15 Haziran 2025 Pazar

insanin yaratilisi & Karadag+Lipa MAGRASI


  Bunlar cahiliye dönemi fikirlerin mi, yoksa modern dönem mi?



Fütûhât-ı Mekkiyye’de CEBRÂİL Aleyhisselâm Bahsi


Cenne (جَنَّ): Kelimenin fiil halidir; "örttü, gizledi" demektir. Örneğin, gece karanlığının her şeyi örtmesi için kullanılır.



İbn Arabi'nin eseri "el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye" (Mekke Fütühatları) tasavvufun en önemli kaynaklarındandır; 1. cildi ve genelinde "başka dünyalar" (alemler, mertebeler, gayb alemleri) konularını derinlemesine işler, özellikle Allah'ın tecellileri, ruhani yolculuklar ve yaratılış sırları gibi mistik deneyimleri ve kozmolojik görüşlerini içerir, bu da İbn Arabi'nin keşif ve ilham yoluyla elde ettiği bilgileri aktardığı devasa bir eserdir. 

İbn Arabî, ömrünün bu uzun döneminde İşbiliyye'yi yurt edinmiş olsa da bazen, bilginleri ziyaret etmek, dolaşmak ve gezmek için Endülüs'ün diğer şehirlerine yolculuklar yapar, sonra tekrar şehrine dönerdi. Genç yaşında Kurtuba'ya gitmiş, orada bu esnada şehrin kadısı olan filozof İbn Rüşd ile karşılaşmıştır. 1201 senesinde Endülüs'ten ayrılmış, hac görevini ifa etmek için Doğu'ya gitmiş,
Eserin İçeriği ve "Başka Dünyalar" Teması:
  • Kozmolojik ve Metafizik Açıdan "Alemler": Fütühat, sadece dünyevi alemleri değil, aynı zamanda ruhsal alemleri, Berzah alemini, Melekût alemini ve ilahi isimlerin tecellileriyle ortaya çıkan çeşitli "dünyaları" anlatır.
  • Tecelliler ve Keşif: İbn Arabi, bu alemleri bizzat yaşadığı keşifler ve ilahi tecelliler (Allah'ın zuhur etmesi) aracılığıyla anlatır; bu da "başka dünyalar" kavramını sadece teorik değil, deneyimsel bir boyut kazandırır.
  • "Sifr"ler ve Kitaplar: Eser, 37 "sifr" (defter/kitap) halinde düzenlenmiştir ve ilk ciltte bu mistik yolculukların ve hakikatlerin girişleri bulunur. 
1. Cilt ve Konuları:
  • Genellikle eserin giriş bölümlerini, temel kavramları (tevhid, vahdet-i vücud) ve Allah'a açılan kapıları ele alır.
  • İbn Arabi'nin kendi ruhani yolculuklarının ve manevi deneyimlerinin temelini attığı bölümler ilk ciltlerde yer alır. 
Özetle: Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 1. cildi ve geneli, İbn Arabi'nin tasavvufi bilgiyle ulaştığı, keşifler yoluyla gördüğü ve deneyimlediği metafizik gerçeklikleri, "başka dünyaları" ve İlahi hakikatleri anlatan kapsamlı bir eserdir. 



&



CEBRÂİL

جبرائيل
İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.

  • MELEK
    Allah’ın emirlerine tam itaat eden iyi nitelikteki ruhanî varlıklara verilen ad.
  • MUKARREBÎN
    Meleklerden ve insanlardan Allah’a yakın kılınanlar anlamında bir Kur’an terimi.

  • Yahudi ve hıristiyan kaynaklarında Gabriel şeklinde geçer. “Güçlü insan” anlamındaki geber ile “Tanrı” mânasındaki el kelimelerinden oluşan Gabriel’in Keldânî veya Süryânî menşeli olduğu kabul edilir. Kelime Yunanca ve Latince’ye de aynı şekilde geçmiştir. 

    Cebrâil Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta büyük meleklerden olup Kitâb-ı Mukaddes’te ismi geçen üç melekten biridir. Adından ilk defa Daniel kitabında (8/15-26, 9/21-27) söz edilir. 

    Detail of Beşaret, Leonardo da Vinci, 1472–1476       

    Ahd-i Atîk’te ve apokriflerde verilen bilgilere göre Cebrâil altı melekle birlikte Tanrı’nın huzurunda sol tarafta durur, azîzlerin duasını O’na iletir, cennete nezaret eder; birinci semanın hâkimidir; en önemli şefaatçidir. Kötüleri yok eder, şeytanları ateş fırınına atar ve tabii güçleri yönetir (Tobit, 12/15; Enoch, 9/1, 9-10, 20/7, 40/1-9, 54/6; Hezekiel, 9/3, 10/2). 

    Yahudilik’te Cebrâil, Tanrı’nın buyruklarını yaratıklara bildirip elçilik görevi yapan bir melektir, aynı zamanda adalet ilkesidir. Hz. Yûsuf’u kardeşlerine götürmüş, Hz. Ya‘kūb’la güreş tutmuş, Mîkâil ile birlikte Hz. Mûsâ’nın defnedilişine katılmıştır (, II, 333; Davidson, s. 119).

    Ahd-i Cedîd’de ise Cebrâil’den iki defa söz edilir. Bunlardan birinde Hz. Zekeriyyâ’ya görünerek ona “Tanrı’nın önünde duran Cebrâil” olduğunu söylediği ve Hz. Yahyâ’nın doğacağını haber verdiği, diğerinde Hz. Meryem’e görünerek ona Hz. Îsâ’yı müjdelediği anlatılır (Luka, 1/11-20, 26-38).

    Cebrail Aleyhisselam meleklerin en üstünü ve en büyüğü, Allah’a en yakını olduğu için kendisine meleklerin efendisi anlamında “Seyyidü’l-Melâike”denilmiştir.

    ☝🏻İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygamber’e ilâhî emirleri bildiren vahiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir. Arapça’da vahiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle birlikte en meşhurları Cebrâîl, Cebreîl, Cebrîl, Cibrîn ve Cibrîl’dir. Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mecmualarındaki bazı rivayetlere (, V, 15-16; Buhârî, “Tefsîr”, 2/6, 16/1) 

    Cebrâil Kur’ân-ı Kerîm’de Cibrîl, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Rûh ve Resul şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. İlgili âyetlerde belirtildiğine göre Cebrâil karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir (en-Necm 53/5-6; et-Tekvîr 81/19-21). 

    Hz. Meryem’e normal bir insan şeklinde görünerek rabbinin elçisi olduğunu ve ona temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için geldiğini söylemiş (Meryem 19/17-19), Hz. Îsâ doğduktan sonra Allah’ın emriyle ona destek olmuş, Hz. Peygamber’e Kur’ân-ı Kerîm’i vahyedip öğretmiştir. Hz. Peygamber onu bir kere “açık ufuk”ta, bir kere de “sidretü’l-müntehâ”da aslî hüviyetiyle görmüştür. İnkârcılara karşı Hz. Peygamber’in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kadir gecesinde meleklerle birlikte yeryüzüne iner, âhirette insanlar hesaba çekilirken mahşerde saf saf dizilen meleklerin yanında bulunur (bk. , s. 163, 326). 

    Cebrâîl ile geldiğine inanılan ilk vahyin, İlhanlılar dönemi eserlerden Câmi'ut-Tevârîh'teki betimlemesi

    Cebrâil hadislerde Hz. Peygamber’e vahiy getiren, Kur’an’ı öğreten ve değişik konularda hükümler bildiren, Resûl-i Ekrem’e, hatta bazan ashaba insan şeklinde görünen bir melek olarak sık sık anılır. İlgili hadislere göre Cebrâil dünyada ve âhirette Allah ile kulları arasında elçidir; hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder, bu sebeple de Allah’la vasıtasız konuşur (, II, 267; III, 230; Buhârî, “Tevḥîd”, 33). 

    İlk defa Hira dağında, bütün ufku kaplamış ve bir taht üzerinde oturmuş halde Hz. Peygamber’e gelip aslî sûretinde görünmüş, onu kuvvetle sıkarak okumasını istemiş, böylece ilk vahyi getirmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 1, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Îmân”, 257, 258). Mi‘racdan önce Hz. Peygamber’in kalbini “hikmet”le doldurmuş, bu sayede Peygamber’in cismi ruh gibi hafiflemiş ve bu mûcizevî yolculukta ona aslî sûretinde ikinci defa görünmüş, melekût âlemi hakkında bilgiler vermiştir (, I, 257; Buhârî, “Ṣalât”, 1; “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6).

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir." (Alâk 96/1-5)

    Cebrâil değişik şekillere girebildiğine, Muhammed'e aslî şekliyle, biri Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda ve diğeri Miraç esnâsında Sidret-ül-müntehâda olmak üzere iki defâ göründüğüne inanılır. Cebrâil'in Muhammed'e çoğunlukla Dıhye-i Kelbî sûretinde geldiği anlatılır.

    "De ki: Cebrail’e kim düşman olabilir? Kendinden öncekileri onaylayan, doğru yolu gösteren ve inananlar için müjdeci olan bu Kur’an’ı senin kalbine o, Allah’ın izni ile indirmiştir.” (Bakara 2/97).

    “Onu güvenilir Ruh (Cebrail) indirmiştir. O Kur’ân, elbette âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Şuara 26/193-194)

    “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle ona tercih ettiğini vahyeder. O yücedir ve hakimdir.” (Şûrâ 42/51)



    Dawkins’in belirttiği gibi: “Canlı varlıkları oluşturan maddelerin özel olan hiçbir yanı yoktur. Canlı varlıklar da başka her şey gibi molekül topluluklarıdır.” Günümüzdeyse yaşamın 3,85 milyar yıl önce başladığı düşünülüyor, ama bu inanılmaz derecede erken bir tarih. Çünkü Yerküre’nin yüzeyi 3,9 milyar yıl öncesine kadar katılaşmamıştı bile…

    Lord Kelvin… 1871 gibi erken bir tarihte… yaşamın tohumlarının dünyaya bir göktaşı tarafından atılmış olabileceğini ileri sürmüştü. Murchison meteoridinin 4,5 milyar yıllık olduğu ve tam yetmiş dört çeşit amino asitle bezeli olduğu saptandı.

    Bunlara benzer yeterince taşın elverişli bir yere, mesela Yerküre’ye düşmesi halinde, yaşam için gereken temel elementler sağlanmış olur. Panspennia (yaşamın uzaydan geldiği görüşü) iki sorun içerir. Yaşamı başlatan olay her ne olursa olsun, yalnızca bir defa oldu. Hepimiz, neredeyse dört milyar yıldır nesilden nesile aktarılan tek bir genetik marifetin ürünüyüz. 


    (ﺟﻤﺎﺩﺍﺕi. (Ar. cemād ve çoğul eki -āt ile cemādātCansız cisimler:

    Köken: Arapça'da "donmak, hareketsiz olmak" anlamına gelen cemād (cemüd) kökünden gelir.

    #Cemadat (cemâdât) =
    taş, toprak, su ve madenler gibi ruhu ve hayatı olmayan tüm inorganik maddeleri ifade eder.

    #Nebatat, Arapça kökenli bir kelime olup "bitkiler" anlamına gelir; "nebat" (bitki) kelimesinin çoğuludur ve topraktan çıkan tüm canlı bitki örtüsünü ifade eder. Nebat, bitki veya sebze anlamına gelir, 'nebatat' ise bitkiler anlamına gelir. Nebati ise bitki ile ilgili demektir Nebat kelimesi, "bitmek, yetişmek" fiilinden gelir. 
    Osmanlıca kaynaklarda sıkça kullanılır.
    Günümüzde bu terim şu bağlamlarda karşınıza çıkabilir:
    • İlm-i Nebatat: Bitki bilimi yani Botanik.
    • Nebati: Bitkisel, bitki ile ilgili (örneğin: nebati yağ).
    Kelimenin kökü olan "nebit", yerden biten veya büyüyen her türlü canlıyı ifade eder

    #Hayvanat kelimesi, Arapça kökenli olup "hayvanlar" anlamına gelen bir çoğul isimdir.


                      ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez. yunus emre

    Az değiliz. Az olduğumuza üzülmeyeceğiz. Çünkü kâinat, kuruldu kurulalı bu böyledir. Cemâdat fazla, nebatat az... Nebatat fazla, hayvanat az... Hayvanat fazla, insanlar az... Kâfirler fazla, Müslimler az... Âmiller fazla, veliler az... Asfiyalar fazla, enbiyalar az...
    • Bir atomda nihayetsiz enerji var, fakat bu atomun kışrı parçalanmadan o enerji açığa çıkmıyor. İnsanda nihayetsiz muhabbet istidadı var. Fakat ene kışrını, kabuğunu parçalamadan o muhabbet kalbe yerleşemiyor. Bu muhabbet Cenâb-ı Allah’ın isim ve sıfatlarına olmalıdır. Nefsin arzuları muhabbeti tatmin etmez.



    Tanrı Krallığının bedensiz varlıkları; Melekler

    Kelimne Kökeni: Akatça "dua etmek" veya "kutsamak" anlamına gelen kāribu kelimesinden türediği düşünülmektedir.

    İslam'da Kerûbiler:
    • Allah'a Yakınlık: "Mukarrebûn", "yaklaştırılmış olanlar" demektir ve Allah'a en yakın konumda bulunurlar.
    • Arş'ı Taşımak: Hâkka Suresi 17. ayette; kıyamet gününde Arş'ı sekiz melek yüklenir; bu melekler Mukarrebûn'dandır.
    • İbadet ve Zikir: Sürekli olarak Allah'ı tenzih (eksik sıfatlardan uzak tutma) ve takdis (yüceltme) ile meşguldürler, Allah'ın marifeti ve muhabbeti içindedirler.
    • Kur'an'daki Yerleri: Mutaffifin Suresi 21. ayette "yaklaştırılmış olanların (mukarrabûn) tanıklık ettiği" şeyden bahsedilir; burada melekler ve Allah'a yakın insanlar kastedilir.
    • Yüksek Mertebe: Vâkıa Suresi'nde "es-sâbikûn" (önde olanlar) olarak nitelenen, amel defterlerini sağdan alanların önde gelen kesimi olarak da tanımlanırlar. 

    • İlahi Davet: Melekler Hz. Meryem'e, "Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ (kanitîn ol), secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et" şeklinde seslenmişlerdir.

    Kerûb (çoğulu Kerubim), hem İslami hem de Yahudi-Hristiyan geleneklerinde geçen, Allah'a en yakın, güçlü ve yüce meleklerden oluşan özel bir sınıftır; genellikle Tanrı'nın tahtını koruyan, O'nun yüceliğini temsil eden melekler olarak kabul edilir ve Kur'an'da "Allah'a yakın olan melekler" (mukarrabun) içinde anılırlar. Bu melekler, diğer meleklerden farklı olarak, daha yüksek makamlarda bulunurlar ve genellikle vahiy veya ilahi emirlerin yerine getirilmesinde önemli görevler üstlenirler. 

    Yahudi ve Hristiyanlıkta Kerubim (Cherubim):
    • İncil'de (Özellikle Hezekiel Kitabı'nda) tasvir edilirler ve genellikle iki çift kanatlı, güç ve bilgiyle ilişkilendirilen varlıklar olarak çizilirler.
    • Tanrı'nın tahtını koruma görevi yüklenmişlerdir (Örn: Aden Bahçesi'ni koruyan melekler).
    • Ayasofya gibi tarihi yerlerdeki fresklerde ve ikonografide, genellikle çocuk şeklinde (amorini/putti) veya güçlü, dört yüzlü (insan, aslan, öküz, kartal) olarak tasvir edilirler. 

     

    BATI MİNYATÜRÜNDEN DOĞU MİNYATÜRÜNE

    Bu bilgilerle dikkat çekmek istediğimiz noktalar şunlardır:

    1- Minyatür Batı ve Akdeniz toplumlarında yaklaşık İÖ 2. Yüzyılda başlamıştır.

    2- Bizans’ta minyatür üretimi yaklaşık İS 2. Yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır.

    3- VIII. yüzyılda (750) kurulan yeni İslam İmparatorluğu (Abbasiler), kitap çevirileri yaparken Batı ve Bizans minyatürünü devralmış ve bununla İslam’ın ana resim ögesini oluşturmuştur.

    Âdem Aleyhisselâm'dan sonra, oğullarından, Kabe'nin onarımını ilk defa, taşla ve çamurla yapan da, Şit Aleyhisselâm idi.

    Cahiliye devrinde, Kabe’nin yeniden yapılışında -ki Kabe tahminen dört kez temellerine dek yıkılıp yeniden yapılmıştır-11yaşanmıştır. Taberi’nin “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi” adlı eserinde, Cahiliye devrindeki söz konusu Kabe inşaatı ile ilgili şu bilgilere yer verilmiştir:

     “Deniz, Rum tüccarlarından birine ait olan gemiyi sahile atmış ve parçalamıştı. Kureyşliler bu geminin ahşabını alarak bu enkazı Kabe’yi tavanlamaya tahsis ettiler. Kıbtı’lardan (Mısırlı) bir marangoz Mekke’de yaşıyordu. Marangoz Kabe’yi onarmak için gereken hazırlıkları tamamladı. Kabe’ye bir şekil verdi.”

    Bu olay, Peygamber henüz yaklaşık 35 yaşındayken ve tebliğe başlamamışken olmuştur. Yani ortada İslam Dini yoktur. 

    Yaratılmış her şey insanı Yaratıcı’ya götüren birer ayet/işaret; sanat da bu ayetlerin tefsiridir. Olaya bu zaviyeden yaklaşıldığında sanatın evrensel bir dil oluşu daha iyi anlaşılır. Sanat duygusunun insanın gönlüne sevinç, keder, korku ve heyecan gibi doğuştan konduğu da hatırlanir.

    Tevrat dışındaki kitaplarda bu konuda net çizgiler bulabilmek biraz zordur.

    Hz. Süleymân’ın sarayı için yaptırmış olduğu heykeller, şükretmeyi gerektirecek nimetler arasında gösterilmiştir. Tabii ki tapınılmak maksadıyla yapılan putlar ve İslam ahlakına aykırı davranışlar istisna tutulmalıdır. Allah Teâlâ Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. Mûsâ’ya on emri bildirirken ilk sırada “Senin Rabbin benim, başka ilahların olmayacak.” dedikten sonra, ikinci sırada “Kendin için yukarıda gökte, aşağıda yerde ya da yer altındaki sularda yaşayan hiçbir canlının suretini yapmayacak, onların önünde eğilip onlara tapmayacaksın.” diyerek, tapınmak maksadıyla tasvir yapmayı kesin bir dille yasaklamıştır. Ancak Yahudi bilginler bu yasağın sınırlarını biraz geniş tutarak bütün canlı tasvirlerini yasak saymışlardır. İslam’da var olduğu ileri sürülen tasvir yasağının temeli de bu prensibe dayanmaktadır.

    İslam sanatını hanedan isimlerine nispetle Emevî sanatı, Abbasî sanatı, Selçuklu sanatı, Memlüklü sanatı, Timurlu sanatı ve Osmanlı sanatı gibi daha dar çerçeveli isimlerle tanıtmak daha yaygın hâle gelmiştir. 

    Ürdün kraliyet ailesine mensup sanat tarihçisi Prenses Vijdan Ali “What is Islamic Art? (Tr. İslam Sanatı Nedir?)” başlığını taşıyan bir kitap yazarak Türk sanat tarihçisinin bu sözlerini eleştirmiştir.

    İlk insanın yaratılışına ait bilgilerin kaynağının tamamı semavi kitaplara dayanır. Bu kitaplara inanmayan birisine Hz. Âdem’den bahsetmek nafiledir. 

    Allah Teâlâ yüce kitabımızda “Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler, yeryüzünü kazıp alt üst ederek onlardan çok imar etmiş kimseydiler ve onlara belgelerle peygamberler gelmişti…demektedir. İnsanoğluna, ibret alması için kendilerinden evvel yaşamış insanların bıraktıklarına bakması tavsiye edilmiştir. Bu da arkeoloji ve sanat tarihiyle ilgilenmeyi gerektirir.

     Hz. Peygamber’in hayatı dikkatlice incelenirse, onun nasıl estetik duygularla yüklü bir hayat anlayışına sahip olduğu uygulamalarından fark edilecektir. Kısaca; İslam sanatının esası tevhidi merkez alan vezin, ritim, ahenk ve üslup formülüyle özetlenebilir.

    Prof. Dr. Aziz Doğanay

    ''Melekler onun (gögün) etrafindadir.O gün Rabbinin arsini, bunlarin da üstünde sekiz (Melek) yüklenir.'' - Hakka,17

    Arafat Dagi (Cebeli Arafat) üzerindeki en bilinen tepe Cebelirahme'dir (Rahmet Dağı). İslâm Ansiklopedisi kayıtlarına göre bu tepe, tarih boyunca İlâl veya Elâl isimleriyle de anılmıştır. 

    Arafat Dağı, bu Cebel-i Rahme'yi çevreleyen geniş ovayı ve dağları kapsayan bölgenin tamamı olsa da, halk arasında bu tepeye Arafat Dağı denilir ve Hz. Âdem ile Havva'nın buluştuğu, Hz. Muhammed'in Veda Hutbesi'ni okuduğu mübarek bir yer olarak bilinir. 


    Arafat dağı olarak bilinen ve eskiden İlâl veya Elâl diye adlandırılan granit taşlarından oluşmuş Cebelirahme bulunmaktadır. Aslında Arafat dağı bu değil, Arafat sahasını kuşatan dağdır (İbrâhim Rifat Paşa, I, 335). 

    Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın yeryüzüne indikten sonra burada buluşup tanışmaları veya Cebrâil’in Hz. İbrâhim’e haccın nasıl ve nerelerde yapılacağını öğretirken Arafat’a geldiklerinde ona, “Arefte?” (anladın mı, tanıdın mı?) diye sorması, onun da “Areftü” (anladım, tanıdım) demesinden dolayı buraya Arafat veya Arefe dendiği kaynaklarda zikredilmiştir.  

    Üçüncü kanto: 10 Nisan 1300 Paskalya sabahı. Araf’ın eteğine varış. Dante’nin korkusu. Vergilius’un açıklamaları. Ruhlarla karşılaşma. Manfredi. 

    Dördüncü kanto: 10 Nisan 1300 öğleye doğru. Araf’a tırmanış. Vergilius’un yıldızlarla ilgili açıklaması. Araf dağının yapısı. Belacqua ve başka ruhlar.   

    ARAF;

    Dante Alighieri - Araf

    Piktogramlar; bir nesne, bir kavram ya da bir işleyişi anlatmak için kullanılan resim yazı      

     * İdeogram; bir olayı, bir durumu anlatmak için piktogramlara duygu, hareket ya da bir düşünce katarak resmetmek

    Erich Fromm sembol nedir sorusunu cevaplarken; düşündüğümüzün aksine, bu tad farkını anlatmak çok zor olacaktır. 

    Prof Carl G. Jung’a göre semboller, insan tarafından bilinçsiz ve kendiliğinden üretilmişlerdir. Bir başka tanıma göre ise sembol, idraki mümkün olmayan ya da henüz idrakine hazır olunmayan bazı şeylerin bilinmesine yardımcı görünür işaretlerdir.

    Gördüğümüz, duyduğumuz şeylerin her birimizin zihnindeki tezahürü birbirinden farklı ve buna imge diyoruz. İmge kavramı daha çok sanatsal üretimi yorumlarken ele aldığımız bir tanım. Simge ise soyut olanın kullandığımız dil ne ise onunla ete kemiğe büründürülme çabası sonunda ortaya çıkan bir kavram. Simgelerin bazılarının görünen anlamlarını ortak mutabakatla tanımlamış durumdayız. Oysaki bazı simgelerin görünenden öte bir başka anlamı daha var. Görünen ve atfedilen anlamının ötesinde, kullanılan dil ile söylenemeyen ancak işaret edilebilen bir anlam bu. İşte simgenin bu anlamına sembol diyorum.

    Geniş ve kapsayıcı tanımı ile sembol; duyu organlarımızla algılayamadığımız, görünen ve bilinen anlamından daha geniş ve derin bir gerçeği ifade etmeye yarayan, o gerçeği tasvir etmemize yardımcı bir eylem, nesne ya da insanlar tarafından yaratılmış bir işarettir.

    Atalarımızın bize sembol dili ile anlattığı, mitolojik hikayeler vasıtası ile aktardığı binlerce hikaye var. Sembolleri anlamak ve sembol dilini çözümleyebilmek şüphesiz bugün sembol kavramına yükleyebildiğimiz anlamından daha geniş ve derin bir gerçeği ifade etmemize de yardımcı olacaktır.

    Geçmişi 6000 seneden daha eskiye dayanan haç sembolizmasının bu özelliği sembollerin bir diğer ortak özelliğine dikkat çeker.

    Sembollerin birden fazla anlamı vardır 

     Dini sembol olarak haçın ortaya çıkışında, toplumsal olarak deneyimlenmiş olan hikayeyi hatırlayalım. Haç kelimesi Ermeniceden dilimize geçmiştir. Istavroz ile eş anlamlı olarak kullanılır. Istavroz kelimesinin kökeni ise Yunancadır. Her iki kelime de birbirini dikey kesen iki çizgiden oluşan şekli ifade eder. Türkçede haç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullandığımız çarmıh kelimesi ise Farsçadan dilimize geçmiştir ve çıhar-mıh yani dört çivi anlamındadır. 

    Sembol uzmanı Thomas Inman eski kültlerde T şekli ile anlatılanın eril üreme organı olduğunu ve T’nin kollarının da testisleri simgelediğini söyler. Zamanla T’nin

    bir ok başı şeklini alır ki bu Mars’ın sembolü de olur. Yine eski kültlerde şekli ile anlatılan dişi ürüme organıdır. Antik Mısır’da kullanılan ve MÖ.4000 civarına tarihlenen Ankh olarak bilinen Nil’in Anahtarı da denilen haç gösterimi dişil ve eril birlikteliğine atıftır.
    Hereford Dünya Haritası, "Mappa Mundi" olarak da bilinir, o döneme ait hayatta kalmayı başaran tek tam haritadır ve var olan en büyük ortaçağ haritası olarak kabul edilir.

    Hereford haritasını okumakta bazı zorluklar yaşarız. Sadece insanlar, bitkiler, hayvanlar ve etkinliklerle dolu olduğu için değil, aynı zamanda Kudüs merkezde, doğu yukarıda ve Eden bahçesi ile cennet gibi şeyler dahil olduğu için.

    İlginçtir ki, o dönemin dünya bilgisiyle örtüşmemektedir, ancak sanatsal ve (önceden görülen) olayların, coğrafyanın, tarihin, din ve mitlerin doğru ifadesinin bir kombinasyonu gibi görünmektedir. Dünyanın düz olmadığının iyi bilindiği belirtilmelidir; antik Yunanlılar bunu bin yıldan fazla önce ortaya koymuştu. 


    • Aynu'l-Kıssah ve "Kıssah" Bağlamı: "Kıssah" kelimesi hikaye veya olay anlamına gelir. Bu bölgedeki su kaynağının bolluğu, Hz. Peygamber’in "Eğer ömrün olursa, buranın bahçelerle dolduğunu göreceksin" şeklindeki mucizevi öngörüsüyle birleşmiştir.

    T-O Haritaları (Zihinsel Coğrafya)

    Avrupalı kartograflar, Kudüs'ün İsa'nın ölüm ve diriliş yeri olduğu için haritalarını Kutsal Topraklara yönlendirdiler. Aslında, "orient" dünyası Latince "oriens" kelimesinden gelir ve Doğu anlamına gelir.

    Doğu yönündeki haritalara örnek olarak Mappa Mundi (Ortaçağ Avrupa dünya haritaları) ve örneğin T-O haritası verilebilir.

    Isidor, bilinen dünyayı (Asya, Avrupa, Afrika) görselleştirmek için T-O haritası olarak bilinen diyagramları kullanmıştır. Bu haritalar, coğrafi doğruluktan ziyade zihinsel bir şema sunar: 
    • O (Orbis Terrarum): Dünyayı çevreleyen okyanusu temsil eder.
    • T Şekli: Akdeniz ile Nil ve Don nehirlerini temsil ederek kıtaları birbirinden ayırır.
    • Hiyerarşi: Genellikle Asya en üstte (Cennet'e yakın), Kudüs ise merkezde yer alır. 
    Sevilla'lı Isidorus'un eserlerinde de yansımaktadır. En çok Etimolojileri ile tanınır, ancak bunlar arasında De natura rerum (Şeylerin doğası üzerine) adlı giriş eseri 

    • T ve O tarzı mappa mundi (bilinen dünyanın haritası) Isidorus'un Etymologiae'sinin ilk basılı versiyonundan (Kraus 13) alınmıştır. Kitap 623 yılında yazılmış ve ilk kez 1472'de Augsburg'da Günther Zainer (Guntherus Ziner) tarafından basılmıştır; böylece Isidor'un eskizi batının en eski basılı haritası olmuştur.
    • Not: T-O-haritaları genellikle "Doğu-yukarı" olarak gösterilir, merkezde Kudüs ve en doğuda cennet gösterilir, en batıda Herkül sütunlarıyla dengelenir.


    Bu harita, Orta Çağ bilginleri arasında dünyanın küresel olduğu bilgisinin (Aristoteles'ten beri biliniyordu) yaygın olduğunu, ancak T-O haritasının bilinen yaşanabilir kuzey yarımkürenin şematik bir diyagramı olarak hizmet ettiğini gösterir.


    #



      Rahmân Suresi 5-8. Ayetler (Meâl):
      5. Ayet: "Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket ederler)."
      6. Ayet: "Yıldızlar da ağaçlar da secde ederler.".

      7. Ayet: "Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü (mizan) O koydu." 

      • 8. Ayet: "Ta ki siz de ölçüde (dengede) aşırı gitmeyesiniz.". 


      Niels Bohr, atomun yapısını ve radyasyon yayılımını açıklamak için 1913'te Rutherford modelini kuantum teorisiyle birleştirerek kendi atom modelini geliştirdi; bu model, elektronların belirli enerji seviyelerine (yörüngelere) sahip olduğunu, bu seviyeler arasında geçerken enerji (ışınım) yayınladığını veya emdiğini ve bu sayede atomların kararlı yapısını ve kesikli spektrumlarını açıkladı; çalışmalarından dolayı 1922'de Nobel Ödülü kazandı. 

      "Tanrı zar atmaz" (Gott würfelt nicht) sözü Albert Einstein'a aittir.
      Einstein bu ifadeyi, kuantum mekaniğinin olasılıklara dayalı doğasına ve belirsizlik ilkesine karşı duyduğu rahatsızlığı dile getirmek için kullanmıştır . Niels Bohr ise Einstein'ın bu eleştirisine karşılık olarak şu meşhur cevabı vermiştir: "Einstein, Tanrı'ya ne yapacağını söylemeyi bırak!" 
      Bu diyalog, modern fiziğin en büyük tartışmalarından biri olan determinizm (belirlenimcilik) ve kuantum olasılıkları arasındaki görüş ayrılığını simgeler.



      Âl-i İmrân Suresi 190. Ayet Meali
      • "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.". 
      Âl-i İmrân Suresi 191. Ayet Meali
      • "Onlar, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken (daima) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve şöyle derler: 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni (noksanlıklardan) tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru!'". 




                               "Ol der ve olur"  "Kün feye kün" (Arapça: كُنْ فَيَكُونُ) ibaresidir. 

      Yasin Suresi 82. Ayet: "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri sadece 'Ol!' demekten ibarettir, hemen olur". 

      Tanrısal boyutta her şey, kartezyen değil, Kuantik Sistemle işler. Yükseklik, genişlik, derinlik, madde ve zaman bir aldanmadan ibadettir. Nitekim, her an, yaradılışın devam ettiği sıfır noktasındayız. Zaten de hayat, “Sıfır” ve “Bir”den müteşekkildir. 
      Oluş ve Bozuluşun Mahiyeti
      • Sözlük ve Köken Anlamı: Arapça k-w-n kökünden türeyen kevn; var olmak, meydana gelmek ve gerçeklik kazanmak anlamlarına gelir. Tasavvuftaki meşhur "Kün" (Ol) emri de aynı köktendir.
      • Kevneyn: Dünya ve ahiret olmak üzere "iki âlem" demektir.
      İbn Sînâ’ya göre "oluş" (kevn), bir formun maddeye gelmesi; "bozuluş" (fesâd) ise o formun maddeden ayrılmasıdır. Bu, sadece bir yer değiştirme veya nitelik değişimi değil, tözsel (cevheri) bir değişimdir.
        • Süreklilik: Bir şey bozulurken mutlaka başka bir şey oluşur. Evrende madde yok olmaz, sadece form değiştirir.
        Önemli Not: Ay-üstü alem (gök cisimleri) bu dört unsurdan değil, beşinci bir unsur olan ve bozulmaya uğramayan Esir (Ether) maddesinden oluşur.
        Simyacıların bakış açısına göre bu temel cevherden türeyen fiziksel haller şunlardır:
        • Klasik Halleri: Materia prima'nın doğada dönüştüğü düşünülen dört ana hali katı, sıvı, gaz ve plazmadır.
        • Plazma, gaz halindeki maddelerin yüksek enerjiyle iyonize olması sonucu oluşan, serbest elektronlar ve iyonlar içeren maddenin 4. halidir. Elektriği ileten ve manyetik alanlardan etkilenen plazma, evrenin %99'unu oluşturur. 
        • Örnekler: Güneş, yıldızlar, şimşek, kutup ışıkları (aurora) ve floresan lambalar doğal veya yapay plazma örnekleridir.
        Manyetik alan,
        mıknatıslar veya hareketli elektrik yükleri (akım) tarafından oluşturulan, manyetik maddelere veya diğer yüklere kuvvet uygulayan görünmez bir vektörel alandır.
        Ncap N
        kutbundan
        Scap S
        kutbuna doğru yönelir, çizgileri asla kesişmez ve SI birim sisteminde Tesla (
        Tcap T
        ) ile ölçülür. Elektromıknatıslar, motorlar ve Dünya'nın koruyucu kalkanı temel örnekleridir. 
        • Simyasal Sembolizm: Bazı ezoterik kaynaklarda bu madde, dört elementin (toprak, su, hava, ateş) birleşimi veya bunların henüz farklılaşmamış ilk hali olarak nitelendirilir.
        • Antik Felsefe: Maddenin "ilk madde"si (materia prima) ve algılanamayan dördüncü hali olarak kabul edilirdi.
        Gazali İslam düşünürüyken, "esir" antik dönemden 19. yüzyıla kadar ışık ve diğer dalgaların yayıldığına inanılan evrensel bir ortam (maddenin dördüncü hali) olarak düşünülmüştür, ancak Einstein'ın görelilik teorisi ve Michelson-Morley deneyi gibi deneylerle varlığı çürütülerek yerini kuantum teorisine bırakmıştır. 

        ilk dünya haritası olarak bilinen eser, Giovanni Leardo tarafından 1442 (veya 1448/1452 versiyonları) yılında yapılan Mappa Mundi'dir.
         Bu haritalardan bazıları T-in-O şeklinde (veya T-in-O'ya benzer dört parçalı bir şekilde) stilize edilmişti.
        Konum: Haritanın en üst kısmında (geleneksel olarak Doğu'yu temsil eder) Cennet Bahçesi (Aden) yer alır. 
        Yapı: Bu bir "T-O haritası" tipindedir; Kudüs merkezdedir ve dünya dairesel bir formda, etrafı okyanuslarla çevrili olarak gösterilir. 
                         
         Ezekial'deki bu pasajda:
        Rab Tanrı şöyle der: Burası Kudüs, onu çevresindeki ulusların ve ülkelerin arasına yerleştirdim.-Ezekial 5:5

        Dağlar daireler şeklinde çizilmiş, ortasında biraz yeşil boya var. Dağların daire şeklinde görülmesi teması da oldukça yaygındır. Bazen nehirler merkezlerinden, bazen kenarlarından akar.Genellikle Babil Kulesi yüksek, dar ve katmanlı bir yapı olarak yer alır, ancak haritada her zaman büyük veya belirgin değildir. Higden haritasında özellikle Babil ve Babil ile ilgili şık bir çizim var:

        Çok sayıda kuleye sahip surlarla çevrili bir şehir, Gabriel de Vallsecha'nın 1447 tarihli Akdeniz portolasında Babil'i temsil eder 
        Yeni Babil nerede olduğunu merak ediyorsanız, Nil ağzına yakın (eski Babil Bağdat'ın güneybatısında; ortaçağ mappa mundi'de genellikle merkezde Kudüs'e yakındı).

        "İnnel insâne lefi husr" (İnsan gerçekten ziyandadır) ifadesi, Kur'an-ı Kerim'in Asr Suresi'nin 2. ayetidir ve bu surenin temel mesajını oluşturur; insanlığın hüsranda olduğunu, ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna olduğunu belirtir, bu dört özellik kurtuluşun anahtarıdır. 

        Kur’an’da Bir Şeyin Küçüklüğünü Anlatmak İçin İsmi Zikredilen Meyve;Hurma


         Allah sizin Rabbinizdir. Mülk O’nundur. Onu bırakıp taptıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına (kıtmîr) bile sahip olmazlar. (Fâtır,13)

        Dünya geçimliği azdır, Ahiret ise Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır. Siz hurma çekirdeğinin ince ipliği (fetîl) kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Nisâ, 77)

        Erkek veya kadın, mümin olarak, kim salih ameller işlerse, onlar cennete girerler. Hurma çekirdeğin çukurcuğu (nakîr) kadar bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisâ, 124)

             
        Human embryogenesis

        sülale kelimesi nesil, soy ve öz demekti ama silsile kelimesiyle fonetik olarak akrabaydı. Silsile kelimesi ise zincir demektir. Çamurdan oluşan bu özün zincir yapıda olmasını akla getiriyor, tıpkı DNA gibi. 

        Muminun 12’de insanın çamurdan bir DNA’dan yapıldığı haber veriliyorsa peki neden çamurdan? Çünkü çamur toprak ve su demektir. Toprak ve su ise organik maddelerin hammaddesidir. Bilimin haber verdiğine göre ilk DNA ve RNA bu organik maddelerde oluşan tepkimeler sonucu oluşturulmuştur. Allah çamurdan, organik maddelerden DNA çıkarmıştır. Bu yüzden ayette DNA’ya çamurdan gelen DNA denmiş olması muhtemeldir.
        Kıyame-37 ayetinde geçen “meniden nutfe” ifadesi anlamını buluyor. 
        Muminun 13 ayetinde sözü edilen nutfe kadının sıvısından gelen yumurta hücresidir.
        Çünkü bu ayette nutfenin alak’a dönüştüğü bildiriliyor. Alak ise rahime yapışıp tutunan döllenmiş yumurta hücresidir. Yani tutunan yine yumurta hücresidir, sperm değildir. 
         Muminun 13’deki “kararın mekin” (sağlam bir karargah) alak rahime tutuluyorsa nutfenin kaldığı “kararın mekin” daha önce bulunduğu bir yer olmalı.
        Muminun 14’te nutfeyi alak’a çevirdik diyor. alak kelimesinin kan pıhtısı, asılı durmak ve emmek anlamları var. Embriyo annenin yumurtalığından atıldıktan sonra 5 gün içinde rahime ulaşır ve buraya tutunup asılı kalır. 
        Açıklama: Resimde yumurtalık içindeki yumurtalar görülüyor. Normalde onlardan binlerce vardır. Her ay biri sıvı ile dolarak şişer ve içinde bulunduğu kabarcık patlayarak suyu ile birlikte rahime doğru fırlatılır.

                         "Nahle" kelimesi Arapça'da "bal arısı" veya "hurma fidanı" 
        Arapçada bildiğimiz "hurma" meyvesini ifade etmek için durumuna göre farklı kelimeler kullanılır:
        • Temr (Tamr): Genellikle kuru hurma için kullanılır.
        • Rutab: Taze ve yumuşak hurma anlamına gelir.
        • Nahl (Nakhle): Hurma ağacını ifade eder. 

        Palmiye hurması (Arap hurması) ve cennet hurması (Trabzon hurması), botanik olarak farklı ailelere ait meyvelerdir ve çekirdek yapıları (embriyo ve zar) belirgin farklılıklar gösterir.
        1. Palmiye Hurması (Arap Hurması - Phoenix dactylifera)
        • Çekirdek Yapısı: Çok sert, odunsu ve genellikle ortasında derin bir boyuna yarık bulunan tek bir çekirdeğe sahiptir.
        • Çekirdek Zarı (Kıtmir): Çekirdeği saran çok ince, şeffaf ve beyazımsı bir zar tabakası bulunur. Bu zar, literatürde ve bazı dini metinlerde "kıtmir" olarak adlandırılır.
        • Embriyo ve İplikçik (Fetil): Çekirdeğin ortasındaki yarıkta bulunan ince, iplik benzeri yapıya "fetil" denir. Embriyo ise çekirdeğin sırt kısmındaki küçük bir çukurda (nakir) yer alan dairesel bir noktadır.
        2. Cennet Hurması (Trabzon Hurması - Diospyros kaki)
        • Çekirdek Yapısı: Meyvenin içinde genellikle birden fazla, yassı, koyu kahverengi ve nispeten daha yumuşak çekirdekler bulunur.
        • Embriyo (Çatal-Bıçak-Kaşık): Cennet hurması çekirdeği boyuna ikiye kesildiğinde, içindeki beyaz embriyonik yapının şekli halk arasında "kaşık, çatal veya bıçak" figürlerine benzetilir. Bu beyaz yapı, filizlenmeyi sağlayacak olan gerçek bitki embriyosudur.
        • Çimlenme: Çekirdekten üretim mümkündür ancak meyve kalitesi değişkenlik gösterebileceği için genellikle aşılı fidanlar tercih edilir.
        Kur'ân-ı Kerîm'de yirmi üç yerde “hurma ağacı” (nahl, nahle, lîne),
         “hurma bahçesi” (cennetün / cennâtün min nahîl),
         “hurma” (nahîl, semerâtü'n-nahl, rutab), 
        hurma kütüğü” (a'câzü nahl),
         “hurma dalı” (urcûn) 
        ve “hurma lifi” (mesed) şekillerinde hurmanın bahsi geçmektedir.

        İbn Miskeveyh (ö. 1030), ünlü bir Müslüman filozof ve ahlakçıdır. Hurma ile ilgili özel bir ilgisi, evrim teorisine benzer bir varlık hiyerarşisi (tekamül süreci) geliştirirken bu meyveyi bitkiler aleminin zirvesi olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. 

        • Yaratılış Rivayeti: Hurma, Hz. Âdem'in yaratıldığı çamurdan geriye kalan toprak parçasıyla yaratıldığı için, insanlığın bir parçası olarak kabul edilir.

        Analoji: "Kalp" benzetmesi, hem bitki hem de hayvanlarda hayati organları ifade etmek için kullanılan bir benzetmedir. Hurma ağacının en üst kısmının kesilmesi, ağacın ölümüne yol açtığı için "kalp" benzetmesi uygun görülür. Erkek hurma ağaçları meyve vermezken, dişi ağaçlar döllenme sonrasında meyve verir.

        İbn Miskeveyh'in bu konudaki temel görüşleri şunlardır:

        • Varlık Hiyerarşisi: Eserlerinde, özellikle de "el-Fawz al-Asghar" ve "Tahdhib al-Akhlaq" adlı kitaplarında, varlıkların cansız maddelerden başlayıp bitkiler, hayvanlar ve nihayet insanlara doğru aşamalı bir gelişim gösterdiğini savunmuştur.
        • ''Miskeveyh’e göre; Allah maddeyi ve gücü yarattı. Madde zamanla buhara ve suya dönüştü. Bir sonraki basamak mineral dünyası oluştu. Belli zamanda farklı mineraller oluştu. Daha sonra mineral dünyası bitki dünyasını oluşturdu. Bitkiler, hayvan özellikleri taşıyana kadar evrildiler, dişi ve erkek cinsleri oluştu. Bu hurma ağacıdır. Hurma ağacı bitkiler aleminin en yüksek, hayvanlar aleminin en düşük seviyeli canlısıdır.''
        • Hurmanın Konumu: Bitkiler aleminin son mertebesi olarak hurma ağacını göstermiştir. Hurma, bitkisel yaşamın en yüksek formudur ve hayvansal yaşama geçişin hemen eşiğindedir.
        • Geçiş Noktası: İbn Miskeveyh'e göre hurma, hem bitkilerin özelliklerini taşır hem de hayvanlara özgü bazı emareler gösterir, bu da onu iki alem arasındaki bir bağlantı noktası yapar. Bu fikir, bazı modern yorumcular tarafından Darwin'den çok daha önce ortaya atılmış bir "evrim" düşüncesinin parçası olarak değerlendirilmiştir. 
        • ''her hayvan, aslında, hayvan olmayandan türemiştir, meninin kendisinin hayvan olmadığı gibi. Bu sıvı, kandan yapılmıştır ve yemekten ve bitkiden ve maddeden…''

        Her şeyin duruma göre değişebileceğini söyleyen Pragmatizm ilkesini benimsemiş ve canlılığın evrimle yaratılmış olduğu düşüncesini savunmuştur.

        Özetle, İbn Miskeveyh hurmayı sadece besleyici bir meyve olarak değil, aynı zamanda kozmik hiyerarşi ve varlıkların tekamülü üzerine felsefi teorisinin önemli bir sembolü olarak ele almıştır.

        &


         (Yunancada “telo” son, “mere” ise parça anlamına gelir). 

        Telomerler, kromozom uçlarında bir sığınacaq proteinleri kompleksiyle ilişkili bulunan tekrarlayan heksamerik DNA dizileridir.

        Protein kompleksleri, iki veya daha fazla polipeptit zincirinin (protein birimi) bir araya gelerek belirli bir biyolojik işlevi yerine getirmek üzere oluşturduğu yapılardır. Bu yapılar, hücre içindeki karmaşık süreçlerin çoğunu yürüten "moleküler makineler" olarak kabul edilir.

        • Alt Birimler: Kompleksi oluşturan her bir protein zincirine "alt birim" denir. Eğer alt birimler aynıysa homomerik, farklıysa heteromerik kompleks olarak adlandırılır.
        Önemli Protein Kompleksi Örnekleri
        • Hemoglobin: Kanımızda oksijen taşıyan, dört alt birimden oluşan klasik bir protein kompleksidir.
        • Ribozom: Protein sentezinden sorumlu, hem RNA hem de çok sayıda protein alt biriminden oluşan devasa bir komplekstir.
        • ATP Sentaz: Hücrenin enerji birimi olan ATP'yi üreten döner bir moleküler motordur.
        • Proteazom: Hücre içindeki hasarlı veya gereksiz proteinleri parçalayan bir "atık geri dönüşüm" kompleksidir.
        Kromozomun uç kısmında yer alan Telomer yapıları.

        Telomerökaryotik doğrusal kromozomların uçlarında bulunan, herhangi bir gen kodlamayan, özelleşmiş heterokromatin yapılarıdır.

        • Telomeraz Enzimi: Bazı hücrelerde (kök hücreler ve kanser hücreleri gibi) telomerleri uzatabilen telomeraz adlı bir enzim bulunur. Bu enzim, hücrenin "ölümsüz" gibi sürekli bölünmesine olanak tanır.
        • Enzim, hücrenin içinde yaşamsal faaliyetleri gerçekleştiren, reaksiyonları hızlandıran, protein yapılı (çoğunlukla) biyolojik katalizörlerdir; hücrede üretilirler ve özgül (spesifik) görevleri vardır, örneğin sindirimden DNA sentezine kadar her süreçte rol alırlar, bu sayede reaksiyonlar düşük enerji ve sıcaklıkta hızlıca olur. 
        • Enzimler hücrenin farklı organellerinde (mitokondri, lizozom vb.) veya hücre zarında bulunabilir, görevleri için uygun mikroçevreye sahip özel bölgelerde (kompartmanlarda) çalışırlar. 

        Telomerik DNA'da bulunan proteinler, ikili telomer bağlanma proteinleri olan TRF1 ve TRF2'dir. TRF1, TRF2 ve ilişkili oldukları proteinler, kompleksin oluşmasından ve T-loop oluşumundan başlıca sorumlu proteinlerdir. 
        • TRF1 (Telomeric Repeat Binding Factor 1), ökaryotik hücrelerde kromozomların uçlarında bulunan ve "koruyucu bir kalkan" görevi gören shelterin kompleksinin temel proteinlerinden biridir.
        • TRF1'in eksikliği veya işlev bozukluğu; hücresel yaşlanma, apoptoz (programlı hücre ölümü) ve genetik istikrarsızlık yoluyla kanser gibi hastalıkların gelişimiyle ilişkilendirilmektedir.
        Telomer bütünlüğü, genom stabilitesini ve işlevini koruyan lineer kromozomların temel bir özelliğidir; telomer erozyonu, hücre yaşlanmasının ayırt edici bir özelliğidir ve hücre işlev bozukluğu veya apoptozu tetikler

        TRF2 (Telomeric Repeat Binding Factor 2), memeli hücrelerinde kromozom uçlarını koruyan shelterin adı verilen protein kompleksinin temel bir bileşenidir. 
        Klinik Önemi
        • Kanser: TRF2'nin aşırı ifadesi (overexpression), kanser hücrelerinin telomer krizinden kaçmasına ve ölümsüzleşmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle kanser teşhisi ve tedavisinde potansiyel bir hedef olarak görülmektedir.
        • Yaşlanma: TRF2 fonksiyonundaki bozulmalar, telomerlerin korunmasız kalmasına, hücresel yaşlanmaya (senesans) veya apoptoza (programlı hücre ölümü) yol açar. 
        Kısacası TRF2, genom stabilitesinin korunması ve hücrenin sağlıklı bir şekilde bölünmeye devam edebilmesi için kritik bir "gardiyan" proteindir. 

        Hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu.

        Bu HCV T hücreleri, yaşlanma belirteçlerinin ve özellikle kısaltılmış telomerlerin aşırı ekspresyonunda gösterildiği gibi sadece yaşlanmış değildi; ama aynı zamanda DNA hasarı da var; bu, artan fonksiyonel telomer kaynaklı odaklar (TIF) ile kanıtlanıyor. Mekanik olarak, özellikle telomerleri DNA hasarından koruma işlevi gören telomerik tekrarlayan bağlanma faktörü 2 (TRF2) olan telomer shelterin proteini, p53'e bağlı Siah-1a ubiquitinasyonu yoluyla posttranskripsiyon yoluyla anlamlı şekilde inhibe edildi.
        Bildiğimiz kadarıyla, TRF2'nin inhibisyonunun T-hücre telomer kaybını ve telomer DNA hasarını artırdığını, bunun da T hücresinin yaşlanmasını ve apoptotik programlarını hızlandırdığını ortaya koyan ilk rapordur; bu da viral enfeksiyon sırasında naif T hücre kaybına katkıda bulunur. Dolayısıyla, bozulmuş T-hücreli telomerik sığınma mekanizmasının restorasyonu, insan viral hastalıklarına karşı immünoterapi ve aşı yanıtını geliştirmek için yeni bir strateji sunabilir.

        Hepatit C'nin tarihçesi, bilinmeyen bir enfeksiyonun tanımlanmasından, tamamen iyileştirilebilir bir hastalık haline gelmesine kadar uzanan yaklaşık 50 yıllık bir bilimsel başarı öyküsüdür.
        Tarihsel Dönüm Noktaları
        • 1970'lerin Ortası (Tanımlanamayan Virüs): Harvey J. Alter, kan nakli yapılan hastalarda ne Hepatit A ne de Hepatit B olan yeni ve gizemli bir karaciğer iltihabı türü gözlemledi. Bu hastalık uzun süre "Non-A, Non-B Hepatit" olarak adlandırıldı.
        • 1989 (Resmi Keşif): Michael Houghton ve ekibi, o zamana kadar görselleştirilemeyen bu virüsü moleküler klonlama yöntemlerini kullanarak izole etmeyi başardı ve virüse "Hepatit C" adını verdi.
        • 1990'lar (Test ve Doğrulama): Virüsün keşfiyle birlikte kan stoklarını taramak için hassas testler geliştirildi ve kan nakli yoluyla bulaşma riski neredeyse sıfıra indirildi. Charles M. Rice, virüsün genetik kopyasını oluşturarak bu virüsün tek başına hepatite neden olabileceğini kanıtladı.
        • 2010'lar ve Günümüz (Tedavi Devrimi): İlk zamanlarda düşük başarı oranlı interferon tedavileri kullanılırken, 2010'lu yılların başından itibaren Doğrudan Etkili Antiviral (DAA) ilaçlar geliştirildi. Bu ilaçlar sayesinde günümüzde Hepatit C, %95'in üzerinde bir başarı oranıyla tamamen iyileştirilebilen kronik bir viral hastalık haline gelmiştir.
        • 2020 Nobel Ödülü: Harvey J. Alter, Michael Houghton ve Charles M. Rice, "Hepatit C virüsünün keşfi" nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü.
        T-loop (telomer ilmeği), ökaryotik hücrelerde kromozom uçlarını korumak için DNA'nın kendi üzerine katlanmasıyla oluşan kement benzeri özel bir yapıdır. Kromozomun uç kısmındaki tek zincirli DNA'nın, çift zincirli bölgeye sızmasıyla (istila etmesiyle) meydana gelir.
        T-loop'un İşlevi
        • Uç Koruması: Kromozom uçlarının "açık uç" olarak algılanmasını önler. Eğer bu ilmek oluşmazsa, hücre bu uçları "DNA hasarı" (kırık) olarak görür.
        • Birleşmeleri Önleme: Kromozomların uç uca birbirine yapışmasını (kromozomal füzyon) engeller.
        • Hücre Ölümü Kontrolü: Telomerler çok kısaldığında T-loop oluşamaz; bu durum hücre bölünmesinin durmasına (yaşlanma) veya programlı hücre ölümüne (apoptoz) yol açar.
        !!! Tau proteini, beyin sinir hücrelerinin iç iskeletini destekleyen ve besin taşınmasına yardımcı olan normalde işlevsel bir proteindir; ancak yanlış katlanıp kümelendiğinde mikrotübülleri parçalayarak Alzheimer ve diğer nörodejeneratif "tauopati" hastalıklarına yol açan toksik "yumaklar" oluşturur ve hücre ölümüne neden olur. 


        Âl-i İmrân Suresi, 47. Ayet: "...Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işe hükmettiğinde ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir."
        • Yaratılış Rivayeti: İbn-i Arabî ve diğer İslam alimlerine göre, Allah Hz. Âdem'i yarattıktan sonra artan çamurdan hurmayı yaratmıştır, bu yüzden hurma, insanlığın manevi halası sayılır. Arapça "nakhle" (hurma) kelimesinin "elekte kalan" anlamına gelmesi de bu rivayeti destekler.
        • Metin: "Halanız olan hurma ağacına ikramda bulunun (saygı gösterin). Çünkü o, babanız Âdem’den artan çamurdan yaratılmıştır." (Ebu Nuaym, el-Hilye; İbnü'l-Cevzi, el-Mevzuât).

         İnsanın yaratıldığı balçığın (turab) artan kısmından yaratıldığına inanıldığı için hurmaya "hala" (babanın kız kardeşi) yakıştırması yapılmıştır.

        • Sözlük Anlamı: Balçık, su ile karışmış çamur veya killi toprak demektir.
        • Dini Anlamı (Kur'an-ı Kerim): Kur'an'da insanın yaratılış evreleri anlatılırken "turab" (toprak), "tin" (çamur) ve "salsal" (kurumuş çamur) terimleri kullanılır. İnsanın özünün topraktan geldiği ve tekrar toprağa döneceği vurgulanır ..
        • Tasavvuftaki Yeri: Tasavvufta "Turab", tevazu ve mahviyeti (nefsin yokluğunu) simgeler. Hz. Ali'ye, alnı secde ederken toprağa değdiği ve mütevazı kişiliği nedeniyle Hz. Muhammed tarafından "Ebû Turâb" (Toprağın Babası) künyesi verilmiştir 

          • ‘Griffon’ yada ‘Griffin’ olarak tanımlanan  mitolojik yaratık genellikle aslan vücutlu, kartal kafalı ve kanatlı olarak betimlenir. (Farklı tasvirlere göre kartal yada aslan ayaklıdır.)  
          • Etana Efsanesi olarak bilinen ve Akad dönemine (MÖ 2. bin yılın başı) ait çivi yazılı tabletlerde bulunan bir efsanedir; temel amacı çocuk sahibi olmak için gökyüzüne yükselişini anlatır.
        • Destanın temel özellikleri şunlardır:
          • Konusu: Kiş şehri kralı olan Etana'nın bir varis sahibi olabilmek için "doğum bitkisi"ni (plant of birth) arayışını ve bu amaçla bir kartalın sırtında göğe yükselişini konu alır.
          • İçerik: Hikâye, bir yılan ile bir kartal arasındaki sadakat ve ihanet temalı bir fabl ile başlar. Kartal, yılana ihanet ettiği için güneş tanrısı Şamaş tarafından cezalandırılır. Etana, kartalı kurtarır ve karşılığında kartal onu gökyüzüne, tanrıların huzuruna taşır.
          • Önemi: Mezopotamya'daki krallık kurumunun ilahi kökenini vurgulayan en eski edebi metinlerden biridir. Sümer Kral Listesi'nde de adı geçen Etana, tufan sonrası krallığın gökten indiği ilk şehir olan Kiş'in efsanevi hükümdarıdır.
          • Versiyonlar: Destanın en bilinen hali, Asur Kralı Aşurbanipal'in kütüphanesinde bulunan "Standart Babil" versiyonudur.

        Doğurganlığın bereketin meyvesi Nar

        Sümerlerde Tanrıça İNANNA ile özdeşleşen HULUPPU ağacının nar ağacı olduğu düşünülmektedir. Çivi yazılı metinlerde GIŞ. NU.UR.MA olarak geçen kelime nar ağacı olarak değerlendirilir. 

        Assur metinlerinde nar sadece gebeliği sağlayıcı olarak değil gebeliği engelliyici (u MUNUS nu peš) hatta çocuk düşürmede de (u ša-mi arhuš šub-e)  kullanılması dikkat çeker. Assur silindir mühürlerde  nar ağacı motifi işlenir ve hayat ağacı olarak okunur. Bu durumda zıtlığı gösterir.


        GIŞ (veya GISH/GIŠ): Çivi yazısında "ağaç" veya "bitki" anlamına gelen temel belirleyici (determinatif) bir işarettir.

        • NU.UR.MA: Bu fonetik okunuşlar ise nar meyvesi için kullanılır.
        • Bağlam: Bu kelime, özellikle Mezopotamya mitolojisinde ve günlük metinlerde, cennet bahçeleri (Dilmun gibi), zenginlik sembolleri ve bazen de yaşamın veya doğurganlığın bir simgesi olarak geçer. 
        Sümerce bir kelime grubu olan GIŠ.NU.ÚR.MA, çivi yazılı metinlerde kesin olarak "nar" (hem ağaç hem de meyve) anlamında kullanılmaktadır.
        Bu terimin analizi ve tarihsel kullanımı şöyledir:
        • Kelime Yapısı: Sümercedeki GIŠ (ağaç belirleyicisi) ile nu-úr-ma kelimelerinin birleşiminden oluşur. Akkadca karşılığı ise nurmû (veya lurmû) şeklindedir.
        • Tarihsel Köken: Mezopotamya’da nardan bahseden ilk kayıtlar M.Ö. 3. binyılın sonlarına (Ur III dönemi) kadar uzanmaktadır.
        • Kullanım Alanları: Tabletlerde nar; sadece tüketilen bir meyve olarak değil, aynı zamanda tıbbi reçetelerde ilaç bileşeni, dini ritüellerde sunu öğesi ve süsleme sanatında (özellikle takılarda) motif olarak sıkça karşımıza çıkar.
        Eski çivi yazılı tıp metinlerinde kısırlık ve doğum sancıları için imhur-līmankinūtu ve haluppu gibi çeşitli bitkilerin kullanıldığı kaydedilmiştir.Mezopotamya tarihine ait çivi yazılı metinlerde geçen bu bitkiler, hem tıbbi hem de mitolojik açıdan büyük öneme sahiptir.
        • 1. Imhur-līm (İmhur-lim)
          • Tarihçesi: Akkadça "bin kişiyi karşılayan" veya "bin kişiye şifa veren" anlamına gelir.
          • Kullanımı: Antik Mezopotamya tıbbında çok amaçlı bir şifa bitkisi olarak bilinir. Özellikle mide rahatsızlıkları ve cilt hastalıklarının tedavisinde kullanıldığına dair tıbbi reçeteler bulunmaktadır.
          2. Ankinūtu
          • Tarihçesi: Sümer ve Akkad dönemine ait bitki listelerinde sıkça adı geçer.
          • Kullanımı: Genellikle dini ritüellerde ve büyüsel iyileştirme süreçlerinde kullanılan aromatik bir bitkidir. Modern araştırmalar bu bitkinin papatya türü veya benzeri bir tıbbi bitki olabileceğini öne sürmektedir.
          3. Haluppu (Huluppu)
          • Tarihçesi: Mezopotamya mitolojisinin en ünlü ağaçlarından biridir. "İnanna ve Huluppu Ağacı" mitinde, Fırat Nehri kıyısında yetişen kutsal bir ağaç olarak tasvir edilir.
          • Mitolojik Rolü: Tanrıça İnanna, bu ağacı bahçesine dikmiş ve ondan bir taht ile yatak yapmak istemiştir. Ağacın köklerinde bir yılan, dallarında Anzu kuşu ve gövdesinde Lilith yaşamaktaydı; bu yaratıkları kahraman Gılgamış ağaçtan kovmuştur.
        • Bu bitkiler, antik Mezopotamya'da doğanın sadece bir kaynak değil, aynı zamanda tanrılarla iletişim kurulan ve şifa aranan kutsal bir alan olduğunu göstermektedir. 
        • Anavatanı İran’da yaygın bir inanış olan Zerdüştlük’te nar, doğurganlık, ölümsüzlük ve zenginlik sembolü olmuş. Zerdüştlerin evlilik ritüellerinde ve tapınma törenlerinde Nar kullanılırmış.
          Antik Mısır’ın mezarlarında, gömülen nesneler arasında nara da rastlanır; narın ölen kişiye ikinci yaşamı getireceğine inanılırmış. Hatshepsut (MÖ 1470), Amenhotep II (M.Ö. 1450-1415) gibi firavunların mezarlarında çok sayıda nar bulunmuş. 

          Mısır’da 1550’lerde yazılan Ebers Tıp Papirüsü’nde (M.Ö. 1551-1550) şifalanma için narı öneren reçeteler var.

          Antik Yunan’a geldiğimizde, mitolojik öykülerde yerini alır yine. Hitit tanrıçası Kubaba gibi, Hera, Afrodit ve Demeter’in de sembolü nar’dır; saçlarında nar dallarından bir taç taşırlar. Aynı biçimde Roma’da da gelinler, başlarını nar dallarıyla süslermiş.

        Hamamın seyir odasında bulunan "Hayat Ağacı" mozaiği. 

        Etana, Sümer Kral Listesi'ne göre Kiş Krallığı'nın tufan sonrası ilk hükümdarı olan efsanevi bir kraldır ve tanrılardan bir oğul dilemek için kartal sırtında göğe yükselmesini anlatan bir efsanenin kahramanıdır; Kiş ise modern Irak'ta bulunan, Sümerlerin ilk krallarına sahip olan önemli bir antik Sümer kentidir. Etana, "toprakları istikrara kavuşturan" ve "göğe yükselen çoban" olarak bilinir, ancak tarihsel varlığı tartışmalıdır. 
        Etana'nın kendisi, bir varis bulmak için göğe yaptığı yolculuğu anlatan bir Sümer efsanesinin de merkezinde yer alır.

        Tanrılar, Tanrıçalar ve Kahramanlar Inanna Miti ve Huluppu Ağacı'nda

        Inanna (Aşk, Savaş ve Verimlilik Tanrıçası)

        • Fırat Nehri'nde yüzen Huluppu ağacını keşfettim.
        • Ağacı Uruk'taki kutsal bahçesine dikti.
        • Tahtını ve yatak olarak kullanmayı planlıyordu.
        • Bir yılan, Anzu Kuşu ve Lilith ağacı ele geçirdiğinde ağladılar.
        • Kardeşi Utu'dan yardım istedi, ancak Utu reddetti.
        • Gilgameş'e döndü, o da ağacı geri almasına yardım etti.

        Utu (Güneş Tanrısı, Inanna'nın Kardeşi)

        • Inanna, yaratıkları ağaçtan çıkarması için yardım istedi.
        • Yardım etmeyi reddetti, bu da onu zor durumda bıraktı.

        An (Anu) (Gökyüzü Tanrısı, Sümer Panteonunun Yüce Tanrısı)

        • Dünya bölündüğünde gökyüzünü aldı.
        • Inanna'nın saygı duyduğu bir figür olarak bahsedildi.

        Enlil (Rüzgar, Hava ve Toprak Tanrısı, Tanrıların Kralı)

        • İlahi düzen kurulduğunda yeryüzün sahibi oldu.
        • Güçlü bir güç olarak tanınan Inanna onu onurlandırdı.

        Enki (Su, Bilgelik ve Büyü Tanrısı)

        • Su, bilgelik ve yaratılış üzerinde hükmediyordu.
        • Ölü dünyaya seyahat etti, şiddetli fırtınalarla karşılaştı.
        • Efsanenin girişinde bahsediliyor.

        Ereshkigal (Yeraltı Tanrıçası)

        • Yeraltı dünyasını kendi alanı olarak kabul etti.
        • Ağacın kaderine doğrudan dahil değil, ama efsanenin başında onurla anılmıştır.

        Gilgamış (Uruk Kahramanı ve Kralı)

        • Utu reddettikten sonra Inanna'nın ricasına cevap verdi.
        • Yaratıklarla savaşmak için güçlü bir baltayla silahlandı.
        • Yılanı ağacın kökünden öldürdü.
        • Bu durum Anzu Kuşu ve Lilith'in kaçmasına neden oldu.
        • Ağacı kesti ve odunu Inanna'ya verdi.

        Huluppu AğacıSümer mitolojisinde evrenin merkezini ve düzenini temsil eden, kökleri yeraltına, dalları ise gökyüzüne uzanan kutsal bir "hayat ağacı" sembolüdür. Genellikle bir söğüt veya kavak türü olduğu düşünülmektedir.

        Huluppu Ağacı (Kutsal Ağaç, Muhtemelen Bir Söğüt)

        • Bir fırtına tarafından kökünden sökülerek Fırat Nehri boyunca aşağı taşındı.
        • Inanna onu kurtardı ve bahçesine dikti.
        • Doğaüstü varlıklar ona sığınarak onu kullanmasını engellediler.
        • Gilgamêş daha sonra yaratıkları kovup onu kesir.
        https://www.mifologia.com/myths/sumerian-myths/the-huluppu-tree 
        • Doğu Bilimleri Fakültesi, Gilgameš, Enkidu ve Alt-Dünyası (Sümer Edebiyatı Elektronik Metin Korpusu, 2006-12-19)
        • Matt Clayton, Sümer Mitolojisi: Antik Sümer'in Tanrıları, Tanrıçaları ve Efsanevi Yaratıklarının Büyüleyici Mitleri ve Sümerler İçin Önemi (Büyüleyici Tarih, 2019) Sayfa 55
        • Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi: M.Ö. Üçüncü Binyılda Ruhani ve Edebi Başarıların Bir İncelenmesi (General Press, 2021)
        Kiş Krallığı:
        • Antik Kent: Kiş, günümüz Irak'ında bulunan önemli bir Sümer antik kentidir, Babil'in doğusunda yer alır.
        • İlk Krallıklar: Sümer Kral Listesi'ne göre, tufandan sonra krallığa sahip olan ilk şehir Kiş'tir.
        • Arkeolojik Kanıtlar: Şehirde yapılan kazılar, çivi yazısının ilk örneklerini taşıyan Sümer tabletlerini ortaya çıkarmıştır. 
        Etana'nın Kimliği ve Efsanesi:
        • Kiş Kralı: Sümer Kral Listesi, Etana'yı Maşda'nın oğlu Arwium'un halefi olarak Kiş'in 13. kralı olarak kaydeder.
        • Oğul Arayışı: Efsaneye göre, bir oğlu olmaması üzerine tanrılardan doğum bitkisini bulmak için kartal sırtında cennete doğru uzun bir yolculuk yapar.
        • Mezopotamya'da Önemli: Bu efsane, Mezopotamya sanatında tanınan önemli mitolojik temalardan biridir ve Neo-Asur döneminde (MÖ 7. yüzyıl) popülerliğini sürdürmüştür. 
        Etana EfsanesiMezopotamya mitolojisinin en eski ve en önemli anlatılarından biridir. Akadca yazılmış olan bu destan, insanın tanrısal sınırlara olan yolculuğunu ve soyunu devam ettirme arayışını konu alır.
        Efsanenin Özeti ve Tarihi Süreci
        • Ağacın Keşfi: Gök tanrısı An ve hava tanrısı Enlil tarafından dünya düzeni kurulurken, Fırat Nehri kıyısında bir Huluppu ağacı (muhtemelen bir söğüt veya çınar) yetişmektedir. Güney rüzgarı ağacı söküp nehre atar.
        • İnanna'nın Müdahalesi: Aşk ve savaş tanrıçası İnanna, sulara kapılan bu ağacı kurtararak Uruk'taki kutsal bahçesine diker. Amacı, ağaç büyüdüğünde gövdesinden kendisi için parlak bir taht ve görkemli bir yatak yapmaktır.
        • İstilacılar: Ağaç olgunlaştığında İnanna onu kesmek ister ancak ağaç üç varlık tarafından işgal edilmiştir:
        • Köklerinde: Efsunlanamayan bir yılan.
        • Gövdesinde: Karanlik dişi bir iblis olan Lilith (Lilitu).
        • Dallarında: Mitolojik devasa bir dev kuş olan Anzu (veya Zu-kuşu).
        • Gılgamış'ın Yardımı: İnanna yardım için kardeşi güneş tanrısı Utu'ya gider ancak Utu yardım etmeyi reddeder. Bunun üzerine İnanna, Uruk kralı ve kahraman Gılgamış'tan yardım ister. Gılgamış, ağır zırhını kuşanarak yılanı öldürür; bu olaydan korkan Anzu kuşu dağlara, Lilith ise çöllere kaçar.
        • Hediyeler: Gılgamış ağacı kesip kerestesini İnanna'ya teslim eder. İnanna da minnettarlık göstergesi olarak ağacın kök ve dallarından Pukku ve Mikku adı verilen (genellikle davul ve tokmağı olduğu düşünülen) gizemli güç araçlarını Gılgamış'a hediye eder.
        Destanın Özeti
        1. Hükümdarlık ve Sorun: Etana, başarılı bir hükümdar olmasına rağmen bir varise sahip değildir. Karısı hamile kalamamakta veya doğum yapamamaktadır.
        2. Tanrısal Yardım: Etana, bir evlat sahibi olabilmek için Güneş Tanrısı Şamaş'a dua eder. Şamaş, ona gökyüzünde bulunan tılsımlı bir "doğum bitkisi"nden (plant of birth) bahseder.
        3. Yılan ve Kartal Hikayesi: Destanda yan bir hikaye olarak, bir ağaçta barış içinde yaşayan ancak kartalın yılanın yavrularını yemesiyle düşman olan iki hayvan anlatılır. Yılan, Şamaş'ın yardımıyla kartalı bir çukura hapseder.
        4. Göğe Yükseliş: Etana, Şamaş'ın yönlendirmesiyle çukurdaki kartalı kurtarır ve iyileştirir. Minnettar kalan kartal, Etana'yı sırtına alarak doğum bitkisini bulması için gökyüzüne, Tanrı Anu'nun huzuruna çıkarır.
        Karkamış Geç Hitit Krallığı'ndan Tanrıça Kubaba Kabartmasında tanrıça elinde ayna ve nar ile tasvir edilmiştir. Bu eser MÖ 850-750 yıllarına aittir. Ayrıca Frig dönemine ait, bereket ve çoğalmanın simgesi olan Ana Tanrıça (Kibele) heykelleri gibi nar sembolüyle ilişkilendirilen başka eserler de mevcuttur.

        İsim Kökeni: Sümerce'de Utu, Akadca'da Şamaş (šamšu), Arapça'da Şems, İbranice'de Şemeş ve Batı dillerinde Sun/Sonne (Güneş) olarak geçer.


        Akad Kralı Şar-kali-şarri (MÖ y. 2218–2193, orta kronolojiye göre) Akad İmparatorluğu'nun beşinci ve son büyük hükümdarıydı. 
        • Ailesi: Naram-Sin'in oğluydu ve babasının yerine tahta geçti. Eşi Kraliçe Tuta-şar-libbiş'ti.
        • Adının Anlamı: Adı "kralların kralı" anlamına gelir.
        Akkad Kralı Şar-kali-şari (hüküm süresi: yaklaşık MÖ 2217–2193), bu ünlü pembe mermer topuz başını (mace head) Sippar şehrindeki güneş tanrısı Şamaş'a (Samas) adamıştır.
        Eserle ilgili temel bilgiler şunlardır:
        • Yazıt: Üzerindeki çivi yazılı adama metni; "Agade kralı Şar-kali-şari, bunu Sippar'daki tanrı Şamaş için adadı" şeklindedir.
        • Malzeme ve Fiziksel Özellikler: Pembe damarlı mermerden yontulmuş, cilalanmış ve deliklidir. Boyutları yaklaşık 6,6 cm yükseklik ve 5,7 cm çaptır.
        • Anlamı: Topuzlar başlangıçta silah olsa da, Akkad dönemine gelindiğinde bu tür işlemeli örnekler artık otorite sembolü ve tapınaklara sunulan dini adaklar (votive) haline gelmiştir.
        • Bulunuşu ve Konumu: Hormuzd Rassam tarafından 1881-1882 yıllarında Abu Habba'da (antik Sippar) yapılan kazılarda bulunmuştur. Günümüzde Londra'daki British Museum'da (Müze No: 91146) 56. galeride sergilenmektedir. 

        Ülkemizde Antik Dönem'de Pamfilya'nın en önemli liman kenti olan Side’nin anlamı Yunancada nardan gelmektedirLatince ismi ‘Punica granatum’un kabaca ‘Fenike elması’ anlamına gelmesi, Fenikelilerin yemişi Akdeniz havzasından taşımış olduklarını akla getirmektedir.

        "Beni devirmeyi hedefleyen, 'yıkıp yükseltme' güçleriyle övünen sen, hırsın sana ne getirdi?"

        'cennet = An
        ' dünya=harali

        İnsan’a Misal Olarak; Hurma Ağacının Kalbi


                  
        Tarihi ve Mitolojik Bağlam
        Bu hikayenin detayları şu şekildedir:
        • Kurtarılma: Efsaneye göre, Gılgamış'ın annesi hamile kaldığında muhafızlar çocuğu bir kuleden aşağı atarlar. Ancak düşmek üzere olan bebeği bir kartal havada yakalar ve güvenli bir yere taşır.
        • Bulunma: Kartal, bebeği bir meyve bahçesine (bazı versiyonlarda hurma ağaçlarının olduğu bir alana) bırakır. Orada çalışan bir bahçıvan bebeği bulur ve onu büyüterek yetişmesine yardımcı olur.
        • Kültürel Önem: Mezopotamya'da hurma, "hayat ağacı" olarak görülmüş ve besleyiciliği nedeniyle kutsal kabul edilmiştir.


        Ve babanızın palmiye korusunun bahçıvanı

        İşullanu’yu sevmediniz mi?

        Sana sonu gelmeyen hurma sepetleri getirdi;

        her gün sofranı doldurdu.

        Gılgamış Destanı

        Hurmanın, Âdem’in yaratılışından geriye kalan toprak parçasından doğduğu rivayet edilir, anlamı âdemoğlunun halası olduğuna dairdir ve en çok insan’a misaldir. Adı kadimde kutsanmış, varlığı yaşam pınarı gibi çağıldamış, hikâyesi kudret hamurundan başlayarak yazılmıştır. Toprağın sırrını taşır hurma ağacı.

        Hurma ağacı insana benzer. Dik ve geniş gövdesi, suya duyduğu şiddetli ihtiyaç, ortalama ömrü, saçları, döllenmesi, erkek-dişiliği, aynı yerden aldığı yaraları, meyvesi ve kalbiyle, insana misaldir. Sudanlı yazar Tayyib Salih’in “Bir Avuç Hurma” adlı hikâyesinde, insanın kalbiyle hurmanın kalbi arasında dolaştığı satırları nihayetinde âdemoğlu bahsiyle ruhunu bulacaktır;‘Hurma ağacının kalbi.’ Zihnimde hurma ağacını, hisseden ve kalbi olan bir şey olarak canlandırmıştım. Bir defasında küçük bir hurma dalıyla oynadığımı gören Mesud’un bana söyledikleri geldi aklıma: ‘Evlat, hurma ağacı âdemoğluna benzer; sevinir ve acı çeker.’ 

        Dişi hurma ağaçlarının bir kadın gibi doğum yaparak “yavru” verdiklerini çok evvelden duymuştum. Ama bizzat gövdesi açılarak, sezaryen doğumunu andıran bir müdahaleyle ağaçtan alınan (doğan) hurma yavrusunun, annenin göreceği bir yere dikilmediği takdirde, annenin küsüp çürüdüğünü, solduğunu ve meyve vermediğini öğrendiğimde aklıma hemen Meryem suresi gelmişti. 

        ___2022-06-15 __Güven ADIGÜZEL

        "Ve Musa'nın kaynatası Keni oğulları, hurma ağaçları şehrinden Yahuda oğulları ile beraber, Arad güneyinde olan Yahuda çölüne çıktılar ve gidip kavm ile beraber oturdular"

         Karnak'taki 'Botanik Bahçeleri'ndeki bir duvar bölümü

        Gılgamış, İştar'ın eski sevgililerini kötü davrandığı konusunda ısrar ederek onu reddeder. İntikam olarak İştar, babası Anu'ya gider ve ona Gılgamış'a ve onun şehrine saldırması için kendisine Gök Boğası'nı vermesini ister:

        Baba, Gök Boğası'nı bana ver
        Gılgamış'ı ve şehrini yok edeyim.
        Şayet bana Gök Boğası'nı vermezsen,
        Cehennemin kapısını kendim açacağım,
        Kapı direklerini fırlatır ve kapıları ardına dek açarım,
        Ve ölülerin ayrılmasına izin vereceğim
        Ve ölülerin dünyayı dolaşmasına izin vereceğim
        Ve yaşayanları yiyecekler.
        Ölüler, tüm yaşayanları alt edecek!

         Ahd-i Atîk (Eski Ahit) metinlerinde, özellikle 1. Krallar Kitabı'nda (1. Kings), Süleyman'ın Tapınağı ve saraylarının tasarımında hurma ağacı motiflerinin kullanıldığı belirtilir; bu tasvirlerde hurma ağaçları, çeşitli melek (keruv) figürleri ile birlikte duvarlara ve kapılara kabartma olarak işlenmiş olarak anlatılır, bu da estetik ve sembolik önemini gösterir. 

        Ahd-i Atîk'te Geçen İlgili Bölümler (Örnekler):

        • 1. Krallar (Melâhim) Kitabı 6:29: "Duvarların her tarafına dışarıdan hurma ağacı şekilleri, içten de hurma ağacı ve açık çiçeği şekilleri oyulmuştu.".
        •  Hezekiel (Hezekiel) Kitabı 41:18-20: Tapınağın içindeki süslemelerde, kapı kanatlarında ve duvarlarda kerubiler ve aslanlarla birlikte hurma ağacı motiflerinin detaylı olarak tasvir edildiği belirtilir. 
        • Krallar 6:29-32: Bu ayetlerde, Süleyman'ın tapınağının içindeki duvarlara ve kapı kanatlarına keruv (melek) figürleri ve hurma ağacı kabartmalarının işlendiği açıkça belirtilir.
        • Eşyalar ve Arabalar: Mabette kullanılan tunç levhaların, ayaklıkların ve su arabalarının üzerindeki boşluklara da yine keruv, aslan ve hurma ağacı motifleri işlenmişti.
          • Kutsal Metinlerdeki Yeri: Bu detaylar, Süleyman'ın yönetimi altındaki zenginliği, bilgeliği ve Tanrı'ya olan bağlılığı vurgulamak için kullanılan mimari öğelerdir. 
          &
        • 13. yüzyıl, Ermeni minyatür apogeesinin dönemidir. 
          O dönemde, yetenekli minyatür ressamları ya Büyük Ermenistan'da ya da Akdeniz'in kuzeydoğu kıyısındaki Kilikya Ermeni Krallığı'nda çalışıyordu.
          Ermeni'nin başkenti Ani (961-1045), Doğu-Batı ticaretinin önemli geçiş noktalarından biriydi. 
          Ani minyatür resminin önemli eserlerinden biri, ressam Margare tarafından süslenmiş 1211 tarihli Haghpat İncili'dir (Matenadaran, Ms. 6288); süslemeleri, dünyenek ruhuyla delinmiş, açıkça kentsel ortamın ve Ani'nin yaşam atmosferinin mührünü taşır. 
        • Ressam, sıradan insanları, bazı vatandaşlarını Kanon Tablolarının kenarlarında ve diğer minyatürlerde tasvir etti.  Başka bir Kanon Tablosunun kenarında, bir müzisyen nar ağacının altında otururken tasvir edilmiştir
           (Şekil 2).  
        Tarihsel Gelişimi ve Kökeni
        • Antik Dönem: Sembolün kökeni Bronz Çağı’na (MÖ 3200–1200) kadar uzanmakla birlikte, Kral Süleyman ile ilişkilendirilmesi Orta Çağ’daki Yahudi ezoterik literatürü ve İslami geleneklerle başlamıştır.
        • Sembolü: Genellikle iç içe geçmiş iki üçgenden oluşan altı köşeli yıldız (Hekzagram) şeklinde tasvir edilir.
        • İçeriği: Üzerinde Allah’ın en büyük ismi olan İsm-i Azam’ın yazılı olduğu veya bu ismi sembolize eden işaretlerin bulunduğu kabul edilir.
        • İslam Kültürü: "Hatem-i Süleyman" olarak da anılan sembol, İslam mitolojisinde Hz. Süleyman’a gökten indirilen, üzerinde Allah’ın en büyük isminin (İsm-i Azam) yazılı olduğu mucizevi bir yüzük olarak kabul edilir. Bu mühür sayesinde Süleyman’ın rüzgârlara, hayvanlara ve cinlere hükmettiğine inanılır.
        • Gücü: Hz. Süleyman’ın rüzgarlara, hayvanlara ve cinlere hükmetmesini sağlayan ilahi kudretin bu mühürde saklı olduğuna inanılır. 
         Ebû Hanîfe ismi, Arapça "Hokka/Divit/Kalem Babası" anlamına gelmektedir.
         Hanefi mezhebinin kurucusu, fıkıh ve hadis bilginidir. Asıl adı "Nu'man bin Sâbit" olup "İmâm-ı Â'zam" ünvanıyla da anılır.
        İmâm-ı Â’zam : "Zalim yönetimlere kılıçla isyan etmeyi farz kabul eden" görüşüyle önderi olarak gösterilen günümüz Ehl-i Sünnet vel Cemaat itîkâdından, ayrılmaktalardı.
        İstihsân : Ebû Hanîfe fıkıh bilimine bu metodu kazandırarak İslamı'ın zaman içinde değişebilecek şartlara uyum sağlamasını amaç edinmiştir.
        Aynı İmâm-ı Â'zam, H. 121 / M. 739 yılında “Hânedan-ı Alevîyye” mensuplarından İmâm Zeyd bin Zeynelâbidîn tarafından Emevî Hâlifesi Hişâm bin Abdülmelik’in zâlimâne idaresine karşı çıkarılan isyanı da Muhammed’in komuta ettiği Bedir Savaşı’na benzetmiş ve destek vermekten hiç çekinmemişti.
        Hadislerdeki Yeri: Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce gibi güvenilir hadis kaynaklarında (Kütüb-i Sitte) İsmi Azam'ın varlığına ve faziletine dair hadisler yer almaktadır.
        Hz. Muhammed'in hadislerine dayanılarak "Allah""Hayy" (Daima diri), "Kayyûm" (Her şeyi ayakta tutan) veya "Zül-celâli vel-ikrâm" isimleri olabileceği belirtilmektedir.
        Kur'an'daki Yeri: Bazı hadislerde bu ismin Bakara, Âl-i İmrân ve Tâhâ surelerinde geçtiği ifade edilir.
        • Âyetel-Kürsî (Bakara, 255): Birçok tefsir ve hadis rivayetinde İsm-i Azam'ın, içinde "el-Hayyü'l-Kayyûm" (العلي العظيم) isimlerinin geçtiği Bakara Suresi 255. ayet (Âyetel-Kürsî) olduğu kabul edilir.

        Hammurabi Kanunları'nda (özellikle Madde 66) gümüş olarak alınan ancak ödenmemiş bir borcun, karşılığı hasat edilmemiş hurma ile (belirli koşullar altında) ödenebileceği belirtilir; bu, antik Babil'de tarımsal ürünlerin (hurma ağaçları) hem borçlanma hem de ödeme aracı olarak kullanıldığını gösteren, tarım temelli ekonomik bir düzenlemeydi.  


        Kral Sahure (MÖ 2487-2475 civarı), Antik Mısır'ın 5. Hanedanlığının ikinci firavunudur. Yaklaşık 12-13 yıl süren hükümdarlığı, Eski Krallık döneminin siyasi ve kültürel açıdan en parlak zamanlarından biri olarak kabul edilir.

        Sahure'nin dönemindeki en önemli gelişmeler şunlardır:
        • Ticaret ve Denizcilik: Mısır donanmasının kurucusu olarak kabul edilir. Lübnan kıyılarına sedir ağacı ve köle getirmek için seferler düzenlemiş; efsanevi Punt Ülkesine bilinen ilk organize deniz seferini gerçekleştirerek mür, malakit ve altın-gümüş alaşımı (elektrum) ithal etmiştir.
        • Mimari Yenilik: Piramidini Gize veya Sakkara yerine Abusir'e inşa eden ilk kraldır. Piramidi boyut olarak öncekilerden küçük olsa da, tapınak kompleksindeki granit sütunlar tasarımları palmiye biçimli (palmiform = palmiye başlığı gibi) ve duvar kabartmalarıyla döneminin bilinen ilk örnegidir.
        • Madencilik ve Askeri Seferler:  Antik Mısır'ın 5. Hanedan firavunlarından Sahure'ye ait olan ve diorit (aslında anortozit gnays) ocaklarında bulunan ünlü stel, Gebel el-Asr (veya Chephren'in Diorit Ocakları) bölgesinde yer almaktadır. (Sina Yarımadası'ndaki turkuaz ve bakır madenlerini işletmiş, Libya kabilelerine karşı askeri başarılar elde etmiştir.)
        Sahure'nin Libya kabilelerine karşı kazandığı askeri başarıların temel özellikleri şunlardır:

        • Batı Çölü Seferleri: Sahure, Mısır'ın Batı Çölü'ndeki Libya kabile liderlerine karşı askeri harekatlar düzenlemiştir.
        • Ganimet ve Kaynak Temini: Bu seferlerin sonucunda çok sayıda canlı hayvan (sığır, davar vb.) ve tutsak ele geçirilerek Mısır'a getirilmiştir.
        • Kabartmalardaki Kayıtlar: Abusir'deki piramit kompleksinde bulunan cenaze tapınağındaki ayrıntılı kabartmalar, bu askeri zaferleri ve ele geçirilen ganimetleri belgeler. Ayrıca Palermo Taşı üzerinde de bu seferlere dair kayıtlar yer almaktadır.

        Sahure'nin tahtta beşinci yılında, Palermo taşı, muhtemelen Heliopolis'te ilahi bir mavna yapımını, 200 rahibin atanmasını ve Ra'ya (üç tapınakta 138, 40 ve 74 ölçü), Hathor (4 ölçü), Nekhbet (800 ölçü) ve Wadjet'e (4800 ölçü) günlük ekmek ve bira adaklarının kesin miktarını kral tarafından belirlendiğinden bahseder.  Ayrıca, tapınaklara 1 ile 204 arura (0,7 ila yaklaşık 140 dönüm) arasında arazi bağışlandığı da bildirilmiştir.  Aşağı Mısır ile ilgili olarak, bu hükümdarlığa karşılık gelen taş kayıt, Delta bölgesindeki Athribis şehrinin bilinen en eski kaydını verir. 

        Dini faaliyetlere dair bir diğer gösterge, Sahure'nin Mısır'ın Nb írt-ḫt unvanını kullanan bilinen en eski kral olmasıdır.  Bu unvan, muhtemelen "etkili şeyler yapan Efendi" anlamına gelir ve Mısır'ın düzen ve adalet kavramı olan Maat'ın varlığını ve devamı için fiziksel kült faaliyetlerini bizzat gerçekleştirdiğini gösterir. Bu unvan, yaklaşık 1500 yıl sonra Herihor'un zamanına kadar kullanılmaya devam etti. 

        Sahure'nin saltanatı aynı zamanda "buzağıların sürülmesi" töreninin gerçekleştiği bilinen en erken dönemdir.

        Antik Mısır'da Sahure dönemi (MÖ 25. yüzyıl), "buzağıların sürülmesi" (driving of the calves) töreninin bilinen ilk örneklerine ev sahipliği yapması bakımından tarihsel bir öneme sahiptir.

        Bu törenin temel özellikleri şunlardır:

        • Dini Bağlam ve Osiris Kültü: Bu tören, 5. Hanedanlık sırasında yükselişe geçen Osiris kültü ile yakından ilişkilidir. Mitolojik anlatıda bu eylem, tanrı Seth'in Osiris'i arpa tarlalarında buzağılar yürüterek (çiğneterek) harmanlamasını simgeler.
        • Sahure'nin Rolü: Firavun Sahure, bu töreni bizzat gerçekleştiren veya başlatan ilk kral olarak kaydedilmiştir. Bu durum, onun düzeni ve Mısır'daki evrensel düzeni adaleti (Maat) sağlama rolünü pekiştiren "Nb írt-ḫt" (Etkili işler yapan Efendi) unvanıyla da uyumludur.
        • Anlamı: "Nb" (Nebu) "Efendi" anlamına gelirken, "írt-ḫt" ise "işleri yaratan", "yapan" veya "düzenleyen" gibi anlamlara gelir, yani kralın düzeni ve refahı sağlayan kişi olduğunu belirtir.
        • Arkeolojik Kanıtlar: Sahure'nin Abusir'deki piramit kompleksinde bulunan ölü tapınağındaki kabartmalarda bu tören tasvir edilmiştir. Bu kabartmalarda dört buzağının sürülmesi sahnesi, kralın dini ritüellerdeki aktif katılımını gösteren nadir sanatsal örneklerden biridir.
        • Cenaze Ritüelleri: Buzağılar Antik Mısır'da saflığı simgelerdi. Törenin bir parçası olarak buzağının ön bacağının sunulması, ölen kişinin duyularını yeniden canlandırmayı amaçlayan "Ağız Açma" (Opening of the Mouth) töreninde de önemli bir yer tutardı.

        Bu, Beşinci Hanedan boyunca Osiris kültünün aşamalı olarak ortaya çıkışı bağlamında önemlidir; çünkü bu tören sonrasında Osiris mitinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. 

        Sonraki zamanlarda bu tören, Seth'in Osiris'i harmanlamasıyla eşlik ediyordu; arpa tarlalarını ezen buzağıları sürdü. 

                                               

        Elkab'ta Sahure heykeli ortaya çıkarıldı; bu, onun hükümdarlığı sırasında madencilik seferlerinin başlangıç noktası olabilir.

        Uetjes Neferu Sahure olarak adlandırılan Sahure sarayı da vardı; "Sahure'nin ihtişamı göklere yükselir". Saray, Şubat 2011'de Neferefre'nin cenaze tapınağında bulunan dana donluğu kaplarındaki bir yazıtla bilinmektedir.  İkinci bir saray, "Sahure Tacı ortaya çıkıyor", baş doktorunun mezarındaki bir yazıttan bilinmektedir. Her iki saray da, farklı binalarsa, muhtemelen Abusir gölü kıyısında yer alıyordu.

        Sahure'nin binaları ve heykelleri için taşlar Mısır genelinde çıkarıldı. Örneğin, piramidin kireçtaşı kaplaması Tura'dan, Sahure'nin morg tapınağının zemininde kullanılan siyah bazalt ise Orta Mısır'daki Faiyum yakınlarındaki Gebel Qatrani'den gelmektedir. Mısır'ın güneyinde, Aşağı Nubia'daki Abu Simbel'in kuzeybatısındaki çölde bulunan diorit ocaklarında Sahure adını taşıyan bir stele keşfedilmiştir.

        Antik Mısır'ın 5. Hanedan firavunlarından Sahure'ye ait olan ve diorit (aslında anortozit gnays) ocaklarında bulunan ünlü stel, Gebel el-Asr (veya Chephren'in Diorit Ocakları) bölgesinde yer almaktadır.

        Sahure'nin ismi ayrıca turkuaz ve bakır çıkarılan Wadi Maghara (Sinai) bölgesindeki kaya kabartmalarında da görülmektedir; ancak "diorit ocakları" denildiğinde kastedilen yer Gebel el-Asr'dır. 


        Juglans regia, Türkiye'de Anadolu Cevizi olarak bilinen, dünya genelinde en yaygın ve ekonomik değeri yüksek ceviz türüdür.

        Diğer Kısımlar: Yapılan analizlerde, P4'ün özellikle yapraklarda bulunduğu, ancak çiçeklerde, meyvelerde, kabukta veya yağda bulunmadığı gözlemlenmiştir.

        ceviz ağacı yaprakları (Juglans regia L.), memelilerde bulunan bir steroid hormon olan progesteronu yüksek konsantrasyonlarda içerir. 
        • Miktar: Kurutulmuş ceviz yapraklarının kilogramında 34,1 ila 287,5 mg arasında progesteron (P4) bulunabilir. Bu miktar, diğer bitkilerde bulunan konsantrasyonlardan çok daha yüksektir.
        Hormonal Etkiler ve Araştırmalar
        • Hayvan Çalışmaları: progesteron, keçilerde üreme kontrolüne yönelik hormonal tedavilere doğal bir alternatif olarak araştırılmıştır. Bilim insanları, bu doğal P4 kaynağının hem veterinerlik hem de insan sağlığı uygulamaları için potansiyelini değerlendirmektedir. Örneğin, keçilere ceviz yaprağı peletleri yedirildiğinde kanlarındaki progesteron seviyeleri fizyolojik seviyelere çıkabilmektedir.
        • Dolaylı Etkiler: Ceviz (fındık olarak), omega-3 yağ asitleri, E vitamini ve B6 vitamini gibi bileşenler içerir; bu bileşenler genel hormonal dengeyi ve vücudun kendi progesteron üretimini dolaylı olarak desteklemeye yardımcı olabilir. 
        Anadolu'daki ceviz ağaçlarında "erkek kısım" (püsküller/salkımlar) ve "dişi kısım" (meyve gözleri)  
        Biyolojik Özellikleri
        • Erkek ve Dişi Çiçekler: Ceviz ağaçları (Juglans regia L.) monoiktir, yani aynı ağaç üzerinde hem erkek (püskül şeklinde) hem de dişi çiçekler bulunur.
        • Tozlaşma: Tozlaşma rüzgar yoluyla gerçekleşir ve çoğu ceviz çeşidi kendi kendine döllenebilir.
        • Meyve Verme: Hem erkek hem de dişi çiçekler aynı ağaçta olduğundan, ağaç ceviz üretebilir ve halk dilinde "erkek ceviz ağacı" dense bile bu ağaç meyve verir.
        Gülhane Parkı'ndaki ceviz ağacı şiiri, aslında ünlü şair Nazım Hikmet'in "Ceviz Ağacı" adlı şiiridir ve şiir, şairin polisten saklandığı bir dönemde yazdığı ve kendine bir ceviz ağacı olarak büründüğü meşhur dizelerle başlar:
        "Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, / Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, / Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında." 
        Bu şiir daha sonra Cem Karaca tarafından bestelenip şarkılaştırılmış ve popülerleşmiştir. 

        şerha şerha "dilim dilim, parça parça" anlamina gelmektedir.
        "şahrem şahrem" de ayni anlama tekabül etmektedir; parçalanmis , ayrilmis.
        kelimenin kökeni arapça şrh kökünden gelen şarhat "dilim, yarık" sözcügünden türetilmistir.

        Ceviz ağacı sülfür gazı salgılar. Havadaki diğer gazlardan daha ağır olduğu için dibe çöker ve cevizin altında oturanı sersemletir. İşte Toroslar'a has bu söz oradan geliyor.

        Lübnan'daki bir sedir ormanı.

        Sedir OrmanıMezopotamya mitolojisinde tanrıların yüce diyarıdır. Yarı tanrı Humbaba tarafından korunmaktadır. Şöhret arayışı sırasında ağaçları kesmeye cesaret eden Gılgamış, ormana bir kere girebilmiştir. Sedir Ormanı, Gılgamış Destanı'nın 4-6 numaralı tabletlerinde tarif edilmiştir.

        Gılgamış Destanı'nın Eski Sümer versiyonları Gılgamış'ın doğuya, muhtemelen İran'ın Zagros dağlarına (antik Elam) sedir ormanına gittiğini söyler ancak daha sonraki ayrıntılı Babil örneklerinde sedir ormanlarını Lübnan'ın batısı olarak gösterir.

        Elamlar (MÖ 3000-640), Zagrosların eteklerinden Mezopotamya'ya uzanan bu coğrafyada güçlü bir uygarlık kurmuş ve Zagroslar, aynı zamanda Gılgamış Destanı gibi efsanelerde geçen mitolojik "Sedir Ormanı"nın doğu konumu olarak da anılmıştır. 

        Üçüncüsüne Gılgamış, rüyasında şunu görür:

        Gök gürlüyor, yer yerinden oynuyordu,
        Fırtınadan sonra bir ölüm sessizliği kapladı her yanı,
        Karanlıklara büründü her yer,
        Bir şimşek çaktı, bir yangın başladı alev alev;
        Ve gökten ölüm yağıyordu sanki.
        Sonra kor yığını söndü ve kül oldu,

        Enkidu'nun yorumu burada eksik fakat diğer rüyalarda olduğu gibi volkanik rüya hakkında olumlu bir dönüş yapacağı varsayılmaktadır.


        Bakara Suresi 117. Ayet (Meali):(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir. 
        Gök cisimlerinin (feleklerin)

        &
        &
        Selenoloji ya da aybilim, Ay'ı inceleyen bilim dalına denir. 

        Ay'ın geçmişine ilişkin temel soru kökeni oldu. Erken hipotezler Dünya'dan kopmayakalanma ve eş birikimi içermekteydi. Bugün, dev darbe hipotezi bilim camiasının büyük kısmı tarafından kabul edilir.

        Ay'ın jeolojik geçmişi kamerî jeolojik zaman cetveli denilen altı ana dönemde tanımlanmıştır. Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce yeni şekillenmiş olan Ay erimiş durumda ve Dünya'ya çok daha yakın yörüngede olduğundan gelgit güçlerinin etkisindeydi.Bu gelgit kuvvetleri, ana ekseni Dünya'ya doğru dönmüş hâldeki erimiş bu cismi bir elips şeklinde deforme etti.

        Jeolojik özellikleri gösteren ve Galileo uzay aracı tarafından çekilen Ay'ın sahte renkli görüntüsü. NASA fotoğrafı. 

        Ay yüzeyinde en bol bulunan elementler şunlardır:
        • Oksijen: %40-45 oranında (ancak atmosferde değil, mineral yapılarında bulunur).
        • Silikon: %20 civarında.
        • Alüminyum: %10 civarında.
        • Diğer Elementler: Demir, kalsiyum, magnezyum ve titanyum gibi maddeler de mevcuttur.

        1960'ların sonu ve 1970'lerin başında Apollo misyonları gibi Sovyet Luna programının çeşitli misyonları, birkaç yerden nümune alarak yaklaşık 380 kilogram Ay kayacı ve toprak Dünya'ya getirdi. 

        Ay kayaçlarının büyük bir kısmı, olivinpiroksen ve plajiyoklaz feldispat (anortozit) gibi Dünya üzerinde mineraller oluşturan aynı ortak kayadan yapılmıştır.

        1. İslam öncesi Arabistan’da bulunan kabileler, Ay tanrısını farklı isimler ile betimliyorlardı, bunlardan bazıları “Sin, Hubal ve Al-ilah’dır.” Aynı şekilde dilbilim uzmanları Al-İlah kelimesinin zamanla Allah kelimesine evrildiğini söylemektedirler.

          Mezopotamya’da Ay Kültü ve İnancı / https://gorgondergisi.com/mezopotamyada-ay-kultu-ve-inanci/

          Sadece dinsel açıdan değil İlkçağ Medeniyetleri de dahil olmak üzere Ay kültü pek çok medeniyette önem taşımakta ve birbirlerine yakın anlamlar ile sınıflandırılmaktadır. Bir medeniyetin dini açıdan ilerlemesine Ay pratik bir amaç katmış,   tarımsal olarak geçim kaynağı statüsünde kullanılmıştır.
        2. Ay’ın evreleri tohum ekmek, mahsulleri toplamak, hasat yapmak gibi faaliyetleri düzenlemeye yardımcı olmuş ve bir zaman sonra matematik ile geometrinin temelleri atılmıştır. Bu sebepten ötürü de Ay birçok medeniyetin tapınaklarına entegre edilmiş ve tanrısal anlamlar yüklenilmiştir. Özellikle Mezopotamya’daki Ur şehri, Ay kültünün önemli bir merkezi konumundadır ve Ay’ın rahibeler tarafından yönetilen bir tapınağı bulunur.
        3. C/1743 X1'in 8 Mart 1744'te gün doğumundan önce ufukta uzanan kuyrukları.
          (1877 tarihli The World of Comets kitabından ahşap baskı)
        4. Kuyruklu Yıldızların Tarihsel Gelişimi:
          • Antik Çağlar: Kuyruklu yıldızlar binlerce yıldır bilinmektedir; Çin kayıtları, Halley Kuyruklu Yıldızı'nın MÖ 240'tan beri izlendiğini gösterir.
          • Aristoteles: MÖ 350'de kuyruklu yıldızları atmosferde tutuşmuş alevler olarak yanlış yorumlamıştır.
          • Bilimsel Keşifler: İlk bilimsel gözlemler 1532'de Fracastoro ve Apian tarafından yapılmıştır.
          • 1577 Büyük Kuyruklu Yıldızı: Tycho Brahe, bu kuyruklu yıldızdan yaptığı hassas ölçümlerle, onun Ay'ın yörüngesinin ötesinde olduğunu gösterdi.
          • Edmond Halley ve Yörünge Hesaplamaları: Halley, 1682'de kuyruklu yıldızı gözlemledi ve 1531, 1607 gözlemleriyle aynı olduğunu, 1758'de geri döneceğini tahmin ederek kuyruklu yıldızların periyodik olduğunu kanıtladı. Bu yüzden kuyruklu yıldız onun adını aldı.
          • 1744 Büyük Kuyruklu Yıldızı: 1743'te Jan de Munck tarafından keşfedilen ve 1744'te Venüs kadar parlak olan bu kuyruklu yıldız, modern gözlemlerin önemli bir örneğidir. 
        5. Büyük Kuyruklu Yıldız, 16 Şubat 1744'te Nürnberg Üzerinde.
          Astronom ve usta gravürcü Johann Georg Puschner'in (1680-1749) "COMET-STERNS" adlı eserinde Klinkenberg Kuyruklu Yıldızı'nın gösterildiği bir gravür.
        6. Sahne 32. İngiltere üzerinde bir kuyruklu yıldızın görünümü - 1066
        7. Antik hikayeler. Fulford Muharebesi, istilacı Viking ordusunun, kuzey kontları Edwin ve Morcar'ın liderliğindeki Anglo-Sakson kuvvetini yendiği yerdir. Halley kuyruklu yıldızı ilk kez 24 Nisan 1066'da görüldü. Saksonlar onun görünüşünü kötü bir alamet olarak görüyorlardı. Ayrıca, o zaman bu kuyruklu yıldızın 1985 kışında göründüğünden çok daha parlak olduğuna inanılıyor. O zamanlar insanların herhangi bir göksel anomalinin, onlara öncelikle bir uyarı veya bir alamet olarak gönderilen Tanrı'nın işareti olarak kabul edildiği açıktır. Ve Orta Çağ'da alametler çok önemliydi!
        1. 1682'de, 1531, 1607 ve 1682 kuyruklu yıldızlarının benzerliğini bulan ve bunların farklı kuyruklu yıldızlar değil, sadece periyodik olarak "yolculuk yapan" bir kuyruklu yıldız olduğunu öne süren Edmund Halley tarafından gözlemlendi ve 1758'de ortaya çıkacağını tahmin etti. . Jonathan Swift (ilk bariz Fomenkovian - V.O.'nun bir şakası) Gulliver'in Seyahatleri'nde bu tahminle alay etti.
        2. Laputa Kalesi Gökyüzünde (Kaynak) Studio Ghibli tarafından.
        Jonathan Swift’in ünlü eseri Gulliver’in Gezileri (1726) kitabında kuyruklu yıldızlar, özellikle üçüncü bölümdeki uçan ada Laputa yolculuğunda önemli bir yer tutar.

        Gerçek Dünyadaki İlham Kaynağı: Hayao Miyazaki, Gondoa vadisini ve evlerini tasarlarken Gürcistan'ın kuzeybatısında yer alan, Orta Çağ kuleleri ve dağ manzaralarıyla ünlü Svaneti bölgesinden ilham almıştır.
        • Gökyüzüne Uzanan Kuleler: Bölgeye damgasını vuran ve 9. ile 13. yüzyıllar arasında inşa edilen Svan kuleleri, hem savunma hem de barınma amacıyla yapılmış olup köylerin silüetini gökyüzüne doğru yükselen birer "taş ada" görünümüne kavuşturur.
        • (Svan kuleleri, Gürcistan'ın kuzeybatısındaki tarihi Svaneti bölgesinde, özellikle Mestia ve Uşguli yerleşimlerinde bulunan, Orta Çağ döneminden kalma ikonik savunma yapılarıdır.!  Svan kuleleri, yaklaşık 9. yüzyılda veya daha öncesinde, Türk ve Moğol akınları gibi dış tehditlerden korunma amacıyla inşa edilmiştir.) 
        Gökteki Kale Animasyon Filmi
        1. Kehanet Niteliğinde Veriler: Kitap 1726 yılında yayınlanmasına rağmen, Swift bu bölümde Laputalıların Mars'ın iki uydusu olduğunu bildiğini yazar. Mars'ın uyduları (Phobos ve Deimos) gerçekte bu tarihten yaklaşık 150 yıl sonra keşfedilmiştir.
        Eskiden maddenin 3 türlü oldugunu biliyorduk;
        Katilar, Sivilar ve Gazlar.
        Hayir, dördüncü bir hal kesfedildi;Kuantum=Bilgi Hali.
        Bilim Tarihi ve Felsefe: "Aether" (Esir)
        Ethereum ismi, antik dönem felsefesi ve eski bilimsel teorilerde yer alan "Aether" (veya Türkçesiyle Esir) kavramından türetilmiştir. 
        • Antik Yunan: Toprak, su, hava ve ateşin ötesindeki "beşinci element" (cevher) olarak kabul edilirdi; uzay boşluğunu doldurduğuna inanılırdı.
        • Modern Bilim: Periyodik tabloda yer almaz. 19. yüzyıl fizikçileri ışığın boşlukta yayılmasını sağlayan bir madde (ışık saçan esir) olduğunu varsaymışlar, ancak 1905'te Einstein'ın Özel Görelilik teorisiyle bu kavramın bilimsel bir temeli olmadığı kanıtlanmıştır.
        Aether, antik çağın ezoterik öğretilerinde kimi zaman maddenin esîr denilen hâlini, kimi zaman da maddenin “ilk madde” (materia prima) denilen ilk, cevherî hâlini ifade etmek üzere kullanılıyordu. 1800'lü yıllarda bazı fizikçiler "mutlak gözlem çerçevesi"ni tarihsel nedenlerle "esir" olarak adlandırmıştı.
        1. İsim, quinta essentia (beşinci element) kelimesinden gelir. 
        2.  Eski Yunancada aether, kökeni olan “aitho” sözcüğünden de anlaşılabileceği gibi, “ateşli, parlak ve havadan daha süptil olan” anlamına gelmekteydi 
          • Hinduizm: "Akaşa" olarak bilinen, uzayın ve yaratılışın temelini oluşturan beşinci element. 
        • Platon'un Timaeus (58d) eserinde hava hakkında konuşurken, Platon "en saydam tür olan ve ona eter (αἰθήρ) denir" belirtir; ancak bunun dışında klasik dört elementli sistemi benimsemiştir. Akademi'de Platon'un öğrencisi olan Aristoteles, eski akıl hocası ile bu konuda hemfikir ve ateşin bazen eter ile karıştırıldığını vurguladı. Ancak, Gökyüzler Üzerine Kitabı'nda İyon felsefesinin klasik unsurları sistemine yeni bir "ilk" unsur ekledi. 
        • Aristoteles ayrıca eterden oluşan göksel kürelerin yıldızları ve gezegenleri barındırdığını belirtmiştir. Doğal dairesel hareketle hareket eden etterik küre fikri, Aristoteles'in yıldızların ve gezegenlerin gözlemlenen yörüngelerini mükemmel dairesel harekette açıklamasına yol açtı.

        • Ay-Üstü Âlem ile Farkı: Ay'ın ötesindeki bölge (ay-üstü), mükemmel ve değişmez kabul edilen beşinci bir elementten (esîr veya aether) oluşur ve burada hareket daireseldir.

        • Ortaçağ kozmosu kavramı. En iç küreler kara küreleridir, dışları ise eterden oluşur ve gök cisimlerini içerir.

          Dört klasik elementin (topraksuhavaateş) birinden veya tamamından oluşur ve bozulmaktır; ama gökyüzünün yapıldığı madde bozulmaz eterdir, bu yüzden onlar nesil ve yozlaşmaya tabi değildir. Bu nedenle hareketleri sonsuz ve mükemmeldir, mükemmel hareket ise dairesel harekettir; dünyevi yukarı-aşağı hareketlerin aksine, sonsuza dek aynı şekilde devam edebilir – Newton'un ilk hareket yasasının erken bir öncüsü. Aristoteles, eterin Dünya'nın hiçbir yerinde olmadığını, ancak gökyüzüne özgü bir element olduğunu teorize etti. Madde olarak, gök cisimleri maddeye (eter) ve forma (belirli bir eşit dönüş dönemi) sahiptir. Bazen Aristoteles onları rasyonel bir ruha sahip yaşayan varlıklar olarak görür gibi görünür (ayrıca bkz. Metafizik, kitap XII).

          Aristoteles, On the Heavens adlı eserinde evrenin jeosentrik bir modelini önermiştir. Dünya, evrenin hareket merkezidir; dairesel hareket mükemmeldir çünkü Dünya onun merkezindeydi. Evrenin sadece bir merkezi olabilir ve bu nedenle içinde Dünya dışında başka yaşanmış dünya yoktur. Bu nedenle Dünya bu açıdan benzersiz ve yalnızdır. Aristoteles, sublunary kürenin ve gökyüzünün ötesinde, insanlığın doğrudan kavrayamadığı dış bir ruhani alan olduğunu teorize etti. 

        • Robert Fludd, eteri "ışıktan daha ince" olarak belirtmiştir. Fludd, 3. yüzyılda Plotinus'un eteri delici ve maddi olmayan olarak ele aldığı görüşünü belirtir.

        • Quintessence, dört klasik elementten oluşan ortaçağ element sisteminden ve metalleri temsil eden iki kimyasal elementten oluşan eter veya quintessence'den kaynaklanıyordu: yanma prensibini tanımlayan kükürt, "yanan taş" ve metalik özelliklerin idealize edilmiş ilkesini içeren cıva.

        • Tıbbi simya daha sonra kvintesseni izole etmeyi ve bunu tıp ile iksirlere dahil etmeyi amaçladı.  Quintessence'in saf ve göksel kalitesi nedeniyle, tüketimle insanın herhangi bir kirlilikten veya hastalıktan kurtulabileceği düşünülüyordu. 15. yüzyılda İngilizce çeviri olan The Book of Quintessence'de, kvintens insan hastalığının birçok tedavisinde ilaç olarak kullanılmıştır. 
        • !__Yıllar içinde quintessence terimi, iksirler, tıbbi simya ve felsefe taşı ile eşanlamlı hale gelmiştir.__
        • 1670'lerin erken bir döneminde Newton, eter fikrini gözlemleri fiziğinin katı mekanik kurallarıyla uyumlu hale getirmek için kullandı.
        •  Einstein,nesneler arasındaki boş alanın kendi fiziksel özelliklerine sahip olduğunu ima ediyordu.
        •  İslam dünyasında felsefi düşüncenin merkezinde kalmış ve etkileri hem teolojik hem de mistik gelenekte, el-Gazali ve Fekhr al-Din el-Razi'nin yazılarında bulunabilir.

        • Karanlık enerjinin önerilen bir modeli, savunucuları tarafından klasik elemente saygı olarak "quintessence" olarak adlandırılmıştır.

        • Karanlık enerjinin uzay-zamanın kuantum dalgalanmalarından kaynaklanabileceği ve evrenin olay ufkuyla sınırlı olduğu öne sürülmüştür.

        • Evrenin "olay ufku" doğrudan bir kara delik gibi tek bir sınır değildir; daha çok, evrenin genişlemesi nedeniyle gözlemlenebilir evrenimizin sınırına işaret eder, ışığın bize ulaşamayacağı veya geri dönmeyeceği kozmik sınırları tanımlar.

        Kozmolojik sabitin aksine, zamanla değişir. Quintessence, kinetik ve potansiyel enerjisinin oranına bağlı olarak ya çekici ya da itici olabilir. Bu varsayımla çalışanlar, kvintesanın yaklaşık on milyar yıl önce, yani Büyük Patlama'dan yaklaşık 3,5 milyar yıl sonra itici hale geldiğine inanıyor. 

        Bir grup araştırmacı, 2021'de Hubble geriliminin gözlemlerinin yalnızca sıfır olmayan bağlantı sabitine sahip quintessence modellerinin uygulanabilir olabileceğini savundu.

        Dante'nin İlahi Komedya'sındaki gök katlarının Botticelli tarafından tasviri.

        Kısaca esîr ya da aether, maddenin algılanamayan dördüncü hâli olarak kabul edilmişti. Teozofi'ye göre, Şamanizm'de ve birçok inanışta "yedi kat gök", "dokuz kat gök" "on iki kat gök" vs. olarak sözü edilen "gök katları", maddenin bu dördüncü halinin birbirini izleyen derecelerinin belirtilmesinden ibaret olduğu düşünülmektedir[kaynak belirtilmeli]. Bu derecelenme için "gezegensel zincir" (planetary chain) terimini kullanan Teozofi'ye göre Güneş Sistemi içinde on iki kademelenme olmakla birlikte, Dünya gezegensel zinciri ancak yedi kademeden oluşur. İnsanın da bu şekilde, fiziksel bedeni ile ruhu arasındaki gitgide süptilleşen bedenleriyle, 7 bedenden oluştuğunu iddia ederler.

        1997 yapımı "Beşinci Element" (The Fifth Element) adlı bilim kurgu filmi, bu kavramı popüler kültürde yeniden canlandırmıştır. 

        İbn Sînâ'nın Vacibü'l-Vücûd (Zorunlu Varlık) kavramı, varlığın temeli olan, kendiliğinden var olan ve varlığı için başka bir sebebe muhtaç olmayan tek gerçek varlığı ifade eder; bu kavram, onun metafiziğinin merkezindedir ve Allah'ı tanımlar, zorunlu varlık ile mümkün varlıkları (âlemi) birbirinden ayırır. Sînâ'ya göre Vücûd (varlık) ve Mümkün'ün (yaratılmışların) ayrımı esastır, bu da Allah'ın mutlak gerekliliğini ve âlemin geçici varlığını açıklar; varlık onun için en genel ve en temel kavramdır ve Tanrı'nın zâtı ile özdeştir. 

        Varlık Mertebeleri: Gazzâlî, varlığı kaba maddeden (kesif) saf ruhani varlıklara kadar derecelendirir. Esir maddesi, bu hiyerarşide dünyevi elementlerden (ateş, hava, su, toprak) daha "latif" (ince, şeffaf), ancak ruhani cevherlerden daha "kesif" bir yapıda görülür.

        İslam'dan sonra cinlerin haber getirme görevi meleklere devredilmiştir: “Hâlbuki daha önce biz göğün bazı kısımlarında haber dinlemek için oturacak yerler bulup oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev bulur.” (Cin Suresi, 9)

        • Yeşil Kuyruklu Yıldız (C/2022 E3 (ZTF) Bu kuyruklu yıldız, en son yaklaşık 50.000 yıl önce, yani Üst Paleolitik dönemde (Taş Devri) Dünya'ya yaklaşmıştı.
        • Genç Dryas Çarpması: Sütunlardaki (özellikle Akbaba Taşı olarak bilinen 43 numaralı sütun) sembollerin, MÖ 10.950 civarında Dünya'ya çarpan bir kuyruklu yıldız parçasının neden olduğu "Genç Dryas" (Younger Dryas) dönemini tasvir ettiği düşünülmektedir. Bu çarpma, mini bir buz çağına ve kitlesel ölümlere yol açan küresel bir felaket olarak tanımlanmaktadır.
        • İklimsel Değişimler: Genç Dryas dönemindeki ani iklim değişikliğinin ve mamut gibi büyük hayvanların yok oluşunun, bir kuyruklu yıldız çarpması hipoteziyle bağlantılı olabileceği düşünülse de, bu durum hala bilimsel bir tartışma konusudur ve kesin kanıtlar yetersizdir.
        1. Bernardinelli-Bernstein (Dev Kuyruklu Yıldız):Dünya'ya En Yakın Konum (Tahmini): 2031 
        2. Halley Kuyruklu Yıldızı (Her 76 Yılda Bir):Dünya'ya En Yakın Konum (Tahmini): 2031 
        Süpernova sonrası yayılan jet ve şok dalgalarını gösteren resim 
        (NRAO/AUI/NSF, S. Dagnello )
        1. Bulutsu (Nebula) Dönemi: Yıldızlararası ortamda bulunan ve çoğunlukla hidrojen ve helyum gazlarından oluşan dev bulutlar, bir dış etki (örneğin yakınlardaki bir süpernova patlamasının şok dalgası) ile dengesini kaybeder.

        Yaşamın Dünya’ya göktaşları ile gelmiş olabileceği düşüncesi, ilk olarak Antik Yunan filozofu Anaksagoras tarafından dile getirilmiştir.

        Bu teori ilk olarak MÖ 5. yüzyılda Antik Yunan’da Anaksagoras tarafından basitçe kaleme alınmıştır. Daha sonra da bazı bilim insanlarınca gündeme getirilmiş ama en kapsamlı olarak, 1903’te İsveçli kimyager Svante Arrhenius tarafından ciddi bir hipoteze dönüştürülmüştür. 1900’lerin sonlarında ise Sir Fred Hoyle ve Chandra Wickramasinghe, uzaydan Dünyamıza bir mikroorganizma akını olduğunu ve bu yüzden yeni hastalıkların oluştuğunu iddia ettiler. 2009’daki bir sempozyumda ise Stephen Hawking şu sözleri sarf etti:

        “Yaşam, yıldız sisteminden yıldız sistemine ve gezegenden gezegene meteorlar üzerinde taşınabilir.”

        Hawking'in evrende yaşamın nadir olup olmadığı ve insanlığın hayatta kalmak için diğer yıldız sistemlerine yayılması gerektiği yönündeki genel vizyonunun bir parçasıdır.

        Carl Sagan’dan alıntı yapacak olursak:

        “Bir yerlerde inanılmaz bir şey keşfedilmeyi bekliyor.”

        Tam bu noktada, cesur ve maceracı bilim insanlarının, kökenlerini araştırmak pahasına başka bir gezegene gitmesini ve orada şaşırtıcı şeyler keşfetmesini anlatan Prometheus filmini izlemenizi de önerebiliriz.

        Yine Carl Sagan’dan bir alıntıyla yazıyı noktalayalım:

        “Bilim, sadece bir bilgi topluluğundan daha fazlasıdır. Bir düşünme şeklidir, evreni şüphecilikle sorgulamanın bir yoludur.”


        "Münevver" (aydınlanmış/nurlanmış/), Öküz (Sevr) ve Balık (Hut)
        İmam Rabbani; "Mektubat" adlı eserinde, bâtıni ilimler ve dini mezhepler arasındaki tartışmalara dair görüşlerini içerir; şeytanın kötü alimler üzerinden insanları saptırması gibi çarpıcı alegorilerle toplumu uyarır ve iman ile amelin bütünlüğünü vurgular. 
        • Zamanın Tenkidi: Şeytanın kötü alimler aracılığıyla insanları saptırması gibi metaforlar kullanarak, zamanın âlimlerinin sorumluluklarına dikkat çeker, yeni ve aykırı fikirlerin oluşturduğu kafa karışıklığına işaret eder.
        • Dünya ve Öküz Tasviri: "Boynuz" ifadesi, bazı rivayetlerde geçen dünyanın "öküzün boynuzları üzerinde" olduğu yönündeki mecazi anlatımlarla (burçlar veya tarım simgesi olarak) karıştırılıyor olabilir. 
        • Mitler ve Efsaneler: Baphomet veya Bafomet, 14. yüzyıl başlarında Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilen Tapınak Şövalyeleri'nin taptığı iddia edilen şeytanî figür. Tarihte bir ilah olarak ilk 1307 yılında kullanılmış olsa da Baphomet terimi 19. yüzyılda popülerize edilmiştir. Özellikle bu tarihten sonra Eliphas Levi tarafından çizilmiş "Sabbat Keçisi" olarak da anılan eser ile Baphomet karakterize edilmeye başlanmıştır.
        Evrendeki Sayısal Büyüklük:

        • Sadece Samanyolu'nda 100 milyar ile 400 milyar arasında yıldız olduğu düşünülüyor.
        • Evrende bulunan toplam yıldız sayısı ise 10 sekstilyon (10000000000000000000000) civarında tahmin ediliyor, bu da Dünya'daki kum tanelerinden bile fazla olduğu anlamına geliyor. 

        1885 The Pleiades sembolist ressam Elihu Vedder tablosu

        Mitoloji

        Yunan mitolojisinde Pleiades, "Yedi Kız Kardeş" olarak da bilinir. Gökyüzündeki görünümü Boğa'nın omuzundaki bir damga biçimindedir. Boğa'nın boynuzları, Hyades'den sola aşağıya Arabacı'ya doğru uzanır. Kümedeki yıldızların isimleri, Yunan mitolojisinde Atlas ve kızları Alcyone (Alsiyon ok.), MeropeElectraSteropeCelaeno (Selano ok.), Maia (Maya ok.) ve Taygete ile eşi Pleione'ye ayrılmıştır. 

        Efsaneye göre, ZeusTitan'larla olan savaşında, zaferi kazandıktan sonra, savaşta karşı tarafı tutan Atlas'ı, yeri ve gökleri sırtında taşımaya mahkûm etmiş; giderek yeryüzü ve gökyüzü haritalarını içeren kitaplar, bu nedenle atlas diye isimlendirilir olmuşlardır. 

        Türk mitolojisinde

        Anadolu'da mevsim döngüleri bu yıldız grubuna göre belirlenir. "Ülker" ve "ürgel" kelimeleri Türk mitolojisinde gezegenleri ifade eder. Yakut Türkleri, gökyüzündeki delikleri "ürgel" olarak adlandırır ve bu deliklerin dünyaya soğuk getirdiğine inanırlardı. Bir Yakut efsanesinde ise cesur bir yiğit, avladığı kurtların derilerinden otuz çift eldiven dikerek bu "ürgel"leri kapatır ve dünyayı dondurucu soğuktan kurtarır.

        İsimler

        Doğulu ve batılı pek çok şair, eserlerinde bu yıldız kümesine atıfta bulunmuştur. Bunlar arasında HomerosÖmer HayyamHafız, Sadi, Milton... sayılabilirler. Mehmet Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirinde geçen "yedi kandilli Süreyya" da Ülker olmalıdır.Eski denizciler, bu gruba yelken açma yıldızları derler, yalnızca Ülker'in gözüktüğü dönemlerde denize açılırlarmış. Görünmediği zamanlar fırtınalar yakın sayılırmış.

        Yıldız karşılığında Arapça’da necm (çoğulu nücûm) ve kevkeb (çoğulu kevâkib), Farsça’da ahter ve sitâre (İng. star) kelimeleri kullanılır. Kök bakımından necm “doğmak, ortaya çıkmak”, kevkeb “parlamak, aydınlık olmak” anlamına gelir (, “ncm”, “kkb” md.leri). 

        985’te (1577) İstanbul semalarında görünen kuyruklu yıldızın bir astronom tarafından
        kadranla gözlenişini tasvir eden minyatür
        (Nusretnâme, TSMK, Hazine, nr. 1365)

        Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde gökküreden (sema, felek), güneş, ay ve burçlardan bahsedilmekte, 53. sûre Necm adını taşımakta, dört âyette necm, dokuz âyette nücûm geçmektedir. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak yıldıza (en-Necm 53/1), delip geçen yıldıza (et-Târık 86/3), yıldızların yerlerine (konumu/yörüngesi; el-Vâkıa 56/75) yemin eder; diğer bazı canlı ve cansız varlıklarla birlikte yıldızların da kendisine secde ettiğini (el-Hac 22/18; er-Rahmân 55/6), kıyametin kopması esnasında yıldızların ışığının söneceğini ve kararıp döküleceğini (el-Mürselât 77/8; et-Tekvîr 81/2), İbrâhim’in Allah’ı arayışı sırasında yıldızlara baktığını (es-Sâffât 37/88) bildirir. Hz. Peygamber’e gecenin sonunda yıldızların ortadan kaybolması sırasında Allah’ı tesbih etmesi emredilir (et-Tûr 52/49). 

        Bedreddin el-Aynî’nin ʿİḳdü’l-cümân adlı eserinin Türkçe tercümesinde Büyükayı, Küçükayı
        ve Ejderha takımyıldızlarının tasvir edildiği sayfa
        (İÜ Ktp., TY, nr. 5953, vr. 22b)

        Günümüzde genel kabul gören tesbitlere göre yıldızlar hidrojen gazının bulut biçiminde yoğunlaşması ve ısınmasıyla oluşur; böylece radyasyon ve ısı ortaya çıkmaya başlar. Bir yıldız yakıtını yaklaşık 5 milyar yıl boyunca yakar ve sonunda yakıtı tükenip ölmeye başlar. Bu son safhada bazı yıldızlar bir kara delik haline dönüşür ve ışığın bile kaçamayacağı görünemeyen alanlar meydana getirir. Bazı yıldızlar ise ya beyaz bir cüce ya da bir nötron yıldız durumunu alır. Bazan da yıldız patlar ve içindekiler yeni gelişmeler oluşturmak üzere uzay boşluğuna dağılır. 

         İslâm Ansiklopedisi’nin 2013 yılında İstanbul’da basılan 43. cildinde, 534-538 numaralı sayfalarda yer almıştır.

        1895-1896: Wilhelm Röntgen ve Henri Becquerel, floresan panolar ve uranyum tuzları üzerinde çalışırken X ışınlarını ve radyoaktiviteyi keşfetmişlerdir. Bu keşifler, maddelerin neden ve nasıl ışık saçtığının (foton yayılımı) anlaşılmasını sağlamıştır.

        “Birçok meteorun rengine, onlardaki metal atomlarından yayılan ışık (mavi, yeşil ve sarı) ile havadaki atomlar ve moleküller tarafından yayılan ışık (kırmızı) neden olur.FKeA1pdWUAI4xm0

        Metal atomları, sodyum lambalarındaki gibi ışık yayar: sodyum (Na) atomları turuncu-sarı bir ışık verir, demir (Fe) atomları sarı bir ışık, magnezyum (Mg) yeşil baskın ışık yayar. İyonize kalsiyum (Ca+) atomları, atmosferik nitrojen (N2) ve oksijen atomları (O) ve molekülleri kırmızı bir ışık verirken mor bir renk tonunda görülebilirler.”

        Yıldızlar yaklaşık oranlarda %75’i hidrojen, %25’i helyum ve %1’den az oranda diğer elementlerden oluşur. Birer canlı varlık olmasalar da tıpkı diğer canlılar gibi doğar, belirli bir oranda gelişir ve ardından ölürler. Bu süreç de zaman ilerledikçe farklı renkler almalarından anlaşılır. Diğer yandan aldıkları bu renkler güneşin sıcaklığı hakkında da bilgi verir.

        Parlaklıkları ile hayranlık uyandıran yıldızların parlamalarının nedeni ise çekirdeklerinde meydana gelen çekirdek kaynaşması yani füzyon tepkimelerinde açığa çıkan nükleer enerjinin yıldızın içinden geçtikten sonra dış uzaya radyasyon ile yayılmasından kaynaklanır.

        1. Nebula (Gaz ve Toz Bulutu): Yıldız oluşumu, hidrojen ve helyum gibi gazlar ile toz parçacıklarından oluşan devasa bulutlarda (nebulalarda) başlar.

        Helyum-4 çekirdeklerinin uyarılarak patlatılması hedeflenen deneyde çekirdeklerin beklenmedik boyutlarda şiştiği görüldü. 

        Helyum-4 çekirdeği, alfa parçacığı olarak da bilinen, iki proton ve iki nötrondan oluşur.

        Atomlar ve moleküllerden oluşur ve ışık, ısı, ses gibi enerji türleri madde değildir. 

        Maddenin temel özellikleri arasında kütle, hacim, tanecikli yapı ve eylemsizlik bulunurken, fiziksel halleri (katı, sıvı, gaz) değişebilir. 

        Işık, bir enerji taşıyıcısıdır ve atomların elektronlarının enerji seviyeleri değiştiğinde yayılır. 

        Işık Nasıl Oluşur (Atomlarla İlişkisi):

        • Bir atomdaki elektronlar, enerji seviyeleri arasında atladığında (uyarılıp temel hale döndüğünde), aradaki enerji farkını ışık olarak yayarlar.
        • Bu yayılan enerji, fotonlar aracılığıyla taşınır ve farklı enerji seviyeleri farklı renklerde (frekanslarda) ışığa karşılık gelir. 

        Helyum-3 olarak bilinen ilkel gaz, ağırlıklı olarak güneş bulutsularında bulunur ve Dünya'nın merkezindeki varlığı, dünyamızın Güneş Sistemi'nin ortaya çıktığı kozmik toz bulutunun kalbinde oluştuğunu gösterir. 

        Yeryüzünde bulunan helyumun çoğunluğu helyum-4 olarak bulunurken, okyanus adası bazaltları (OAB'ler) olarak bilinen volkanik kayalarda az miktarda helyum-3 tespit edilmiştir.

        Okyanus adası bazalt (OIB), genellikle bazaltik bileşime sahip volkanik bir kayadır ve tektonik plaka sınırlarından uzakta okyanuslarda patlamıştır. Okyanus adası bazaltik magması esas olarak bazalt lavı olarak püskürse de, bazaltik magma bazen magmatik farklılaşmayla diğer volkanik kaya türlerini de üreterek değiştirilir.

        Hawaii sıcak noktasında volkanik adalar ve deniz dağlarının yaşlanma ilerlemesi.

        Yaşlanma; Okyanus kabuğu volkanları magma kaynaklarından uzaklaştırdıkça, patlamaları daha az sık ve daha az güçlü hale gelir ve sonunda tamamen sona erer. Bu noktada volkanın erozyonu ve deniz tabanının çökmesi volkanın yavaş yavaş azalmasına neden olur. Volkan battıkça ve aşındıkça, önce bir atoll adası, sonra bir atol olur. Daha fazla çökme sonucu volkan deniz yüzeyinin altına batarak deniz dağı ve/veya guyot haline gelir.

        1960'lardan 1980'lere kadar deniz dağları yoğun şekilde dip trolünde kullanıldı. O zamandan beri trol avcılığı, özellikle Pentaceros wheeleri'si arayan Japon gemileri tarafından daha düşük oranlarda devam etti. Kuzey Pasifik Balıkçılık Komisyonu, bölgede balıkçılığı düzenlemektedir.

        Actinopterygii (Antik Yunanca ἀκτίς (aktís) 'ışın, kiriş' ve πτέρυξ (ptérux) 'kanat, yüzgeçler' kelimelerinden gelip çıkar; üyeleri ışın yüzgeçli balıklar veya aktinopterygianlar olarak bilinir ve kemikli balıklar sınıfıdır bu balıklar, 30.000'den fazla yaşayan balık türünün neredeyse %99'unu oluşturur.  

        Pentaceros wheeleriince zırhlı balığıPentacerotidae familyasına ait bir ışın yüzgeçli balık türüdür. Deniz dağlarında 3 yaşından büyük bireylerin azlığına dayanan gözlemler, P. wheeleri'nin sadece 1 ila 2 mevsimde yumurtlayabileceğini ve ardından ölebileceğini göstermiştir.

        • Yaşam Alanı: Alaska Körfezi'nden Kaliforniya kıyılarına ve Japonya'nın güneyine kadar uzanan geniş bir alanda bulunur. Özellikle Haw

          aii Sırtı ve İmparator Deniz Dağları (Emperor Seamounts) civarında yoğundur.
        • Derinlik: Genellikle 146 ile 800 metre arasındaki derinliklerde, bento-pelajik (tabana yakın) olarak yaşarlar.
        Zırhlı balıklar (LatincePlacodermi), yalnızca fosilleriyle bilinen omurgalı hayvan sınıfı. İlk tanımlanabilir zırhlı balıklar, erken Silüryen'in geç Llandovery devresinde fosil kayıtlarında ortaya çıkar. Zırhlı balık grupları Devoniyen döneminde çeşitli ve boldu, ancak 358.9 milyon yıl önce Devoniyen Hangenberg olayının sonunda soyu tükendi.
        Temel Özellikler
        • Balık Çağı: Denizlerdeki muazzam çeşitlilik ve balıkların baskın hale gelmesi nedeniyle bu isimle anılır. İlk çeneli balıklar ve zırhlı balıklar (placodermler) bu dönemde yaygınlaşmıştır.
        • Karasallaşma ve İlk Ormanlar: Bitkiler karaları kesin olarak fethetmiştir. İlk tohumlu bitkiler ve ağaçlar (örneğin Archaeopteris) ortaya çıkarak dünyanın ilk ormanlarını oluşturmuştur.
        • İlk Amfibiler: Dönemin sonuna doğru, sudan karaya ilk adımlar atılmış ve ilk iki yaşamlılar (amfibiler) evrimleşmiştir.
        • İklim ve Jeoloji: Başlangıçta 30°C civarında olan sıcaklıklar dönem sonunda 25°C'ye düşmüştür. Kıtalar birleşerek süper kıta Pangea'yı oluşturmaya başlamıştır.
        Geçmişte tüm kıtaların birleşerek oluşturduğu devasa süper kıtaya Pangea denir; bu, yaklaşık 335 milyon yıl önce oluşmuş ve etrafı tek bir süper okyanus (Panthalassa) ile çevriliydi; daha sonra Gondvana ve Laurasya gibi parçalara ayrılıp günümüz kıtalarına dönüşmüştür. 

        Amfibilerin iki ana grubunu oluşturur; kurbağalar kuyruksuzken (Anura), semenderler (Caudata) kuyrukludur, her ikisi de metamorfoz geçirir (suda larva, karada yetişkin), deriden nefes alabilir ve çevre kirliliğine çok hassastır. 

        Amfibiler (iki yaşamlılar), Ocak 2026 itibarıyla dünya genelinde tanımlanmış yaklaşık 8.980'den fazla türe sahip olan omurgalı canlılardır. Biyolojik olarak üç ana takıma ayrılırlar:
        Biyolojide Amfibiler
        • Anlamı: "İki yaşamlılar" anlamına gelir (Yunanca amphi "iki" + bios "yaşam").
        • Özellikleri: Değişken sıcaklıklı (soğukkanlı), nemli derili, omurgalı hayvanlardır.
        • Örnekler: Kurbağalar, semenderler, kertenkele benzeri Ayaksız İki Yaşamlılar (Gymnophiona).
        • Yaşam Döngüsü: Yumurtadan çıkan larvalar (suda yaşar, balık gibi solungaçlarla nefes alır) metamorfoz geçirerek karada yaşayabilecekleri akciğer ve bacaklara sahip yetişkinlere dönüşürler. 
        İki yaşamlılar ya da iki yaşayışlılar, amfibiler, amfibyumlar, amniyotik yumurtaya sahip olmayan, değişkensıcaklı, derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, omurgalı hayvan sınıfı. Sınıf, Gymnophiona, Anura ve Caudata olmak üzere 3 takımdan oluşur.

        Amfibik (veya amfibi), hem karada hem de suda yaşama, hareket etme ve görev yapma yeteneğine sahip olan canlıları, kökeni Yunanca "çift yaşamlı" anlamına gelir.
        Amfibiler (iki yaşamlılar) sınıfı temel olarak üç ana takıma ayrılır:
        • Anura (Kuyruksuz Kurbağalar): Ergin evrede kuyrukları bulunmaz; arka bacakları zıplamaya uygun şekilde gelişmiştir. Anura takımı hakkında detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
        • Caudata / Urodela (Semenderler): Hem larva hem de ergin evrelerinde belirgin bir kuyruğa sahiptirler; vücut yapıları kertenkeleye benzer. Semender türlerini buradan inceleyebilirsiniz.
        • Gymnophiona (Ayaksız Kurbağalar): Bu gruptakilerin ise ne kuyrukları ne de üyeleri (bacakları) vardır; yılana benzerler.

        1. Kuyruksuz Kurbağalar (Anura)
        2. Kuyruklu Amfibiler / Semenderler (Caudata / Urodela)
        3. Ayaksız Amfibiler (Gymnophiona / Apoda)
        Yılan veya solucana benzeyen, uzuvları olmayan ve genellikle toprak altında yaşayan nadir türlerdir.
        • Özellikleri: Gözleri körelmiş veya deri altındadır; duyargalarını yön bulmak için kullanırlar.
        Kainatın genel kıyametinde Allah’u Teala yaratma halini başka bir şekle döndürerek insanlık alemini yepyeni bedenlerle yaşayacağı cennetler ve cehennemlere yerleştirecektir. Galaksiler içerisinde İnsan yaşamına uygun olarak yarattığı gezegenlere her an sayısız Adem gönderir. 
        • Kurbağa: Amfibiler (İki yaşamlılar) sınıfına dahildir. Larva döneminde solungaç, yetişkinlikte akciğer ve deri solunumu yaparlar. TÜBİTAK Bilim Genç üzerinden amfibilerin yaşam döngüsü hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.
        • Semender: Kurbağalar gibi amfibiler sınıfındandır ancak kurbağaların aksine yetişkinlikte de kuyruklarını korurlar. Nemli ortamlarda yaşarlar ve rejenerasyon (yenilenme) yetenekleri çok yüksektir.
        • Halkalı Solucan: Omurgasızlar şubesinde yer alan bir solucan grubudur (Örn: Toprak solucanı, sülük). Vücutları segmentli (boğumlu) bir yapıya sahiptir ve deri solunumu yaparlar.
        • Solunum: Kurbağa/Semender (Deriden ve akciğer), Halkalı Solucan (Deriden). 
        Nûr Suresi'nin 45. ayetidir ve Allah'ın her canlıyı sudan yarattığını, kimini karın üstü (sürünerek), kimini iki ayaklı, kimini de dört ayaklı olarak var ettiğini belirterek Allah'ın kudretine dikkat çeker

         Bruno'nun kozmos anlayışı, o dönem hakim olan Aristotelesçi "kapalı evren" modelini tamamen yıkan şu temel ilkelere dayanır: 
        1. Sonsuz Evren ve Merkezsizlik
        Bruno, evrenin sonlu ve sınırları olan bir küre olduğu fikrini reddetmiştir. Ona göre evren sonsuzdur; ne bir sınırı ne de bir merkezi vardır. Kopernik'in güneş merkezli (günmerkezli) modelini benimsemiş ancak bunu bir adım öteye taşıyarak Güneş'in bile evrenin merkezi olmadığını savunmuştur.
        2. Yıldızların Doğası ve Çoklu Dünyalar
        • Yıldızlar Başka Güneşlerdir: Bruno, gece gökyüzünde gördüğümüz yıldızların aslında bizim Güneş'imize benzeyen, çok uzaktaki "güneşler" olduğunu iddia etmiştir.
        • Kozmik Çoğulculuk (Multiplicity of Worlds): Bu güneşlerin etrafında dönen, Dünya benzeri sayısız gezegen ve dünya olduğunu savunmuştur.
        • Dünya Dışı Yaşam: Bruno, bu diğer dünyaların da insanlar veya zeki varlıklar tarafından mesken tutulmuş olabileceğini öne sürmüştür. 
        3. Panteist ve Canlı Evren Görüşü
        • Evrenin Ruhu: Bruno'ya göre evren statik bir madde yığını değil, "Dünya Ruhu" (Universal Soul) ile canlanmış, organik bir bütündür.
        • Tanrı ve Doğa Özdeşliği: Tanrı'yı evrenin dışında bir yaratıcı olarak değil, evrenin her zerresinde var olan, onunla özdeş bir ilke (panteizm) olarak görmüştür. Ona göre doğa, "eşyaların içindeki Tanrı"dır. 
        4. Bilimsel ve Tarihsel Mirası
        Bruno bu fikirlerini teleskop gibi bilimsel araçlar olmadan, tamamen akıl yürütme ve sezgi yoluyla geliştirmiştir. Görüşleri Katolik Kilisesi tarafından sapkınlık (heretik) olarak kabul edilmiş ve sekiz yıl süren yargılamanın ardından 17 Şubat 1600'de Roma'daki Campo de' Fiori meydanında diri diri yakılarak idam edilmiştir.
        Günümüzde Bruno, düşünce özgürlüğünün ve bilimsel merakın sembolü bir "bilim şehidi" olarak anılmaktadır. Carl Sagan'ın sunduğu orijinal Cosmos serisinde ve Neil deGrasse Tyson'ın sunduğu Cosmos: Bir Uzay Serüveni belgeselinde, Bruno'nun bu vizyoner hikayesi geniş bir kitleye anlatılmıştır.

        Antik düsünceleri, gelenekleri, inanci ve otoriteyi reddedin. 
        ispatlandigi var sayilan her seyden süphe ederek sifirdan baslayalim.

        sonet (Arielle Saiber tarafından biraz farklı bir çeviri):

        Beni tüyler ve cesaretle kim süslüyor?
        Kim bana ne kaderden ne de ölümden korkmamı sağladı?
        zincirleri ve az kişinin kaçabildiği kapıları
        kim kırdı?
        Çağlar, yıllar, aylar, günler ve saatler—
        zamanın kızları ve silahları—ve ne çeliğin ne de elmasın gücü olmayan o saray
        :
        bunlar beni düşmanın öfkesinden korudu.
        Böylece kendinden emin kanatlarla havaya yükseliyorum.
        Kristal ya da camdan gelen engellerden korkmuyorum,
        gökyüzünü kesip sonsuzluğa doğru yükselirken.
        Ve küremden başkalarına yükselirken,
        Ve sonsuz alanı delerken Başkalarının
        uzaktan gördüğünü, Arkamda çok uzun bırakıyorum.


        Antik yunan, hint, çin ve bazı pagan dinlerinin metinlerinde geçen teoridir. bu teoriye göre insanın öldüğü an, ana rahmine düştüğü andır. yani her öldüğünüzde tekrar dirilirsiniz. bu döngü sonsuza kadar ve sonsuz evrenlerle sürer gider.

        Lucy (fosil)

         Lucy (katalog numarası: AL 288-1), 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un ekibinin Doğu Afrika’da Etiyopya’nın Hadar (en) bölgesinde bulduğu, yaklaşık 3,2 milyon yıl yaşında, 105 cm boyundaki Australopithecus afarensis fosili.
        Dryopithecus (meşe maymunu), Avrupa'da Orta ve Geç Miyosen döneminde (yaklaşık 12 milyon yıl önce) yaşamış, soyu tükenmiş büyük bir insansı maymun türüdür.
        Meyve, fıstık, tohum ve yaprak yiyerek beslenen ağaçsıl maymunlar, dört ayak (kuadropedalizm) üstünde yaşıyor ya da el desteğiyle yürüyorlardı. Belli bir süre sonra bu canlılardan bir grup, ağaçlardaki yaşamı terk edip yerde yaşamlarını devam ettirdiler. Zaman geçtikçe dört ayak üzerinde veya el desteği ile hareket kabiliyetini yitirip iki ayak (bipedalizm) üzerinde yürümeye başladılar.
        Kuraklık Teorisi'ne göre ağaçların yok olması bu canlıların dik yürümesine neden oldu. Bunun en erken örnekleri ise A. afarensis gibi australopitesinlerde görülür.


        Alu Dizisi Mutasyonu: Bilim insanları, kuyruğu olan maymunlarda bulunmayan ancak insanlarda ve insansı maymunlarda (şempanze, goril vb.) bulunan, TBXT geni içerisine yerleşmiş bir "Alu dizisi" (bir tür sıçrayan gen) keşfettiler.

        insanda kuyruk sokumu kemigi mevcuttur ve insan ana rahminde iken kuyruklu olarak gelisir ve gene ana rahminde dogumdan once o kuyruk zamanla kaybolur.


        Laminektomi ve "Sitrec" (tam adıyla Si-Trec) tekniği aynı şey değildir; ancak Si-Trec tekniği, laminektomi işlemini de içerebilen daha modern ve bütünsel bir omurga cerrahisi yaklaşımıdır.
        Temel farklar şunlardır:
        • Laminektomi: Omurganın arka kısmındaki lamina adı verilen kemik parçasının sinir üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla çıkarılması işlemidir. Tek başına yapıldığında daha çok kemik ve doku çıkarılmasını gerektiren geleneksel bir cerrahi yöntemdir.
        • Si-Trec (Sinerjik Tedavi ve Rehabilitasyon Konsepti): Bu bir ameliyat yönteminden ziyade, mikrocerrahi tekniklerini rehabilitasyonla birleştiren bir protokoldür. Bu yöntemde fıtık veya kanal daralması tedavi edilirken, laminektomi yerine çok daha küçük bir alandan girilen mikrolaminektomi uygulanır ve dokulara minimum zarar verilmesi hedeflenir.
        İbnü'n-Nefîs (1213-1288), tıp tarihinde küçük kan dolaşımını (pulmoner dolaşım) ilk kez doğru bir şekilde tanımlayan 13. yüzyıl hekimidir. Bu keşfini 1242 yılında kaleme aldığı Şerhu Teşrîhi’l-Kānūn adlı eserinde açıklamıştır.
        • Kılcal Damar Öngörüsü: Kanın akciğer atardamarından akciğer toplardamarına geçişini sağlayan küçük gözeneklerin (manafidh) varlığından bahsederek, Marcello Malpighi'den yaklaşık 400 yıl önce kılcal damarların varlığını öngörmüştür.
        • Koroner Dolaşım: Kalbin kendi dokusunu besleyen koroner damarları ilk tanımlayan kişidir.
                                                
        Yeryüzünde debelenen canlılar" (dâbbe) veya Sebe Suresi 14. ayette Hz. Süleyman'ın asasını yiyen "arz kurdu" (dâbbetü'l-arz) ifadesi yer almaktadır. 
        Arapçada dabbe canlı, hayvan ve yaratık gibi anlamlara gelir. Arz ise yer demektir. Dabbetül Arz tamlaması Türkçeye yer canlısı ya da yer hayvanı olarak çevrilebilir. 

                   İslam dininin ilk vaiziydi Temîm ed-Dârî


        Temim ed-Dari (vefatı m. 661), İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Filistin asıllı sahabilerinden biridir. Tam adı Temîm b. Evs b. Hârice ed-Dârî’dir.
        İslam'dan önce zengin bir tüccar ve Beyt-i Makdis'in (Kudüs) rahiplerinden biriydi; "Deyrî" olarak da anılır.
        • Filistinli Sahabe: Temîm ed-Dârî (ö. 661), Filistin'de doğmuş ve yaşamış, Yemen kökenli Lahm kabilesine mensup bir sahabedir.
        • Hristiyan Geçmişi: Müslüman olmadan önce Hristiyan'dı ve hatta Beytülmakdis'in (Kudüs) meşhur rahiplerinden biriydi.
        • İlk Vaiz ve Kıssacı: İslam tarihinde camide ilk vaaz veren ve dinî hikayeler (kıssalar) anlatan kişi olarak kabul edilir. Hz. Ömer döneminde mescitlerde kıssa anlatmasına izin verilmiştir.
        • İslam'a Hizmetleri&Mescide Katkıları: Mescid-i Nebevî’nin aydınlatılması için Şam’dan kandil ve zeytinyağı getirerek camide ilk kez kandil yakan kişi olduğu rivayet edilir. Halife Ömer ile Osman dönemlerinde ilk vaizlerden biri olmuştur.
        "Deyr" kelimesi Arapça kaynaklarda manastır anlamında kullanılır.

        Temim ed-Dârî, hicretten yaklaşık iki asır önce Yemen’denBeytü’l-Makdis/Kudüs’e göç eden Lahm kabilesinin Dâr kolundan imiş. Müslüman olmadan evvel ibadet ettiği Deyrisimli kiliseye izafeten “Deyrî” şeklinde de ifade edilmiş. Bununla birlikte dârî nisbeti denizci mânâsına da gelir.

        Biz de zebanileri cagiracagiz.-Alak,19  

        Deccal Hadisi (Cessâse): Cessâse'den bahseden en ünlü rivayet, sahabi Temim ed-Dari'nin deniz yolculuğu sırasında bir adaya düşmesi ve burada Cessâse ile karşılaşıp onun rehberliğinde bir manastırda zincirlenmiş Deccal'i görmesini anlatır.Bu olayı Hz. Muhammed’e anlatmış, Hz. Muhammed de bu anlatımı onaylayarak Mescid-i Nebevî’de halka duyurmuştur. Bu rivayet Sahih-i Müslim gibi temel hadis kaynaklarında yer alır.

        • Kaynağı: Bu hadis başta Sahih-i Müslim olmak üzere, Ebu Davud ve Tirmizi gibi temel hadis kaynaklarında geçmektedir.
        Arapça orijinalinde “ekimul” kelimesi, sonu olmayan, sonsuz anlamına gelmektedir. 

        Karanlık madde olarak bilinen ‘ki bu madde değildir’ Allah’u Teala’nın Rahman sıfatı ve ismidir. Karanlık enerji diye bilinen güç ise Allah’u Teala’nın Rahman isminin güç ve kudretidir. Rahman kainatın sonsuzluğunun her noktasında var olduğu gibi kainat içindeki evrenlerin her zerresinde de vardır.
         Ama halindeyken Allah’u Teala’nın sayısız isim ve sıfatları Ama’da gizlidir. 

        • En'âm Sûresi 1. Ayet (Örnek): "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Sonra o kâfirler Rablerine eş koşuyorlar." Bu ayet, Allah'ın karanlıkları ve aydınlığı yarattığını belirtir ve karanlığın yaratılışta önce zikredilmesi, ilk evrelerde karanlık bir dönem olduğunu düşündürür.

        "Leyl" kelimesi Arapça kökenli  "gece" veya "karanlık"tır, özellikle karanlığıyla her şeyi örten geceyi ifade eder ve Kur'an-ı Kerim'de geçen Leyl Suresi de ismini bu kelimeden alır.

        Kelime kökeni olarak İbranice "leylah" ve Farsça "şeb" kelimeleriyle aynı anlamda birleşir.

        Nebe Suresi 10. Ayet: "Geceyi, karanlığı ile sizi örten bir örtü yaptık." 

         “Hilkat-i âlemin acip muammasını açıyor.”

        Hilkat-i âlemin acip muammasını açıyor. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

        Hilkat-i âlemin muamması denilince şu gibi sorular aklımıza gelir:

        — Bu âlem nasıl yaratıldı?

        — İçindeki varlıklar nasıl vücut buldu?

        — Bu hayat nereden geldi?

        Peygamberimiz (a.s.m.) hilkat-i âlemin muammasını Kur’an’ın beyanat-ı kevniyesi ile açmış ve bu gibi sorulara Kur’an ile cevap vermiştir.

        • Zariyat Suresi, 47: "Gökü kudretimizle bina ettik ve muhakkak ki biz, (onu) genişletmekteyiz." (Allah'ın evreni genişletmesi). Bu ayet, Allah'ın evreni yaratma gücünü vurgular ve genişleme fiilini kullanarak evrenin sürekli bir genişleme halinde olduğuna işaret eder, ki bu modern kozmolojideki evrenin genişlemesi teorisiyle paralellik gösterir. 
        • "Ve şüphesiz biz onu genişletmekteyiz" (ve innâ le mûsiûne): Bu ifade, evrenin sadece yaratıldığını değil, aynı zamanda sürekli olarak genişletilmekte olduğunu ifade eder. "Mûsiûne" kelimesi, "genişletenler", "genişletmekte olanlar" anlamına gelir ve bu, evrenin durağan olmadığını, aktif bir şekilde büyüdüğünü gösterir. 
                                             
                                                                    Bilimsel Paralellik
        20.yüzyılın başlarında (Edwin Hubble=Hubble Yasasi) ve diğer bilim insanlarının keşfettiği gibi, evrenin genişlediği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.14 asır önceden haber veren Zâriyât Suresi'ndeki bu ifade, modern bilimin bulgularıyla örtüşmektedir ve birçok kişi tarafından Kuran'ın bilimsel mucizelerinden biri olarak kabul edilir. 

        "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?" (Enbiya Suresi, 30. Ayet) 

        Bu kavram özellikle İslam kozmolojisinde ve tefsirlerde şu bağlamlarda kullanılır:
        • Evrenin Başlangıcı=Bitisişik Olma (Ratk): Kur'an'daki Enbiya Suresi 30. ayette geçen "gökler ve yer birbirine bitişik (ratk) iken biz onları ayırdık (fatk)" ifadesiyle, evrenin başlangıçta tek bir kütle olduğu anlatılır.
        • Zıt Kavramı=Ayrılma (Fatk): "Ratk" teriminin zıttı "Fatk" kelimesidir; bu da bitişik olan şeylerin birbirinden ayrılması, yarılması veya parçalara bölünmesi anlamına gelir.
        • Modern Bilimle İlişkisi: Günümüzde birçok araştırmacı, "ratk" kavramını modern fizikteki Big Bang (Büyük Patlama) teorisindeki "tekillik" (singularity) durumuyla bağdaştırmaktadır.
        Ayette göklerle yerin birbiriyle bitişik yani “ratk” olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi “fetk” fiili ile parçalanıyor, biri diğerini yarmak suretiyle dışarı çıkıyor.
        • Zâriyât 47'nin devamındaki 48. ve 49. ayetler (yerin döşenmesi, çiftlerin yaratılması gibi), Allah'ın yaratma ve her şeyi mükemmel kılma gücünü pekiştirir, bu da genel olarak evrenin düzeni ve işleyişi ile ilgili geniş bir perspektif sunar. 

        Ayette geçen "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil bitişik durumdaki bir nesneyi yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması Arapçada bu fiille ifade edilir.

        Enbiyâ Suresi, 32. ayeti; "Gök yüzünü de korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Onlar ise bunun âyetlerinden yüz çeviricidirler". Bu ayet, gökyüzünün atmosfer tarafından korunması, düşmekten muhafaza edilmesi ve içindeki güneş, ay gibi delillerle Allah'ın varlığına işaret etmesi gibi anlamlara gelir. 


        Özel Görelilik Teorisi (1905)
        • Temel İlke: Işık hızının tüm gözlemciler için sabit ve evrendeki en yüksek hız olmasıdır.
        • Zamanın Göreceliği: Hız arttıkça zaman yavaşlar (zaman genişlemesi), bu da farklı gözlemciler için zamanın farklı akması anlamına gelir.
        • Mekanın Göreceliği: Hızlanan cisimler için mekan (uzunluk) kısalır.
        • Rahman Suresi, 33: "Ey cin ve insan topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz." (Uzayda yolculuk imkanına dair bir işaret).
        • Şimdi bir liste yapalım ve bazı gökcisimlerinin yüzeyindeki çekim ivmesi ve kaçış hızının değerlerini verelim.

        Gökcismi    Çekim ivmesi    Kaçış hızı
        Güneş         28.02                   617.5
        Merkür          0.38                      4.25
        Venüs           0.904                   10.36
        Dünya           1.00                    11.186
        Ay                0.1684                  2.38
        Mars             0.376                   5.03
        Jüpiter           2.53                   60.20
        Europa          0.134                   2.025
        Satürn           1.07                   36.09
        Uranüs          0.89                   21.38
        Neptün          1.14                   23.56
        Pluton           0.067                   1.23
        Samanyolu     —                   550
        Karadelik      ;6*10^15           299 792

        Samanyolu kütlesinin 10^11 güneş kütlesi olduğuna göre ve yarıçapı 50 000 IY olduğuna göre çekim ivmesini siz de hesap edebilir ve bu çizelgeye koyabilirsiniz.

        * Kütle çekim kuvvetinin uzay araçlarının hızlanmasında veya yavaşlamasında kullanıldığı "Kütle Çekimsel Sapan" (Gravitational Slingshot) manevrasını ifade eder; burada gezegenlerin çekimi, uzay aracının hızını değiştirmek ve yakıt tasarrufu sağlamak için roketlerle birleştirilir, böylece aracın enerjisi artırılır (Oberth Etkisi ile) veya azaltılır. 
                                      
        * İyon motoru, elektrik yüklü parçacıkları (iyonları) hızlandırarak itki oluşturan son derece verimli bir uzay aracı itki sistemidir.elektrik enerjisi kullanarak iyonları yüksek hızlarda dışarı püskürtür.
        Elektrostatik iyon iticilerin çalışma sistemi. Basitçe, elektron tabancası tarafından fırlatılan elektronlarca yüklenen atomlar, mıknatıslar yoluyla hızlandırılarak dışarı fırlatılır. Bu yüksek hızla dışarı fırlayan atomlar, araca ters yönde bir itki yaratırlar ve araç haraket eder.

        Film:Ufuk faciasi 1997 = 08:08 dk konu anlatilmaktadir.

        Kuantum dolanıklığı konusu, klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki eşitsizlikin merkezindedir.

        Maddenin ve yaşamın en küçük birimleri foton ve elektronların “dolanıklık” ve “tünelleme”
        Maddenin "dolanıklık" ve "tünelleme" kavramları, klasik fizik kurallarının işlemediği, mikroskobik dünyada, yani kuantum mekaniğinde karşımıza çıkar.
        *Dolanıklık, birbirinden uzakta olsalar bile birbirine bağlı iki parçacığın anlık olarak birbirini etkilemesi durumu; 
        *Tünelleme ise bir parçacığın, aşması gereken enerjiden daha düşük enerjili bir engele (bariyer) sanki tünel kazmış gibi geçebilme olasılığıdır, bu kuantumdaki bir olasılıktır. 
        Temel Özellikleri:
        • Anlık Etkileşim: Dolanık parçacıklar, evrenin karşıt uçlarında olsalar bile birbirlerini anında etkiler.
        • Ortak Kader: Bir parçacığın dönüş yönünü ölçerseniz, diğerinin dönüş yönü otomatik olarak zıt olarak belirlenir.
        • Işık Hızından Hızlı Görünüm: Bu "uzaktan ürkütücü etki" Einstein'ı şaşırtmış olsa da, bu durum bilgi transferi değil, parçacıkların tek bir kuantum sisteminin parçası olmasıdır.

        Atomaltı parçacıklar (kuarklar, elektronlar, fotonlar gibi) kara deliklere düştüğünde, kara deliğin sonsuz yoğunluktaki tekilliğinde kaybolurlar; bu parçacıklar kara deliğin dışındaki hallerini koruyamazlar ve bilgi paradoksu bu durumdan doğar: parçacıkların özelliklerinin kara delikte nasıl yok olduğu hala çözülememiş bir sırdır, bu parçacıkların evrenin en küçük yapıtaşları olup olmadığı ve kara delik içindeki davranışları modern fiziğin büyük sorularındandır. 

        Kara Delikler (Black Holes)

        • Tanım: Işığın bile kaçamadığı aşırı güçlü yerçekimine sahip uzay-zaman bölgeleridir.
        • Olay Ufku (Event Horizon): Kara deliğin sınırıdır; bu sınırı geçen hiçbir şey geri dönemez.
        • Tekillik (Singularity): Kara deliğin merkezindeki sonsuz yoğunluk noktasıdır; tüm madde burada yok olur. 
        Gökbilimciler farklı türdeki kara deliklerin olduğunu anlarlar: yıldızların oluşturduğu kara delikler, süper kütleli kara delikler ve ara kara delikler (IMBH’ler). Yıldızların oluşturduğu kara deliklerin tüm evrenin etrafına dağıldığı ve uzayda hareket ettiği düşünülmektedir.

        Atomaltı Parçacıklar ve Kara Delikler
        • Giriş (Infall): Bir elektron veya kuark gibi bir atomaltı parçacık bir kara deliğe düştüğünde, olay ufkunu geçer.
        • Yutulma ve Kaybolma: Parçacık tekilliğe doğru yol alır ve orada "kaybolur" (yok olur), yani klasik fizikteki özelliklerini yitirir.
        • Bilgi Paradoksu: Bu kayboluş, kuantum mekaniğiyle uyumsuzluk yaratır; parçacığın bilgisi ne olur? Bilgi yok olamaz ilkesiyle çelişir, bu da fizikçileri düşündüren "Kara Delik Bilgi Paradoksu"dur. 
        Özetle, atomaltı parçacıklar kara deliğe girdiklerinde normal hallerini kaybedip tekillikte yok olur, ancak bu yok oluşun tam mekanizması ve bilginin kaderi hala aktif bir araştırma konusudur. 

                                       Madde ışık hızına yakın hızlarda seyahat edebilir.
        https://www.youtube.com/watch?v=4hpx64cmFyI  

                          Neden bize hep akıl ve irade sahibi olan tek canlı insandır diue öğretildi yıllarca...

        Hans Memling'in Dünyevi Vanity and Divine Salvation adlı eserinden Şeytan detayı (Solda) ve Papa II. Silvester'in Şeytan ile ilişkisini gösteren Ortaçağ minyatürü (Sağda)  


        "Manga Khai" (bazen Mangkhae veya Mangkha-phi olarak da geçer), Tayland mitolojisinde ve geleneksel Tay edebiyatında yer alan on başlı devlere (Yakşa) verilen bir isimdir.

        Hindu, Budist ve Jain mitolojilerinde yer alan Yakşalar (Yaksha), genellikle doğa ruhları veya yarı tanrı varlıklar olarak tanımlanır. Metinlerde hem "iyi huylu koruyucular" hem de "yaramaz devler" olarak karşımıza çıkabilirler.
        Rakşasa (Rakshasa) sınıfından Ravana için kullanılır:
        • On Başlı Dev (Ravana): Hint epik destanı Ramayana'nın baş düşmanı olan Ravana, bir "Rakşasa" kralıdır. On başı (Dasamukha), onun on farklı insani duyguyu (öfke, gurur, hırs, şehvet vb.) veya on yönlü büyük bilgisini temsil eder.
        • Yakşalar ile İlişkisi: Ravana'nın üvey kardeşi olan Kubera, Yakşaların kralıdır ve servet tanrısı olarak bilinir. Ravana, Kubera'yı yenerek Lanka krallığını ele geçirmiştir.
        • Özellikleri: Yakşalar genellikle ormanları, hazineleri ve bereketi koruyan, istediklerinde şekil değiştirebilen güçlü varlıklardır. Bazı kaynaklarda devasa boyutlarda veya kaslı savaşçılar olarak tasvir edilirler. 
        Özetle, on başlı olarak bilinen figür teknik olarak bir Rakşasa olan Ravana'dır, ancak bu varlıklar Yakşalar ile aynı mitolojik aile ağacında (Kubera'nın akrabası olarak) yer alırlar.

        Kailasa Tapınağı en iyi bilinen süslemelerinden biri, Vishnu’nun bir insan aslana dönüştüğü ve bir iblisle savaştığı bir sahne.
        Popüler Kültürden Örnekler
        • Demon Slayer (Kimetsu no Yaiba): Kyojuro Rengoku karakteri, bir iblisle savaşırken fiziksel olarak aslana dönüşmese de, kullandığı "Alev Nefesi" teknikleri ve sarsılmaz iradesiyle sık sık bir aslan silüetiyle özdeşleştirilir.
        • Narnia Günlükleri: Aslan Aslan (Aslan), hikaye boyunca kötülüğün ve iblisvari güçlerin (Beyaz Cadı ve ordusu) karşısında duran ilahi bir figürdür.
        • Anime/Manga Mecrası: Birçok "Shonen" türü yapımda ana karakterler, içlerindeki hayvani ruhu (aslan gibi) serbest bırakarak iblis formundaki düşmanlarıyla çarpışırlar.
        Mangadkhai (çok başlı devler/iblisler) 

        Mongke Tengri'nin yedi tengri'yi insanlar arasında yaşamaları ve mangadkhailerle yüzleşmeleri için gönderdiği bir döngü ...

        Köken ve Etnik Yapı: Modern Buryatların atalarının, Baykal bölgesindeki Bargudzhin (Barga) kabilesine dayandığı ve Moğol ırkına mensup oldukları bilinmektedir. Tarihsel süreçte Türk kabileleri (örneğin Kurıkanlar) ile etkileşimde bulunmuşlardır.
        Köken ve Erken Dönem
        • Ataları: Modern Buryatların atalarının, MÖ 2. yüzyıla kadar uzanan Dinlinler ile bağlantılı olan ve daha sonra Tiele kabile birliğinin parçası haline gelen Bayyrku ve Kurıkanlar olduğu tahmin edilmektedir.
        • Moğol ve Türk Etkisi: Cengiz Han'ın annesinin Baykal bölgesindeki Barga kabilesinden olması, bölgenin Moğol tarihindeki önemini gösterir. Halkın oluşumunda Moğol kabilelerinin yanı sıra bölgedeki Türk unsurların da etkisi olmuştur. 
        Moğol mitolojisine ve destan geleneğine (özellikle Abay Geser destanına) göre, gökyüzünün en yüce ilahı olan Möngke Tengri (Ebedi Gök Tanrı), yeryüzündeki kötülükle savaşmak için ilahi bir müdahale döngüsü başlatmıştır.
        Bu inanışın temel unsurları şunlardır:
        • Görevlendirilen Ruhlar: İnsanları toplu kıyımlardan, hastalıklardan ve iblislerin zulmünden korumak amacıyla gökyüzünden (Batı Tengrileri katından) yeryüzüne ilahi varlıklar gönderilir.
        • Mangadkhai (Mangas) Tehdidi: Mangadkhais, Moğol mitolojisindeki çok başlı, devasa ve karanlık canavarlardır. Kaosu ve kötülüğü temsil eden bu varlıklar, insan neslini yok etmeye çalıştıklarında Tengri müdahale eder.
        • Geser Han Döngüsü: Bu döngünün en bilinen örneği, gökyüzünden yeryüzüne bir insan olarak doğmak üzere gönderilen Geser Han (Buryat geleneğinde Bukhe Beligte) figürüdür. Geser, yeryüzüne inen yedi (veya bazı versiyonlarda farklı sayıda) göksel yardımcısıyla birlikte mangadkhaileri yok ederek düzeni sağlar.
        • Bu mitolojik döngü, Moğol ve Buryat kozmolojisinde iyilik ile kötülüğün sonsuz savaşını ve göğün yeryüzünü asla sahipsiz bırakmayacağı inancını temsil eder.
          Moğol şamanizminde (Tengerizm) evren, iyilik ve kötülük arasındaki dengeyi temsil eden toplam 99 Gök Tanrısı (Tngri) tarafından yönetilir. Bu inanca göre tanrılar iki ana gruba ayrılır:
          Batı'nın 55 Tngrisi (Baruun 55 Tngri)
          • Niteliği: "Ak" (iyicil) tanrılardır.
          • Görevi: İnsanlara yardım etmek, bereketi sağlamak, adaleti korumak ve koruyucu ruhlar olarak hareket etmekle görevlidirler.
          • Liderleri: Genellikle gökyüzünün en yüksek katında oturan Han Hormusta Tngri (Hormuzda) olarak kabul edilir.
          • Sembolizm: Merhameti, barışı ve yaratıcı gücü temsil ederler.
          Doğu'nun 44 Tngrisi (Züün 44 Tngri)
          • Niteliği: "Kara" (hiddetli veya yıkıcı) tanrılardır.
          • Görevi: Bu tanrılar her zaman "kötü" olarak görülmezler; daha çok savaş, hastalık, ceza ve ölüm gibi yıkıcı doğa olaylarını ve toplumsal felaketleri yönetirler. İnsanları terbiye eden ve disipline eden bir güç olarak kabul edilirler.
          • Liderleri: Yeraltı dünyasının ve karanlığın hakimi olan Erleg Han (Erlik Han) ile ilişkilendirilirler.
          • Sembolizm: Sertliği, savaşı ve kaçınılmaz sonu temsil ederler.
          Bu iki grup arasındaki sürekli mücadele ve etkileşim, dünyadaki düzeni ve dengeyi oluşturur. Şamanlar (Böö), ritüellerinde hem Batı'nın iyicil ruhlarından yardım diler hem de Doğu'nun hiddetli ruhlarını yatıştırmaya çalışırlar. 99 sayısı, Moğol kozmolojisinde sonsuzluğu ve göksel bütünlüğü simgeler.

          Türk mitolojisine göre Hayat Ağacı (Bayterek), dünyanın merkezinden yükselerek göğün en üst katına, kayra Han'ın oğlu olan  iyilik tanrısı Ülgen’in makamına kadar ulaşır. Türk kozmolojisinde bu ağaç, yer altı, yeryüzü ve gökyüzünü birbirine bağlayan bir "dünya ekseni" (axis mundi) olarak kabul edilir.

          Dünya Ağacı: Ülgen'in sarayına çıkan yolun, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir "Hayat Ağacı" (genellikle akçaağaç veya kutsal kayın) olduğuna inanılır.

          Bay Ülgen, Türk ve Altay mitolojisinde iyiliğin, bolluğun ve gökyüzünün hükümdarı olan en yüce tanrıdır. Türk şamanizminin en önemli figürlerinden biridir. 

          Nardugan=
          Moğolca "Nar" (Güneş) ve Türkçe "Tugan/Doğan" kelimelerinin birleşimiyle "Doğan Güneş" anlamına gelir.

          İlk kez ağaç süsleme geleneğinin kökeni, Orta Asya Türklerinin "Nardugan" (Güneşin doğuşu) bayramında Akçam ağacını süslemesi ve bolluk, bereket için dallarına bezler bağlamasıyla başlamıştır; nar, Türk kültüründe bolluk sembolü olarak görülür.


          Ayetler ve Mealleri:
          • Müzzemmil Suresi, 9. Ayet: "O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde bütün işlerinde yalnız O'nu vekîl tut! O'na güven ve sığın!".
          • Rahmân Suresi, 17. Ayet: "O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.".
          • Şuarâ Suresi, 28. Ayet: "(Musa'ya) dedi ki: Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim!"
          Doğu “Elmeşriq” kelimesi Güneş’in ufkun altından çıkmasını ifade eden bir kelimedir. “Elmağrib” ise Güneş’in ufkun altına girmesini ifade eden kelimedir. 
          Rahmân Sûresi'nin 17. ayetinde geçen "iki doğu ve iki batı" ifadesi, tefsirlerde genel olarak güneşin ve ayın doğuş/batış yerleri, güneşin yaz ve kış gündönümlerindeki (solstis) uç noktaları veya Dünya'nın iki yarım küresi olarak yorumlanır. Bu ifade, ilahi kudretin yeryüzündeki düzenini ve mevsimsel değişimleri simgeleyen ikil bir anlatım tarzıdır. 
        Mearic Suresi 40. ayette geçen "doğuların ve batıların Rabbi" ifadesi ise, güneşin her gün farklı bir noktadan doğması nedeniyle aslında pek çok doğu ve batı noktası olduğuna işaret eder. 


        Cânın soyu, Azâzîl ve meleklerin gelişine kadar yeryüzüne hükmedecekti. Cinler, Allah'ın sözüne kulak asmayacakları için yeryüzünden kovuldular.

        Saffat Suresi'nin 7. ayeti, "Biz en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla süsledik. Onu her türlü isyankar şeytandan koruduk.". Bu ayet, şeytanların göklerden haber çalmasını engellemek ve Kur'an'ın saflığını korumak için yapılan ilahi bir korumayı ifade eder. 



        Stoacı kabulde ruh bir tür soluk (“pneuma”) olarak belirtilir. Ruh bir alev ya da ateştir, daha doğrusu aslında tanrısal soluğun bir parçası olan, ateşten bir soluktur.

        Mahiyet ve Boyut Farkı

        Cinlerin insandan önce yaratılmış olmaları, onların fiziksel dünyadan ziyade enerji ve latif varlıklar alemine daha yakın olduklarını simgeler. Madde (toprak/insan) daha yoğun bir form olduğu için, yaratılış hiyerarşisinde ateşin/enerjinin daha önce gelmesi metafiziksel bir mantığa oturtulur.
        Zaman Farkı ve Yaradılış Sırası
        İslami literatürde (özellikle Hicr Suresi 26. ve 27. ayetlerde) insanın "şekillendirilmiş çamurdan", cinlerin ise insandan daha önce "ateşin alevinden" (nâr-ı semûm) yaratıldığı açıkça belirtilir.

        İblis, cüz-i iradeye (seçme özgürlüğüne) sahip olarak yaratılmıştır.irade sahibi ve ilahi emirlerle yükümlü (mükellef) kılınan ilk varlıklar cinlerdir.

        • Rivayetlere göre: Bazı İslam alimleri ve tarihçiler (Taberi gibi), cinlerin insanlardan yaklaşık 2.000 yıl önce yeryüzünde yaşamaya başladığını ifade ederler.
        • Kabile ve Krallıklar: Cinlerin farklı kabilelere (Örn: İfrit, Marid) ayrıldığı ve her kabilenin kendi liderleri veya "kralları" olduğu rivayet edilir. İfrit, bunlar arasında en güçlü ve zeki olan reislerden biri olarak tanımlanır.
        • Neml Suresi 39. ayet (27:39), Hz. Süleyman'ın Belkıs'ın tahtını getirme kıssasında geçen, cinlerden bir ifritin tahtı getirmeyi teklif ettiği ayettir. Ayette, ifritin güçlü ve güvenilir olduğunu belirterek tahtı yerinden kalkmadan getirebileceğini ifade etmesi anlatılır.
        • İlk İmtihan: İnsanlıktan önce yeryüzünde yaşayan cinler, sahip oldukları iradeyi kötüye kullanarak fesat çıkardıkları ve kan döktükleri için ilahi bir müdahaleyle karşılaşmışlardır.
        Yeryüzündeki "Halife" Kavramı
        Bakara Suresi'nde meleklerin, insanın yaratılışına dair sordukları "Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" sorusu, genellikle şu şekilde yorumlanır:
        • Melekler, insandan önce yeryüzünde yaşayan ve irade sahibi olan cinlerin çıkardığı kargaşaya şahit oldukları için bu kıyası yapmışlardır.
        • Bu durum, cinlerin insanlık tarihinden çok daha uzun bir geçmişe ve yeryüzü tecrübesine sahip olduklarını gösterir.
        Karşılaştırmalı Özet
        ÖzellikCinlerİnsanlar
        HammaddeDumansız Ateş (Enerji)Balçık / Çamur (Madde)
        Yaratılış Sırasıİlk SıradaSonraki Sırada
        GörünürlükLatif (Görünmez)Kesif (Görünür)
        İslam inancına göre Şeytan’ın (İblis) yaratılmasının arkasında derin bir imtihan ve tekâmül (gelişim) hikmeti yatmaktadır. Şeytan başlangıçta kötü bir varlık olarak değil, kendi iradesiyle Allah'a ibadet eden bir cin olarak yaratılmış; ancak kibri yüzünden yoldan çıkmıştır.

        Kötülüğü "doğuştan" değil, sonradan iradeyle yapılan bir seçim ve isyan sonucudur.

        sağda oturan ifrit Al-Malik al-Aswad (Kara Kral) cinlerin şikayetlerini dinliyor; 14. yüzyılın sonlarında yer alan Arapça bir el yazmasından, Harikalar Kitabı

        İblîs, “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattınonu çamurdan yarattın”-Sad,76

                                Kur'an'da, böyle bir ifrit Naml Suresi 27:38-40'ta geçmektedir. 

        İfritler, İslam kültüründe şeytana yakın, güçlü ve yaramaz cin türleridir; genellikle kötülükle ilişkilendirilirler, insanlara musallat olabilir ve büyücülükte çağrılabilirler; kabileleri arasında Zuzula, Cuhenna, Kulyas, İnşirah, Marid ve Yakaza 

                                     Mes'udi'ye göre, ifritler, İblis'in tahtını taşırlar.

        Mârid, "isyancı" anlamına gelir. Kur'an'da, melekleri dinlemeye çalışan şeytanları tanımlamak için kullanılır. 

        • Etimoloji: Arapça "merd" (isyan etmek, haddi aşmak) kökünden gelir.

        "Mârîd" kelimesi: Arapça kökenli olup Kur'an'da şeytanların (cinlerin), melekleri dinlemek için göğe yükselmeye çalışan, genellikle çok güçlü ve asi olanlarını tanımlamak için kullanılır. 

        Vahb ibn Munabbih'e göre Allah, meleklerden ve cinlerden önce mâridleri yaratmıştır. Onlar Allah'ın ilk yaratıklarıydı. Ancak Allah, cinlerin atası ve hükümdarı olan el-Cân'ı yarattığında bunların yerini aldı. Adem yaratıldığında, Allah cinler ve mâridler ile Ademoğulları arasına bir perde (berzah) koydu. Onların yeri dünyanın uhrevi gökyüzüdür. Genellikle diğer şeytanlar gibi mâridlerin de kendi alemlerinden insanları etkileyebileceğine inanılır.

        • Mâridlerin Yaratılışı: Allah'ın ilk yarattığı varlıklar mâridlerdir. Onlar, cinlerin atası el-Cân'dan önce ortaya çıkmışlardır.
        • Yer Değiştirme: el-Cân yaratıldığında mâridlerin yerini almıştır. cinlerin atası olarak bilinir ve ateşten yaratılmıştır.
        • Varlık Alanı: Mâridler ve cinlerin yeri dünyanın uhrevi gökyüzüdür ve genellikle insanları etkileme güçleri vardır.
        • Tasavvufi Anlamı: Tasavvufta bu varlıklar, insanın en düşük nefsani mertebesi olan nefs-i emmare'ye benzer. Bu, sadece bencil dürtüleri takip etme aşamasıdır.
        •                                    
        • Bununla birlikte, Tufan'dan önce, hala tezahür edeceklerdi (aşkar), ama şimdi varoluşun sınırına getirildiler.

        • Hz. Süleyman: Bazı anlatılara göre Hz. Süleyman, bu güçlü cinleri dalgıçlık ve benzeri ağır işlerde çalıştırmak için emri altına almıştır.
        • Hz. Süleyman kıssasında adı geçen İfrit, bir tahtı yerinden kaldırabilecek kadar kuvvetli bir varlık olarak tasvir edilir.
        Temel Özellikleri

        • Anlamı: Kelime olarak Arapça "merd" kökünden türemiş olup; inatçı, asi, boyun eğmeyen ve haddi aşan anlamlarına gelir.
        • Gücü: Cinler hiyerarşisinde İfritlerden bile daha güçlü ve tehlikeli kabul edilirler.
        • Yaşam Alanı: Genellikle su kenarlarında, denizlerde ve ıssız sahil bölgelerinde yaşadıklarına inanılır. Bu özellikleri nedeniyle mitolojide bazen "mavi cin" olarak da adlandırılırlar.
        • Görünümü: Bazı inanışlarda mavi veya yeşil tenli olarak tasvir edilirler. Yaşlı olanlarının bilge bir adam, genç olanlarının ise at kılığına girerek insanlara görünebildiği söylenir.
        • Zayıf Noktaları: Bakır ve demire karşı hassas oldukları rivayet edilir.

        Michael Pacher, Kilise Babalarından Aziz Wolfgang ve Şeytan, yaklaşık 1471-75, yağlı boya panel. Alte Pinakothek, Münih. 

        İslami literatürde ve tefsir kaynaklarında Cân kavmi (veya Cânn), Hz. Adem’in yaratılışından yaklaşık 2000 yıl önce yeryüzünde yaşadığına inanılan ve cinlerin atası kabul edilen topluluktur

        Bu toplulukla ilgili öne çıkan bilgiler şunlardır:

        • Yaratılışları: Kur'an-ı Kerim'de (Hicr Suresi 27. Ayet) "Cân"ın insandan önce, nüfuz edici ve kavurucu bir ateşten (nâr-ı semûm) yaratıldığı belirtilir.
        • Yeryüzündeki Dönemleri: Tefsir kaynaklarına göre bu topluluk, yeryüzünde fesat çıkarıp kan döktükleri için Allah tarafından meleklerden oluşan bir orduyla (bazı kaynaklarda başında İblis'in bulunduğu bir orduyla) cezalandırılmış ve yeryüzünden uzaklaştırılmışlardır.
        • İsim Anlamı: "Cân" kelimesi genellikle "cinlerin atası" veya doğrudan "cin türü" anlamında kullanılır. Bazı rivayetlerde cinlerin babasına Ebu Cân denilir.

        “Bir şeyi örtmek, gizlemek” mânasındaki cenn kökünden türemiş bir isim olup “kendisini örten, duyulardan gizlenen varlık” demektir.

        Kur’ân-ı Kerîm’de yedi yerde geçen cân kelimesinin üç ayrı anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır. Hz. Âdem’in kuru balçıktan, cânnın ise ısı derecesi yüksek, dumansız ve saf ateş alevinden yaratıldığı anlatılırken (el-Hicr 15/27; er-Rahmân 55/15) 

        cinlerin atası mânasında, cennet hûrilerinin tavsifi sırasında, “daha önce hiçbir insan ve cin (cân) eli değmemiş” denilmek suretiyle de (er-Rahmân 55/56, 74) cin türü anlamında kullanılmıştır.

         Hz. Mûsâ’ya verilen asâ mûcizesinde, değneğin bir yılan gibi hareket ettiğini belirten âyetlerde (en-Neml 27/10; el-Kasas 28/31) cân kelimesi “yılan” mânasına gelmektedir. Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah cânnın saf ateş alevinden yaratıldığını beyan etmiştir (Müslim, “Zühd”, 60). 

        İbn Abbas’ın ise cânnı cin türünden dönüştürülmüş (bk. MESH) yılan anlamında kullandığı rivayet edilmektedir (, I, 348).

        Müfessirler cân kelimesinin tefsirinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri şu beş noktada toplamak mümkündür: 

        1. Cinlerin atası.

        2. İblîs. Hasan-ı Basrî, Katâde b. Diâme ve Mukātil b. Süleyman gibi âlimler bu görüşü benimsemişlerdir. 

        3. Cin iken yılana dönüştürülmüş bir taife.

         4. Cinnin eş anlamlısı, şeytanların dışındaki cin türü.

         5. Kur’an’da Hz. Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde fesat çıkarıp kan döktükleri meleklerin diliyle ifade edilen (el-Bakara 2/30) yaratıklar. 

        Kur’an’daki kullanılışına da uygun düşen “duyularla algılanamayan varlık” olduğu noktasında birleşmektedir.

                                    İblis için “kane minel cinni " (o cinlerden biriydi) deniyor. 

        • "Nâr" (نَار) ateş, "semûm" (سَمُوم) ise zehirli, kavurucu ve öldürücü sıcak rüzgâr anlamına gelir.

        "Nâr-ı semûm" (dumansız ateş) ile ilgili ayetler, cinlerin yaratılışını açıklayan Hicr Suresi 27. ayet ve Rahmân Suresi 15. ayettir; bu ayetlerde cinlerin, insanların gözeneklerine işleyebilen, kavurucu ve dumansız bir ateşten yaratıldığı belirtilir, ayrıca bu ifade "öldürücü sıcak rüzgâr" anlamına gelir ve dünyevi ateşten farklıdır. 

        Rahmân Suresi 15. Ayet:

        • Meali: "Cinleri de dumansız bir ateşten yarattı.".
        • Açıklama: Bu ayet de cinlerin yaratılışında kullanılan ateşin dumansız olduğunu vurgular. 

        Hicr Suresi 27. Ayet:

        • Meali: "Cinleri de daha önce (insan vücuduna işleyebilen) dumansız ateşten yarattık.".
        • Açıklama: Bu ayet, cinlerin yaratılışında kullanılan "nâr-ı semûm"un, insan vücuduna nüfuz edebilen, kavurucu ve zehirleyici bir ateş olduğunu ifade eder. 

                                          Meleklerin yaratıldığı nûr ile cinlerin yaratıldığı nâr.

        Melekler nurdan, cinler ise ayette ifade edildiği üzere "semum" ateşinden (dumansız ateş) yaratılmıştır.

        Cinlerin ise (insanlar gibi) cüzi iradeleri vardır; itaat veya isyan edebilirler. 

        Kehf Suresi 50. ayette geçen "O cinlerdendi" ifadesi, İblis'in öz yaratılışını (aslını) belirtir.

        Magnezyumca zengin olan  Komatit lavları, dünya'nin erken tarihinde arkeyan döneminin tipik yapısında olan ve 1600 °C'ye kadar ulaşabilen çok yüksek sıcaklıklara sahip nadir ultramafik volkanik kayaçlardır.

                             Yeryüzünde lav akışlarının%90'ı mafik veya ultramafiktir.

        Tipik bir lav, akma gerilimi olarak adlandırılan bir gerilim eşiği geçilene kadar akmaya karşı önemli bir direnç gösteren bir Bingham sıvısıdır. 

        Dünya soğumadan önce henüz magma durumunda alev alevken yüce Allah bu ateşin dumansız alevinden cin denilen varlık âlemini yaratmıştır. Cinler gözle görülmeyen akıllı, şuurlu ve rasyonel yaratıklardır. İblis/şeytan ise, bu cinlerden biridir…

        Kasıklarında yüz olan şeytanların illüstrasyonları. 

        Neml Suresi 82. ayet; kıyamet yaklaşıp azap sözü başlarına geldiğinde yerden bir canlı (Dabbetü'l-arz) çıkarılacağını.

        Behemoth (İbranice'de "büyük hayvan" anlamına gelir), Yahudi mitolojisinde ortaya çıkan ve bir öküz şekline benzeyen karasal bir canavardır. Bu, suda yaşayan bir canavar olan Leviathan'ın karşılığıdır. Ayrıca, Behemoth Tevrat'ta yer almayan Ziz'in karşılığı olarak da tasvir edilir.

        • Mitoloji: Çoğunlukla denizlerde yaşayan, devasa bir yılan veya ejderha şeklinde tasvir edilen efsanevi bir deniz canavarıdır.
        • Kutsal Kitap (Tevrat/İncil): Kötülüğü, kaosu ve Tanrı'ya karşı koyan güçleri temsil eder. Yeşaya Kitabı'nda Babil'in metaforu olarak kullanılmıştır.
        • Felsefe (Thomas Hobbes): İngiliz filozof Thomas Hobbes'un ünlü eserinde, toplum sözleşmesiyle oluşturulan, bireylerin hak ve özgürlüklerini sınırlayarak düzeni sağlayan güçlü, mutlak devleti ifade eder (büyük, güçlü bir yaratık gibi).
        • Kutsal Kitap: Eski Ahit'te (İşaya 51:9, Mezmurlar 89:10) geçen ve genellikle Mısır'ı veya Kızıldeniz'i geçişini engelleyen kaos gücünü temsil eden bir deniz canavarı veya mitolojik varlıktır.
        William Blake, Behemoth ve Leviathan (detay Behemoth'u gösteriyor), litografi, 1805

        Eyüp kitabında, Behemoth ve tüm gücü, yaratıcısı Tanrı tarafından, Eyüp'ü kaderinin karşısında güçsüz olduğuna ikna etmek için daha ayrıntılı şekilde anlatılır:

        Bakın, yanınızda yarattığım Behemoth saman yiyor, bir öküz gibi.
        Bakın, gücü belinde, serveti ise göbeğinde.
        Kuyruğu sedir gibi uzanıyor, kasık bölgesindeki damarlar bir dal gibi bakıyor.
        Kemikleri katı pirinç gibi, kemikleri demir çubuklar gibi.
        O, Tanrı'nın yollarının başlangıcıdır; Onu yapan kılıcıyla saldırır.
        Dağlar ona otlar verir ve tüm vahşi hayvanlar orada oynar.
        Gölgede, borunun içinde ve çamurda yatmayı seviyor."
        (Eyüp, bölüm 40, satırlar 15-21)

        Dini Kökeni ve Anlamı
        • Hristiyanlık: Kitab-ı Mukaddes’in Vahiy bölümünde geçen bu savaş, Tanrı'nın güçleri ile kötülüğün temsilcileri arasındaki son büyük çarpışma olarak tasvir edilir.
        • İslamiyet: İslam eskatolojisinde bu büyük savaşa "Melhame-i Kübra" denir. Deccal’in gelişi, Hz. İsa’nın nüzulü ve Hz. Mehdi ile bağlantılı olaylar dizisi olarak kabul edilir.
        • Yahudilik: Benzer bir kavram olarak "Gog ve Magog" (Yecüc ve Mecüc) savaşı ile ilişkilendirilir. 

        Armageddon Savaşı, Kitab-ı Mukaddes'te bahsedilen ve dünyanın sonunu getirecek olan büyük bir çatışmadır; bu savaş, kötü güçleri (Şeytan ve cinler) 

         Yeryüzünde Kaos olurken,mühürleri acilan isa (kuzu) figürü bulutlar arasnda vurgulanmi. 
        Victor Vasnetsev 19 yy.  

        Osmanlı Resim Sanatında Dâbbetü’l-Arz Tasvirleri Osmanlı resim sanatında Dâbbetü’l-Arz ile ilgili resimleri üç eserin nüshalarında görmekteyiz: Tercüme-i Miftah-ı Cifr el-Câmi, Falnâme ve Ahvâl i Kıyâmet. Eserlerin resimli nüshalarının hazırlanma dönemleri incelendiğinde ortaya 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başı şeklinde yakın bir tarih çıkmaktadır. Bu tarihler daha önce de bahsedildiği gibi kıyametle ilgili tartışmaların yaşandığı döneme denk gelmektedir. 

         1-Tercüme-i Miftâh-ı Cifr El-Câmi’ Resimlerinde Dâbbetü’l-Arz Eser, Horasan doğumlu Abdurrahman b. Muhammed b. Ali b. Ahmed El-Bistâmi (ö. 858/1454) tarafından Arapça olarak yazılmış Şerif b. Seyyid Muhammed tarafından 1006/1597-98 tarihinde Türkçeye çevrilmiştir. 

        Kıyamet alametlerinin işlendiği eserin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, (Bağdat 373), İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (Nadir Eserler Bölümü, TY 6624) ve Chester Beatty Kütüphanesinde (No: 444) olmak üzere toplam 3 tasvirli nüshası bulunmaktadır.   

        Şeytan ilk olarak IX. yüzyılda Pan’ın yüzüyle ve mağara adamı etekleriyle Utrecht Zeburu’nda ortaya çıkar.

        Şeytan, Romanesk eserlerde tüylü, ilkel bir insandır; Gotik eserlerdeyse insan vücudu ve çirkin yüz hatları olan çıplak bir yaratıktır. Gotik dönemde ve Rönesans’daki Kıyamet Günlerinde de grotesk bir canavar olarak kalır.

        Brugel- Asi Meleklerin düşüşü (1562)

             evren genisledikce sogudu ve yaklasik ikiyüzmilyon yil boyunca karanlik hüküm sürdü.

        Kozmik Karanlık Çağlar: Evrenin tarihinde, Büyük Patlama'dan sonra ilk yıldızların oluşmasına kadar geçen ve "Karanlık Çağlar" olarak adlandırılan bir dönem vardır. Bu dönemde evren ışığa boğulmadan önce yüz milyonlarca yıl süren bir sessizlik ve karanlık hakimdir.

        Yunan geleneğinde “Daimon”, Romalılarda “Genuis”, Maniheizm’de “Aşkalun”, Altay inançlarında “Çor”, Mısır’lılarda “Seth”, Zerdüşt dininde “Ehriman”, Akadlar’da ise “Lamassu” adlarını verdikleri bilinmektedir (Şentürk N., 2015).   

        Semûm, Arapça kökenli bir kelime olup, Arapça sözlükler "alev gibi esen sıcak rüzgar", "zehir" ve bedenin küçük delikleri 

        Semûm anılan bir tür ateştir. Genellikle kötü ruhlarla ilişkilendirilir. İslam'da cehennemdeki özel bir ateş türüdür. Şeytanlar bu ateşten yaratılmıştır. 

        Bir şeytan tasviri, Siyah Qalamy. 14./15. yüzyıl. Uygurlar veya Orta Asya kökenli sanat üslubu, Müslüman Türkler tarafından çeşitli efsanevi varlıkları tasvir etmek için kullanıldı.

        Etimoloji

        Semūm terimi, "zehirlemek" anlamına gelen s-m-m سم kökünden türemiştir. Aynı zamanda sıcak, tozlu çöl rüzgârını ifade etmek için de kullanılır.

        Semum dar delik demekmiş. Yani Nar-ı Semum, “dar delik ateşi” demek.  

        (Alfa ışınları kağıt ya da eliniz gibi maddelerin içerisinden bile geçemeyecek kadar güçsüzdür. Ancak beta ve gama ışınları bu tür maddelerin içinden sorunsuzca geçer. Beta ışınları alüminyum gibi metalleri geçemezken, gama ışınlarını kurşun gibi metallerle durdurabiliriz.)

        iblis ve kabilesini bizim gözle göremeyeceğimiz ama onların bizi görmekte olduğu belirtilir (Araf 27). Eğer cinlerin hammaddesi, bizim atomlarımızdan daha küçük olan ve kara ateş olan bu mini kara delikler ise cinlerin neden görünmez oldukları da anlaşılır. Çünkü mini kara delikler doğası gereği ışığı yansıtmazlar ve görünmezler.

        Nasıl ki atomlar bizim yapıtaşlarımız ise atomlardan daha küçük olan ve evrenin her yerinde bulunan bu mini kara delikler (kara ateş) cinlerin yapıtaşları olmalı. Cinler bu kuantum parçacıklarından yaratılmış hayat sahibi varlıklar gibi görünüyorlar.

        Evren yaratıldığında bol miktarda yaratılan bu mini kara delikler bir toprak gibi cinlerin yaratılması için hammadde olarak kullanıldılar. Tıpkı insanların toprak yaşamı üzerinden yaratılması gibi cinler de bu mini kara delik hammaddesinden Dünya’da yaratıldılar. İnsan yaratılmadan önce Dünya’da onlar vardı.

        !  İnsanların kalbine saldırabilirler, ama insanlara zarar vermeden önce çağrılmalıdırlar.

                            Yeryüzünde ondan önce başka cinler yaşamıştır.

        Araf Suresi 12. Ayet: Meali: " (Allah) buyurdu: 'Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir?' (İblis): 'Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın' dedi.". 
        Sad Suresi 76. Ayet: Meali: " (İblis): 'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın' dedi.". 

        (Hicr Suresi, 26-27), Allah'ın insanı kuru, şekilsiz çamurdan (pişmemiş çamurdan) yarattığını, cinleri (Cân'ı) ise insandan daha önce, "semûm" adı verilen kavurucu, dumansız ateşten (dumanı keskin ateşten) yarattığını açıklar.

        Özetle: Cin suresi ve ilgili Kur'an ayetleri, cinlerin insanlık tarihinden daha önce var olduğunu, yeryüzünde yaşadığını ve kendi yaşamlarını sürdürdüğünü, dolayısıyla insandan önce başka cin topluluklarının da bu dünyada yaşadığını teyit eder. 

        Kur'an-ı Kerim'de İblis'in (Şeytan) kibri nedeniyle Hz. Adem'e secde etmeyi reddetmesi üzerine cennetten kovulduğunu bildiren temel ayetler şunlardır:
        • Sâd Suresi, 77. Ayet: Allah şöyle buyurur: "Öyleyse çık oradan, çünkü sen artık kovulmuş birisin."
        • A'râf Suresi, 13. Ayet: Allah şöyle buyurur: "Öyleyse in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın."
        • Hicr Suresi, 34. Ayet: Allah şöyle buyurur: "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovulmuşsun." 

        Öyleyse, meleklerin sual sormalarının hikmeti nedir?

        Meleklerin daha önce şahid oldukları bir malumatları vardı. Nitekim daha önce yeryüzünde yaşayan cinler, dünyayı fesada vermişler, orada kan dökmüşler, zulüm yapmışlardı. Melekler bunları biliyorlardı. İnsanların da Allah’a isyan edeceklerinden, yeryüzünde tekrar fesat çıkaracaklarından korktular ve böyle bir sual sordular. Melekler bu bilgiye, ya Allah’ın bildirmesiyle vâkıf olmuşlar veya Levh-i Mahfuz’a bakıp oradan öğrenmişler yahut da insana gadabî ve şehevî kuvvetlerin verileceğinden anlamışlardır.

        Meleklerin, insanın kan dökeceğini, fesat çıkaracağını bilmeleri cin topluluğu hakkında olup, daha Hz. Adem (as)'den önce yaratılmış bir insan topluluğu bulunmamaktadır.

        Enfal,50; Bir de meleklerin, "kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ruhlarını çekip almaları" görmeliydin.!   

        Müfessir Fahruddin Râzî bu âyetin tefsirinde tasavvufî anlamda bir incelik bulunduğunu belirterek nefis bir yorum yapmıştır; özetleyerek nak­lediyoruz:

        «Kâfirin ruhu bedeninden çıkınca, o anda dünya âlemine sırt çevir­miş ve âhiret âlemine yönelmiştir. Bu durumda küfründen dolayı âhiret âlemini görmez; ancak birbiri ardınca karanlıklar görebilir. Kâfirin ruhu­nun bedenine olan aşırı ilgi ve sevgisi ve bir anda ondan ayrı düşmesi, onu elem ve üzüntülere, hasret ve özlemlere garkeder. Dünyadan da ayrılması sebebiyle yine elem ve ıztıraplara, üzüntü ve tahassüre boğulup kalır. Âhirete yüz çevirmesi sebebiyle de küfründen dolayı nursuz ve ma­rifetsizdir; o bakımdan karanlıktan karanlığa sürüklenir. İşte bu iki yönlü üzüntü ve sıkıntı, meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurması şek­linde ifâde edilmiştir.»

        Talmud’da (Sanhedrin 65b) Golem’den şöyle bahsedilir: “Rava, Gavra adında bir Golem yaratır. 

        Sanhedrin 65b risalesinde yer alan bu hikayeye göre:

        • Rava: 4. yüzyılda yaşamış olan ünlü Babilli Amora (Talmud bilgini), ruhani gücünü ve Sefer Yetzirah (Oluşum Kitabı) hakkındaki bilgisini kullanarak bir adam (Gavra) yaratmıştır.
        • Gavra: Aramice'de "adam" veya "kişi" anlamına gelir 

        Golem, Tevrat’ta Mizmorlar Kitabı 139. mizmorda ve Talmud metinlerinde ‘cenin’ veya ‘kusurlu varlık’ anlamında kullanılan bir sözcüktür.

        Ortaçağ döneminde, Sefer Yetzira’da (Yaratılış Kitabı), Golem yaratma çabalarından ve mistiklerin bunu başarabildiklerinden bahsedilir. İbrani alfabesinde, ‘ŞEM’ kelimesinin anlamında, Tanrı’nın diğer isimlerinden birini kullanarak, bir kâğıda bu isimlerden biri yazılır ve çamurdan yapılan Golem’in ağzına veya alnına bu kâğıt iliştirilir, böylece heykele hayat verilir ve aksiyona geçmesi sağlanırdı.

        Polonya Yahudilerinin anlattıkları Golem hikâyelerinde ve onlardan etkilenen Grimm Kardeşlerin masallarında özellikle Chelm ve Prag Golemlerinin hikâyelerinde, rabilerin bir kâğıda İbranice ‘EMET /Hakikat’ yazdığı ve bunu Golem’in alnına yapıştırarak, onu canlandırdıkları söylenir. 

        Chelm’li Rabi Eliyahu Baal Shem’in (1550-1583) çamurdan bir adam yarattığı anlatılır. Bu yaratık çok uzun bir süre Rabi Eliyahu’ya hizmet vermişti.

        Dünyada en çok tanınan Golem, Prag Golemi’dir. 16.yüzyılda Prag’ın en bilge hahamı olan Judah Loew ben Besalel (Maharal) tarafından yapılmıştı.

        ‘Çamur Oğlan’ masalı, Golem efsanesi ile ‘Zencefilli Çörek Çocuk’ masalından etkilenerek yazılmış bir Yidiş-Slav masalıdır.

        Gökteki Kale (Laputa: Castle in the Sky) filminde gökten düşen robot.

        • Keşfi ve Durumu: Filmdeki olaylardan birkaç yıl önce (tahminen 3-5 yıl) gökten düşmüş ve ordu tarafından bulunmuştur. Bulunduğunda enerjisi tükenmiş ve pasif haldedir. Tedis askeri üssünde tutulurken Muska tarafından "tarihin bir kanıtı" olarak nitelendirilir.
        • Aktivasyonu: Robot, ana karakter Sheeta'nın kolyesindeki kristalin yaydığı antik bir tılsımlı sözle aniden uyanır.
        Filmdeki karakterlerin tam adları bu dilin yapısına dair ipuçları verir:
        • Lusheeta Toel Ul Laputa (Sheeta): Buradaki "Ul" takısı "Kral" veya "Yönetici" anlamına gelir; ismi genel olarak "Laputa'nın Gerçek Kraliçesi" şeklinde tercüme edilir.
        • Romuska Palo Ur Laputa (Muska): Muska'nın ismindeki "Ur" ifadesi de yine "Kral" veya "Hükümdar" anlamını taşır ve onun Laputa tahtı üzerindeki hak iddiasını simgeler.
        Sümerce'deki karşılığı olan "Lugal" veya Akadca'daki "Šarrum" (şarrum) kullanılabilir. 
        • Lugal (Kral): Sümerlerin "büyük adam" anlamına gelen ve kral anlamında kullanılan temel kelimesi.
        • Ur: Mezopotamya'da yaşamış ünlü bir Sümer şehir devleti ve kraliyet mezarlıklarıyla ünlü bir yer. 
        ___“Köklerini toprağa sal.
        Rüzgarla birlikte yaşayalım.
        Tohumlarla kışı atlat,
        Baharda kuşlarla şarkı söyle.“
        #Gökteki Kale

        Görsel Kredisi: bestber/Shutterstock.com

        İnsan Vücudundaki Kimyasal Elementler 

        İnsan vücudu yaklaşık 60 farklı elementten oluşur. Vücut kütlesinin %99'undan fazlasını sadece 11 temel element oluşturur.

        Temel Elementler (Kütlece %99+)
        Vücut ağırlığının büyük bir bölümünü oluşturan ana bileşenler şunlardır:

        • Oksijen (%65): Vücuttaki suyun ve organik moleküllerin ana bileşenidir.
        • Karbon (%18 - %23): Tüm organik yaşamın temel taşıdır; proteinler, karbonhidratlar ve yağlarda bulunur.
        • Hidrojen (%10): Su ve organik bileşiklerin yapısında yer alır.
        • Azot (Nitrojen) (%2.5 - %3): Proteinlerin ve DNA'nın (genetik kod) temel bileşenidir.
        • Kalsiyum (%1.4 - %1.5): Kemiklerin ve dişlerin yapısında bulunur; kas kasılması ve sinir iletimi için kritiktir.
        • Fosfor (%1 - %1.1): Kemik yapısı ve hücrelerde enerji transferi (ATP) için gereklidir.

        • Diğerleri (%0.85): Potasyum, kükürt (sülfür), sodyum, klor ve magnezyum. 

        Görsel Kredisi: Aldona Griskeviciene/Shutterstock.com

        Günümüzde Batı Şeria, Filistin'de, Kudüs'ün yaklaşık 10 km güneyinde bulunan Betlehem şehri üzerinde, Hz. İsa'nın doğum döneminde parlayarak gökte göründüğü rivayet edilen bethlehem yildizi. (veya Beytüllahim Yıldızı)

        1604 yılında, kepler johannes kepler tarafından yay burcunda meydana gelen jüpiter-satürn kavuşumunun isa'nın doğumunu müjdeleyen bethlehem yıldızı olabileceğine yönelik bir spekülasyon ortaya atılmıştır.
        • Jüpiter Karşılaşması: 10 Ocak 2026'da Jüpiter "karşı konumda" (opposition) olacak ve Dünya'ya en yakın, en parlak haliyle görülecektir. Bu durum Beytüllahim Yıldızı kadar nadir olmasa da parlaklığı nedeniyle benzer bir gökyüzü şöleni sunacaktır.
         Miladi 570 veya 571 olarak kabul edilir, bu dönem Fil Yılı olarak bilinir.
         Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelir ve Hicri takvime göre 12 Rebiülevvel olarak kutlanır (Mevlid Kandili). 
        • Ortaya Çıkışı: İslam tarihçisi İbn Hişâm ve diğer klasik kaynaklara göre, Peygamber'in doğduğu gece Medine’de bir Yahudi alimi bir kalenin üzerine çıkarak, “Ey Yahudi topluluğu! Bu gece Ahmed’in yıldızı doğmuştur!” diye haykırarak onun dünyayı teşrifini haber vermiştir.
        Kur’an-ı Kerim’de, Efendimiz s.a.v.’e hitaben, “(Ey Muhammed!) Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107) buyrulmakta, Efendimiz’in buyurduğu bir kudsî hadiste de Cenab-ı Hak, “(Ey Muhammed) Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım.” demektedir. (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/232)


        KA-RUH SEMBOLÜ

        Ka’nın Antik Mısır’daki kelime anlamı “ruh”tur ve tanrıça Heket (Meraklısına: Türk mitolojisinde Umay’ın karşılığıdır) tarafından bebeklere üflenen ilk nefes anlamına gelmektedir. Ka, Antik Mısırlılara göre kişinin asla ölmeyen parçasıdır ve yaşayacağı bir beden bulduğu sürece de ölmez (burada da aklıma Harry Potter ve Rowling gelmiyor değil. Okuyanlar bilir H.P. evreninde “horcrux”-Türkçesi hortkuluk- gerçeği vardır. 

        tıpkı Antik Mısırlıların ölülerin iç organlarını sakladıkları ve Ka’ların bu kaplarda barındığına inandıkları için kutsal saydıkları kanopik kaplar gibi, acaba Rowling de Kafka gibi Antik Mısır’dan mı etkilendi?

        Mumya demişken 2. Ramses’in mumyasının başına gelen trajikomik olayı paylaşayım: Şöyle ki 2. Ramses’in mumyası, üzerinde mantar büyümesi olduğu ve bu sebeple çürüyüp yok olma tehlikesi altında olduğu gerekçesiyle incelenmek üzere Fransa’ya götürülmesi gerekiyordu; fakat Fransız yasalarına göre ülkeye ölü ya da diri fark etmez giren herkes, Fransız pasaportuna sahip olmalıydı. Bu nedenle Mısır hükümeti 3000 yıl önce ölmüş olan firavunun Fransa’ya girebilmesi için ona pasaport çıkartmış ve kral (merhum) olarak etiketlemiştir. Mumya Fransa’ya indiğinde ise kendisine, kraliyet mensubu muamelesi yapılmış ve cenaze töreni düzenlenmiştir.

        MAAT'IN TÜYÜ

        Maat’ın Tüyü Antik Mısır’da adaletin sembolize edilmiş halidir. Zaten tanrıça Maat da Antik Mısır’da adalet tanrıçasıdır. 

        Antik Mısır’ın ölümden sonrasını anlatan çizimlerinde ölen kişinin yeraltı anlamına gelen Duat’a geldiği ve kalbinin Anubis tarafından adalet tartısına koyulduğu, tartının diğer kefesine ise Maat’ın Tüyü’nün yerleştirildiği görülmektedir. Ölen kişinin kalbinin tüyden ağır gelmesi durumunda kişinin, yaşarken kötü bir insan olduğu ve bu sebeple kalbinin ağırlaştığı anlaşılarak kalbi, ruh yiyen tanrıça Ammit [H.P evrenindeki ruh emicilerden (dementor) ya da orta dünyadaki tip olarak benzedikleri Nazgullerden bile korkunç] tarafından yenilmekte ve kişi sonsuza dek yeraltında kalmak üzere lanetlenmektedir. Öte yandan kişinin kalbinin tüyle eşit veya tüyden hafif gelmesi durumunda ise onun yaşarken iyi bir insan olduğu anlaşılmakta ve kişi, Osiris tarafından yönetilen cennet olan Aaru’ya girmeye ve sonsuza dek orada yaşamaya hak kazanmaktadır.

        BA

        Ba, Antik Mısır’da ruhun kişilikle ilişkilendirilen bir parçası olarak tanımlanmaktaydı. Kişinin ölümünden sonra Ba’sı Ka ile bütünleşmekteydi. Ba’yı kişinin yaşarken sahip olduğu fiziksel görünüşü, fiziksel varlığı ile ilişkilendiren ejiptologlar da bulunmaktadır.

        • G53Z1
          – bꜣ , "  " (ruh) anlamına gelir; karakter, geleneksel olarak "bâ"nın (insan başlı bir kuş) temsilidir.

        insanı akıl, hayal, hafıza, merak, endişe, korku, muhabbet ve şefkat gibi duygularla bezetmiştir.


        Arapça "Âdem" (آدم) kökeni itibarıyla "toprak" anlamına gelen ""adema" (אֲדָמָה)" (İbranice) veya Arapça "el-üdme" (esmerlik) kökünden gelir.

        Toprak ve Ten Rengi: İbranice ve Arapça ortak köklerinde "toprak" (adama) veya "kızıl toprak" manasına gelir. İnsanın topraktan yaratılışına atıfta bulunur

        Kızıl toprakların kökeninin 12.000 ile 25.000 yıl öncesine dayandığını ve Sahra Çölü'nden rüzgarlarla taşınan mineral tozlarıyla oluştuğunu göstermektedir.

        • Yaratılış Aşamaları: Kur'an-ı Kerim'de insanın topraktan (turâb), balçıktan (tîn), şekil verilmiş ve kurumuş çamurdan (salsâl) yaratıldığına dair çeşitli aşamalar zikredilir.

        Yüce Allah insanı sudan (H2O) ve toprak karışımından (topraktaki atomlardan) yarattığını bildiriyor. İnsanın vücudundaki atomlara baktığımızda insanın %65’inin sudan yani H2O’dan (hidrojen ve oksijen atomlarından) oluştuğunu görürüz. Geri kalanının ise toprakta bulunan atomlardan oluştuğunu görmek mümkündür.

        Aşağıdaki resimde bir insanın vücudundaki atom oranları görülmektedir.

        Yüce Allah ‘tînin’ kelimesi ile sulu toprağı işaret ettiğine göre acaba bize suyun dışında karbon atomunu da işaret etmiş olabilir mi?

        Bir karbon nanotüpün üç boyutlu gösterimi.

        tînin’ kelimesinin Kuran’da geçiş sayısına baktığımızda çok ilginç bir veriye rastlarız. Tînin kelimesi Kuran’da toplam 12 kez geçer. 12 sayısı ile karbonun ve toprağın ne ilgisi olabilir? Yeryüzünde bulunan; toprakta bulunan karbonun %98.89’sini karbon atomunun C12 olarak bilinen izotopu oluşturur. Bu karbon 6 proton ve 6 nötron içerir. Atom ağırlığı/kütlesi 12’dir. İnsanın vücudunda bulunan karbon atomu da C12 atomudur. Açık ve nettir ki; ‘tînin’ geçiş sayısı ile insan vücudunda sudan sonra en fazla bulunan karbon atomu (C12) işaret edilmiştir.  

                                                             

        Canlilar beslenme ile atmosferden karbon alırken, solunum, ayrışma ve yanma ile geri verirler.
        Canlılar besin zinciri yoluyla sürekli olarak C-14 alıp verirler, ancak canlı öldüğünde karbon alışverişi durur ve bünyedeki C14, radyoaktif olarak bozunmaya başlar. 

        Karbon, ağırlık olarak Dünya'nın yerkabuğunun yaklaşık %0,2'sini oluşturur. En arı (katışıksız) biçimleri elmas ve grafittir; daha düşük arılık derecelerinde maden kömürününkok kömürünün ve odun kömürünün bileşeni olarak bulunur.Doğal sularda erimiş olarak bulunan karbondioksitkireç  taşı ve mermer gibi karbonat mineralleri, kömürünpetrolün ve doğalgazın başlıca yapıtaşları olan hidrokarbonlar, en bol bulunan bileşikleridir.

        • Kireçtaşı; Oluşum ve Fosiller: Kireçtaşı, milyonlarca yıl boyunca deniz tabanında biriken organik materyallerin (kabuk, mercan, alg) sıkışmasıyla oluşur; bu süreç, taşın içinde geçmiş deniz yaşamının fosillerini hapseder, böylece jeolojik ve biyolojik tarihi kaydeder.
         “Geleceğin kuyruklu yıldızları” çoğunlukla donmuş su, metan, etankarbonmonoksit ve hidrojen siyanür karışımlarından oluşmaktadır. Ayrıca kaya ve toz taneleri de taşırlar.

        Hale Bopp kuyruklu yıldızı.

        Güneş Sistemi‘nin en dış yörüngesinde “kuyruklu yıldız çekirdeği” adı verilen buz parçalarının yer aldığı karanlık ve soğuk bir bölge var. Bu gizemli bölgeye onu keşfeden Jan Oört’ün edi veriliyor ve Oört Bulutu ya da Oort Bulutu deniliyor.
                                              Kuiper Kuşağı disk ve Oort Bulutu ise küre yapıda.             
                                       
        Oort Bulutu’nun varlığını ilk olarak 1950 yılında Hollandalı astronom Jan Oort, Kuiper Kuşağı’ndan kaynaklanmadığı anlaşılan kuyruklu yıldızların gözlemlerine dayanarak ortaya atmıştır.

        https://evrenatlasi.com.tr/kultur/oort-bulutu-nedir/

        11 kilometre çapındaki dev ilk kez 1682’de Edmund Halley tarafından keşfedildi. Ardından 1758, 1835, 1910 ve son olarak 1986 yıllarında tekrar görüldü. Halley gelecek sefer 2062 yılında görülebilir olacak. Kısa periyotlu örneklerden biri.
        Kohoutek Kuyruklu Yıldızı 11 Ocak 1974
        Kuyruklu yıldız çekirdekleri kaya, toz, su buzu ve donmuş karbon dioksitkarbon monoksitmetan ve amonyak karışımından oluşur. Bu nedenle, Fred Whipple'ın modelinden sonra halk arasında "kirli kartopu" olarak tanımlanırlar. Daha çok tozlu kuyruklu yıldızlara "buzlu kir topları" denir.

        2014 yılında yapılan araştırmalar, kuyruklu yıldızların "derin yağda kızartılmış dondurma" gibi olduklarını yani yüzeylerinin organik bileşik'lerle karıştırılmış yoğun kristal buzdan oluştuğunu, iç kısmındaki buzunsa daha soğuk ve daha az yoğun olduğunu ortaya koyar.

        2009 yılında NASA'nın Stardust görevi tarafından alınmış kuyruklu yıldız tozunda amino asidin glisin bulunduğu doğrulandı. Ağustos 2011'de NASA çalışmalarına göre Dünya'daki meteoritlerin DNA ve RNA bileşenlerin (adeninguanin ve ilgili organik moleküller) asteroid'ler ve kuyruklu yıldızlar üzerinde oluşmuş olabileceğine dair bir rapor yayınlandı.
        1996'da kuyruklu yıldızların X-ışın'ları yaydıkları bulundu.
        Kuyruklu yıldızlarda, bazı gezegenlerin uydularında veya yıldızlar arası dev soğuk moleküler bulutlarda) bulunabilirler.

        Kuyruklu yıldızlar gerçekte yıldız değildir. Kuyruklu yıldızlar çakıl, toz ve buzdan oluşan birkaç kilometrelik bir kümedir. Kuyruklu yıldız Güneş’e yakınlaştığında ısının etkisiyle toz ve buzdan oluşan kısmı buharlaşmaya başlar ve parlak bir görünüm alır. 
        Kuyruklu yıldızların görülebilmeleri için Güneş’e yeterince yaklaşmaları gerekir.
        Kohoutek Kuyruklu Yıldızı‘nın (kırmızı) ve Dünya'nın (mavi) yörüngeleri, yörüngesinin yüksek eksantrikliğini ve Güneş'e yakınken hızlı hareketini gösterir.

        Karbon yıldızları ayrıca milimetre ve milimetre altı dalga boylarında zengin bir moleküler çizgi spektrumu gösterir. Karbon yıldızı CW Leonis'te 50'den fazla farklı yıldız çevresi molekülü tespit edildi.

        Yıldızların merkezindeki yüksek sıcaklıklarda üç helyum çekirdeğinin birleşmesiyle (füzyon) karbon atomları oluşabilir (üçlü alfa süreci).
        Üçlü alfa süreciyle yeterli miktarda karbon oluşmasının ardından alfa süreci başlar.Üç alfa süreciüç helyum çekirdeğinin (alfa parçacıkları) karbona çevrilme süreci

        Joseph SilkEvrenin Kısa Tarihi adlı kitabında üçlü alfa sürecinin canlılık için önemini şu şekilde belirtmiştir:

        "Yıldızlardaki karbon üretimi yaşamın sırrıdır: vücutlarımızda bulunan karbon, milyarlarca yıl önce, şu anda çoktan ölmüş bulunan kırmızı dev yıldızların içinde üçlü alfa süreciyle oluşmuştur."

        S sınıfı yıldız ve karbon yıldızı.=Karbon yıldızı (C-tipi yıldız), atmosferi oksijenden daha fazla karbon içeren tipik olarak asimptotik dev kol yıldızı ve parlak bir kırmızı devdir.

        Carl Sagan'ın “Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık.”

        “DNA’mızdaki nitrojen,
        dişlerimizde kalsiyum,
        kanımızdaki demir,
        içtiğimiz sudaki oksijen kendi içine çökmüş yıldızlardan yapılmıştır.
        Bu da bizi yıldız tozu yapar…”

        Panspermia hipotezi tek bir kişiye ait değildir; kökeni Antik Yunan filozoflarından Anaksagoras'a kadar uzanır, ancak modern bilimsel formülasyonu ve yaygınlaştırılması 19. ve 20. yüzyıllarda Jöns Jakob BerzeliusWilliam Thomson (Lord Kelvin)Hermann von HelmholtzSvante ArrheniusFred Hoyle, ve Chandra Wickramasinghe gibi bilim insanlarının katkılarıyla gelişmiştir. 

        Panspermia, en geniş tanımıyla canlılığın gezegenler arasında geçiş yapabilmesi demektir. Kelime anlamı olarak Antik Yunan dilinde "tüm tohumlar" demektir. Bundan da anlaşılabileceği gibi, yaşamın tohumlarının tüm Evren'e dağılabileceğini ileri sürer.

        Yaşamın Kökeni ve Kuyruklu Yıldızlar:
        • "Panspermia" Hipotezi: Bazı bilim insanları, yaşamın hammaddelerinin (amino asitler gibi) kuyruklu yıldızlar ve meteorlar çarparak Dünya'ya ulaştığını öne sürer.
        • Rosetta Görevi: ESA'nın Rosetta görevi, 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını inceledi. Bu kuyruklu yıldızın suyundaki ağır hidrojen (deuterium) oranı, Dünya'daki sudan çok daha fazlaydı, bu da Dünya'daki suyun kaynağının büyük ölçüde kuyruklu yıldızlar olmadığına işaret etti.
        • Karbon Bazlı Bileşikler: Kuyruklu yıldızlarda yaşam için önemli karbon bazlı bileşikler bulunsa da, tam bir amino asit bulunması ve nükleik asitlere (DNA'nın yapı taşları) rastlanmaması, Dünya'daki yaşamın başlangıcının tamamen bu cisimlere bağlı olmadığını gösteriyor. 

        Vücudumuzu oluşturan atomlar, su ve biyolojik yapı taşlarının büyük bir kısmı, milyarlarca yıl önce kuyruklu yıldızların Dünya ile çarpışması sonucunda buraya gelmiş olabilir. Bu anlamda, bir bakıma "yıldız tozundan" ve uzaydan gelen materyallerden oluşuyoruz.

        Kuyruklu yıldızlar ve büyük gök taşlarının Dünya ile bilinen en önemli çarpışma tarihleri ve teorileri kronolojik olarak aşağıdadır:
        • M.Ö. 4,5 Milyar Yıl: Mars büyüklüğünde bir gök cisminin (Theia) Dünya'ya çarpması sonucu Ay'ın oluştuğu teorize edilmektedir.
        • M.Ö. 3,8 - 4,1 Milyar Yıl (Geç Ağır Bombardıman): Güneş sistemindeki düzensizlikler nedeniyle Dünya ve Ay'ın çok sayıda kuyruklu yıldız ve asteroit darbesine maruz kaldığı dönemdir.
        • 1,8 Milyar Yıl Önce (Sudbury Havzası): Ontario, Kanada'da bulunan bu devasa kraterin, yaklaşık 10-15 km genişliğinde bir kuyruklu yıldızın çarpmasıyla oluştuğu düşünülmektedir.
        • 66 Milyon Yıl Önce (Chicxulub Çarpması): Meksika'nın Yucatán Yarımadası'na çarpan yaklaşık 10-14 km çapındaki bir asteroit veya kuyruklu yıldızın, dinozorlar dahil türlerin %75'inden fazlasının yok olmasına neden olduğu bilinmektedir.
        • 55 Milyon Yıl Önce: Bir kuyruklu yıldız çarpmasının, Dünya sıcaklığında ani bir artışa ve memelilerin gezegende baskın hale gelmesine yol açtığına dair bulgular mevcuttur.
        • 12.800 - 13.000 Yıl Önce (Younger Dryas): Parçalanmış bir kuyruklu yıldızın atmosfere çarpmasının mini bir buzul çağını (Younger Dryas) başlattığı ve erken insan toplumlarının yapısını değiştirdiği teorize edilmektedir.
        • Tarihsel Gelişim Süreci
          • Üst Paleolitik Dönem (M.Ö. 30.000 - 10.000): Kil, fırınlanarak sertleştirilen ilk sanat eserlerinin malzemesi olmuştur. Bu dönemdeki heykeller genellikle av bereketi veya doğurganlık ritüelleriyle ilişkilendirilen küçük boyutlu nesnelerdir.
          • Neolitik Dönem (M.Ö. 10.000 - 5.000): Yerleşik hayata geçişle birlikte çamurdan heykel sanatı çeşitlenmiştir. Anadolu'da Çatalhöyük ve Hacılar gibi merkezlerde pişmiş topraktan yapılmış ana tanrıça heykelcikleri bu dönemin en önemli örnekleridir.
          • !   Balıklıgöl Heykeli (Urfa Adamı olarak da bilinir), Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen, yaklaşık 11.500 yıl öncesine (MÖ 9500-9000) tarihlenen, dünyanın bilinen ilk gerçek boyutlu insan heykeli olarak kabul edilen eşsiz bir arkeolojik eserdir.
          •                                                      
          •                                Balıklıgöl Heykeli (Urfa Adamı olarak da bilinir)
          •  Enkidu'nun temsili (M.Ö. 2027–1763)
          • Vesta'nın Glifi

            Astrolojide kullanılan Vesta sembolü veya glifi astronom Carl Friedrich Gauss tarafından tasarlanmıştır. Vesta sunağını ve kutsal ateşini gösterir.

            Vesta Glif
          • Bu sembol (), astronomi ve astrolojide bir asteroit olan Vesta'yı temsil eder. Bir alev veya sunak şeklindedir (⚶). 

          !   V şeklindeki takıların kökeni antik çağlara uzanır ve genellikle koruma, zafer, bolluk veya dini/sembolik anlamlar taşır.


        •  es-Samed Her Şeyin Ona Muhtaç Olması: Evrendeki her varlık, yaratılışından devamlılığına kadar her an O'na muhtaçtır.
        Beyin, anne karnında on ikinci günde idareyi ele alır, doğuma kadar hem kendinin, hem de organların gelişimini organize eder. Gece sen uyusan da, beyin hiç uyumaz. Gün boyu elde edilen bilgilerin derin analizini yapar, düzenler ve uzun süreli hafızaya kaydeder. Beyin; faaliyetlerini birbirine bağlı olarak sürdüren, belli fonksiyonlarda sistematize olmuş ve maharet kazanmış “Mikrobilinç” modellerinden müteşekkil, her an istişare, devinim, değişim içinde ve mesûliyeti çok olan, hiç bir ânı bir daha yaşamayan bir mûcizedir! 

        İslam kaynaklarında (özellikle Müslim ve İmam Ahmed b. Hanbel'in eserlerinde) yer alan sahih bir hadistir.

        Hadis-i şerifin özeti ve içeriği şu şekildedir:
        • Yaratılış Süreci: Allah Teâlâ, Hz. Adem'i topraktan şekillendirip henüz ruh üflemeden önce, bedeni bir süre (çamurdan bir heykel halinde) bekletmiştir. (Yaratılışın kademeli bir süreç (sünnetullah ) 
        • İblis'in Gözlemi: Bu sırada İblis, Adem'in çevresinde dolaşmaya ve onu incelemeye başlamıştır. Bazı rivayetlere göre bedenin ağzından girip arka tarafından çıkarak yapısını kontrol etmiştir.
        • "İçi Boş" Tespiti: İblis, Adem'in bedeninin içini boş görünce şöyle demiştir: "Bundan korkmayın; çünkü Rabbinizin içi doludur (Samed'dir), bunun ise içi boştur. Eğer buna musallat olursam onu helak ederim/yok ederim."

        Anlamı: Hadis alimleri, İblis'in "içi boş" (ecvef) ifadesiyle insanın; nefsine hakim olamayan, iştah ve arzularına (yeme, içme gibi bedensel ihtiyaçlara) düşkün, dolayısıyla kandırılması kolay bir varlık olduğunu kastederek onu küçümsediğini belirtirler.

        Arapça dilbilgisinde (sarf), sülasi (üç harfli) bir fiilin orta harfinin (aynü'l-fiil) "vav" (و) veya "ya" (ي) gibi bir illetli harf olmasına ecvef (içi boş) fiil denir.

        "İçi boş" (ecvef), Arapça kökenli bir terim olup, genellikle gramerde ikinci kök harfi 'vav' (و) veya 'ye' (ي) olan fiilleri ifade eder; bu harf zamanla elif (ا) harfine dönüşür, bu yüzden "içi boş, kof" anlamına gelir. Mecazi anlamda ise cahil, bilgisiz, manasız veya boş şeyleri tanımlamak için kullanılır. 

        Halbuki bugün Araplar boyun toplardamarı için “verîd-i vidâcî” tamlamasını kullanmaktadırlar. “Habl-i verîd” Kur’ân’î bir terimdir. 
         Kâf suresi 16. ayette geçen “habl-i verîd” Türkçeye çoğunlukla şah damarı olarak çevrilmiştir.
        “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız” şeklinde çevrilmektedir. Ayette geçen “habl-i verid” ifadesi bu meallerde “şah damarı” olarak Türkçeye çevrilmektedir. Bunun yanında bazı meal ve tefsirlerde “habl-i verîd” ifadesi aynen kullanılmakta, bazı meallerde “boyun damarı”, “can damarı” anlamlarıyla Türkçeye çevrilmektedir. “Habl-i verid”, İngilizce ve birçok dile Latince karşılığıyla aynı şekilde “jugular ven” olarak çevrilmektedir.  
        “Şah damarı“habl-i verîd=şah damarı tıbbi olarak; juguler ven, “karotid/karotis (carotid/carotis) arter” şeklinde ifade edilmektedir. 
        Kaf Suresi 16. ayette yer alır: "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz; biz ona şah damarından daha yakınız."
        • Anlamı ; "Habl", ip veya bağ anlamına gelir; "verîd" ise boyundaki şah damarları ifade eder (atardamar/carotis arter ve toplardamar). ( “ ل ْ ب َ ح/habl”55 Arapçada, ip, halat, damar, eman, zimmet, ahd anlamı yanında bağ anlamı omurilik, göbek kordonu, spermatik kordon, darağacı ipi gibi tamlamaların tamlayanı olarak kullanılmaktadır.)
        Arapça Farsça sözlükte habl-i verîd için “Arapların şah damarı yerine bildiği damar; Kâf suresi 16. ayetindeki damar, “ ِ ج ادو ديرو/verîdi vedeci”20 açıklaması yapılmaktadır. Farsçada “ ناي رش (şéréyân)”21 kelimesi şiryân, atardamar, “ ديرو/verîd”22 toplardamar anlamında kullanılmaktadır. Jugular ven kelimesinin, İngilizce-Farsça karşılığı “ ديرولا لبح/hablu-‘l varid, ناج گر/rag-i-jan”23, “ديرو/warid”24, “جدو/wadaj”25 kelimeleriyle anlatılmaktadır. İncelediğimiz Farsça Kur’ân meallerinde “habl-i verîd”, şah damarı, boyun damarı, can damarı, kalp damarı, toplardamar olarak çevrilmektedir. Muhtemelen Farsça etkileşimle Türkçede boyun damarı yerine şah damarı kullanılmaktadır. Elmalılı örneğinde “habl el verîd” yerine sadeleştirme çalışmalarında şah damarı kullanılmıştır. 
                                             https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2389199
        hem “artery” (atardamar) hem “vein” (toplardamar) hem de “nerve” (sinir) anlamlarında kullanılmaktadır.
        İlgili Ayetler ve Mealleri:
        • Hicr Suresi 29. Ayet: "Onu düzenleyip şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!".
        • Secde Suresi 9. Ayet: "Sonra onu güzelce düzenleyip ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secde ediciler olarak yere kapanın!".
        • Sâd Suresi 71-72. Ayetler: "Hani Rabbin meleklere, 'Ben, kuru bir çamurdan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin' demişti". 
        • Biyolojik Başlangıç: Döllenme gerçekleştiği andan itibaren (0. gün), zigot canlı bir hücredir ve hızla bölünmeye başlar. Döllenmeden yaklaşık 22-25 saat sonra ilk bölünmesini gerçekleştirerek çok hücreli yapıya dönüşme sürecine girer.
        • Rahme Tutunma (İmplantasyon): Zigotun (artık embriyo evresindedir) ana rahmine yerleşmesi, döllenmeden yaklaşık 6 gün sonra başlar ve 12. güne kadar tamamlanır.
        • Kalp Atışı: Embriyonun rahim duvarına gömülmesinden yaklaşık 10 gün sonra, yani döllenmeden yaklaşık 3 hafta sonra (gebeliğin 5. haftası civarı) ilk kalp atımları başlar.
        • Dini ve Felsefi Yaklaşım (Ruhun Üflenmesi): İslam hukukunda ve bazı geleneksel yorumlarda "canlanma" ruhun üflenmesiyle ilişkilendirilir. Yaygın görüş, bunun hamileliğin 40. gününden sonra gerçekleştiği yönündedir. Bazı modern yorumlar ise döllenme anını veya organ gelişiminin başladığı ilk haftaları temel alabilmektedir.
        Hâkka Suresi 44-46. ayetlerde; Hz. Muhammed'in Allah adına yalan uydurması durumunda O'nun çok şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını, hatta "can damarının" (veya "şah damarının") koparılacağını belirtir.
        • "Vetîn" Kelimesi: "Vetîn", Arapça'da insanın boynundaki ana damarlardan biri, yani şah damarı (aorta) demektir.
        __  Kalbi besleyen ve koroner arterler olarak adlandırılan 3 ana damar sistemi bulunmaktadır.
        __ Oksijeni tükenmiş kanı beyinden toplayıp kalbe geri götüren geniş bir venöz sinüs (toplardamar havuzları) ağı bulunur. 

        iskemik (tıkanma) veya hemorajik (kanama/inme)

         Vâkıa Suresi 83. ayet ve Kıyamet Suresi 26-29. ayetlerde geçer; Vâkıa'da "hele can boğaza gelip dayandığında" (83) derken; Kıyamet'te "Can köprücük kemiğine dayandığı zaman" (26) şeklinde geçer ve ölüm anının çaresizliğini, Rab'be yönelişi anlatır. 

        Omurlar: İnsanda 33-34 adet omur bulunur: 7 boyun (servikal), 12 sırt (torakal), 5 bel (lomber), 5 kaynaşmış sakral (kuyruk sokumu) ve 4-5 kaynaşmış koksigeal (kuyruk kemiği) omur.

        Eski Ahit
        (Hıristiyanlıkta Eski Antlaşma veya Eski Ahit olarak adlandırılan dini kitap.)

        • Defin ve Yeşerme: Melek, Şit'e babası öldüğünde bu tohumları onun dilinin altına (veya ağzına) koymasını ve o şekilde gömmesini söyler. Hz. Adem, bugün Lübnan civarında olduğu düşünülen Tabor Dağı yakınındaki Hebron Vadisi'ne gömüldükten sonra, ağzındaki bu üç tohumdan Akdeniz ikliminin simgesi olan üç ağaç filizlenir: Zeytin, Sedir ve Selvi

        • Bismillâhillezî lâ yedurru...: "İsmiyle yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla..." duası.
        • Üç Tohumun Verilişi: Cennet kapısındaki melek, Hz. Şit'e "İyi ve Kötü Ağacı"ndan aldığı üç tohumu verir.
        • Yeşeren Üç Ağaç: Hz. Âdem defnedildikten sonra mezarının bulunduğu topraktan (rivayete göre Hebron Vadisi'nde) üç ağaç fışkırır: Zeytin, Selvi ve Sedir.

        Yasak Ağaç: Hz. Âdem ve Havva'nın cennetteyken yaklaşmalarının yasaklandığı ağaçtır. Kur'an'da türü belirtilmese de bazı tefsirlerde bu ağacın buğdayincir veya üzüm olabileceği yönünde yorumlar yapılmıştır.



        Dünya’da ateş ilk ne zaman ortaya çıktı ve ilk insanlar ateşi ne yolla deneyimledi: İlki en az 420 milyon yıla ve ikincisi yıldırımlara işaret eder.

        Önemli Yıldırım Tanrıları

        • Zeus (Yunan Mitolojisi): Olimpos'un kralı, göklerin ve şimşeklerin tanrısı. Gücünü ve otoritesini yıldırımlarla gösterir, adaleti ve düzeni sağlar. Antik Roma'da Jüpiter olarak bilinir.
        • Thor (İskandinav Mitolojisi): Kuzey mitolojisinin güçlü tanrısı. Gök gürültüsü ile özdeşleşmiştir, savaşçı ve koruyucudur. Perşembe gününün (Thursday) adını verir.
        • Teşup (Hitit/Hurri Mitolojisi): Hitit ve Hurri panteonunda fırtına ve gökyüzü tanrısı. Tarhu/Tarhun olarak da bilinir, fırtınaları yönetir.
        • Taranis (Kelt Mitolojisi): Kelt mitolojisinde tekerlek ve gök gürültüsü tanrısı olarak bilinir. 
        • Indra (Hindu Mitolojisi): Devaların kralı ve fırtına tanrısıdır. Yıldırım silahı Vajra'yı taşır; bu silah hem yıkımı hem de evrensel düzenin korunmasını simgeler.
        • Perun (Slav Mitolojisi): Slav panteonunun en yüce tanrısıdır. Gök gürültüsü, yıldırımlar ve savaşla ilişkilendirilir. Genellikle baltasıyla tasvir edilir ve yer altı rakibi Veles ile sürekli bir mücadele halindedir.

        Ateşin sırrını tanrılardan çalan kişi, Yunan mitolojisinde bir Titan olan Prometheus'tur.

        Prometheus, ateşi tanrıların demirci ocağından (Hephaistos'un) bir kıvılcım halinde çalmış ve bir rezene sapının içine gizleyerek insanlara vermiştir. Bu eylemiyle insanlığa uygarlığı ve bilgiyi (ateş mecazi olarak bilgiyi de temsil eder) armağan etmiş, ancak Olimpos tanrılarının baş tanrısı Zeus'un gazabına uğramıştır. 

        düzenin (cosmos) kaosun (yokluk) 

        Örneklerle Yaratılışın Temel Elementleri:
        • İskandinav Mitolojisi (Buz ve Soğuk):
          • Başlangıçta sadece iki dünya vardır: Buz ve ateşin karşılaştığı Ginnungagap (boşluk).
          • Dev Ymir, dev Buz Devleri Niflheim'dan gelen buzlarla beslenerek oluşur.
        • Türk Mitolojisi (Su):
          • Yaratılış, "büyük su" kavramıyla başlar; her şeyin başlangıcı bu sudur.
          • Ülgen gibi gök tanrıları bu suyun içinde ortaya çıkar ve dünyayı şekillendirir.
        • Ortadoğu ve Sami Mitolojileri (Toprak/Çamur):
          • Babil mitolojisinde (Enuma Eliş), başlangıçta tatlı su Tiamat ile tuzlu su Apsu bulunur, bu iki sudan dünya yaratılır.
          • İbranilerin Yaradılış Kitabı'nda Tanrı, topraktan (çamurdan) insanı yaratır.
        • Diğer Örnekler:
          • Mısır Mitolojisi: Nil Nehri'nin bereketiyle ilişkilendirilen çamur ve su.
          • Yunan Mitolojisi: Khaos (boşluk) veya Gaea (toprak ana) gibi elementler. 
        Bu farklılıklar, mitolojilerin sadece evrenin kökenini değil, aynı zamanda o toplumun coğrafyasını, iklimini ve yaşam biçimini de nasıl yansıttığını gösterir.

        Bakara Suresi'nin 30. ayeti; Yüce Allah'ın "Ben yeryüzünde bir halife (yönetici) yaratacağım" dediğinde meleklerin "Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?  


        “Sizi (özel) bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını (ecel) takdir eden ancak O’dur.” (Enam,2).

        “O, insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı.” (Rahman,14).

        “O, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde,7).

        ilk insan Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’ya inanılıyor. Âdem ismi İbranicede “çamur veya kil”, Havva ismi ise “yaşam” anlamına geliyor.

        Ninti: Sümer hayat tanrıçasıdır. Ninhursag tarafından Enki'nin vücudunu iyileştirmek için yaratılan sekiz tanrıçadan biridir. Ti kaburga anlamına gelir ve O'nun özel tedavi alanı kaburgalardır. Enki yasak çiçeklerden yemiş ve bu sebeple Ninhursag tarafından lanetlenmişti. Ninhursag O'nu iyileştirmek için diğer tanrılar tarafından ikna edilir. Bu hikâye daha sonra Tevrat'ın Genesis (yaratılış) bölümünde anlatılan Adem ile Havva'nın yaratılış hikâyesinin kaynağı olarak değerlendirilmiştir. 

        İçinden Dicle Geçen Bağdat ve İklimi
        İslam dünyasının önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Bağdat, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1534’te Osmanlı topraklarına katılmıştır. Matrakçı Nasuh bu şehri resmederken doğasından etkilenmiş olmalıdır. Şehrin içinden geçen Dicle Nehri odak noktası olmuştur. Bağdat ikliminde yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçmektedir; Matrakçı’nın sarı tonu yoğun olarak kullanmasının muhtemel sebebi bölgenin çöl iklimine yakın olmasıdır. Bağdat resminde ayrıca o bölge iklimine uyum sağlayan pars, ceylan, çöl tavşanı gibi hayvanlar da görülmektedir.

        • Dünyaya Gelişi: İblis, cennetten kovulduktan sonra Hz. Adem ve Hz. Havva'yı kandırmış, ardından hepsi birlikte yeryüzüne (dünyaya) indirilmiştir.
        Eden bahçesi (Jan Brueghel the Elder ve Pieter Paul Rubens, 1615), Eden bahçesinde birlikte yaşayan evcil ve yabani hayvanları resmediyor.
        Yaratılış 2
        RAB Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem'i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” 
        Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altınreçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon'dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir, Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır.
        Pierre Mortier, tarafından M. Pierre Daniel Huet tarafından Kutsal tarihin anlaşılması için yapılan açıklamalara dayanılarak yapılan göksel cennetin haritası, 1700 
        Âdem ile Havva ve Sekiz İkizi ( Zübdetü’t-Tevarih, CBL 414).
        • Kabil'in İkizi: En yaygın kaynaklarda ismi Aklima (veya İklimiyaKlimia) olarak geçer. Bazı geleneklerde çok güzel olduğu belirtilir.
        • Habil'in İkizi: İsmi genellikle Labuda (veya LiyuzaAzura) olarak belirtilir.

        İlgili Ayetler ve Anlamları:

        • Mülk Suresi 30. Ayet: "De ki: Söyleyin bana: Eğer suyunuz yerin dibine çekiliverse, size kaynağından akıp duran yeni ve tatlı bir suyu kim getirebilir?" (Bu ayet, yer altı sularının tükenmesi durumunda tekrar nasıl elde edileceğini sorarak, suyun kaynağının ilahi olduğunu belirtir).
        • Enbiya Suresi 30. Ayet: "Kâfirler görmezler mi ki, göklerle yer bitişik halde idi de biz onları birbirinden ayırdık ve canlı olan her şeyi sudan meydana getirdik." (Her canlının sudan yaratıldığını vurgular).
        • Nahl Suresi 10. Ayet: "O, gökten suyu indiren, onunla size rızık olmak üzere çeşit çeşit meyveler, ürünler çıkaran ve hayvanlarınıza yedirdiğiniz otları onunla bitiren Allah'tır." (Yağmurun yeraltı sularının ana kaynağı olduğunu belirtir).
        • İbrahim Suresi 32-33. Ayetler: Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirerek meyveler çıkaranın Allah olduğunu ifade eder, bu da suyun bereket kaynağı olduğunu gösterir. 
        • Adını Fırat Nehri’nden alan Euphrates Mozaiği, Zeugma’nın hem coğrafi hem de kültürel kimliğini simgeleyen en güçlü temsillerden. Roma dönemine ait bu mozaikte, nehir tanrısı Euphrates bir figür olarak betimlenir; genellikle sakallı, güçlü bir erkek formunda, başında sazlıklarla çevrili bir taç ve elinde bereket simgeleri bulunur.

        • Antik dünyada tanrıların ne kadar “insana yakın” ama bir o kadar da “ulaşılmaz” olduğunu hatırlatıyor.
        • Galateia deniz kabuğundan bir araba içinde, köpükler arasında süzülürken betimlenir; çevresinde ise deniz canlıları, hipokamplar (deniz atları) ve tanrısal figürler dans eder.

        Abzu (veya Apsu), Mezopotamya mitolojisinde ilksel tatlı su okyanusunu temsil eden bir tanrıdır. Hem yerin altındaki muazzam tatlı su rezervuarını hem de bu suları kişileştiren ilahı ifade eder.

        Başlıca özellikleri şunlardır:

        • İlksel Varlık: Evrenin yaratılışında rol oynayan ilk tanrılardandır.
        • Tiamat'ın Eşi: Tuzlu su okyanusunun tanrıçası Tiamat ile birleşerek ilk tanrı neslini (Lahmu ve Lahamu gibi) meydana getirmiştir.
        • Tatlı Suların Kaynağı: Tüm kuyuların, pınarların, nehirlerin ve göllerin kaynağının Abzu'dan geldiğine inanılırdı.
        • Enki'nin Mekanı: Daha sonraki mitolojide, bilgelik tanrısı Enki (Ea), Abzu'yu öldürdükten sonra burayı kendi meskeni yapmıştır. Enki'nin Eridu'daki tapınağı bile "E.ABZU" (Abzu'nun Evi/Tapınağı) olarak adlandırılırdı.
        ABZU/APSU; Sümer mitolojisinde genellikle tatlı su okyanusunun tanrısı olarak tasvir edilir

        Tanrı Enki'nin Evi: Bilgelik tanrısı Enki (Ea), Eridu kentindeki tapınağı Apsu'ya adanmıştır, bu da onun su ve hayatla olan bağını gösterir.

        E-abzu'nun Anlamı: Sümer dilinde "E" ev/tapınak anlamına gelirken, "Abzu" yeraltı tatlı su okyanusuna verilen isimdi ve tüm tatlı su kaynaklarının buradan geldiğine inanılırdı.

        Mimari: Yapı, zamanla gelişerek tipik bir Sümer zigguratına dönüşmüştür. Zigguratlar, erzak deposu, okul ve tapınak gibi farklı amaçlara hizmet eden katlı piramitlerdi.

        Arkeoloji: Arkeolojik kazılarda, Eridu'da Ubaid dönemine (MÖ 5400-3000) kadar uzanan, üst üste inşa edilmiş 18 farklı tapınak katmanı keşfedilmiştir, bu da mekanın binlerce yıl boyunca kutsal bir merkez olarak kullanıldığını göstermektedir. 

        Farklı Kültür ve Mitolojilerde "İlk" Tanrı Anlayışları:

        • Sümer Mitolojisi: Yaratılışın başlangıcına dair anlatılarda, tatlı su kaynağı olan Apsu (veya Abzu), ilk tanrılardan biri olarak geçer ve evrenin temelini oluşturur.
        • Hinduizm: Dünyanın en eski dinlerinden kabul edilen Hinduizm'de yaratılış karmaşıktır ve birçok tanrı bulunur; Brahma (Yaratıcı), Vishnu (Koruyucu) ve Shiva (Yıkıcı) gibi önemli tanrılar vardır, ancak "ilk" tanrı kavramı çeşitlilik gösterir.
        • Yunan Mitolojisi: Başlangıçta Kaos vardır. Sonrasında Gaia (Toprak Ana) ve Uranüs (Gökyüzü) gibi ilk tanrısal varlıklar ortaya çıkar, ardından Titanlar ve Olimpos tanrıları gelir. Zeus gibi tanrılar, kendilerinden önceki kuşakların çocuklarıdır.
        • İbrahimi Dinler (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik): Bu dinlerde tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Dünyaya ilk gelen tanrı değil, Tanrı tarafından yaratılan ilk insan olan Adem kabul edilir. 
        &

        Hz. Davud'a (a.s.) atfedilen bu ifade, İslam literatüründe genellikle bir "Hadis-i Kudsi" (Allah'ın sözü olarak rivayet edilen ancak Kur'an'da yer almayan ifadeler) veya hikmetli bir söz olarak geçer.
        İlgili rivayetin özü şu şekildedir:
        "Ey Davud! Ben her şeyi senin için yarattım, seni de Kendim için yarattım. Eğer sen Benim senin için istediğim şeyde (rızamda) Bana itaat edersen, senin istediğin şeylerde Ben sana kâfi gelirim (seni yormadan ulaştırırım). Ama eğer Benim senin için istediğim şeyde Bana isyan edersen, seni kendi istediklerinin peşinde koşturur, yorar ve usandırırım; sonunda yine ancak Benim dilediğim olur."
        __Eller becerin ve iradenin yönlendirdigin araclar. ___
        Teoman ve Ötüken'in Anlamı:
        • Teoman (Tuman): Asya Hun İmparatorluğu'nun bilinen ilk hükümdarıdır. Çin kaynaklarına göre, dağınık haldeki Hun kabilelerini bir araya getirerek devlet kuran liderdir.
        • Ötüken: Hun İmparatorluğu'nun merkezi (başkenti) konumunda olan ve Orhun/Selenga nehirleri arasındaki bu bölge, Teoman'ın kurduğu devletin siyasi merkeziydi.  
                                     
        Orhun Vadisi (Ötüken Bölgesi), Moğolistan'da Orhun Nehri çevresinde bulunan, tarih boyunca Hun, Göktürk, Uygur ve Moğol İmparatorluğu gibi Türk devletlerinin başkenti olmuş,Türklerin "yeryüzünde var olduğu ilk yer" kabul edilen ve kutsal sayılan tarihi ve kültürel miras alanıdır; Göktürk yazıtları gibi önemli arkeolojik kalıntıları barındırır. 
                                   
        Büyük Hun İmparatorluğu, Orta Asya'da kurulan ilk teşkilatlı Türk devletidir. MÖ 220 civarında Teoman tarafından kurulan ve başkenti Ötüken olan bu devlet, Mete Han döneminde en parlak devrini yaşamış, sınırlarını genişletmiş, onlu sistemi ve ıslıklı oku geliştirmiştir.
        Çin kaynaklarında "Şyung-nu" olarak geçen Asya Hunları, Kavimler Göçü'nü başlatarak Avrupa'ya göç etmiş, Avrupa Hun Devleti'ni kurmuş ve Attila ile en güçlü dönemini yaşamıştır. 
        Kavimler Göçü (MS 350-800), Orta Asya'daki Hunların Avrupa'ya doğru başlattığı ve Cermen kabilelerinin (Gotlar, Vandallar vb.) batıya doğru kaçışıyla tetiklenen büyük bir halklar hareketidir; bu göçler Roma İmparatorluğu'nun yıkılışını hızlandırmış, İlk Çağ'ı kapatıp Orta Çağ'ı başlatmış ve bugünkü Avrupa devletlerinin etnik temellerini atmıştır. 
                                     
        Kavimler Göçü (Büyük Halkların Göçü) dönemi ve Yahudilerin tarihi iç içe geçmiştir; 
        Yahudiler, Hz.Yakup ve soyunun Mısır'a yerleşmesiyle başlayıp, Tevrat'ta anlatılan Çıkış (Exodus) ile Mısır'dan çıkışları, Asur ve Babil sürgünleri ve Roma İmparatorluğu tarafından     sürülmeleriyle sürekli göç ve dağılma (diaspora) yaşamışlardır.
         Beni İsrail (veya İsrailoğulları) diye bilinen kabileler. Adları ilk defa İÖ 1200 dolaylarına ait bir Mısır stele’sinde (yazıtında) geçiyor. Doğu Akdeniz’in Kutsal Kitaplarda Kenan diye geçen bölgesinde yaşıyor ve Semitik (Samî) bir dil konuşuyorlar.
        M.Ö. 2. yy. tarihçileri Babil’i, aşağı Mezopotamya (iki nehir, Dicle ve Fırat, arasındaki bölge) olarak tanımlamışlardır.
        İlk sürgünler. Doğu Akdeniz kıyılarının küçük krallıklarının üzerine, Mezopotamya’nın çok daha büyük ve güçlü hanedanlarının gölgesi düşüyor. Yeni Asur İmparatorluğu (İÖ 911-609), İÖ 722’de İsrail Krallığı’nı (veya Kuzey Krallığı’nı veya Samarya’yı) ortadan kaldırıyor. Yeni Babil İmparatorluğu (İÖ 626-539), İÖ 586’da Yahuda Krallığı’nı (veya Güney Krallığı’nı) ortadan kaldırıyor.

                                        12 hayvanlı takvim

        12 Hayvanlı Takvim'de hayvanlara göre yıllar.

        12 Hayvanlı Türk Takvimi Mete Han'ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209'da başlar.
        Bu takvimde her hayvan bir yılı gösterir. Örneğin; “Pars Yılı” gibi. Her yılın o hayvanın özelliklerine göre şekillendiğine inanılır. Örneğin Maymun yılında eğlence ve hilenin artacağı inanışı vardır. Çağ adı verilen (ÇAĞ: 12x5=60 yıl) şeklindeki dönemler halinde ilerler ve bu rakam ortalama insan ömrüdür. 12 Hayvanlı Türk Takvimi Mete Han'ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209'da başlar.
        Sivas Gökmedrese, Taş oyma (12 hayvanlı takvim ile ilişkilendirilen  ama aslında 9 hayvan başından oluşan figür.
        Allah'ın yasaklarını çiğneyen toplulukların hayvanlara dönüştürülmesi (mesh) kıssasıyla ilişkilendirilir ve insanlığa ibret olması için kullanılır. 

        *Mâide Suresi 60. ayeti = Allah'ın emirlerine karşı gelen, haddi aşan (Cumartesi günü balık avlama yasağını çiğneyen) bir topluluğun, ilahi bir ceza olarak maymunlara dönüştürülmesi kıssasıyla bağlantılıdır ve bu kişilerin hayvanlara benzetildiği, onların akıl ve iradelerini kaybettiği anlamına gelir. 

                        Tanrı, kötü yöneticilerin gelişmesine izin vermeyecek:

        II. Nebukadnezar'ın (Nabukadnezar/Buhtunnasr) insanlığa geçişi, tarihi gerçekler ve Daniel Kitabı'ndaki anlatılarla şekillenir; tarihi Nebukadnezar büyük bir fatih, inşaatçı ve Babil'i görkemli bir başkent yapan bir kralken, dini anlatıdaki geçiş, onun kibirle günaha batıp hayvanlaşması, sonra tövbe edip yeniden kral olması şeklinde, Tanrı'nın mesajına boyun eğmesini simgeler ve bu hikaye, onun gücünün geçiciliğini ve ilahi adaleti vurgular. 

         Daniel 4:28-37, Nebukadnezar'ın düşüşü ve yeniden doğuşunu anlatır:

        Tüm bunlar Kral Nebukadnezar'ın başına geldi. On iki ay sonra, kral Babil kraliyet sarayının çatısında yürürken, "Bu, büyük gücümle ve majestelerimin şanı için kraliyet olarak inşa ettiğim büyük Babil değil mi?" dedi.
        Sözler dudaklarında varken, gökten bir ses geldi: "Senin için emredilen budur, Kral Nebukadnezar: Kraliyet otoriteniz elinizden alındı. İnsanlardan uzaklaştırılıp vahşi hayvanlarla birlikte yaşayacaksınız; Öküz gibi ot yiyeceksin. Senin için yedi kez geçecek, ta ki Yüce Tanrı'nın dünyadaki tüm krallıklar üzerinde egemen olduğunu kabul edene ve onları istediği herkese vereceğini kabul edene kadar."
        Nebukadnetsar hakkında söylenenlerin hemen gerçekleştiği anlaşıldı. İnsanlardan uzaklaştırıldı ve öküz gibi ot yiyordu. Vücudu gökyüzünün çiyiyle ıslanmıştı, saçları kartal tüyleri gibi, tırnakları kuş pençeleri gibi büyüdü.
        O zamanın sonunda, ben, Nebukadnezar, gözlerimi cennete kaldırdım ve aklım geri geldi. Sonra Yüce Yüce Tanrı'yı övdüm; Sonsuza dek yaşayan onu onurlandırdım ve yücelttim.
        Onun egemenliği sonsuz bir egemenliktir;
        Krallığı nesilden nesile devam eder. 

        Josephus Flavius (MS 37-100) Yahudi isyanını (66-70) ve Yahudi halkının tarihini yazmıştır. Başlıca eserleri Yahudi Savaşı (yaklaşık 75) ve Yahudilerin Eski Eserleri'dir (yaklaşık 95).

                                     
        • Ortadoğu Tanrısı: Özellikle Kenan ve Fenike mitolojilerinde fırtına, yağmur ve bereket tanrısıdır (Baal Hadad). Baal (İbranice'de "efendi" anlamına gelir), Kenan mitolojisinde önemli bir erkek tanrıdır. Fırtına, hava durumu, bereket ve savaş tanrısı olarak tapınılmıştır; genellikle elinde bir şimşek tutarken tasvir edilir.
        • Anadolu Kökenli Ana Tanrıça: Kybele'nin kültü Neolitik döneme kadar uzanır, Anadolu'nun en eski ana tanrıçasıdır. Kybele, kökeni Anadolu'ya, özellikle Frigya'ya dayanan bir Ana Tanrıça'dır. Doğurganlık, doğa, vahşi hayvanlar (genellikle aslanlarla tasvir edilir), dağlar ve tarımla ilişkilendirilir. Yunan mitolojisinde Rhea ve Roma mitolojisinde Magna Mater (Ulu Anne) gibi figürlerle özdeşleştirilmiştir.
        Yeryüzünün Herakles sütunlarına kadar bilindiği kadim zamanda, dünya topraklarının tam ortasında Anadolu vardı. Homeros, bir Anadolu destanı olan İlyada’sında ‘Asya’ dedi buraya. Sonraları, büyük kıtadan ayırt etmek için ‘Küçük Asya’ anlamında ‘Asya Minör’ diye tanımlandı.
                                                       
        Bizans’ta, başkent Konstantinopolis’e göre güneşin doğduğu yer olduğundan, Grekçe ‘şafak’ anlamında ‘Anatole’, ‘Anatolia’ diye de anıldı. 

        Hititler Anadolulu’ydu. Frigya, Lidya ve Karia Anadolulu. Anadolu’nun verimli topraklarında İonyalılardan, Urartulara, Lykialılara, Helenlere, Romalılara, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılara onlarca uygarlığın fiziksel ve kültürel izi var. 

        Paleolitik Çağ’da insanlar, toplayıcı ve avcıydı. Doğumun gizemi karşısında şaşıran insan, oturduğu mağaranın duvarlarına erkek ve kadın resmi yapmaya başladığında tanrı ve tanrıçalarını da yaratıyordu.
        MÖ 8000’lerde Neolitik Çağ; Mağaralardan çıkılıp tarım arazisindeki sazdan yapılma kulübelere geçilmişti. Bir süre sonra evlerin yanında Tanrılar için tapınaklar da oluşmaya başladı. Kuraklık riskiyle yaşayan Kalkolitik(Bakır dönemi MÖ 5000-3000) tarım toplumları ihtiyaçtan fazlasını üretip depolamak zorundaydı. Bunun aksi, açlık anlamına geliyordu. Böylece nüfus hızla çoğalmaya başladı.
                                                   
        Artı ürünün elde edilmesi için tarım işçisine; depolanması için binaya; korunması için askere; dağıtılması için de rahiplere ihtiyaç vardı. Tüm bunların toplamı ise organize bir iş bölümü yani devlet demektir. 

        Tarım ve hayvancılığa geçişle birlikte, insan için en önemli olgu, bereket olmuştur. Mutlu ve tok bir yaşam, ancak bereketli bir doğada gerçekleşebilir. Çevresinde tekrarlanan döngüleri gözlemleyen insan, baharın yeşermesini doğumla ve soğuk kışı ölümle özdeşleştirmiştir. 

        Sümer mitolojisindeki yaratılış destanı Enuma Eliş'ten bir alıntıdır ve ilk tanrıların, tatlı su okyanusu Apsû (veya Abzu) ile tuzlu su okyanusu Tiamat'tan doğmasını ifade eder; burada Apsû ve Tiamat, kaosun ilk formları olarak kabul edilir ve onlardan yeni nesil tanrılar (AnsharKisharAnuEnlilEa gibi) meydana gelir, bu da çok tanrılı (politeist) sistemin başlangıcıdır. 

        Sümer’in, “Irmaklar arası ülke” anlamına geldiği söyleniyor. Abazaca su kelimesi zi (dzı) ve güneş kelimesi de a-mara (a-mra) dır. Zimar (Sugüneş) ve Sümer kelimeleri ne kadar uyumlu bir ikili oluşturuyor. 

        Evren oluşumu bütün anlatımlarda olduğu gibi Sümerlilerde de ilksel kaosla başlar.

        Bununla ilgili “Yaratılış mitosu” (Enuma Elish) adı verilen metinde şöyle anlatılıyor :

        1 Yukarıda göğe (daha) adı verilmemişken

        2 (ve) aşağıda yere (daha) bir ad konmamışken;

        3 (ne zaman ki) Apsu [tanrıların] en eskisi, onların babası,

        4 Mummu (ile) hepsini doğuran dişi Tiamat,

        5 (Durgun) sularını birbirine karıştırdılar,

        6 Ve çayırlar daha oluşmamıştı, bir kamış bataklığı görünmüyordu;

        7 (Öteki) tanrıların hiçbirisi doğurulmamışken

        8 Ad(ları) ile (daha) çağrılmamışken (ve onların) yazgıları (daha) sap

        tanmamışken,

        9 (O zamanda) onların içinde tanrılar yaratıldı. (Heidel, 1951: 18)

        Ve aynı konuyla ilgili bir başka mitosta açıklamalar sürdürülüyor, biz buraya yalnızca Apsu’nun geçtiği mısraları alacağız(4);

        6 Nippur yapılmamıştı; Ekur kurulmamıştı;

        7 Uruk yapılmamıştı; Eanna kurulmamıştı;

        Apsu yapılmamıştı; Eridu kurulmamıştı, (Heidel, 1951: 62)

        “İlksel kaos, hiçbir farklılaşmaya uğramamış sulardan [su maddesinden] oluşuyordu”(2). Görüldüğü gibi, “Apsu” su anlamına geliyor. Açıklamasını “bizim abyss sözcüğümüzün geldiği tanrı Apsu” diyor ve çevirmen dip notta şöyle bir bilgi veriyor: (abyss için) “Yaradılış (düzenin kuruluşu) öncesi engin sular kaosu; enginlik, sonsuzluk, yer altı okyanusu, cehennem gibi anlamlara gelebilen eski Yunanca sözcük”.

        Abhazca’da “A-psu” kelimesi;

        1. Yıpsı top: Onun canı içinde, sağ, canlı anlamında olmak üzere: CAN(Ruh).

        2. Dıpsit: O öldü, denildiği zaman anlamı: ÖLÜM.

        3. Kawaa rıpısta: Kawaların vadisi, şeklinde de vadi, sulak yer, hayat, can yeri anlamında: SU.

        4. Apsuna sıstoğyt: Su evine gidiyorum: Tuvalete gidiyorum anlamında: SU.

        Yukarıda örnekleri verilen anlatımlardan da anlaşıldığı üzere, (A)psu (A harfi tariftir) kelimesi üç anlam ifade eder: “Can (Ruh, Hayat)”, “Ölüm” , “Su”.

        a) Marduk: Bunun için geçerli ifadelerden biri şöyle; “Tek, Güneşin oğlu”(5)

        Abazacada “A-mara” (A-mra) nın güneş anlamına geldiğini yukarıda belirtmiştik. “Du” ise büyük, ulu, iri anlamlarına gelmektedir. “k” eki ise onun tek, biricik olduğunu belirtir. (“Agacık: Bir tek” örneğinde olduğu gibi). Bunları belirttikten sonra Abhazca’da “Marduk”un anlamını “tek, büyük güneş” olarak açıklayabiliriz.

        b) Zigurat (Ziggurat): Sümerlerde (çoğu zaman anlamı “Tanrı Dağı”)(6) tanrılar için yapılan mabet kule. Yine Abhazca’da “zi” kelimesinin su anlamına geldiğini yukarıda belirtmiştik. “Zi” aynı zamanda Abhaz mitolojisinde “yağmur tanrısı” anlamındadır(7).

        “gu” kelimesi ise “kalb” (yürek, gönül) anlamına gelmektedir. “rat” kelimesi ise “erimek” (yıratit: eridi) anlamına gelmektedir. “Zigurat”: “Zi’nin kalbinin eridiği yer” olarak açıklanabilir.

        Çünkü, Tammuz (Dumuzi) ile Tanrıça İnana “kutsal evlilik töreninde” Zigurat’ın zirvesindeki odada (her bahar başlangıcında) gerdeğe girerler, bereketi, bolluğu temsil ederler. Yağmur da bolluğu ve bereketi temsil eder. 

        c) Ziusudra: Sümerlerde Nuh peygamberin adı.

        “Zi” nin su anlamına geldiğini yukarıdan biliyoruz. Aynı zamanda da (Abhaz mitolojisinde) “Yağmur Tanrısı”.

        “us” Abhazca’da “iş” anlamına gelmektedir.

        “dra” bilmek anlamındadır.

        “Ziusudra” kelimesi Abhazca “Zi’nin işini bilen” anlamındadır. Diğer bir söylemle “Yağmur Tanrısı’nın işini bilen” olarak açıklanabilir.

        Söylencelerde Nuh peygamber için şöyle söyleniyor: “Tanrı ona gemi yapmayı öğretti”. Evet, Nuh Peygamber’in tufandan kurtulması için Yağmur Tanrısı’nın işini bilmesi gerekiyordu.

        Araştırmacılar “Zi”: “yaşam, can, ruh”, “Ud”: “zaman” ve “Sudda”: “uzun” anlamında tanımlamışlardır.

        Kaynakça:

        1. Uygarlığın Doğuşu, C. Keith Maiseles. Çev: Aladdin Şenel, Shf. XV

        2. Bak: Abhazca Sözlük

        3. Uygarlığın Doğuşu, C. Keith Maiseles. Çev: Aladdin Şenel, Shf. 230

        4. Uygarlığın Doğuşu, C. Keith Maiseles. Çev: Aladdin Şenel, Shf. 231

        5. A’dan Z’ye Sümer, Ali Narçın, Shf. 270 6. A’dan Z’ye Sümer, Ali Narçın, Shf. 450

        7. Abhaz Mitolojisi, Ömer Büyüka

        8. A’dan Z’ye Sümer, Ali Narçın, Shf. 451


        #


        “Kleopatra (Cleopatra) Gemileri ile Asi Nehri (Orontes) üzerinden Antakya’ya (Antiochia) kadar gelirdi. Ben denizi, ufku sevdim İskenderun’da (Aleksandretta). Hasreti öğrendim. Tekrar kavuşmanın heyecanını yaşadım Arsuz’un (Rhossos) sakin koylarında, arzuların coşkusunu tattım Samandağ’ın (Seleukiea Pierra) fırtınalı Akdeniz sularında. Sonra bir nehir, Asi Nehri (Orontes) aldı götürdü beni Cassius (Kasius, Kel Dağı) dağlarının eteklerinden bir başka Kraliçeye; Antiochia’ya. Onu gördüm heyecanlandım, gözlerim kamaştı. Sırtını Silipius Dağlarına (Habib-i Neccar Dağı) yaslamış, ayaklarını Orontes’in berrak sularına uzatmış Antakya, sarayları, kütüphanesi, tapınakları, tiyatrosu ve hipodromu ile yüz binlerce insanı bağrına almış kendinden emin, sevecen bakışlarla beni seyrediyordu.” ( Sinan Seyfittinoğlu)

        &

        Seleucia in Pieria'da (Yunanca Σελεύκεια ἐν Πιερίᾳ), İngilizce'de Deniz Kenarındaki Seleucia olarak da bilinir ve daha sonra Suedia olarak adlandırılmıştır, Helenistik bir kasaba, Seleukos ad-Orontes'in (Suriye Prima) limanıydı; Seleukos başkenti ve günümüz Antakya (Türkiye) bölgesindedir. Şehir, Orontes nehri'nin halajının biraz kuzeyinde, Amanus Dağları'nın güney zirvelerinden biri olan Coryphaeus'un batı yamaçlarındaki küçük nehirler arasında inşa edilmiştir.

        "Amanus Dağı" terimi antik yazarlar tarafından kullanılır. Orta Çağ'daBizans YunancasıErmeniSüryani ve Latince dillerinde Kara Dağ olarak adlandırılmıştır. Rahipler dördüncü yüzyıldan beri dağlarda yalnız bir yaşam sürmüş.

        1028'de, İmparator III. Romanos, Kara Dağ'daki "sapkın" (yani Süryani ve Ermeni) keşişlerin sayısından rahatsız olarak, onları Halep'e karşı seferine katılmaya çalıştı. 1050'lerde, daha sonra kendisi de Antakya'da keşiş olacak olan ünlü hekim İbn Butlan, bölgedeki ve özellikle Genç Simeon Manastırı'nın genel manastırındaki manastırın sağlığından etkilenmiştir.

        İbn Butlan, 11. yüzyılın ortalarında manastır hakkında binalarının Bağdat'ın yarısı kadar geniş bir alanı kapladığını söylemiştir.

        • Manastır Kompleksi: Simeon'un şöhreti ve mucizeleri nedeniyle, etrafında bir manastır kompleksi oluşmuştur. Manastır, dikdörtgen bir alan üzerine kurulmuş olup, içerisinde üç kilise (bazilika), bir vaftizhane ve Simeon'un yaşadığı sütunun kaya oyma tabanı bulunmaktadır.  
        St. Simon’da kendine has bir koku gibi burnunuza ilişiyor. Ve bu koku size, daha önce burada yaşayan insanların hayatlarının , hatıralarının gözünüzün önünden bir hülya gibi geçmesini sağlayan bir iksir halini alıyor.

        Arap bir hekim ve Nesturyen Hristiyan teologuyduBabasiler Halifeliği'nin eski başkenti Bağdat'ta doğdu; MezopotamyaSuriyeMısır ve Anadolu'da seyahat etti; bu süre zarfında tıp pratiği yaptı, çalıştı, yazdı ve entelektüel tartışmalara katıldı—en ünlüsü Mısırlı çok kişilik İbn Riḍwān ile Doktorlar Savaşı[a] oldu. 

        Ünlü sakinler

        1054'te Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'teydi; burada Hristiyan dünyası arasındaki Doğu-Batı Bölünmesi'ne bizzat tanık oldu ve Konstantinopolis Patriği olarak görev yapan Michael I Cerularius için bu tartışmalara katkıda bulundu. Konstantinopolis'teki zamanından sonra İbn Buṭlān, Bizans İmparatorluğu'nda kaldı ve sonunda Makedon Rönesansı'nın sonunda Antakya Yunan Ortodoks Patrikhanesi için keşiş oldu.En çok Taqwīm aṣ-Ṣiḥḥa (تقويم الصحّة) adlı eseri ile tanınır.kelime anlamı 'Tabular Register of Health'), diyetetik ve hijyen üzerine bir el kitabı.

        Pausanias ve Malalas'a göre, burada Palaeopolis ("Eski Şehir") adında eski bir şehir vardı. Şu anda, Türkiye'nin Hatay Eyaleti'nde Samandağ kasabasının yakınlarındaki Çevlik sahil köyünde yer almaktadır. Selevkiya, ApameaLaodikya ve AntakyaSuriye tetrapolisini oluşturdu.

        Titus Tüneli ve hemen yanındaki kaya mezarları (Beşikli Mağara)

        Tünelin inşasına MS 69-79 yılları arasında İmparator Vespasian döneminde başlanmış, oğlu ve halefi İmparator Titus döneminde (MS 79-81) tamamlanmıştır. Temel amacı, Musa Dağı'ndan gelen sel sularını yönlendirerek, o dönemde bölgenin önemli bir ticaret merkezi olan Seleukeia Pieria antik liman kentini (günümüzdeki Çevlik) su baskınlarından ve limanın alüvyonlarla dolmasından korumaktı.

        İmparator Titus Tüneli (Vespasianus-Titus Tüneli), Türkiye'nin Hatay ilinin Samandağ ilçesi sınırlarında bulunan, Seleucia Pieria limanını sel sularının getirdiği alüvyonlardan korumak, su baskınlarını önlemek ve kentin su ihtiyacını karşılamaktı. M.S. 1. yüzyılda İmparator Vespasianus döneminde başlanıp, oğlu İmparator Titus zamanında tamamlanmıştır ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alır. 

        • Hıdırbey Musa Ağacı: Hıdırbey köyünde bulunan ve 3.000 yıllık olduğu tahmin edilen devasa çınar ağacı, yerel inanışa göre Hz. Musa'nın asasının yeşermesiyle oluşmuştur.

        Roma generalleri iskeleleri köleler tarafından kazdırdılar, ancak etkisi olmadı. Kudüs savaşının (MS 70) zaferi Titus, dağların içinden bir tünel açtırdı. Örneğin, Titus liman iskelelerine tatlı su getirmek istiyordu. Bu tünele Titus tüneli denir. Kazılar, İmparator Antoninus Pius'un (2. yüzyıl) saltanatı dönemine kadar devam etti. Etkisi geçiciydi. İmparator II. Constantius (4. yüzyıl), limana su getirmek için bir kanal daha girişiminde bulundu. 5. yüzyılda Romalılar çamur ile mücadeleyi bıraktı. Korsanlar şehri yağmaladıktan sonra kalede çok az işçi vardı. 526 ve 528 yıllarında kale, depremlerle de vuruldu ve bu depremlerden hiç kurtulamadı. 540 yılında Sasaniler Bizans Seleucia Pieria'yı zahmetsizce fethetti.

        970 yılında Bizanslılar Seleucia Pieria'yı yeniden fethetti, kısa süre sonra Batı'dan gelen haçlılar da geldi. Franklar Seleucia Pieria'dan değil, Aziz Simeon Limanı'ndan bahsettiler.



        Seleucia Pieria, yaklaşık MÖ 300 yılında, Makedoniyalı fatih Büyük İskender'in haleflerinden ve Seleukos İmparatorluğu'nun kurucularından biri olan Seleucus I Nicator tarafından kurulmuştur.  Makedonlar, bu manzaraya, memleketlerinde deniz ile bir dağ silsiləsi (Olimpos) arasında bulunan bir bölgeden dolayı Pieria adını verdiler. 
        Şehir, Seleukoslar ile Ptolemaioslar arasındaki mücadelede büyük öneme sahipti; MÖ 246'da Ptolemaios Euergetes tarafından ele geçirildi. 
        Ptolemaioslar (Lagidler) ve Seleukoslar şehir için savaşırken, şehir birkaç kez el değiştirmiştir; ta ki MÖ 219'da Seleukos III. Antiochus Büyük Dördüncü Suriye Savaşı (MÖ 219–217) sırasında şehri geri almıştır; generali Ardys kuşatma sırasında kendini gösterdiği kaydedilmiştir. 
        Sonra özgürlüğünü kazandı ve Roma işgalinin sonuna kadar korudu. Uzun zamandır para çıkarma hakkına sahipti. 
        Şehir erken dönemde Hristiyanlaştırıldı. Suriye'nin Antakya limanı olarak, "denizdeki Selükiya"—aynı isimli diğer şehirlerden ayırt etmek için böyle adlandırılmıştır—en çok Havari Pavlus [MS 45'te] ve Aziz Barnabas'ın bu limandan ilk misyonerlik yolculuklarına çıktığı tam olarak buradan yola çıktıkları nokta olarak en dikkat çekicidir (Elçilerin İşleri 13:4).  Aynı yolculuğun sonunda Pavlus, Antakya'ya gitmeden önce Selevkiya'ya inmiş olmalı (bkz. Elçilerin İşleri 14:26). İkinci yolculuğun başında güzergahı kara yoluyla geçti ve muhtemelen Seleucia'yı atladı (bkz. Elçilerin işleri 15:40–41), ancak döndüğünde tekrar oradan geçmiş olmalı (bkz. Elçilerin İşleri 18:22). Üçüncü yolculuğuna çıkarken tekrar kara yolunu seçen Pavlus, Selevkiya'yı kaçırmış olabilir (bkz. Elçilerin İşleri 19:1), ve yolculuğun sonunda Antakya'ya dönmediği için Seleukya'yı tekrar özledi (bkz. Elçilerin İşleri 21:7–8). Bu, Pavlus'un en az üç kez Selevkiya'dan geçtiği ve muhtemelen misyoner öncesi Suriye Antakya'sına yaptığı ziyaretlerde daha birkaç kez daha geçtiği anlamına gelir (bkz. Elçilerin İşleri 11:26; 12:25).
        • St. Pierre Kilisesi (Dünyanın İlk Mağara Kilisesi): Antakya'da, Habib-i Neccar Dağı yakınında bulunan bu kilise, Hristiyanlığın ilk merkezlerinden biridir ve Hz. İsa'nın 12 havarisinden biri olan St. Pierre (Aziz Petrus) ile ilişkilidir.


        Antioch muhtemelen MÖ 307'de Makedon fatihi Büyük İskender'in haleflerinden biri olan Antigonus Monophthalmus tarafından Antigoneia olarak kurulmuştur. 

        Antigonos'un baş düşmanı Seleucus I Nikator tarafından ele geçirildikten sonra şehrin adının değiştirilmesi mantıklıydı. Bu, Ipsus Muharebesi'nden (301) sonra gerçekleşti. Neredeyse hemen kazanan adam, kuzeybatı Suriye'de dört şehir kurdu:

        • Seleucia, kendisinin adını taşıyan;
        • Babası Antiochus'un adını taşıyan Antioch;
        • Apamea, eşi Apame I'in adını taşıyan;
        • ve annesinin adını taşıyan Laodikya.

        Bu tetrapolis ("dört şehrin ülkesi") Seleukos İmparatorluğu'nun çekirdeği olarak kalacaktı.

        Oldukça küçük bir alanda dört şehir: bu ancak toprak verimli olduğunda ve şehirler yurtdışından yiyecek alabildiğinde mümkün oluyordu. Ve gerçekten de Laodikya ve Seleukya limanlardır; Antakya ve Apamea ise Orontes Nehri kıyısında yer alır; bu da Seleukya'dan yukarı akarsa ürün getirmeyi mümkün kılar. Daha da iyisi, Antioch'un kuzeyindeki ve Apamea yakınlarındaki alüvyal ovalar son derece verimlidir. Başka bir nehir, şimdi Afrin olarak adlandırılıyordu, Antakya'yı kuzeydoğu ile bağlıyordu. Bu dere boyunca yer alan tarım yerleşimleri, şimdi "Ölü Şehirler" olarak adlandırılır, Antakya, Apamea ve Selevkiya için her türlü ürün üretmiştir. Son olarak, Antakya, Seleusya'dan Beroea (günümüz Halep), Hierapolis, Mezopotamya'daki Harran, İran ve ötesine giden kara yolu boyunca yer alıyordu: İpek Yolu.

        Seleukos Antakyası'ndan bir diğer sanat eseri ise ünlü Tyche, yani "servet"tir; bu eser, Lysippus'un öğrencisi Eutychides of Sicyon'un yarattığıdır. Orijinal heykel kaybolmuştur, ancak birçok eski kopyadan bilinmektedir. Tanrıça, şehrin tahkimatını temsil eden kuleli bir taç taşıyan, bir kayanın üzerinde oturan örtülü bir kadın olarak gösterilir. Bu motifin Yunan kökenleri yoktur, ancak antik Asur ve Elam sanatına dayanmaktadır. Ayaklarının altındaki yüzen figür Orontes'i temsil eder; Ellerinde, şehrin refahını simgeleyen birkaç buğday sapı vardır. (Bazı kopyalarda eksik olanlar var.) Heykel, ayrıntılı sembolizmiyle birlikte, Seleukos İmparatorluğu'nda, Roma dünyasında, Rönesans'ta ve günümüze kadar tüm sonraki şehir kişileştirmelerini etkiledi.

        Muhtemelen, Seleukos Nikator Seleukya'yı başkenti yapmak istemiş, ancak torunu Selevkos II KallinikosLaodike Savaşı (diğer adıyla Üçüncü Suriye Savaşı; 246-241) sırasında şehrin kontrolünü kaybetti; Ptolemeos kralı Ptolemaios III Euergetes Selevkiya ve Antakya'yı ele geçirdi.

        Şehir hemen geri alındı ve liman 219'da (Dördüncü Suriye Savaşı sırasında) yeniden ele geçirildi, ancak bu arada Antakya, Seleukos İmparatorluğu'nun gerçek başkenti haline gelmişti. Kraliyet sarayı hâlâ Orontes adasındaydı.

        Antiochus IV'ün Antakya'da Roma Jüpiter'ine bir tapınak adaması dönemin bir işaretiydi. MÖ 64'te Roma generali Büyük Pompey, Seleukos İmparatorluğu'nun kalıntılarını Imperium Romanum'a ekledi. Bundan sonra şehir, Suriye adlı bir eyaletin başkenti oldu.

        Hama (Suriye) şehrinin antik çağlardaki adı Epiphania'dır. Şehir, Selevkos İmparatoru IV. Antiokhos Epiphanes döneminde (M.Ö. 175-163) bu adı almıştır.

        MS 3 ila 4. yüzyıllara ait Psykhe Mozaiği, Seleucia Pieria (Samandağ) Antik Kenti’ndeki İçki Yarışı Evi’nde bulundu.
        Mozaikte, ruhun kişileştirilmesi olan Psykhe, simgesi olan kelebek kanatları ile tasvir ediliyor. Apuleius’un “Başkalaşımlar” eserinden bildiğimiz hikayeye göre, Psykhe bir kralın olağanüstü güzelliğiyle ünlü biri kızıdır. 

         “Antik Antakya” kalıntılarının, Defne (Daphne), (Seleucia Pieria) ile birlikte bulunup gün yüzüne çıkarılması için gereken planlamanın yapılmasına önem verilmelidir.

        Saz tellerine ben verdim seslerini

        İlaçlar yaptım yabanıl otlardan

        Ama bana çare değil şimdi hiçbiri

        Kimden kaçıyorsun öyle sen

        Asıl sensin benim avcım

        Beni sen vurdun can evimden

        Defne diyarı: Antakya’da bir antik kent Daphne

        Seleucia Pieria, modern Türkiye'nin Hatay ilinde, Samandağ yakınlarında yer alan, antik çağın önemli bir liman kentidir. MÖ 300 civarında Seleukos İmparatorluğu'nun
        I. Seleukos Nikator tarafından, başkenti Antakya'nın Akdeniz'e açılan kapısı olarak kurulmuştur.

        MÖ 300 yılında Büyük İskender'in generali Selevkos tarafından kurulmuş ve babası Antiochos'un adını almıştır. İpek Yolu ve baharat ticaret yolları boyunca konumlanması nedeniyle, İskenderiye ile Levant'ın baş şehri olarak rekabet ediyordu ve MÖ 63'e kadar Seleukosların başkentiydi; bu yıl Roma Cumhuriyeti Makedonları ilhak etti. Antakya, bir Roma valisinin merkezi oldu ve İkinci Tapınak döneminde Yunan-Yahudi topluluğunun da merkezi oldu. Erken Hristiyanlığın ortaya çıkışında önemli bir rol oynadı; çünkü Pavlus Apostol'un Yahudilikten Hristiyanlığa geçişi burada yer aldı.
        AMIK OVASI;Geç Hitit devletlerinden biri olan Pattin Krallığı'nın merkezi olan Kunalua, bu bölgede yer almaktadır. Bu bölgenin en eski tarihi kayıtlarına Asur yazıtlarında rastlanılır.
        • Antik Çağ: Ova, İlk Tunç Çağı'ndan itibaren Akadlar, Yamhad Krallığı, Hititler ve Mısırlıların egemenliğine girmiştir. Özellikle Hitit İmparatoru I. Şuppiluliuma döneminde Hitit egemenliği altına girmiş ve bu durum MÖ 13. yüzyıla kadar sürmüştür. Helenistik ve Roma dönemlerinde de önemini korumuştur.
        • Dört Şehir Ülkesi (Tetrapolis): I. Seleukos, Antakya'nın yanı sıra Seleukeia (kendisi adına), Apamea (eşi adına) ve Laodikeia (annesi adına) şehirlerini kurarak bölgede bir "dört şehir ülkesi" (tetrapolis) oluşturdu.
        • Mühendislik Harikalari (Altyapı Çalışmaları): Seleukos döneminde, Defne (Harbiye) şelalelerinden şehre su kanalları inşa edilerek su getirildi ve bir su dağıtım ağı kuruldu. Limanı sel sularının getirdiği alüvyonlarla dolmasını önlemek amacıyla Romalılar tarafından MS 1. yüzyılda inşa edilen 1.400 metre uzunluğundaki Titus-Vespasianus Tüneli, mühendislik açısından dikkat çeken önemli bir yapıdır.
        • Hristiyanlık Tarihindeki Yeri: Yeni Ahit'te, Havari Pavlus ve Barnabas'ın ilk misyonerlik yolculuklarına buradan başladıkları belirtilir (Elçilerin İşleri 13:4).
        Selecuia Pieria Kilisesi, Antakya'daki St.Pierre Kilisesi (Magra Kilisesi) bu ilk vaazlarin verildigi yer.Kilise mimarisinin ilginç bir örneği olarak ve burada birçok erken Hristiyan kilise sanatı parçası bulunduğu için dahil edilmiştir.  Duvarlar, Yunan haçı, koçlar, flüt çalan bir çoban, Aziz Paul, Davut ve Golyat gibi tasvirler taşıyan mermer pervanlarla süslenmişti.
        Bu eserler müzelerde ve Antioch Eserler Galerimizde görülebilir.

        Maruni Kilisesi’nin kökleri, Suriye’deki Asi Nehri kıyısında inzivaya çekilmiş olan Suriyeli keşiş Aziz Marun’a dayanıyor.Antakya sınırlarında kalan kıyısında 800 keşişin Aziz Marun'a katıldığı ve şehir ile civarındaki yörede Hristiyanlığı yaydıkları biliniyor. Aziz Marun’un 410 yıllarında öldüğü düşünülüyor.

        Ortadoğu'nun Asi Nehri (Orontes), Lübnan'da doğar, Suriye'den geçerek Türkiye'nin Hatay iline girer ve Akdeniz'e dökülür; adını Lübnan'daki diğer nehirlerin tersine akmasından alır ve bu üç ülkenin sınırlarını aşan önemli bir nehirdir, tarihi ve coğrafi önemi büyüktür. 

        Lübnan’dan doğan, Suriye topraklarından geçerek Türkiye’den Akdeniz’e dökülen o
        rtadoğu’nun  Asi Nehri (Orontes), akış yönü itibarıyla bölgenin ‘ters nehri’ özelliğini taşıyor. Ancak bu nehir Türkiye  için verimli Hatay Amik Ovası’nın su ihtiyacını karşılaması açısından önemlidir. Diğer taraftan Türkiye  bu nehrin akışaşağısında yer almaktadır.

        Antik dönemde Orontes olarak adlandırılan nehir, coğrafi özelliklerinin aksine kuzeye doğru akması nedeniyle Arapçada "muhalif, ters" anlamına gelen "Asi" ismini almıştır. 

        "Asi" Adının Anlamı:
        • Arapça'da "ters" veya "muhalif" anlamına gelen "Asi" ismi, nehrin genellikle güneye akan bölgedeki diğer nehirlerin aksine kuzeye doğru akmasından dolayı verilmiştir. Antik çağlardaki adı ise "Orontes"tir.
        • Tarihi ve Mitolojik Yönü: Antik çağlardan beri yerleşim yeri olmuş, Harbiye Çağlayanları gibi doğal güzellikleri barındırır ve mitolojik hikayelere konu olmuştur. 

        Asi Nehri Ters Akar Asi Nehri’nin Lübnan'daki kaynağının (Ayn-AI-Zarka ve AI-Labwah) çevresinde Romalıların suyu kullanıp değerlendirdik¬lerine ilişkin tarihi kalıntılar bulunmaktadır. Asi Nehri'nin mecrası ise, Orta Bekaa Bölgesi ile Antakya Şehri'ni bağlayan tarihi bir yol teşkil etmiştir. Arapçada “muhalif, ters" anlamına gelen “Asi” isminin nehre verilmesinin nedeni ise, Lübnan’ın diğer nehirlerine göre ters yönde akmasıdır. Bunun nedeni ise, Lübnan'ın orta kesimindeki arazi yapısına karşılık, Batı Bekaa Vadisi Bölgesi'nin alçakta yer almasıdır.Türkiye'de ters akan nehir olarak kabul edilmesinin nedeni de hemen hemen aynıdır.Asinin geldiği yer olan Amik ovası alçak bir sahayken akımyönü (Samadağ Yönü) yüksektir. Asi nehrinin alçak olan taraftan yüksek olan tarafa doğru aktığı düşünülür ki doğrudur.Ancak nehir yüksek arazi içinde açılmış bir boğazdan yani aslında aşağıdan akar.

        Savaşlar

        Mısırlılar, Deniz Halklarına karşı üç büyük firavun II. Ramses (MÖ 1279-1213), oğlu ve halefi Merneptah (MÖ 1236-23) ve III. Ramesses dönemlerinde (MÖ 1198-66) savaşmışlardır. Akdeniz bölgesindeki kıyı kasabalarını yağmalayan Deniz Halkları özellikle MÖ 1276-1178 arasında Mısır’a yoğunlaşmışlardır.

        Kadeş Savaşı'nın tarihi MÖ 1274'tür ve Antik Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı II. Muwatalli arasında, Suriye'deki Kadeş yakınlarında (bugünkü Suriye-Lübnan sınırı) Orontes Nehri kıyısında yapılmış, tarihin ilk büyük ve en iyi belgelenmiş savaşlarından biri olarak bilinir. 

        Fenike kıyıları, Lübnan dağlarının kuzey sırtları. 
        Batı yamaçlarında, Bsharri'nin doğusunda, ünlü "Lübnan Sedirleri"nin (Cedars of God)

        Kralları II. Muwatalli, Naharin, Arvad, Karkamış, Kadeş, Ugarit, Halep, Küçük Asya krallarının yanı sıra Akdeniz halkları arasından topladığı çok sayıda paralı askerin de dahil olduğu askeri bir ittifak kurmayı başardı. Mısır karşıtı ittifakın toplam asker sayısı 20 kişiyi aştı. Üstelik bu ordunun asıl vurucu gücü Hitit savaş arabalarından oluşuyordu.

        Deniz Kavimleri’nin saldırıları Tunç Çağı’nın ve Yakın Doğu’da Demir Çağı’nın sonunu getirdi.

        Deniz Kavimleri Göçleri (veya Ege Göçleri), Tunç Çağı'nın sonlarında, özellikle MÖ 13. ve 12. yüzyıllarda, Ege ve Akdeniz'de büyük bir yıkıma yol açan, Hitit, Miken gibi büyük imparatorlukların çöküşüne neden olan geniş çaplı bir kavimler hareketidir; bu göç, Anadolu'dan Mısır'a kadar geniş bir alanı etkilemiş, birçok şehri yağmalamış ve yeni kültürel etkileşimler yaratmıştır.

        Üç büyük firavun Deniz Halkları ile olan mücadelelerini ve zaferlerini kayıtlara geçirmiştir: Bu firavunlar II. Büyük Ramses (hükümdarlık dönemi M.Ö. 1279-1213), oğlu ve halefi Merneptah (hükümdarlık dönemi M.Ö. 1213-1203) ve III. Ramses'tir (hükümdarlık dönemi M.Ö. 1186-1155). Her üç hükümdar da düşmanlarına karşı üstün başarılar kazanmıştır ve yazıtları Deniz Halkları konusunda en kapsamlı kanıtları sunmaktadır.Mısır'ı istila etmek üzere Deniz Halkları ile nasıl işbirliği kurduğunu aktarıyor. Bu ifadede Libyalı müttefiklerden "kuzeydeki denizlerden" gelenler diye bahsedilir ve bu bölgelerin adları EkveşTereşLukkaŞerden ve Şekeleş şeklinde verilir.

        Bunlar Mısır dışında Hitit İmparatorluğu topraklarına, Doğu Akdeniz'e (Levant) ve Akdeniz kıyılarındaki başka bölgelere de saldırmışlardır. Bunların kökeninin ve kimliğinin Etrüsk/Trojan'dan İtalyan'a, Filistine, Miken'e ve hatta Minos'a kadar uzanan geniş bir yelpaze.

        Karnak yazıtında hem de Teb antik kentindeki mezar tapınağında bulunan ünlü Merneptah Steli (Merneptah Dikilitaşıİsrail Dikilitaşı ya da Merneptah Zafer Dikilitaşı) üzerinde ölümsüzleştirmiştir. Bu Merenptah Steli'nin sonuç bölümü kısmen şöyledir:

        Prensler secde ederek “Barış!” diyorlar.
        Kimse başını Dokuz Yay arasında yükseltmiyor.
        Şimdi Tehenu (Libya) mahvoldu,
        Hatti barışta;
        Kenan tüm gamıyla yağmalandı:
        Ashkelon fethedildi;
        Gezer kuşatıldı;
        Yano'am yok edildi.
        İsrail çöp edildi ve tohumsuzlaştı;
        Hurru, Mısır yüzünden dul oldu. Tüm topraklar huzura kavuştu. Yolculuk eden herkes Yukarı ve Aşağı Mısır'ın Kralı tarafından bastırıldı.

        Bahsi geçen "Dokuz Yay" Mısırlıların geleneksel anlamda düşmanlarına taktıkları addır ve Tehanu da Libya'nın karşılığıdır. Söz konusu bu yazıt, Mısır'a karşı ayaklanan muhalif bölgelerin tamamını Merneptah'ın nasıl bozguna uğrattığını ve bu yerlere barışı getirdiğini aktarmaktadır. Kayıtlara geçen tarihte İsrail'den söz eden ilk yazıt olan Merneptah Steli, ne enteresan ki bir ülke ya da bölgeden değil, bir halktan söz etmektedir. 

        Baal’ın kesin kökeni Tunç Çağı’nın Batı Sami halkının ürünü olduğu biliniyor. Batı Samiler Kenan boylarından oluşuyordu. Bu boylar Tunç Çağı Levant’ının kent devletlerini kurdular. Dil ve kültür açısından İbranilerMoabitler ve Fenikeliler ile benzerlerdir. Kenanlıların ortak kültürel özellikleri vardı ve Baal’ın genelde baş tanrı olması buna dahil.

        Baal’ın ailesini oluşturan Kenan panteonuna en kapsamlı biçimde Ugarit’te rastlanır.


        El, Tunç Çağı’nın başlarında en önemli Kenan tanrısıydı ancak sonraları Baal’ın babası Dagan ve ardından Baal’ın kendisi ondan daha popüler oldu. 

        Baal genellikle fırtınayla ve havayla, özellikle de yağmurla ilişkilendirildi. Kenanlılar, Baal’a tapınmanın ekinlerine bolluk getirdiğine inanıyordu. Tahtının bugünkü Lübnan dağlarının tepesinde olduğuna ve buradan mevsim değişimini kontrol ettiğine inandılar. Baal önce havanın ve ekinlerin koruyucusuyken sonraları Ugarit’te tanrıların kralı olarak savaşçı tanrı oldu.

        Ugarit yıkıntılarından çıkarılmış en büyük edebi hazinelerden biri MÖ 14. yüzyıla tarihlenen ve üzerinde Kenan mitlerinin yer aldığı çivi yazılı tabletlerdir. Bu söylencelerde Baal, “Prens Deniz” ve “Yargıç Irmak” adlı tanrıya yenilir ve öldürülür ancak bu su tanrısını yenmek için daha sonra ölümden geri döner. Destanın bir kısmı şöyledir:

        Şimdi, düşmanın, Baal, şimdi düşmanını öldüreceksin, şimdi düşmanını yok edeceksin. Ebedi krallığını, egemenliğini sonsuza dek alacaksın.” Kothar iki sopa seçti ve isimlerini telaffuz etti. . . Sopa, parmaklarından çıkan bir akbaba gibi Baal’ın ellerinden fırladı. Prens Deniz’in kafasına, Yargıç Irmak’ın gözlerinin arasına vurdu. . . Astarte ona adıyla bağırdı: “Selam, Fatih Baal! Selam, Bulutların Üzerindeki Binici! Prens Deniz tutsağımız, Yargıç Nehir tutsağımız.


        Çıkış hikâyesine göre Mısır'dan çıktıkları anlatılan İbranilerin dini olarak asimile olma sonucu Mısır mitolojisindeki Apis boğası ve boğa başlı Khnum'dan esinlendikleri düşünülür. Mısırlıların ve İbranilerin Antik Yakın Doğu ve Ege'deki komşularında da sıkça yaban öküzüne olan ibadet görülür. Örneğin Yunan mitolojisinde Girit Boğası'na ibadet edilir. Hindistan'da Nandi (bir boğa), Tanrı Şiva'nın aracıdır ve bu nedenle Hindular tarafından kutsal sayılır. Mısırlılar arasında kutsal öküz olarak Hathor vardır ve bu Aşera'nın karşılığıdır.

        Altın Buzağı'ya HayranlıkNicolas Poussin

        İsrailoğullarının Mûsâ (as) Tur Dağı'nda iken altınlarını eritip buzağı heykeli yapmaları ve ona tapmaları kıssası Kur'an'da anlatılır. 

        Samiri'nin altınları eritip buzağı yapmasını anlatan temel ayetler

        • Tâ-Hâ Suresi 90-97. Ayetler: Bu kısımda, Harun (as)'ın onları uyardığı, Sâmirî'nin ortaya çıkışı ve buzağıya nasıl ses çıktığını söylediği anlatılır. Sâmirî, Cebrâil'in izinden bir avuç toprak alıp onu erimiş mücevheratın içine attığını söyler, bu da onun yaptığının ilahi bir müdahale gibi görünmesini sağlamıştır..
        • Bakara Suresi 51-54. Ayetler: Mûsâ (as)'ın Tûr'da kırk gece kalışından sonra kavminin buzağıya tapınmasını anlatır ve Mûsâ'nın kavmine "Buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz" dediğini belirtir. 
        Altın buzağının, Nehemya 9:18–19Şablon:İncil kitap hataları olan sayfalar'da da Ezra tarafından adı geçmektedir.

        Eski Ahit’te İsraillilerin ülkesinin MÖ 722’de Asurlular tarafından yıkılmasının ana nedeninin Baal’a tapınmanın cezası olduğu söylenir. 

        • Kybele, kökeni Anadolu'ya, özellikle Frigya'ya dayanan bir Ana Tanrıça'dır. Doğurganlık, doğa, vahşi hayvanlar (genellikle aslanlarla tasvir edilir), dağlar ve tarımla ilişkilendirilir. Yunan mitolojisinde Rhea ve Roma mitolojisinde Magna Mater (Ulu Anne) gibi figürlerle özdeşleştirilmiştir.
        • Baal (İbranice'de "efendi" anlamına gelir), Kenan mitolojisinde önemli bir erkek tanrıdır. Fırtına, hava durumu, bereket ve savaş tanrısı olarak tapınılmıştır; genellikle elinde bir şimşek tutarken tasvir edilir.

        Sinkretizmbirbirinden farklı düşünce, inanış ve öğretiyi harmanlayan düşünce sistemidir. 

        Zeus'un en büyük rakibi sayılan Titan Typhon ile olan savaşı veya Titanlar Savaşı (Titanomakhia) olarak mitolojik anlatılarda geçer ve bu büyük çatışmalarla karıştırılıyor olabilir. Zeus, Typhon'u yenerek onu Yanardağın altına hapsederken, Titanomakhia'da ise babası Kronos ve Titanları devirerek Olimposluların hakimiyetini kurar. 

        Hobbes'un en ünlü eseri olan Leviathan'ın kapağı. 

        Kel Dağı (Cebel-i Akra veya antik adıyla Kasyus Dağı), Hatay'ın Yayladağı ilçesi sınırları içerisinde yer alan sönmüş bir volkanik dağdır. Dağ üzerinde, özellikle Barlaam Manastırı ve Kapısuyu Manastırı gibi tarihi kalıntılar bulunmaktadır.

        Hikâyenin MS 250 civarında, Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlara yönelik zulümlerde bulunduğu dönemde yaşandığına inanılmaktadır. Hristiyanlıkta yedi kişi olarak tasvir edilmekte olup, bu yüzden Yedi Uyurlar olarak bilinmektedirler.

        Yedi Uyurlar'ı tasvir eden bir Orta Çağ el yazması.

        Anlatılana göre Roma İmparatoru Decius zamanında yedi veya sekiz Hristiyan genç, devrin putperest inançlarına kurban edilmekten korkarak yaşadıkları yerin (Efes) yakınlarındaki bir mağaraya sığınırlar. Fakat Romalı askerler, onları takip ederek ve mağarayı bularak yerlerini tespit ederler. Ancak, askerler içeri girdiklerinde kimseyi bulamazlar ve bunun üzerine komutanları mağaranın girişinin taş ve harçla kapatılmasını emreder. Ardından, mağaranın girişine "Yedi Kâfir'in ölüme terk edildiklerini" bildiren bir levha bırakarak giderler. Gençler çaresizce ne yapacaklarını düşünürlerken, birden üzerlerine bir ağırlık çöker ve orada mucizevi bir uykuya dalarlar. Bu kişilerin adları bir rivayete göre Maximilian, Iamblicus, Martinian, John, Dionysius, Exacustodianus ve Antoninus idi. Başka kaynaklarda ise başka isimler rivayet edilir.

        Hikâyenin en eski versiyonu, kayıp bir Yunanca kaynaktan aldığını söyleyen Süryani rahip Suruçlu Yakup'a (y. 451-521) aittir. Hikâyenin çerçevesini Tours piskoposu Gregorius (y. 538-594) ve Paulus Diaconus (y. 720-799), Historia Langobardorum eserinde çizer. En iyi bilinen Batı sürümü, Jacopo da Varazze'nin Legenda aurea (Altın Efsane) eserinde yer alır.

        Paulus 49 – 52 yıllarında yaptığı yolculuğunda sırasıyla önce Antakya, Derbe, Listra, Phrygia, Kuzey Galatia, Mysia ve Troia gibi Anadolu’nun çeşitli yerleşim merkezlerini dolaştıktan sonra gördüğü bir düş ile Makedonya’ya gitmeye karar verir.

        "Denizdeki Selükiya"—aynı isimli diğer şehirlerden ayırt etmek için böyle adlandırılmıştır—en çok Havari Pavlus [MS 45'te] ve Aziz Barnabas'ın bu limandan ilk misyonerlik yolculuklarına çıktığı tam olarak buradan yola çıktıkları nokta olarak en dikkat çekicidir (Elçilerin İşleri 13:4).

        • St. Pierre Kilisesi (Dünyanın İlk Mağara Kilisesi): Antakya'da, Habib-i Neccar Dağı yakınında bulunan bu kilise, Hristiyanlığın ilk merkezlerinden biridir ve Hz. İsa'nın 12 havarisinden biri olan St. Pierre (Aziz Petrus) ile ilişkilidir.

        Yedi Uyurlar'ı tasvir eden bir çizim. 

        Hikâyenin başka bir versiyonu İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'ın Kehf Suresi'nde de geçmektedir (18:9-26).

        Kur'an'da "dağların içine saklanan insanlar" Semûd kavminin dağlarda evler yontması gibi, insanların dağları barınak olarak kullandığına dair ayetler.

        Ashab-ı Kehf gibi kıssalarda dağların önemini gösterir.
        • Semûd Kavmi: Dağları oyarak kendilerine evler yaparlar, ancak bu durum onların inkâr ve azgınlıklarının bir göstergesidir.
          • Araf Suresi 7/74: "Sizler, 'Dağlarda gösterişli saraylar mı yontuyorsunuz?' diyerek, Allah'ın nimetini yalanlıyor ve (yurdunuzu) imar etmek yerine yıkıp geçiyorsunuz."
        • Dağlar Sığınak Olarak: Allah'ın insanlara dağlarda barınaklar (evler) yapma imkanı verdiği belirtilir.
          • Nahl Suresi 16/81: "Ve Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı. Dağlardan da size sığınaklar (barınaklar) yaptı..." 
        Dağların içine sığınan insan motifini barındıran spesifik bir ayet yerine, Semûd kıssası. 

        "Safon Dağı" (veya İngilizce adıyla Mount Zaphon), günümüzde Arapça'da Cebel Akra (Jebel al-ʾAqra) olarak bilinen bir dağdır.

        Dağın, Hazzi Dağı, Şapon Dağı, Fırtına Toplayan Dağ, Zeus Kasios, bazı kaynaklarda ise Mount Olympus of the Near East, Zeus of Mount Kasios ve Lord of the North isimleriyle de adlandır.

        Kel Dağı, Türkiye'nin Hatay iline bağlı Yayladağı ilçesinde yer alan, faal olmayan bir volkanik dağdır. 

        • İsimleri: Antik dönemdeki adı Kasyus (Kassius) Dağı olup, yerel halk tarafından "Cebel-i Akra" olarak da bilinir.
        • Mahabharata'da bulunan; bir köpek peşlerinde olarak, bir dağa doğru yola çıkmaya hazırlanan bir grup gencin tasviri.

        Manastır kalıntıları

        Manastırı kuran ve 16. yüzyılda kiliseleri restore eden Epiruslu kardeş keşişler Theophanes ve Nektarios Apsarades, manastırın hamisileridir. Onlar zengin adamlardı, zengin ailelerin oğullarıydı. Bu keşişler sadece manastırı yeniden inşa etmekle kalmadı, aynı zamanda çok sayıda sonradan gelen kardeşlerine ihtiyaç duydukları her şeyi sağladılar. On altıncı yüzyıla gelindiğinde manastırda yaklaşık 30 keşiş vardı ve çok sayıda arazi, bağ ve zeytinliklere sahipti.

        • Barlaam Manastırı: Yayladağı'nın Denizgören (Mürselek) köyü sınırları içinde, Kel Dağı'nın zirvesinden yaklaşık 400 metre aşağıda sarp bir alanda yer alır. MS 4. yüzyılda, St. Barlaam'ın buraya gelerek daha önceki dönemlerde burada bulunan Zeus heykelini yıktığı ve bir keşiş topluluğu oluşturduğu bilinmektedir. Manastır, 1268 yılına kadar aktif kalmış ve daha sonra terk edilmiştir.

        Önemli Yerler: Dağın eteklerinde, Antik Roma döneminden kalma St. Barlaam Manastırı gibi tarihi yapılar bulunur. Ayrıca, yakınındaki koylarda dalış yapılabilen su altı mağaraları keşfedilmiştir.

        • Tarihçe: Manastırın temelleri M.Ö. 3. yüzyılda burada bulunan bir Dorik tapınağa kadar uzanmaktadır. M.S. 4. yüzyılda, St. Barlaam buraya gelmiş, Zeus heykelini yıkarak bir keşiş topluluğu kurmuştur. 950-1050 yılları arasında yeniden inşa edilen manastır, 1268 yılına kadar faaliyet göstermiş ve daha sonra terk edilmiştir.
        "St. Barlaam", MS 4. yüzyılda yaşamış olan Antakyalı Şehit Barlaam'dır. 
        Hatay'ın Antakya kenti yakınlarında bir köyde yaşayıp çiftçilik yapmaktaydı.
        Antakyalı şehit Barlaam (Aziz Barlaam), Roma İmparatoru Diocletianus'un Hristiyanlara yönelik zulmü sırasında M.S. 304 yılında şehit olan yaşlı bir Hristiyan din adamıdır

        https://scispace.com/pdf/a-modern-hatay-antiocheia-mosaic-ortak-varolus-co-existence-3944l2eq.pdf


        Kel Dağı’nın içinde su altı mağarası

        Antik adı Kasyus (Kassius) Dağı olup, yerel halk tarafından "Cebel-i Akra" olarak da bilinir.
        Antik çağlarda Kasyus adıyla tanınan bu dağ, Zeus'un bile hayran kaldığı bir efsane!
        Tarihsel ve dini açıdan büyük öneme sahip olan Cebel Akra:

        • Hem Suriye'nin Lazkiye İli hem de Türkiye'nin Hatay İli sınırlarına yayılmıştır.
        • Antik Kenan mitolojisinde fırtına tanrısı Baal-Hadad'ın evi olarak kabul edilen kutsal bir zirveydi.
        • Kutsal Kitap'ta (Mezmurlar 48:2 ve İşaya 14:13 gibi) da bahsi geçmektedir, burada bazen coğrafi bir yer olarak bazen de "kuzey" yönünü belirtmek için kullanılmıştır.
        • Yunanlar bu dağı Zeus Kasios, Romalılar ise Jüpiter Kasius olarak adlandırmışlardır.

        Safon (Tzaphon), Antik Kenan mitolojisinde Ba'al'ın tahtının bulunduğu kutsal dağın adı olan Cebel-i Akra (Kel Dağ) veya bir başka deyişle Safen Dağı'nın İbranice ismidir. 

        • Yeşaya 14:13 ayetinde, Babil kralının kibri (Hristiyan geleneğinde genellikle Lucifer/Şeytan ile ilişkilendirilir) anlatılırken, şöyle dediği geçer: "Tahtımı Tanrı'nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım; İlahların toplandığı dağda, Safon'un doruğunda oturacağım".

        Baalbek, Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'nde yer alan, antik dünyada Heliopolis (Güneş Şehri) olarak bilinen, tarihi MÖ 3. binyıla kadar uzanan büyüleyici bir şehirdir.

        Baal-Hadadantik Yakın Doğu mitolojilerinde fırtına, yağmur, bereket ve savaş tanrısıdır; "Bulutlara Binen", "Şimşeğin Efendisi" gibi unvanlarla anılır, tarımsal topluluklar için hayati öneme sahip olup, doğurganlık ve yaşamın koruyucusudur, genellikle savaşçı bir figür olarak betimlenir ve Baalbek şehri onun adıyla ilişkilidir. 

        Tunç Çağı’nın Batı Sami dillerinin çoğunda, “baal” sözcüğü “efendi”, “sahip” anlamına gelir ve genel olarak her şey için kullanılmıştır. Tanrı Baal, birçok Kenan halkı panteonunda birincil tanrıydı ve tanrıların efendisiydi ancak özel bir sözcük olmadığından El ve Dagan gibi diğer Kenan tanrıları için de kullanıldı.

        Baal’ın tarihi özellikleri biraz kafa karıştırıcıdır. Baal genellikle yağmurla ilişkilendirilen bir hava tanrısı olduğundan Suriye’nin fırtına tanrısı Hadad ve Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup ile aynı görüldü. Baal, bazı yörelerde ve dönemlerde Fenike tanrısı Molek (Arapça’da Malik) ile de ilişkilendirildi. Bazı uzmanlara göre Baal, Molek’in bir unvanıdır.



        Atargatis, Kuzey Suriye'nin Büyük Ana Tanrıçası olarak bilinir ve genellikle eşi Hadad ile birlikte tapınılırdı. Hadad, Suriye mitolojisinde fırtına, bereket ve yağmur tanrısıydı. Bu ikili, toplumun koruyucu tanrıları olarak görülürdü.

        • Antik Dönemler: Başlangıçta Kenan ve Fenike kültürlerinde fırtına tanrısı Baal'a adanmış bir tapınım merkeziydi.
        • Bağlantıları: Genellikle diğer fırtına tanrılarıyla (Mezopotamya'daki Adad gibi) özdeşleştirilir ve Ugarit metinlerinde Hadad ile birleştirilir.
        • Kültürü: Sığır/öküz onun kült hayvanıydı ve Mısır Firavunları tarafından bile kabul görmüş, Kartaca'da ise baş tanrı Baal Hammon olmuştur. 
        • Roma Dönemi: Roma egemenliği altına girdiğinde (M.Ö. 64), şehir büyük bir dini kampüse dönüştürüldü ve Roma İmparatorluğu'nun Roma dışındaki en önemli inanç merkezlerinden biri haline geldi. Romalılar, yerel tanrıları kendi tanrılarıyla (Baal, Jüpiter oldu) birleştirerek burada görkemli yapılar inşa ettiler.

        • Jüpiter Tapınağı: Bir zamanlar 84 sütundan oluşan ve antik dünyanın en büyük tapınaklarından biri olan bu yapıdan günümüze sadece altı görkemli sütun kalmıştır.
        • Baküs Tapınağı (Dionysos Tapınağı): Şarap tanrısı Baküs'e adanmış olan bu tapınak, Jüpiter Tapınağı'na göre çok daha iyi korunmuştur ve zarif süslemeleriyle dikkat çeker.
        Önemli Efsaneleri:
        • Deniz Tanrısı Yam ile savaşır ve onu yener.Ölüm tanrısı Mot tarafından mağlup edilir. 
        • Mitolojik Konumu: Baş tanrı El'in oğluydu ve bazen "Prens Yam" olarak da anılırdı.
        • Baal ile Çatışması: En bilinen hikâyesi, fırtına ve bereket tanrısı Baal (Hadad) ile girdiği mücadeledir. Yam, diğer tanrılar üzerinde krallık talep ettiğinde, Baal ona karşı çıkar. Bu destansı savaşta Baal, sihirli silahlar yardımıyla Yam'ı yener ve kozmik düzeni sağlar. Bu mit, mevsim döngülerini ve düzenin kaos üzerindeki zaferini sembolize eder.
        • Lotan: Yam'ın yedi başlı bir deniz canavarı olan Lotan (daha sonraki İncil'de geçen Leviathan ile ilişkilendirilir) ile de bağlantılı olduğu düşünülür.
        &
        Aden Bahçesi'ndeki isyan eden Keruv meleğin(Şeytan) ortaya attığı iftiraların (İblis: İftiracı) hiçbir kuşkuya yer kalmaksızın giderilmesi gerekmektedir. Çünkü bu melek bu iftiralarıyla Tanrı'nın yönetiminin haklı olmadığını ve ayrıca Tanrı'nın yarattığı varlıkların iyiliğini amaçlamadığını iddia etmiştir. 
        Ey koruyucu Keruv.
        Yaradilis17; Güzelliğinden ötürü
        Gurura kapıldın,
        Görkeminden ötürü
        Bilgeliğini bozdun.
        Böylece seni yere attım,
        Kralların önünde seni yüzkarası yaptım.

        Şeytan ve cinleri Armageddon'da atıldıkları "Uçurum"dan çıkarılacaklar.

        Yeşaya 14

        3 RAB İsrail halkını acıdan, sıkıntıdan
        Ve yaptığı ağır işlerden kurtardığı gün
        4 Babil Kralı'nı alaya alarak,
        “Halkı ezenin nasıl da sonu geldi!” diyecekler,
        “Zorbalığı nasıl da sona erdi!”

        8 Lübnan'ın çam ve sedir ağaçları bile
        Kralın yok oluşuna seviniyor.
        “Onun ölümünden beri kimse bizi kesmeye gelmiyor” diyorlar.
        9 Toprağın altındaki ölüler diyarı
        Babil Kralı'nı karşılamak için sabırsızlanıyor.
        Onun gelişi ölüleri,
        Dünyanın eski önderlerini heyecanlandırıyor;
        Ulusları yönetmiş kralları
        Tahtlarından ayağa kaldırıyor.
        10 Hepsi ona seslenip diyecekler ki,
        “Sen de bizim gibi gücünü yitirdin,
        Bize benzedin.”
        11 Görkemin de çenklerinin sesi de
        Ölüler diyarına indirildi.
        Altında kurtlar kaynaşacak,
        Üstünü kurtçuklar kaplayacak.
        12 Ey parlak yıldız[a], seherin oğlu,
        Göklerden nasıl da düştün!
        Ey ulusları ezip geçen,
        Nasıl da yere yıkıldın!
        13 İçinden, “Göklere çıkacağım” dedin,
        “Tahtımı Tanrı'nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım;
        İlahların toplandığı dağda,
        Safon'un doruğunda oturacağım.
        14 Bulutların üstüne çıkacak,
        Kendimi Yüceler Yücesi'yle eşit kılacağım.”
        15 Ancak ölüler diyarına,
        Ölüm çukurunun dibine
        İndirilmiş bulunuyorsun.

        Gidin hep beraber,
        izleyin Phrygia’yadaki Kybele’nin evini,
        korularını tanrıçanın.
        Ziller çalar orada, davullar yankılanır.
        Romalı Şair Catullus


        On sekizinci yüzyıldan itibaren Batılı maceracılar, egzotizmin ve Doğu'nun ihtişamının yeniden keşfini peşinde koymuşlardır. Bazıları Baalbek Akropolü'nden geçmiştir. Robert Wood, şehri ilk kez hayranlıkla izleyen ve tarihini korumak için çalışan ilk kişiydi; 1751'de Roma kalıntılarını ayrıntılı bir şekilde inceledi. Şöyle yazdı: "Baalbek'in harabeleri her ziyaretçiyi şaşırtır. […] İtalya, Yunanistan, Mısır ve Asya'nın diğer bölgelerinde ziyaret ettiğimiz birçok antik şehirle karşılaştırdığımızda, bunların mimaride şimdiye kadar denendiği en cesur plan olduğunu düşünmeden edemiyoruz"

        Robert Wood

        Otuz üç yıl sonra, Fransız yazar ve oryantalist Constantin-François Volney de Baalbek kalıntılarını ziyaret etti ve 1759'daki yıkıcı bir depremin ardından Jüpiter tapınağının sütunlarının sayısının tekrar azaldığını, altıdan fazla olmadığını (R.Wood'un ziyareti sırasında dokuz) olduğunu bildirdi; bu deprem de bölgenin çeşitli bölgelerinde önemli hasar ve yıkımlara yol açtı.

        Baalbek'e diğer gezginler ve sanatçılar da geldi; aralarında Fransız ressam Louis-François Cassas (1785'te), Fransız oryantalist Léon de Laborde (1837'de) ve İskoç ressam David Roberts (1839'da)

        Baalbek tapınağının kalıntılarının korunmasına yönelik bilimsel ilgi bu dönemden itibaren gelişmeye başladı. Bir İngiliz misyonu olan "Filistin Keşif Fonu", ilk görevini 1873'te üstlenmiştir.

        Tapınağın içinde, bazı sütunlar, alt sırada dairesel alınlıklar ve üst sıralarda üçgen pedimentler, önceden saygılı tanrıların heykellerini barındıran Korint başlıklarıyla bağlantılı kolonlardı. Tapınağın arkasında, tanrının heykelinin tahta oturduğu bir adyton (kısıtlı alan - cella) bulunmaktadır. Kült, bitki örtüsünün ve doğanın sürekli yeniden doğuşunun tanrısı olan genç bir tanrı (yerel Adonis) etrafında şekilleniyordu. Şarap ve afyon gibi diğer uyuşturucular, inananlar tarafından ekstaz noktasına ulaşmak için kullanıldı. Sarmaşik ve haşhaş gibi dekoratif temsiller, bu tapınağın Bacchus'a atfedildiğini göstermektedir.

        Bacchus Tapınağı
        Bacchus Tapınağı

        Tapınağın güneydoğu köşesinde, on beşinci yüzyılda Memlükler döneminde bir kule inşa edilmiş ve kalenin valisi için ikametgah olarak kullanılmıştır.

        Lauis Francois Cassas ''ASUR STELINI''



        #


        Bir sırrın ifşası olarak Gılgamış Destanı;

        Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kült kitabı


        SÜMER MİTOLOJİSİNDE EVRENİN VE İNSANIN YARATILIŞI




         “Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı” adlı Sümer şiirinin giriş bölümünde şöyle anlatılmaktadır:

        Gök yerden uzaklaştıktan sonra,
        Yer gökten ayrıldıktan sonra,
        İnsanın adı konduktan sonra,
        Anu göğü ele geçirdikten sonra,
        Enlil yeri ele geçirdikten sonra, şiir bu şekilde devam etmektedir.

        Sümerler, Evren kelimesinin yerine An-Kİ (yer gök) kelimesini kullanmışlardır.

        Sümerlilere göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç en eski ve ulu bir denizdir. Bu ilksel denizin başlangıcı ve meydana çıkışı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Sümerliler, denizin ezeli ve ebedi olduğunu kabul etmişlerdir. Bu ilksel deniz, gök ve yeri bir arada tutan bir evren dağını meydana getirmiştir. Tanrı AN (Gök) erkek ve Ki (Yer) dişidir. 

        Enki; denizin kilini yoğurur ve ona şekil vermesi için Ninhursag’dan yardım ister. Kırık durumda olduğundan okunamayan birkaç dizeden sonra şiir, Enki’nin insan yaratılışı şerefine düzenlediği bir yemeğe geçer. Burada çok fazla şarap içerek sarhoş olan Enki ve Ninhursag altı değişik tip için kili yoğurur, şekillendirir ve yazgılarını belirler.
                          
        İnsanın yaratılması şerefine şölende bütün tanrılar içerek sarhoş olurlar. Bundan dolayı yaratılan insanlar kusurlu olunca Enki fani ama ölümsüzlerin kuvvetine sahip, insan şekli verilen, kilden Adapa’yı yaratır. Adapa ya da Adamu, ayartılan ilk insandır ve Sümer kral listesinde ulusun ilk lideri olarak geçer. 

        Kaynaklar:

        Kramer, S. (1995). Tarih Sümerle Başlar,(çev. M. İlmiye Çığ). TTK Yay., Ankara.
        Kramer, S. N. (2001). Sümer Mitolojisi,(çev. M. İlmiye Çığ). Kabalcı Yayınevi. İstanbul.

        Tufan öncesi krallar ya da MÖ 26'ncı yüzyıldan önceki krallardır. Bu kralların hükümdarlık süreleri “sar” (1 sar 3600 yıllık dönemi kapsamaktadır) ve “ner” (bir ner 600 yıllık dönemi kapsamaktadır) birimleri ile ölçülmekteydi.

        "Krallık cennetten indikten sonra, Kraliyet Eridu’daydı. Eridu'da, Alulim kral oldu; 28800 yıl boyunca hükmetti."

        • Sümerler, MÖ 4000 civarında Güney Mezopotamya'da (bugünkü Irak) kurulmuş, tarihin ilk şehir medeniyetini oluşturan, yazıyı (çivi yazısı)tekerleğiilk hukuk kurallarınıtakvimi, gelişmiş tarım tekniklerini (kanallar) ve matematiği icat etmişlerdir; çok tanrılı dinsel inançları, mitolojileri ve gelişmiş şehir yapıları (zigguratlar) ile kendilerinden sonraki medeniyetleri derinden etkilemişlerdir.
        Sümerler'den öğrendikleri çivi yazısını onlara da öğreteceklerdi. İşte tam da bu nokta bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Çünkü Anadolu’ya yazıyı getirenler Asurlu tüccarlar oldu ve Hititler onlardan görüp öğrendikleri yazı ile beraber eşsiz bir uygarlık oluşturmayı başardılar.
        &
        • Asurlular, M.Ö. 2000 yılında kurulan Sami kökenli bir Mezopotamya uygarlığıdır. Başkent olarak Asur ve Ninova şehirlerini kullanıp topraklarını Suriye, Filistin, Kıbrıs, Kapadokya, Mısır ve İran’a kadar genişletmişlerdir.
        • Ninova’daki kraliyet bahçeleri olağanüstü güzellikteydi. Bu bahçeler dağlardan aşağıya doğru 50km boyunca uzanan kanallarla sulanıyor, böylelikle bahçeler tüm yıl boyunca üzerlerinde envai çeşit çiçeğin açtığı bir vahaya dönüştürülüyordu. Geçtiğimiz tarihlerde Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Babil’in Asma Bahçeleri’nin aslında Ninova’da olduğu, yazarların daha sonraki zamanlarda Ninova’yı Babil’le karıştırdığı iddiası ortaya atıldı.
        • Asurbanipal’in kütüphanesi sarayının yanan duvarları altına gömülmüştü ve 2.000 yıl boyunca saklı kaldı. Kütüphanenin kırık ve dağılmış kalıntıları ilk kez 1849’da bulundu, günümüzde ise bu kalıntılar British Museum’da yer almakta.
        • Kütüphanedeki eserler arasında, bugün dünyanın en eski edebi eserlerinden biri olduğu düşünülen Gılgamış Destanı da yer alıyordu. Destanın bir kısmı günümüzde “Tufan Tableti” olarak adlandırdığımız tablet üzerine yazılmıştı, bu tablette Büyük Tufan anlatısı yer alıyor ki bu anlatıdan daha önce yalnızca Kutsal Kitap’ta bahsedildiği biliniyordu.
        • Ninova'nın Tarihsel Önemi
          • Asur Başkenti: Asur İmparatorluğu'nun en parlak döneminde başkentliğini yaptı, Kral II. Sargon'un oğlu Kral Sanherib tarafından genişletildi ve güçlendirildi.
          • Kültür ve Bilim Merkezi: Asurbanibal Kütüphanesi (dünyanın ilk kütüphanelerinden biri), dev surlar, saraylar ve tapınaklarıyla bilinirdi.
          • Hz. Yunus: Peygamber Hz. Yunus (Yunus Peygamber) ile ilişkilendirilir, İncil'de geçen Ninova burada yer alır. 
        • Ninova'ya GörevlendirilmesiHz. Yunus'un, Asur İmparatorluğu'nun başkenti Ninova'ya (bugünkü Irak'ın Musul kenti yakınlarında yer alan), peygamber olarak gönderildiği ve yaklaşık olarak MÖ 8. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu dönem, İsrail Krallığı'nın karışık bir siyasi süreçten geçtiği ve Asur İmparatorluğu'nun Orta Doğu'daki gücünün zirvesinde olduğu bir zamana denk gelir. 
        • Ninova halkı, Asur İmparatorluğu'nun başkenti olan bu antik şehirde yaşayan, Sami kökenli Asurlular başta olmak üzere çeşitli Mezopotamya halklarından oluşuyordu; MÖ 7. yüzyılda en parlak dönemini yaşayıp Asurbanipal Kütüphanesi gibi kültürel merkezlere sahipti, ancak MÖ 612'de Med ve Babil ittifakı tarafından yıkılıp yağmalandı; ayrıca Hz. Yunus'un peygamber olarak gönderildiği ve halkının İncil'de ahlaksızlıkla anıldığı, ancak büyük bir dini ve kültürel merkez olan şehirde yaşam sürdüren insanlar olarak tarihi kayıtlara geçmiştir. 
        • Ninova Halkının Tarihçesi
          • İlk Dönemler: Ninova'nın kuruluş tarihi M.Ö. 5. binyılın ortalarına kadar uzanır ve Neolitik dönemden itibaren iskan edilmiştir. Şehir, adını tanrıça Nin'den (İştar/Astarte) almıştır.
          Ishtar (Sümerce kaynaklarda Inanna olarak geçer) aşk ve savaşla bağdaştırılmış başlıca Mezopotamya tanrılarından biridir.
          • Asur Egemenliği: M.Ö. 2. binyılda Asurluların gelişiyle şehir gelişmeye başladı. Özellikle Yeni Asur döneminde, Kral II. Asurnasirpal ve sonrasında Kral Sanherib dönemlerinde (M.Ö. 7. yüzyıl), Ninova Asur İmparatorluğu'nun başkenti oldu ve muazzam bir siyasi, kültürel ve ticari merkez haline geldi.
          Kral Sanherib (MÖ 705-681), Yeni Asur İmparatorluğu'nun en güçlü ve en bilinen hükümdarlarından biridir. Asur Kralı II. Sargon'un oğlu ve halefi olarak, imparatorluğu istikrara kavuşturmak ve genişletmek için önemli askeri seferler düzenlemiş ve büyük bayındırlık projeleri gerçekleştirmiştir.
        • Önemli Başarıları ve Seferleri
          • Başkent Ninova: Tahta çıktıktan sonra başkenti Dur-Şarrukin'den (Khorsabad) antik Ninova kentine taşımış ve burayı görkemli bir metropole dönüştürmüştür. Şehri devasa surlar, tapınaklar, saraylar ve karmaşık bir sulama sistemiyle donatmıştır. Hatta ünlü Babil'in Asma Bahçeleri'nin aslında Ninova'da inşa edilmiş olabileceği de iddia edilmektedir.
          • Babil'e Karşı Mücadele: Saltanatı boyunca en büyük sorunlardan biri, sürekli isyan eden Babil'di. Babil'e karşı altı farklı sefer düzenlemiş ve nihayetinde MÖ 689'da şehri ele geçirip tamamen yağmalamış ve yıktırmıştır. Bu eylemi, Asur içinde bile tepki çekmiş ve dini bir saygısızlık olarak görülmüştür.
          • Yahuda Krallığı'na Saldırı: MÖ 701 yılında, Kral Hezekiya'nın isyanı üzerine Yahuda'ya bir sefer düzenledi. Birçok müstahkem şehri ele geçirdi, ancak başkent Kudüs'ü zapt edemedi. Kendi yıllıklarında Hezekiya'yı "kraliyet şehri Kudüs'te kafese kapatılmış bir kuş gibi" bıraktığını belirtir. Bu olay, hem Asur hem de İncil kayıtlarında yer alan nadir tarihi kesişim noktalarından biridir.
          • MÖ 612'deki Fetih: Asur İmparatorluğu'nun gücünün zayıflamasının ardından, Medler, Babilliler ve İskitlerden oluşan bir koalisyon MÖ 612 yılında Ninova'yı kuşattı ve ele geçirdi. Şehir yağmalandı, yakıldı ve büyük ölçüde yok edildi.
          • İttifak Güçleri: Babil Kralı Nabopolassar ve Med Kralı Kyaxares liderliğindeki birleşik bir ordu, İskitler ve Kimmeryalıların da desteğiyle Ninova'ya saldırdı.
          Ninova Muharebesi  613 ile 611 yılları arasında olasılıkla MÖ 612 yılında gerçekleşen muharebedir. Asurlulara karşı isyan halinde olan Medler ve Babillilerden oluşan bir koalisyon Ninova'yı kuşatmış ve şehrin 750 hektarlık alanını tahrip etmiştir. Bu, Yeni Asur İmparatorluğu'nun çöküşüne ve Babil İmparatorluğu'nun Mezopotamya'da hâkim devlet olarak yükselişine yol açtığı için Antik Yakın Doğu'da önemli bir olaydı. 
        • Ninova'nın DüşüşüJohn Martin tarafından.
        • Asurlular, Anadolu'ya koloniler kurmuş (Kültepe gibi) ve Ninova'yı başkent yaparak sanat, mimari (saraylar, kabartmalar) ve yazı (Asurbanipal Kütüphanesi) alanlarında önemli eserler bırakmış, ancak Med ve İskitlerin saldırılarıyla yıkılmış, halkı ise günümüzde Asuriler (Süryaniler) olarak yaşamaya devam etmiştir. 
        •                      

        Medler: Asur İmparatorluğu’nu Yıkan Halk 

        • Köken ve Kuruluş (MÖ 9-8. Yüzyıllar):Medler, Demir Çağı'nda bugünkü İran ve Batı Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüş, Hint-Avrupa kökenli eski bir İran halkıdır.  "Mada" olarak Asur kayıtlarında geçen Medler, Zagros Dağları bölgesinde ortaya çıkmıştır. Deioces'in kabileleri birleştirmesiyle devletleşmişlerdir.ilk Med kralı Deiokes'ti (MÖ 728-675 civarı). Başkent olarak, günümüz İran'ındaki Hemedan şehri yakınlarında bulunan Ekbatan (Hegmatane) kentini kurdu.
        • Kuruluş (MÖ 550): Persler, Büyük Kiros önderliğinde birleşerek kuzeydeki Medleri yıktı ve bağımsız bir devlet kurdu. Ahameniş, MÖ 559-330 yılları arasında hüküm süren ve Büyük Kiros (Cyrus the Great) tarafından kurulan antik Pers hanedanı ve imparatorluğudur. 
        • Köken: Sümerlerde dişil koruyucu ruhlar "Lama" olarak bilinirken, Asur döneminde bu form "Lamassu" (erkek) olarak evrilmiştir. 
        • Pers İmparatorluğu'nda (Ahamenişler) ise bu geleneği Persepolis gibi yapılarda benimsemişlerdir, ancak kökenleri Asur krallarına dayanır ve saray kapılarını korurlardı. Bu varlıklar, hem fiziksel hem de sembolik olarak güç ve koruma sunar, bazen beş bacaklı tasvir edilerek hareket eder izlenimi verirler. 
        • Asur, Sümer ve Pers mitolojisinde yer alan, Lamassu adı verilen efsanevi koruyucu varlıkları tasvir eder. (Kanatlı Boğa Heykelleri): Sarayların girişlerini koruyan, insan başlı, boğa veya aslan gövdeli ve kanatlı bu devasa heykeller, Asur gücünün ve görkeminin sembolleridir.
        #

        Ubeyd uygarlığı

        Obeyd Kültürü'nün Mezopotamya'daki yayılma alanı.  
        Tarih ve Gelişim
        Mezopotamya'nın prehistoryya kültürlerinden biri olan Ubeyd'in bir uzantısı olarak ortaya çıkmış Uruk, dünyanın "kent" hüviyeti kazanan ilk yerleşim yeri olarak biliniyor. Bu Sümer kenti M.Ö 4. bin yılın başlarında Fırat ve Dicle'nin beslediği bereketli ova üzerine kurulmuş.
        Ubeyd uygarlığı, Mezopotamya'daki ilk yerleşik tarım toplumlarından kentsel topluma geçişi sağlayan ve yaklaşık MÖ 6500'den MÖ 3800'e kadar süren önemli bir Kalkolitik (Bakır Çağı) dönem kültürüdür.
        • Kökeni: Kültür, adını güney Irak'taki Tell el-Ubeyd (Tell al-'Ubaid) arkeolojik bölgesinden alır. İlk olarak Mezopotamya'nın güneyindeki alüvyon ovalarında, Basra Körfezi yakınlarında ortaya çıkmıştır.
        • Kronoloji: Dönem genellikle şu aşamalara ayrılır:
          • Ubeyd 0 (MÖ 6500-5400): İlk kalıcı yerleşimlerin ve sulama tarımının başlangıcı.
          • Ubeyd 1-2 (MÖ 5400-4500): Daha büyük köylerin büyümesi ve uzun mesafeli ticaret ağlarının gelişimi. Ubeyd 1 dönemi, Eridu dönemi olarak da bilinir.
          • Ubeyd 3-4 (MÖ 4500-3800): Sosyal tabakalaşma, zanaat uzmanlaşması ve anıtsal kamusal binaların (tapınaklar gibi) ortaya çıkmasıyla karakterizedir.
        Ubeyd'den Uruk'a geçiş süreci şu şekilde özetlenebilir:
        • Süreklilik: Uruk, daha önceki iki küçük Ubeyd yerleşiminin (Unug ve Kullaba) birleşmesiyle oluşmuştur. Mimari ve dini uygulamalarda Ubeyd kültürünün devamlılığı gözlemlenir, örneğin Ubeyd tapınaklarının üzerine daha anıtsal Uruk tapınakları inşa edilmiştir.
        • Dönüşüm: İki dönem arasındaki geçiş, büyük yapısal değişikliklerle karakterize edilen bir evrimdir. Ubeyd dönemindeki büyük köy yerleşimleri, Uruk döneminde merkezi yönetimlere ve uzmanlaşmış işgücüne sahip, 10.000'den fazla nüfusa sahip büyük, katmanlı şehir devletlerine dönüşmüştür (kent devrimi).
        Yenilikler: Uruk dönemi, Ubeyd'in yavaş çarkta üretilen boyalı çanak çömleğinden, hızlı çarkta seri üretilen boyasız çanak çömleğe geçiş gibi teknolojik yeniliklere tanık olmuştur. Ayrıca bu dönemde yazı (çivi yazısı) ve silindir mühürler gibi idari teknolojiler ortaya çıkmıştır.
        (Kuzeybatı İran topraklarını kapsar. Kuzeyde Aras Nehri, güneyde ve batıda Zagros dağ silsileleri sınırları belirler. Arkeolojik veriler ve yazılı metinler, Urartu Krallığı’nın MÖ 9-7. yüzyıllar arasında İran’ın kuzeybatı kesiminde, özellikle Urmiye Gölü ve çevresinde etkin olduklarını gösterir. Son yıllarda Tarage Dağı’nda keşfedilen kaya yazıtı, bölgedeki Urartu varlığının Kral İšpuini veya oğlu Minua ile ortak saltanatından itibaren başladığının kanıtıdır. Urmiye Gölü’nün güneyindeki Taştepe Yazıtı’na göre, bölgedeki Urartu işgali Minua döneminde de sürer. )

        Urartuca ilk yazılı kayıtları bırakan kral olma özelliğini taşır ; bu kayıtlarda İspuini hem “Biainili” (Urartu dili) hem de “Nairi” (Asurca) ünvanlarını kullandı. Kelishin dikilitaşında, kral halefi oğlu Menua ile birlikte tanrı Ḫaldi'yi daha merkezi bir pozisyona taşıdı.

        Kral İşpuini (MÖ 828-810 civarı hüküm sürdü)Urartu Krallığı'nın en önemli hükümdarlarından biri ve devletin gerçek anlamda kurucusu olarak kabul edilen güçlü bir kraldır.


        Libasyon ritüeli, tanrılara ve ruhlara şarap, su, süt, kan gibi sıvıların adak olarak sunulduğu, antik dünyadan günümüze ulaşan dinsel bir törendir;

        Ubeyd kültürü, adını Sümer kenti Ur yakınlarındaki Tel el-Ubeyd adlı höyükten alır. Başlangıçta Güney Mezopotamya'ya özgü olsa da, üçüncü ve dördüncü evrelerinde (yaklaşık MÖ 4500-3800) tüm Mezopotamya'ya, hatta Güney Kafkasya, İran, Zagroslar ve Kuzeydoğu Arabistan'a yayılmıştır.Önemli yerleşim yerleri arasında Eridu (tapınakların inşa edildiği ilk kentlerden biri) ve Tell Abada (mimari açıdan özel bir yerleşim) sayılabilir. 

        Ubaidian uygarlığı, MÖ 4500-4000 yılları arasında var olan eski bir Mezopotamya kültürüydü. Sümerlerinki gibi Ubeydliler'in de kökenleri bilinmemektedir. Muazzam köy topluluklarında kerpiç evlerde yaşıyorlardı ve sofistike mimariye, tarıma ve sulu tarıma sahiptiler.


        Obeyd Kültürü ilk olarak, bir Sümer yerleşmesi olan Ur yakınlarındaki Tell el Ubaid Höyüğü'nde incelenmiş, kültüre bu yerleşmenin adı verilmiştir.Güney Mezopotamya'nın en eski yerleşimi olarak Çanak Çömlekli Neolitik Çağ'dan Kalkolitik Çağ'a uzanan ve Uruk Dönemi başlarına kadar süren bir kültürdür.

        Obeyd Kültürü'nü kuzeydeki Toroslar'dan ve doğudaki Zagros Dağları'ndan gelerek bölgeye yerleşen topluluklarının kurduğu düşünülmektedir. Bu bölgeye yerleşen topluluklar, kanallar açarak sulu tarım yapmaya başlamışlardır. Sulu tarım, sonuç itibarıyla tarımsal üretimi büyük ölçüde artırmıştı.Obeyd yerleşmelerinin tarıma dayalı yerleşmeler olduğu anlaşılmaktadır. Esas olarak buğday, arpa, keten ve hurma yetiştirilmektedir. Hayvan yetiştiriciliği ise ağırlıklı olarak sığır ve domuzdur. Uygun bölgelerde balıkçılık da geçim ekonomisi içinde önemli yere sahiptir.  

        Obeyd Dönemi'nin ikinci evresinde Eridu kentinde tapınaklar inşa edildiği görülür. Üçüncü evrede ise kültürün kuzeye doğru yayıldığı anlaşılmaktadır. Dördüncü evre olarak tanımlanan dönemde ise tüm Mezopotamya'ya yayılmıştır. 

        Büyüyen artı ürüne el koyan yönetici sınıf, halk üzerindeki tinsel gücünü destekleyen büyük tapınak inşası işlerine yönelmiştir. Bu tapınakların en görkemli örneklerine Eridu'da, Uruk'ta, Tepe Gavra'da Malatya İl sınırları içindeki Arslantepe Höyüğü'nde rastlanmaktadır. Tepe Gavra'da yan yana üç tapınak ortaya çıkarılmıştır. Birden çok tapınağın varlığı, inanç sisteminin tanrı ailesine dayandığı şeklinde yorumlanmaktadır. Kuzeydeki tapınakta çok sayıda bulla bulunmuştur. Bullaların kullanım amacı, tahıl küplerinin mühürlenmesidir. Tahıl küplerinin ağzı bir bezle örtülerek ağız çevresine ip dolanır ve ipin uçları bir çamur topağıyla bir araya getirilir. Bu çamur topağı daha kurumadan bir mühürle mühürlenir. Bulla denen bu çamur toprağının parçalanmaması, küpün içinden bir şey alınmamış olduğunun bir kanıtı olmaktadır. Bullaların tapınakta bulunması, bir kısım ürünün tapınakta depolandığını, daha sonra bir şekilde dağıtıldığını göstermektedir.

        Obeyd Dönemi yapılarının büyük bölümü çift kanatlı, ortada bir salonu olan ve iki katlı yapılardır.Yine de Obeyd mimarisi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Evler genellikle pise tekniğiyle yapılmış olmakla birlikte yerleşimlerin etrafının taş temel üzerine kerpiç duvarlı surlarla çevrili olduğu anlaşılmaktadır. Diğer yandan dini yapıların mimarisi dikkat çekicidir.

        Örneğin Eridu yerleşimi dışında bin kadar gömütü ihtiva eden bir yerleşme dışı mezarlık bulunmuştur. Gömütler, etrafı kerpiçle çevrili ve üstü de kerpiçle kapatılmış sanduka mezarlara gömülmektedir. Gömütler bu mezarlara hocker (ana rahmindeki gibi) yerleştirilmektedir. 

        #

        Ur'un köleler (esir alınmış yabancılar), çiftçiler, zanaatkârlar, doktorlar, yazıcılar ve rahipleri içeren katmanlı bir sosyal sisteme sahip olduğu düşünülmektedir. Görünüşe göre yüksek rütbeli rahipler büyük lükse sahiptiler ve konaklarda yaşıyorlardı. Sözleşmeler, iş kayıtları ve mahkeme belgeleri dahil on binlerce çivi yazısı, şehrin karmaşık ekonomik ve yasal sistemlerini kaydetmiştir. Bu metinler; tapınaklardan, saraydan ve müstakil evlerden gün yüzüne çıkmıştır.

        Sümerler gibi, Ur'un yeni yerleşimcileri de MÖ 3300 dolaylarında doğudan gelmiş ve izole bir dil konuşan Sami olmayan bir halktı. Ancak MÖ 3. binyıl boyunca Sümerler ve Doğu Sami Akadlar arasında yaygın bir iki dilliliğe yol açan yakın bir kültürel ortak yaşam gelişti. Sümerce ile Akadcanın karşılıklı etkisi, geniş ölçekte sözcüksel ödünç almaktan sözdizimselmorfolojik ve fonolojik yakınsamaya kadar her alanda belirgindir. 

        Hz. İbrahim'in (a.s) doğduğu yer olarak bilinen Ur (Ur Kaidean/Keldaniler'in Ur'u) antik kenti, günümüzde Irak sınırları içerisinde, Nasıriye şehrinin 16 kilometre batısında yer almaktadır. Burası, Mezopotamya'ya ait önemli bir Sümer şehir devletiydi.

        Üç semavi dinin ve bu dinlerin peygamberlerinin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in, eski ismi Ur olan şimdiki Şanlıurfa’da dünyaya geldiğini ve Harran’da da 75 yaşına kadar yaşadığını ardından Filistin’e doğru hicret ettiğini bilimsel araştırmalarla kanıtladılar.

        Doç. Dr. Ahmet Gündüz; “Bazı rivayetlere göre Hz. İbrâhim Nûh Tufânı’ndan sonra dünyaya gelmiştir. Onun doğumu ile Tufân arasında geçen zaman farkına ilişkin olarak 942, 1099, 1079, 1263, 1330 yıl gibi bazı süreler zikredilmektedir. Bir rivayete ise Hz. Peygamber’e, Nûh (a.s) ile Hz. İbrâhîm arasında ne kadar bir zaman dilimi geçtiği soruldu, O da bin yıl olduğunu söylemiştir.

        Nuh Tufanı'ndan sonra gönderilen peygamber İslami kaynaklara göre peygamberlerin kronolojik sıralaması şu şekildedir:
        • Hz. Adem
        • Hz. İdris
        • Hz. Nuh
        • Hz. Hud
        • Hz. Salih
        • Hz. İbrahim ve diğerleri.
        Nuh Tufanı'ndan sonra insanlar tekrar putlara tapmaya ve sapıklığa yönelince, Allah onlara doğru yolu göstermesi için Hud peygamberi göndermiştir. Hud peygamber, Yemen'de, Ahkaf bölgesinde yaşayan Ad kavmine gönderilmiştir. 


        Peygamberler farklı coğrafyalarda yaşamışlardır; Hz. Adem ilk insan olarak kabul edilirken, Hz. Nuh Mezopotamya'da, Hz. İbrahim Urfa (Harran) çevresi ve Kenan diyarı, Hz. Musa Mısır ve Sina, Hz. İsa Filistin (Beytlehem, Nasıra, Kudüs) bölgesinde, son peygamber Hz. Muhammed (SAV) ise Arabistan'da (Mekke ve Medine) yaşamıştır. 

        Önemli Peygamberler ve Yaşadıkları Yerler (Genel Bilgiler)
        • Hz. Âdem (AS): İlk peygamber ve insan; genel olarak Mezopotamya veya Serendib (Sri Lanka) civarı düşünülür.
        • Hz. İdris (AS): Mezopotamya'dan Mısır'a göç ettiği rivayet edilir.
        • Hz. Nuh (AS): Mezopotamya'da yaşamış, büyük tufanı yaşamıştır.
        • Hz. Hud (AS): Yemen'de "At Kavmi"ne gönderilmiştir.
        • Hz. Salih (AS): Kuzey Arabistan'da "Semud Kavmi"ne gönderilmiştir.
        • Hz. İbrahim (AS): Urfa (Harran) doğumlu, daha sonra Kenan diyarına (Filistin) göç etmiştir.
        • Hz. Lut (AS): Hz. İbrahim'in yeğeni, Lut Gölü civarındaki Sodom ve Gomora'da yaşamıştır.
        • Hz. İsmail (AS) & Hz. İshak (AS): Arabistan ve Kenan topraklarında yaşamışlardır.
        • Hz. Yakup (AS): Kenan topraklarında yaşamış, "İsrail" adını almıştır.
        • Hz. Yusuf (AS): Kenan topraklarında doğmuş, Mısır'a gitmiş ve orada yaşamıştır.
        • Hz. Musa (AS): Mısır'da doğup büyümüş, Firavun'dan kaçarak Sina'da yaşamış ve Tevrat'ı almıştır.
        • Hz. Davud (AS): Kudüs ve çevresinde yaşamış, krallık kurmuştur.
        • Hz. Süleyman (AS): Kudüs'te yaşamış ve büyük bir imparatorluk kurmuştur.
        • Hz. İsa (AS): Filistin'de doğmuş, Beytlehem, Nasıra ve Kudüs gibi şehirlerde yaşamış, son olarak göğe yükselmiştir.
        • Hz. Muhammed (SAV): Mekke'de doğmuş, Medine'ye hicret etmiş ve orada vefat etmiştir. 
        Peygamberlerin yaşam alanları, görev yaptıkları kavimlerin yaşadığı coğrafyalarla doğrudan bağlantılıdır, bu yüzden Orta Doğu ve Arabistan merkezlidir. 

        #

        Üç kentin bataklıklarının çevresindeki Ur, Eridu ve Urku kentleri
        (Urku;İncil'de "Erek" olarak geçer.)
         de Dünya Mirası Listesi'ne alındı.
        Mezopotamya’ya MÖ 4000’lerde Türkistan’dan geldiler.
        Tapınaklarının etrafına MÖ 3000’lerde ilk şehir devletlerini kurdular.
        Ur, Uruk, Kiş, Lagaş, Umma, Lippur, Larsa gibi.Bu şehir devletleri asla birlik sağlayamadı, sürekli birbirleriyle mücadele etti.Şehir devletleri başında Ensi veya Patesi adlı kral bulunurdu.Bir Patesi birkaç şehri himayesi altına alırsa ona Lugal denirdi.Tüm Sümer ülkesini egemenliği altına alırsa Lugal Kalma denirdi.Ayrıca aksakallılar denilen bir meclis kralın yanında olurdu.MÖ 3000’lerde çivi yazısını buldular.Böylece dünya tarih çağlarına Mezopotamya da girdi. Ur sitesi kralı Urukagina rahiplerin sömürüsüne karşı tarihte bilinen ilk ihtilali yaptı.Yine aynı kişi bilinen ilk kanunları yaptı.Bu kanunlar dünyanın ilk yazılı kanunlarıdır.Çok tanrılı dine inanmışlar ve önceleri olmasına rağmen Samilerden etkilendiler ve ahiret inançlarını kaybettiler.Krallar rahip kraldır.Tapınaklarına Ziggurat adı verilir.Bunlar gözlemevi ve soğuk hava deposu olarak kullanırlardı.Tarihin ilk bilinen destanları Gılgamış. Yaradılış,Tufan destanı bunlara aittir. Bunlardan günümüze Akbabalar sütunu kalmıştır.Akat kralı Sargon tarafından yıkılmışlardır.Ekonomik yaşam tarıma dayalıdır.Dört işlemi, 60 tabanlı sayı sistemini, bir saatin 60 dakika, bir dakikanın 60 saniye, bir haftanın 7 gün olduğunu hesaplamışlardır.Ay yılını esas alan takvimi bulmuşlardır.


        Umm an-Nar halkı, Mezopotamya'daki Sümer ve Akad şehirleri ile İndus Vadisi Uygarlığı arasında önemli bölgesel ticaret aracılarıydı. Bölgedeki Hacar Dağları'ndan bakır çıkarıp ihraç ediyorlardı. Karşılığında Mezopotamya'dan çanak çömlek ve İndus Vadisi'nden akik boncuklar gibi lüks mallar ithal ediyorlardı.


        Çivi yazılı belgelerde Sümerce NU.ÚR.MA Akadça NURMŪ Hititçe nuurmu ya da narma olarak kayıtlara geçmiştir.
        • Magan Uygarlığı: Antik Sümer metinlerinde Umman yarımadası, bakır ve diorit kaynağı olarak bilinen "Magan" (veya Makan) olarak adlandırılıyordu. Bu dönemde (özellikle Umm an-Nar dönemi, MÖ 2600-2000), bölge gelişmiş bakır işleme teknolojileri ve Mezopotamya ile geniş ticaret ağları kurdu.
        Hz.Muhammed'in mektupla İslam'a davet ettiği Bizans İmparatoru Heraklius 628’de bu manastırı ziyaret etmiş.

        Antakya Süryani Maruni Kilisesi, Katolik Kilisesine bağlı, Lübnan merkezli ancak tarihi kökleri Antakya'ya uzanan bir Doğu Katolik Kilisesi'dir (Maruni Kilisesi). 

        AKATLAR
        MÖ 2350’de Sümerleri yıkarak kendi devletlerini kurdular.
        İlk düzenli orduyu kurdular.MÖ 2150’de İran’dan gelen Gutiler tarafından yıkıldılar. Kral Naram-sin’in zafer anıtı günümüze gelen eserdir.

        BABİLLER
        MÖ 2000’lerde Samilerin bir kolu olan Ammurlar tarafından kurulmuşlardır.Tarihleri I.Babil ve ll.Babil devleti olarak iki aşamalıdır.l Babil devleti MÖ 19.yy’dan 16.yy kadar yaşamıştır.Bu medeniyet en parlak dönemini Hammurrabi zamanında yaşadı.
        Hammurrabi iktidarını yasalara ve orduya dayandırdı.Böylece tarihin ilk mutlak krallığını oluşturdu.Tanrı kral yerine adaletli ve iyiliksever kral anlayışını benimseyerek dünyevi anlayışa önem verdi.I.Babil devletini Hititler yıktı.Daha sonra II.Babil devleti kuruldu.Yahudilerle mücadele etti. Onların elinden Küdüs’ü aldı ve onları Babile sürgüne gönderdi.II.Babil devleti Suriye için Mısır’la savaştı.Babil Kulesi ve Babil Asma Bahçeleri bunların eserleridir.Burçları, güneş saatini, ay ve güneş tutulmalarını.



        Geçmişi 5 bin yıl öncesine dayanan Bağdat’ın güneyinde yer alan bataklıklar, kimine göre İncil'de 'Cennet Bahçesi' diye anılan yer; kimine göreyse Ortadoğu’nun Venediği olarak tanımlanmakta.
               Mezopotamya Batakliklari, Biyolojik cesitlilik ülkesi ve Son Sümer Uygarliginin Hikayesi
        &
        Zeder Baum (Sedir Agaci.)
        "Ur" ve "Uruk", Mezopotamya'nın en önemli Sümer kentlerindendir ve günümüz Irak'ında yer alırlar; Ur, Fırat Nehri yakınlarında, günümüzde Nasıriye'ye yakın bir konumdayken, Uruk da (kitaplarda Erek olarak geçer) 
        Uruk'taki bataklıkta 11 levha üzerine çivi yazısı ile yazılmış halde bulunan ilk dönem Sümerlerin rivayetlerine göre Gılgamış ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek istediğinde, kötülüğü temsil eden Humbaba’ya karşı zafer kazanmak için bilinmeyen bir bölgedeki pirinç tarlalarına gitti.
                                      
                    Bölgede, eski Mısırlıların kağıt yapımında kullandığı papirüs bitkisi de dikkati çekiyor.

        Iraklı Arkeolog Taha Bakır’ın Sümer kaynaklarından tercüme ettiğine göre ilk rivayet Mezopotamya’nın özelliklerini ve iki nehir arasındaki ülkelerin hikayesini anlatıyor. Bu, ölümü yenmeye çalışan ilk insanın hikayesidir..
        Ölümsüzlüğü bulma sorumluluğunun bataklık çevresindeki 4 Krallık’a verildiği anlatılıyor: Ur, Sümer, Eridu ve üç aşamada devam eden ve MÖ 3500-1600 yılları arasında Irak tarihindeki en uzun dönemi temsil eden Uruk Krallığı.

        Bataklıklar ve uzantıları
        Sümer, hükümdarları ve tanrıları olan özerk küçük devletlerden oluşuyordu. Bataklıklarda hayat olması nedeniyle insanlar Mezopotamya vadisi üzerine yayıldı. İki nehir arasındaki Irak'ın güneyini kaplayan bir grup su kütlesinden oluşan bölge armut şeklinde olduğu için Araplar buraya sularla kaplı olduğu ve sazlıklar içlerinde büyüdüğü için "el-Bataih (geniş yataklı vadi)" adını verdiler. 
        Kışın sel baskınları yüzünden her zaman tehdit altında kalan Irak’ın güneyindeki Maysan, Zi Kar ve Basra şehirleri buranın üzerine kuruldu.

        Bataklıklar su ve toprak arasındaki zıtlığın denklemi
        Irak'ın güneyindeki bu su, kuşlar ve balık türleriyle kaplı, Lübnan alanını aşan, 35-40 kilometrelik bir alandaki bataklık ortamı, su ve toprak arasındaki sonsuz zıtlığın denklemini oluşturuyor. Irak ve Arabistan arasında zengin ve verimli ortamın doğal bir uzantısı olarak uzanıyor.
        Bataklık çevresi, ekologlar tarafından onaylandığı gibi 371 canlıyı kucakladığı ve üç ana bataklığa (4 bin yıllık tarihe sahip Huveyze, el-Hammar ve Envaru’l Fırat bataklıkları) ayrıldığı için çevresel ve biyolojik çeşitlilik ile ön plana çıkıyor.

        Fransa Yakın Doğu Enstitüsü araştırmacısı Geraldine Chatelar bölgeyi şöyle ifade ediyor:
        "Bataklık haritası şu andakinden farklıydı. Altı bin yıl önce, hatta iki bin yıl öncesine kadar çok daha geniş sınırlar vardı. Bölge su ile çöl arasında, olağanüstü bir çeşitlilik içinde büyük medeniyetlerin ortaya çıkmasına tanık oldu.”
        Su ve toprak arasındaki bu uyum, hayvanların yaşamı, zenginliği ve çeşitliliği üzerindeki etkilerini ve Iraklıların atasözlerinde “Kimse Irak'ta açlıktan ölmez” olarak geçen hayvan ve bitki kaynaklarının bolluğunu ortaya koyuyor. Bölge halkı yiyecek sepetlerini bataklıkların sakladığı balıkla dolduruyor ve suda yetişen sazlıkları evlerini yaz sıcağından ve kışın da soğuktan korumak için  kullanıyorlardı.

        Karada ve suda evler
        Bataklıkların dışındaki topraklarda yollar boyunca dağılmış sazlık evler mevcuttu. Papirüs ve sazlıklarla dolu üç bataklığın çevresinde son Sümerler asırlar boyu petrol, katran ve gaz kaynakları yakınında yaşadı. Tekneleri katranlarla kaplıydı. Böylece bataklıklarda su almıyordu. Bunlar, oryantalistlerin “Venedik” adını verdikleri bir ortamda birbirine geçen kamış çiftlikleri arasındaki bataklıkları geçen bir veya iki kişiyi taşıyan küçük teknelerden oluşuyordu. Bataklıklar insan, balık, papirüs ve kuşlar olarak dört bileşeni bir araya getiriyordu.

        Şair Seyyab'ın dediği gibi; "Ey suların ülkesi, Ey susuzluk ülkesi."

        Bölge sakinleri, çevresel özellik bakımından farklı olan bitişik alanlara göç ettirildi. Ülkenin güneyindeki Iraklılar bataklıkların yaşadığı devrimleri hatırlattılar. Tıpkı Abbasiler döneminde devlete karşı ayaklananların bataklıklara sığındıktan sonra bölgenin boşaltılarak kurutulması emri verilmesi gibi...
        Ancak, 1980'lerin sonunda bataklık tamamen kurutuldu. Biyo Çeşitlilik Uzmanı araştırmacı Casim el-Esedi'nin verdiği bilgilere göre nüfus 60 binden 6 bine düştü. 

        https://turkish.aawsat.com/home/article/2409171/mezopotamya-bataklıkları-biyolojik-çeşitlilik-ülkesi-ve-son-sümer-uygarlığının

        #




        Ayrı Uygarlıklar, Paralel Gelişim:

        • Sümerler: Mezopotamya'nın güneyinde (modern Irak) ilk şehir uygarlıklarını kurmuşlar ve yazıyı (çivi yazısı) icat etmişlerdir (MÖ 4000'ler). Sümerlerin öncülü olan Ubeyd kültürü daha da eskiye dayanır.
        • Mısır: Nil Nehri kıyısında gelişen, kendi özgün hiyeroglif yazısını ve devlet yapısını kuran Antik Mısır, Sümerlerle benzer zamansal dönemlerde (MÖ 3200'lerden itibaren) büyük bir uygarlık olarak ortaya çıkmıştır.
        • Dilmun: Mezopotamya ile Hindistan arasındaki ticaretin önemli bir merkezi olan, özellikle Sümerlerin metinlerinde sıkça adı geçen, Basra Körfezi'ndeki bir deniz ticareti uygarlığıdır. 
        • MÖ 3000'lerden itibaren Mezopotamya ile İndus Vadisi arasında köprü kuran Dilmun uygarlığı, bölgedeki deniz ticaretinin temelini atmıştır.
                                        
        Mısır, Sümer ve Dilmun birbirleriyle çağdaş dönemlerde var olmuşlar ve etkileşim kurmuşlardır; Mısır ve Sümer uygarlıkları yaklaşık aynı dönemlerde (MÖ 4000 civarı) başlamış ilk büyük uygarlıklar olarak bilinirken, Dilmun (Bahreyn civarında) daha çok Sümerlerle ve daha sonra Mezopotamya ile olan deniz ticaretindeki rolüyle tanınan bir medeniyettir ve özellikle Sümer Uygarlığı ile eşzamanlıdır; yani hepsi dünya tarihinde çok eski, farklı medeniyetlerdir. 

          İndus Vadisi Uygarlığı genellikle üç aşamada incelenir: 

        İndus Vadisi Uygarlıkları'ndan İndus Alfabesi ile mühürler

        Her üç adlandırma da modern kurgulardır ve medeniyetin kökeni, gelişmesi, gerilemesi ve çöküşü hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bununla birlikte, modern arkeoloji muhtemel bir kronoloji ve periyotlandırma ortaya koymuştur:

        • Harappan Öncesi – MÖ 7000 - MÖ 5500 civarı
        • Erken Harappan – MÖ 5500 - MÖ 2800 civarı
        • Olgun Harappan – MÖ 2800 - MÖ 1900 civarı
        • Geç Harappan – MÖ 1900 - MÖ 1500 civarı
        • Harappan Sonrası – MÖ 1500 - MÖ 600 civarı.    
        Geç Harappan Dönemi, kabaca Mezopotamya'daki Orta Tunç Çağı'na (MÖ 2119-1700) denk gelir. Bu dönemde, İndus Vadisi halkının başlıca ticaret ortakları olan Sümerler, Guti istilacılarını kovmakla meşguldü ve MÖ 1700 ile MÖ 1700 yılları arasında MÖ 1792-1750 yılları arasında, Babil kralı Hammurabi imparatorluğunu sağlamlaştırırken şehir devletlerini fethediyordu.

        Mısır'da bu dönem, Hiksosların gelişi ve merkezi hükümetin güç ve otoritesini kaybetmesinden hemen önce, zayıf 13. Hanedanlığın hüküm sürdüğü Orta Krallık'ın sonlarına (MÖ 2040-1782) denk gelir.

        Amplitude Studios tarafından Humankind adlı video oyunu için yaratıldı.    
        &

        İndus Vadisi Uygarlığı milattan önce 1800 yılı civarında gerilemeye başladı. Arkeolojik kanıtlar, büyük ölçüde günümüz Irak sınırlarında yer alan Mezopotamya ile yapılan ticaretin sona erdiğini gösteriyor. Büyük şehirlerin gelişmiş kanalizasyon sistemleri ve hamamları üzerine başka yapılar inşa edilmiş ya da bunlar kapatılmıştır.

                                     

        Yedi Dağ'dan kastedilen Kuwawa-Humbaba'nın yaşadığı Sedir Ormanları. Başka deyişle Van gölünün kuzeyinden Zağroslara doğru Dicle havalisini, iki nehir arasını Kuwawa'nın yurdu olarak tanımlayabiliriz. Bu mümkün. Mitoloji bunun için bir belge.

        Devasa Walking with the Unicorn kitabından ilginç bir makale, MÖ 2000 civarında Dilmun'da (Bahreyn) antik Indus esinli fokların kısa ve yoğun yaşamını inceliyor. 

         
         İndus yazısı karşılaştırılacak herhangi bir sembol olmadığından halen çözülememiştir ve Mezopotamya ve antik Mısır yazılarından bağımsız olarak geliştiğine inanılmaktadır.

        Sümer ekonomik metinlerinde Sümer ile İndus Vadisi arasında malların aktarma noktası olarak ticari merkezi olarak anılmaktadır. Bārbār, antik bir tapınağın kalıntıları... ve binlerce mezar tepesi adanın önemini kanıtlar." Dilmunluların ticaret ağı Bahreyn'in ötesine uzanıyordu ve Kuveyt'teki Failaka Adası önemli bir konumdu. Yüzlerce bu mühür bırakmanın yanı sıra, Dilmunlular ayrıca bir kasaba (F3 olarak bilinir), bir tapınak kompleksi (önceden saray olarak düşünülen F6-A olarak bilinir) ve bir tapınak (F6-B olarak bilinir) inşa ettiler. 

                                  

                                       '' Mohejo-daro'dan rahip-Kral.''                            

        Ancak diğer bir Sümer Mit'i, Sümerlilerin denizden geldiğini söyler. Her halkın bu tür mitleri var: ''Biri denizden (Maral-Geyik) diğeri (Börü kurt) ormandan geldi, şeytanlar gibi çiftleştiler, her ağaç altına bir döl bıraktılar ve çoğaldılar'', der bir Moğol mitolojisi. Sümerlerde denizden gelenler yedi bilge Apkallular ve liderleri Oraunes. Bu da mümkün. Mitolojilerinde var bu denizden gelen göç anlatımı. Ancak Mitoloji tarih değil, fakat başka belge yoksa söylenceler bir belge olabilir.     

                                   '' Tek Boynuzlu Mühr-indus Alfabesi.'' 

        1 milyon dolarlık şifre: Antik İndus yazısı çözülebilecek mi?

        Domuz Tepe'de ortaya çıkarılan Hayat Ağacı, kesinlikle, Sümerlerin Hayat Ağacı'nı önceliyor. Hayat Ağacı, onlarca kez yazdık, aslında çam ya da servi veya hurma türü bir ağaç. Ölümsüz bir ağaç. Hıristiyanlıkta Noel Ağacına dönüşüyor. İşte bu Hayat Ağac'ının en eski biçimi Domuz Tepe'de bulundu. Domuz Tepe figüratif ve sembolleriyle, Sümerlerin figür ve sembolleri neredeyse birebir örtüşüyor. Bu da şöyle bir düşünceyi önceliyor:

        70 yıldan beri ve Paleolitik Çağda ılıman iklim koşullarında Sümer coğrafyası zaten boş değildi. Ancak günümüzden 14 bin yıl önceden kuzeyden güneye halk topluluklarının inmeleri ve yaşamaları-yerleşmeleri var. 12 bin yıl önce, Doğu Torosların kuzey yamaçlarında Göbekli Tepe ve diğer taş tepeler kurulmaya başlanmış. MÖ. 7 500'lerde ise Torosların kuzeyinden, Torosların güney yamaçlarına göçen insanlar Domuz Tepe ve hemen akabinde Suriye'deki yerleşimler ile birlikte Irak'ta bulunan Halaf Kültürünü kurmuşlar. 

                                         

        Kısacası Sümerler ile Domuz Tepe ya da Anadolu arasında hep gördüğümüz organik ilişki, şimdi, daha da net ve parlak olarak inorganik bir ilişki haline dönüşüyor...

                               

        Fince, Türkçe ve Moğolca iç içe geçmiştir (ortak olan ''oymak'' sözcüğü gibi). Bir finli konuşurken kulak misafiri olun ne konuştuğu size yabancı gelmeyecektir.

        Ancak Sümerce bambaşka. Sümerce canlı olarak konuşulur ve yazılırken Türk ve Türkçe Dili var mıydı?. Yoktu. Pro -Türkçe ve Pro Türkler olabilir. Bugün Pro Türkçe ile Sümerce arasında tarihçiler 60 bilemedin 70 ortak kelime olabilir diyorlar. Bunu konunun uzmanları söylüyor. 

        Günümüzden 14 bin yıl önceden kuzeyden güneye halk topluluklarının inmeleri ve yaşamaları-yerleşmeleri var. 12 bin yıl önce, Doğu Torosların kuzey yamaçlarında Göbekli Tepe ve diğer taş tepeler kurulmaya başlanmış. MÖ. 7 500'lerde ise Torosların kuzeyinden, Torosların güney yamaçlarına göçen insanlar Domuz Tepe ve hemen akabinde Suriye'deki yerleşimler ile birlikte Irak'ta bulunan Halaf Kültürünü kurmuşlar. 
        &
                                    
        Antik Mezopotamya tarihçisi Noah Kramer’in “Tarih Sümer’de başlar”
        Sümerler insanligin büyük medeniyetinden biri.

        Sümer şehir devletlerinin (Ur, Uruk, Kiş, Nippur, Lagaş… vs) başında Patesi adı verilen Rahip Krallar yer alırdı.
        Tarih, Sümerlerin etnik açıdan komşuları Samiler ile aynı olmadığını doğruluyor. MÖ 2350'de Sümerler, Büyük Sargon yönetimindeki Akadlılar tarafından fethedildiler. Akadlılar sonraki iki yüzyıl boyunca Sümer'i yönetti. O dönemde Sümerler komşuları gibi olsaydı asimile olmaları, “geri uyum sağlamaları” çok kolay olurdu. Bunun yerine, tabi bir ulus olarak bile 200 yıl boyunca etno-kültürel kimliklerini korudular. Daha sonra bağımsızlıklarını yeniden kazandılar, Akadları yıktılar ve Sümer uygarlığının nihai ifadesi olan ''Neo-Sümer Dirilişini ve Rönesansını'' başlattılar.
        • Sümer Mitolojisinde "Cennet": Antik Mezopotamya metinlerinde Dilmun, sıklıkla tanrıların yaşadığı "saf", "temiz" ve "aydınlık" bir yer olarak tasvir edilir. Hastalık ve ölümün olmadığı, tatlı su kaynaklarıyla bereketli bir cennet bahçesi olarak betimlenir. Gılgamış Destanı'ndaki Tufan kahramanı Utnapiştim'in (Ziusudra) ölümsüzlüğü kazandıktan sonra yerleştiği yerin Dilmun olduğuna inanılır. Bu mitolojik anlatıların Tevrat'taki Aden Bahçesi hikayesine ilham vermiş olabileceği düşünülmektedir.
        Sümerliler;basra'da yarattıkları uygarlık Küçük Buzul Çağı ardından sular altında kalınca kıyılara çekildiler. Onların cennet dediği Dilmun'da günümüzdeki Bahreyn adasından başka bir yer olamaz... Başta Mısır, Fenike, Anadolu, Kafkasya, İran, Afganistan, Orta Asya, Pakistan, Hint, Yemen, Sudan, vb. leriyle ticari ilişkiler yürüttüler; ticari yolları geliştirdiler. Devletlerin olmadığı o koşullarda halktan halka ilişkiler çok güçlüydü. 
        • Ticaret Merkezi: Dilmun, Mezopotamya ve İndus Vadisi arasındaki uzun mesafeli deniz ticaretinde bir aktarma noktası olarak zenginleşti. Başlıca ihraç ettiği mallar arasında bakır (Umman'dan getirilirdi), inciler, hurma, fildişi ve değerli taşlar bulunuyordu.
        Ve onların açtığı ticaret yolları zamanla göçmen yolu haline geldi ve Sümerler ciddi bir göçmen baskısı altında uygarlıklarının sekteye uğradığını gördüler. Göçmenler, önce uygarlığa taze kan olsalar bile ardından, Sümer şehirlerini Sami Akkadlıların örneğinde olduğu gibi fethettiler (MÖ. 2350 ve ilerleyen on beş yıl içinde Samiler istilayı tamamladılar).
        Sümer Mitolojisindeki Yaratılışın Temel Öğeleri:
        1. Başlangıç: Her şeyin kaynağı ilksel, sınırsız bir denizdir (Nammu).
        2. Kozmik Dağ: Bu denizden Gök (Anu) ve Yer (Ki) birleşerek kozmik bir dağ ortaya çıkar.
        3. Tanrıların Doğuşu: Anu ve Ki'nin birleşmesinden hava tanrısı Enlil doğar. Enlil, Gök'ü yerden ayırır ve yeri (Ki) ele geçirir.
        4. Evrenin Düzenlenmesi: Enlil ve annesi Ki (Ninmah/Ninhursag), evrenin şeklini ve düzenini oluşturur, uygarlığın temellerini atar.
        5. İnsanın Yaratılışı: Bilgelik tanrısı Enki'nin isteği ve Ninmah, Nammu'nun katkılarıyla insanlar, tanrılara hizmet etmek amacıyla yaratılır (çömlekçilikle şekillendirilir). 
                                       

        Sümer mitolojisinin en önemlilerinden biri Gılgamış Destanı'nda da adları geçen tanrılardan başlıcaları şunlardır:
        Anu veya An: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır.
        Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentindeydi.
        Enki: Bilgelik tanrısı
        Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıça
        Nanna (Sin): Ay tanrısı
        Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu.
        Ecem (Kueen) : Kraliçe Soylular tanrıçası.
        İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası

        Büyük Tunç Çağı İndus Vadisi uygarlığı bir milyon kilometrekareden daha büyük bir alanda bulunuyordu.”Pencap, Haryana, Sindh, Belucistan, Gujarat’ın bazı kısımlarını ve Uttar Pradeş’in kenarlarını” kapsıyordu. Ticaret eserleri temelinde, Mezopotamya’daki Akad uygarlığı ile aynı zamanda geliştiği görülmektedir.


        İlk defa Akadlar tarafından içten çökertildi ve bundan sonra bir daha eski haline gelemedi; M.Ö. 2000'li yıllardan sonra uygarlıkları bağımsız kimlikleriyle yaşayamadı.

        Köken: Sümerler Sami kökenli olmayan ("kara başlılar" olarak adlandırılmışlardır) yerli halktır.
        • Sümerler: Mezopotamya'daki ilk şehir devletlerini kuran (yaklaşık MÖ 4000-3500 civarı), çivi yazısını geliştiren ve karmaşık sulama sistemleri oluşturan en eski medeniyettir. Dilleri izole bir dildi, yani bilinen başka dillerle akraba değildi.

        Akadlar (Sümer Devleti), MÖ 24-22. yüzyıllarda Mezopotamya'da, Sargon tarafından kurulan, tarihin ilk merkezi imparatorluğunu oluşturan Sami kökenli bir kavimdi; Sümer kültürünü benimseyip yaymışlar, merkezi yönetim, daimi ordu ve evrensel krallık kavramlarını geliştirmişlerdir, ancak iç çekişmeler ve kuraklık gibi sebeplerle MÖ 22. yüzyılda yıkılmışlardır. 

        Sümer devleti olan Akad İmparatorluğunun, 4200 yıl önce kentleri susuz bırakan kuraklık ve kum fırtınalarından dolayı birdenbire dağılarak yok olduğunu ortaya çıkardı.

        Çöküş: Yaklaşık 150-200 yıl süren refah döneminin ardından imparatorluk, iç karışıklıklar ve özellikle Zagros Dağları'ndan gelen Gutiler'in istilaları sonucunda zayıflamış, ayrıca milattan önce 2.200 yıllarında Ortadoğu'da fiilen tüm büyük kentleri yok eden güçlü bir kuraklık dalgası sarkıtların bileşimindeki değişme, dağlara düşen tozun artmasının bir sonucu olarak görünüyor, bu da batıya doğru daha kurak koşulların bir sonucu olabilir. Büyük kuraklık yaklaşık 300'ü aşkın yıl sürdü ve sona erdiği dönem, Mezopotamya'nın yeniden doğuşuna ve Babil'in kurulmasına denk geliyor.

        Bugün Suriye ve Irak çöllerinde kurak yıllar, Tahran'da, Gol-e-Zard'a sadece 50 kilometre mesafedeki artan toz birikimi ile ilişkilidir. Sarkıtın yavaş büyümesi, yerel olarak daha kuru koşulların da bir işareti olabilir.


        Köken: Akadlar  Arap Yarımadası'ndan gelen Sami kökenli bir kavimdir.
        • Akkadlar: Sami kökenli bir halktı ve dilleri (Akkadca) Sami dil ailesine mensuptu (Arapça ve İbranice ile uzaktan akraba).  
        Ardından gelen AkadBabil uygarlıkları çoğunlukla Sümerler'in izlerini taşıdılar. Kendilerine özgü dilleri ve çivi yazıları uzun süre yaşadı. Sümer inanışları ve mitolojisi de Fenike - Yunan - Roma bağlantısıyla günümüze dek ulaştı.
         
        Şu an Dünyamızda kullanılan İncil, Tevrat ve Kur'an da da Sümer inanış ve felsefesinin izlerine rastlandığını iddia edenler vardır..
        Bu izler özellikle, adem&hava, habil-kabil, nuh tufanı, eyüp peygamber gibi figürlerde belirginlik kazanır.
        Mısır da bir tarım toplumu, mezopotamya ile her zaman iç içe olmalı bir ilişki geliştirmiştir kesin. nihayetinde sümer'in; devamında, hitit, akad ve babiller'in mısır ile etkileşimleri ile semavi dinler'in mısır destanlarını kullanmaları olası. çünkü peygamberler'in bir çoğu mısır ile ilişkili. bu politik belki ekonomik ilişki sonunda semavi kültürünü etkilemiştir: (bkz: yusuf peygamber), (bkz: ibrahim peygamber), (bkz: yakup peygamber), ibrahim peygamber'in karun firavunuyla girdiği çetin mücadele.

        Latince'nin aramice'yi baskılasa da aramice'nin süryanice'olarak devam ettiğini yazdık. 

        Arapça, ibranice, süryanice zaten aynı dil ailesine mensup olduğu için kültür ve inanç tamamen örtüşüyordu. buna sami dilini analiz ederek bakabiliriz.

        (bkz: ibranice): alef, bet, gimel, dalet, hev, vav, zayın, het, tet, yud, kaf, mem, nun, tsadik, sameh, ayin, reş, şin, tav, lamed

        (bkz: süryanice): alaf, bet, gamal, dalat, he, vav, zain, het, tet, yod, kaf, mim, nun, tsadek, semkhad, res, sin, tav, lamad

        (bkz: arapça): elif ,be, cim, dal-zel, hav, vav, he, dat, ayn-gayn, kaf-kef, mim-nu-t-zı, sin-şin, vav, lam

        bazı ufak farklılıklar var. birisinde olan diğerinde olmuyor. özellikle arapça telaffuzda ibranice ve süryanice alfabeyi ikiye bölmüş. temel aynı. nasıl ki aramice, latince deformasyonuna uğradıysa roma imparatorluğu yüzünden, arapça da osmanlı döneminde sami karakterini bir nebze yitirmiş olabilir.

        Hâlbuki insanın yaratılışı dört farklı türde gerçekleşmiştir: Bu meyanda Âdem’in yaratılışı Havva’nın yaratılışına, Havva’nın yaratılışı Âdemoğullarının  yaratılışına, İsa’nın yaratılışı ise zikredilenlerin yaratılışına benzemez.  Binaenaleyh Hazret-i Peygamber özetlemek istemiş ve insanın yaratılışının ayrıntısını bize ulaşan haberlere bırakmıştır. Bu bağlamda Âdem topraktan, Havva (Âdem’den alınmış) kaburgadan, İsa, Ruhu’l-Kuds’un (Cebrâil) üflemesinden, Âdemoğulları ise ‘kokuşmuş bir sudan’ yaratılmıştır.

        İNSANOĞLUNUN: Dört yaratılış aşaması sureci vardır.

        1-İnsan ilk elementeri toprak madeninden

        2- BİYOLOJİK YARATILIŞI SÜRECİ:

        3-DOĞMADAN, EVVELKİ EMBRİYOLOJİK YARATILIŞI:

        4-DOĞUM DA SONRAKİ BİYOYOLEJİK GELİŞİM SÜRECİ.

        “Kuru çamur” diye çevirdiğimiz 26. âyeti Hicr; metnindeki salsâl kelimesi sözlük ve tefsirlerde genellikle “uzun süre bekletilerek vurulduğunda çınlayacak derecede kurumuş olan çamur” şeklinde açıklanmaktadır. Kendi halinde bırakılarak kuruyan çamura salsâl, ateşte kurutulana da fahhâr (Rahmân 55/14) denir. Âyet metnindeki hame’ kelimesine özetle “kokuşmuş kara balçık”, mesnûn kelimesine de “uzun süre kalan, akışkan, değişebilir, farklı şekillere sokulabilen, bir sûrete bürünmüş olan nesne” gibi mânalar verilmektedir (Taberî, XIV, 28-30; İbn Âşûr, XIV, 41-42). Âyette insan bedeninin, Allah’ın yaratma sıfatının bir eseri ve tecellisi olarak topraktan başlayıp devam eden fiziksel-biyolojik değişim ve gelişim sürecine işaret edilmektedir (insanın fiziksel oluşum ve gelişimi hakkında bilgi için bk. Mü’minûn 23/12-14).

        Allah ruhları yaratmış, onlara sûretleri yönetmeyiemretmiş, onları bölünmeksizin tek zât yapmıştır. Sonra, birbirlerinden ayrıştırmış, ruhlar da ayrışmıştır. Ruhların ayrışması, sûretlerin bu tecellîden kabul ettikleri şeye göreydi. Sûretler, gerçekte bu ruhların mekânları değildir. Şu var ki bu sûretler, söz konusu olan unsurdan oluşmuş sûretler olduğunda ruhlar için mülk, bütün sûretler söz konusu olduğunda ise ruhlar için mazharlargibidir.

        Ruhların canlılığı, özlerinden kaynaklanan bir canlılıktır. Bu nedenle her ruh sahibi, kendi ruhuyla diridir. Sâmirî, Cebrâil’i görüp ruhunun zâtının aynı olduğunu ve hayatının kendisinden kaynaklandığını, her nereye temas etse o yerin Cebrâil’in benzeri olan bu sûretin değmesiyle hayat bulduğunu anlamıştır. Bunun üzerine onun ayak izinden bir tutam almıştır. Bu husus, Allah’ın ondan aktardığı şu âyette dile getirilmiştir: ‘Elçinin (ayak) izinden bir avuç (toprak) aldım’ Buzağıyı yapıp onu biçimlendirdiğinde ise, bu tutamı onun içine atmış ve buzağı böğürmüştür. 

        Allah’ın kendisini isimlendirdiği gibi, Hazret-i İsa bir ruhtur ve Allah onu sabit bir insan biçiminde ruh olarak yaratmıştır. Cebrâil’i ise sabit olmayan bir bedevî sûretinde yarattı. Hazret-i İsa, sadece üfleme vasıtasıyla ölüyü diriltirdi. Sonra Allah, Rûhu’l-kuds ile ona yardım etmiştir. İsa, varolanların kirlerinden arınmış ‘ruh’ ile desteklenmiş ruhtur. Bütün bunların olabilmesindeki esas ise, ebedî hayatın aynı olan Ezelî Diridir. İki ucu ise, yani ezel ve ebedi, canlı âlemin varlığı ve sonradan yaratılmışlığı ayırt eder.

        Bu ilim (İsevî ilim), âlemin uzamı, başka bir anlatımla ruhî âlemle ilgilidir. Söz konusu âlem, mânâlar ve emir âlemidir. Ayrıca, âlemin genişliğiyle de ilgilidir ki o da, yaratılış, tabiat ve cisimler âlemidir. Hepsi Allah’a aittir. ‘İyi bilin ki, yaratma ve emir O’na aittir.’  ‘De ki: Ruh Rabb’imin emrindendir.’  ‘Âlemlerin rabbi Allah münezzehtir.’  

        Hüseyin b. Mansur’un (Hallâc’ın) ilmi de buydu. Hallaç vb. gibi yoldaşlarımızdan birinin harflerden söz edip şöyle dediğini duyabilirsin: ‘Falanca harfinuzunluğu şu kadar kulaç veya karış, genişliği şu kadardır.’ Böyle bir ifadede, uzunluk ile harfin ruhlar âlemindeki fiilini; genişlik ile cisimler âlemindeki fiilini kastetmiştir. İşte bu, onunla ayırt ettiği zikredilen ölçüdür. Bu terimleştirme (uzunluk ve genişlik), Hallâc’a aittir.

        Bu özel şeriatı, başka bir ifadeyle ‘Allah’ı görürcesine ibadet etmeyi’ Hazret-i Muhammed bize doğrudan söylemiş değildir. Onu, Hazret-i İsa’yı meydana getirirken Meryem’e yakışıklı bir adam sûretinde görünen Cebrâil’e söylemişti. Böylece bu hadîsteki durum, ‘Ey Cariye! Dinle’ anlamındaki bir hadîste bildirilen duruma benzemiştir (Allah nerededir sorusuna cariyenin ‘Göktedir’ şeklindeki cevabına atıf).

         Bu ifadeyle muhatap olanlar biziz. Bu nedenle başka bir hadîste şöyle denilir: ‘Bu Cebrâil’dir. Sormadığınızda, size öğretmek istedi.’ Başka bir rivâyette ise, ‘İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir.’ Başka bir rivâyette ise, ‘Size dininizi öğretmek için gelmiştir’ buyruldu. Bütün rivâyetler, öğretimin hedef kitlesinin biz olduğumuz (gerçeğini) değiştirmez.

        Hazret-i İsa’nın şeriatından farklı olarak bize ait olan husus, Hazret-i Peygamber’in şu ifadesidir: ‘O’nu görmesen bile, kuşkusuz Allah seni görür.’ İşte bu da, söz konusu adamların ilkelerinden biridir.

        Sahabe, vahyi lafzıyla naklettiklerinde, Allah’ın elçilerinin elçileri; (sonraki nesil olan) tâbiûn ise, sahabenin elçileridir. Böylece iş nesilden nesile, kıyamete kadar sürer. Bize tebliğ edene Allah’ın elçisi diyebileceğimiz gibi o kişiyi, kendisinden, aktardığı kişiye de izafe edebiliriz. Rivâyette vasıtaların düşmesini onayladık. Çünkü Hazret-i Peygamber de, kendisine Allah’ın meleği olan Cebrâil vahyi getirdiği hâlde, ona Cebrâil’in elçisi değil, Allah’ın elçisi diyoruz. Allah şöyle buyurur: ‘Mu­hammed Allah’ın elçisidir.’ Başka bir âyette ise, ‘Muhammed sizden birinin babası değil, Allah’ın peygamberidir.’ buyrulmuştur. Başka bir âyette ise, ‘Ruhu’l-Emîn onu senin kalbine indirmiştir’ demiş, bununla birlikte, Allah onu sadece kendisine izafe etmiştir.

        İlk hatıra gelen düşüncenin ve bütün ilklerin ancak rabbani olabileceğini sana bildirmiştim. Bu nedenle onlar, doğrudur ve asla yanılmazlar, sahibi de onlarla kesin hüküm verir. Öyleyse ilk olanın otoritesi, güçlüdür. İlk emir ve yasak böyle olunca, emre karşı gelinince cezalandırma gerçekleşmiş ve ertelenmemiştir. Emirler dolaylı geldiğinde ise, ilk emrin gücüne sahip olmazlar. Onlar, bize peygamberlerin dilleri vasıtasıyla gelen emirlerdir.

        Bu emirler iki kısımdır: Ya ikincildirler; bu kısım, Allah’ın meleğin vasıtası olmaksızın peygamberine ulaştırdığı şeylerdir. Böylece ilâhî emir, bize ulaşır. Bize ulaşırken bir oluş mertebesinden geçer ve daha önce sahip olmadığı bir hâl kazanır. Çünkü ilâhî isimler, onu bu kevnî mertebede telakki eder, kendi hükümleriyle onun hükmüne ortak olur veya bu emir ile melek peygambere iner. 

        ( ''Melekler, ruhanî ve nurânî varlıklardır, ancak insanlar için görünmez (perdeli) birer yaratılış katmanını temsil ederler.

        İnsanlar için "görünmez (perdeli) bir yaratılış", teolojik ve tasavvufi düşüncede insanın sadece fiziksel bedenden ibaret olmadığı, aksine perde arkasında (görünmeyen, metafizik) bir mahiyet taşıdığı anlayışını ifade eder. Bu kavram, insanın "halk" (bedensel/maddi) ve "emir" (ruhsal/manevi) âlemlerinin bir bileşimi olduğunu vurgular.

        Bu durumda ilâhî emir, iki oluş mertebesini geçmiştir. Bu iki mertebe, Cebrâil ve Muhammed veya herhangi bir peygamber veya melektir. Bu durumda, emrin fiil ve etkisi, birinci ve ikinci emrin gücünün aşağısında bulunur. Bu nedenle hemen cezalandırma gerçekleşmemiştir. Ceza ya ahirete bırakılmış veya affedilmiştir ve o günah karşılığında asla cezalandırma olmaz. Allah, bunu kullarına merhametinin gereği olarak yapmıştır.

        Allah ‘insanın sûretinin düzenlenmesi’nden bahsederken şöyle buyurur: ‘O’na üfledim.’ Hazret-i İsa hakkında ise, bedeninin yaratılmasından önce şöyle buyurur: ‘Ona (Meryem’e) ruhumuzdan üfledik.’ Böylelikle sûret ortaya çıkmış ve hayret gerçekleşmiştir. Aslın mahiyeti nedir? Acaba sûret, üflemenin varlığında asıl mıdır? Yoksa üfleme mi asildir? Bu da, bu hususla ilgili (diğer) bir sorundur. 

        Cebrâil zikredilen vakitte (İsa’yı Meryem’e aktaracağı vakit) insan sûretinde görünüyordu. Meryem ise, onun insan olduğunu zannetmişti. Acaba Meryem Cebrâil’i duyusal gözüyle mi yoksa hayâl gözüyle mi algılamıştı? Böyle ise, Meryem hayâli hayâl gözüyle algılayan kimselerden olur. Hâl böyle ise, en büyük sorun senin için çözülmüş demektir. O da şudur: Acaba hayâl, gerçek-duyusal sûretler verebilecek bir güce sahip midir? Öyleyse, duyunun hayâle karşı bir üstünlüğü olmaz. Çünkü duyu, sûretleri hayâl için verir. Hâl böyle ise, etkin olan etkin olduğu şeyde nasıl etkin olmaktadır? Etkin olunan şeyde etkin olan şeyin mahiyeti nedir? Böyle bir şey akıl bakımından imkânsızdır

        Cuma gününün üstün olmasının nedeni, Pazar’dan Perşembe’ye kadar diğer yaratıkların kendisinden dolayı yaratıldığı insan türünü Allah’ın Cuma günü yaratmış olmasıdır. Bu nedenle Cuma’nın en üstün vakit olması gerekir. İnsan ise (Cebrâil’in getirdiği) aynada nokta şeklinde gözüken o saatte yaratılmıştır. 

        Nokta aynada gözükünce, bu örnek, onun yer değiştirmeyeceğini gösterdi. Nitekim o nokta da, aynada yer değiştirmez. Öyleyse bu vakit, Allah’ın bilgisinde belirlenmiş bir saattir. Bu örneğin duyudaki durumunu dikkate alırsak -ki almalıyız- şöyle dememiz gerekir: Nokta aynada yer değiştirmediği gibi (insanın kendisinde yaratıldığı) saat de yer değiştirmez. Bu örneğin verilişini hayâlde dikkate alırsak ve onu duyuya çıkarmazsak şöyle deriz: O saat gün içinde yer değiştirir. Çünkü hayâlin etkisi, sûrette yer değiştirmektir. Çünkü hayâl, duyulur bir şey değildir ki kontrol (zabt) edilebilsin. Hayâl, sadece duyulur sûrete benzeyen hayâlî sûretteki bir anlamdır. 

        Bir anlam aynı anda pek çok lafız kalıbında farklı dillere geçebildiği için, bu durum hayâle benzemiştir. Öyleyse (benzetmeyi duyulur değil, hayâldeki bir örnek olarak alırsak), insanın yaratıldığı saat de Cuma günü yer değiştirir. Her iki durum da olabilir. Bu ise, ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinebilecek bir iştir.

        Unsurlardan oluşan cisimleri yöneten bir sınıf olmaları bakımından, nefslerimiz kanatlıdır. Tabiî cisimler ise, nefsleri algılamamızın önünde perdedir. Dikkat ediniz! Cebrâil (as.) sahabeden Dıhye yahut bir bedevî sûretinde bedenlendiğinde, kanadı hiçbir şekilde görünmemiştir. Böylece altı yüz kanatlı olsa bile, özelliği kanatsızlık olan bedenin sûreti kanatlarını gizlemiştir.

        Allah adamlarından bir kısmı ise, Cebrâil’in kalbi üzerinde bulunan beş kişidir, hiçbir dönemde sayıları artmaz ve eksilmez. Hazret-i Peygamber’den aktarılan bir hadîs konuyla ilgilidir. Onlar, bu yol mensuplarının hükümdarlarıdır. Onlar, Cebrâil’in sahip olduğu güçler ölçüsünde, bilgiye sahiptir. Bu güçler Cebrâil’in kendisiyle yükseldiği ve indiği ‘kanatlar’ diye ifade edilir. Bu beş kişinin ilimleri, Cebrâil’in makamını aşamaz. Cebrâil gaybden onlara yardım eden kimsedir. Kıyamet günü diriliş yerinde de onunla beraber duracaklardır.

        Hafız Ebu Nuaym’ın Delailü’n-Nübüvve kitabında zikrettiği bir rivâyette Cebrâil, Hazret-i Peygamberi almış ve onu içinde kuş yuvası gibi bir şeyin bulunduğu bir ağaca götürmüş. Birinde Peygamber, diğerinde ise Cebrâil oturmuş. Yakın semaya ulaştıklarında ise ikisine birden Refref’in görüntüsü yakut ve inci olarak sarkmış. Cebrâil bayılmış, Peygamber ise bulunduğu hâlde kalmış ve hâli değişmemiş. Hazret-i Peygamber, bilgide ‘Cebrâil’in benden üstünlüğünü öğrendim’demiştir. ‘Çünkü Cebrâil, gördüğünü anlamış, ben ise onu bilmiyordum.’ Öyleyse Cebrâil’in kalbinde meydana gelen azamet, kendisine baktığı şeyin bilgisinden kaynaklandı. Cebrâil’in kalbi bu azamet özelliğiyle nitelenen şeydir. Öyleyse Azamet görünenin değil görenin hâlidir. Görülenin hâli olsaydı, kendisini gören herkes onu yüceltirdi. Hâlbuki iş böyle değildir.

        Hazret-i Peygamber’in Cebrâil’e şöyle dediği aktarılır: ‘İhsan sanki görürcesine Allah’a ibadet etmektir.’ Bu ise benzetme edatı (sanki) nedeniyle hayâlî bir ifadedir. Soru soranın ve sorulanın kim olduğuna dikkat ediniz! Onların Allah’ı bilme derecelerine bakınız! İnmek, beraberlik, iki el, el, göz, gözler, ayak, gülme gibi Hakk’ın kendisine nisbet ettiği ifadeleri bildiren rivâyetler bulunsaydı, bu bile yeterli olabilirdi. İşte bu, Âdem’in sûretidir.Allah onu rivâyetlerde ayrıntılandırmıştır ve hepsini ‘Allah Âdem’i kendi sûretine göre yarattı’ hadîsinde toplamıştır.

        Nebiler itiraz yahut teslim olmayı gerektiren bir haberle geldiklerinde, mümine teslimiyet emredilmiştir. Hazret-i Peygamber’e selâm veren (teslimiyetle ilişkisi nedeniyle) kimse ise, peygamberin bildirdiği her konuda yahut onun herhangi bir meselesinde illeti sormaz. Peygamber illeti söylerse, tıpkı malulü kabul ettiği gibi kabul eder; illeti söylemezse teslimiyet gösterir ve ‘Ey Peygamber! Senin üzerine selâm olsun’ der. Bunun anlamını kitabın namaz bölümündeki teşehhüt bölümünde açıklamıştık. Bu ifadeyi peygamber söylediğinde ise, selâm verilen Ruh’tur (Cebrâil).

        ‘İllî’ ne demektir? İllî, herhangi bir meleğe yahut ruhanî bir (varlığa) izafe edilen her ilâhî isimdir.Örnek olarak Cebrâil, Mikail ve Abduil gibi ifadeleri verebiliriz. Bu meleklerin elinde, mühür ve baskı bulunur.

        Allah evlerin içinden Beyt-i mamur’u seçti, çünkü o, her gün hayat nehrinin damlalarından yaratılmış meleklerin doldurduğu yerdir. Bu damlalar, hayat nehrine dalan Ruhu’l-Emîn’in kanatlarını çırpmasından meydana gelir. Cebrâil bu meleklerin, yani Beyt-i mamur’u dolduran meleklerin yaratılması için her gün bu nehre bir kez dalar. Bunların sayısı, yetmiş bindir. Bir kez çıktıklarında bir daha geri dönmezler. Meleklerin imar ettiği yerdeki sır ise orada kalır ve bir boşluk yoktur. Âlemin tümü, boşluğu doldurmuştur. Artık bunu araştır! Çünkü o pek yüce bir bilgidir. Bunu araştırmak, varlıkların varlıklar içindeki dönüşümlerinin; yaratıkların tavırdan tavra girmesinin bilgisini öğrenmeni sağlar. Böylece Allah’ın her şeye -şey olmayana değil- güç yetiren olduğunu öğrenirsin. Şey olmayan ise, ‘şeyliği’ kabul etmez; kabul etseydi; hakikati ‘şey olmamak’ olmazdı. Bir şey kendi hakikatinin dışına çıkmaz Dolayısıyla hakkında ‘şey değil’ hükmü verilen bir şey yoktur. Şey hakkında ise ‘şey değil’ hükmü verilemez.

        Bu nedenle Peygamber şöyle der: ‘Cennet bana duvarın üzerinde canlandırıldı.’ Burada ‘Cennet duvarın üzerinde idi’ dememiştir. Başka bir rivâyette ise ‘Cenneti gördüm’ demiş, onu bir yere izafe etmemiştir. Hazret-i Peygamber bir cennetin misâlinin gösterilmesini zikretmiştir. Bir şeyin misâl âlemindeki sûreti ise, o şeyin kendisi değil, benzeridir. Hazret-i Peygamber ‘Bana misâli gösterildi’ demiştir. Nitekim Allah Cebrâil hakkında ‘Meryem’e yakışıklı bir insan sûretinde göründü’ demiştir. 

        Acaba Meryem’e gönderilen Cebrâil, Cebrâil’den başkası mıydı? Hayır, Vallahi o Cebrâil idi. Öyleyse Peygamber, cennet ve cehennemi dünyada, dünya hayatında ve dünya diyarında görmüştür. Allah kendisini överken ‘Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır’ diye buyurur. Bu ikisi de dünya hayatına aittir.

        Hazret-i Peygamber, meleklerin sözünün geçtiği âyeti okuyarak bir geceyi namazla geçirmedi. Çünkü onun Hazret-i İsa ile ilişkisi daha yakın ilişkiydi. Hazret-i İsa’nın ise, meleklerle ilişkisi daha yakındı. Çünkü Cebrâil onu annesi Meryem’e ‘yakışıklı bir erkek olarak meydana getirmek üze­re’ yönelmişti. Hazret-i Muhammed ise, kavmi için bağışlanma dilerken, bu ikisinin arasında bir yol izlemişti

        Sonra bu nurdan çıkarak, her şeyi kuşatan genel rahmet yerine ulaşır. Ulaşılan yer, ‘arş’ diye ifade edilir. Burada meleklerin hakikatlerinden İsrafil, Mikail, Rıdvan ve Malik’i bulur. Beşeri meleklerin hakikatlerinden ise, Âdem, Muhammed ve İbrahim’i bulur. Âdem ve İsrafil’in yanında âlemde ortaya çıkan ve cisimler, cesetler, heykeller diye isimlendirilen -nuranî olan veya olmayan- sûretlerin ilmini bulur. 

        Cebrâil ve Muhammed’in yanında ise, Âdem’in ve İsrafil’in nezdinde bulunan sûretlere üflenen ruhların ilmini bulur.Bunların hepsinin anlamını öğrenir, ruhların o sûretlerle ilişkisini ve onları yönetişini görür. Bunun yanı sıra, bu ruhlarda -tek bir kökten ve asıldan gelseler bile- dereceli üstünlüğün nasıl gerçekleştiğini öğrenir. Bu mertebeden bütün bunları öğrenir.

        🔻 İçerdiği ruhla bedenlerin sûretlerini değiştiren iksirlerin ilmini öğrenir. Mikail ve İbrahim’e bakar: Onların yanında rızıkları, sûretlerin ve ruhların beslenmesini sağlayan şeyleri ve bekalarının bağlı olduğu unsurları öğrenir. İksirin bu beden için özel bir gıda olduğunu öğrenir. İksir, daha önce demir veya bakır iken onu altına ve gümüşe çevirir. Bu çevirme, cismin sağlık hâli olduğu gibi maden iken kendisine bulaşan hastalığın izalesidir. Bu hastalık madene girince, onu (altın olması gerekirken) demire veya başka bir şeye çevirir. Tabi bütün bunları bu mertebeden öğrenir.

        Bir kısmı ise bilgisi olmayan inanç sahipleridir. Fakat söz konusu insanın inancı, işin kendiliğinde bulunduğu duruma uygundur. 

        Bu kişi, Allah hakkında bilenin inandığı şekilde inanır. Fakat bu, Allah’ı bilenlerden birini taklit ederek gerçekleşmiştir. 

        Fakat onun da inandığını tahayyül etmesi gerekir, çünkü inancını hayâlden soyutlaması mümkün değildir. O ise, şimdi ölüm ânındadır ve ölüm ânının doğru hayâl -ki kuşku kendisine ulaşamaz- mertebesine ulaşma imkânı vardır. Doğru hayâl, insanda dimağın önündeki güç değildir. Aksine o, tıpkı Cebrâil’in Dıhye sûretinde gözükmesi gibi, dıştan gelen bir hayâldir. Bu mertebe gerçek, doğru ve bağımsız müstakil bir mertebe olduğu gibi mânâlara ve ruhlara elbise giydiren bedenî sûretlere sahiptir. Böylelikle onun derecesi, o makamdan inandığı şeye göre gerçekleşir.

        Konuşanın sözü kendisini harekete geçirmediği sürece, sevende etkisi olmayan sevgi, ‘tabiî sevgidir’. Çünkü tabiat, başkalaşmayı ve kışkırtılmayı kabul eden şeydir. Örnekteki kişi, şeyhin konuşmasından önce de seviyordu, fakat kendisini suya çevirecek şekilde erimemişti. Bundan önce kemik, et ve sinir idi. Sevgisi ilâhî olsaydı, ona harflerden oluşan kelimeler etki edemez, ruhaniyeti bu şartlar tarafından coşturulmaz, sevgi iddiasında bulunmaktan utanır, kalbinde hayâ ateşi ortaya çıkar, anlatıldığı hâle gelene kadar sevgi onu ayrıştırmayı sürdürmezdi. Başkalaşma tabiî sevgi sahibinden başkalarında gözükmemiş, farklı tavırlarda yer değiştirmemiştir. İşte bu, ilâhî-ruhanî sevgi ile tabiî sevgi arasındaki farktır. 

        Ruhanî sevgi ise ilâhî ve tabiî sevgi arasında bir araçtır. Buna göre ilâhî sevgiye göre seven baki kalırken, tabiî olan ölçüsünce sevenin hâli değişir ve yok olur. Öyleyse yok olma ve fena, her zaman tabiî sevgi bakımından gerçekleşir. Varlığın baki kalması ise, ilâhî sevgi yönündendir. Cebrâil’in sevgisi ruhanîydi. O, bir ruhtu ve onun cismi bakımından doğaya dönük bir yönü vardı. Unsurların dışındaki tabiî cisimler -unsurlardan oluşan cisimlerden farklı olarak- başkalaşmaz. 

        Unsurlardan oluşan cisimler ise başkalaşan ilkelerden oluştukları için başkalaşırlar. Tabiat ise kendiliğinde başkalaşmaz, çünkü hakikatler, başkalaşmayı kabul etmez. Böylelikle Cebrâil perdelenmiş, cisminin cevheri hikâyede anlatılan kişi gibi erimemiştir. Bunu üzerine içerdiği tabiat sevgisi nedeniyle bayılmış, varlığı ise ilâhî sevgi sahibi olması nedeniyle baki kalmıştır. O hâlde ilâhî sevgi sahibi ‘cisimsiz ruh’ iken tabiî sevgi sahibi ‘ruhsuz bedendir.’ ruhanî sevgi sahibi ise, ‘hem cisim hem beden’ sahibidir. Unsurdan oluşan tabiî sevgi sahibi ise, kendisini başkalaşmaktan koruyacak sevgiye sahip değildir. Bu nedenle söz, tabiî sevgi sahibinde etkin iken ilâhî sevgiyle sevende etkisi yoktur. Buna mukabil ruhanî sevgiyle sevende ise kısmen etkindir.

        ❓Meryem’in Cebrâil’i beşer sûretinde görmesi nedeniyle, Hazret-i İsa’nın ölüleri dirilten bir ruh ile beşerîliği kendinde nasıl topladığına bakınız! Çünkü ruh vasıtasıyla tabiî cisimler hayat bulur.Bundan daha güçlüsü ise, Sâmirî’nin Cebrâil’in ayak izinden aldığı bir tutam toprak ile yaptığıdır. Sâmirî, ruhun yerleştiği her yerde hayatın kendisine da eşlik ettiğini biliyordu. Bu nedenle aldığı tutamı, buzağıya bırakmış, buzağı ruhun ayak izinden alınmış tutamın etkisiyle böğürmüştü. Onu atın sûretine atsaydı, at kişner veya insanın sûretine atsaydı insan konuşurdu. Çünkü istidat hayat ile ortaya çıktığında, kendisini kabul edene göre tezahür eder. 

        ⚠️Mûsâ’nın ardından (Tûr dağına gidişinden, otuz gün sonra) kavmi, (ateşte erittikleri) ziynet eşyalarından (rüzgârın etkisi ile) böğürtü sesi çıkaran bir buzağı heykelini (ilâh) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara bir yol gösteremeyeceğini görmediler mi? (Böyle iken kendilerini aldatan, kâfir Sâmirî’nin izinden giderek) onu (buzağı heykelini, ilâh olarak) benimsediler ve böylece zâlimlerden/kâfirlerden oldular.‼️

        Burada mazharlarda zuhur edenin nasıl zuhur ettiği öğrenilir. Mazharlar, istidatlarıyla, kendilerinde zuhur edene kendisiyle zuhur edeceği taşınan ve taşıyan sûretleri verir. Bu nedenle Allah bu hikmeti izhar etmiştir ki, buradan işin kendiliğindeki durumu öğrenilsin.

        (…) ikinci yaratma türü, şöyledir: Allah var ettiği şeyi bir sebep olmaksızın yapar. Bu ise, ilk sebeplerin varlıklarını yaratmadır. Rabbini dost veya ortaktan tekbir edip O’nu bu konuda -Hakkın kendisini sınırladığıyla sınırlamalısın. Genelleştirme, yoksa büyük bilgi ve iyiliği kaçırırsın. Aynı şey ‘O’nu tekbir et’ âyetinde geçerlidir.

         Allah’ı oğul edinmekten tekbir edersin, çünkü oğul babaya ait olabilir -yoksa o edinilmez-. Gerçekte bu noktada babaya ait bir fiil yoktur. Baba sadece suyu (meni) eşinin rahmine bırakmış, çocuğun yaratılışını başka bir sebep üstlenmiştir. Çocuk edinen, Zeyd’i evlat edindiğinde Hazret-i Peygamber’in durumundaki gibi, evlat edinendir. Allah şöyle der: ‘Çocuk edinmemiş Allah’a hamd olsun.’ Çünkü bir çocuk edinseydi, yaratıklarından dilediklerini seçer ve dilediğini çocuk edinirdi. Bir çocuk edinmemiş olan ise, bunu yapmazdı. 

        ☝🏻Âyette ‘Allah doğurmadı’ denilir. Bu, doğum yoluyla olan çocuktur. Allah’ın öyle bir çocuğu olmadığı gibi kimseyi de çocuk edinmemiştir. Öyleyse çocuk, her iki yönden kendisinden olumsuzlanır. 

        Yahudi ve Hristiyanlar, Allah’ın çocukları olduklarını iddia ederek, bir tür ‘çocuk edinmeyi’ kastetmişlerdir. Çünkü onlar, babalarını tanıyorlardı. Mesih hakkında ise, ‘Allah’ın oğlu’ demişlerdir, çünkü onun babasını bilmiyorlardı ve o bir babadan meydana gelmemişti. Çünkü onlar, meleğin Meryem’e ‘yakışıklı bir adam şeklinde’ gözükmesi hakkında Allah’ın söylediğini bilmiyorlardı. Allah onu bir ruh yaptı, çünkü Cebrâil ruh idi. Öyleyse İsa, iki kişiden oluşmuştu. Cebrâil Meryem’e üfleme esnasında -nitekim ruh da düzenlenmiş bedene üflenir- İsa’yı vermiş, onlar ise, bunun farkına varmamıştı. Onlar, İsa’nın ne bedenini ve ne ruhunu anlamışlardı. İsa’nın sûreti ise, ruhun bedenlenmesi gibiydi. Çünkü o, bir temessülden meydana gelmişti. İsa’nın yaratılışını iyice düşünürsen, akıl sahiplerinin anlayamadığı büyük bir bilgiyi öğrenirsin.

        Rahman’ın nefesinden on sekizinci tevhit, ‘Sizin ilâhınız, Allah’tır, O’ndan başka ilâh yoktur, bilgisiyle her şeyi kuşattı’ âyetinde dile getirilen genişlik tevhididir ve hüviyet tevhidinin bir yönüdür. Bu tevhit, ‘genişlik’ derken âlem için olan mekân genişliği anlaşılmasın diye bir tenzih tevhididir. Âlem için genişlik, el-Bâtın, ez-Zâhir isimlerinden ve Rahman’ın nefesi ile sonsuz kelimelerinden kaynaklanır. Şöyle der: ‘Onun genişliği her şeyi bilmesidir. Yoksa bir şey için mekân olması anlamına gelmez. 

        Bu tevhidin sebebi, Cebrâil’in ayak izinden bir tutamı kendisine attığında buzağı hakkında söylediği sözle ilgili olarak Sâmirî’nin hikâyesinde geçer. Buzağı kendisine atılan şeyin mekânı ve zarfı olmuştur. Buzağı böğürünce, Sâmirî şöyle demişti: ‘İşte bu sizin ve Musa’nın ilâhıdır.’ Allah ise ‘Sizin ilâhınız tek ilâhtır.’ buyurdu. Onda bileşiklik yoktur, her şeyi bilgice kuşatmıştır. Yani O, her şeyi bilendir. Böylece Allah, buzağının böğürmesine rağmen Sâmirî’yi yalancı yapmış, onun yalancılığını gösteren deliller ortaya koymuş, İbrahim’in putlar hakkında söylediği sözün bir benzerini söyleyerek ‘Onlara sözle dönmediğini görmezler mi?’ buyurmuştur. Yani, soru sorulunca konuşamaz. Allah ise, konuşmayla nitelenmiştir. Buzağı onlara ne fayda ne zarar verebilir, başka bir ifadeyle ondan yararlanamazlar. Çünkü Allah ‘Onu yakacağız, sonra küllerini savuracağız’ buyurdu. Kendinden bir zararı uzaklaştıramayan bir şey, başkasından nasıl uzaklaştırır ki? Buzağı yakılıp külleri savrulunca, kendisine bir fayda veremedi. Çünkü onu geride bıraksaydı, insanlar hayvandan gerçekleşen zarar ve fayda hakkında kuşkuya kapılırdı.

        (Başka bir örnek!) Cebrâil, Dıhye sûretinde gözükmüş ve tanınmamıştı. Bu durumda onun hakkında insan denilmiş, hâlbuki bir melekti. Onu melek olarak tanıyan ise, tanımıştır. Sûreti ise, insandı. Dolayısıyla meleklik özelliği insanlık sûretine (girmesine) etki etmediği gibi tanınmayışı da o sûrete girmesine etki etmemişti. O hâlde şekiller, sürekli sınırlar. İşte işlerin mertebelerini düzenleyen, eşyayı ölçülerine yerleştiren el-Hakim isminin gereği budur

        Bu ağaçla Beyt-i makdis ehli insanların en mutlusudur. Nitekim Mehdî ile en mutlu olacak insanlar ise Kûfeliler’dir. Mekkeliler ise, Hazret-i Peygamberle insanların en mutlusudur. Kur’ân ehli ise, Hak ile insanların en mutlusudur. Mutlu insanlar, bu ağaçtan yediklerinde gönüllerindeki kin sökülüp atılır. Yapraklarına şöyle yazılmıştır: ‘Subbûhun kuddûsun Rabbü’l-melaiketi ve’r-rûh (Münezzehtir, mukaddestir, meleklerin ve Ruh’un Rabbidir)!’ Âdemoğullarının amelleri, bu Sidre’ye ulaşır. Bu nedenle de, Sidre-i münteha (bitiş sidre’si) diye isimlendirilir. Hakkın orada büyük ve özel tecellîsi vardır. Bu tecellî bakanı sınırlar, düşüneni hayrete düşürür. Yanında bir oturak vardır ki, Cebrâil’e aittir. Orada gözlerin görmediği, kulağın duymadığı ve kimsenin aklına gelmeyen âyetler vardır. Nitekim Peygamber orayı anlatırken, Allah’ın nurunun orada kendisini kapladığını belirtmişti. Kimse onu niteleyemez. Oraya bakan kimse, şaşkınlığa düşer.

        Evin iki kapısı vardır. Her gün yetmiş bin melek oradan girer ve karşısındaki kapıya çıkar, ilk girdikleri kapıdan bir daha girmezler. Melekler oraya doğu kapısından girer. Doğu kapısı, nurların zuhur yeridir ve batı kapısından çıkarlar. Orası, giden nurların gizlenme kapısıdır. Böylelikle nurlar gaybde bulunur ve hiç kimse onların nerede yerleştiğini bilemez. Bu melekleri Allah, her gün hayat nehrinin damlalarından yaratır. Bu damlalar, her gün hayat nehrine bir kez dalması kendisine emredilen Cebrâil’in kanat çırpmasından dökülür. Meleklerin her günkü sayısı kadar, Âdemoğullarının düşünceleri meydana gelir.

         🤔Mümin olsun veya olmasın, herkese günde yetmiş bin düşünce gelir ve onları Allah ehli bilebilir.

        ❣️Bu melekler, Beyt-i mamur’a girip oradan çıkarken, Allah’ın kalblerin düşüncelerinden yarattığı meleklerle bir araya gelirler. Onlarla karşılaştıklarında ise, kıyamete kadar bağışlanma dilerler. Kalbi Allah’ı zikretmekle ‘mamur’ birinin düşüncesinden yaratılmış melekler, bu makama sahip olmayan bir kalbin düşüncesinden yaratılmış meleklerden ayrışır. Bu düşünce, gerekli veya gereksiz bir konuyla ilgili olabilir. Bütün kalbler, bu evden yaratılmıştır. Dolayısıyla o ev sürekli mamurdur. Düşünceden oluşan her melek, düşüncenin sûretine göre meydana gelir.

        Bunlar, meleklerin ilhâmıdır. Allah onlara ‘imân edenleri sabit kılın’ buyurmuştur. Yani onların kalblerine sabit kılma duygusunu ilhâm edin. Sonra, onlara yardım edip şöyle demiştir: ‘Ben inkâr edenlerin kalblerine korku salacağım,’ Allah, onu mücahidlerin gönüllerine ilhâm etsinler diye, bu bilgiyi meleklerine bildirmiştir ve o da vahyin bir yönüdür. Mücahid de, gönlünde bu ilhâmı bulur ve o meleğin ilhâmıdır. İşte su ile meleklerin (yardımı) arasındaki ilişkiye bakınız! Su, meleklerden biri olsa bile, unsur kaynaklı melektir. Unsurdaki kökü ise rükünlerin üzerinde bulunan tabiî hayat nehridir. O, Cebrâil’in kendisine her gün bir kez daldığı nehirdir. Cehennemlikler ise, cehennemden çıkarken şefaat ile oraya dalar. Bu unsur kaynaklı su, hayat nehrinden ibaret olan suyun parçasıdır. 

        Mücahidlerin kalblerine güç veren, onları sabit kılan ve kendilerine ‘inançsızların kalbine korku salacağız’ vahyini ulaştıran melekler ise, yedinci kat gökte bulunan Beyt-i mamur’a giren meleklerdir. Onlar, Cebrâil’in daldığı nehirden çıktıktan sonra üzerinden dökülen ‘hayat nehrinin suyunun damlalarından’ yaratılmıştır.

         (Su damlalarından yaratılmış olmaları itibarıyla) Bu nedenle söz konusu melekler, mücahidlere metanet vermede ayaklarını sabitleştirmek için indirilmiş suyla beraber zikredilmiştir. Allah, bu hususu meleklerin mertebesinin karşısında suyun mertebesini açıklarken beyan etmiştir ki, bilgisiz kulları bundan habersiz kalmasın! ‘Onları ancak âlimler bilebilir.’ Allah her şeyi sudan canlı yaptı.

        insan sadece et ve kemikten oluşan bir varlık değil, beden perdesi altında derin, görünmeyen manevi potansiyelleri barındıran bir "öz" (can/ruh) taşımaktadır. 

        Allah Teâlâ peygamberine şöyle buyurmuştur: ‘Geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın diye…’ Cebrâil zamanının en yakışıklısı olan Dıhye sûretinde kendisine inmeye devam ederken hâl diliyle kendisine şöyle demiştir: ‘Ey Muhammed! Benimle senin aranda ancak güzellik sûreti vardır.’ Çünkü Cebrâil peygamber ile Allah arasında bulunmaktaydı. Dıhye o kadar güzeldi ki, Medine’ye geldiğinde kadınlar ve erkekler kendisini görmeye çıkar, bir hamile kendisini görse onun sûretinin güzelliğinden karnındaki düşürürdü. 

        Bu menzilden Hakkın kullarının kalblerine melekleri indirmek sûretiyle indirmiş olduğu bilgiler öğrenilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Ruhu (vahyi) emrinden dilediği kimseye indirir.’ Başka bir âyette ise, ‘ben’den başka ilâh yoktur (diye bildirmesi için gönderir)’ buyurur. Burada Allah ‘O(’ndan) dememiştir. Böylelikle Allah katından kulların kalblerine ilka eden ruh olur ve kendisine ilka eden Allah’ın emridir. Ruh ise, ‘benden başka ilâh yoktur…, benden korkun’ âyetinin sûreti olur. Bu menzilde de vasıtalar ortadan kalkmıştır, çünkü inzâl edilen vahiy, ruhun kendisidir. İlka eden ise, Allah’tır, başkası değil! Bu ruh, meleğin değil, meleklerin aynıdır. Anla! Böyle bir ruhu melekler tanımaz, çünkü onlarla hemcins değildir. Çünkü taşınmayan bir ruhtur ve nuranî değildir. Melek ise nurdan bir ruhtur. Bize ve peygamberlere ait zevk budur. Meleklere gelirsek, onlar bazen resûllere gönderilen kimseler olabilir. Bu durum, ‘onu ruhu’l-emîn (Cebrâil) indirdi. Senin kalbine. . .’ âyetinde belirtilir. Öyleyse o, elçinin elçisidir.

        Melekler, ilâhî emri hitap menzilinden de indirirler. Her iki inme tarzını, Hakkın peygamberine söylemesi için emir verdiğinde, Cebrâil’in Hazret-i Muhammed’e Rabbinden aktararak söylediği hususları içerir. Bu nedenle onu Kur’ân’dan saymıştır. Hâlbuki o, Cebrâil’in aktarması­dır. Vahyi indiren Cebrâil’dir ve bu durum onu vahyi indiren olmaktan ve Allah’tan aktarımı ise Kur’ân olmaktan çıkarmaz. Cebrâil, şehâdet âleminde ‘Allah şöyle demiştir’ şeklinde bir şey aktarsaydı, onu bu tarzda aktarırdı. Bu durum, ‘Rabbinin emriyle ineriz, önümüzde ve ardımızda olanlar O’nundur, Rabbin unutan değildir’ âyetinde belirtilir. Allah, Cebrâil’in Hazret-i Muhammed’e söylediklerini unutmaz. Melekler, yoklukları ve hitapları hâlinde sabit hakikatlerdir. Bu durum, ‘unutan’ sözünde ifade edilir. Böylelikle anlatım, hadislikle nitelenmemiş Allah’ın gerçek varlığından gerçekleşmiş bir durumdur. Sonra bu hakikatler için varlık meydana gelmiş, var olmalarından önce Hakkın bildiği şeyleri kendilerinden Hakka bildirmişlerdir. Onlar ise, Hakkın bildiğini kendiliklerinde varlıkları bulunmadığı için görmüyorlardı. 

        Zührî’nin güvenilir bir râviden aktardığı rivâyet edilir -veya kendinden aktarılır- aktaran şöyle demiştir: ‘Bu hadîsi bilmiyorum ve onun hakkında kesin bir bilgiye sahip değilim. Fakat sen bana göre güvenilir birisin. Bunun üzerine ona kendinden rivâyetle şöyle demiştir: Falan kişi benden aktarmış ve şöyle demiştir: Ben ona benden falanca aktardı dedim ve isnad kesintisizdir. Böylelikle rivâyet yolunda bu meseleye dikkat çekmiştir.

        Meryem oğlu İsa’nın yaratılışına gelirsek, kendisiyle su arasında annesi, Havva, Âdem, toprak ve köpük vardır, fakat başka bir yönden O bize benzer ve bunu anlayan azdır. Kuşkusuz ki Allah dikkat çektiğimiz hususa, ‘ona düzgün bir insan olarak göründü âyetinde değinmiştir. Allah (İsa’yı var etmek dileyince, Meryem), kendisinden önce Allah’a sığındıktan sonra Cebrâil’e bakmakla haz kendisine yayılmış, onun kendisine bir çocuk vermek üzere gelen Allah elçisi olduğunu anlamıştır. Meryem çocuğu kabul etmek üzere hazırlanmış ve salt bakmayla cinsî ilişkinin hazzı kendisine yayılmış, su Meryem’den rahme düşmüştür. İsa’nın bedeni ise Meryem’de hazzı meydana getiren üflemeden doğan sudan oluşmuştur. Öyleyse İsa, annesinin suyundandır. 

        Tabiat bilimciler bunu reddederler ve ‘kadın suyundan bir şey meydana gelmez’ derler. Bu görüş doğru değildir. Bize göre insan erkeğin suyundan ve kadının suyundan oluşur. Arzusundan konuşmayan Hazret-i Peygamber’in şöyle dediği sabittir: ‘Erkeğin suyu kadının suyuna baskın gelirse, çocuk erkek, kadının suyu erkeğinkine baskın gelirse çocuk kız doğar.’ 

        Başka bir rivâyette ise üstün gelmek yerine geçerse kelimesi kullanılmış, başka bir rivâyette ise erkek ve kız yerine zamirler kullanılmıştır. Kitabu’n Nikah adlı eserimizde bu konu hakkında şöyle demiştik: Bazen erkek ve kadın suyu indirmede birbirini geçemez ve karışacak şekilde aynı ânda indirebilirler. Bu durumda sulardan birisi ötekine baskın gelmez. İşte böyle bir durum gerçekleştiğinde Allah, erkeklik ve dişiliği kendinde barındıran hünsâyı yaratır. 

        Herhangi bir yöne sapmaksızın her bakımdan eşit olduklarında ise hünsâ kadınlık organından hayız olurken erkeklik organından da meni çıkar. Böyle bir hünsâ kadınla ilişkiye girdiğinde çocuk sahibi olurken aynı zamanda çocuk da doğurabilir. 

        Rivâyete göre, bir adamın yanında birinin annesi ötekinin babası olduğu iki çocuk varmış. Su itidal hâlinden sapmış ve birinin ötekine baskın geleceği bir dereceye ulaşmamış olabilir. Bu durumda hüküm baskın gelmeye sapmış unsura aittir. Bu unsur kadının suyu ise hünsâ hayız görür ve kendisinden meni çıkmaz. Erkeğin suyu üste çıkmaya meyilli ise meni çıkar, hayız görmez. Yaratan ve Alim Allah münezzehtir! Bu canlıdaki berzahların en gariplerinden biridir.

        ♻️


        Tarihte ve Bugün Şamanizm kitabında Abdülkadir İnan, Ebûbekir’in kitaplarından özetlediği türeyiş efsanesinin özetini verir:

        İlk çağda yağmurdan hasıl olan seller Karadağcı denilen bir dağdaki mağaraya çamur sürükleyip getirdi ve bu çamurları insan kalıbına benzeyen yarıklara döktü.

         Su ile toprak bir müddet bu yarıklarda kaldı. Güneş Saratan burcunda idi ve sıcaklığı çok kuvvetli idi. Güneş, su ve toprak döküntülerini kızdırdı, pişirdi. Mezkûr mağara kadının karnı (batnı) vazifesini gördü. Su, toprak ve güneşin harareti (ateş) unsurlarından ibaret olan bu yığın üzerinden dokuz ay mutedil rüzgâr esti. Böylece dört unsur birleşmiş oldu. 

        Dokuz ay sonra bu yaratıktan insan şeklinde bir mahlûk çıktı. Bu insana Türk dilince ‘Ay Atam’ denildi ki ‘ay baba’ demektir. Bu ‘Ay Atam’ denen kişi sağlam havalı ve tatlı sulu yere indi. Kuvvet ve neşesi günden güne arttı, orada kırk yıl kaldı. Sonra seller bir daha aktı, yukarıda zikredildiği gibi mağaradaki yarıklara toprak doldurdu. 

        Güneş Sünbüle yıldızında idi. Binaenaleyh bu toprağın pişmesi zamanı güneşin aşağı indiği devre tesadüf etti ve bundan dolayıdır ki bu topraktan yaratılan kişi dişi oldu. Bu dişi kişiye ‘Ay-va’ adı verildi ki ‘ay yüzlü’ demektir. Ay Atam ile Ay-va evlendiler. Bunlardan kırk çocuk dünyaya geldi. Yarısı erkek yarısı dişi idi.

        Ana ve babaları öldükten sonra çıktıkları mağaraya gömüp ağzını altın kapı ile kapadılar ve kapının yanına çiçekler koydular.

        https://youtu.be/2uspUli7KR8?si=RYi-CSW6QYnQ7M-1  


        “İnsan bir kere ölür” şiirinde, her gün ölmeye isyan eder Ümit Yaşar“Bu son ölümüm olsun diyorum / Bir daha öldürmeyin beni!” 

        Bize de başladığımız gibi Ümit Yaşar’la bitirmek kalıyor:

        “İnsan bir kere ölür,

        Her gün ölen umutlarımızdır içimizdeki”

        Umutların daha fazla ölmediği yıllara…

        Ve bir gün insan da ölür
        Çimen gibi yaprak gibi
        Sarsılır yeryüzü yerinden
        Devrilen koca bir ağaçtır sanki
        Durur atışları yorgun kalbimizin
        El, ayak kesilir
        Göz ölür, dudak ölür, kan ölür
        Susar ta içimizde
        Yıllardır çalan çalgı
        Bütün teller ses vermez olur
        Acılar diner
        Ve bir gün biter bu çirkin oyun
        Perde iner...
        Ümit Yasar.


        ♻️ 


        Karadağ (Montenegre) Kotor:

        kotor

        Karadağ bir diğer adıyla Montenegre. 2003 yılında Sırbistan-Karadağ olarak daha esnek bir federasyon çatısı oluşturulmuştur.

        Karadağ'ın eski halkı Arnavutlardan oluşur. VII. yüzyılda İmparator Herakliyus zamanında, Sırplar da oraya yerleştirilmiştir.

        • Eski Kent (Stari Grad): Osmanlı ve Venedik izleri taşıyan tarihi merkez. 
        • Eski Akdeniz limanı Kotor Venediklilerce inşa edilmiş kale duvarları ile çevrili ve kasabanın mimarisinde Venedik tarzı hakim. Kotor Körfezi (Boka Korotska, Bay of Kotor) son derece girintili – çıkıntılı ve güzel. Avrupa’nın en büyük fyordu burası; coğrafyada ria olarak da adlandırılan bir oluşum.

        Osmanlılar, Rumeli'ye geçip fetihlere giriştikleri sıralarda Karadağ, Venedik Cumhuriyeti'nin tabiiyetinde idi. Osmanlı Devleti'nin Karadağ'daki fetihleri Sultan I. Murad dönemine rastlar. Zira ilk Osmanlı-Karadağ çatışması da I. Murat döneminde yaşanmıştır. İkinci Osmanlı-Karadağ çatışması Sultan I. Bayezid döneminde olmuştur. 

        Osmanlı Devleti'nin Karadağ'daki asıl fetihleri ise Fatih Sultan Mehmet döneminde olmuştur. Fatih, Karadağ'a bir nevi özerklik statüsü verdi ve bu durum Karadağlılar tarafından 1878 yılında Osmanlı'dan ayrılana kadar kullanıldı. Karadağlılar Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine girişinden itibaren çok sayıda isyan çıkartmışlardır. Örneğin 1711, 1712, 1714 isyanlarını çıkartmışlardır. Bununla birlikte Hersek isyanına da destek vermişlerdir.

        1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusya'nın yanında yer alan Karadağ, Osmanlı ordusunun önemli bir kısmını Balkanlarda meşgul etmiş ve savaşın Rusya lehine dönmesinde büyük bir etken olmuştur. 

        Abdülhamid'in Balkan politikasında sergilediği tavrın önemli bir rolü vardır. Nikola Petroviç ile yakın dostluğu, iki devletin politikalarına da yansımıştır. ıı. Abdülhamid döneminde, 30 yılı aşkın bir süre, küçük sınır çatışmalarını bir kenara bırakılırsa, iki devlet arasında barışın hakim olduğu bir süreç göze çarpmaktadır. İlki 1883 ve ikincisi 1899 yıllarında olmak üzere Karadağ Prensi Nikola, Sultan Abdülhamid'in davetlisi olarak İstanbul'a gelmiş, törenlerle karşılanarak şaşaalı gösterilerle ağırlanmıştır.

        II. Abdülhamid döneminde İstanbul Büyükçekmece başta olmak üzere Zonguldak Ereğli gibi yerlerde, taş işçisi, kuyucu, maden işçisi, bekçilik vb. iş kollarında çalışan Karadağlıların sayısında artış görülmüştür.Türkiye'de yaşayan Boşnakların önemli bir kısmı 1910'lu yıllarda Karadağ'dan gelmiştir.

        Montenegro mutfağı, Akdeniz, Balkan ve Orta Avrupa etkilerini taşır. Denemeniz gereken bazı yemekler:

        • Njeguški Pršut: Njeguši köyünde üretilen geleneksel kurutulmuş jambon.
        • Kačamak: Patates ve mısır unundan yapılan geleneksel bir yemek.
        • Cevapi: Balkan mutfağının meşhur köftesi.
        • Riblja Čorba: Balık çorbası.
        • Crnogorski Sirevi: Yerel peynirler, özellikle Njeguški Sir.

        Karadağ’ın kıyı bölgeleri ile İtalya’ya arasında Adriyatik Denizi olması ve Venediklilerin de etkisiyle Karadağ mutfağı İtalyan mutfağından oldukça fazla etkilenmiş. 

        Ege kasabalarından birinde gibi hissettim, zira enginarlar, çeşitli ege otları ve zeytinyağları tezgahların önemli konuklarıydı. 

        Karasal iklime de sahip Karadağ’da etkisini gösteren bi diğer mutfak ise,  tabi ki Balkan mutfağı. Dolayısıyla  kırmızı et (kurutulmuş veya barbeküde) önemli lezzetlerden.

        Gezilecek Yerler

        Kotor ve Kotor Körfezi

        UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Kotor, Orta Çağ’dan kalma sur duvarları, dar sokakları ve tarihi yapılarıyla büyüleyici bir şehirdir. Kotor Körfezi ise “Avrupa’nın en güney fiyordu” olarak bilinir ve nefes kesen manzaralar sunar.

        • Kotor Surları: 1400 basamaklı bu tarihi surlardan körfezin muhteşem manzarasını izleyebilirsiniz.
        • Aziz Tryphon Katedrali: 12. yüzyıldan kalma bu katedral, Kotor’un en önemli dini yapılarından biridir.
        • Kotor Eski Kenti (Stari Grad): Venedik mimarisinin izlerini taşıyan dar sokakları ve meydanları ile keşfedilmeyi bekliyor.

        Budva

        Adriyatik kıyısının en popüler tatil destinasyonlarından biri olan Budva, canlı gece hayatı ve güzel plajlarıyla öne çıkar.

        • Budva Eski Kenti: Taş duvarlarla çevrili küçük bir yarımada üzerinde yer alır.
        • Sveti Stefan: Eski bir balıkçı köyü olan ve günümüzde lüks bir otele dönüştürülen bu adacık, Montenegro’nun simgelerinden biridir.
        • Mogren Plajı: Budva’nın en güzel plajlarından biridir.

        Durmitor Milli Parkı

        UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Durmitor, etkileyici dağ manzaraları, buzul gölleri ve Avrupa’nın en derin kanyonu olan Tara Kanyonu ile doğa tutkunlarının vazgeçilmez adresidir.

        • Tara Kanyonu: Rafting için ideal bir destinasyondur.
        • Crno Jezero (Kara Göl): Durmitor’un en büyük ve en ünlü gözetleme noktasıdır.
        • Bobotov Kuk: Montenegro’nun en yüksek zirvesidir (2.523 m).

        Cetinje

        Montenegro’nun eski başkenti olan Cetinje, tarihi binaları ve müzeleriyle ülkenin kültürel merkezidir.

        • Cetinje Manastırı: Ortodoks Hristiyanlığının önemli merkezlerinden biridir.
        • Kral Nikola Müzesi: Eski kraliyet sarayı, bugün müze olarak hizmet vermektedir.

        Ulcinj

        Ülkenin en güney ucunda yer alan Ulcinj, Arnavut kültürünün izlerini taşır ve uzun kumsallarıyla bilinir.

        • Velika Plaža: 13 km uzunluğuyla Adriyatik’in en uzun kumsallarından biridir.
        • Eski Kent (Stari Grad): Osmanlı ve Venedik izleri taşıyan tarihi merkez.
        akdeniz ve iyonya denizinden gelip; arnavutluk, sırbistan karadağ, bosna hersek, hırvatistan boyunca güneyden kuzeye doğru yol alan sıcak su akıntısı, en kuzeydeki slovenya ve venedik' e ulaştıktan sonra döngüsünü tamamlamak üzere italya kıyılarından, kuzeyden güneye doğru geri döner.Bu yüzdendir ki adriyatik'in doğu kıyıları sıcak ve temiz iken batıdaki italya kıyıları daha soğuktur. çizmenin arka tarafı ve balkan yarımadaları arasında kalan, gelgit olaylarının venedikte denizin 1. m yükselip alçalmasına varacak kadar belirgin olduğu deniz.

        Türk vatandaşları, Montenegro’ya 90 güne kadar olan turistik seyahatlerinde vizesiz giriş yapabilmektedir. Pasaportunuzun seyahat süresince ve dönüş tarihinden itibaren en az 3 ay geçerli olması gerekmektedir.


        ♻️

        Lipa Mağarası


        Lipa Mağarası ( Sırpça : Липска пећина , romanize edilmiş :  Lipska pećina ), Karadağ'ın Cetinje şehrine yakın bir yerde bulunan bir karst mağarasıdır. geçit ve salon sistemine sahip bir karst mağarasıdır. Mağaranın bir kısmı yer altı nehri içermektedir. Lipa köyüne yakın bir yerden başlar ve Adriyatik Denizi'nindağlarına kadar uzanır. 

        Mağara oluşumları;

        Mağara, mağara oluşumları bakımından zengindir - sarkıtlar , dikitler ve sarkıtlar (sütunlar) birçoğu küçük bir alanda bulunmaktadır. En önemli sarkıtlardan bazıları spagetti, patlamış mısır, timsah ve perde oluşumlarıdır. En önemli sarkıtlardan bazıları totem ve gral oluşumlarıdır. 

        Tarih;


        Mağara, Eski Kraliyet Başkenti Cetinjebelediyesinde Dobrsko Selo'ya bakan küçük bir yerleşim yeri olan Lipa Dobrska'da yer almaktadır. 

        Mağaranın keşfi 19. yüzyılda başladı;mağaranın daha kapsamlı bir araştırması 20. yüzyılın sonlarında yapıldı.20. yüzyılın başlarında Avusturya işgali sırasında mağara stratejik bir öneme sahipti ve Avusturyalı askerler içme suyuna erişim sağlamak için girişi genişlettiler. Mağaranın tarihi önemi, geçmişte onu ziyaret eden birçok araştırmacı tarafından not edildi, bunlar arasında şunlar yer almaktadır:

        Petar II Petrović-Njegoš mağaranın keşfi için bir emir yayınladı; ancak genç yaşta öldüğü için keşif gerçekleştirilmedi, ancak mağara galerilerinden biri onun onuruna adlandırıldı.Kral Nikola'nınyabancı yetkilileri mağarayı ziyaret etmeye ve onlara mağaranın benzersiz özelliklerini göstermeye götürdüğü biliniyordu.

        Adriyatik Kıyılarında Görülecek 6 Şehir

        1. Kotor /  Budva Karadağ

        2. Otranto / Trieste İtalya

        3. Piran / Portoroz Slovenya


        Xx 



        Hiç yorum yok:

        Yorum Gönder

        Selam 🙋🏼‍♀️Hallo
        *Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
        Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O