiştir .

Haçlılar ve Eyyubiler (12.-13. yüzyıl)

Memlük dönemi (13. yüzyıl - 16. yüzyıl başları)

Um ar-Rasas'takiAzizStephen Kilisesi'nin8. yüzyıla ait mozaiklerdePhiladelphia'nıntasviri.


Memlükdöneminde (13. yüzyıl sonu - 16. yüzyıl başı), Amman bölgesi, Mamlakat Dimashq'ın (Şam Vilayeti) en güneydeki bölgesi olan Wilayat Balqa'nın bir parçasıydı. [ 50 ] 14. yüzyıldaki ilk coğrafi bölgede, Ürdün ötesindeki diğer idari merkezler olanAjlun ve el-Karak'tan önemli ölçüde daha küçük bir garnizona sahip olan küçük bir idari merkez olan Hisban'dı[ 51 ] 1321'de doğducucuAbu'l Fida, Amman'ın verimli topraklara sahip ve tarım alanlarıyla çevrili "çok eski bir şehir" olduğunu kaydetti. [ 44 ] Belirsiz, ancak muhtemelen mali olup olmadığı, 1356'da Balqa'nın başkenti Hisban'dan, bir medine (şehir) olarak kabul edilen Amman'a taşındı. [ 52 ] 1357'deEmir SırgıtmişAmman'ı tamamen satın aldı; muhtemelen şehirden elde edilecek gelirler, aynı yılKahire'deinşa ettiğinizSırgıtmiş Medresesi'nin finansmanına yardımcı olmak için kullandı. [ 52 ] Şehri satın almanın ardından Sırgıtmiş, Hisban'ın mahkemelerini, idari bürokrasisini, pazarlarını ve sakinlerinin çoğunu Amman'a taşıdı. [ 52 ] içeride, şehirde yeni inşaatlar finanse etti. [ 52 

1358'de Sirghitmish'in ölümünden sonra Amman'ın mülkiyeti, 1395'te soyundan gelenlerin ardışık nesillerine geçti ve bu tarihte soyundan gelenler, Amman'ı Şam'ın na'ib as-saltana'sı (vali) Emir Baydamur al-Khwarazmi'ye sattılar.[ 52 ] Daha sonra Amman'ın eklenebilir topraklarının bir kısmı, Mısır'ınna'ib as-saltana'sıEmir Sudun el-Şeykhuni'ye (ölümü 1396) satıldı. [ 53 ] Amman'ın ve topraklarının farklı sahiplerine giderek daha sık yerde ve satılması, Amman'dan elde edilen gelirlerin azaldığını gösterirken, aynı zamanda Hisban, 15. yüzyılda Balqa'nın ana şehri olarak yeniden kuruldu. [ 54 ] O zamandan 1878'e kadar Amman, uzun süre eklenebilir toprakları mevsimlik çiftçiler ve otlaklarını ve suyunu kullanan Bedevi kabileleri tarafından periyodik olarak barınak olarak kullanılan terk edilmiş bir yerdi. [ 55 [ 56 ] Osmanlıİmparatorluğu1516'da Amman bölgesini ilhak etti, ancak Osmanlı döneminin büyük bir bölümündeel-Salt, Ürdün'ün fiili siyasi merkezi olarak işlevini gördü. [ 12


XXXXXX

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O