23 Mayıs 2025 Cuma

Memlük Devleti=Kölelikten Sultanlığa

'' Memluk geleneği süvari birlikleri ''

Yusuf Peygamber; Yakup Peygamber'in oğlu ve İsrâiloğulları'na gönderilen bir peygamber olup, hayatı Kur'an-ı Kerim'de "ahsenü'l-kasas" (kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilmiştir.  =  ( Mısır'a aziz (yönetici)

Müstakil Anlatım: Diğer peygamberlerin hayatları Kur'an'da farklı surelere dağılmışken, Yusuf'un hayatı baştan sona tek bir surede (Yusuf Suresi) detaylandırılır.

Yunan tarihçilere göre

Amazonlardan Ksenofon'un Anabasis'inde bahsedilmektedir.

İskitlerin kökenleri hakkında çok fazla tartışma var. MÖ 5. yüzyıla, Yunan tarihçi Herodotus’a göre, İskitler aslen Asya’da yaşıyorlardı, ancak düşman bir kabile tarafından batıya itildiler. En nihayetinde Karadeniz bölgesine ve Avrupa’nın doğu eteklerine ulaştılar ve orada da mevcut sakinleri dışarı attılar.

Buna karşılık, MÖ 1. yüzyılda yazan Yunan yazar Diodorus Siculus, İskitlerin kuzeye, güneyden bozkır bölgesine, muhtemelen modern Ermenistan’dan veya hatta daha güneyde Hindistan ile batı sınırı boyunca ilerlediklerini iddia etti.

Ksenofon, uzun yıllar Anadolu'yu işgal eden Pers ordularında bulunmuş, çoğunlukla İranlıların askerî eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini yazmıştır.

Olasılıkla kitabın adı, Lidya'nın (İzmir ve çevresi) başkenti Sardis şehrinden başlayıp Mezopotamya'ya doğru coğrafyanın yükselip dağlık alanlardan geçmesi veya ordunun sürekli tırmanması ile ilişkili olmalıdır.dönem açısından Anadolu'nun tarihî coğrafyası, gelenekleri, yerel halkları ve bunların yaşam koşulları hakkında önemli bilgiler vermektedir. Kardeşi II. Artaserhas'ı devirerek Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Genç Kiros için savaşan Yunan paralı askerlerin öyküsünü anlatır.

Güney Kolhis Savaşı veya On Binlerin Savaşı, seçkin ve zırhlı Yunan mızraklı piyadeleri ile Kolhis halklarının çatıştığı, Güney Kolhis'te (Trabzon civarı) gerçekleşen savaştır. Ksenofon, Anabasis'te bu savaşı isimlendirmediği için, savaş yaşandığı bölgenin adıyla anılmaktadır.  

&

Yuan Hanedanı


Yuan Hanedanı
大元
Dà Yuán
ᠳᠠᠢ
ᠦᠨ
ᠤᠯᠤᠰ

Dai Ön ulus

Yuan Hanedanı
 ya da Kubilay Hanlığı (Çince: 元朝; Pinyin: Yuáncháo; Moğolca: Dai Ön Yeke Mongghul Ulus), 1280-1368 yılları arasında Çin'i egemenliği altına alan Moğollar tarafından kurulmuş hanedan.

Kurucusu Cengiz Han'ın torunu, Tuluy (Moğolca: Толуй)'un oğlu Kubilay Han'dır. Togon Temür döneminde 1368'de başkenti Dadu (Çince: 大都 pinyin: Dàdū, Farsça: خان باليق Khān Bālīq, Türkçe: Hanbalık)'yu terk ederek kuzeye kaçmak zorunda kalmış ve hanedan Kuzey Yuan (北元) olarak adlandırılmıştı.

Doğu Avrupa ve Rusya'dan Orta Doğu'ya, Çin ve Kore'ye kadar uzanan Moğol İmparatorluğu'nun bir parçasıdır. Ancak buradaki Moğollar, İmparatorluğun içinde yalnız Çin ile ilgilenmiş, Moğol Kağanı unvanının yerine Çin İmparatoru unvanını kullanmayı yeğlemişlerdir.

Moğol yönetiminin Han Çinlilerine yaptığı dayanılmaz sömürü ve baskı, Han Çinlileri'nin ayaklanmasına neden oldu. 1333 yılına gelindiğinde dinî ve diğer gizli örgütler tarafından başlatılan ayaklanmalar tüm ülkeye yayıldı. 

Bu dönemdeki en büyük ayaklanma, Sarı Irmak’ta yapılan ıslah çalışmalarına katılan köylülerin başlattığı “Kırmızı Başörtülü Ordu”nun ortaya çıkmasıydı. Ordunun Haozhou bölgesindeki birlikleri, Zhu Yuanzhang’ın liderliğinde “Moğolları kovarak Çin'i yeniden kurmak” sloganıyla Çinliler arasında geniş destek kazandı. 

Zhu Yuanzhang, ordusuyla birlikte 1368 yılında Dadu'yu ele geçirerek Yuan Hanedanı'nı yıktıktan sonra Ming Hanedanı'nı kurdu.

Yuan Hanedanı Ordusu

Yuan Hanedanı ordusunu ağırlıklı olarak Moğol kabileleri oluşturuyordu. Orduda bozkır toplumlarında kullanılan ondalık sistem kullanılmaktaydı. Orduda dönemin barutlu silahları çok sık bulunmaktaydı. ı. Seferberlik durumlarında Yuan Hanedanına bağlı Ongirat gibi Moğol kabileleri asker yolluyordu.
 
Kubilay döneminde Uygur Türkleri önemli kademelere getirilmiş, Han Çinlilerinin ise bu hakları kısıtlanmıştı. 

Bu dönemde de Uygur Türkleri de ordunun bir parçası haline gelmişlerdir, özellikle kuşatma silahlarının yapımında Uygurların zekasından yararlanılmıştır. Han Çinlileri orduda sadece belirli pozisyonlara gelebiliyordu ve yüksek rütbeler almaları engellenmişti. Sadece garnizon askeri, muhafız alaylarına katılabiliyorlardı. 
Yuan Hanedanının yükseliş döneminde Han Çinlileri başka bölgelere göç etmiş ve katliamdan kaçmaya çalışmışlardır. 
Özellikle Uygurlara ve Moğollara yüksek rütbeler ve önemli görevler veriliyordu.

Li Shimin; táng tàizōng, d. 23 Ocak 599 - ö. 10 Temmuz 649), 626-649 yılları arasında Çin imparatoru.
Li Shimin 617 yılında babası Li Yuan önderliğinde en önemli rakiplerini Sui Hanedanı'nı devirerek Tang Hanedanı'nı kurmuştur.Tören ile babası Li Yuan ve Li Shimin hanedanın ortak kurucu olarak anılmıştır. Çin'in en önemli hükümdarları arasında kişi olarak en fazla çekici olanı Li Şimin'dir. Sui döneminin son yıllarında, Çin'in birçok yerinde haydutlar ve asiler cirit atarken, o, babası olan Tang beyi Li Yuan'ı kendini imparator ilan etmeye ikna etti.

Kendisi hem merhametli ve halkın yaşam koşullarıyla ilgili, hem de korku ve yorulmak bilmezdi. Çok zaman savaşlara bizzat kendisi komuta eder, askerlerinin ön saflarında, at değiştirerek koşturur, düşman komutanlarla savaşır, pazarlık ederdi. Siyasal lider olarak, etrafında ermiş ve geniş görüş açısına sahip insanlar toplamıştı. 

Göktürkler ile ilişki
639 yılında yaz sarayı olan Jiucheng Sarayı'ndayken Chieh-she-shuai ve yandaşları tarafından saldırıldıysa da, saldırıyı geri püskürttü. Chieh-she-shuai'nin isyanından sonra Göktürklerin Sarı Irmak'ın güneyinde bulunmalarının iyi olmadığını dile getirenler çoğalınca Göktürk siyasetinde değişikliği gerçekleştirildi. 
Tai Tsung "Sarayı Muhafız Birliği Sağ Wu-wei Büyük General", Hua Eyaleti Askerî Müsteşarı ve Huai-hua Vilâyet Kralı olan Li Simo (Ashina Simo)'yu Chilipi Kağan olarak atandı ve Kutao'nun verilmesine, çeşitli eyaletlerde oturan Göktürk ve etnik azınlıkları Sarı Irmak'ın kuzeyine götürmesine ve orada duvarları kurarak uzun süre sınır kalelerini muhafaza etmesine dair ferman çıkardı.
Chilipi Kağan 641 yılında nehri geçerek eskiden Dingxiang Kalesinin bulunmuş olduğu yerde çadırını kurdu. 30.000 hanelik halkı, 40.000 sağlam askeri ve 90.000 atı vardı

Çin; TangSong ve Yuan Hanedanlıkları döneminde dünyanın en gelişmiş ülkesiydi ve ekonomisi ile kültürü komşularının yoğun ilgisini çekmekteydi.

Bu dönem aynı zamanda sanat ve edebiyatın doruğa ulaştığı, yaratıcı etkinliklerin geliştiği bir dönemdi. Birçok ülkeden imparatorun Sian yakınlarında Changan'da bulunan sarayına gelen bilim insanı, sanatçı, şair ve müzisyenlerle Sian uygar dünyanın merkezi durumuna geldi. 2. yüzyılda Han Hanedanı döneminde Çin'e giren Buda öğretisinin Çin sanatı ve düşüncesi üzerindeki etkileri giderek arttı. Çin uygarlığı Asya'nın en uzak köşelerine kadar ulaştı, Japonlar Çin yazı karakterlerini kendi yazı dillerinde kullanmaya başladılar.

Tang Hanedanı'nın son yıllarında Çin, siyasi kargaşalara sahne oldu. Niu Li siyasi mücadelesi, hadımların devlet yönetimini ele geçirmesi ve birbirlerini izleyen köylü isyanları, hanedanın gücünü giderek zayıflattı. Tang Hanedanı'nın sonunda patlak veren Huang Chao İsyanı'na katılan Zhu Wen, Tang Hanedanı imparatorunu tahttan indirerek kendini imparator ilan etti.

Çin'i yöneten en büyük imparatorlardan bazıları Tang Hanedanı içinden çıktı. Li Shimin'in yanı sıra, 712-756 arasında hüküm süren Ming Huang hem güçlü bir savaşçı, hem de sanatı geliştiren bir imparator olarak çok önemlidir.

Türklerle ve Batı'daki halklarla mücadele

Sui ve Tang Hanedanlıkları kendi zamanlarında etraflarındaki göçebe topluluklara karşı seferle düzenlediler. Etraflarındaki bu göçebe halklar Türk, Moğol, Tibet kavimleriydi ve aralarında en güçlüleri Türk kavimleriydi. Türk kavimleri gücünü Göktürk DevletiUygur KağanlığıKarahanlılar ile 600 sene boyunca ta ki Karahitaylar'a kadar gösterecektir. 

Bu güce karşı ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için Türkler ile iyi ilişkiler içinde bulunmak gerekiyordu. İyi ilişki ortamını oluşturmak içinde 597, 599, 614 ve 617 yıllarında olmak üzere Çinli prensesler Türk kavminin önde gelenleriyle evlendirilmişti. Sui Hanedanlığı zamanında Türkler ile Çinliler zaman zaman anlaşma içine giriyordu. Bu iyi ilişkilerin bir göstergesi olarak bir Moğol kavmi olan Hitaylar Suilerin kuzey sınırlarına saldırdığında 20,000 civarındaki Türk ordusu Hitaylara karşı savaşması gösterilebilir. Bu savaşta Türkler Hitayların hayvanlarını ve kadınlarını savaş ganimeti olarak elde etti.

Kitanlar uzun süre Türkler ya da Çinliler için askerlik görevi yapan vassal bir kitle olmanın ötesine geçememişlerdir.

Türk kumandanları Çin ordusunda paralı asker olarak görev yapmışlardır. 755 yılına kadar yaklaşık olarak 10 Türk general Çin ordusunda görev yapmıştır. 635 ve 636 yıllarında iki kez Tang kraliyet ailesinden prensesler Türk generaller ile evlendirilmişlerdir.

Huiler

Huiler, (Arapça: هوي; Çince回族pinyinHuízúXiao'erjing: حُوِ ذَو), Çin Halk Cumhuriyeti'nin 56 resmî etnik grubundan biri olan bir etno-dinî topluluktur
Huiler, dil ve fiziksel yapı açısından Han ulusu ile aynı olup İslam dinine bağlıdırlar. 

Yaklaşık 600 yıl önce Yuan Hanedanı'nın son ve Ming Hanedanı'nın ilk yıllarında bugünkü Huiler etnik grup olarak oluşturulmaya başlanmıştır.

Qing Hanedanı yükselişinde, (1644 - 1911), Müslümanlarla ve Müslüman olmayan Çinlilerin arasındaki geçimsizlik başlamıştır. Hanedanlık, dinsel kurban kesimini, yeni camilerin yapımını ve İslam'ın beş şartından biri olan Mekke'ye hacca gitmeyi yasaklar.

Din

Tang Hanedanı (618-907 milâttan sonra) zamanında, İslâm dinine "Dashi jiào" (Dashi Dini. Dashi, Araplara verilen isimdir), Ming Hanedanlığında (1368 - 1644), "Tianfang jiào" (Arabistan dini) veya "Hui Hui jiào" (Hui hui dini. Müslüman olan diğer etnik gruplarınada Hui Hui derlerdi.); Ming Hanedanlığı sonunda ve Qing Hanedanlığı (1616 - 1911) başladığında, "Qingzhen jiào" (temiz ve doğru din), Cumhuriyet döneminde (1912 - 1949), "回教 Huí jiào" (Huilerin dini) veya Yisilan-Dini (伊斯蘭教 Yīsīlán jiào) adını verdiler. 
İslam dini Çin'e yayılması batı sınırından Kara Hıtay Devleti tarihi ile ilgilidir. Tang Hanedanlığı sona erdiğinde, Hui Hus (müslüman olan eski bir oymak) batıya doğru göç ettiler. Bir grup Hui Hus Pangtegin'nin yönetimi altında batıya Çuy (Rusça: Чу, Kırgızca: Чүй, Kazakca: Шу) Nehrine Karluk ülkesine kadar geldiler, Karluk boyu, Hui Hus, diğer boylar ve oymaklar birleşerek tarihi Karahıtay (Çince: 西遼 pinyin: xī liáo; anlamı: Batı Liao, 黑契丹 hēi qìdān; anlamı Kara Kitan, Moğolca: Хар Хятад; Kara Kitad, Farsça: قرا ختاى Qarā Khitā'ī) devletini kurdular. Karahıtay devleti 9. yüzyıl ortasından 13. yüzyıl başlarına kadar 370 yıldan fazla sürdü. 

 Huiler de kadınlar ahong (Farsça: اكهُند; akhund(öğretmen); Türkçe: imam, hoca veya müslüman din öğretmeni) olarak çalışırlar, bu demektir ki kendi bölgelerinde kadınlar () dini ve ruhani önder (nǚ āhōng: kadın imam) olarak camilerde ayrı bir bölümde (tamamen erkeklerden ayrı), camilerin bir odasında veya nu si (kadın cami) denilen mekanlarda, bazıları ücret karşılığı, diğerleri gönüllü olarak hizmet verirler. 

Nakşibendi tarikatının iki önemli kolundan biri olan Aktağlık (AfakiyyeQinghai ve Gansu'da yaşayan Salarlar ve Huiler'in çok önemli katkıları olmuştur.[11]

  • Kur'an (古蘭經 / 古兰经)
  • Camii (清真寺 veya 回教堂)

Soyadları

Huiler arasında, Bay (白 bái), Muhammed'in baş harfi olan Ma (馬 mǎ), Mu (穆 mù), Mu (木 mù), Şa (沙 shā Sadık?), Ding (丁 dīng din), Ha (哈 hǎ), Yu (羽 yǔ), Guo (郭 guō), Yang (杨 yáng) ve Tuo (脫 tuō) gibi soyadlar yaygındır.

Ünlüler

Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan Türki halklar da bu etnik grubun üyelerini "Dungan"/"Tunggan" olarak bilirler. Ancak hem Çin hem de eski Sovyetler Birliği'nde yaşayan bu etnik grubun üyeleri kendilerini Hui olarak tanımlar.


Hunların sancağı

Hunlar, MS 4-6. yüzyıllar arasında Orta AsyaKafkaslar ve Doğu Avrupa'da yaşayan göçebe bir halktır. İlk olarak Volga'nın doğusunda, o zamanlar İskitya'nın bir parçası olan bir bölgede yaşadıkları tahmin edilmektedir. MS 370 yılına gelindiğinde Hunlar Volga bölgesine varmış ve 430 yılına gelindiğinde ise Avrupa'da kısa ömürlü de olsa geniş bir hakimiyet kurmuşlardır. 
Gotları ve Roma sınırları dışında yaşayan diğer birçok Cermen halkını fethetmiş ve diğerlerinin Roma topraklarına kaçmasına neden olmuştu. 
Hunlar, özellikle Attila döneminde Doğu Roma İmparatorluğu'na sık ve yıkıcı baskınlar yaptılar. 451'de Hunlar, Batı Roma eyaleti Galya'yı işgal ettiler ve burada Katalonya Tarlaları Savaşı'nda Romalılar ve Vizigotlardan oluşan birleşik bir orduyla savaştılar ve 452'de İtalya'yı işgal ettiler. 

Joseph de Guignes ilk defa 18. yüzyılda 4. ve 5. yüzyılda yaşamış Avrupa Hunları ile M.Ö. 3. yüzyıl ile M. S. 2 yüzyıl arasında Çin ve Moğolistan'da yaşamış Hiung-nu halkı arasında kökensel bir bağ olduğu iddiasını öne sürmüştür. İlerleyen yıllarda Hiungnuların (Türk tarih literatüründe Büyük Hun İmparatorluğu) kuzey kolunun Çin ile yaptıkları savaşı kaybetmelerinden ötürü kuzey batıya göç etmesi 



Issık Göl veya Isık Göl; Kırgızistan'ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş.Güney Amerika'daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı "ısı veya sıcak, ılık göl" anlamına gelen Kırgızcada "Isık Köl"dür. Kırgızlar bu gölü "Kırgızistan'ın bermeti (incisi)" diye adlandırmışlardır. 

Sovyetler Birliği döneminde gölde nükleer denemelerin yapıldığı ve gölün ışıma yaptığı söylenmektedir. 

Gölün suyu biraz tuzludur ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü'nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer.

Kâşgarlı Mahmud'un Türk dilinin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;

İsîğ köl: Barsgan'da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde tanımlanmıştır.  

Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)'un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:

"Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes'in oğlu) orayı makam edinmişdi.... bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi... onun tepesine otağını kurdu."

Isık göl ile Çon Kemin arasındaki Küngöy Ala dağın Isık göl tarafındaki eteklerinde çok eski devirlere ait taş üstündeki resimlere çok rastlanır.

                       Karahanlılar gibi Türk kağanlıklarının dinlenme merkezi olmuştur.



Karahanlılar


"1969 TRT Türk Tarihi Takvimi"ne göre
"Karahanlılar" bayrağı

Kuruluş dönemi Karahanlılar Devleti, KarlukÇiğilYağma ve diğer Türk boylarından oluşmuştur.

İslamiyet'i devlet dini olarak benimseyen Satuk Han döneminde Karahanlı Devleti'nin tamamına yakın bir bölümü bu dine geçmiştir. Karahanlı Devleti ilk büyük Müslüman Türk devleti olmuştur. Halife "Nasr Bin Ali" döneminde Abbasiler Karahanlıları Müslüman ülkesi olarak tanımıştır. Samanoğulları ile ihtilafta olan Karahanlılar, Gazneliler'i destekleyerek Samaniler'i yıkmıştır. Gazneliler ile Ceyhun nehri sınır olarak belirlenmiştir.

Tarikh Kashghar adıyla şehrin tarihini yazmış ve Satuk Buğra Han'ın din değiştirdiğini anlatmıştır. Ancak, bu ilk el yazması metin kaybedilmiş ve kısmen tekrar 14. yüzyılın başında Jamal Kuarshi tarafından Mulhaqat al-Surah isimli kitabında yeniden belirtilmiştir. 

Karahanlılar yapımı Burana Kulesi.   

Karahanlı Devleti Karahanlılar, 840-1212 yılları arasında Orta Asya ve Mâverâünnehir bölgelerini yönetmiş Karluk Türklerine ait bir hanedanlıktır. Orta Asya'da kurulmuş ilk İslam Hanedanıdır.

Karahanlılar, Orta Asya'daki Maveraünnehir bölgesini fethederek 999 ile 1089 yılları arasında, bölgeyi bağımsız bir şekilde yönetmiştir. Karahanlıların Mâverâünnehir'e gelişi, Orta Asya'nın İranî egemenliğinin yerini kesin biçimde Türk egemenliğine bırakmasını bir dönüm noktası olarak simgeler. Karahanlılar bölgeye yerleştikten sonra İslam kültürünüTürk kültüründen unsurları da koruyarak benimsediler.

Hanedanlık, 1040'lı yıllarda Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrıldı. 11. yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu İmparatorluğu’nun himayesine girdiler. Ardından, 1141'de Katvan Muharebesi'nde Selçukluları mağlup eden Karahıtaylar’ın egemenliği altına girdiler. Doğu Karahanlılar 1211'de, Batı Karahanlılar ise 1212'de Harzemşahlar tarafından yıkıldı.
Karahanlıların başkentleri arasında KaşgarBalasagunUzkend ve Semerkant yer almaktadır.

 Prof. Omeljan Pritsak, meseleyi daha başka açıdan ele alarak izah etmiştir. Türklerde siyahkızılak ve gök dört yönü temsil etmektedir. Kara, kuzey tarafını gösterir ve ekseri şehirlerde ayrı olarak bu yönlerin kapılarının isimleri vardır. Belh'in kuzey, yani Kara'nın yönü (tarafı) Türk kapısıdır. Güney kapısı Hint, batı kapısı Yahudi, doğu kapısı ise Çin kapısıdır. Kara aynı zamanda kuvvetlicebbar ve cesur demektir. Bu bakımdan bu ismi almış olmalıdırlar. Gazneli Mahmud'a Çinlilerin verdiği "Karahan" tabiri de aynı manada olmalıdır. "Kara", azamet yükseklik ve üstünlük demektir. Mesela Türk ülkelerinden en doğudan batıya kadar rastlanan karasular, hep gür, coşkun su ve nehirlere verilmiştir.

Bazı tarihi kaynaklarda bu krallık, "İlekhan Krallığı" olarak geçer. Bulunan madeni paraların birçoğunda tipik "İlek (Iilik, elik, vs.)" sözü vardır.

(Afrasiab ailesi, hanedanı; Şehnâme'deki Turan kralı) denilmiştir.

Tarih yazıcılığına ve metoduna göre en doğru isimlendirme Kaşgarlı Mahmud'un dediği gibi ''Hakanlı Türkleri'' anlamına gelen ''Et-Türkü'l-Hakaniyye'' yani ''Türk Hakanlığı'' adıdır.

Hanedanın “Karahanlılar” olarak anılmaları, üyelerinin hanedan sona erene dek bölge Türkleri arasında en yüksek hükümdarlık makamı olarak kabul edilen “Kara Kağan” unvanını kullanmaları sebebindendir.   

Doğu Kıpçakları bir zamanlar hakimiyetleri altında bulundukları Kimek boyları ve Yenisey Kırgızları (Eski Kırgızlar) ile birleşerek Kırgız (eskiden Ruslarca Kara Kırgız) adı altında AltayYedisu ve Tanrı Dağlarında hayatlarına devam etmiştir.

Kıpçaklar veya Kumanlar;eski Türk halklarından biridir. Dilleri Kıpçakça olup üç kol halinde gelişim göstermiş ve daha sonra da Kıpçak dillerine kaynaklık etmiştir.Kıpçaklarda da diğer bazı Türk boylarında olduğu gibi bir “sarışın”lık ve açık renk göz durumu söz konusudur. Ayrıca görüşlerden bazıları etnonimin Rusça versiyonu olan polovets adının Slav dillerinde hep sarı değil, bazen mavi rengi(göz) de bildirdiğini belirtir.

Kıpçaklar, tarih sahnesine 9-11. yüzyıllar arasında, İrtiş boylarında Kimeklerle iç içe çıkmışlardır. Bunlar daha 8-9. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Urallara geçmiş ve burada üstünlük kurmuşlardır. Sonra onları Siriderya boylarında, Oğuzlarla yan yana ve Orta Asya’ya dağılmış hâlde görüyoruz. Kıpçaklar, Moğol istilasından önce de Sirideryaİdil ve Don arasında, Kafkas ve Kırım dağlarında, Hazar’ın kuzey düzlüğü ile bugünkü Kazakistan’ın orta ve kuzeybatı kısmında yaşayıp pek çok Türk kavmi ile karışmışlar ve İranSuriyeRusya, Doğu Avrupa ve Bizans ile askerî, ticarî ve iktisadî ilişkiler kurmuşlardır. Önceleri “Mafazat Al-guz" (Oğuz bozkırı) diye bilinen topraklar da, artık XIII. asırda Deşt-i Kıpçak adıyla anılmaya başlanmıştır. Çin'den Don nehrine, Ural'dan Karadeniz'e kadar olan alana yayılan Kıpçaklar, bu devirden sonra da büyük bir hareketlilik içindedirler.

 Macar tarihçilerinden edinilen bilgilere göre, 1020 civarında, Batı Sibirya'da büyük bir Kimek-Kıpçak kavimler birliği vardır. Kuman (Macarca Kun) kavim yapısının, Kunlar ve Sarıkların yanı sıra en önemli üçüncü halkı olan Kıpçaklar bu devirde birleşmişler ve kaynaşmışlardır; sonraları çok meşhur olan Kuman kavim adı da, işte bu devirde ortaya çıkmıştır. Bu devirde görülen Kuman-Kıpçak kavimler birliğinden evvel, Kuman halkı daha doğuda yaşarken, Sarı Uygurları yenip ülkelerini işgal etmişler ve bu halkın bir kısmını kendilerine bağlamışlardır. 

İşte bu Kuman-Sarı Uygur birleşmesi, 10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar ve komşuları Kayların sıkıştırmasıyla, batıya, Oğuzların ve Karlukların topraklarına yönelmişlerdir. Bu göçün devamıyla, yukarıda zikredilen Oğuz bozkırı, artık, tarih kaynaklarında Kıpçak bozkırı olarak yer almaya başlayacaktır. Onların tarihte az görülen bu yürüyüşleri, 11. yüzyılda Rus beyliklerine karşı kazandıkları bir dizi galibiyetten sonra, Karpatlar'a, Balkanlar'a kadar sürecektir. Böyle gelişen Kıpçak-Kuman varlığı, 13. yüzyılın sonlarına kadar, bu bölgenin tayin edici bir gücü olagelmiştir. Balkanlardaki Eflak-Boğdan Prensliğini Kıpçaklı Komutan Toktemirus'un oğlu Başbuğ Basarapa kurmuştur. Önemli Kıpçak Başbuğlarından biri olan Kopyak (köpek) sık sık Rus Knezlerine baskın yaparak Kırım sahil hattının yükünü hafifletmiş Rusları sibirya bölgesine hapsetmiştir.

Özellikle 13. yüzyılda, Moğol akınları önünde, Avrasya bozkırlarında çok geniş bir alana yayılan Kıpçaklar, dinamik bir güç olarak komşu devletlerin bazen korkulu düşmanı ve bazen de güvenilir müttefikleri olmuşlarsa da çok parçalanmışlar ve tarihte, kendi adlarıyla anılan bir devlet bırakamamışlardır.

Mısır'da Memlûkler
Kıpçakların esas sahalarının dışında Mısır bölgesi, onların savaşçı güç ve köle (Ar: memlûk) olarak geldikleri bir bölgedir. Zamanla bu bölgede hakimiyeti ele geçirip Memlûk Devleti'ni kurmuşlardır. Böylece, Mısır'da Bahriye Memlûkleri olarak bilinen hanedanı kurdular. Memlûkler'in en önemli hükümdarı olan Sultan BaybarsKırım yarımadasında doğmuştur. Memlüklerde Mısır tarihinde önemli yeri olan; KutuzAybekAktayKalavun gibi önemli Kıpçaklı askeri komutanlar yetişmiştir. Bu komutanların mukavemeti Mısır'ı Moğol istilasından korumuştur.

Anadolu'da Kıpçaklar

Bizans Arazilerini ve Şehirlerini yağmalayan efrafta başıboş dolaşan Kıpçaklar Bizans arazilerine zarar vermelerini engellemek ve onların askeri yeteneklerinden faydalanmak isteyen İmparator III. İoannis, Bizans hizmetine aldığı bu Kıpçaklardan bir kısmını Trakya ve Makedonya'da bir kısmını da Anadolu'da Menderes Havzasına (Menderes nehri ve çevresine) bir kısmını ise Frigya ve Bitinya topraklarına (Günümüzde Ankara, Afyon, Eskişehir, Bolu, Düzce, Kastamonu, Sakarya, Zonguldak), İznik İmparatorluğu ve Latin İmparatorluğu topraklarına, Moğol ve Selçuklu tehlikesinden korunmak için yerleştirildiler.Bugün bu illerdeki Kıpçak-Kuman asıllı köyler bu tarihte Anadolu'ya girmiştir.

Bazı araştırmacılar III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasının pek işe yaramadığım ve Kumanların Türkmenlerle karışmasıyla bölgenin Türkleşmesinin hız kazandığını ileri sürerken II. Theodoros Laskaris "Sen Kuman'ı batı bölgelerinden buraya getirmek suretiyle onun cinsinden doğuda hizmet eden bir kavim yarattın ve Türklerin sınırlarına ikamet etmekle Türklerin batıya doğru durmadan ilerlemelerini önledin" ifadeleriyle babasının bu nüfus transferi politikası ile Balkanlardan Anadolu'ya kalabalık sayıdaki Kuman topluluklarının ikamet ettirilmesi sonucunda Anadolu'daki Türklerin Batı yönündeki yayılmalarının önüne geçildiğinden övgüyle söz etmektedir. Çağdaş Bizans yazarlarından Pakhymeres de III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasını İznik İmparatorluğu'nun en önemli icraatı olarak yorumlamaktadır. Aynı şekilde bir diğer Bizans müellifi Akropolites'in ifadelerinden de Kumanların Anadolu'da yerleştirilmesinin çok mantıklı bir hareket olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır". 

Kimekler

Kimekler: Kimeklerin eski tarihi "İyanmo" kavimi ile alakalıdır. Bu kavimin adı Çin kaynaklarında, VII. yüzyıl Batı Türk yurdunda vuku bulan olaylarla ilgili olarak geçer. Sinologlar İyanmo kavminin Yemek ya da İmek kavimi olduğunu sanmaktadırlar. Birçok araştırmacının da dediği gibi kelimenin ses değişikliği Kimek olabilir.Orta Çağ yazılı kaynaklara bakarak bunların köken akraba ama ayrı ayrı kavim olduklarını kabul etmeliyiz. İyanmo, topluluğu kuzey-batı Moğolistan'ın Kobdo bölgesinde VII. yüzyılda yaşamıştır. Onların doğusunda Oğuzlar, güneyinde Türkeşler ile Karluklar yaşamakta idi. VII. yüzyılın ortalarında İymekler (Kimekler) kuzey Altay dağlarına ve İrtiş ırmağı civarına doğru göç etmişlerdir. Bu kavimin güçlenmesi 656 senesinde Batı Göktürk devletinin yıkılışından sonradır. Asıl bu zaman Kimek kavim birliğinin esası oluşmuştur.

Kimekler'in Divân-ı Lügati't-Türk'te adının geçmesi

Orta Çağa özgü Çin coğrafyacılardan Yemek (Kimek), ayrıca Chumuhun ve Üeban (Yūēban) gibi etnik grupların kim oldukları bilinmiyordu, Arap ve Fars coğrafyacıları; bütün bu adların Yemek (Kimek) boyu olduğunu yazmışlardır. Uygur döneminde, Çu boylarının içinde çekirdek boyu oluşturan Yemekleri (KimekArap ve Fars kaynaklarından tanınmışlardır. Yemek boy adından erken İslâm kaynakları da bahsetmektedir. Yemek asıllı kimseler Abbasî Halifesinin gulâmları (memlûk) arasında bulunmuştur.

(Hz Musa'ya bize yemek indir hep ayni seyleri yemek istemiyoruz ayet)

Gulâm

Gulâm, İslam devletlerinde kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askerî birliklerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda kapıkulu askerleri olarak devam etmiştir. Gulâm, kelime itibarıyla Arapça kökenli olup, erkek çocuk anlamına gelmektedir. Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde gulâmların çoğunlukla Türk olduğunu ileri süren araştırmacılar vardır. Gulâmın alışılageldik kullanımı, esir ya da köle olarak alınan bireylerin yetenekleri ya da aldıkları eğitime göre kazandıkları becerilere göre, çoğu kez orduda olmak üzere çeşitli devlet görevlerinde söz sahibi olmalarıdır. Kölelerin asker olarak kullanılması pek çok devlette görülür, ancak gulâm, İslam devletlerinde uygulanan ve özgün bir hizmete alma yöntemidir. Bu sistemde köle, gulâm olarak sistemli bir eğitimle çoğu kez profesyonel asker ya da yönetici olarak yetiştirilmesi ve devlet hizmetinde daimi ve maaşlı olarak istihdam edilmesidir. Dolayısıyla gulâmın, köleden farklı sosyal ve hukuki statüsü vardır. En eski uygulâmaları Ömer bin Hattab dönemindedir. Daha sonra Emeviler ve daha kurumsal ve geniş çaplı olarak Abbasiler döneminde uygulanmıştır. Satın alma, hediye yoluyla sahip olma ve savaşlarda ganimet olarak ele geçirme ya da Osmanlı'da olduğu gibi devşirmeyle toplanmalarıdır. Özellikle Gazne sarayına hediye edilenlerle, Türkistan bölgesinden ganimet olarak alınan Türk gulâmlar hem orduda hem de sarayda önemli hizmetler görürlerdi.

Gulâm sistemi ilk defa Karahanlılarda görülmüştür.

Kâşgarlı MahmudDivân-ı Lügati't-Türk'te;

"Rûm ülkesine en yakın olan boy Beçenek'dir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay(Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar.". Tüm Türk boy ve oymakların yaşam alanları tanımlanır.

Ayrıca;

"Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır; bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs),[6] Yağma, Çiğil, Uğrak, Çaruk boylarının öztürkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. .... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en doğrusu da Toxsi ile Yağmaların dilidir."

"آرتِس Ertiş" "Yemek" kırlarında bulunan bir ırmağın adı........" ve ".... Bunun gibi Çiğiller ve başka Türklerce د (Dhāl) olarak söylenen bu harfi "Rus" ve "Rum" ülkelerine kadar uzanan Bulgar, Suvar, Yemek, Kıfçak boyları, hep birden (ز z) olarak söylerler. Öbür Türkler "ayak"a "اَذَق adhak ", bunlar "اَزَق azak " derler." gibi Türk boy ve oymakların dilleri hakkında bilgi verilir.

Kıpçaklar, tarih sahnesine 9-11. yüzyıllar arasında, İrtiş boylarında Kimeklerle iç içe çıkmışlardır.  (IRTIS/ERTIS AYNI KELIME VE ANLAMI YEMEK)


İrtiş Irmağı, Sibirya'da bir nehir, ana kaynağı Obi Nehri'dir. İrtiş ismi Beyaz anlamına gelir.

V.P. Semenov, bu ırmak adının iki kelimeden (ir + tış) birleşmesinden oluştuğunu söyler. İr- yer; tış ise kazmak anlamındadır, yani yeri kazmak. Görünür ki, ırmağın suyu yeri oyduğu, kazdığı için bu fikrini savunmuştur. E. Koyçubayev ise, ErtişErtisartış adlarının (aşırma, aşma, keçme, aşırım) manasında olduğunu tahmin eder.

Kâşgarlı Mahmud Divân-ı Lügati't-Türk'te;

"آرتاِش Ertiş" "Yemek" kırlarında bulunan bir ırmağın adı. Bir göle akar, birçok kolları vardır. Bu suya "ارتش سُوُ Ertiş suwı" denir." şeklinde Ertiş Irmağını tanımlar ve Ertiş kelimesinin "ertişmek" mastarından gelen "ertiş" kökünden alındığını ve yarış anlamında olduğunu söyler.


Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda Balasagun'u merkez alarak çizdiği dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır.

Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde doğu, batı, kuzey, güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler Volga boylarına yani Kıpçaklar ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Eserde güneybatıda Habeşistan'a, güneyde Hint ve Sint'e, doğuda Çin ve Japonya, batıda Kürt diyarı dâhil birçok memlekete işaret edilmiştir.

Eser, bir sözlük olmanın dışında Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı niteliğindedir. Ayrıca yazıldığı devirdeki kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihi, mitolojisi, coğrafyası, halk edebiyatı, tıp bilgileri ve tedavi usullerine dair bilgi veren ansiklopedik bir eserdir.

Eserde yer alan harita, ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değer taşır.


Ebû Hayyân el-Endelüsî'nin Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk’indeBedreddin Aynî'nin İkdü'l-Cüman eserinde ve kardeşi Şehâbeddin Ahmed ile birlikte yazdıkları Târîḫu’ş-Şihâbî adlı eserde Dîvânu Lugâti’t-Türk'ten faydalandıkları ifade edilmiştir. Kâtip Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Dîvân'dan söz etmiştir.

Kitâbü'l-İdrâk li-Lisâni'l-Etrâk (Türkçe: Türklerin Dilini Anlama Kitabı), 1312 yılında Ebû Hayyân el-Endelüsî tarafından Araplara Türkçe öğretmek için Arap harfli Memlûk Kıpçakçası ile yazılmış dil bilgisi kitabı ve sözlük.
Sözcük ve ekler konusunu ele alan bir dilbilgisi bölümü ve Arap alfabesine göre düzenlenmiş alfabetik Kıpçakça-Arapça bir sözlükten oluşan eser, Kahire'de "Esîrü'd-dîn" lakaplı Gırnatalı Ebû Hayyân tarafından yazılmıştır.  

Memlûk Kıpçakçası


Memlûk Kıpçakçası ya da Mısır Kıpçakçası, Mısır‐Suriye Kıpçakçası veya Arap harfli Kıpçak Türkçesi, aşağı yukarı XIII. yüzyılın ortalarından XV. yüzyılın sonuna kadar Mısır ve Suriye'de Memlûk Sultanlığında kullanılmış Eski Kıpçakçaya giren ölü bir Türk dilidir.
Eski Kıpçak Türkçesine ait eserlerin büyük çoğunluğu Memlûkler döneminde kaleme alınmıştır. Bu sahadaki eserlerin dili XV. yüzyılın sonlarına doğru yerini bütünüyle Oğuz Türkçesine bırakmıştır.

Türklerin dilini öğretmek ereğiyle yazılmış sözlük ve gramerler olup, ayrıca fıkıh, okçuluk, binicilik, atçılık vb. konularda yazılmış bazı eserler de vardır.

Philologiae Turcicae Fundamenta’da Eski Türkçe döneminin Orta Çağ'daki devamı sayılan Orta Türkçe dönemi Batı Orta Türkçe (Kumanca, Memlûk Kıpçakçası, Ermeni Kıpçakçası) ve Doğu Orta Türkçe (KarahanlıHarezm ve Çağatay) diye ikiye ayrılmıştır.

Göç ederek güneye gelen Oğuz Türk boylarının, Kıpçak Türkleri ile birkaç asır sonra tekrar birleşmeleri ve kaynaşmaları sonucu Türk dili tarihinde Kıpçakçanın Oğuzcalaşması (Türkmenceleşmesi) olayı meydana gelmiştir.
Kıpçak, Oğuz (Türkmen) ve karışık Kıpçak-Oğuz diyalekti (sonuncusu oluşum bakımından Türkçe, Farsça ve Arapça unsurlar ihtiva eden Osmanlıcaya benzerdir).

Janos Eckmann, dil özelliklerine göre; Harezm-Altın Ordu yazı diline çok yakın olan Asıl Memluk Kıpçakçası ile Karışık Oğuz-Kıpçakça ile yazılmış olanlar diye iki gruba ayırır. 
Karışık olanları Oğuz veya Kıpçak özelliklerini yansıtma derecesine göre; a) Kıpçak ögelerinin daha çok olduğu grup b) 
Oğuzca, yani Anadolu Türkçesi ögelerinin daha çok olduğu grup olarak iki alt başlıkta toplar. Tibor Halasi-Kun, üç Memlûk diyalektinden bahseder: Kıpçak, Oğuz (Türkmen) ve karışık Kıpçak-Oğuz diyalekti (sonuncusu oluşum bakımından Türkçe, Farsça ve Arapça unsurlar ihtiva eden Osmanlıcaya benzerdir).

Türk ve Altay mitolojisinde çift başlı kartal= YAZIMIN DEVAMI 





&


I. Baybars

Sultan Baybars'ın muhtemelen yakın çağdaş bir tasviri: Saint Louis vaftiz teknesi'nde (1320-1340) tahta çıkmış hükümdar ve hizmetkârları.

Hükümdarlık öncesi yaşamı

Sultan Baybars 1233 yılında Karadeniz'in kuzeyinde doğmuş bir Kıpçak Türküdür. Muhtemelen on dört yaşındayken Moğollar tarafından esir alınmıştır. Esir olarak Sivas-Halep üzerinden Şam'a götürülmüş buradaki köle pazarında satılmıştır. Baybars'ı alan Eyyubi sultanı Salih Eyyub'un memluklarından olan Aytekin el-Bundukdarî'dir. Daha sonra 1246'da zekasının Salih Eyyub tarafından fark edilmesi üzerine onun tarafından satın alınmış, askeri kışlaya gönderilerek askeri eğitim alması sağlanmıştır. Eğitimini tamamlayan Baybars orduya katılmış, Haçlılarla girişilen bir dizi çatışmada ordusunda yer almış, kısa sürede terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir.


I. Baybars ya da tam künyesiyle el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddîn Baybars el-Bundukdârî (Arapçaالملك‭ ‬الظاهر‭ ‬ركن‭ ‬الدين‭ ‬بيبرس‭ ‬البندقداري‎, d. 1223 - ö. 30 Haziran 1277), Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş Kıpçak asıllı Memlûk Devleti sultanıdır.[1] Baybars, muhtemelen 15 yaşında köle olarak satın alınıp bir memlûk olarak yetiştirilmiş, yeteneği sayesinde hızla terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir. Mansure Muharebesi ve Ayn Calut Muharebesi'ni başarılı sevk ve idaresiyle bu muharebelerin kazanılmasında başrol oynamış ve ün kazanmıştır. Mısır Eyyûbî sultanı Turanşah'ı bir suikastla öldürmesinden sonra Kutuz sultan olmuş, Baybars çeşitli nedenlerle onu da öldürerek Memluk Sultanlığı hükümdarı olmuştur. Devletin gerçek anlamda kurucusu olarak kabul edilir. Pek çok Haçlı kalesini ve kentini ele geçirmiş, Levant'daki Haçlı varlığını birkaç sahil kentine kadar daraltmış, İlhanlılar'ın Kuzey Suriye'deki varlığına son vermiştir. 


 Rum Ortodoks kilisesi.1902 tarihlerinde Patrik III. İoakim ve Kadıköy Metropoliti Yermenos tarafından inşa ettirilen kilisenin bahçesinde Metropolit Yermanos gömülüdür. 

Kilisenin kuleleri.

Haçlılar döneminde de Antakya Prensliği'nin kuzeyde en önemli noktasıydı. Birkaç defa el değiştirdikten sonra Tapınak Şövalyeleri'nin eline geçen kale 1268 yılında Baybars tarafından kuşatılarak zaptedildi.  

&

Antakya Prensliği


                                  Principauté d'Antioche 
Antakya Prensliği

1098-1268
Arma

Antakya PrensliğiBirinci Haçlı seferi sonrasında Antakya kenti civarında Haçlılar tarafından kurulmuş bir devletti.

Haçlı Devletleri'nin yanında Antakya Pr
Haçlı Devletleri'nin yanında Antakya Prensliği
BaşkentAntakya
Yaygın dil(ler)FransızcaErmenice
HükûmetMonarşi
Prens 
• 1098-1111
I. Boemondo
• 1252–1268
Antakya'lı VI. Bohemond
Tarihçe 
• Kuruluşu
1098
• Birinci Haçlı Seferi
1099
• İkinci Haçlı seferi
1145
• Dağılışı
1268
Öncüller
Ardıllar
Anadolu Selçuklu Devleti
Fâtımîler
Memlûk Devleti
NOT: kurulusundaki yazi neden eksik acaba? :) 

Kuruluşu

Birinci Haçlı seferi sırasında Anadolu'yu baştan başa geçen Haçlı orduları Ekim 1097'de Tarantolu Boemondo'nun kumandası altında Antakya'yı kuşattılar. Surlarla çevrili olan Antakya bütün kış boyunca kuşatmaya dayandı. Ancak 3 Temmuz 1098'de Haçlılar kente girebildiler ve kentin bütün Müslüman halkını toplu bir katliamla öldürdüler. Selçuklu Hanedanı'nın Musul Atabeyi Kerboğa 4 gün sonra kente ulaştıysa da kenti Haçlılardan geri alamayarak geri döndü. Tarantolu Boemondo, kendini I. Boemondo adı altında kendisini Antakya Prensi ilan etti. 1100 yılında I. Boemondo Danişmendlilerin eline esir düştü.[kaynak belirtilmeli] Ancak yerine geçen yeğeni TancredTarsus ve Lazkiye'yi Bizanslılardan alarak Antakya Prensliği'nin sınırlarını genişletti.

12. yüzyıl

1144 yılında komşu bir Haçlı devleti olan Urfa Kontluğu I. İmadeddin Zengi'nin eline geçti. İmadeddin Zengi'nin oğlu Nureddin Mahmud Zengi Antakya'yı da kuşattı. Ancak Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos'la iş birliği yapan Antakya Prensliği Zengiler'in tehdidine başarıyla dayandılar.

1187 yılında Antakya Prensliği Kudüs'teki Haçlı devletini ele geçiren Selahaddin Eyyubi'nin tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ancak İtalyan şehir-devletlerinin gönderdiği donanma kentin Selahaddin'in eline geçmesini önledi. Antakya Prensliği Üçüncü Haçlı seferi'ne katılmadı. Ancak bu dönemde büyük güçlüklerle Antakya'ya ulaşan Alman Haçlı ordusu 1190 yılında Anadolu topraklarında ölen kral Friedrich Barbarossa'nın cesedini Antakya'da toprağa gömdüler.

Yıkılışı
I. Boemondo'nun 1098'de Antakya kalesinin duvarlarına tırmanmasını gösteren temsili resim

1254 yılında Antakya Prensi VI. Boemondo Kilikya Ermeni Devleti'nin prensesi Sibilla ile evlenerek iki devlet arasındaki çatışmalara son verdi. Ancak her iki devlet de gücünü kaybetmiş, Moğollarla Memlükler arasındaki çekişmelerin ortasında kalmışlardı. Nihayet 1260 yılında Moğollarla Memlükler arasında yapılan Ayn Calut Muharebesi'nde Memlükler kazanınca, Memlük Sultanı Baybars gözünü Antakya Prensliği'ne dikti. Baybars 1268 yılında Antakya'yı eline geçirerek Antakya Prensliği'nin varlığına son verdi. 

                                       
                                               Antakya kuşatması ile ilgili bir resim                          


Antakya Prensleri
Antakya prensleri soy ağacı.   



Kaynakça


  1. ^ Bjork, Robert E. (2010). The Oxford dictionary of the Middle Ages. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0198662624.
  2. ^ Strayer, Joseph Reese (1989). Dictionary of the Middle Ages. New York: Charles Scribner's Sons. ISBN 978-0684190730.
  3. ^ n.a., n.a. (1991). The Oxford dictionary of Byzantium. New York: Oxford University Press. ISBN 978-0195046526.





§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§




Kölelikten, Sultanlığa: Memlük Devleti Tarihi.


Eski Kudüs'ün kapılarından biri, hâlâ Sultan Baybars'ın hatırasıyla isimlendirilir: Aslanlı Kapı.
Eski Kudüs'ün kapılarından biri, hâlâ Sultan Baybars'ın hatırasıyla isimlendirilir: Aslanlı Kapı.

Kudüs kapılarından Esbât Kapısı, Batılıların dilinde “Aslanlı Kapı” olarak geçer.
Eriha yönüne baktığı için “Eriha Kapısı”, Hz. Meryem’in dünyaya geldiğine inanılan mağaranın hemen yanında bulunduğu için de “Sitti Meryem Kapısı” adlarıyla da anılmıştır. Memlûk Sultanı Baybars döneminde yapılan iki aslan figürünü, kapının üzerinde bugün de görmek mümkündür.

Hz. Yusuf (a.s.) gibi köle pazarından Mısır sultanlığına kadar giden hikayesiyle, Kahire, Şam ve Filistin’de derin izler bırakan ve Memlük Devleti’nin en ünlü sultanlarından biri olan Baybars. 

Sultan Baybars, 1233 yılında Kıpçak ülkesinde dünyaya gelmiştir. On dört yaşlarında iken ülkesi Moğol saldırısına uğramış ve Moğollar tarafından esir alınarak daha sonra Şam’da köle pazarında satılmıştır. Mısır’a geldikten sonra ise o zamanın Eyyubi sultanı Melikü’s-Salih’in birliklerine katılmıştır. 

Memlük, Arapça’da “köle” demektir.

Bu kelime, köle pazarlarından satın alınan ve savaşlarda esir düşen köleler için daha çok kullanılmıştır. İslam tarihinde ilk defa memlük kullananlar Abbasi halifeleri olmuştur. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeleri fethedince esir pazarlarından satın alınan memlüklerden oluşan ordular kurmuşlardır. Öyle ki ordunun en iyi birlikleri Türk soyundan gelen bu askerlerden oluşmaktadır.

Hükümdar ve emirlerin muhafız birliklerine bağlı bu köleler, çok zor ve meşakkatli eğitimlerden geçiyor ve kazandıkları üstün meziyetler sayesinde hizmetinde bulundukları devletlerde en üst kademelere kadar yükseliyorlardı. Zamanla kendi adlarını taşıyan bir devlet dahi kurdular.

Viyana, Avusturya Ulusal Kütüphanesi, AF9 (1334);

Bu kopya Mısır Memlük dönemine tarihlenmektedir ve Mısır veya Suriye'de, büyük ihtimalle Kahire'de üretilmiştir. Önlük, sarayında tahtta oturan bir Prensi göstermektedir. Stil Türk'tür: "Resimlerde bu [hüküm süren] Türklerin yüz hatları açıkça yansıtılmıştır ve aynı şekilde tercih ettikleri özel moda ve aksesuarlar da öyledir".  Hükümdar, Memlük Sultanı An-Nasir Muhammed olabilir.

Memlûk döneminden kalma türbe ve camiler, Kahire manzarasının asıl görüntüsünü oluşturur.
Memlûk döneminden kalma türbe ve camiler, Kahire manzarasının asıl görüntüsünü oluşturur.

 “Kölemenler” olarak da bilinen kurdukları bu devletin en önemli özelliği ise adının Devlet-i Türkiye yani Türkiye Devleti olmasıdır. Türkiye ifadesini kullanan ilk devlet olarak tarihe geçmişlerdir.

Arapça kaynaklarda adı sıklıkla “Ed-Devlet’üt-Türkiyye” yani Türk Devleti olarak geçse de literatürde isimleri Memlûk Devleti olarak kalmıştır. Resmî dili Arapça olsa da ordu ve devlet dili olarak Türkçe benimsenmişti. 

Memlükler Devleti 1250–1517 yılları arasında, Mısır ve Suriye dolaylarında hüküm süren bir Türk İslâm devletidir. 

Memlûk Kelimesinin Etimolojik ve Terimsel Anlamı ile İslam’daki Yeri

Memlûk kelimesi, Arapça “me-le-ke” fiil kökünden türemiş bir ism-i mef’ul’dür ve sözlükte “köle”, “birinin malı olan” anlamlarına gelmektedir. Çoğulu “Memlûkûn” ve “Memâlik”tir. Kelime kaynağını muhtemelen Kur’an’dan almaktadır. Kur’an’ın birçok ayetinde “cins ayırt etmeksizin” köleleri ifade etmek için kullanılır. Yine bu manada Kur’an’da geçen “abd” kelimesi, daha sonraları siyahi köleler için kullanılagelmiştir. 

Hz. Muhammed’in hadislerinde de bu kelimeler Kur’an’daki anlamlarıyla kullanılmışlardır.

Memlûk kelimesi sonraları ise İslam tarihinde “hükümdar veya emirlerin muhafız birliklerinde görev yapan özel sosyal ve hukuki bir statüye sahip asker” anlamında kullanılarak yeni bir anlam kazanmıştır. Hakimiyetlerini güçlendirmek amacıyla İslam tarihinde ilk defa “memlûk” kullananlar Abbasi halifeleridir. Devlet içerisindeki İran nüfuzunu kırmak ve ona karşı dengeleyici bir güç unsuru oluşturmak amacıyla halife El-Me’mûn (813-833) zamanında ilk kez “memlûk” kullanılmaya başlanılmıştır.

Prokopius ve Sozomenos gibi V. yüzyıl müellifleri de bütün Araplar’a Sarasin demişlerdir (, X, 204).

Memlûklerin Mısır’a Gelişi

Memlûk Devleti’nin kurulması 1250 tarihinde olsa da ortaya çıkışları ve Mısır’a gelişleri daha eski tarihlerde gerçekleşmiştir. Abbasi Devleti içerisindeki Türk askerlerin ve emirlerin giderek nufüzu artmış bu bağlamda onlara geniş iktalar tahsis edilmiştir. Giderek bölge valileri de Memlûk orduları kurmuşlar ve nitekim başarı gösteren Türk kumandanlar çeşitli vilayetlere vali olarak atanmışlardır. Tolunoğlu Ahmet (868-884) ve Ihşid Muhammed bin Togaç (939-946) bu bağlamda Mısır’da memlûk askerlerinin de desteğiyle birer devlet kurmuşlardır. [6] Memlûk askerlerinin Mısır’daki etkinlikleri Fatımîler ve Eyyubîler dönemlerinde de artarak devam etmiş, elit ve askerî bir sınıf oluşturmuşlardır.

( İskenderiye teslim alındığında baskı makinelerinde çeşitli bildiriler bastırdı. Bu bildirilerden birinde halkın gönlünü hoş tutacağını düşündüğü şu ifadeler yer alıyordu:

… Mısır halkı! Bu topraklara haklarınızı iade etmek ve bu gaspçıları [Memlukleri] cezalandırmak için geldim. Tanrı’ya, onun elçisi Muhammed’e ve Kur’an’a en derin hürmetlerimi sunuyorum! Müslümanlara savaş ilan eden Papa’yı alaşağı eden biz değil miydik? Müslümanlarla savaşmanın Tanrı’nın arzusu olduğuna inanan budala Malta Şövalyeleri’ni biz yenmedik mi?

Bildiri örneğinde de görüldüğü gibi Napolyon gerektiğinde Papa’ya karşı Müslümanlardan yanaymış gibi görünmekten bile çekinmiyordu. Mısır’da olduğu süre boyunca Bonapart din adamlarını pohpohlamış, Kur’an üzerine tartışmalara girişmiş ve İslam’a dair sohbetler yapmıştır. Bu yolla Mısırlılar içerisinde işbirlikçi gruplar oluşturmayı amaçlamıştır.)


Eyyûbiler Devrinde Memlûklerin Nüfuzunun Artması.

Selçuklu hükümdarlarının şarbuş şapkalı Selahaddin [ 1 ] birleşme işareti, [ 2 ] bir madeni para üzerinde: "Muzaffer Kral, Dünyanın ve İnancın Doğruluğu, Yusuf bin Eyyub". 587 H. (1190–1191 MS).
Palmer Kupası'nda ( 1200–1215) [ 34 ]Selçuklu tipi kıyafetler [ 31 ] ve şarbuşşapkalar [ 32 [ 33 ] giymiş Eyyubi veya Zengi askerleri.
Selahaddin Yusuf ibn Eyyub yaklaşık  1137 - 4 Mart 1193), yaygın olarak Selahaddin olarak bilinir , Eyyubi hanedanının kurucusuydu . Kürt bir aileden gelen , hem Mısır hem de Suriye'nin ilk sultanıydı Üçüncü Haçlı Seferi'nin önemli bir figürüydü , Levant'taki Haçlı devletlerine karşı Müslüman askeri çabalarına öncülük etti . Gücünün zirvesindeyken, Eyyubi krallığı Mısır, Suriye, Yukarı Mezopotamya , Hicaz , Yemen ve Nubia'yı kapsıyordu.

🔻15. yüzyılda, bugünkü İsrail ve Filistin toprakları ile Mısır, Suriye ve Irak'ın bazı bölgeleri Müslüman Memlük hanedanının yönetimi altındaydı. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Kudüs'ü Haçlılardan geri aldı. Ancak inanç farklılıklarına rağmen yöneticiler Hıristiyanların hac yolculuklarına hoşgörüyle yaklaşmış, hatta örgütlenmelerine bile katılmışlardır. 


XV. yüzyılda hac vazifesini ifa etmek için Memlûk topraklarına gelen Gayrimüslim seyyahlardan biri de Felix Fabri olmuştur.

🔻Avrupalılar Müslüman kültürüne hayran kalmışlardı. Osmanlı ordusunun esiri olan Macar Kralı George, 1481 yılında yazdığı bir mektupta Türklerin kültürünü övüyordu. Teolojik sorulardan uzak dursa da, onların dürüstlüklerinden, iffetlerinden, hijyenlerinden ve ritüel kesimlerinden övgüyle söz ediyor.

Selâhaddin Eyyûbi’nin ölümünden sonra (1193) varisleri devleti aralarında paylaşmışlardır. Mısır, Şam, Halep, Baalbek ve diğer merkezlerde Eyyûbî ailesinden gelen hükümdarların hakimiyeti altında bir takım emirlikler ortaya çıkmıştır. Çok geçmeden bu beylikler siyasî bir rekabet içerisine girip asker sayısını hızla arttırmaya giriştiler. Nitekim bu amaç doğrultusunda Kıpçak coğrafyasından ve Maverâünnehr’den çok sayıda Memlûk getirerek onları asker olarak yetiştirmişlerdir. Kısa bir süre sonra da bu Türk memlûkler Eyyûbî hükümdarlarının vazgeçilmez güçleri olmuşlar ve bunun neticesinde onlarda siyasî meselelere müdâhil olmuşlardır. Bu müdâhil olmanın neticesinde memlûkler, 267 yıl boyunca Mısır merkezli bir devlete hükmedeceklerdir.

Sasani tarzı merlon taç takan Selahaddin'in  AH 578 (MS 1182/3) tarihli sikkesi. 


SİYASÎ TARİH

Bahrî Memlûkleri 1250-1382 (El-Memâlik’ül Bahriyye)

Bahrî Memlûkler adlarını Nil Nehri üzerindeki Ravza Adası’nda bulunan kışlalarından almışlardır. Bu kışlaya yerleştirilen memlûkler, Kıpçak ülkesi ve Maverâünnehr gibi Türk bölgelerinden satın alınarak getirtilmiştir. Eyyûbî ordusunun önemli güçlerinden olan Bahrî Memlûkler, Eyyûbî hükümdarı Necmeddin Eyyûb’ün ölümünden sonra Fransa kralı IX. Louis’nin önderliğindeki Haçlı ordusunu 9 Şubat 1250 tarihinde mağlup etti. Yapılan muharebe sonucunda IX. Louis esir düştü. Necmeddin Eyyûb’ün Türk asıllı karısı Şecereddür ve Bahrî Memlûklerinin bu başarılarını takdir etmek yerine Necmeddin’in oğlu Turan Şah, Bahrî Memlûklerin elindek iktaları elinden aldı ve Şecereddür’den mücevherlerini ve mallarını istedi. Nitekim bu sorunlar sebebiyle Turan Şah, Bahrî emiri Baybars El-Bundukarî ve beraberlerindeki emirlerin suikasti sonucunda öldürüldü.


 253 yılında, I. Şapur komutasındaki Sasani Persleri ile Roma birlikleri arasındaki Barbalissos Muharebesi'nin yeriydi .


Moğollarla mücadele 


Moğollar 1258 yılında Bağdat'ı kuşatıyor.

13'üncü yüzyılın ortalarında, Hülagu önderliğindeki Moğol ordusu, bir zaferin Ortadoğu'daki hâkimiyetlerini sağlamlaştıracağı Kudüs'e doğru ilerledi.

Aralarında duran tek şey, Mısır'dan atlı Memlüklerin bir bölümüydü. Seferin ortasında, Batı Asya'nın çoğunu fetheden Moğol hükümdarı Hülegu, Mongke'nin ölüm haberini aldıktan sonra Moğolistan'a döndü.

O yokken, güçleri 1260'ta Filistin'deki Ayn Calut Savaşı'nda daha büyük bir Memlük ordusu tarafından yenildi. Bu, yetmiş yıldaki ilk önemli Moğol yenilgisiydi.

Ayn Calut Savaşı, Memlüklerin tekrarlanan Moğol saldırılarını geri püskürtebildikleri için de unutulmaz bir muharebe olarak tarihe geçti.

Memlük başarısının anahtarı, Moğollara benzer, "mükemmelleştirilmiş" ve yetenekli liderlikle birleştirilen benzer bir savaş tarzıydı.

Memlükler, Moğol taktiklerini kullanan eski bir Moğol savaşçısı olan Baybars adlı bir Türk tarafından yönetiliyordu.

Ayn Calut Muharebesi sırasında Kudüs'e yapılan bir saldırı sırasında yakınlarda bir Haçlı müfrezesi vardı.

Herkesin kafasındaki soru,⁉️ Hıristiyan Haçlıların Müslüman işgali altındaki Kudüs'e saldırmalarında Moğollara yardım edip etmedikleriydi.

Savaş şekillenmeye hazırlanırken, Hülagu Khan Mongke'nin ölümünden haberdar edildi ve arkasında 10 bin kişilik bir kuvvet bırakarak Moğolistan'a geri döndü.

Memlükler, Haçlıları Moğollara karşı savaşlarına dahil etmeye çalıştılar.

Haçlılar, yalnızca Memlüklerin Moğollara saldırmak için topraklarını geçmelerine izin vererek göstermelik yardım teklif ettiler. Memlüklere ayrıca, Batu'nun küçük kardeşi ve Altın Orda Hanının yakın zamanda İslam'ı seçmiş olan Berke de yardım ediyordu.

Ayn Jalut, kuzey Filistin'de İncil'de David'in Goliath'ı öldürdüğü yer olarak bahsedilen mahaldi. Memlükler, Suriye kıyısındaki Moğol kalelerinin çoğunu yok ettiler ve Moğolların kullanmakla ünlü olduğu bir savaş taktiği uyguladılar.

Sahte bir geri çekilmenin ardından bir saldırı ve takipçilerini kuşatıp katletmeyle Moğollar birkaç saat içinde bozguna uğradılar ve bu vesileyle Orta Doğu'ya doğru ilerlemeleri durdurulmuş oldu. 


Jumi'u't-Tawarikh'e göre Ayn Calut Savaşı (1260)

Reşid-el-Din Hamadani, Jumi'u't-Tawarikh, adlı eserinde şunları not etmiştir:

"Moğol ordularının hem Bağdat hem de Şam'ın savunmasını yendikten sonra durdurulamaz oldukları düşünülüyordu. 1260 yılında Hülagu, Kahire'deki Seyfeddin Kutuz'a teslim olmasını talep eden elçiler gönderdi; Kuduz, elçileri öldürerek ve başlarını şehrin kapılarına koyarak karşılık verdi.

Kutuz bir Moğol istilasına hazırlanırken Hülagu, kardeşi Büyük Han Mongke öldüğünde iktidarı ele geçirmeye çalışmak için geri döndü. Kutuz, Moğollar Şam'ı ele geçirdikten sonra Suriye'den kaçan bir Memluk olan Baybars ile ittifak kurdu.

Moğollar, Acre merkezli Kudüs Haçlı Krallığı'nın kalıntılarıyla ittifak kurmaya çalıştılar ancak Papa IV. Alexander bu ittifaka mani oldu ve Hristiyanlar tarafsız kaldılar. 

Hem Memluk hem de Moğol orduları 1260 yılının Temmuz ayında Filistin'de kamp kurdular. Sonunda 3 Eylül'de Ain Jalut'ta bir araya geldiler ve her iki taraf da yaklaşık 20 bin kişiden oluşuyordu.

Memlükler, Moğol süvarilerini sahte bir geri çekilmeyle geri çektiler ve Kuduz, yakındaki vadilerde gizlenmiş süvari rezervleri boyunca başarılı bir karşı saldırı için birliklerini topladı.

Moğollar geri çekilmek zorunda kaldılar ve Hülagü'nün yardımcısı Ket Buqa Noyan yakalanıp idam edildi.  Baybars Kahire'ye dönüş yolunda Kuduz'u öldürdü ve bizzat padişah oldu. Ardılları ise 1291 yılına kadar Filistin'deki son Haçlı devletlerini ele geçirmeye devam edeceklerdi."
 

4.JPG
Moğollar ve Araplar arasındaki savaş

 

Memlüklerin yenilgisi Moğolların Kutsal Topraklara ve Mısır'a girmesini engelledi. Ancak Moğollar zaten sahip oldukları toprakları koruyabilirler.

Moğollar başlangıçta yenilgiyi nihai olarak kabul etmeyi reddettiler ve Şam'ı yıktılar, sonunda Ortadoğu'daki diğer hırslardan vazgeçtiler ve daha sonra Bağdat'ı ve İran'ı terk edip Orta Asya'ya yerleştiler.

1260'ta Ayn Calut'taki Moğol yenilgisi, doğrudan Cengiz'in torunları arasındaki ilk önemli savaşa yol açtı.

Memluk lideri Baybars, Batu'nun kardeşi ve halefi Berke Han ile ittifak yaptı. Berke İslam'ı seçmişti ve bu nedenle dini nedenlerle ve yeğeni Hülagü'yü kıskandığı için Memlüklere sempati duyuyordu.

Hülagü, Baybars'ı cezalandırmak için Suriye'ye bir ordu gönderdiğinde, aniden Berke tarafından saldırıya uğradı.

Hülagü bu tehdidi karşılamak için ordusunu Kafkasya'ya geri döndürmek zorunda kaldı ve Memlükleri Filistin'de ezmek için Fransa ve İngiltere kralları ve Papa ile müttefik olmak için defalarca girişimlerde bulundu.

Ancak, Kublai İlhanlılara yardım etmek için 30 bin asker gönderdiğinde Berke geri çekildi. Bu olaylar zinciri, Moğolların Güneybatı Asya'daki genişlemesinin sonunu işaret ediyordu. 13

Ne Khublai ne de Hülagü, Ayn Calut'un yenilgisinin intikamını almak için ciddi bir çaba göstermedi. Her ikisi de dikkatlerini öncelikle fetihlerini sağlamlaştırmaya, muhalefeti bastırmaya, kanun ve düzeni yeniden kurmaya adadılar.

Amcaları Batu ve onun Altın Orda halefleri gibi, onlar da saldırı hareketlerini ara sıra yapılan baskınlarla veya fethedilmemiş komşu bölgelerdeki sınırlı hedeflere sahip saldırılarla sınırladılar.

Sultan Baybars bu şartlar altında Mısır'a dönmeye karar vermiştir. Ordusuyla birlikte 25 Nisan 1277 günü, Kayseri'ye gelişinin üçüncü günü, Sivas yönünde harekete geçti. Yolda kendisine Pervâne Muineddin Süleyman ve Gıyaseddin Keyhüsrev'in bir elçisi geldi ve Anadolu'dan ayrılmamasının rica edildiğini bildirdi.

Sultan Baybars,

”… Tatarların istilasından beri onlar meşum (uğursuz, kötü) insanlar olmuşlardır… Bundan sonra ne yardımlaşma ne de bu konuda konuşma olacaktır… Anadolu halkının kanını dökmedik ve malını da yağmalamadık… Tatarlara vermeyi arzu ettiğiniz mallarınıza dokunmak şerefsizliğini göstermedik… ”

cevabını vermiştir

Anadolu Selçuklu ümerası ve alimlerinden bazıları aileleriyle birlikte kendi istekleriyle Sultan Baybars'la gelmek istediler. Sultan, Pervâne Muineddin Süleyman'ın oğlu, torunu ve anası, bazı önemli ve zengin emirleri kendi iradeleri dışında yanında götürmüştür. Birkaç Moğol da onunla gelmek istemiştir.

Sultan Baybars'ın Anadolu Seferi'nde, Anadolu Selçuklu'yu Moğol tahakkümünden kurtarmaktan çok daha önemli stratejik amaçları olduğu ileri sürülür. Anadolu'daki Moğol istilasıyla, Mısır'ın Kıpçak sahası ile ticari bağlantısı kesilmişti. Sultan Baybars, Memluk ordusunun sürekli yenilenmesi gerektiğini, bunun için Kıpçak sahasından düzenli olarak köle akışının sağlanması gereğini çok iyi biliyordu. Baybars bu ticareti deniz yolundan sürdürmek için Altın Ordu Devleti’ne bir temsil heyeti göndermiştir. Fakat bu heyet İlhanlılarla ilişkilerinin bozulmasını hiç istemeyen Bizans imparatoru VIII. Mihail tarafından tutuklanmıştı. 

Moğol orduları tarafından Alamutkalesinin kuşatılışını gösteren minyatür

Sultan Baybars dönemi paralar. Baybars döneminde inşa edilen bütün eserlere, onun sembolü olan pars figürü işlenmiştir.

"İyi Çoban" - Katakomb - Roma

Maniciliğin, Tomas İncili, "Addas Öğretileri" ve Hermas'ın Çobanı gibi Hristiyan apokriflerini benimsemesinden dolayı, Tomas, Addas ve Hermas'ın Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu. Addas'ın Doğu'da, Thomas'ın Suriye'de ve Hermas'ın da Mısır'da havarilik ettikleri varsayıldı.


Hermas'ın Çobanı

Eserin Yazarı:

Yazar kendisinin gençliğinde bir köle olarak satıldığını ve Roma'ya gönderildiğini söyler. Sıklıkla yaptığı ibrani adetleri kendisinin Yahudi kökenli olduğuna işaret eder. Metinde çokça kendisinden ve başına gelen trajedilerden bahseder, malvarlığını kaybetmesi, çocuklarının baskılar zamanında dinden dönmeleri ve uygunsuz hayatları gibi. Ancak yazar dürüst ve dindar birisidir ve zorluklar karşısında inancını korumuştur.

İçerik

Eser beş görüm, on iki emir ve on benzetmeden oluşmaktadır.imanlıların insani kişiliklerine ve toplumsal yaşamlarına zarar verecek günahlardan kaçınmaya, günahlarından da tövbe etmeye çağırır.Hermas'ın Çoban eseri, ilgilendiği konuların ciddiyeti ve ağırlığının yanı sıra, karamsarlıktan uzak, insanlara iyimser ve yaşamlarına umut katacak ifadeler içermektedir.

Kefaret Hakkında

Mektupta vaftiz ile beraber tam bağışlanma alındığına göre, vaftizden sonra işlenen tüm günahların kefaret ve gerçek tövbe gerektirdiğini açıkça dile getirmektedir.Elbette ki kefaretin asıl amacı günahkarı tamamen yenilemek olmadır. Böyle bir değişimin kanıtı günahkarın telafi etme arzusunu en azından oruç ile göstermesi olacaktır.


&

“Yûnus Emre” özel dosyasında ise Mustafa Tatcı ile Yûnus Emre’nin bugünün insanına söylemek istediklerini konuşurken Dr. Ömer Yağmur, Yûnus’un 15. yüzyılda Latinceye çevrilen iki şiirini anlattı. Ayrıca Prof. Dr. İsmail Güleç “Yûnus’un gözüyle neden derviş olamayız?” sorusuna cevap verdi.


7. yüzyılda Ortadoğu. 

Bugünkü İran topraklarında kurulmuş ilk büyük uygarlık Perslere aittir. “İran”ın sözcük anlamı “Aryanların Ülkesi”dir.

Hint Avrupa kavimlerinden Medler ve Persler'in bölgeye yerleşmesiyle ve Medler'in zamanla bir imparatorluk kurmasıyla gelişen süreç, milattan önce VI. yüzyıla kadar devam etti.

🟥



Nureddin Zengî Bimaristanı;

Nureddin Zengî Bimaristanı. 

Şam'da Antakya Kapısı ardında yer alan yapı, doğu eyvanı üzerindeki mermer kitâbesine göre 1154'te Nûreddin Zengî tarafından yaptırılmıştır.

🔻Velîd, Mercüssuffer'den kaçan Bizans birliklerinin peşine düşerek onların sığındığı Dımaşk'ı fethetti (Receb 14 / Eylül 635). Ancak Herakleios'un bölgeye büyük bir ordu göndermesi üzerine Dımaşk'ı boşaltıp Yermük vadisine geldi ve Bizans ordusunu bu defa da hezimete uğrattı (12 Receb 15 / 20 Ağustos 636)❗️

 Dımaşk'ın fethini takip eden süreç içinde tamamlanmış olan binanın daha sonra benzer kuruluşlara örnek teşkil edecek vakfiyesi de bu sırada tanzim edilmiştir. Zaman içinde yapıda önemli tamir ve tâdilâtlar yapılmıştır. Binanın içinde yer alan ikinci bir kitâbeden, yapının 1283'te Memlûk sultanı el-Melikü’l-Mansûr Seyfeddin Kalavun tarafından önemli ölçüde tamir ve tâdil ettirildiği, vakfiyesinin de yeniden düzenlendiği anlaşılmaktadır. Binanın süslemelerinin büyük çoğunluğu bu tamir ve tâdilâttan kalmıştır. Yapının orta avlusunun güneybatı köşesindeki kapısı üstünde yer alan stuko şebekenin binanın ilk süslemesinden kaldığı tahmin edilmektedir.

Merkezî bir avluya göre tanzim edilmiş dört eyvanlı plan şemasına sahip yapının köşelerinde dört büyük oda ve yanlarda ikişer küçük mekân yer almaktadır. Köşelerdeki odalar çapraz tonoz örtülüdür. İç avluya batı tarafından, görkemli görünüşü olan dış kapıdan geçilen bir giriş bölümünden doğrudan ulaşılmaktadır. Üzeri mukarnaslı sivri ve yüksek bir kubbe ile örtülü olan bu bölümün hemen bitişiğinde helâları ve abdest alma yerlerini ihtiva eden ortası havuzlu bir bölüm mevcuttur. Bu bölümün üstü de kubbeli olup ortasında bir açıklık yer almaktadır. Bu mekânla irtibatlandırılması mümkün olan ana binaya bağlı bir başka binanın da mevcudiyeti kuvvetle muhtemeldir.

Yapının dışarıya açılan cephesi sokağın durumuna uygun biçimde düzenlenmiştir. Mukarnaslı bir üst bölümle nihayetlenen taç kapı dikkat çekici bir görünüşe sahiptir. Geçmeli geometrik süsleme biçimi sergileyen taç kapının giriş bölümü göz alıcı bir girinti yapacak şekilde tanzim edilmiştir. Bu özellikleriyle kapının yeni etkilerle farklı kılınmış olağanüstü bir görüntüsü vardır. Taç kapıdan geçilerek ulaşılan giriş bölümünün üzerini örten mukarnaslı kubbe ve bu kubbeye geçişi sağlayan mimari düzenleme de Zengî mimarisi içinde yakın benzerleri bulunan bir uygulama olup farklı ve şaşırtıcı bir atmosferin meydana gelmesini sağlamaktadır.

Çok sayıda devşirme malzemenin de kullanıldığı binanın ana eyvanı Suriye'ye has kemerli ve at nalı biçimi profiliyle ilginç bir görüntü verirken batı eyvanının yan duvarında yer alan iki küçük kemerli kapıda hemen hemen aynı görüntü söz konusudur. Batı eyvanındaki mukarnas teşkilâtı da binanın orijinal süsleme anlayışının bir parçası olmalıdır. Yapı bugün Arap Tıp ve Bilimler Müzesi (Methafü't-tıb ve'l-ulûm inde'l-Arab) olarak hizmet vermektedir.

Fas'in (morocco) marakes sehrinde bulunan tarihi bab agnaou kapisi!(AT NALI SEKLI) = islam sanat muzesi Berlin !!!!


      Tanri'nin hikmet'i.Güney'e sahip oldular.Bildiklerini inka'lardan ögrendiler.=Reblik






🟥


Badel harab'ül Basra

Badel harabül Basra deyimi ne demektir? Bade Harabül Basra deyiminin öyküsü nedir?

Bade Harabül Basra; (yaygın galat kullanımı ile Badel harab ül Basra) "İş işten geçtikten sonra...” anlamına gelen deyimdir. Arapça'dan tam tercümesi "Basra harap olduktan sonra.." dır. Asıl olan yok olduktan sonra kalanlar neye yarar anlamında kullanılan deyimin ilk kez Moğolların Basra'yı yakıp yıktıktan sonra kendisine akıl danışması üzerine bir alim tarafından söylendiği rivayet edilmektedir.

Halk arasındaki söylencelere göre ise deyimin öyküsü şudur:  Basra'ya yolu düşen fakir bir derviş karnını doyurmak için kimin kapısını çaldıysa eli boş kalmış. Sadece bir kasap ona bir parça çiğ et vermiş. Ancak derviş eti pişirmek için ateş bulamamış. Ateş yakmak için kimden yardım istedi ise onu terslemiş.  Bunun üzerine derviş "Allah'ım Basra halkının hayırsızlığından ve cimriliğinden sana sığınırım. Bana şu eti pişirecek bir parça ateş lütfet " diye yalvarmış.

Tam o sırada Basra'da büyük bir yangın çıkmış. Herkes sağa sola kaçışırken dervişi, yangın alevlerinden istifade yaktığı ateşle eti kızartıp, karnını doyurmanın telaşı içindeyken, ona önceden yardım etmeyen Basralılar, "Sonunda aradığın ateşi bulmuşsun" demişler.

Derler ki derviş de onlara cevap olarak "Basra Harab Olduktan Sonra" anlamına gelen bu sözü söylemiş.


Xx


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O