4 Haziran 2025 Çarşamba

Müslüman Düşünürler=Doğadaki Evrim Gelisimi

                            

Kambriyen terimi, Paleozoik dönemin başlangıcını ifade eden, günümüzden 570 milyon yıl önce olduğu tahmin edilen (jeologların ve jeokimyacıların tahminlerine göre) bir dönemdir. Jeologlar, Dünya tarihini 11 döneme ayırırlar. En eski dönem, Hadeyan’dır; 4,56 milyar yıl önce (gezegenimizin tahmin edilen yaşı budur) başlamış ve 3,8 milyar yıl önce sona ermiştir. Şu an devam eden, Senozoik dönemdir. Senozoik dönem, 65 milyon yıl önce, dinozorların soyunun tükenmesiyle başlamıştır ve halen devam etmektedir.

Kambriyen tortularda, bugün yaşayan omurgasız hayvanların temel tiplerininki de dahil olmak üzere, tüm fosil türlerinden bolca bulunur (omurgalılar, bir süre sonra ortaya çıkmışlardır; ilk kez Paleozoik dönemin Ordovisyen periyoduna ait yaklaşık 510 milyon yıl yaşındaki bir fosilde kaydedilmişlerdir).

Kambriyen Patlaması

Canlılar biyologlar tarafından çeşitli sınıflara ayrılırlar. "Taksonomi" ya da "sistematik" olarak adlandırılan bu sınıflandırma içindeki hiyerarşik kategoriler canlıların çeşitli özelliklerine göre belirlenmiştir.                                 

Kambriyen patlaması, yaklaşık 541 milyon yıl önce başlayan ve jeolojik olarak kısa bir sürede, birçok modern hayvan şubesinin ilk örneklerinin hızla ortaya çıktığı bir evrimsel dönemdir. Bu dönem, canlı yaşamın ani bir şekilde çeşitlenmesiyle karakterize edilir ve bu olay, daha sonraki milyonlarca yıl içinde görülebilecek çeşitliliğin temelini atmıştır. 


Canlıların Sistematiği

Buna göre canlılar ilk önce alemler olarak sınıflandırılırlar. Daha sonra filumlara ayrılır ve filumlar da birtakım alt gruplara çeşitlenirler. Söz konusu hiyerarşik sınıflandırma, şu şekilde belirlenmiştir:

  • Alem (Kingdom)
  • Filum (Phylum, çoğulu Phyla)
  • Sınıf (Class)
  • Takım (Order)
  • Aile (Family)
  • Cins (Genus, çoğulu Genera)
  • Tür (Species)

           

(299-252 yıl) PERMİYEN

 (359-299 milyon yıl) KARBONİFER

 (419-359 milyon yıl)   DEVONİYEN

 (443-419 milyon yıl) SİLURİYEN 

 (485-443 K milyon yıl) ORDOVİSİYEN

  (541-485 milyon yıl) KAMBRİYEN

• Bağımsız olarak haliç, nehir ağzı, tatlı su ve karasal ekosistemlerin gelişmesi,

 • Karasal ortam (susuz) üzerinde yaşamın başlaması, 

 •İlk damarlı bitki fosilleri,

 •Hızla ve geniş olarak çenesiz balıkların yayılımı

 •İlk mercan (Coral) resiflerinin oluşumu.

Lavrasya ve Sibirya platformlarında karbonatlar çökelmiş olup, tipik olarak mercan stromatoporoid, Pentamerus, and Stricklandia toplulukları görülür. Stromatoporoidler, koloni halinde yaşayan, kalker iskeletli bentonik organizmalardır ve geniş koloni oluşturan denizel organizmalardan oluşmaktadır. Mercanlar ve alglerle beraber resifal kireçtaşlarını oluşturur.  

  • İklim: Gondvana'daki buzulların erimesi sonucunda iklimin ılımanlaştığı ve deniz seviyelerinin yükseldiği bir dönemdir.
  • Bazı yaratılışçılar, “mikro evrimin” gerçekleştiğini kabul ederler, fakat ilk patlamadan sonra herhangi bir yeni “tür”ün ortaya çıktığını kabul etmemek konusunda katıdırlar. Bir “tür”ün ne olduğunu net olarak tanımlamayı rahatlıkla reddetseler de , bir filum, ya da bir filum içindeki bir sınıf, yeni bir “tür” olarak kabul edilmelidir. Sonuçta, filumlar ve sınıflar, taksonomik hiyerarşinin en yüksek iki seviyesini ifade eder.
  • "Filum" kelimesi, kullanım alanına göre başlıca iki anlama gelmektedir: 
  • Biyolojide (Taksonomi): Canlıların sınıflandırılmasında kullanılan hiyerarşik bir kategoridir. Türkçe karşılığı şube veya dal olarak geçer. Benzer sınıfların bir araya gelmesiyle oluşur ve alemden sonraki, sınıftan önceki basamaktır.
  • Tıpta ve Anatomide: Latince kökenli bir kelime olup, ipliklif veya tel anlamına gelir. Örneğin, omuriliğin en alt ucundan çıkan ipliksi yapıya "filum terminale" denir.

Canlı Yaşamı ve Önemli Gelişmeler
Silüriyen Dönemi, canlı yaşamında önemli evrimsel atılımlara sahne olmuştur:

  • Deniz Yaşamı: Denizler, dallı bacaklılar, mercanlar, denizlaleleri (su zambakları) ve üç loblular (trilobitler) gibi çeşitli canlılara ev sahipliği yapmıştır.
  • Omurgalılar: İlk dişli omurgalılar ve zırhlı balıklar (çenesiz balıklar) bu dönemde ortaya çıkmış ve göl/nehir gibi tatlı su ortamlarında da yaşamaya başlamışlardır.
  • Karaya Çıkış: En önemli gelişmelerden biri, yaşamın karaya yayılmaya başlamasıdır. İlk damarlı bitkiler ve likenler karalarda gelişmiştir.
  • İlk Hava Soluyan Hayvanlar: Deniz akrepleri (euripteridler) gibi bazı eklem bacaklılar, acısu ve denizel ortamlarda bulunsa da, akrep ve kırkayak benzeri bazı canlılar su dışında da yaşamlarını sürdürmeye başlamıştır.
Silüriyen Dönemi, yaklaşık 443.8 ila 419.2 milyon yıl önce yaşanan ve Paleozoyik'in bir parçası olan bir jeolojik dönemdir. Bu dönemde ilk çeneli balıklar ve karasal bitkiler ortaya çıkmıştır. Dünya'nın iklimi daha ılıman hale gelmiş ve deniz seviyeleri yükselmiştir. 

Kambriyen jeolojik devri, ilk olarak, Darwin'in de öğretmenleri arasında bulunan İngiliz jeolog Adam Sedgwick tarafından keşfedilmiş ve isimlendirilmiştir. Bu döneme ait kayaçların en belirgin olarak görüldüğü yer, İngiltere'deki Galler bölgesi olduğu için, bu jeolojik dönem Sedgwick tarafından, Galler’in Latince ismi olan Cambria'ya gönderme olarak Kambriyen olarak adlandırılmıştır.

Biyolojinin aile ağaçları (teknik dilde filojeni) ile uğraşan alt dalı olan sınıflandırma biliminin tarihi ve teorisi, uzun ve büyüleyicidir. Temelde biyologlar, hayvan ya da bitki grupları içindeki (ya da bu ikisi ve diğer organizmalar arasındaki) akrabalıkları yeniden düzenleme hedefini gerçekleştirmenin üç yolunu bulmuşlardır. Birincisi, klasik sınıflandırma olarak bilinen, İsveçli biyolog Carolus Linnaeous’un Systema Naturae isimli kitabının 1735’te yayınlanmasından beri kullanılan yöntemdir. Linnaeus sistemini cinstakımsınıf gruplarını ekleyerek daha da geliştirdi.   



Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Her şey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı. Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. 



&


  • Enbiya Suresi (30): Göklerin ve yerin başlangıçta bir bütün olup sonra Allah tarafından ayrıldığına dair bir ayettir. Bu, Büyük Patlama teorisiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Nur/45 “Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır.
  • Müminun Suresi (12-14): İnsanın yaratılış sürecini anlatır. Bu evreler, zigottan insan şeklini almasına kadar olan aşamaları içerir ve bazıları tarafından evrimsel bir sürece benzetilir. 

Alak Suresi Konusu

Kur'an-ı Kerim'in 96. Suresidir ve 19 ayetten oluşmuştur. Mekke'de nazil olan bu surede okumanın önemi belirtilmiş, insanoğlunun yaratılış nedenine dikkat çekilmiş,

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!
2- İnsanı bir kan pıhtısından yarattı!
3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.
5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.


440-417 myö arası

Tüm bu zaman zarfında, bugün bildiğimiz dağ sistemlerinin oluşumu gerçekleşti, örneğin: Appalachian Dağları Kuzey Amerika'nın.

Silüriyen iklimi çoğunlukla sıcaktı. Bu dönemde, önceki dönemde oluşmuş buzullar daha çok gezegenin güney kutbuna doğru yerleşmişti. Bu dönemde uzun süreli fırtınaların yaşandığına dair fosil bulguları bulunmaktadır. Bu iklim olaylarının ardından ortam sıcaklığının azaldığı görüldü. Öyle bir noktaya geldi ki, çevre hafifçe soğumaya başladı, ancak buzullaşmanın uç noktalarına ulaşmadı. Bu sürenin sonunda, iklim, önemli sayıda yağışla birlikte daha nemli ve daha sıcak olmaya başladı.

Bu dönemde yaşamda büyük bir çeşitlilik yaşandı. İlk damarlı bitkiler ortaya çıkmaya başladı ve hayvanlar önemli bir evrim geçirdi. En fazla evrimleşen hayvanlar arasında mercanlar ve eklembacaklılar yer alır. 


Balıkların evrimi:
Çenesiz balıkların yayılması, tatlı su balıklarının ve ilk çeneli balıkların evrimi
Ökaryot yaşamın karaya kalıcı olarak yerleşmesi:
Örümcekler, böcekler, kırkayaklar ve akrabaları ve ilk damarlı bitkilerin ortaya çıkması.

Zırhlıbalık fosili

Flora ve bitki örtüsü

Silüriyen faunası sırasında bazı türlerin çeşitlenebildiği ve diğer cinslerin evrimleştiği kitlesel bir yok oluş olayı meydana geldi. Ve bir yok oluş olayı hayatta kalan türler için yeni adaptasyonların oluşmasına yardımcı olur.

Deniz ekosistemlerindeki florada bol miktarda alg, özellikle yeşil algler bulunmaktadır. Bu algler, oksijen üretiminin ve besin zincirlerinin temelini oluşturdukları için çevrenin dengesini kontrol etme fonksiyonuna sahiptiler. Bu dönemde bitki gelişiminde bir dönüm noktası yaşandı. Ve bu da öyle ilk vasküler bitkiler görünmeye başladı. Bu bitkiler, ksilem ve floem olarak bilinen iletken damarlara sahip olan bitkilerdir.


 İlk damarlı bitkiler ortaya çıkmaya başladı ve hayvanlar önemli bir evrim geçirdi. En fazla evrimleşen hayvanlar arasında mercanlar ve eklembacaklılar yer alır. Daha düşük derecede olduğu düşünülen bir yok oluş süreci de yaşandı. Bu olaylar özellikle denizel yaşam alanlarındaki canlıları etkiledi. Örneğin, Trilobit türlerinin yarısı Silüriyen döneminde tükenmiştir. Bu yok oluşu Ordovisyen faunasına benzetebiliriz.

Bitkilerin Karaya Yerleşmesi

Silüryende gerçekleşen en önemli olay ökaryotik yaşamın karalara tam anlamıyla yerleşmesidir. Kara yosunu benzeri ilk bitkiler Ordovisyende ortaya çıktı. Bu bitkilerin varlığına dair kanıtları, fosilleşmiş spor ve doku parçaları oluşturur. İlk damarlı bitkilere ait kanıtlarsa oldukça kesin ve dolaysızdır. Silüryen katmanlarında bulunmuş en eski damarlı bitki fosili, Cooksonia'ya aittir. Kök, yaprak, çiçek ve meyve gibi organları bulunmayan, 15 santimetreden kısa, dikotomik dallanan, -bir dalın iki küçük dala ayrılarak uzaması- bazı dalları sporangia -spor kesesi- ile sonlanan, ligninleşmiş iletim hücreleri bulunan Cooksonia ilkin damarlı bitkilerin ilk ve en tipik örneğiydi. Cooksonia cinsi akraba türlerce oluşturulan bir grup olmaktan daha çok evrimsel bir basamağı temsil eder. Cooksonia benzeri bitkilerin bir kısmı iletim dokusu taşımazken, sporangiaları da çeşitli örnekler arasında oldukça farklılıklar gösterir. Cooksonia, Silüryen ilkin bitkileri arasında en iyi anlaşılmış olanıdır.

İlk damarlı bitkiler, Silüriyen kıtaları olan ; •Lavrensiya (NewYork ve kuzey Grönland), •Baltık (Avaloniyen Wales ve İngiltere, Podolya GB Ukrayna), •Sibirya, •Gondvana kıtasında (Victorya ve Libya), •Avustralya ve Kuzey Afrika’da bilinmektedir. 45° K (Sibirya)’den 30° G (Libya)’e kadar geniş yayılımı vardır. Cooksonia ilk bilinen damarlı bitki cinsidir.

Cooksonia, karada yaşayan en eski damarlı bitki fosillerinden biridir ve yaklaşık 400 milyon yıl önce, Silüriyen döneminde yaşamıştır. Bu bitki, basit bir yapıya sahipti; kök yerine rizoitleri vardı, yaprağı yoktu ve gövdesi yukarı doğru çatallı bir şekilde dallanıyordu; dallanmanın her ucunda ise sporlar içeren bir sporangiyum bulunuyordu. 

Dünyadaki İlk Bitki: Cooksonia

Bugüne kadar keşfedilmiş en eski kara bitkisi fosili, yaklaşık 420 milyon yıl öncesine, yani Silüryen Dönemi’ne aittir. Bu fosil, bilim dünyasında Cooksonia olarak bilinir.

Cooksonia’nın Özellikleri:

  • Yaklaşık 5 santimetre boyundaydı
  • Yaprakları veya kökleri yoktu
  • Basit bir gövde yapısına sahipti
  • Sporla çoğalıyordu
  • Damar sistemine sahip ilk bitkilerden biriydi
İlk vasküler (damarlı) bitki fosilleri yaklaşık 425 milyon yıl öncesine, geç Silüriyen dönemine kadar uzanır. Bugüne kadar keşfedilen en eski vasküler bitkilerden biri Cooksonia'dır. 

Cooksonia: Bilinen En Eski Vasküler Bitki

William Henry Lang, 12 Mayıs 1874 - 29 Ağustos 1960 tarihleri arasında yaşamış bir İngiliz botanikçi ve paleobotanikçidir. Manchester Üniversitesi'nde "Barker Kriptogamik Botanik Profesörü" olarak görev yapmış ve özellikle fosil bitkiler (paleobotani) alanında uzmanlaşmıştır. 

  • Keşif ve TarihCooksonia, 1937'de William Henry Lang tarafından keşfedilmiştir. Silüriyen dönemine ait fosillerin, yaklaşık 425 milyon yıl önce, vasküler bitkilerin ilk örnekleri olduğu düşünülmektedir.

Bu bitki, su yosunlarından evrimleşerek karaya çıkmayı başaran ilk organizmalardandır. Cooksonia sayesinde bitkiler, karasal ortamlara adapte olmayı başardı ve zamanla çeşitlenerek bugünkü zengin bitki örtüsünü oluşturdu.

İlkel kibrit otları da Silüryen florasının üyelerindendi. Baragwanathia Orta Silüryene ait bir kibrit otudur. Gövdeye spiral biçimde dizilmiş mikrofil yaprakları ve gövdenin son ucu yerine farklı bölgelerinde bulunan sporangiyalarıyla modern kibrit otlarının ve Karbonifer ormanları oluşturacak olan lepidodenridlerin atası olduğu düşünülür.

Baragwanathia fosili

Kara yosunu benzeri ve ilkin damarlı bitkilerle kaplı alanlarda ilk kara hayvanları olan çok ayaklılar, örümceğimsiler ve böcekler dolaşıyordu.

Evrimsel pek çok ilkin gerçekleştiği bu dönem bir yok oluşla son bulmaz.

İlk süper kıtalar: Vaalbara ve Ur

Varlığı, Kaapvaal Kratonu (Güney Afrika) ile Pilbara Kratonu (Batı Avustralya) arasındaki benzerlikleri tespit eden jeokronolojik ve paleomanyetik çalışmaların analiz edilmesiyle çıkarılmıştır, dolayısıyla adı "Vaalbara"dır.

Çok kısa bir süre sonra, Ur yaklaşık 3.000 milyar yıl önce ortaya çıktı. Belki de Avustralya'dan daha küçük olmasına rağmen, modern anlamda en eski kıtalardan biri olarak kabul edilir.

"Ur" (veya Ur kıtası), genellikle Dünya üzerinde oluştuğu düşünülen ilk süper kıta olarak kabul edilir.

 Ur yaklaşık 2.900 milyar yıl öncesine kadar var olmuş olabilir ve önemi iki yönlüdür: sadece daha gelişmiş süper kıtaların öncüsü olmakla kalmayıp, aynı zamanda Dünya tarihinin bir sonraki önemli oyuncusunun, Kenorland'ın doğumuna tanıklık edecek kadar istikrarlı görünüyor. 

Kenorland süperkıtası yaklaşık 2,7 milyar yıl önce (Neoarkean döneminde) oluşmuştur. Jeolojik kanıtlar, Kenorland'ın Neoarkean döneminde bir dizi kıta parçalanması ve birleşme olayları sonucunda oluştuğunu göstermektedir. 
Günümüzdeki Kuzey Amerika, Grönland, İskandinavya ve Batı Avustralya'nın bazı kısımlarını içeriyordu. 

Kenorland ve ilk kıta bloklarının konsolidasyonu

ilk dalma olaylarının ve yoğun volkanik aktivitenin ortaya çıkmasıyla ilişkili bir süreçte, elmas oluşum döngüsüne farklı kayaçların girmesini ve oksijenin artması da dahil olmak üzere Dünya atmosferinin değişmesini kolaylaştırdı.

Kolombiya (Nuna): Kıtasal birliğin yeni döngüsü

hakkında 1.800 milyar yıl önce Nuna olarak da bilinen Kolombiya ortaya çıktı.Bu süper kıta, Kenorland'ın parçalanmasının ardından yüz milyonlarca yıl boyunca ayrı kalmış kara kütlelerinin birleşmesinin sonucuydu.



https://sudayanar.tripod.com/jeolojikdevirler/siluriyen.htm


Pangea'dan önceki süper kıtalar: kara kütlelerinin tarihi, adları ve evrimi



  #############



Streptophyta

Streptophyta veya Streptophytina, gayri resmi olarak streptofitler (Yunanca strepto'dan bükülmüş, yani bazı üyelerin spermlerinin morfolojisi anlamına gelir), sıralanmamış bir bitki sınıfıdır. Dalın bileşimi yazarlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterir. Yaygın bir tanım, kara bitkilerini, embriyofitleri (briyofitler ve damarlı bitkiler) ve yeşil alg grubu Charophyta'yı içerir. Tüm Charophyta'lardan Zygnematophyceae'nin kara bitkilerine en yakın akrabaları temsil ettiği kabul edilir.

Charales ve Embryophyta dahil olmak üzere bazı yazarlar daha kısıtlayıcıdır (örneğin, Streptophyta Jeffrey 1967; Adl ve ark. 2012, Streptophytina Lewis & McCourt 2004), diğerleri daha fazla grup içerir (örneğin, Charophyta Lewis & McCourt 2004; Karol ve ark. 2009; Adl ve ark. 2012, Streptophyta Bremer, 1985; de Reviers 2002; Leliaert ve ark. 2012, Streptobionta Kenrick & Crane 1997; bazı yazarlar bu daha geniş tanımı kullanır, ancak Embryophyta'yı hariç tutar, örneğin, Charophyta Cavalier-Smith 1993; Leliaert ve ark. 2012Charophyceae Mattox & Stewart, 1984, Streptophycophytes de Reviers, 2002).

https://alchetron.com/Streptophyta


####

BÖLÜM KlorofitReichenbach, 1828, düzeltmek. Pascher, 1914, düzeltmek. Lewis & McCourt, 2004

Chlorophyta, gayri resmi olarak klorofit olarak adlandırılan yeşil alglerin bir bölümüdür. İsim çok farklı iki anlamda kullanılır, bu nedenle belirli bir yazar tarafından kullanımını belirlemek için dikkatli olunması gerekir. Daha eski sınıflandırma sistemlerinde, yeşil bitkiler (Viridiplantae) içindeki tüm yeşil alglerin oldukça parafiletik bir grubunu ifade eder ve bu nedenle, çoğunlukla suda yaşayan fotosentetik ökaryotik organizmaların yaklaşık 7.000 türünü içerir. 
                                                       Bir Chlamydomonas reinhardtii hücresinin kesiti.           

Chlorophyta, gayri resmi olarak klorofit olarak adlandırılan yeşil alglerin bir bölümüdür. İsim çok farklı iki anlamda kullanılır, bu nedenle belirli bir yazar tarafından kullanımını belirlemek için dikkatli olunması gerekir. Daha eski sınıflandırma sistemlerinde, yeşil bitkiler (Viridiplantae) içindeki tüm yeşil alglerin oldukça parafiletik bir grubunu ifade eder ve bu nedenle, çoğunlukla suda yaşayan fotosentetik ökaryotik organizmaların yaklaşık 7.000 türünü içerir.  

Daha yeni sınıflandırmalarda, klorofitler ve streptofitler olan Viridiplantae'yi oluşturan iki daldan birini ifade eder. Streptophyta klad, Charophyta ve Embryophyta olmak üzere iki bölümden oluşur. Bu anlamda Chlorophyta sadece yaklaşık 4.300 tür içerir. Kara bitkileri (briyofitler ve trakeofitler) gibi, yeşil algler de klorofil a ve klorofil b içerir ve yiyecekleri plastidlerinde nişasta olarak depolar.

Çoğu tür tatlı su habitatlarında ve çok sayıda deniz habitatında yaşarken, diğer türler çok çeşitli kara ortamlarına adapte olmuştur. Örneğin, Karpuz karına neden olan Chlamydomonas nivalis, yaz aylarında dağlık karlı alanlarda yaşar. Trentepohlia türleri gibi diğerleri, kayalara veya ağaçların odunsu kısımlarına bağlı olarak yaşarlar. 

((( Alg Türü: Chlamydomonas nivalis, normal yeşil tatlı su alglerinden farklı olarak, donmakta olan suda gelişebilen özelleşmiş bir algdir."Karpuz karı" olarak da bilinen doğa olayına, bilimsel adıyla Chlamydomonas nivalis adlı bir yeşil alg türü neden olur. Bu algler, soğuk ortamlara adapte olmuş (kriyofilik) organizmalardır ve karların üzerinde kırmızı bir renk tabakası oluşturur. Olgu dünyanın her yerindeki alpin (yüksek dağlık) ve kutup bölgelerde, Kuzey Kutbu, Himalayalar, Rocky Dağları ve Yosemite Ulusal Parkı da dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yüzyıllardır gözlenmektedir. Avustralya, Yeni Zelanda ve Yeni Gine buzullarında bile görülmüştür.))) 

                               Kamçılı Chamydomonas'ın Elektron Mikroskobu görüntüsü (10000x)                                     

Chlamydomonas; tek hücreli, kamçılı bir yeşil alg cinsidir ve biyolojik araştırmalarda önemli bir model organizma olarak kullanılır.Tek hücreli kamçılılardandırChlamydomonas moleküler biyolojide, özellikle kamçı hareketliliği, kloroplast dinamiği, biyogenesis ve genetik araştırmalarında model organizma olarak kullanılır. Chlamydomonas'ın pek çok çarpıcı özelliğinden biri de doğrudan ışık ile aktive olan channelrhodopsin gibi iyon kanallarına sahip olmasıdır.Genellikle durgun tatlı su birikintilerinde, göletlerde, göllerde, nemli topraklarda ve hatta karda (karpuz karı denen kırmızı kar oluşumuna neden olan C. nivalis türü) bulunur. 

Sınıflandırmalar

Chlorophyta'nın bazı üyeleri protozoalar, süngerler ve cnidarians ile simbiyotik ilişkiler kurar. Diğerleri liken oluşturmak için mantarlarla simbiyotik ilişkiler kurar.
Klorofit KlorofitIMGjpg

Chlorophyta'nın sınıflandırılması için kullanılan özellikler şunlardır: zoid tipi, mitoz (karyokinnez), sitokinez, organizasyon seviyesi, yaşam döngüsü, gamet tipi, hücre duvarı polisakkaritleri ve daha yakın zamanda genetik veriler.

https://alchetron.com/Chlorophyta

                                            


Bitkiler karaya çıkıp gezegeni değiştirdiğinde

Author(s): Susanna Streubel
Translator(s): Keriman Gökbayrak, Alara Gül

Paleozoyik çağda, bu enerji gereksinimlerini karşılayacak yeterli oksijen yoktu ve bu nedenle erken Paleozoyik zaman hayvanları küçüktü. Ayrıca su, zararlı UV ışınlarını filtrelediği için Paleozoyik zaman hayvanları çoğunlukla su ortamlarında yaşıyorlardı.

Paleozoyik’in başlarında, ozon oluşumuna izin verecek kadar oksijen mevcut değildi.

Atmosferdeki ozon (O3), güneşten gelen zararlı UV radyasyonunu, özellikle de en zararlı türleri olan UV-C ve UV-B’yi emer.
Resim: Taha Mzoughi/WikimediaCC BY-SA 4.0

Paleozoyik çağın başlarında fotosentez suda yaşayan siyanobakteriler ve yeşil algler tarafından gerçekleştiriliyordu. Yeşil algler tek hücreli, kolonyal ya da ipliksiydi ve su dışında hayatta kalma özelliklerine sahip değildi. Küçük boyutları ve karbondioksit ile güneş ışığının seyreltildiği suya gömülmeleri nedeniyle fotosentetik aktiviteleri düşüktü.

Paleozoyik çağın başlarında fotosentez suda yaşayan siyanobakteriler ve yeşil algler tarafından gerçekleştiriliyordu. Yeşil algler tek hücreli, kolonyal ya da ipliksiydi ve su dışında hayatta kalma özelliklerine sahip değildi. Küçük boyutları ve karbondioksit ile güneş ışığının seyreltildiği suya gömülmeleri nedeniyle fotosentetik aktiviteleri düşüktü.

Jeolojik zaman içinde atmosferik oksijen konsantrasyonundaki değişimler
© 2014 Costa, Accorsi-Mendonça, Moraes and Machado, reproduced from Ref. [1], CC BY 3.0 

Karada büyüyebilen ilk bitkiler, çökelmiş kayalara tutunmak için rizoid adı verilen kök benzeri yapılara ve onları kurumaya karşı koruyan mumsu ve geçirimsiz bir üst katmana (kütikül) sahipti. İlk ortaya çıkan kara bitkilerinin çoğunun soyu daha sonra tükendi, ancak fosil kayıtlarından küçük oldukları ve gerçek gövdeleri, kökleri, yaprakları ve çiçeklerinin olmadığı açıktır.


Rizoidler, kara yosunları gibi ilkel bitkilerin toprağa tutunmasını sağlayan kök benzeri yapılardır. Gerçek köklerin aksine, genellikle tek hücreden oluşurlar ve besin emme gibi işlevleri yerine getirmezler, yalnızca bitkiyi zemine sabitlerler. 
* Rizoidözellikle çiçeksiz (ilkel) bitkilerde, alglerde ve mantarlarda bulunan, onları substrata (toprağa veya başka bir yüzeye) tutunmalarını sağlayan, ipliksi, kökümsü yapılardır. 

((( Çiçeksiz (ilkel) bitkiler, çiçek oluşturmayan ve genellikle sporlarla üreyen basit yapılı bitkilerdirBu gruba kara yosunlarısu yosunlarıeğrelti otlarıkibrit otlarıat kuyrukları ve ciğer otları örnek verilebilir.)))

Bitkiler, genel olarak, algler ve karasal  bitkileri olarak ikiye ayrılırlar. Algler sucul organizmalar olup, su, oksijen, besin ve hatta mekanik desteği doğrudan ortamdan alırlar. Bu nedenle, alglerin, yapraklarında, substrata tutunmaya yarayan yapılarında ve basit üreme organlarında anatomik farklılıklar pek fazla değildir. Temel yapı, tüm bitkinin tek bir dokudan oluştuğunu düşündürecek kadar tek düzedir. Bu yapı tallus olarak bilinir. Bunun aksine, karasal bitkiler bir çok zorlukla yüzyüzedirler. Kendi ağırlıklarının taşınması, vücut dokularının ve üreme organlarını n kurumaya karşı korunması, topraktan su ve minerallerin alınması, bunların yapraklara taşınması ve diğerleri, bunlardan bazılarıdır. Sudan karaya çıkışın sonucunda ortaya çıkan mücadelenin, hem bitki, hem de hayvanların yapıları ve fizyolojilerinde çok büyük etkisi olmuştur.

CHRYSOPHYTA (SARIMSI-YEŞİL ALTIN RENKLI ALGLER, KAHVERENGI ALGLER VE DİYATOMLAR)

Sonraki çalışmalar özellikle kamçı yapısının ayrıntıları, üretilen, enerji biriktiren maddelerin tipi ve hücre çeperinin kimyası alglerin, pigment tipi gibi özellikleri genellikle paylaştıklarını ve daha önce renge göre yapılan sınıflandırmanın hâlâ geçerli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, tümü Chrysophyta (Yunancada, Chrys, sarı, phyton ise bitki anlamındadır) divizyosuna yerleştirilmiş olan altı alg sınıfındaki türlerin çoğu, kısmen karotenoyitlerin baskınlığı nedeniyle sarı ya da kahverengi tondadırlar. Ayrıca klorofil içermiyen bu türler klorofil a ve c’ye sahip olmaları ve depo maddesi olarak nişasta yerine krizolaminarin adı verilen bir polisakkaridi kullanmaları nedeniyle de birbirlerine benzerler. Birçok türde çeperlerin yapısına bol miktarda silisyum ya da kalsiyum katılır.
Genellikle, uzunlukları eşit olmayan ve ön tarafa bağlı iki kamçı bulunur. Fakat bazı türlerde kamçı bulunmaz; bazıları bir, diğerleri ise uzunlukları yaklaşık eşit olan iki kamçıya sahiptir.
Çok azının küçük ve basit çok hücreli yapılara sahip olmalarına karşın, Chrysophyta üyelerinin çoğu, bir hücreli ya da koloni halindedirler.
Üreme genellikle eşeysiz, bazen eşeylidir. Sarı-yeşil, altın renkli algler ve kahverengi alglerin büyük bölümü tatlısularda, çok azı ise denizlerde yaşar. 
Diatomlar, hem tatlısularda hem de tuzlu su habitatlarında bol olarak bulunurlar.
Bazı bilim adamları tarafından diğer Chrysophyta üyelerinden ayrı olarak kendilerine ait bir divizyoya sokulan diyatomeler, bazı nedenlerden ötürü özellikle önemlidirler. Bunların vejetatif hücrelerinin (üreme için özelleşmemiş hücreler), diployit olmaları nedeniyle alışılagelmişin dışındadırlar. 
Diğer Chrysophyta üyelerinin çoğunun aksine, diatomlerin kamçıları yoktur; bununla birlikte, bazı türler kamçılı sperm hücreleri üretirler.
Kapaklı bir kutu gibi birbirine uyan iki parçadan oluşan içi silisyum dolu cam benzeri çeperler, genellikle hücrelere bir mücevher görünümü verirler; değişik türlerde kabuk şekilleri ve süsler çok farklılık gösterir. Diyatomeler büyük ölçüde hücre çeperlerinin ya da kabuklarının özelliklerine göre sınıflandırılır.
Diyatomeler ölünce kabukları suyun tabanına çöker. Bu çökeltiler çoğalarak diyatome toprağını oluştururlar. Bu toprak, deterjanlar, cilalar, boya temizleyicileri, yağların renk ve koku gidericileri ve gübreler dahil, ticari bir çok maddede katkı olarak kullanılır. Ayrıca, diyatome toprağı, süzücü bir ajan olarak (örneğin, yüzme havuzu filtrelerinde), izolasyonda ve ses kesici ürünlerin bir bileşeni olarak kullanılmaktadır.

İlk Fotosentez Yapan Canlılar: Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce ortaya çıkan siyanobakteriler (mavi-yeşil algler olarak da adlandırılır), fotosentez yapabilen ilk organizmalardandı.

Su yosunları (Algler) Büyük bir çoğunluğu fotosentez yaptığından bitkiler alemi içinde fakat bitkilerden farklı olarak kök, gövde ve çiçek gibi yapıları olmayan bir sucul canlı grubudur.

Su yosunları ya da algler (Latincealga; "deniz yosunu), sucul fotosentetik ökaryotları tanımlamak için kullanır.

Algler, sucul ekosistemlerde birincil üreticiler olarak kritik bir role sahiptir.
  • Algler (su yosunları):
    • Ökaryot canlılardır, yani belirgin bir çekirdeğe ve zarla çevrili organellere sahip karmaşık hücre yapıları vardır.
    • Genellikle fotosentez yaparlar, tıpkı bitkiler gibi kendi besinlerini üretirler .
    • Tek hücreli olabilecekleri gibi, devasa deniz yosunları gibi çok hücreli de olabilirler .
    • Protista alemine veya bitkiler alemine dahil edilirler.

Algler (su yosunları), tatlı veya tuzlu sularda yaşayan, fotosentez yaparak kendi besinlerini üreten, tek veya çok hücreli, basit yapılı organizmalardır. Klorofil pigmentleri sayesinde güneş ışığını kullanarak karbondioksit ve suyu oksijen ve organik maddelere dönüştürürler. Çevresel dengeyi sağlamada önemli rol oynayan algler, aynı zamanda bazı besin ve enerji kaynakları için de potansiyel taşır. 
  • Kara Bitkilerinin Ataları: Kara bitkilerinin ataları suda evrimleşti. Yaklaşık 1,2 milyar yıl önce karada alglerden oluşan bir tabaka oluştu, ancak ilk gerçek kara bitkileri yaklaşık 450-500 milyon yıl önce, Charophyceae adlı yeşil alglerden evrimleşti.
Karaya Geçiş: Yaklaşık 1,2 milyar yıl önce karada alglerden oluşan tabakalar oluşmaya başladı, ancak tam anlamıyla kara bitkileri, alg atalarından evrimleşerek Ordovisyen dönemine, yani yaklaşık 450 milyon yıl öncesine kadar ortaya çıkmadı. 
____ !!!Alglerin sudan karaya geçişi, bitkilerin evriminde devrim niteliğinde bir adımdı._____
                                                       Ernst Haeckel'den Yeşil algler (1904)

Evrimsel Tarih ve Taksonomi;
Bitkiler Alemi'ne ait bir takson olan Chlorophyta bütün yeşil algleri kapsayan bir şubedir. Ancak yeşil algler zaman içerisinde iki şubeye ayrılmıştır: Chlorophyta (yeşil algler) ve Charophyta (su yosunları). Taksonomi uzmanları daha çok denizde yaşayan yeşil alg türlerini Chlorphyta ve tatlı suda yaşayan türleri Charophyta (Karofitler) olarak sınıflandırmışlardır. Yeşil alglerin (Chlorophyta) 521 cins ve 93 aileye ait 1922 türü vardır. Yeşil algler, Rhyacian Dönemi’nden bu yana bilinmektedir.

İlk kara bitkileri neye benziyordu?

Tüm kara bitkilerinin son ortak atası ortaya çıktıktan sonra, ondan iki soy evrimleşti: damarlı bitkiler ve damarsız bitkiler. Birinci grup, bugün Dünya’nın biyokütlesinin çoğunluğunu oluşturur ve kökleriyle alınan suyu bitkinin toprak üstü kısımlarına taşıyan, su ileten bir sistem olan damar sisteminin varlığıyla karakterize edilirler. Damar sistemi, bu kara bitkilerinin çok uzamasına izin verdi. Birkaç yüz milyon yıl sonra bazı damarlı bitkiler çiçek geliştirmiş ve bunlar bugün aşina olduğumuz çiçekli bitkilere dönüşmüşlerdir.

Tüm kara bitkilerinin son ortak atası, karofit yeşili bir algten evrildi ve model organizmalar Marchantia polymorpha ve Physcomitrium patens dahil olmak üzere damarlı ve damarsız bitkilere yol açtı.
Bir göletin kenarında Erkek Marcantia bitkileri. Bunun gibi briyofitler ilk kara bitkileriyle akrabadır.
Resim: F. Lamiot/WikimediaCC BY-SA 3.0

Öte yandan, damarsız bitkiler yere yakın ve nemli ortamlarda büyürler çünkü suyun dağıtımı için difüzyon ve kılcal hareket gibi daha az verimli süreçlere bağımlıdırlar. Bu iki kara bitki soyu, farklı hızlarda kendi evrim yollarını izlemeye devam etti. Bugün hala var olan damarsız kara bitkileri kladına (grup) briyofitler denir.

Çeşitli briyofitler (burada ciğer otları ve yapraklı yosunlar)
                                             Resie: Petter Bøckman/WikimediaCC0

Briyofitler, evrimleri boyunca damarlı bitkilere göre daha fazla ata karakterini koruduklarından (yani daha az değiştiklerinden), araştırmacılar, sudan karaya geçişi mümkün kılmak için hangi temel adaptasyonların gelişmesi gerektiğini anlamak için onları inceliyorlar. En çok incelenen iki tür Physcomitrium patens yosunu ve ciğer otu Marchantia polymorpha‘dır.

Karadaki hayata ilk adaptasyonlar

Erkek ve dişi çiçekleri farklı bitkilerde olan ciğerotu Marchantia polymorpha’nın dişi gametofitleri (solda) ve erkek gametofitleri (sağda)
Resim: Plantsurfer/Wikimedia,  CC BY-SA 3.0

Zygnematophyceae (veya Conjugatophyceae), Charophyta bölümünde yer alan bir yeşil alg sınıfıdır. İki takım içerir: Zygnematales ve Desmidiales. Tüm Charophyta'lardan Zygnematophyceae'nin kara bitkilerine en yakın akrabaları temsil ettiği kabul edilir.

Zygnematophyceae'de eşeyli üremekonjugasyon adı verilen bir süreçle gerçekleşir. Burada karşı cinsten hücreler veya filamentler sıralanır ve karşılık gelen hücreler arasında tüpler oluşur. Erkek hücreler daha sonra amipoid hale gelir ve dişi boyunca sürünür veya bazen her iki hücre de bağlantı tüpüne girer. Hücreler daha sonra buluşur ve birleşerek bir zigot oluşturur ve daha sonra yeni hücreler veya filamentler üretmek için mayoz bölünme geçirir. Bitkilerde olduğu gibi kloroplastlarını yavrulara sadece dişi aktarır.

Bunlardan bazıları artık tüm kara bitki grupları tarafından paylaşılıyor, bazıları ise bazı gruplarda zamanla kayboluyor.

  • Karofitlerde, yumurta hücresinin bir sperm hücresi tarafından döllenmesinden sonra, zigot maternal algten düşer ve suda dağılır, bu da zigotu yeni bir bitkiye dönüşeceği bir yere taşır. Ancak, tüm kara bitkilerinde zigot, ana bitki içinde tutulan çok hücreli bir embriyoya dönüşür. Marchantia‘da embriyo, bitki gövdesinin üzerinde bir sap ile yükselen şemsiye benzeri dişi üreme yapısının ‘parmaklarının’ altında gelişir.
  • İlk kara bitkilerinde diploid embriyo, mayoz yoluyla bölünerek çok sayıda haploid ve genetik olarak çeşitli sporlar oluştu. Sporlar, çok sayıda dağılan ve mitoz yoluyla haploid bitkilere dönüşen tek hücreli üreme birimleridir. Döllenmenin suyla kolaylaştırılmadığı karada bu mekanizma, genetik olarak çeşitli birçok yavrunun üretilmesini sağladı. Yeni bir diploid embriyo üretmek için döllenme, yalnızca haploid bitkiler olgunlaşıp cinsel üreme organlarını geliştirdikten sonra gerçekleşir.
Biryofitlerin olağandışı yaşam döngüsü. Gördüğümüz ana yeşil kısımlar (gametofitler), yaşam döngülerinin çoğunda diploid olan damarlı bitkilerin (ve çoğu hayvanın) aksine haploiddir. Döllenmeden sonra embriyodan diploid bir sporofit büyür ancak bağlı kalır.
Resim: Htpaul/WikimediaCC BY-SA 3.0



https://scienceinschool.org/tr/article/2023/when-plants-moved-ashore-and-changed-the-planet/



####


Kambriyen devrinden önceki devir olan Ediakaran Devri (630 -542 milyon yıl önce) boyunca oluşan bir seri mikroskobik yaşama aitti. Bu canlıların yaşamlarına yönelik bilgilerimiz halen çok kısıtlı; ancak derin olmayan, sulu bir bölgede yaşadıkları için ya bitkiler gibi ışığı enerjiye dönüştürerek ya da hayvanların yaptıkları gibi organik maddeleri enerjiye dönüştürerek hayatta kalmayı başardıkları düşünülmektedir. Bu mikrobik organizmaların alg, mantar veya ipliksi bakterilerle akrabalıkları olabilecekleri düşünülmektedir. 

Paleontolog Dr. Greg Edgecombe öncülüğünde bir grup bilim insanı, bu devirde canlıların evrimleşme hızını ölçmek için yeni bir metot geliştirdiler. 

Bu araştırma ile ilk defa Dr. Edgecombe ve takımı, dış iskelet, sert çenelerin, birleşik bacakların ve karmaşık gözler gibi, hangi dış organların ne zaman belirmiş olabileceğini gösteren güvenilir bir zaman çizelgesi oluşturmayı başardılar. Ayrıca bu araştırmada yaşayan canlıların genetik değişimlerine de baktılar ve bu canlıların atalarının ortaya çıktığı zamanı belirlemeye çalıştılar.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapar:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen devri fosilleri Çin'de, Afrika'da, İngiliz Adaları'nda, İsveç'te ayrıca Grönland'da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.

Burgess Shale fosilleri Walcott'un ölümünden on yıllar sonra yeniden incelendi. "Cambridge grubu" olarak anılan ve Harry Blackmore Whittington, Derek Briggs ile Simon Conway Morris'ten meydana gelen uzmanlar ekibi, 1980'lerde fosilleri detaylı bir şekilde analiz ettiler. Ve faunanın Walcott'un belirlediğinden çok daha çeşitli ve sıradışı olduğu sonucuna vardılar.



XXXXXXXXXXX



                                         

Müslüman Düşünürler;Doğadaki Evrim Yasası

İbn Miskeveyh (tam adıyla Ahmed bin Muhammed Miskeveyh), yaklaşık 932-1030 yılları arasında yaşamış Fars asıllı ünlü bir İslam düşünürü, filozof, ahlak alimi, tarihçi ve tıp uzmanıdır

İbn Miskeveyh'e (ö. 1030) göre varlık, hiyerarşik bir yapıda Tanrı'dan sudur eder ve benlik (nefis) kazanma süreci, varlıkların bu kozmik hiyerarşideki fiziksel ve metafiziksel tekamülü ve özellikle insanda akıl yoluyla gerçekleşir. 

İbn Miskeveyh'e göre varlık, insan nefsinin arınması ve kendi içsel iyilik ve kötülük potansiyelini bilerek bu potansiyeli iyilik yönünde kullanmasıyla benlik kazanır. Bu süreç, nefsin "iyilik ve kötülük yapma kabiliyetleri" ile ilişkilidir; nefsi arındıranlar kurtuluşa ererken, kötülükle örtenler zarar görür. Bu, Aristotelesçi bir ahlak anlayışıyla uyumludur. 

Benlik kazanma süreci şu şekilde açıklanabilir:

  • Varlık Hiyerarşisi: İbn Miskeveyh, varlıkları cansız maddelerden bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara ve nihayet meleklere doğru yükselen bir mertebeler zinciri olarak görür. Her üst mertebe, bir alt mertebenin özelliklerine sahip olmakla birlikte, kendine has ek yetenekler de barındırır.
  • Nefis Türleri: Üç temel nefis türü mevcuttur:
  • Bitkisel Nefis: Beslenme, büyüme ve üreme yeteneklerine sahiptir.
  • Hayvani Nefis: Bitkisel nefsin yeteneklerine ek olarak hareket etme ve duyusal idrak (algılama) yetisine sahiptir.
  • İnsani (Akli/Nâtık) Nefis: Hayvani nefsin yeteneklerine ek olarak akıl yürütme, düşünme ve irade sahibi olma yetisine sahiptir. Bu akli yeti sayesinde insan, sadece duyusal dünyayı değil, metafizik ilkeleri ve evrenin gerçeklerini de kavrayabilir.
  • Benliğin Kazanılması (Tekamül): İnsanın benlik kazanması, potansiyel olarak var olan akıl yeteneğini kullanarak bilgiyi edinmesi ve bu bilgiyi ahlaki bir yaşam sürerek eyleme dökmesiyle gerçekleşir. İnsan, nazarî (teorik) yetkinliğe ulaşıp güç ve kabiliyetlerini düzene koyduğunda "küçük âlem" adını alır, çünkü tüm varlıkların suretleri onun özünde toplanmıştır.
  • Nihai Hedef: İnsanın nihai amacı, ahlaki eğitim (Tehzibü'l-Ahlak) ve felsefi çaba yoluyla aklını kemale erdirmek, böylece maddi olandan uzaklaşıp manevi ve ölümsüz olanla birleşerek en yüksek mutluluğa (saadet) ulaşmaktır.
  • el-Fevzü’l-Asğar (Küçük Kurtuluş): Metafizik konuları ele aldığı bu eserde, bazı yorumlara göre, varlıkların tekamül (evrim) sürecine dair fikirler öne sürmüştür (ancak bu fikirlerin modern evrim teorisiyle doğrudan bir ilişkisi olmadığı da belirtilir).

Fârâbî ekolüne bağlı olup, İslam ahlak düşüncesinin en önemli kaynaklarından biri sayılan görüşleriyle tanınır.

  • Erdem ve Mutluluk: Ahlak anlayışının merkezinde mutluluğa ulaşmak vardır. Gerçek mutluluğun kaynağının mutlak iyi olan Allah olduğunu ve O'na duyulan aşk ile zirveye ulaşılabileceğini savunur.
  • Nefis Teorisi: Platon'un etkisiyle nefsin üç temel özelliğinin olduğunu belirtir: akıl, cesaret (öfke) ve şehvet. Bu üç kuvvenin dengeli bir şekilde kullanılması erdemli bir hayatı, dolayısıyla adaleti sağlar.

İbn Miskeveyh (ö. 1030), ünlü bir Müslüman filozof ve ahlakçıdır. Hurma ile ilgili özel bir ilgisi, evrim teorisine benzer bir varlık hiyerarşisi (tekamül süreci) geliştirirken bu meyveyi bitkiler aleminin zirvesi olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. 

  • Yaratılış Rivayeti: Hurma, Hz. Âdem'in yaratıldığı çamurdan geriye kalan toprak parçasıyla yaratıldığı için, insanlığın bir parçası olarak kabul edilir.

Analoji: "Kalp" benzetmesi, hem bitki hem de hayvanlarda hayati organları ifade etmek için kullanılan bir benzetmedir. Hurma ağacının en üst kısmının kesilmesi, ağacın ölümüne yol açtığı için "kalp" benzetmesi uygun görülür. Erkek hurma ağaçları meyve vermezken, dişi ağaçlar döllenme sonrasında meyve verir.

İbn Miskeveyh'in bu konudaki temel görüşleri şunlardır:

  • Varlık Hiyerarşisi: Eserlerinde, özellikle de "el-Fawz al-Asghar" ve "Tahdhib al-Akhlaq" adlı kitaplarında, varlıkların cansız maddelerden başlayıp bitkiler, hayvanlar ve nihayet insanlara doğru aşamalı bir gelişim gösterdiğini savunmuştur.
  • ''Miskeveyh’e göre; Allah maddeyi ve gücü yarattı. Madde zamanla buhara ve suya dönüştü. Bir sonraki basamak mineral dünyası oluştu. Belli zamanda farklı mineraller oluştu. Daha sonra mineral dünyası bitki dünyasını oluşturdu. Bitkiler, hayvan özellikleri taşıyana kadar evrildiler, dişi ve erkek cinsleri oluştu. Bu hurma ağacıdır. Hurma ağacı bitkiler aleminin en yüksek, hayvanlar aleminin en düşük seviyeli canlısıdır.''
  • Hurmanın Konumu: Bitkiler aleminin son mertebesi olarak hurma ağacını göstermiştir. Hurma, bitkisel yaşamın en yüksek formudur ve hayvansal yaşama geçişin hemen eşiğindedir.
  • Geçiş Noktası: İbn Miskeveyh'e göre hurma, hem bitkilerin özelliklerini taşır hem de hayvanlara özgü bazı emareler gösterir, bu da onu iki alem arasındaki bir bağlantı noktası yapar. Bu fikir, bazı modern yorumcular tarafından Darwin'den çok daha önce ortaya atılmış bir "evrim" düşüncesinin parçası olarak değerlendirilmiştir. 
  • ''her hayvan, aslında, hayvan olmayandan türemiştir, meninin kendisinin hayvan olmadığı gibi. Bu sıvı, kandan yapılmıştır ve yemekten ve bitkiden ve maddeden…''

Her şeyin duruma göre değişebileceğini söyleyen Pragmatizm ilkesini benimsemiş ve canlılığın evrimle yaratılmış olduğu düşüncesini savunmuştur.

Özetle, İbn Miskeveyh hurmayı sadece besleyici bir meyve olarak değil, aynı zamanda kozmik hiyerarşi ve varlıkların tekamülü üzerine felsefi teorisinin önemli bir sembolü olarak ele almıştır.

“hepimiz yıldız tozuyuz”


https://www.youtube.com/watch?v=ONLC44cfC7g


Evrimin sırrı ‘hurma'da gizli

Evrimin sırrı ‘hurma' ve ‘üzüm asması'nda gizli Hurmanın beyni mi var?

 Doğunun filozofu Muhammed İkbal evrimi Darwin'den 800 yıl önce inceleyen İslam alimlerinin tezlerini karşılaştırdığı eserinde evrimin var olduğunu vurguluyor. Evrim sürecinde hurma ve üzüm asmasıyla ilgili ilginç bilgilere dikkati çeken İkbal, evrim süreçlerini şöyle anlatıyor:

TOHUMA İHTİYAÇ YOK

"İslam'da Matematik düşüncenin ilerlemesiyle yanyana, evrim fikrinin de kademeli olarak şekillendiğini görüyoruz. Göç sebebiyle kuşların hayatındaki değişikliklere ilk dikkat edecek şahıs (doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden söz ederek bir evrim kuramı geliştiren) Câhız'dı. Daha sonra, el-Bîrûnî'nin çağdaşı olan İbn Miskeveyh buna daha belirgin bir teori şekli vermiş ve onu el-Fevzü'l-Asğar isimli kelam eserine yerleştirmiştir.

İbn Miskeveyh'e göre evrimin en alt seviyesindeki bitkisel hayatın ortaya çıkması ve gelişmesi için tohuma ihtiyaç yoktur. Bu bitkisel hayat, türünü tohum aracılığıyla da devam ettirmez. Bu türden bitkisel hayat, madenlerden sadece azıcık bir hareket gücü bakımından farklılaşır. Bu hareket gücü yüksek şekillerde gelişmekte ve kendisini daha bitkinin dallarını çıkarması ve tohum aracılığıyla türünü devam ettirmesi şeklinde ifşa etmektedir. Hareket gücü kademeli olarak daha ileriye gider, sonunda bir gövdeye, yapraklara ve meyveye sahip olan ağaçlara erişilir. Evrimin daha yüksek bir seviyesinde, büyümek için daha iyi toprağa ve iklime ihtiyaç duyan bitkisel hayat şekilleri bulunur.

HURMANIN BEYNİ Mİ VAR?

Son seviyeye üzüm asması ve hurma erişmiştir, bunlar sanki hayvanî hayatın eşiğindedir. Hurmada açık bir cinsiyet ayırımı görülmektedir. Köklerinin ve liflerinin yanı sıra, hayvandaki beyin gibi işlev gören bir şey gelişmiş olup, hurma ağacının hayatı bu şeyin sağlığına bağlıdır. Bu seviye bitkisel hayatın gelişiminin en yüksek seviyesidir ve hayvanî hayata giriş aşamasıdır. Hayvanî hayata doğru ilk ileri adım, yerde kök salmaktan özgür olmaktır. İşte bu, şuurlu hareketin tohumudur. Hayvanlığın başlangıç seviyesi budur, bu seviyede önce dokunma ve en sonunda da görme duyusu ortaya çıkar. Duyuların gelişimiyle hayvan hareket özgürlüğü kazanır, solucanlarda, sürüngenlerde, karıncalarda ve arılarda olduğu gibi.

AT, ŞAHİN, MAYMUN VE İNSAN

Hayvanlık dört ayaklılarda atta, kuşlarda da şâhinde kemâle erer ve nihayetinde maymunda insanlık sınırına gelip dayanır. Maymun evrim terazisinde tam bir alt derecededir. Daha fazla evrim, gelişen bir ayırım yapma gücüyle birlikte bir takım fizyolojik değişiklikler ve bir maneviyat getirir, böylece insanlığın barbarlıktan medeniyete geçişi temin edilir."


https://www.timeturk.com/tr/2013/05/18/evrimin-sirri-hurma-da-gizli.html


#


Müslüman Düşünürler,

Doğadaki Evrim Yasasına Yönelik 

Neler Söyledi?


Günümüzde adaptasyon olarak nitelendirdiğimiz bu kavram, iyi açıklanmış bir haliyle Cahiz tarafından ele alınmıştır. Çevresel etkilere maruz kalarak, bir türün beslenme, türleşme ve adaptasyona yönelik olarak yeni türlere dönüşebileceği görüşünü savunmuştur.

Doğada gıda kıtlığı ve gıdaya ulaşmadaki farklılıklar ya da avcılardan kaçabilme yeteneği gibi birçok yetenek tamamen evrimsel gelişmelere bağlıdır. Cahiz, doğal seçilimde olduğu gibi türlerin adaptasyon ile farklı türlere dönüşmesini de tanrının iradesine ve isteğine bırakmıştır. Ona göre tanrı, bir türü çeşitli değişimlere maruz bırakarak başka bir türe dönüştürebilir. Bunlara ek olarak çevresel etkiler konusunda da önemli açıklamalar yapmaktadır. Beslenme, barınma veya avcılardan kaçma vb. gibi birçok zorunlu unsurun, türlerin çevreye daha iyi uyum sağlama ihtiyacını doğurduğunu söylemiştir. Bu ihtiyaç neticesinde küçük küçük değişimlerin toplanması ve bir sonraki kuşağa aktarılması ile türler arasındaki çevreye adaptasyon sorununun gitgide azaldığını dile getirmiştir. Yani yeni doğan nesillerin çevreye daha uyumlu halde doğduğunu vurgulamıştır.

Hayvanlar, varoluşlarını sürdürmek ve mevcut kaynaklar için, başkasına yem olmamak ve üreyebilmek için bir mücadele yürütürler, çevre faktörleri canlıların hayatta kalabilmesi için yeni özellikler geliştirmesinde, dolayısıyla onların yeni türlere dönüşmesinde rol oynar. Hayatta kalmayı ve üremeyi başaran hayvanlar başarılı özelliklerini yavrularına geçirirler. - El Cahiz.

İhvan el-Safa (Halis Kardeşler) bir kişi değil, kimlikleri gizli alimlerden oluşmuş, doğa bilimleri, matematik, astronomi, felsefe ve İslami bilgiler içeren 52 kitaptan oluşan, Halis Kardeşler Ansiklopedisi adlı ansiklopedik eser vermiş bir topluluktur (10. yy).

''Üç alem bulunur. Her son üye, kendinden sonra gelen bir sonraki basamağın ilk üyesine bağlıdır. Mineraller, kendinden alttaki su ve toprağa ve onların da alt tipi olan aluminyum sülfat, demir sülfat ve zirkona bağlıdır. Kırmızı altın minerallerin en üst basamağıdır ve bitkilere yakındır. Bitkiler arasında yosun en alt kademededir, buna karşılık hurma, dişi ve erkeğinin bulunuşuyla hayvanlar ve bitkiler arasındadır. Salyangoz bitkilere en yakın hayvandır, fil ise -zekası gereği- insana en yakın hayvandır…''

 Maymun, vücudunun insana benzemesi ile ön plana çıkarken, papağan, fil ve güvercin aklıyla, arı ise sanatı ile insana ait olan üstünlükleri ayrı ayrı temsil etmektedir. Bu İslam’daki eşref-i mahlûkat [mahlûkların en şereflisi, insan. (Devellioğlu, F. & Güneyçal, A. S. (1993)] terimi ile de birebir uyumludur.

Farabi'ye atfedildiği görülür ancak bu eserlerin küçük bir kısmına ulaşılabilmiştir. "El-Medinetü'l Fâzıla (Faziletli Şehir- İdeal Devlet)” kitabı bunlardan biridir. Bu kitapta “Varolmada heyulani (maddi) cisimlerin mertebeleri hakkında” bölümü, varlıkların basitten başlayarak birbirlerine dönüştüklerini anlattığı aşağıdaki paragrafla başlar:

''Evvelâ ustukuslar (hava, su, ateş, toprak/cevher) hasıl olurlar. Sonra o cins ve tabiâtteki cisimler hasıl olurlar ki buhar ve bu zümreden olan bulutlar, rüzgârlar ve havada vuku bulan diğer şeyler ve yerin dolayında, altında, suda ve ateşte olan şeyler bu kabildendir. Bunlardan da sair cisimlerin var olması gerekir öyle ki: evvela ustukuslar birbirleriyle karışarak bunlardan birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. Sonra, bu zıdların bir kısmı yalnız birbiriyle karışır; diğer bir kısmı ise hem birbiriyle hem ustukuslarla karışarak ikinci bir karışma hasıl eder ki bundan da suretçe birbirine zıd olan birçok cisimler hasıl olur. … Böylece karışa karışa eski terkiplerden (sentezlerden) daha karışık yeni terkipler hasıl olmakla, öyle bir raddeye gelirler ki artık karışma imkânını gaip ederler ve onların karışmalarından hasıl olacak cisimler, onlardan da ustukuslar kadar uzak kalarak ihtilat (karışım) son bulmuş olur. Böylece bazı cisimler ilk ihtilattan, bazıları ikincisinden, diğerleri üçüncüsünden bazıları da son ihtilattan hasıl olurlar. Madenler nispeten sade ve ustukuslara daha yakın ihtilatlardan hasıl olmakla ustukuslardan az uzaktadırlar. Nebat (bitki) daha girift olup ustukuslardan daha uzak terkiplerle hasıl olur ki evvelkilere nispetle ustukuslardan daha uzakta kalır. Nâtık olmayan hayvan (konuşamayan hayvan) bitkiden daha karışık bir terkipten husule gelir. İnsan ise, müstesna suretle, son terkipten hasıl olur.''

Kitabın “İlâhi mevcudların, mertebeleri ve heyulânî (maddi) cisimlerin bölümleri hakkında” bölümünde ise aşağıdaki anlatımlara yer verilmiştir:

''Bu mevcudlar şöylece tertip edilirler: evvela onların arasından en bayağısı ele alınır. Sonra daha mükemmeline ve en sonunda ondan daha mükemmeli olmayan mükemmele varılır. Bunların en bayağısı, müşterek ilk maddedir. Ondan mükemmel olarak ustukuslar gelir; sonra bitkiler, sonra nutuksuz hayvanlar (konuşamayan), sonra natık (konuşan) hayvan gelir ki, ondan mükemmel bir şey yoktur.''

Ona göre en alt katmanda olan varlık ilk maddi varlık olarak nitelendirilmiştir. Burada bahsedilen ilk maddi varlık zamanla gelişerek ve dönüşerek daha üst mertebedeki canlılara dönüşmüştür. Farabi burada kademeli bir dönüşümden bahsetmektedir. Dönüşüm neticesinde de varlıkların rütbelere ayrıldığı bir hiyerarşi kurmuştur. Farabi’ye göre ilk teşekkül eden varlıktan sonra maden, ondan sonra bitkiler, ondan sonra konuşamayan hayvanlar, en son olarak da konuşabilen hayvanlar ortaya çıkmıştır. Varlıkları bu şekilde bir hiyerarşi içine sokmuştur.

Dünya Allah’ın yarattığı bir neden – sonuçlar bütünüdür. İnsan ise bu neden – sonuç zincirlerini ve bir bütün olarak sistemi aklı ile anlayabilir ve sonunda yaratıcının varlığı da ancak akıl yolu ile kavranabilir.

Ragıb El- İsfahani, ayrıca varlıkların davranışsal yönden de insana benzer özellikleri olduğunu belirtmiştir. İnsanın oburluğunu, pintiliğini ve taklitçiliğini sırasıyla domuz, köpek ve maymuna benzetir. Hayvanların bu davranışlarının insanda da olduğunu söylemiştir (Yakıt, 1984: 111-112).

A'râf Suresi 166. ayet ve Bakara Suresi 65. ayettir. Bu ayetlerde, Allah'ın yasakladığı şeylere küstahça devam eden bir topluluğa "aşağılık maymunlar olun" dendiği belirtilir. 

Abd Ar Rahman bin Muhammed ibn Khaldun.En ünlü eseri 1250 sayfalık; tarih felsefesi, sosyal bilimler, ekonomi, çevre, kültürel tarih, İslam teolojisi ve politik konuları içeren ve zamanının önemli isimlerinin başucu kitabı olmuş “Mukaddimah (Mukaddime)”dir. Bu eserde evrimle ilgili görüşlerini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:

''… Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur. Daha sonra hayvanlar alemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zeka ve idrakın olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar aleminden ulaşılmıştır…''

Kınalızade, insanın hayvanlar alemine mensup bir tür olduğunu ve bu türün diğer hayvan türlerinin en yücesi ve şereflisi olduğunu söyler.

''... Cins-i hayvanın nev'i insanî efdalı ve eşrefidir pes. Merâtib-i tefadüi dört olur: Maden ve Nebat ve Hayvan ve İnsan. Ve her cinsin envâında dahi tefâdül vardır. Yani bazı envâ-ı cins. Bazısı ahirde efdaldır ve her cinsin efdal-ı envâı fevkinde olan cinsin ednâ-yı envâına karib olub ekser havass ve levazımında müşârik olur. Evvel madeniyat içinde "mercan" dedikleri cevherdir. Eğerçi madeniyatdandır. Amma fi'l-cümle neşv ü nümâ âsân anda müşâheddir, hattâ karib olmuştur ki, makâm-ı madeniyatdan terakki idüb ufk-ı âlem-i nebât-ı nâmiye dahil ola ve nebatât içinde bu hal ile muttasıf olan "dı raht-ı hurma" (=hurma ağacı)dır ki, âsâr-ı hiss ve harcket-i iradî anda /.âhir ve peydâdır...''

İbrahim Hakkı’nın Marifetname’de temel iddiası olan, Allah’ın her şeyi insanın hizmetine sunmak üzere yarattığı fikrini bir tarafa koyarsak, gökyüzünü ve doğayı çok iyi gözlemlemiş ve özellikle evrim fikrini açık bir şekilde ifade etmiştir:

''…Hak Teala’nın emir ve tesiri ile gökler ve yıldızlar dönüp hareket ederek anasır-ı erba’ayı (su, hava, ateş, toprak) birbirine karıştırıp yoğurmuştur. Böylece, önce madenler, sonra, bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Bu bileşik cisimlerin dört mertebesi arasında, yani maden, bitki, hayvan ve insan arasında aracı bileşik cisimler de vardır. Madenler ile bitkiler arasında vasıta ve geçit olan mercandır. Çünkü mercan katılıkta taş gibidir. Bitki gibi zerre zerre denizin dibinden bitip suyun yüzeyinden yukarı çıkıp kuruduğunda sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasındaki geçit hurma ağacıdır. Çünkü o bitki olmasına rağmen hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça (döllenme olmayıp) neticesi hurma olmaz. Başını kestiklerine helak olup, kuruyup, yaprak ve meyvası kalmaz. Hayvan ve insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur. Çünkü bütün organlar, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer. Mercan, hurma ağacı ve maymun gibi maden, bitki, hayvan ve insan arasında, geçit olanların varlıklarındaki hikmet, her birinin kendi mertebesi aşağısından son yükseklik derecesine ulaşması, varlıklardaki mertebelerin o silsile yoluyla tertip edilmesi ve insanlık mertebesinde nihayet bulmasıdır…''

///Jeolojik olarak, mercanlar ilk olarak yaklaşık 485 milyon yıl önce Erken Ordovisiyen döneminde ortaya çıkmıştırBiyolojik olarak mercanlar, kalsiyum karbonattan sert iskeletler salgılayarak büyük resifler oluştururlar ve bu süreç binlerce yıl sürer. Bilim insanları, Akdeniz'deki en eski soğuk su mercan kayalıklarının bile iklim değişimlerine nasıl tepki verdiğini anlamak için araştırmalar yapmaktadır.(Akdeniz’de soğuk su mercanları, ilk Neandertallerin ortaya çıkmasından önce bile, son 400.000 yıldır neredeyse kesintisiz olarak büyümektedir. Bununla birlikte, tüm resif yüksekliğinin -80-90 m- sadece sığ kısmı -80-90 m- bu çalışmada tanımlanabildiğinden, çok daha erken oluşmaya başlamış olabilirler.)

Mercan, deniz anemonları ve denizanası içeren hayvan filesi Cnidaria'daki Anthozoa sınıfına aittir. Deniz anemonlarından farklı olarak, mercanlar, mercanı destekleyen ve koruyan sert karbonat dış iskeletleri salgılar. Çoğu resif ılık, sığ, berrak, güneşli ve tedirgin suda büyür. Mercan resifleri ilk olarak 485 milyon yıl önce, Erken Ordovisiyenin şafağında, Kambriyen'in mikrobiyal ve sünger resiflerinin yerini aldı.

Mercanları tanımayan biri, onları gördüğünde ya büyük bir kaya ya da bir su altı bitkisi zanneder. Ancak mercanlar, ne bir kaya parçası ne de bitki olup gerçekte birer hayvandır. Deniz omurgasızlarından Anthozoa sınıfının üyeleridirler. Mercanların her bir bireyine "polip" denir. Milyonlarca polipin bir araya gelmesiyle mercan kolonileri oluşur. Koloniler ağaç, dal, çiçek, beyin, geyik boynuzu, fil kulağı, mantar, tüp, ip, kaya gibi çok çeşitli biçimlerde olabilir. Mercanlar genellikle bu biçimlere göre adlandırılır; beyin mercanı, mantar mercanı, kamçı mercanı... Mercanlar genel olarak sert ve yumuşak mercanlar olarak ikiye ayrılır.Mercanların, omurgasız oldukları için gerçek iskeletleri yoktur. Ancak, salgılarından oluşan sert dış yapılarına iskelet denir. Bu sert yapı kalsiyum, magnezyum, karbonat gibi maddelerin çok miktarda salgılanmasıyla oluşur.

Mercan adalar, diğer resifler gibi oluşur. Tek farkları karadan çok uzakta, açık okyanus sularında oluşmalarıdır. Daha çok Hint ve Pasifik okyanuslarında görülürler.Mercan resiflerinin bir başka özelliği de, üzerinde yaşayan canlıların çeşitliliğidir. Okyanusta yaşayan canlıların yaklaşık % 25’i mercan resiflerinde bulunur. Balıklar, denizyıldızları, denizkestaneleri, süngerler, tüplükurtlar, ıstakozlar, karidesler, ahtapotlar, kabuklu hayvanlar, deniz çayırları ve deniz yosunları bu resifler üzerinde yaşar. Resiflerin yarıkları, girintili çıkıntılı yapıları ve bol besin içermeleri, onları birçok küçük omurgasız canlı için iyi birer sığınak haline getirir. Dolayısıyla resifler, bu canlılarla beslenen birçok balık için de iyi bir yaşam alanıdır. Ayrıca balıklara üreme ve barınma alanı da sağlarlar.


Bu uzun mercan kaydını Fiji takımadalarındaki diğer mercanlardan elde edilen kayıtlarla birleştirerek Fiji sularındaki sıcaklığın ana kronolojisi oluşturuldu. Bu da mercan kayıtlarının teknik olarak 627 yıl boyunca devam ettiği ve 1370 ile 1997 yılları arasında Fiji çevresindeki deniz sıcaklığının ne olduğunu bize söyleyebileceği anlamına geliyor.Büyük mercanlar yıllarca yaşayabilir ve sürekli olarak eski iskeletin üzerinde katmanlar halinde biriken kalsiyum karbonattan bir iskelet oluşturur. Mercanın yaşayan kısmı sadece en üstteki birkaç milimetreyi kaplar. Yeni katmanlar eklendikçe, eski iskelet mercan tarafından boşaltılır ve geçmiş koşulların bir kaydını bırakır.Özellikle, mercan iskeletinde bulunan iki elementin oranına bakıldı: deniz suyu sıcaklığı için bir vekil görevi gören stronsiyum ve kalsiyum. Mercan iskeletlerinde kalsiyuma kıyasla daha az stronsiyum bulunması, mercan canlıyken suyun sıcak olduğu anlamına gelir, ya da tam tersi.Mercanlardan elde edilen geçmiş sıcaklık verileri, on yıllar arası Pasifik salınımı gibi iklim modellerinin yüzyıllar içinde nasıl geliştiğini göstermekte ve iklimdeki mevcut ve gelecekteki eğilimleri anlamak için önemli bir bağlam sunmaktadır.

Pasifik Okyanusu, dünya genelinde iklim değişkenliğinin önemli bir itici gücüdür. En ünlüsü, Pasifik’in birkaç yılda bir El Niño‘dan La Niña durumuna geçmesi ve okyanustaki sıcaklık değişimlerinin yağışlarda büyük değişimlere ve siklonların gelişmesine yol açmasıdır.

* El Niño,(SICAK) Pasifik Okyanusu'nun Ekvatoral ve Doğu bölgelerindeki okyanus yüzey sularının anormal derecede ısınmasıdırBu olay, küresel iklim üzerinde etkili olup, bazı bölgelerde aşırı yağışlara ve sellere, diğerlerinde ise kuraklık ve su sıkıntısına yol açar. El Niño, genel olarak 3 ila 7 yillik aralıklarla meydana gelir ve büyük okyanus-atmosfer olayları döngüsü olan El Niño-Güney Salınımı'nın (ENSO) sıcak fazıdır.

La Niña,(SOGUK) Pasifik Okyanusu'nun ekvatoral bölgesinde deniz yüzeyi sıcaklıklarının ortalamanın altına düşmesiyle meydana gelen bir iklim olayıdır ve genellikle küresel hava koşullarında soğumaya yol açarEl Niño'nun tersi olan El Niño'nun tersi olan La Niña, Genellikle daha soğuk bir kışa ve bazı bölgelerde kuraklığa neden olurken, diğer bölgelerde daha fazla yağışa yol açabilir. Bu olay, genellikle 2 ila 7 yılda bir, 9 ila 12 ay kadar sürer. ///

* inci kökeni: İnci, deniz veya tatlı sulardaki bazı yumuşakçaların, kabuğun içine giren yabancı bir cisimden korunmak için salgıladığı sedef tabakasının birikmesiyle oluşur

Erzurumlu İbrahim Hakkı, bu düşüncelerine ek olarak canlılığın oluşumunu üç aşamaya ayırmıştır. Bunlar: birleşim, derece ve dönüşümdür. Madenle ve bitki arasına ara tür olarak mercan türünü yerleştirmiştir. Bitki ile hayvan arasına hurma ağacını, hayvan ve insan arasına da kendisinden önce de dile getirilen nesnası yani vahşi insanı koymuştur.

Yukarıda adı geçen yazarlar ve ek olarak Seyyid Emir Ali ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi alimler de dahil, çoğu İslam alimi eserlerinde insanı ve doğayı, fizikî ve ruhanî bir bütünlük içinde ele almaktadırlar.

Canlılığın evrimi yalnız maddî düzeyde anlatılmaz, nefsin de basamaklanarak evrim geçirdiğinden, hatta çoğu eserde insandan sonra gelen melek mertebelerinden bahsedilir.

Güçlü olanın güçlülüğü de değişen ortam şartlarına yani doğaya ne kadar uyumlu olabildiği ile ölçülmüştür.


https://evrimagaci.org/islamin-altin-caginda-evrim-teorisi-musluman-dusunurler-dogadaki-evrim-yasasina-yonelik-neler-soyledi-451



XXXXX




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O