Yusuf Peygamber; Yakup Peygamber'in oğlu ve İsrâiloğulları'na gönderilen bir peygamber olup, hayatı Kur'an-ı Kerim'de "ahsenü'l-kasas" (kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilmiştir. = ( Mısır'a aziz (yönetici)
Yunan tarihçilere göre
Amazonlardan Ksenofon'un Anabasis'inde bahsedilmektedir.
İskitlerin kökenleri hakkında çok fazla tartışma var. MÖ 5. yüzyıla, Yunan tarihçi Herodotus’a göre, İskitler aslen Asya’da yaşıyorlardı, ancak düşman bir kabile tarafından batıya itildiler. En nihayetinde Karadeniz bölgesine ve Avrupa’nın doğu eteklerine ulaştılar ve orada da mevcut sakinleri dışarı attılar.
Buna karşılık, MÖ 1. yüzyılda yazan Yunan yazar Diodorus Siculus, İskitlerin kuzeye, güneyden bozkır bölgesine, muhtemelen modern Ermenistan’dan veya hatta daha güneyde Hindistan ile batı sınırı boyunca ilerlediklerini iddia etti.
Ksenofon, uzun yıllar Anadolu'yu işgal eden Pers ordularında bulunmuş, çoğunlukla İranlıların askerî eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini yazmıştır.
Olasılıkla kitabın adı, Lidya'nın (İzmir ve çevresi) başkenti Sardis şehrinden başlayıp Mezopotamya'ya doğru coğrafyanın yükselip dağlık alanlardan geçmesi veya ordunun sürekli tırmanması ile ilişkili olmalıdır.dönem açısından Anadolu'nun tarihî coğrafyası, gelenekleri, yerel halkları ve bunların yaşam koşulları hakkında önemli bilgiler vermektedir. Kardeşi II. Artaserhas'ı devirerek Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Genç Kiros için savaşan Yunan paralı askerlerin öyküsünü anlatır.
Güney Kolhis Savaşı veya On Binlerin Savaşı, seçkin ve zırhlı Yunan mızraklı piyadeleri ile Kolhis halklarının çatıştığı, Güney Kolhis'te (Trabzon civarı) gerçekleşen savaştır. Ksenofon, Anabasis'te bu savaşı isimlendirmediği için, savaş yaşandığı bölgenin adıyla anılmaktadır.
&
Yuan Hanedanı
Dà Yuán
ᠳᠠᠢ
ᠦᠨ
ᠤᠯᠤᠰ
Dai Ön ulus
Doğu Avrupa ve Rusya'dan Orta Doğu'ya, Çin ve Kore'ye kadar uzanan Moğol İmparatorluğu'nun bir parçasıdır. Ancak buradaki Moğollar, İmparatorluğun içinde yalnız Çin ile ilgilenmiş, Moğol Kağanı unvanının yerine Çin İmparatoru unvanını kullanmayı yeğlemişlerdir.
Moğol yönetiminin Han Çinlilerine yaptığı dayanılmaz sömürü ve baskı, Han Çinlileri'nin ayaklanmasına neden oldu. 1333 yılına gelindiğinde dinî ve diğer gizli örgütler tarafından başlatılan ayaklanmalar tüm ülkeye yayıldı.
Bu dönemdeki en büyük ayaklanma, Sarı Irmak’ta yapılan ıslah çalışmalarına katılan köylülerin başlattığı “Kırmızı Başörtülü Ordu”nun ortaya çıkmasıydı. Ordunun Haozhou bölgesindeki birlikleri, Zhu Yuanzhang’ın liderliğinde “Moğolları kovarak Çin'i yeniden kurmak” sloganıyla Çinliler arasında geniş destek kazandı.
Zhu Yuanzhang, ordusuyla birlikte 1368 yılında Dadu'yu ele geçirerek Yuan Hanedanı'nı yıktıktan sonra Ming Hanedanı'nı kurdu.
Bu dönem aynı zamanda sanat ve edebiyatın doruğa ulaştığı, yaratıcı etkinliklerin geliştiği bir dönemdi. Birçok ülkeden imparatorun Sian yakınlarında Changan'da bulunan sarayına gelen bilim insanı, sanatçı, şair ve müzisyenlerle Sian uygar dünyanın merkezi durumuna geldi. 2. yüzyılda Han Hanedanı döneminde Çin'e giren Buda öğretisinin Çin sanatı ve düşüncesi üzerindeki etkileri giderek arttı. Çin uygarlığı Asya'nın en uzak köşelerine kadar ulaştı, Japonlar Çin yazı karakterlerini kendi yazı dillerinde kullanmaya başladılar.
Tang Hanedanı'nın son yıllarında Çin, siyasi kargaşalara sahne oldu. Niu Li siyasi mücadelesi, hadımların devlet yönetimini ele geçirmesi ve birbirlerini izleyen köylü isyanları, hanedanın gücünü giderek zayıflattı. Tang Hanedanı'nın sonunda patlak veren Huang Chao İsyanı'na katılan Zhu Wen, Tang Hanedanı imparatorunu tahttan indirerek kendini imparator ilan etti.
Çin'i yöneten en büyük imparatorlardan bazıları Tang Hanedanı içinden çıktı. Li Shimin'in yanı sıra, 712-756 arasında hüküm süren Ming Huang hem güçlü bir savaşçı, hem de sanatı geliştiren bir imparator olarak çok önemlidir.
Sui ve Tang Hanedanlıkları kendi zamanlarında etraflarındaki göçebe topluluklara karşı seferle düzenlediler. Etraflarındaki bu göçebe halklar Türk, Moğol, Tibet kavimleriydi ve aralarında en güçlüleri Türk kavimleriydi. Türk kavimleri gücünü Göktürk Devleti, Uygur Kağanlığı, Karahanlılar ile 600 sene boyunca ta ki Karahitaylar'a kadar gösterecektir.
Bu güce karşı ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için Türkler ile iyi ilişkiler içinde bulunmak gerekiyordu. İyi ilişki ortamını oluşturmak içinde 597, 599, 614 ve 617 yıllarında olmak üzere Çinli prensesler Türk kavminin önde gelenleriyle evlendirilmişti. Sui Hanedanlığı zamanında Türkler ile Çinliler zaman zaman anlaşma içine giriyordu. Bu iyi ilişkilerin bir göstergesi olarak bir Moğol kavmi olan Hitaylar Suilerin kuzey sınırlarına saldırdığında 20,000 civarındaki Türk ordusu Hitaylara karşı savaşması gösterilebilir. Bu savaşta Türkler Hitayların hayvanlarını ve kadınlarını savaş ganimeti olarak elde etti.
Kitanlar uzun süre Türkler ya da Çinliler için askerlik görevi yapan vassal bir kitle olmanın ötesine geçememişlerdir.
Türk kumandanları Çin ordusunda paralı asker olarak görev yapmışlardır. 755 yılına kadar yaklaşık olarak 10 Türk general Çin ordusunda görev yapmıştır. 635 ve 636 yıllarında iki kez Tang kraliyet ailesinden prensesler Türk generaller ile evlendirilmişlerdir.
Huiler
Huiler de kadınlar ahong (Farsça: اكهُند; akhund(öğretmen); Türkçe: imam, hoca veya müslüman din öğretmeni) olarak çalışırlar, bu demektir ki kendi bölgelerinde kadınlar (nǚ) dini ve ruhani önder (nǚ āhōng: kadın imam) olarak camilerde ayrı bir bölümde (tamamen erkeklerden ayrı), camilerin bir odasında veya nu si (kadın cami) denilen mekanlarda, bazıları ücret karşılığı, diğerleri gönüllü olarak hizmet verirler.
Nakşibendi tarikatının iki önemli kolundan biri olan Aktağlık (Afakiyye) Qinghai ve Gansu'da yaşayan Salarlar ve Huiler'in çok önemli katkıları olmuştur.[11]
- Zheng He 鄭和 / 郑和 - 馬三寶 / 马三宝 - Ming Hanedanı döneminde amiral ve kâşif.
- Ma Huan, yazar, ayrıca amiral Zheng He'ye eşlik etmiştir.
- Ma Zhongying 馬仲英 / 马仲英 - Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'ni yıkan general.
Gölün suyu biraz tuzludur ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü'nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer.
Kâşgarlı Mahmud'un Türk dilinin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
İsîğ köl: Barsgan'da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde tanımlanmıştır.
Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)'un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:
"Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes'in oğlu) orayı makam edinmişdi.... bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi... onun tepesine otağını kurdu."
Isık göl ile Çon Kemin arasındaki Küngöy Ala dağın Isık göl tarafındaki eteklerinde çok eski devirlere ait taş üstündeki resimlere çok rastlanır.
Karahanlılar
Bazı tarihi kaynaklarda bu krallık, "İlekhan Krallığı" olarak geçer. Bulunan madeni paraların birçoğunda tipik "İlek (Iilik, elik, vs.)" sözü vardır.
(Afrasiab ailesi, hanedanı; Şehnâme'deki Turan kralı) denilmiştir.
Tarih yazıcılığına ve metoduna göre en doğru isimlendirme Kaşgarlı Mahmud'un dediği gibi ''Hakanlı Türkleri'' anlamına gelen ''Et-Türkü'l-Hakaniyye'' yani ''Türk Hakanlığı'' adıdır.
Hanedanın “Karahanlılar” olarak anılmaları, üyelerinin hanedan sona erene dek bölge Türkleri arasında en yüksek hükümdarlık makamı olarak kabul edilen “Kara Kağan” unvanını kullanmaları sebebindendir.
Macar tarihçilerinden edinilen bilgilere göre, 1020 civarında, Batı Sibirya'da büyük bir Kimek-Kıpçak kavimler birliği vardır. Kuman (Macarca Kun) kavim yapısının, Kunlar ve Sarıkların yanı sıra en önemli üçüncü halkı olan Kıpçaklar bu devirde birleşmişler ve kaynaşmışlardır; sonraları çok meşhur olan Kuman kavim adı da, işte bu devirde ortaya çıkmıştır. Bu devirde görülen Kuman-Kıpçak kavimler birliğinden evvel, Kuman halkı daha doğuda yaşarken, Sarı Uygurları yenip ülkelerini işgal etmişler ve bu halkın bir kısmını kendilerine bağlamışlardır.
İşte bu Kuman-Sarı Uygur birleşmesi, 10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar ve komşuları Kayların sıkıştırmasıyla, batıya, Oğuzların ve Karlukların topraklarına yönelmişlerdir. Bu göçün devamıyla, yukarıda zikredilen Oğuz bozkırı, artık, tarih kaynaklarında Kıpçak bozkırı olarak yer almaya başlayacaktır. Onların tarihte az görülen bu yürüyüşleri, 11. yüzyılda Rus beyliklerine karşı kazandıkları bir dizi galibiyetten sonra, Karpatlar'a, Balkanlar'a kadar sürecektir. Böyle gelişen Kıpçak-Kuman varlığı, 13. yüzyılın sonlarına kadar, bu bölgenin tayin edici bir gücü olagelmiştir. Balkanlardaki Eflak-Boğdan Prensliğini Kıpçaklı Komutan Toktemirus'un oğlu Başbuğ Basarapa kurmuştur. Önemli Kıpçak Başbuğlarından biri olan Kopyak (köpek) sık sık Rus Knezlerine baskın yaparak Kırım sahil hattının yükünü hafifletmiş Rusları sibirya bölgesine hapsetmiştir.
Özellikle 13. yüzyılda, Moğol akınları önünde, Avrasya bozkırlarında çok geniş bir alana yayılan Kıpçaklar, dinamik bir güç olarak komşu devletlerin bazen korkulu düşmanı ve bazen de güvenilir müttefikleri olmuşlarsa da çok parçalanmışlar ve tarihte, kendi adlarıyla anılan bir devlet bırakamamışlardır.
Bizans Arazilerini ve Şehirlerini yağmalayan efrafta başıboş dolaşan Kıpçaklar Bizans arazilerine zarar vermelerini engellemek ve onların askeri yeteneklerinden faydalanmak isteyen İmparator III. İoannis, Bizans hizmetine aldığı bu Kıpçaklardan bir kısmını Trakya ve Makedonya'da bir kısmını da Anadolu'da Menderes Havzasına (Menderes nehri ve çevresine) bir kısmını ise Frigya ve Bitinya topraklarına (Günümüzde Ankara, Afyon, Eskişehir, Bolu, Düzce, Kastamonu, Sakarya, Zonguldak), İznik İmparatorluğu ve Latin İmparatorluğu topraklarına, Moğol ve Selçuklu tehlikesinden korunmak için yerleştirildiler.Bugün bu illerdeki Kıpçak-Kuman asıllı köyler bu tarihte Anadolu'ya girmiştir.
Bazı araştırmacılar III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasının pek işe yaramadığım ve Kumanların Türkmenlerle karışmasıyla bölgenin Türkleşmesinin hız kazandığını ileri sürerken II. Theodoros Laskaris "Sen Kuman'ı batı bölgelerinden buraya getirmek suretiyle onun cinsinden doğuda hizmet eden bir kavim yarattın ve Türklerin sınırlarına ikamet etmekle Türklerin batıya doğru durmadan ilerlemelerini önledin" ifadeleriyle babasının bu nüfus transferi politikası ile Balkanlardan Anadolu'ya kalabalık sayıdaki Kuman topluluklarının ikamet ettirilmesi sonucunda Anadolu'daki Türklerin Batı yönündeki yayılmalarının önüne geçildiğinden övgüyle söz etmektedir. Çağdaş Bizans yazarlarından Pakhymeres de III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasını İznik İmparatorluğu'nun en önemli icraatı olarak yorumlamaktadır. Aynı şekilde bir diğer Bizans müellifi Akropolites'in ifadelerinden de Kumanların Anadolu'da yerleştirilmesinin çok mantıklı bir hareket olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır".
Kimekler
Kimekler: Kimeklerin eski tarihi "İyanmo" kavimi ile alakalıdır. Bu kavimin adı Çin kaynaklarında, VII. yüzyıl Batı Türk yurdunda vuku bulan olaylarla ilgili olarak geçer. Sinologlar İyanmo kavminin Yemek ya da İmek kavimi olduğunu sanmaktadırlar. Birçok araştırmacının da dediği gibi kelimenin ses değişikliği Kimek olabilir.Orta Çağ yazılı kaynaklara bakarak bunların köken akraba ama ayrı ayrı kavim olduklarını kabul etmeliyiz. İyanmo, topluluğu kuzey-batı Moğolistan'ın Kobdo bölgesinde VII. yüzyılda yaşamıştır. Onların doğusunda Oğuzlar, güneyinde Türkeşler ile Karluklar yaşamakta idi. VII. yüzyılın ortalarında İymekler (Kimekler) kuzey Altay dağlarına ve İrtiş ırmağı civarına doğru göç etmişlerdir. Bu kavimin güçlenmesi 656 senesinde Batı Göktürk devletinin yıkılışından sonradır. Asıl bu zaman Kimek kavim birliğinin esası oluşmuştur.
Kimekler'in Divân-ı Lügati't-Türk'te adının geçmesi
Orta Çağa özgü Çin coğrafyacılardan Yemek (Kimek), ayrıca Chumuhun ve Üeban (Yūēban) gibi etnik grupların kim oldukları bilinmiyordu, Arap ve Fars coğrafyacıları; bütün bu adların Yemek (Kimek) boyu olduğunu yazmışlardır. Uygur döneminde, Çu boylarının içinde çekirdek boyu oluşturan Yemekleri (Kimek) Arap ve Fars kaynaklarından tanınmışlardır. Yemek boy adından erken İslâm kaynakları da bahsetmektedir. Yemek asıllı kimseler Abbasî Halifesinin gulâmları (memlûk) arasında bulunmuştur.
(Hz Musa'ya bize yemek indir hep ayni seyleri yemek istemiyoruz ayet)
Gulâm
Gulâm, İslam devletlerinde kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askerî birliklerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda kapıkulu askerleri olarak devam etmiştir. Gulâm, kelime itibarıyla Arapça kökenli olup, erkek çocuk anlamına gelmektedir. Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde gulâmların çoğunlukla Türk olduğunu ileri süren araştırmacılar vardır. Gulâmın alışılageldik kullanımı, esir ya da köle olarak alınan bireylerin yetenekleri ya da aldıkları eğitime göre kazandıkları becerilere göre, çoğu kez orduda olmak üzere çeşitli devlet görevlerinde söz sahibi olmalarıdır. Kölelerin asker olarak kullanılması pek çok devlette görülür, ancak gulâm, İslam devletlerinde uygulanan ve özgün bir hizmete alma yöntemidir. Bu sistemde köle, gulâm olarak sistemli bir eğitimle çoğu kez profesyonel asker ya da yönetici olarak yetiştirilmesi ve devlet hizmetinde daimi ve maaşlı olarak istihdam edilmesidir. Dolayısıyla gulâmın, köleden farklı sosyal ve hukuki statüsü vardır. En eski uygulâmaları Ömer bin Hattab dönemindedir. Daha sonra Emeviler ve daha kurumsal ve geniş çaplı olarak Abbasiler döneminde uygulanmıştır. Satın alma, hediye yoluyla sahip olma ve savaşlarda ganimet olarak ele geçirme ya da Osmanlı'da olduğu gibi devşirmeyle toplanmalarıdır. Özellikle Gazne sarayına hediye edilenlerle, Türkistan bölgesinden ganimet olarak alınan Türk gulâmlar hem orduda hem de sarayda önemli hizmetler görürlerdi.
Gulâm sistemi ilk defa Karahanlılarda görülmüştür.
Kâşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"Rûm ülkesine en yakın olan boy Beçenek'dir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay(Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar.". Tüm Türk boy ve oymakların yaşam alanları tanımlanır.
Ayrıca;
"Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır; bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs),[6] Yağma, Çiğil, Uğrak, Çaruk boylarının öztürkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. .... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en doğrusu da Toxsi ile Yağmaların dilidir."
"آرتِس Ertiş" "Yemek" kırlarında bulunan bir ırmağın adı........" ve ".... Bunun gibi Çiğiller ve başka Türklerce د (Dhāl) olarak söylenen bu harfi "Rus" ve "Rum" ülkelerine kadar uzanan Bulgar, Suvar, Yemek, Kıfçak boyları, hep birden (ز z) olarak söylerler. Öbür Türkler "ayak"a "اَذَق adhak ", bunlar "اَزَق azak " derler." gibi Türk boy ve oymakların dilleri hakkında bilgi verilir.
Kıpçaklar, tarih sahnesine 9-11. yüzyıllar arasında, İrtiş boylarında Kimeklerle iç içe çıkmışlardır. (IRTIS/ERTIS AYNI KELIME VE ANLAMI YEMEK)
V.P. Semenov, bu ırmak adının iki kelimeden (ir + tış) birleşmesinden oluştuğunu söyler. İr- yer; tış ise kazmak anlamındadır, yani yeri kazmak. Görünür ki, ırmağın suyu yeri oyduğu, kazdığı için bu fikrini savunmuştur. E. Koyçubayev ise, Ertiş, Ertis, artış adlarının (aşırma, aşma, keçme, aşırım) manasında olduğunu tahmin eder.
Kâşgarlı Mahmud Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"آرتاِش Ertiş" "Yemek" kırlarında bulunan bir ırmağın adı. Bir göle akar, birçok kolları vardır. Bu suya "ارتش سُوُ Ertiş suwı" denir." şeklinde Ertiş Irmağını tanımlar ve Ertiş kelimesinin "ertişmek" mastarından gelen "ertiş" kökünden alındığını ve yarış anlamında olduğunu söyler.
Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda Balasagun'u merkez alarak çizdiği dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır.
Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde doğu, batı, kuzey, güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler Volga boylarına yani Kıpçaklar ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Eserde güneybatıda Habeşistan'a, güneyde Hint ve Sint'e, doğuda Çin ve Japonya, batıda Kürt diyarı dâhil birçok memlekete işaret edilmiştir.
Eser, bir sözlük olmanın dışında Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı niteliğindedir. Ayrıca yazıldığı devirdeki kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihi, mitolojisi, coğrafyası, halk edebiyatı, tıp bilgileri ve tedavi usullerine dair bilgi veren ansiklopedik bir eserdir.
Eserde yer alan harita, ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değer taşır.
Memlûk Kıpçakçası
I. Baybars
Rum Ortodoks kilisesi.1902 tarihlerinde Patrik III. İoakim ve Kadıköy Metropoliti Yermenos tarafından inşa ettirilen kilisenin bahçesinde Metropolit Yermanos gömülüdür.

Haçlılar döneminde de Antakya Prensliği'nin kuzeyde en önemli noktasıydı. Birkaç defa el değiştirdikten sonra Tapınak Şövalyeleri'nin eline geçen kale 1268 yılında Baybars tarafından kuşatılarak zaptedildi.
&
Antakya Prensliği
Haçlı Devletleri'nin yanında Antakya Prensliği | |||||||||||
| Başkent | Antakya | ||||||||||
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| Yaygın dil(ler) | Fransızca, Ermenice | ||||||||||
| Hükûmet | Monarşi | ||||||||||
| Prens | |||||||||||
| |||||||||||
| Tarihçe | |||||||||||
| |||||||||||
| |||||||||||
Birinci Haçlı seferi sırasında Anadolu'yu baştan başa geçen Haçlı orduları Ekim 1097'de Tarantolu Boemondo'nun kumandası altında Antakya'yı kuşattılar. Surlarla çevrili olan Antakya bütün kış boyunca kuşatmaya dayandı. Ancak 3 Temmuz 1098'de Haçlılar kente girebildiler ve kentin bütün Müslüman halkını toplu bir katliamla öldürdüler. Selçuklu Hanedanı'nın Musul Atabeyi Kerboğa 4 gün sonra kente ulaştıysa da kenti Haçlılardan geri alamayarak geri döndü. Tarantolu Boemondo, kendini I. Boemondo adı altında kendisini Antakya Prensi ilan etti. 1100 yılında I. Boemondo Danişmendlilerin eline esir düştü.[kaynak belirtilmeli] Ancak yerine geçen yeğeni Tancred, Tarsus ve Lazkiye'yi Bizanslılardan alarak Antakya Prensliği'nin sınırlarını genişletti.
1144 yılında komşu bir Haçlı devleti olan Urfa Kontluğu I. İmadeddin Zengi'nin eline geçti. İmadeddin Zengi'nin oğlu Nureddin Mahmud Zengi Antakya'yı da kuşattı. Ancak Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos'la iş birliği yapan Antakya Prensliği Zengiler'in tehdidine başarıyla dayandılar.
1187 yılında Antakya Prensliği Kudüs'teki Haçlı devletini ele geçiren Selahaddin Eyyubi'nin tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ancak İtalyan şehir-devletlerinin gönderdiği donanma kentin Selahaddin'in eline geçmesini önledi. Antakya Prensliği Üçüncü Haçlı seferi'ne katılmadı. Ancak bu dönemde büyük güçlüklerle Antakya'ya ulaşan Alman Haçlı ordusu 1190 yılında Anadolu topraklarında ölen kral Friedrich Barbarossa'nın cesedini Antakya'da toprağa gömdüler.
1254 yılında Antakya Prensi VI. Boemondo Kilikya Ermeni Devleti'nin prensesi Sibilla ile evlenerek iki devlet arasındaki çatışmalara son verdi. Ancak her iki devlet de gücünü kaybetmiş, Moğollarla Memlükler arasındaki çekişmelerin ortasında kalmışlardı. Nihayet 1260 yılında Moğollarla Memlükler arasında yapılan Ayn Calut Muharebesi'nde Memlükler kazanınca, Memlük Sultanı Baybars gözünü Antakya Prensliği'ne dikti. Baybars 1268 yılında Antakya'yı eline geçirerek Antakya Prensliği'nin varlığına son verdi.
- I. Boemondo 1098-1111
- Tancred, Celile Prensi, naip, 1100-1103; 1105-1112
- II. Boemondo 1111-1130
- Ruggero di Salerno, naip, 1112-1119
- II. Baudouin, naip, 1119-1126; 1130-1131
- Konstans 1130-1163
- Foulques, naip, 1131-1136
- Raymond 1136-1149 (evlilik yoluyla)
- Renaud de Châtillon 1153-1160 (evlilik yoluyla)
- III. Boemondo 1163-1201
- Trablus kontu IV. Raymond 1193-1194 naip
- IV. Boemondo 1201-1216
- Raymond-Ruben 1216-1219
- IV. Boemondo (yeniden) 1219-1233
- V. Boemondo 1233-1252
- VI. Boemondo 1252-1268
- ^ Bjork, Robert E. (2010). The Oxford dictionary of the Middle Ages. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0198662624.
- ^ Strayer, Joseph Reese (1989). Dictionary of the Middle Ages. New York: Charles Scribner's Sons. ISBN 978-0684190730.
- ^ n.a., n.a. (1991). The Oxford dictionary of Byzantium. New York: Oxford University Press. ISBN 978-0195046526.
Kölelikten, Sultanlığa: Memlük Devleti Tarihi.

Kudüs kapılarından Esbât Kapısı, Batılıların dilinde “Aslanlı Kapı” olarak geçer.
Eriha yönüne baktığı için “Eriha Kapısı”, Hz. Meryem’in dünyaya geldiğine inanılan mağaranın hemen yanında bulunduğu için de “Sitti Meryem Kapısı” adlarıyla da anılmıştır. Memlûk Sultanı Baybars döneminde yapılan iki aslan figürünü, kapının üzerinde bugün de görmek mümkündür.
Hz. Yusuf (a.s.) gibi köle pazarından Mısır sultanlığına kadar giden hikayesiyle, Kahire, Şam ve Filistin’de derin izler bırakan ve Memlük Devleti’nin en ünlü sultanlarından biri olan Baybars.

Sultan Baybars, 1233 yılında Kıpçak ülkesinde dünyaya gelmiştir. On dört yaşlarında iken ülkesi Moğol saldırısına uğramış ve Moğollar tarafından esir alınarak daha sonra Şam’da köle pazarında satılmıştır. Mısır’a geldikten sonra ise o zamanın Eyyubi sultanı Melikü’s-Salih’in birliklerine katılmıştır.
Memlük, Arapça’da “köle” demektir.
Bu kelime, köle pazarlarından satın alınan ve savaşlarda esir düşen köleler için daha çok kullanılmıştır. İslam tarihinde ilk defa memlük kullananlar Abbasi halifeleri olmuştur. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeleri fethedince esir pazarlarından satın alınan memlüklerden oluşan ordular kurmuşlardır. Öyle ki ordunun en iyi birlikleri Türk soyundan gelen bu askerlerden oluşmaktadır.
Hükümdar ve emirlerin muhafız birliklerine bağlı bu köleler, çok zor ve meşakkatli eğitimlerden geçiyor ve kazandıkları üstün meziyetler sayesinde hizmetinde bulundukları devletlerde en üst kademelere kadar yükseliyorlardı. Zamanla kendi adlarını taşıyan bir devlet dahi kurdular.
Viyana, Avusturya Ulusal Kütüphanesi, AF9 (1334);
Bu kopya Mısır Memlük dönemine tarihlenmektedir ve Mısır veya Suriye'de, büyük ihtimalle Kahire'de üretilmiştir. Önlük, sarayında tahtta oturan bir Prensi göstermektedir. Stil Türk'tür: "Resimlerde bu [hüküm süren] Türklerin yüz hatları açıkça yansıtılmıştır ve aynı şekilde tercih ettikleri özel moda ve aksesuarlar da öyledir". Hükümdar, Memlük Sultanı An-Nasir Muhammed olabilir.

“Kölemenler” olarak da bilinen kurdukları bu devletin en önemli özelliği ise adının Devlet-i Türkiye yani Türkiye Devleti olmasıdır. Türkiye ifadesini kullanan ilk devlet olarak tarihe geçmişlerdir.
Memlûk Kelimesinin Etimolojik ve Terimsel Anlamı ile İslam’daki Yeri
Memlûk kelimesi, Arapça “me-le-ke” fiil kökünden türemiş bir ism-i mef’ul’dür ve sözlükte “köle”, “birinin malı olan” anlamlarına gelmektedir. Çoğulu “Memlûkûn” ve “Memâlik”tir. Kelime kaynağını muhtemelen Kur’an’dan almaktadır. Kur’an’ın birçok ayetinde “cins ayırt etmeksizin” köleleri ifade etmek için kullanılır. Yine bu manada Kur’an’da geçen “abd” kelimesi, daha sonraları siyahi köleler için kullanılagelmiştir.
Hz. Muhammed’in hadislerinde de bu kelimeler Kur’an’daki anlamlarıyla kullanılmışlardır.
Memlûk kelimesi sonraları ise İslam tarihinde “hükümdar veya emirlerin muhafız birliklerinde görev yapan özel sosyal ve hukuki bir statüye sahip asker” anlamında kullanılarak yeni bir anlam kazanmıştır. Hakimiyetlerini güçlendirmek amacıyla İslam tarihinde ilk defa “memlûk” kullananlar Abbasi halifeleridir. Devlet içerisindeki İran nüfuzunu kırmak ve ona karşı dengeleyici bir güç unsuru oluşturmak amacıyla halife El-Me’mûn (813-833) zamanında ilk kez “memlûk” kullanılmaya başlanılmıştır.
Prokopius ve Sozomenos gibi V. yüzyıl müellifleri de bütün Araplar’a Sarasin demişlerdir (İA, X, 204).
Memlûklerin Mısır’a Gelişi
Memlûk Devleti’nin kurulması 1250 tarihinde olsa da ortaya çıkışları ve Mısır’a gelişleri daha eski tarihlerde gerçekleşmiştir. Abbasi Devleti içerisindeki Türk askerlerin ve emirlerin giderek nufüzu artmış bu bağlamda onlara geniş iktalar tahsis edilmiştir. Giderek bölge valileri de Memlûk orduları kurmuşlar ve nitekim başarı gösteren Türk kumandanlar çeşitli vilayetlere vali olarak atanmışlardır. Tolunoğlu Ahmet (868-884) ve Ihşid Muhammed bin Togaç (939-946) bu bağlamda Mısır’da memlûk askerlerinin de desteğiyle birer devlet kurmuşlardır. [6] Memlûk askerlerinin Mısır’daki etkinlikleri Fatımîler ve Eyyubîler dönemlerinde de artarak devam etmiş, elit ve askerî bir sınıf oluşturmuşlardır.
( İskenderiye teslim alındığında baskı makinelerinde çeşitli bildiriler bastırdı. Bu bildirilerden birinde halkın gönlünü hoş tutacağını düşündüğü şu ifadeler yer alıyordu:
“… Mısır halkı! Bu topraklara haklarınızı iade etmek ve bu gaspçıları [Memlukleri] cezalandırmak için geldim. Tanrı’ya, onun elçisi Muhammed’e ve Kur’an’a en derin hürmetlerimi sunuyorum! Müslümanlara savaş ilan eden Papa’yı alaşağı eden biz değil miydik? Müslümanlarla savaşmanın Tanrı’nın arzusu olduğuna inanan budala Malta Şövalyeleri’ni biz yenmedik mi?”
Bildiri örneğinde de görüldüğü gibi Napolyon gerektiğinde Papa’ya karşı Müslümanlardan yanaymış gibi görünmekten bile çekinmiyordu. Mısır’da olduğu süre boyunca Bonapart din adamlarını pohpohlamış, Kur’an üzerine tartışmalara girişmiş ve İslam’a dair sohbetler yapmıştır. Bu yolla Mısırlılar içerisinde işbirlikçi gruplar oluşturmayı amaçlamıştır.)
Eyyûbiler Devrinde Memlûklerin Nüfuzunun Artması.

Selâhaddin Eyyûbi’nin ölümünden sonra (1193) varisleri devleti aralarında paylaşmışlardır. Mısır, Şam, Halep, Baalbek ve diğer merkezlerde Eyyûbî ailesinden gelen hükümdarların hakimiyeti altında bir takım emirlikler ortaya çıkmıştır. Çok geçmeden bu beylikler siyasî bir rekabet içerisine girip asker sayısını hızla arttırmaya giriştiler. Nitekim bu amaç doğrultusunda Kıpçak coğrafyasından ve Maverâünnehr’den çok sayıda Memlûk getirerek onları asker olarak yetiştirmişlerdir. Kısa bir süre sonra da bu Türk memlûkler Eyyûbî hükümdarlarının vazgeçilmez güçleri olmuşlar ve bunun neticesinde onlarda siyasî meselelere müdâhil olmuşlardır. Bu müdâhil olmanın neticesinde memlûkler, 267 yıl boyunca Mısır merkezli bir devlete hükmedeceklerdir.

SİYASÎ TARİH
Bahrî Memlûkleri 1250-1382 (El-Memâlik’ül Bahriyye)
Bahrî Memlûkler adlarını Nil Nehri üzerindeki Ravza Adası’nda bulunan kışlalarından almışlardır. Bu kışlaya yerleştirilen memlûkler, Kıpçak ülkesi ve Maverâünnehr gibi Türk bölgelerinden satın alınarak getirtilmiştir. Eyyûbî ordusunun önemli güçlerinden olan Bahrî Memlûkler, Eyyûbî hükümdarı Necmeddin Eyyûb’ün ölümünden sonra Fransa kralı IX. Louis’nin önderliğindeki Haçlı ordusunu 9 Şubat 1250 tarihinde mağlup etti. Yapılan muharebe sonucunda IX. Louis esir düştü. Necmeddin Eyyûb’ün Türk asıllı karısı Şecereddür ve Bahrî Memlûklerinin bu başarılarını takdir etmek yerine Necmeddin’in oğlu Turan Şah, Bahrî Memlûklerin elindek iktaları elinden aldı ve Şecereddür’den mücevherlerini ve mallarını istedi. Nitekim bu sorunlar sebebiyle Turan Şah, Bahrî emiri Baybars El-Bundukarî ve beraberlerindeki emirlerin suikasti sonucunda öldürüldü.

Moğollarla mücadele
![]()
Moğollar 1258 yılında Bağdat'ı kuşatıyor.
13'üncü yüzyılın ortalarında, Hülagu önderliğindeki Moğol ordusu, bir zaferin Ortadoğu'daki hâkimiyetlerini sağlamlaştıracağı Kudüs'e doğru ilerledi.
Aralarında duran tek şey, Mısır'dan atlı Memlüklerin bir bölümüydü. Seferin ortasında, Batı Asya'nın çoğunu fetheden Moğol hükümdarı Hülegu, Mongke'nin ölüm haberini aldıktan sonra Moğolistan'a döndü.
O yokken, güçleri 1260'ta Filistin'deki Ayn Calut Savaşı'nda daha büyük bir Memlük ordusu tarafından yenildi. Bu, yetmiş yıldaki ilk önemli Moğol yenilgisiydi.
Ayn Calut Savaşı, Memlüklerin tekrarlanan Moğol saldırılarını geri püskürtebildikleri için de unutulmaz bir muharebe olarak tarihe geçti.
Memlük başarısının anahtarı, Moğollara benzer, "mükemmelleştirilmiş" ve yetenekli liderlikle birleştirilen benzer bir savaş tarzıydı.
Memlükler, Moğol taktiklerini kullanan eski bir Moğol savaşçısı olan Baybars adlı bir Türk tarafından yönetiliyordu.
Ayn Calut Muharebesi sırasında Kudüs'e yapılan bir saldırı sırasında yakınlarda bir Haçlı müfrezesi vardı.
Herkesin kafasındaki soru,⁉️ Hıristiyan Haçlıların Müslüman işgali altındaki Kudüs'e saldırmalarında Moğollara yardım edip etmedikleriydi.
Savaş şekillenmeye hazırlanırken, Hülagu Khan Mongke'nin ölümünden haberdar edildi ve arkasında 10 bin kişilik bir kuvvet bırakarak Moğolistan'a geri döndü.
Memlükler, Haçlıları Moğollara karşı savaşlarına dahil etmeye çalıştılar.
Haçlılar, yalnızca Memlüklerin Moğollara saldırmak için topraklarını geçmelerine izin vererek göstermelik yardım teklif ettiler. Memlüklere ayrıca, Batu'nun küçük kardeşi ve Altın Orda Hanının yakın zamanda İslam'ı seçmiş olan Berke de yardım ediyordu.
Ayn Jalut, kuzey Filistin'de İncil'de David'in Goliath'ı öldürdüğü yer olarak bahsedilen mahaldi. Memlükler, Suriye kıyısındaki Moğol kalelerinin çoğunu yok ettiler ve Moğolların kullanmakla ünlü olduğu bir savaş taktiği uyguladılar.
Sahte bir geri çekilmenin ardından bir saldırı ve takipçilerini kuşatıp katletmeyle Moğollar birkaç saat içinde bozguna uğradılar ve bu vesileyle Orta Doğu'ya doğru ilerlemeleri durdurulmuş oldu.
Jumi'u't-Tawarikh'e göre Ayn Calut Savaşı (1260)
Reşid-el-Din Hamadani, Jumi'u't-Tawarikh, adlı eserinde şunları not etmiştir:
"Moğol ordularının hem Bağdat hem de Şam'ın savunmasını yendikten sonra durdurulamaz oldukları düşünülüyordu. 1260 yılında Hülagu, Kahire'deki Seyfeddin Kutuz'a teslim olmasını talep eden elçiler gönderdi; Kuduz, elçileri öldürerek ve başlarını şehrin kapılarına koyarak karşılık verdi.
Kutuz bir Moğol istilasına hazırlanırken Hülagu, kardeşi Büyük Han Mongke öldüğünde iktidarı ele geçirmeye çalışmak için geri döndü. Kutuz, Moğollar Şam'ı ele geçirdikten sonra Suriye'den kaçan bir Memluk olan Baybars ile ittifak kurdu.
Moğollar, Acre merkezli Kudüs Haçlı Krallığı'nın kalıntılarıyla ittifak kurmaya çalıştılar ancak Papa IV. Alexander bu ittifaka mani oldu ve Hristiyanlar tarafsız kaldılar.
Hem Memluk hem de Moğol orduları 1260 yılının Temmuz ayında Filistin'de kamp kurdular. Sonunda 3 Eylül'de Ain Jalut'ta bir araya geldiler ve her iki taraf da yaklaşık 20 bin kişiden oluşuyordu.
Memlükler, Moğol süvarilerini sahte bir geri çekilmeyle geri çektiler ve Kuduz, yakındaki vadilerde gizlenmiş süvari rezervleri boyunca başarılı bir karşı saldırı için birliklerini topladı.
Moğollar geri çekilmek zorunda kaldılar ve Hülagü'nün yardımcısı Ket Buqa Noyan yakalanıp idam edildi. Baybars Kahire'ye dönüş yolunda Kuduz'u öldürdü ve bizzat padişah oldu. Ardılları ise 1291 yılına kadar Filistin'deki son Haçlı devletlerini ele geçirmeye devam edeceklerdi."
Memlüklerin yenilgisi Moğolların Kutsal Topraklara ve Mısır'a girmesini engelledi. Ancak Moğollar zaten sahip oldukları toprakları koruyabilirler.
Moğollar başlangıçta yenilgiyi nihai olarak kabul etmeyi reddettiler ve Şam'ı yıktılar, sonunda Ortadoğu'daki diğer hırslardan vazgeçtiler ve daha sonra Bağdat'ı ve İran'ı terk edip Orta Asya'ya yerleştiler.
1260'ta Ayn Calut'taki Moğol yenilgisi, doğrudan Cengiz'in torunları arasındaki ilk önemli savaşa yol açtı.
Memluk lideri Baybars, Batu'nun kardeşi ve halefi Berke Han ile ittifak yaptı. Berke İslam'ı seçmişti ve bu nedenle dini nedenlerle ve yeğeni Hülagü'yü kıskandığı için Memlüklere sempati duyuyordu.
Hülagü, Baybars'ı cezalandırmak için Suriye'ye bir ordu gönderdiğinde, aniden Berke tarafından saldırıya uğradı.
Hülagü bu tehdidi karşılamak için ordusunu Kafkasya'ya geri döndürmek zorunda kaldı ve Memlükleri Filistin'de ezmek için Fransa ve İngiltere kralları ve Papa ile müttefik olmak için defalarca girişimlerde bulundu.
Ancak, Kublai İlhanlılara yardım etmek için 30 bin asker gönderdiğinde Berke geri çekildi. Bu olaylar zinciri, Moğolların Güneybatı Asya'daki genişlemesinin sonunu işaret ediyordu. 13
Ne Khublai ne de Hülagü, Ayn Calut'un yenilgisinin intikamını almak için ciddi bir çaba göstermedi. Her ikisi de dikkatlerini öncelikle fetihlerini sağlamlaştırmaya, muhalefeti bastırmaya, kanun ve düzeni yeniden kurmaya adadılar.
Amcaları Batu ve onun Altın Orda halefleri gibi, onlar da saldırı hareketlerini ara sıra yapılan baskınlarla veya fethedilmemiş komşu bölgelerdeki sınırlı hedeflere sahip saldırılarla sınırladılar.
Sultan Baybars bu şartlar altında Mısır'a dönmeye karar vermiştir. Ordusuyla birlikte 25 Nisan 1277 günü, Kayseri'ye gelişinin üçüncü günü, Sivas yönünde harekete geçti. Yolda kendisine Pervâne Muineddin Süleyman ve Gıyaseddin Keyhüsrev'in bir elçisi geldi ve Anadolu'dan ayrılmamasının rica edildiğini bildirdi.
Sultan Baybars,
”… Tatarların istilasından beri onlar meşum (uğursuz, kötü) insanlar olmuşlardır… Bundan sonra ne yardımlaşma ne de bu konuda konuşma olacaktır… Anadolu halkının kanını dökmedik ve malını da yağmalamadık… Tatarlara vermeyi arzu ettiğiniz mallarınıza dokunmak şerefsizliğini göstermedik… ”
cevabını vermiştir
Anadolu Selçuklu ümerası ve alimlerinden bazıları aileleriyle birlikte kendi istekleriyle Sultan Baybars'la gelmek istediler. Sultan, Pervâne Muineddin Süleyman'ın oğlu, torunu ve anası, bazı önemli ve zengin emirleri kendi iradeleri dışında yanında götürmüştür. Birkaç Moğol da onunla gelmek istemiştir.
Sultan Baybars'ın Anadolu Seferi'nde, Anadolu Selçuklu'yu Moğol tahakkümünden kurtarmaktan çok daha önemli stratejik amaçları olduğu ileri sürülür. Anadolu'daki Moğol istilasıyla, Mısır'ın Kıpçak sahası ile ticari bağlantısı kesilmişti. Sultan Baybars, Memluk ordusunun sürekli yenilenmesi gerektiğini, bunun için Kıpçak sahasından düzenli olarak köle akışının sağlanması gereğini çok iyi biliyordu. Baybars bu ticareti deniz yolundan sürdürmek için Altın Ordu Devleti’ne bir temsil heyeti göndermiştir. Fakat bu heyet İlhanlılarla ilişkilerinin bozulmasını hiç istemeyen Bizans imparatoru VIII. Mihail tarafından tutuklanmıştı.


Sultan Baybars dönemi paralar. Baybars döneminde inşa edilen bütün eserlere, onun sembolü olan pars figürü işlenmiştir.
"İyi Çoban" - Katakomb - Roma
Maniciliğin, Tomas İncili, "Addas Öğretileri" ve Hermas'ın Çobanı gibi Hristiyan apokriflerini benimsemesinden dolayı, Tomas, Addas ve Hermas'ın Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu. Addas'ın Doğu'da, Thomas'ın Suriye'de ve Hermas'ın da Mısır'da havarilik ettikleri varsayıldı.
Hermas'ın Çobanı
Eserin Yazarı:
Yazar kendisinin gençliğinde bir köle olarak satıldığını ve Roma'ya gönderildiğini söyler. Sıklıkla yaptığı ibrani adetleri kendisinin Yahudi kökenli olduğuna işaret eder. Metinde çokça kendisinden ve başına gelen trajedilerden bahseder, malvarlığını kaybetmesi, çocuklarının baskılar zamanında dinden dönmeleri ve uygunsuz hayatları gibi. Ancak yazar dürüst ve dindar birisidir ve zorluklar karşısında inancını korumuştur.
İçerik
Eser beş görüm, on iki emir ve on benzetmeden oluşmaktadır.imanlıların insani kişiliklerine ve toplumsal yaşamlarına zarar verecek günahlardan kaçınmaya, günahlarından da tövbe etmeye çağırır.Hermas'ın Çoban eseri, ilgilendiği konuların ciddiyeti ve ağırlığının yanı sıra, karamsarlıktan uzak, insanlara iyimser ve yaşamlarına umut katacak ifadeler içermektedir.
Kefaret Hakkında
Mektupta vaftiz ile beraber tam bağışlanma alındığına göre, vaftizden sonra işlenen tüm günahların kefaret ve gerçek tövbe gerektirdiğini açıkça dile getirmektedir.Elbette ki kefaretin asıl amacı günahkarı tamamen yenilemek olmadır. Böyle bir değişimin kanıtı günahkarın telafi etme arzusunu en azından oruç ile göstermesi olacaktır.
![]()
“Yûnus Emre” özel dosyasında ise Mustafa Tatcı ile Yûnus Emre’nin bugünün insanına söylemek istediklerini konuşurken Dr. Ömer Yağmur, Yûnus’un 15. yüzyılda Latinceye çevrilen iki şiirini anlattı. Ayrıca Prof. Dr. İsmail Güleç “Yûnus’un gözüyle neden derviş olamayız?” sorusuna cevap verdi.
Bugünkü İran topraklarında kurulmuş ilk büyük uygarlık Perslere aittir. “İran”ın sözcük anlamı “Aryanların Ülkesi”dir.
Hint Avrupa kavimlerinden Medler ve Persler'in bölgeye yerleşmesiyle ve Medler'in zamanla bir imparatorluk kurmasıyla gelişen süreç, milattan önce VI. yüzyıla kadar devam etti.
🟥

Nureddin Zengî Bimaristanı;
Şam'da Antakya Kapısı ardında yer alan yapı, doğu eyvanı üzerindeki mermer kitâbesine göre 1154'te Nûreddin Zengî tarafından yaptırılmıştır.
🔻Velîd, Mercüssuffer'den kaçan Bizans birliklerinin peşine düşerek onların sığındığı Dımaşk'ı fethetti (Receb 14 / Eylül 635). Ancak Herakleios'un bölgeye büyük bir ordu göndermesi üzerine Dımaşk'ı boşaltıp Yermük vadisine geldi ve Bizans ordusunu bu defa da hezimete uğrattı (12 Receb 15 / 20 Ağustos 636)❗️
Dımaşk'ın fethini takip eden süreç içinde tamamlanmış olan binanın daha sonra benzer kuruluşlara örnek teşkil edecek vakfiyesi de bu sırada tanzim edilmiştir. Zaman içinde yapıda önemli tamir ve tâdilâtlar yapılmıştır. Binanın içinde yer alan ikinci bir kitâbeden, yapının 1283'te Memlûk sultanı el-Melikü’l-Mansûr Seyfeddin Kalavun tarafından önemli ölçüde tamir ve tâdil ettirildiği, vakfiyesinin de yeniden düzenlendiği anlaşılmaktadır. Binanın süslemelerinin büyük çoğunluğu bu tamir ve tâdilâttan kalmıştır. Yapının orta avlusunun güneybatı köşesindeki kapısı üstünde yer alan stuko şebekenin binanın ilk süslemesinden kaldığı tahmin edilmektedir.
Merkezî bir avluya göre tanzim edilmiş dört eyvanlı plan şemasına sahip yapının köşelerinde dört büyük oda ve yanlarda ikişer küçük mekân yer almaktadır. Köşelerdeki odalar çapraz tonoz örtülüdür. İç avluya batı tarafından, görkemli görünüşü olan dış kapıdan geçilen bir giriş bölümünden doğrudan ulaşılmaktadır. Üzeri mukarnaslı sivri ve yüksek bir kubbe ile örtülü olan bu bölümün hemen bitişiğinde helâları ve abdest alma yerlerini ihtiva eden ortası havuzlu bir bölüm mevcuttur. Bu bölümün üstü de kubbeli olup ortasında bir açıklık yer almaktadır. Bu mekânla irtibatlandırılması mümkün olan ana binaya bağlı bir başka binanın da mevcudiyeti kuvvetle muhtemeldir.
Yapının dışarıya açılan cephesi sokağın durumuna uygun biçimde düzenlenmiştir. Mukarnaslı bir üst bölümle nihayetlenen taç kapı dikkat çekici bir görünüşe sahiptir. Geçmeli geometrik süsleme biçimi sergileyen taç kapının giriş bölümü göz alıcı bir girinti yapacak şekilde tanzim edilmiştir. Bu özellikleriyle kapının yeni etkilerle farklı kılınmış olağanüstü bir görüntüsü vardır. Taç kapıdan geçilerek ulaşılan giriş bölümünün üzerini örten mukarnaslı kubbe ve bu kubbeye geçişi sağlayan mimari düzenleme de Zengî mimarisi içinde yakın benzerleri bulunan bir uygulama olup farklı ve şaşırtıcı bir atmosferin meydana gelmesini sağlamaktadır.
Çok sayıda devşirme malzemenin de kullanıldığı binanın ana eyvanı Suriye'ye has kemerli ve at nalı biçimi profiliyle ilginç bir görüntü verirken batı eyvanının yan duvarında yer alan iki küçük kemerli kapıda hemen hemen aynı görüntü söz konusudur. Batı eyvanındaki mukarnas teşkilâtı da binanın orijinal süsleme anlayışının bir parçası olmalıdır. Yapı bugün Arap Tıp ve Bilimler Müzesi (Methafü't-tıb ve'l-ulûm inde'l-Arab) olarak hizmet vermektedir.
Fas'in (morocco) marakes sehrinde bulunan tarihi bab agnaou kapisi!(AT NALI SEKLI) = islam sanat muzesi Berlin !!!!
Tanri'nin hikmet'i.Güney'e sahip oldular.Bildiklerini inka'lardan ögrendiler.=Reblik
Badel harab'ül Basra
Badel harabül Basra deyimi ne demektir? Bade Harabül Basra deyiminin öyküsü nedir?
Bade Harabül Basra; (yaygın galat kullanımı ile Badel harab ül Basra) "İş işten geçtikten sonra...” anlamına gelen deyimdir. Arapça'dan tam tercümesi "Basra harap olduktan sonra.." dır. Asıl olan yok olduktan sonra kalanlar neye yarar anlamında kullanılan deyimin ilk kez Moğolların Basra'yı yakıp yıktıktan sonra kendisine akıl danışması üzerine bir alim tarafından söylendiği rivayet edilmektedir.
Halk arasındaki söylencelere göre ise deyimin öyküsü şudur: Basra'ya yolu düşen fakir bir derviş karnını doyurmak için kimin kapısını çaldıysa eli boş kalmış. Sadece bir kasap ona bir parça çiğ et vermiş. Ancak derviş eti pişirmek için ateş bulamamış. Ateş yakmak için kimden yardım istedi ise onu terslemiş. Bunun üzerine derviş "Allah'ım Basra halkının hayırsızlığından ve cimriliğinden sana sığınırım. Bana şu eti pişirecek bir parça ateş lütfet " diye yalvarmış.
Tam o sırada Basra'da büyük bir yangın çıkmış. Herkes sağa sola kaçışırken dervişi, yangın alevlerinden istifade yaktığı ateşle eti kızartıp, karnını doyurmanın telaşı içindeyken, ona önceden yardım etmeyen Basralılar, "Sonunda aradığın ateşi bulmuşsun" demişler.
Derler ki derviş de onlara cevap olarak "Basra Harab Olduktan Sonra" anlamına gelen bu sözü söylemiş.
Xx



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O