
Upanişadlar: Hinduizm’in İlahi Bilgeliği ve Spiritüel Keşfi
Upanişadlar, Hinduizm’in kutsal metinlerinden biri olarak kabul edilir. Genellikle Vedik dönemin sonuna doğru, MÖ 800 ila MÖ 200 yılları arasında yazılmışlardır. Upanişadlar, derin felsefi öğretiler ve spiritüelbilgiler içerir ve insanın gerçek doğası, evrenin yapısı ve kurtuluşun yolları gibi konuları ele alır.
Upanişadların Kökenleri ve Tarihi Arka Planı
Upanişadlar, Hindistan’ın antik geçmişine dayanan zengin bir mirasa sahiptir. Bu metinler, Vedik dönemin sonlarına doğru gelişti ve genellikle Brahman sınıfının spiritüel öğretmenleri ve öğrencileri arasında yapılan sohbetlerin ürünüdür. Vedik dönemin ritüel ve mantralarından ziyade, daha derin felsefi konuları ele alır ve insanın içsel doğasını anlama çabasıyla doludur.
Upanişadlar, Vedaların bir parçası olarak kabul edilir ve Vedanta felsefesinin temelini oluşturur. Vedanta, Vedaların son bölümüdür ve insanın gerçek doğasını ve evrenin gerçekliğini anlama çabasını vurgular.
Upanişadların Özellikleri ve İçeriği
Upanişadlar, derin felsefi düşünceleri, metafizik soruları ve spiritüel öğretileri içeren bir dizi metni kapsar. Bu metinler, Brahman, Atman, karma, samsara ve moksha gibi temel kavramları ele alır. Ayrıca, çeşitli hikayeler, metaforlar ve alegorik anlatılar aracılığıyla karmaşık felsefi kavramları açıklamak için kullanılır.
Upanişadlar, Brahman’ın (evrensel ruh veya mutlak gerçeklik) ve Atman’ın (bireyin içsel ruhu veya özü) doğasını açıklar. Ayrıca, samsara (döngüsel varlık) ve karma (eylemlerin sonuçları) gibi konuları ele alır ve moksha (ruhsal kurtuluş veya özgürlük) idealiyle sonuçlanır.
Upanişadların Etkisi: Hinduizm ve Dünya Felsefesi Üzerindeki Etkileri
Upanişadlar, Hinduizm’in önemli bir parçası olarak kabul edilir ve Hindu dini ve felsefesi üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Ayrıca, dünya felsefesi üzerinde de önemli bir etkiye sahiptirler ve Doğu felsefesi ve mistisizmi üzerinde derin bir etkileri olduğu kabul edilir. Upanişadlar, insanlık tarihindeki en eski ve en derin felsefi metinlerden biri olarak kabul edilir.
Upanişadlar, Hinduizm’in önemli bir parçası olarak kabul edilir ve Hindu dini ve felsefesi üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Ayrıca, dünya felsefesi üzerinde de önemli bir etkiye sahiptirler ve Doğu felsefesi ve mistisizmi üzerinde derin bir etkileri olduğu kabul edilir. Upanişadlar, insanlık tarihindeki en eski ve en derin felsefi metinlerden biri olarak kabul edilir.
Hinduizm’in kutsal metinlerinden olan Upanişadlar, insanın gerçek doğasını ve evrenin doğasını anlamaya yönelik derin düşünceler içerir ve mistik bir deneyim yaşamayı hedefler. Bu metinler, karma, reenkarnasyon, Brahman ve Atman gibi kavramları ele alarak insanın varoluşsal sorularına cevap arar ve ruhsal bir aydınlanma yolunu gösterir. Upanişadlar, Hinduizm’in temel öğretilerini ve felsefesini derinlemesine inceleyen ve insanın içsel yolculuğunda rehberlik eden önemli metinler olarak kabul edilir.
Upanişadların Öğretileri ve Derin Anlamları
Upanişadlar, karma, samsara ve moksha gibi kavramları ele alırken aynı zamanda insanın doğası, evrenin yapısı ve gerçekliğin doğası hakkında derinlemesine felsefi düşünceler sunar. Bu metinler, insanın içsel yolculuğunu ve kurtuluşun yolunu arayanların rehberi olarak kabul edilir. Okuyuculara, sadece dışsal dünyanın ötesine geçmelerini değil, aynı zamanda içsel gerçekliği keşfetmelerini ve evrenin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkmalarını teşvik ederler.
Upanişadlar, Hint felsefesinin en önemli metinleri arasında yer alır ve karma, samsara ve moksha gibi kavramları ele alırken insanın doğası, evrenin yapısı ve gerçekliğin doğası hakkında derinlemesine felsefi düşünceler sunar. Bu metinler, insanın içsel yolculuğunu ve kurtuluşun yolunu arayanların rehberi olarak kabul edilir.
Okuyuculara, sadece dışsal dünyanın ötesine geçmelerini değil, aynı zamanda içsel gerçekliği keşfetmelerini ve evrenin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkmalarını teşvik ederler. Upanişadlar, ruhani bir deneyim yaşama ve evrenin anlamını keşfetme arayışında olanlar için bir ışık kaynağı olabilir.
Upanişadlar ve Vedanta Felsefesi: İlahi Bilgelik ve Entelektüel Keşif
Upanişadlar, Vedanta felsefesinin temelini oluşturur ve bu felsefe, Upanişadların öğretilerini analiz eder, yorumlar ve genişletir. Vedanta, insanın gerçek doğasını ve evrenin gerçekliğini anlama çabasını vurgular. Vedanta’ya göre, insanın asıl doğası Brahman’ın bir parçasıdır ve moksha, bu gerçeği fark etmek ve kurtuluşa ulaşmaktır.
Upanişadlar, Vedanta felsefesinin temelini oluşturur. Vedanta, insanın gerçek doğasını ve evrenin gerçekliğini anlama çabasını vurgulayan bir felsefedir. Bu felsefe, Upanişadlar tarafından ortaya konan öğretileri analiz eder, yorumlar ve genişletir. Upanişadlar, Hindu dini metinlerinde bulunan en eski ve önemli yazılardır ve Vedalar’ın son kısımlarını oluşturur.
Vedanta’ya göre, insanın asıl doğasının Brahman’ın bir parçası olduğu inancı merkezi bir rol oynamaktadır. Moksha, insanın gerçek doğasını fark etmesi ve nihai kurtuluşa ulaşması için önemli bir hedeftir. Vedanta felsefesi, Hindu kültürünün temelini oluşturmakta ve on binlerce yıldır geleneksel öğretilerin aktarılmasını sağlamaktadır.
Upanişadların Modern Dünya ve Etkisi
Upanişadların öğretileri, modern dünyada da büyük bir etkiye sahiptir. Batı felsefesi ve psikolojisi üzerinde derin bir etkileri olmuş, transpersonel psikoloji ve doğu-batı sentezi gibi alanlarda önemli bir rol oynamışlardır. Ayrıca, yoga ve meditasyon gibi spiritüel uygulamaların temelini oluştururlar ve birçok insan için içsel keşif ve dönüşüm arayışında bir kılavuz görevi görürler.
&
İmparator Jahangir ve tahtın varisi Prens Khurram, İslami bir festival alanında oruç veya kurban ziyafeti için yapılan toplantıda, albüm yaprak, Hindistan, 1615-1625 (Inv. No. I. 4596 fol. 13 v) © Berlin Staatliche Museen, Museum für Islamische Kunst / Johannes Kramer
UPANİŞADLARDA ZİHİN VE EPİSTEMOLOJİ – BİLİNÇ HALLERİ

Upanişadlarda Zihin – Bilinçli Ruh
Ruh ya da esas öz olan Atman, bilincin ve algılamanın en temel sebebidir. Bu noktada duyular sadece araçtır. Algılama, Atman olmadan gerçekleşemez; yani bir nesneyi koklamak isteyen Atman’dır, burun yalnızca koklamanın bir aracıdır.
Ruhun bilinçli yönü, bilgi-hareket duyuları olan on indriyasın (görme, işitme, dokunma, koklama, tatma – konuşma, tutma, hareket etme, boşaltım, doğurma)* yardımıyla, manas tarafından idare edilmektedir. Ayrıca Upanişadlar’da manasın bir olduğu ifade edilmektedir ve bu duyuların sadece manas olduğu belirtilmektedir. Manasın en temel işlevi ise duyu ve hareket organlarını yönetmektir; duyular vasıtasıyla gelen izlenimleri düzenleyerek, gerektiğinde hareket organlarıyla eyleme geçilip geçilmeyeceğine karar vermektedir. Manas ile duyu ve hareket organlarının ilişkisi, beyin ile duyu ve motor sinirlerinin ilişkisiyle karşılaştırılmaktadır.
Praşna Upanişad’da şöyle denmektedir:
“İnsan; hayati soluk, düşünce, duyular ve hareketlerden müteşekkil bir varlıktır. Bu unsurlar, Atman’dan zuhur ederler ve eninde sonunda, bir akarsuyun denize karıştığı zaman kaybolması gibi, Atman’a karışarak ortadan kaybolurlar.”
Ruh, uyanık durumdayken duyular dünyasındaki hayatla irtibat halindedir. Bu irtibat sonucu mikrokozmos ve makrokozmos şu şekilde ilintilendirilmektedir:
1- İnsandaki kafa, evrendeki göktür.
2- İnsandaki göz, evrendeki güneştir.
3- İnsandaki soluk, evrendeki rüzgardır. 4- İnsandaki gövde, evrendeki mekandır.
5- İnsandaki böbrekler, evrendeki sudur.
6- İnsandaki ayaklar, evrendeki topraktır.
Bu şekilde insanın evrenle, birbirlerini karşıladıkları noktalar açısından ilintilendirildiği durum, ruhun bilinçli durumudur.

Upanişadlarda Epistemoloji – Bilgi Teorisi
Ruhun bilinçli yönünden yola çıkarak, Upanişadlar’da belirtilen bilgi teorisini inceleyelim. İlk olarak kozmik görüşün bilgi teorisine yaklaşımına bakacak olursak bu görüş, bilgiyi daha yüksek bilgi ve daha aşağı bilgi diye ikiye ayırmaktadır. Bu yaklaşımda daha yüksek bilginin Brahman (Mutlak)’ın bilgisi olduğu ve onun bilgisine tekil varlıklardan yola çıkılarak ulaşılabileceği kabul edilmektedir. Daha aşağı bilginin ise zihin ve duyu organlarının faaliyet gösterebildiği tek alan olan fiziki dünyanın sonlu bilgisi olduğu savunulmaktadır. Daha aşağı bilgi, tınlayan Brahman olarak da adlandırılmaktadır.
Tınlayan Brahman – Aşağı Bilgi
Tınlayan Brahman, Veda dininin ritüellerini, yani bu dini oluşturan bütün ilahileri, formülleri, büyü dualarını ve kutsal kitap yorumlamalarını içermektedir. Dolayısıyla bu bilgi türü adlar ve nesnelerle donatılmış olduğu için en yüksek Brahman bilgisinden daha aşağıdır.
Mundaka Upanişad’da şöyle denmektedir:
“Angiras ona dedi ki: ‘İki tür bilgiyi bilmek gerekir, Brahman’ı bilen herkesin de bize söylediği gibi, yüksek bilgi ve aşağı bilgi… Aşağı bilgi Rigveda, Yajurveda, Samaveda ve Atharvaveda, Shiksha (sesbilgisi), Kalpa (ayin bilgisi), Vyakarana (dilbilgisi), Nirukta (kökenbilim), Chhandas (ölçü) ve Jyotisha (gökbilim)’dır; yukarı bilgi de Yok Edilemez Brahman’ın kavrandığı bilgidir.”
Upanişadlarda Zihin – Agnostisizm
Akozmik görüşe göre ise Brahman, bilginin koşullarını aşmaktadır ve bundan dolayı da bilinemez. Bu görüş, Brahman’ın bilginin koşullarını aştığının göstergesinin, O’nun taşımış olduğu birbiriyle çelişen sıfatlar (hareketli-hareketsiz, yakın-uzak) olduğunu kabul eder. Brahman, kendisi hareket etmediği halde düşünceden daha hızlıdır. O bulunduğu yerde dinlenirken bile uzaklara yolculuğa çıkar, yani yerinde durduğu halde her yerde gezinir. O bir atomdan daha ince, en büyükten daha büyüktür.
Bu durum İşa Upanişad’da şöyle geçmektedir:
“O – Ben – hareket etmez, ama düşünceden tezdir. Devalar (duyular) ona hiç ulaşamadılar, o hep önlerinden gitti. O yerinde durur, ama koşanları yakalar. Matarişvar – yel, hareketli ruh – ona kudret bağışlar… O hem hareketlidir, hem hareketsiz; hem uzaktır, hem yakın. Her şeyin hem içindedir, hem dışında.”
Kena Upanişad’da ise Brahman’ın bilinemeyeceği şöyle belirtilmektedir:
“Bu bilinenden başka, bilinmeyenin de üstünde; bize bunu öğreten büyüklerden böyle işittik (I)… Brahman, onu düşünmeyen tarafından düşünülür; onu düşünen, onu bilmez. O, onu düşünenlerce anlaşılmaz; onu anlayanlar, onu anlamayanlardır (II).”
Brahman’ın bu şekilde bilinemeyeceğini kabul eden akozmik yaklaşım, ampirik bilginin ise hiçbir zaman bilgi değeri taşımadığını, bu bilginin bir cehaletten ibaret olduğunu savunur. Lakin bilinemez olan, fakat esas bilgiyi teşkil eden Brahman’ın bilgisinin bilinemese bile, insanın “O” olduğu için, yani insanın özüyle Brahman’ın özü bir olduğu için O’nun kesinliği kavranabilir.
Bu kesinliği kavrayabilmek, yani En yüksek Brahman’a ulaşabilmek, doğrulukla, asketizmle ve dünya zevklerinden uzak durmayla mümkündür. Bunlarla ulaşılan benlik bilgisinin kesinliği, bilginin ulaşabileceği en üst noktadır, yani en yüksek Brahman’dır. Bu yüzden Brahman üzerine kesin bir şey söylenilemese bile onu aramanın boş bir çaba olmadığı kabul edilmektedir. Brahman tam manasıyla algılandığı zaman yaşamın en yüce anlamına ulaşılır. Bu algının en yüce anlam olmasının sebebi, onun insana ölümsüzlüğü kazandırmasıdır.
Upanişadlarda Epistemoloji – Kozmik ve Akozmik Uzlaşımı
Kısaca Brahman’ın bilgisine varmak demek, her şeyi bilmek anlamına gelmektedir. Her iki yaklaşım da Brahman bilgisinin yüceliğine vurgu yapmaktadır. Yaklaşımlardan ilkinin, kozmik düzenin incelenmesiyle bu bilgiye ulaşılabileceğini savunmasına karşın, diğer yaklaşım, bu bilginin sezgi yoluyla ve dolaylı bir şekilde elde edilebileceğini kabul etmektedir. Upanişad metinleri içerisinde, hangi bakış açısından yaklaşılırsa yaklaşılsın, elde edilecek doğru bilgiye idealist bir tutum benimsenmiştir.
Mundaka Upanişad’da şöyle denmektedir:
“Bilge kişi, bilgi ile hikmet arasındaki farkı ayırt edebilmelidir. Bilgi, nesnelere, faaliyetlere ve ilişkilere ait bir şeydir. Hikmet ise, sadece Tanrı’ya ait bir şeydir; ve O, daima bütün nesnelerin, faaliyetlerin ve ilişkilerin ötesindedir. Yegane hikmet, O’nunla birleşmektir.”
Upanişadlar’daki, ruhun bilinçli yönüyle ilgili bilgilerden sonra, şimdi ruhun bilinçsiz yönüne kısaca bakmak gerekir.

Upanişadlarda Zihin – Bilinçsiz Ruh ve Uyku Durumu
Upanişadlarda Zihin – Rüyalar
Upanişadlar’a göre rüya durumu, uyanıklıkla derin uyku arasındaki bir yerde bulunmaktadır. Bu durumda duyu organları istirahat halindedir ve manas dışarıdan herhangi bir duyu verisi almadan, uyanıklık saatlerinde elde ettiği malzemeden bir şekil dünyası meydana getirmektedir. Bu sebepten ötürü rüyanın görüldüğü zaman, uyanık olunan durumda dış dünyanın algılanması gibi gerçek sanılmaktadır. Bu yüzden, rüya durumuna duyusuz algılama denilmektedir.
Ayrıca bilincin içe dönük olduğu, benliğin ikinci halkası olan bu durumun yedi halkasının ve on dokuz ağzının olduğu kabul edilmektedir. Bu durumun ince maddeli nesnelerden hoşlandığı söylenir, yani uyanık durumun kaba maddeli nesnelerden beslenmesi gibi rüya durumu da düş anılarının ince maddeli malzemesinden beslenmektedir.
Praşna Upanişad’da şöyle denmektedir: “Orada o tanrı – zihin – uykuda yüceliğin sevincini yaşar. Görülmüş olanı yine görür; duyulmuş olanı yine duyar; değişik ülkelerde ve yönlerde tadına varılmış olanı yine tadar. Görülmüş olanı da olmayanı da, duyulmuş olanı da olmayanı da, tadına varılmış olanı da olmayanı da, hepsini görür; o, tüm bunların tümü olduğu için, görür.”

Upanişadlarda Zihin – Rüyasız Uyku
Bu durum suşupti olarak adlandırılmaktadır. Rüyasız uyku durumunda duyular da manas da istirahat halindedir. Bu durumda, cisimleşmiş olan özün Brahman’la geçici bir birliğe sahip olduğu kabul edilmektedir, ama bu durum tam manasıyla bir serbest kalma olarak nitelendirilmemektedir; çünkü bu durumda bireysellik bilinci olmasa dahi birey var olmaya devam etmektedir. Böylesine bir durum, bütün arzuların yok olduğu bir durumdur ve bu yüzden saf mutluluk durumu olarak nitelendirilmektedir; hatta insanlar bu uykudan uyandıktan sonra bile o durumun mutluluğunu ve huzurunu anlayabilmektedir.
Uyuyanın ne düş gördüğü ne de arzuya değer bir şeyi arzu ettiği benliğin bu üçüncü halkası, bölünemeyen ve başkalaşmamış haliyle zevkten oluşmakta ve uyanık durumun kaba maddeli nesneyle, rüya durumunun ise ince maddeli nesneyle beslenmesi gibi bu durum da zevkle beslenmektedir. Ayrıca bu durumun tek ağzının olduğu ve bunun da ruh olduğu kabul edilmektedir.
Praşna Upanişad’da şöyle denmektedir: “
…Rişi cevap verdi: ‘Ey Gargya, güneş battığında onun ışınları nasıl o ışık kursunda toplanırsa, tüm bunlar (tüm duyular) da en yüce meleke (deva) olan zihinde toplanır. O yüzdendir ki, insanın işitmediği, görmediği, koku, tat almadığı, dokunmadığı zamanlarda o konuşmaz, yemez, zevk almaz, boşaltım yapmaz, hareket etmez. O uyur; böyle der insanlar.”
Turîya Durumu
Bu durumun, sıradan insanların ulaşabileceği bir durum olmadığı kabul edilmektedir. Rüyasız uyku durumuyla pek fazla farklılık göstermemektedir. Öyle ki yine rüyasız uykuda olduğu gibi bilincin ortadan kalkması, arzuların tamamen yok olmasından kaynaklanan mutluluk söz konusudur.
Ancak bu mistik durumu tecrübe edebilecek kişi, manevi eğitimi yüksek olan, yoga gücü bahşedilmiş kişidir ve bu duruma ulaşabilmiş olmak, manevi eğitimin en yüksek noktasında olmak anlamına gelmektedir. Bu durum benliğin dördüncü halkasıdır ve anlatılamaz bir niteliğe sahiptir.
Turîya, varlıkların başlangıcının ve sonunun ötesindeki tanrı alanının üstündedir. Bu durum ne içe dönük ne de dışa dönük bir bilinç; ne de ikisi birden olan bir bilinçtir. Turîya durumu görülemez, ifade edilemez, dokunulamaz, tarif edilemez, yani her türlü belirticiden yoksun olarak tanımlanmaktadır. Kişinin kendi benliğinin kesinliği, bu durumun varlığını idrak etmeyi sağlamaktadır.
Praşna Upanişad’da şöyle denmektedir:
“Verilen nefes ve alınan nefes iki adağı eşit derecede taşıdığı içindir ki, Saman, Hotri rahibidir. Zihin kurban sahibi, Udana da kurbanın ödülüdür ve kurban sahibini her gün derin uykuda Brahman’a götürür… Ve ışık galip geldiğinde o tanrı – zihin – rüya görmez; ve o an bedeninde mutluluk doğar… Ve, ey arkadaş, kuşlar nasıl tünemek için bir ağaca giderse, tüm bunlar da En Yüce Atman’da sakindir.”
Bahsetmiş olduğumuz bu dört durum, organik bir varlığın benliğinin bütününü oluşturmaktadır. Bu nedenle Upanişadlar’daki iç dünyaya yönelme aşamalı olarak gerçekleşmiştir ve dış dünyadan iç dünyaya yönelme ve sonunda görünenden görünmeyene dönüşmenin gerçekleştiği, bununla da güç artışının sağlandığı söylenebilir.
Aitareya Upanişad’da ise şu ifadeler yer almaktadır:
“Evrenin kaynağı, idame ettireni ve sonu olan Tanrı, varlığın her safhasına iştirak eder. O; uyanan kişi ile uyanır, rüya gören kişi ile rüya görür ve derin uykuda uyuyan kişi ile uyur; lakin kendisi bu üç durumun da ötesindedir. Onun gerçek mahiyeti, saf şuurluluktur.”
Kaynakça
- Mysore Hiriyanna, Hint Felsefesi Tarihi
- Upanişadlar – F.Max Müller
- Rigveda – İş Bankası Yayınları (çev. Korhan Kaya)
- Hint Felsefesinin Temelleri – Korhan Kaya
- Hinduizm – Korhan Kaya
- Sanskrit Türkçe Sözlük – Korhan Kaya
- Vedalar ve Kaynağı Üzerine – Ali İhsan Yitik /Hammet Arslan
- FELSEFİ DÜŞÜNCENİN İLK METİNLERİ: UPANİŞADLAR (Yüksek Lisans Tezi) – Alper İPLİKCİ
Ruh göçü ve Karma kanunu ile ilgili birçok konuşma vardır. Bunlardan biri Brhad.Upa. III,2,13’den itibaren verilen konuşmadır. Burada iyi hareketlerin (Karman) sonunda iyi bir canlı, kötü hareketlerin sonunda kötü bir canlı olarak doğulacağı belirtilir. Aynı Upanishad’ın başka bir yerinde (7,2) ilginç bir söz oyunu vardır:

“Pracapati’nin oğulları olan tanrılar, insanlar ve şeytanlar babalarının yanında onun öğrencisi olarak kalırlar. Tanrılar onun yanındayken sorarlar: ‘Efendimiz, bize birşey söyleyin’ O da onlara ‘da’ der ‘bunu anladınız mı?’ diye ekler. “Tanrılar”da anladık; siz bize damyata (kendinizi zaptedin) diyorsunuz’ diye yanıt verirler. Pracapati ‘evet, anlamışsınız’ der. insanlar ona derler ki ‘Efendimiz, bize birşey söyleyin’ O da gene ‘da’ der. ‘Anladınız mı?’ insanlar ‘anladık, siz bize datta (ver) diyorsunuz’ derler. O da ‘evet, anlamışsınız’ diye doğrular. Şeytanlar ona derler ki ‘Efendimiz, bize birşey söyleyin’ O gene ‘da’ der ‘anladınız rnı?’ diye ekler. Onlar da ‘anladık, siz bize dayadhvam (merhametli ol) diyorsunuz’ derler, Pracapati ‘evet, anlamışsınız’ diye konuşur, işte bu yüzden kutsal sesi olan gökgürültüsü da-da-da ettiğinde bu damyata, datta, dayadhvam anlamına gelir. O nedenle o kişi kendini tutma cömertlik ve merhameti öğrenecektir.”
Upanishadlardaki öğretiye göre en yüce amaç, Brahma ile bir olmaktır. Bu da ancak bilgisizliğin yenilmesi ile olur. Bu yüce amaca ulaşmak için, iyi olsun kötü olsun, her türlü işi bırakmak gerekir.
Monoteist, tek bir tanrıya inanan kişidir; bu inanç sistemine ise monoteizm (tek tanrıcılık) denir.
§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§§
Şeyh Hüseyin ⏳Kum saatli taht
Kum saatli taht ve Cihangir Şah
Babür sanatının en ünlü tablolarından birisi Cihangir Şah’ın bir Sufi Şeyhini sultanlara tercih ettiği bu tablodur. Bu tablo, dönemin ünlü ressamlarından Bichitr tarafından 1615-18 civarı bir tarihte yapılmıştır. Bichitr, Hindu kökenliydi ve saray ressamlığında önemli bir yere gelmişti. Tablolarındaki figürlerin ve tasvirlerin analizinden dönemin yaşantısına ve sultanların kişiliğine ait pek çok bilgi ortaya çıkartılmıştır.
Babürlülerin sanata yaklaşımı
Babürlüler’in sanata yaklaşımı kesinlikle çok farklıydı. Saraylarının çok etnikli, çok inançlı doğasını ortaya koyabilecek değerli eserler yaratmak için değişik kültürlerin üsluplarından, sembollerinden ve felsefi fikirlerinden yararlanmaktan çekinmediler.
Babür imparatoru Cihangir tarafından yaptırılan alegorik içerikli tablolar, ince imalarıyla çok ilginçtir.
Babürlü Neo-Platonculuğu ve Sufi Şeyhi
Babürlülerin hayata bakışı mistik veya dini olmaktan çok entelektüeldi. Mimari, görsel sanatlar ve hatta bahçe dizaynı çalışmalarında evrenin salt fiziksel görünüşünü taklit etmek yerine, varoluşun daha yüksek gerçekliğini vurgulayan felsefi mesajları vermeyi tercih ederlerdi.
Tablonun analizi
Kum saatli tablonun üstünde ve altında yer alan Farsça iki beyit, Babürlülerin Yeni-Platoncu felsefi anlayışına atıfta bulunmaktadır: “Tanrı’nın lütfuyla Ekber Padişah’ın oğlu Şah Nuruddin Cihangir hem dışsal biçimin hem de içsel anlamın hükümdarıdır. Dışarıdan sultanlar onun önünde dursa da, içten içe bakışlarını daima dervişlerin üzerinde tutar.”
Şeyhin altında bir Osmanlı Padişahı çizilmiştir: Bu padişah, ya Cihangir’in atası Timur’un Ankara’da yendiği Sultan Bayazid ya da Cihangir’in çağdaşı olan Sultan I. Ahmed’tir. Padişah, Cihangir’e hayranlıkla bakıyor durumdadır. Kum saatli tahtına gözlerini dikmiş ve ellerini saygılı bir ifadeyle bir araya getirmiştir.
Ayaktaki üçüncü figür, İngiltere Kralı I. James’tir. Kralın Avrupai kıyafetleri üzerindedir. Eğimli bir şekilde giyilmiş tüylü şapkası ve dantel örgülü fırfırlı gömleğinden kim olduğunun anlaşılması kolaylaşıyor. İngiltere Kralının görünüşü sudan çıkmış balığa benziyor, Babür evreninde büyük bir uyumsuzluk yaşıyor gibi çizilmiş.
Sufi şeyhine davranışı
Osmanlı Sultanı’nın ve İngiltere Kralı I. James’in bu sanat eserinde anılması, onları dışsal görünümlerinde eşitlerken, Cihangir Şah, başında kozmolojik halesiyle, Sufi Çişti tarikatından Şeyh Hüseyin ile birlikte içsel bir anlam dünyasına yönelmiş durumdadır. Ressam burada her konuya uygun mesajı iletmek için farklı tarzlarda performans gösterebilen bir aktör gibi davranmaktadır.
Cihangir ile aynı seviyede ve Cihangir’in tüm dikkatini verdiği kişi, bir Çişti Şeyhidir. Cihangir Şah, bu Sufi ile yakın durarak manevi eğilimi hakkında bir ipucu veriyor. Cihangir, parmaklarındaki muhteşem yüzüklerin çağrıştırdığı tüm dünyevi zenginliğine rağmen, hayatta en önemli şeyin hem Sufi Şeyh tarafından hem de Cihangir tarafından insanlara sunulan zarif ciltli Kuran’la temsil edilen manevi dünya olduğunu ortaya koyuyor. Şeyh, Cihangir’in kendisine uzattığı Kuran’ı elleriyle değil, üzerindeki bir şal ile yarattığı bir örtünün içinde hürmetle kabul ediyor.
Cihangir’in kum saatli tahtı
Tablonun kilit unsurlarından birisi İmparator Cihangir’in oturduğu kum saatli tahttır. Kum saatinin üzerinde bulunan ve görünüşe göre dibinde oynayan genç melekler tarafından yazılmış bir yazıtta “Allah büyüktür. Ey Şah, saltanatın bin yıl sürsün” yazmaktadır.
İkinci İslami binyılın başlangıcı olan Hicri 1.000 yılı, Ekber’in hükümdarlığı sırasına denk gelmiştir. Bu tarih, miladi takvime göre 1591-92 yılına karşılıktır. Babürlüler astrolojik olayların, güneş ve ay hareketlerinin, yıldız döngülerinin ve göksel alametlerin farkındaydı. Cihangir 1605’te tahta geçtiğinde ikinci binyılın çoktan başlamış olduğunu biliyordu. Kısaca, kum saatindeki kumlar çoktan akmaya başlamıştı. Ancak bu, kendisini yeni bir bin yıllık dönemi başlatan mesih hükümdar olarak tanımlamasının önünde bir engel değildi. Cihangir gerçekten de bir “imparatorlukta kendini kutlama” ustasıdır. Ama bu, zaten tüm hükümdarların yaptığı bir şey değil miydi?
Bichitr, bu tabloda kum saatinin nesne olarak niteliğini vurgular. Bu saat, Babür sarayına getirilmiş gerçek bir Avrupalı kuyumcu objesidir. Babür sarayına 1584 yılında gelen ilk ziyaretçiler arasında William Leedes adında bir kuyumcu da vardı. Bu kişi Ekber’in hizmetine girmiş, Ekber’den bir ev, beş köle ve bir at almıştır. Bu saat büyük ihtimalle Leedes tarafından getirilmişti.
Bir kum saati Avrupa’nın zamanı algılamasını ve zamanı ölçme konusunda takıntılı olduğunu gösterir. Cihangir ise bu resimde kelimenin tam anlamıyla ölçülebilir zamanın dışında oturuyor. Aynı şekilde, kum saatini Cihangir’in eksikliklerinin bir sembolü olarak da yorumlayabiliriz. Kum saati, denizde zamanı ölçmek için kullanılan güvenilir bir araç olduğundan denizcilik açısından çok önemliydi. Cihangir’in en sevdiği eşi olan Nur Cihan, ticaret gemilerine sahipti. Ancak, Babürlüler denizde askeri anlamda başarılı değildi. Bir deniz gücü kurma konusunda da başarılı olamadılar.
Bichitr, tablosunda Cihangiri ve tahtını kum saatinin üzerinde oturtarak maddi dünyanın reddedilemez biçimde önceliği olduğunu vurgulamış, buna karşılık Cihangir, manevi alemi öne çıkartarak bu gerçeğe sırtını dönmüş durumda kalmıştır. Bichitr’in resminde görülen Cihangir’in Sufi Şeyh’i sultanlara tercih etmesi, aslında Cihangir’in gerçek sorununun maddi dünyada başarı peşinde koşar görünürken Şeyhleri tercih etmiş olmasıdır diye de yorumlanabilir.
Bilgi: Okuduğunuz bu yazı 01.07.2025 01:44 tarihinde Hindistan Gezi resmi sitesinde şu sayfadan alınmıştır: https://hindistangezi.com/kum-saatli-taht-ve-cihangir-sah/ Tüm hakları hindistangezi.com'a aittir.
🟥
Babür’ün yaşamı
Doğumu ve çocukluğu
Babür Şah, 14 Şubat 1483’te doğdu. Babası Ömer Şeyh, Fergana’nın sultanıydı. Babür, açık tenli oluşuyla, siyah çekik gözleri ve çıkık elmacık kemikleriyle Orta Asyalı kökeni çok belirgin bir kişiydi. 11 yaşındayken babası bilinmeyen bir nedenle ortadan kaybolunca Babür, amcası ve yeğenleriyle birlikte tahta geçti. Bu sırada Fergana vadisi, dönemin önemli şehirlerinden Semerkant ve Buhara’dan 200 km. kadar uzakta, verimli toprakları olan yemyeşil bir yerdi.
Fergana vadisi
Timur’un ölümü
O dönemde büyük hükümdar Timur öldü. Hükümdarlığı Delhi’den Akdeniz’e, Pers Körfezinden Volga nehrine kadar uzanıyordu. 1496 yılında Semerkant’ın sultanı da ölünce Babür, iki yeğeniyle birlikte şehri kuşattı. 7 ay sonra burayı ele geçirdi ve hemen Timur’un türbesini ziyaret etti. Babür Şah, daha sonra Hindukuş Dağları’nı aşarak Kabil üzerine yürüdü ve şehri kolayca ele geçirdi. Kabil’i taze meyveleri, balı ve iyi korunmuş haliyle çok sevdi, her zaman başkent olarak kullandı.
Babur Kabil seferinde © Wikimedia Commons
Kandahar ve Kabil şehirleri, İran ve Anadolu üzerinden Avrupa’ya açılan kervan yolu üzerindeydi ve buradan her yıl 10 bin kadar at ve deve yükü olan kervanlar geçiyordu. Bu kervanlardaki malların değerinin 400’de biri vergi olarak alınırdı. Bu sayede Kabil’de uzun bir süre bolluk ve barış dönemi yaşandı.
Bu arada Timur Hanedanının başka bir üyesi olan Şeybani Han, Semerkant’ı ele geçirdi. Babür Şah, Semerkant’a tekrar sefer yaptı, ancak gücü yeterli olmadığı için İran’daki Safevilerden yardım istedi. Şah İsmail, yapacağı yardım karşılığında Babür’ün Şii geleneklerine göre giyinmesini ve bir Şii gibi davranmasını şart koştu. 1511 yılının Kasım ayında Semerkant’ı geri aldığında Babür, bir Sünni olmasına rağmen sakalını Şii tarzında kesti ve Şii kıyafetleri giydi.
Kandahar ve Kabil şehirleri, İran ve Anadolu üzerinden Avrupa’ya açılan kervan yolu üzerindeydi ve buradan her yıl 10 bin kadar at ve deve yükü olan kervanlar geçiyordu. Bu kervanlardaki malların değerinin 400’de biri vergi olarak alınırdı. Bu sayede Kabil’de uzun bir süre bolluk ve barış dönemi yaşandı.
Bu arada Timur Hanedanının başka bir üyesi olan Şeybani Han, Semerkant’ı ele geçirdi. Babür Şah, Semerkant’a tekrar sefer yaptı, ancak gücü yeterli olmadığı için İran’daki Safevilerden yardım istedi. Şah İsmail, yapacağı yardım karşılığında Babür’ün Şii geleneklerine göre giyinmesini ve bir Şii gibi davranmasını şart koştu. 1511 yılının Kasım ayında Semerkant’ı geri aldığında Babür, bir Sünni olmasına rağmen sakalını Şii tarzında kesti ve Şii kıyafetleri giydi.
Hindistan seferi
Babür Şah, ünlü Hayber Geçidini geçerek Pencab Ovasına açılmaya ve Timurun yaptığı gibi “Hindustan’ı” ele geçirmeye karar verdi. Bu arada Timur’un bıraktığı Genel Vali Hızır Han, kendisini Delhi Sultanı olarak ilan etmiş ve bir hanedan kurmuştu. Babür’ün Şah olduğunu kabul etmiyor, buna karşılık Timur’un oğlu Şahruh’a bağlılığını bildiriyordu. Babür, gönderdiği elçi ile “Daha önce bir başka Türk’e ait olan toprakları barış içinde geri almak istediğini” bildirdi, ama bu isteği reddedildi.
Babür, savaşa hazırlanmakta hiç acele etmedi. Üstad Ali isimli bir Türk ustanın dökümünü yaptığı topları ordusunda ilk kez kullanacaktı. 1525 yılında 25 bin kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Panipat ovasında iki ordu karşılaştı. Babür ordusu, 100 bin kişi olduğu söylenen Delhi ordusunu yendi. Savaştan sonra oğlu Hümayun’u Agra’yı güvenlik altına almaya ve oradaki Lodi Hanedanına ait hazineyi getirmeye gönderdi. Bu hazinenin en önemli parçası olan büyük bir elmas, daha sonraları ‘Kuh-i Nur’ – Nur Dağı Elmas’ı olarak adlandırılmıştı.
Babür, Delhi ve çevresine yerleşti ama Rajastan’ın Hindu prensi Rana Sanga kısa süre sonra saldırıya geçti. Agra yakınlarındaki savaştan galip çıkan Babür ordusu oldu. Artık “Hindustan’ın” hakimi olmuştu. Oğullarını uzak eyaletlere vali olarak gönderdi. Kamran, Kandahar şehrine, Askari, Bengal’e ve Hümayun ise Bedekşan’a gitti.
Panipat savaşı
Babür İmparatorluğu
Padişahlıktan sonra artık imparator olarak anılmak isteyen Babür bunun için büyük bir toplantı düzenledi. Timur’un ve Cengiz Han’ın soyundan gelen ve kendisine hizmet etmiş olan başka devlet büyüklerine Agra’ya gelmeleri ve “münasip hediyelerini almaları” konusunda mesajlar göndermeye başladı. 1528 yılının sonuna doğru yeterli sayıda olumlu cevap geldi.
Agra’da büyük bir festival hazırlandı. Ortasında Babür Şah’ın bulunduğu yarım daire şeklindeki ziyafet sofrasına en önemli konuklar oturtuldu. Burada yapılan en önemli iki faaliyet; yemek yemek ve hediye alıp vermekti. Babür, önemli misafirlerinin başından aşağıya altın ve gümüş paralar döktürüyor, misafirler Babür Şah’a, kılıç kınları ve şahın şerefine dikilmiş giysiler gibi hediyeler veriyordu. Bu sırada hayvanlar arasındaki dövüşler, güreşler, danslar, müzikler ve cambazlık gösterileri durmaksızın sürüyordu.
Bu büyük festival, dönemin şaşaasını yansıtan bir gösteriydi. Babür’ün kızı Gülbeden daha sonra “Beş kralın hazinesi onun (Babür’ün) eline geçti ve o, her şeyini (bu festivalde) dağıttı.” diye yazmıştı.
Mücadelesi küçücük Fergana bölgesi ile devasa Hindistan arasında iniş çıkışlarla geçmişti. Büyük ataları Timur’un ve Cengiz Han’ın izinden yürümüş ve zamanının en büyükleri arasına girmişti. Kendi yazdığı BABÜRNAME isimli kitabında yaşadığı döneme ait çok önemli bilgiler vermiştir.
Bilgi: Okuduğunuz bu yazı 01.07.2025 01:53 tarihinde Hindistan Gezi resmi sitesinde şu sayfadan alınmıştır: https://hindistangezi.com/baburun_yasami/ Tüm hakları hindistangezi.com'a aittir. Babür, gönderdiği elçi ile “Daha önce bir başka Türk’e ait olan toprakları barış içinde geri almak istediğini” bildirdi, ama bu isteği reddedildi.
Xx












Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O