Kur'an-ı Kerim'de "Alemlerin Rabbi" (Rabbil-âlemîn) ifadesi Allah'ın yaratıcılığını ve otoritesini vurgulayan birçok ayette geçer.
- Şuarâ Suresi, 192. Ayet: "Şüphesiz bu Kur'an, Âlemlerin Rabbi Allah tarafından indirilen bir kitaptır."
- Şuarâ Suresi, 23-24. Ayetler: "Firavun, 'Âlemlerin Rabbi de kimdir?' diye sordu. Mûsâ, '...O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir' diye cevap verdi."
- A'râf Suresi, 54. Ayet: "...Bilin ki, yaratma da, emir ve idâre yetkisi de yalnız O'na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir."
- Bakara Suresi, 131. Ayet: "...Rabbi ona 'Teslim ol' dediğinde, 'Alemlerin Rabbine teslim oldum' demişti."
- Fâtiha Suresi, 2. Ayet: "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."
- En'âm Suresi, 162. Ayet: "De ki: Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."
Filozof ve şair Ömer Hayyam'a ait rübaidir. (Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisiyle)
"Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye:
Bir şey daha var, bütün yapıtlardan başka."
Einstein: “Tanrının evreni nasıl yarattığını anlamak istiyorum”
- Negatif Kütle Konsepti: 2018 yılında Oxford Üniversitesi'nden Dr. Jamie Farnes tarafından geliştirilen modern versiyona göre, evren negatif kütleli bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, bildiğimiz maddenin aksine, üzerine kuvvet uygulandığında aksi yönde hareket eder ve diğer maddeleri itme (negatif kütleçekimi) özelliğine sahiptir.
Süpersimetri (SUSY) teorisindeki bu "gölge" parçacıklar, modern fiziğin en büyük bulmacalarından birini çözmek için baş adaydır.
"Güçlü" karanlık madde adayı olarak görülen aksiyonlar (axions), kuantum renk dinamiğindeki (QCD) bir teorik problemi çözmek amacıyla önerilen ve günümüzde karanlık maddenin en popüler bileşenlerinden biri kabul edilen ultra-hafif parçacıklardır.
- Kütle: Protonun kütlesinden çok daha küçük (nano-elektronvolt ile mikro-elektronvolt arası) ultra-hafif bir yapıya sahiptirler.
- Etkileşim: Işığı soğurmaz veya yansıtmazlar; sadece kütleçekimi ve çok zayıf elektromanyetik etkileşimler yoluyla varlıkları hissedilebilir.
- Teorik Köken: Güçlü etkileşimlerdeki "Strong CP" problemini çözmek için 1970'lerde öngörülmüşlerdir.
Midgard Yılanı Orta dünyanın (Midgard) etrafını saran, kendi kuyruğunu ısıracak formda tasvir edilen dev yılanın adıdır.
İdun, İdunn, İduna Şiir tanrısı Bragi ile evli olan sonsuz gençlik tanrıçası olup gençliğin kaynağı altın elmaların koruyucusudur.
* Enbiyâ Suresi, 30. Ayet: "İnkâr edenler görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi de biz onları birbirinden ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?"
* Allah gökleri yağmurla, yeri de bitki ile yarıp ayırdı (yağmura ve bitkiye elverişli hale getirdi). Taberî âyetin devamını dikkate alarak son görüşü tercih etmektedir (bk. XVII, 19).
Enbiya Suresi, 33. Ayet: "O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedir."
Yâsîn Suresi 40. ayette (ve benzer şekilde Enbiyâ 33) geçer. "Her biri bir yörüngede yüzüp gider" (küllün fî felekin yesbehûn) ifadesi, güneş, ay ve yıldızların uzayda (felek) belirli bir düzen ve hareket (yüzme) içinde olduğunu belirtir.
"felek" kelimesi yörünge, "yasbehûn" kelimesi ise bir akışkan içinde sürtünmesizce hareket etmek veya yüzmek anlamına gelir. ( "yüzmek"=sebah)
- Thales: Batı felsefesinin kurucusu kabul edilen Thales, dünyanın bir tepsi gibi engin bir su üzerinde yüzdüğünü savunmuştur.
- Ouroboros, dünyanın dört bir yanındaki kültürlerde tasvir edilen eski bir semboldür.
- Antik Mısır'da kendi kuyruğunu yiyen yılan sembolü Ouroboros olarak bilinir ve döngüsel zamanı, yeniden doğuşu, yaşam-ölüm-yeniden doğuş döngüsünü ve sonsuzluğu temsil eder. Mezarlar, lahitler ve cenaze papirüslerinde sıkça yer alan bu sembol, güneş tanrısının gece yolculuğu ve evrenin ebedi döngüsü gibi ilahi güçlerin yönlendirdiği süreçleri simgeler.
* Sonsuzluk işareti (∞) sonu olmayan, sınırsız ve ebedi kavramları temsil eden, yan yatmış sekiz (8) sayısına benzeyen matematiksel bir semboldür. Matematik, fizik, felsefe ve tasarımda yaygın olarak kullanılan bu işaret, Unicode'da U+221E olarak kodlanmıştır.
- Kökeni Antik Mısır'a dayanan bu motif, tarih boyunca Gnostisizm, Hermetizm ve İskandinav mitolojisi gibi pek çok farklı gelenekte yer bulmuştur.
- Matematiksel Doğuş (1655): İngiliz matematikçi John Wallis, "De Sectionibus Conicis" adlı eserinde sonsuz küçükleri ifade etmek için bu sembolü ilk kez kullandı.
- Psikolojik Bakış: Carl Jung tarafından insanın kendi kendini sürekli tüketip yeniden doğurmaya çalıştığı bir arketip olarak yorumlanmıştır.
- Mušḫuššu (Öfkeli Yılan): Babil Panteonu'nun baş tanrısı olan Marduk'un kutsal hayvanı ve koruyucusudur.
Marduk değil mar du k olmalı mar yılan du ise iki demek.
- Sümercede yılan için genellikle muš kelimesi kullanılır.
- Markhor (Capra falconeri) ismi gerçekten de Farsça kökenli "yılan" (mâr) ve "yiyen" (khor) kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. = Yunanca oura (kuyruk) ve boros (yemek) sözcüklerinin birleşiminden gelmektedir.
Mušḫuššu, Yeni Babil İmparatorluğu döneminde Marduk ve oğlu Nabu'nun kutsal hayvanıdır. Marduk tarafından Eşnunna'nın yerel tanrısı Tişpak'tan alınmıştır. Hydra takımyıldızı, Babil astronomik metinlerinde Bašmu yani "Yılan" olarak biliniyordu ve bir balığın gövdesi, bir yılan kuyruğu, bir aslanın ön pençeleri, bir kartalın arka ayakları, kanatlı ve mušḫušuu ejderhasıyla karşılaştırılabilir bir kafaya sahip olarak tasvir edilmiştir.
Hydra veya Suyılanı takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. 1303 derece kare büyüklüğüyle 88 modern takımyıldızın alan bakımından en büyüğüdür. Ayrıca 100 derecenin üzerindeki en uzun takımyıldızdır. Güney ucu Terazi ve Erboğa ile, kuzey ucu ise Yengeç ile sınır komşusudur. 2. yüzyıl astronomu Batlamyus tarafından listelenen 48 takımyıldız arasında yer almıştır. Genellikle bir su yılanı olarak temsil edilir ve göksel ekvatorun iki yanına uzanır.
"Bran", biyolojik terim olan membran (zar) kelimesinden türetilmiş, hücrelerin veya organellerin çevreleyen yapılarını ifade etmek için kullanılan bir kısaltma veya ek niteliğindedir.
Bran (Zar) Kozmolojisi, evrenimizin aslında daha yüksek boyutlu bir uzay (bulk) içinde yüzen, düşük boyutlu bir "zar" (membrane/brane) olduğunu savunan bir teorik fizik modelidir.
- Branların Yapısı: "Bran" (membrane kelimesinden türetilmiştir), sicim teorisinde farklı boyutlarda var olabilen nesneleri ifade eder. Örneğin, 2-bran iki boyutlu bir yüzeyken, bizim içinde yaşadığımız evren genellikle yüksek boyutlu bir "bulk" (yığın) içindeki 3-boyutlu bir bran olarak düşünülür.
- Holografik İlke: Bazı modeller, evrenin tüm bilgisinin aslında iki boyutlu bir yüzeyde (bir olay ufku gibi) kodlandığını ve bizim algıladığımız üç boyutun bir yansıma olduğunu savunur.
- Hiper Uzay (Bulk): Branlar, "bulk" adı verilen daha yüksek boyutlu bir uzayın içinde yüzen "frizbi plakları" gibi tasvir edilir. Bizim dünyamızı oluşturan parçacıklar bu branlara hapsolmuşken, sadece kütleçekimi bu branlar arasından sızabilir.
- Çarpışma ve Büyük Patlama: Bazı teorisyenler (örneğin Ekpirotik Model), Büyük Patlama'nın iki branın birbiriyle çarpışması sonucu meydana gelen devasa bir enerji açığa çıkışı olduğunu öne sürer.
ışığın optik davranışının etkileyici bir uygulamasına tanıklık etmişsinizdir. İki boyutlu olsa da, bir hologram ışığı doğru açıyla yakaladığında, bize sıradan bir düz görüntü değil, üç boyutlu bir nesne ya da sahne izlenimi verir. Gözünüz derinliği algılar, ve baktığınız açı değiştikçe, görüntüdeki nesnelerin size olan uzaklığı da değişiyor gibi görünür. Yani, hologramın “yüzeyinin” arkasında üç boyutlu bir dünya varmış gibi bir izlenim oluşur.
Aksiyonların tespiti, sadece karanlık maddeyi açıklamakla kalmayıp sicim teorisi gibi modern fizik modellerine de doğrudan kanıt sağlayabilir.
#Stephen Hawking'in evren başlangıçta bir bütündür ve bu yapı parçalansa dahi bir bütünlük arz etmeye devam eder.
#Bacon, bütünün parçalara indirgendiği indirgemeci bilimi tanıttı.Ancak, bütünsel düşünmenin, parçaları yeniden birleştirmenin gerekli olduğunu da öğretti.
Sicim teorisi, evrendeki her şeyin "noktasal" parçacıklardan değil, titreşen minik enerji iplikçiklerinden (sicimlerden) oluştuğunu savunan bir fizik kuramıdır.
- Titreşim Parçacığı Belirler: Bir gitar telinin farklı notalar çıkarması gibi, bu sicimler de farklı frekanslarda titreşerek elektron, kuark veya foton gibi farklı parçacıkları oluşturur.
- Birleştirici Güç: Modern fiziğin iki dev ismi olan Kuantum Mekaniği (atomaltı dünya) ile Genel Görelilik (kütleçekimi ve büyük ölçekli evren) arasındaki uyuşmazlığı çözmeyi amaçlar.
- Her Şeyin Teorisi: Doğadaki dört temel kuvveti (kütleçekimi, elektromanyetizma, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler) tek bir çatı altında toplamaya çalıştığı için "Her Şeyin Teorisi" (Theory of Everything) adayı olarak görülür.
- Ekstra Boyutlar: Teori, bildiğimiz 3 uzay ve 1 zaman boyutu dışında, bizim algılayamadığımız kadar küçük ve kıvrılmış toplam 10 veya 11 boyutun varlığını öngörür.
Sicim teorisi fizik yasaları farklı en az 10^500 evren öngörüyor.
Sicim teorisi ve 7 ek boyut
Neyse ki süpersicim teorisi de çirkinleşerek gittikçe karmaşık bir hal alıyor ve belki de çirkinleştiği için doğru çıkacak. Biz de bu yazıda sicim teorisindeki 7 ekstra uzay boyutunu, bunların tüm evreni tek denklemle açıklamak için kuantum kütleçekim kuramı geliştirmek üzere tasarlanan süper kütleçekim teorisiyle alakasını ve evrenin temeli olduğu söylenen tek boyutlu enerji sicimlerinin, 10 boyutlu uzayda gitar telleri gibi titreşerek varoluşu nasıl yarattığını göreceğiz.
Nitekim Alman matematikçi Hermann Weyl’in ünlü bir sözü var: “Güzellik ve gerçek arasında bir seçim yapmam gerekirse güzeli seçerim.” Tabii o bir matematikçi ve matematik ideal bilimdir, matematikçiler de idealist Platoncu olurlar diyebilirsiniz. Fiziğin deneysel olduğu ve sadece kanıtlara dayandığını söyleyebilirsiniz.
Fizik tabii ki deneyseldir; ama Weyl bunu derken aslında Einstein’a tepki gösteriyordu. Alman matematikçi, Einstein’ın yerçekimine yol açan kütleçekimi tanımlayan genel görelilik teorisine ilk ayar simetrisini; yani Weyl değişmezliğini ekleyerek elektromanyetik kuvveti kütleçekim kuvvetinden türetmeye çalışmıştı. Oysa gelecek bölümde göreceğimiz gibi Einstein’da sicim teorisinin temeli olan ek uzay boyutlarıyla ilgili çalışmalar yapmıştı:
Evren 3 uzay boyutu (en, boy, derinlik) ve 1 zaman boyutu olmak üzere toplam 4 boyuttan oluşur. Ancak modern fizik teorileri, bu görünen boyutların ötesinde saklı başka boyutlar olabileceğini öne sürmektedir.
- Klasik Fizik ve Görelilik (4 Boyut): Einstein'ın genel görelilik kuramına göre uzay ve zaman birbirinden ayrılamaz bir bütün olan uzay-zaman dokusunu oluşturur.
- Sicim Teorisi (10 Boyut): Evrenin en temel yapı taşlarının "sicimler" olduğunu savunan bu teori, matematiğinin tutarlı olabilmesi için 10 boyuta (9 uzay + 1 zaman) ihtiyaç duyar.
- M-Teorisi (11 Boyut): Farklı sicim teorilerini birleştiren bu kuram, evrenin 11 boyutlu bir yapıya sahip olduğunu iddia eder.
- Bozonsal Sicim Teorisi (26 Boyut): Daha eski ve karmaşık bir model olan bu teori, boyut sayısını 26'ya kadar çıkarır.
Aksiyonların tespiti, sadece karanlık maddeyi açıklamakla kalmayıp sicim teorisi gibi modern fizik modellerine de doğrudan kanıt sağlayabilir.
Sicim teorisi, evrendeki her şeyin "noktasal" parçacıklardan değil, titreşen minik enerji iplikçiklerinden (sicimlerden) oluştuğunu savunan bir fizik kuramıdır.
- Titreşim Parçacığı Belirler: Bir gitar telinin farklı notalar çıkarması gibi, bu sicimler de farklı frekanslarda titreşerek elektron, kuark veya foton gibi farklı parçacıkları oluşturur.
- Birleştirici Güç: Modern fiziğin iki dev ismi olan Kuantum Mekaniği (atomaltı dünya) ile Genel Görelilik (kütleçekimi ve büyük ölçekli evren) arasındaki uyuşmazlığı çözmeyi amaçlar.
- Her Şeyin Teorisi: Doğadaki dört temel kuvveti (kütleçekimi, elektromanyetizma, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler) tek bir çatı altında toplamaya çalıştığı için "Her Şeyin Teorisi" (Theory of Everything) adayı olarak görülür.
- Ekstra Boyutlar: Teori, bildiğimiz 3 uzay ve 1 zaman boyutu dışında, bizim algılayamadığımız kadar küçük ve kıvrılmış toplam 10 veya 11 boyutun varlığını öngörür.
Sicim teorisi fizik yasaları farklı en az 10^500 evren öngörüyor.
- Farklı parçacık kütlelerine,
- Farklı kuvvet etkileşimlerine (elektromanyetizma, yerçekimi vb.),
- Farklı kozmolojik sabit değerlerine sahip bir evreni temsil eder.
Şekil 1 ile şekil 2’in üç boyutlu gösterimi. Görüldüğü gibi 3 boyut şeklin dışında açık, geri kalan 8 boyut şeklin içinde hapis.
Sicim teorisi ve 7 ek boyut
Neyse ki süpersicim teorisi de çirkinleşerek gittikçe karmaşık bir hal alıyor ve belki de çirkinleştiği için doğru çıkacak. Biz de bu yazıda sicim teorisindeki 7 ekstra uzay boyutunu, bunların tüm evreni tek denklemle açıklamak için kuantum kütleçekim kuramı geliştirmek üzere tasarlanan süper kütleçekim teorisiyle alakasını ve evrenin temeli olduğu söylenen tek boyutlu enerji sicimlerinin, 10 boyutlu uzayda gitar telleri gibi titreşerek varoluşu nasıl yarattığını göreceğiz.
Nitekim Alman matematikçi Hermann Weyl’in ünlü bir sözü var: “Güzellik ve gerçek arasında bir seçim yapmam gerekirse güzeli seçerim.” Tabii o bir matematikçi ve matematik ideal bilimdir, matematikçiler de idealist Platoncu olurlar diyebilirsiniz. Fiziğin deneysel olduğu ve sadece kanıtlara dayandığını söyleyebilirsiniz.
Fizik tabii ki deneyseldir; ama Weyl bunu derken aslında Einstein’a tepki gösteriyordu. Alman matematikçi, Einstein’ın yerçekimine yol açan kütleçekimi tanımlayan genel görelilik teorisine ilk ayar simetrisini; yani Weyl değişmezliğini ekleyerek elektromanyetik kuvveti kütleçekim kuvvetinden türetmeye çalışmıştı. Oysa gelecek bölümde göreceğimiz gibi Einstein’da sicim teorisinin temeli olan ek uzay boyutlarıyla ilgili çalışmalar yapmıştı.
Einstein’ın Rüyası; Birleşik Alan
- Fraktal Yapı; Kendine Benzerlik.
- ("Benzeri benzeriyle tedavi etme"=Similia Similibus Curentur)
- Fraktal Yapı; Kendine Benzerlik.
- Fraktal’ kelimesi Latince’de ‘kırık, parça’ anlamına gelen ‘fractus’ sözcüğünden türemiştir. Eğriler, birbiri ile ilişkisi bulunmayan dağınık noktalar, yüzeyler ve standart geometride benzeri bulunmayan amorf yapıları tanımlamak için kullanılmaktadır. Fraktal analiz (FA), görüntü boyunca desenler sergileyen karmaşık geometrik yapıların niceliksel olarak değerlendirilmesine yönelik bir yöntemdir.
- Fraktal kavramı, 1975 yılında Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından Latince "fractus" (parçalanmış, kırılmış) kelimesinden türetilmiştir.
- Fraktallar, Benoit Mandelbrot tarafından tanımlanan, kendi kendini tekrar eden (öz-benzer) desenlerden oluşan ve klasik Öklid geometrisinin aksine karmaşık, düzensiz yapıları tanımlayan geometrik şekillerdir. Doğadaki pürüzlü yapıları (bulutlar, kıyılar, ağaçlar) modellemede kullanılan bu yapılar, tam sayı olmayan fraktal boyutlara (Hausdorff boyutu) sahiptir.
- Bir şeklin ne kadar büyütülürse büyütülsün kendi kendini tekrar eden karmaşık desenlerini tanımlamak için kullanılır. Doğada kar tanelerinden eğrelti otlarına kadar her yerde bu "parçalanmış" ama düzenli yapıları görmek mümkündür.
- Doğadaki ve Matematikteki Örnekler
- Doğa: Kar taneleri, Romanesco brokolisi, eğrelti otu yaprakları, kıyı şeritleri ve akciğerdeki bronş yapıları en yaygın örneklerdir.
- Matematik: Mandelbrot Seti, Koch kar tanesi ve Sierpinski üçgeni meşhur fraktal modellerdir.
- Sürekli Ama Türevlenemez: Weierstrass, her noktada sürekli olan ancak hiçbir noktada türevi (teğeti) bulunmayan bir fonksiyon inşa ederek, o dönemin "her sürekli eğri pürüzsüzdür" şeklindeki sezgisel kabulünü yıkmıştır.
- Öz-Benzerlik (Self-Similarity): Modern fraktallar gibi, bu fonksiyonun grafiğine ne kadar yakından bakarsanız bakın, her ölçekte benzer şekilde pürüzlü ve tırtıklı yapılarla karşılaşırsınız. Bu durum, eğrinin bir doğru parçasına yaklaşmasını engeller.
- Patolojik Bir "Canavar": Weierstrass'ın bu buluşu, dönemindeki matematikçiler tarafından (örneğin Charles Hermite) "matematiksel bir felaket" veya "canavarca bir nesne" olarak nitelendirilmiştir.
- Fraktal Boyut: Fonksiyonun grafiği 1 ile 2 arasında bir Hausdorff boyutuna sahiptir; yani klasik bir çizgiden daha "yoğun" ancak bir düzlemden daha "zayıf" bir yapıdadır.
Hausdorff boyutu, matematikte (özellikle fraktal geometride) özellikle fraktallar gibi karmaşık, girintili çıkıntılı geometrik şekillerin karmaşıklığını ve boşluğu doldurma yoğunluğunu ölçen, tam sayı olmak zorunda olmayan (kesirli/fraksiyonel) bir boyut kavramıdır.
- Uygulama Alanları: Doğadaki düzensiz yapıların (bulutlar, kıyı şeritleri, akciğer dokusu, ağaç dalları) modellenmesinde ve analizinde kullanılır.
- Fraktal Boyut: Tam sayı olmayan boyutlarla tanımlanır. Bir çizginin (1B) bükülerek bir yüzeyi (2B) doldurması durumunda, boyut 1 ile 2 arasında bir değer alabilir.
- Ölçüm Yöntemi: Şekillerin üzerini küçük ölçekli parçalarla (çemberler, küpler) kaplayarak, bu parçaların sayısının küçülme oranına göre nasıl arttığına dayanan bir ölçü (Hausdorff ölçüsü) ile hesaplanır.
- Karmaşıklık Ölçüsü: Şeklin karmaşıklığı ne kadar yüksekse, Hausdorff boyutu da o kadar yüksektir.
- Örnekler: Koch eğrisi gibi karmaşık fraktal şekiller, 1 ile 2 arasında bir değere sahiptir.
- Sonsuz Uzunluk: İterasyonlar ilerledikçe her adımda eğrinin uzunluğu 4/3 oranında artar. Bu durum, eğrinin sınırlı bir alanda olmasına rağmen sonsuz çevreye sahip olması gibi büyüleyici bir paradoks yaratır.
- Fraktal Boyut: Normal doğruların boyutu 1, düzlemlerin boyutu 2 iken; Koch eğrisi bu ikisi arasında bir değere, yaklaşık 1.26 boyutuna sahiptir.
- Türevlenemezlik: Eğrinin her noktası o kadar "pürüzlüdür" ki, matematiksel olarak hiçbir noktasına teğet çizilemez; yani sürekli ama türevlenemez bir yapıdır.
Oysaki doğada hem düzgün davranışlar hem de karmaşık davranışlar ve yapılar bulunur.

İlginç bir örnek olarak Lorenz Fraktali’ni görüyoruz. Bir coğrafi bölgede bazı tür hava akımlarının oluşumu (hortum, tayfun, muson rüzgârları gibi) belirgin bir sıcaklık aralığına bağlı olduğunu ve aynı olayların farklı sıcaklık aralıklarında neden oluşmadığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Bir meteorolog olan Edward Lorenz (1917 – 2008), hava akımlarındaki mevsimlik değişimleri incelerken havadaki belli birtakım ölçüm değerlerinin iki adet acayip çekici nokta arasında gidip geldiklerini saptamıştır. Belli birtakım yörüngeler boyunca değişen bu değerler benzeşmekte fakat asla tekrarlanmamaktadır. Her yörüngenin diğerine göre biraz farklı olduğu görülüyor. Demek ki tekrar olsa da asla aynı olay bire bir tekrarlanmıyor. Daima ufak farklılıklar oluşuyor. Bu sayede sistem belli aralıklar arasında kalıp, kendini ufak farklarla tekrarlıyor.
&
Monophyletischer Stammbaum: Canlıların tek bir ortak atadan (spontane jenerasyonla oluşan Monera) türediğini savunan "tek kökenli" (monofiletik) bir ağaç tasarlamıştır.
- Terminolojiye Katkısı: Bu eseriyle günümüzde hala kullanılan filogeny (soylaşım), ekoloji, ontogeny ve phylum (şube) gibi kavramları bilim literatürüne kazandırmıştır.
Ernst Haeckel'in 1866 tarihli "Hayat Ağacı" (Stammbaum), Darwin'in evrim teorisini görselleştiren ilk filogenetik ağaçlardan biridir ve canlıların ortak bir atadan evrimleştiğini gösterir Nature. Haeckel bu çalışmada canlıları Bitkiler, Hayvanlar ve Protistler olmak üzere üç aleme ayırmıştır.
- Üç Alem Sistemi: Haeckel, canlıları bitki ve hayvan olarak ikiye ayıran geleneksel görüşün dışına çıkarak; mikroorganizmaları içeren Protista alemini eklemiş ve ilk "üç alemli" Hayat Ağacı'nı oluşturmuştur.
- Ortak Ata: Ağacın kökünde tüm canlıların kendisinden türediği, "Monera" adını verdiği basit yapılı ortak bir ata bulunur.
- İnsan ve Evrim: Çizim, insanı (Menschen) evrimin bir "zirvesi" olarak en üst dallardan birine yerleştirerek doğrusal bir ilerleme mesajı verse de, tüm canlıların biyolojik bağını somutlaştırmıştır.
Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından yazılmış türlerin ağaçları. Kaynak: Haeckel (1866: taf. I; 1879: pl. XV).
Filogeni genellikle filogenetik ağaçla temsil edilir. Dallar arasındaki düğüm sayısı, ortak ataların sayısını temsil eder ve taksonlar arasındaki ilişki derecesini gösterir. İki tür arasında ne kadar çok düğüm ve dolayısıyla atalar varsa, onların akrabalığı o kadar uzaktır, yani ortak ataları kadiktir.
Fenetiklerle geliştirilen bir ağaçta, dalların uzunluğu taksonlar arasındaki genetik mesafeyi temsil eder; Kladistiklerle (kladogram) geliştirilen bir ağaçta, her soyda gerçekleşen evrimsel olaylar (türemiş karakterler) dallara yerleştirilir.
- Dikey Gelişim vs. Dallanma: Haeckel, evrimi genellikle "en düşükten en yükseğe" (insana) doğru giden doğrusal bir merdiven veya hiyerarşik bir ağaç olarak görürdü. Modern Kladistik (Filogenetik) yaklaşım ise türlerin hiyerarşik bir yükseliş değil, ortak atalardan türeyen karmaşık bir dallanma (çalı formunda) yapısı sergilediğini ortaya koyar.
- Fosiller vs. Tahminler: Haeckel'in öğrencisi Eugène Dubois, hocasının teorilerinden esinlenerek Cava'da fosiller bulmuş ve bunlara hocasına atıfla Pithecanthropus erectus adını vermiştir. Ancak bu buluntular bugün modern taksonomide Homo erectus olarak sınıflandırılmaktadır.
Kozmik Tefekkür: Zamanın Ruhu & Zamansız Bellek
Her şey bomboş…
Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer, ama Dünya sonsuza dek kalır. Her şey yorucu, hem de sözcüklerle anlatılamayacak kadar. Göz görmekle doymuyor, Kulak duymakla dolmuyor. Önce ne yaşandıysa, yine aynısı yaşanacak. Önce ne yapıldıysa, yine aynısı yapılacak. Her şey çoktan, bizden önce de vardı.
Güneşin altında yeni bir şey yok.
Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor;
Gelecek kuşaklar da anımsanmayacak.
~ Hz. Süleyman
Eski Ahit: Vaiz 1:1-11.
“Cehennem bomboş, çünkü tüm şeytanlar burada” diyor William Shakespeare Fırtına’da (1611); aynı şekilde, “Dünya bomboş, çünkü tüm paradokslar aklımızda” ve yalnızca orada… Aristoteles’in tanımladığı Üç Mantık Yasası’nın çeşitli koşul ve metafizik denklemler karşısında girebileceği altı permütasyon ve sayısız kombinasyonun doğal bir sonucu olarak, paradoks, zihnimizin düştüğü yorumsal bir redüksiyondan başka hiçbir şey değildir. Tıpkı, Isaac Asimov’un I Robot (1950) hikâyesinde tüm androidleri ‘kovan zihniyle’ (hive mind) yöneten yapay zekânın Üç Robot Yasası’nı belirli bir mantıkla yeniden-sekanslayıp yorumlaması; ya da Kıbrıslı Zenon’un Ok Paradoksu gibi: Her seferinde kalan mesafenin yarısını gidebilen bir ok elbette sonsuza kadar hedefine saplanmayacaktır, fakat teoride zihnimiz için ‘paradoks’ görünen bu denklem pratikte çözülür ve ok her zaman hedefine saplanır. Aynı şekilde, niceliksel olan tüm değerler sıfırdan bire (0 > 1), birden ikiye (1 > 2), ikidense sonsuza (2 > ∞) doğru teorik olarak akar, ve –bu varsayımsal sonsuzluktan– aynı şekilde ikiye (2 < ∞), ikiden bire (1 < 2), birdense sıfıra döner (0 < 1). Bu bağlamda, dünyayı kaça bölünmüş şekilde algılayacağımız ile hangi eşit parçaların birliğiyle yorumlayacağımızın bir önemi de yoktur. Monizm, Düalizm ve Plüralizmin tanımladığı ve ontolojik açıdan nitelediği tüm organik; aynı zamanda onlar tarafından kendini tanımlayan ve niteleyen tüm sentetik düşünce akımları (ya da inançları), öyle veya böyle, başında ve sonunda “özsel” olarak eksik ve kusurludur; çünkü her şey başladığı yere döner ve –Hermes’in de müjdelediği gibi– aşağıdaki ile yukarıdaki “bir ve aynıdır.”
(+1) Zamanın Ruhu
Mısır yoksul kalacak. Her kutsal ses susturulacak. Karanlık aydınlığa tercih edilecek. Gözler gökyüzüne çevrilmeyecek. Saf olanların aklını kaçırdığı düşünülecek ve saf olmayanlar bilge diye saygı görecekler. Deliye cesur gözüyle bakılacak ve kötüler iyi sayılacak. Ölümsüz ruhun bilgisine gülünüp yadsınacak. Göklere layık saygı dolu sözler ne duyulacak ne kabul edilecek.
~ Hermes Trismegistus
(Hermes, 2006, s. 27).
Varlık… Hesiodos için “her şeyden önce [var] olan” Khaos’tur (Hesiodos, 2021, s. 7). Simya ve Tasavvufta varlığın ilk maddesi “zamandır.” İlk Madde, yani Materia Prima, “her türlü formdan özerk” bir soyutlama olarak Aristoteles’e atfedilir (Cevizci, 1999, s. 581). Neo-Plâtonist bakışta İlk Özdek, özdeksel yani maddi olanın ruhudur (Hançerlioğlu, 1976b, s. 66); Aether yani “Esir” ise –Hesiodos’a göre– Dünyayı saran havanın daha üzerinde bulunan yoğun ışık tabakasıdır (Hançerlioğlu, 1975, s. 30). Buradaki “yoğun ışık tabakası” parçacıklarda ‘fotona’ karşılık gelen ışık değil, fakat ‘takyona’ karşılık gelen nurdur. İlhan Hayırlıoğlu’na göre Süperuzay, yani Misâl Âlemi, “Işık Hızı’nın çok üzerindeki hızlarla titreşen nurdan, yani takyonlardan oluşur” (Hayırlıoğlu, 2020, s. 214). İslam Kozmolojisi’nde Melekler nurdan, Cinlerse nardan yaratılmışlardır. Buradaki “nar” ise (hâlis ve dumansız ateş olarak tefsir edilmesinden de hareketle) kuşkusuz ki maddenin 4. hâli olan Plazmadır. Tüm bunların başındaysa, –Panenteist (aşkıntanrıcı) bir bakışla– her şeyde bir parçası olan fakat hiçbir şeyin onda bir parçası olmadığı, her şeyin –determinist bir bakışla– kendisinin sonucu olduğu ve herhangi bir nedeni olmayan “İlk Neden” bulunmaktadır (Farabî, 2020, ss. 3–4). Bu, Anaksimandros için nicelikçe sınırsız, nitelikçe belirsiz olan her şeyin kaynağı olan –zamansal ve mekânsal şeylerin kendisine ilineksel ve izafi (göreli) olduğu sonsuzluk– Apeiron’dur (Hançerlioğlu, 1976a, s. 83). Bedri Ruhselman, insan idrakinden münezzeh ve mutlak bir hareketsizlik hâli olan Amorf Madde’yi tanımlarken (Ruhselman, 2013, s. 7), bununla birlikte George Gamow, Büyük Patlama’dan hemen sonra evreni kaplayarak ilk atomaltı parçacıkların şekillenmesini sağlayan “ilkel plazma” Ylem’i tanımlamıştır (Gamow, 1954, s. 62). Albert Einstein zaman’ı, –onu “insan zihninin gündelik hayatını programlamak için icat ettiği soyut bir kavram olduğu” yanılsamasından kurtararak– “3-Boyutlu Uzay + 1-Boyutlu Zaman” modeli yerine “4-Boyutlu Uzay-Zaman” hipotezini koymuştur (Einstein & Infeld, 1994, s. 248). Bunun özdeksel mimarı, elbette ki İzafiyet Teorisi’dir. Son olarak, Karl von Reichenbach için –insanın biyoenerjisi ve elektro-manyetizmasından farklı olarak– insanın canlılık ilkesi ile siniri arasında, iradesi ile eylemi arasında ve zekâsı ile bu zekânın düşünceleri ve kanaatlerini diğerlerininkine iletmesini sağlayan güç Odik Kuvveti iken (O’Byrne, 1926, ss. 114–115), Wilhelm Reich içinse canlı varlıklardaki içtepilerin kökenini oluşturan dirimsel etkin kuvvet Orgon Enerjisi’dir (Reich, 1983, s. 46).
Aristoteles için bilinç, gördüğümüzü ve işittiğimizi duyumsamak, eşdeyişle bildiğimizi bilmektir (Aristoteles, 2020, s. 67); “insan” ise –fizik ve metafizik olarak– beden ve ruh formlarının bir bileşkesidir (A.g.e., s. 83). Çift Yarık deneylerinin en ünlüsü, Kuantum Silgisi deneyinde, elektronlar gözlemci olduğunda parçacık, olmadığında dalga fonksiyonu gösterdikleri gibi, deney daha komplike hâle getirildiğinde elektronların geçmiş zamandaki diğer elektronlara haber gönderdiği gözlemlenmiştir. CERN’de gerçekleştirilen ATLAS ve CMS (2008) deneylerinin ortak bir çıktısı olarak enerjiyi maddeye dönüştürerek bildiğimiz her şeyi meydana getiren –kozmik mıknatıs– Higgs Bozonu’dur. Fermiyonlar enerjiyi, Bozonlar kütleyi, İnfonlar bilgiyi, Gravitonlar kütleçekimini oluşturur; her şeyi bir arada tutan –kozmik tutkal– Gluonlardır. Bununla birlikte, Platon için Evren –tıpkı insan gibi– yaşayan bir organizmadır: “[Tanrı] Herhangi bir varlıkta ruh olmadığında aklın da olamayacağını görünce, aklı ruhun içine, ruhu da bedenin içine hapsetti. (…) Evet, sonuç olarak bunun [Evrenin] gerçekten de bir ruhu, aklı vardı ve kendisini yaratan da Tanrıydı” (Platon, 2015, s. 39). Greg Braden, Max Planck’ın sözlerini (1944) yorumlayarak, yaratılmış olan her şeyin evrensel bir enerji alanıyla birbirine bağlı olduğunu “İlahi Matriks” deyimiyle tanımlamıştır (Braden, 2008, s. 5). En başa döndüğümüzde, Hermes Trismegistus, Kozmos’un “Atum’un Zihni” ve ‘duyusal’ evrenimizin ise bu Asli Zihnin ölümsüz bir sureti olduğunu öğütlerken, literâl bir açıklıkla ondan var olan her şeyin “canlı” olduğunu, hatta ölmesinin de imkânsız olduğunu müjdelemiştir (Hermes, 2006, ss. 42–43).
“Bilimsel Kaderci” bir perspektifle, Edward Lorenz’e göre “zar elden çıktığı” anda –zarların kesim oranı, materyali, ortam basıncı, ortamdaki nem oranı, düştüklerinde çarpacakları yüzeyin hammaddesi, açısı ve atılma hızları gibi parametreler belli olduğu için– hangi rakamların geleceği belirlenmiştir. Aynı şekilde, Büyük Patlama teorisinde, sonsuz kütleli ve tahayyül edilemez bir tekilliğin (maddenin), kendinin karşıt konumundaki aynısı –yani “antimaddesi”– ile çarpışarak “gözlemlenebilen” maddi evrenin oluştuğu ifade edilmektedir. Celal Şengör’ün Stephan Hawking’e yaptığı reddiye ile paralel bir şekilde, Büyük Patlama’nın gerçekleştirilebilmesi için, öncesinde bu iki tekilliğin varsayımsal bir tasarımı olarak ikisinde de mikrokozmik âleme ait –keşfettiğimiz ve keşfedemediğimiz– parçacıkların sayısı, nitelikleri ve konumlarının ‘belirlenmiş’ olması gerekir ki şu anda –gözlemleyebildiğimiz ve gözlemleyemediğimiz– “her şey” gerçekten de “öyle” olsun. Antropik İlke’yle de bağlantılı olacak şekilde, Roger Penrose, Büyük Patlama’nın diğer muhtemel sonuçları dahilinde, içinde canlıların yaşayabileceği ortamın oluşma ihtimalini 10 ^ 10¹²³ olarak hesaplamıştır (Penrose, 2006, s. 2760), ki bu da Kozmik Tasarım’ın bir diğer ayak izidir. Büyük Patlama’dan bu yana gerçekleşmiş her şeyin belirli bir öncellik-ardıllık ilişkisinde cereyan eden nedensellik akışını; eşdeyişle kozmik bir Domino Etkisi ile gerçekleştiğini göz önünde bulundurduğumuzda, şeylerin kendinden önceki nedenlere, her şeyinse literâl olarak İlk Neden’e bağlı olduğu görülmektedir. Bu noktada Laplace’ın Şeytanı düşünsel deneyi ile The Matrix: Reloaded (2003)’da, Morpheus’un “her şey seçimle başlar” sözüne karşılık olarak Merovingian’ın, “Hayır! Seçim, güçlüler ile güçsüzler arasındaki bir illüzyondur” cevabı akla gelir. Bu sebepledir ki İslam Kozmolojisi ve Tasavvufta kader, kaza, amel, niyet, nasip, kısmet, tevekkül, Cüz’i İrade ve Küllî İrade gibi tanımlar bulunmasıyla birlikte herkesin amellerine göre yargılanacağı bildirilmiştir, ki Immanuel Kant da etik anlayışında –davranışların sonuçlarını bir kenara bırakarak– onun yapılış amacı ve kişinin niyetini önemli kılmıştır.
yansıması ya da (üç boyutlu görsel duyumuza iki boyutlu ekrandan) ‘temsili’ görünümü.
Zaman, Kur’an-ı Kerim ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin sıradışı kozmolojik şerhiyle yeni bir boyut kazanır. Rahmân Sûresi, 29. Âyette: “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O, her an yaratma hâlindedir” ifadesi yer almaktadır. İbn Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye’nin üçüncü cildinde “her an yaratma hâlinde olma” mefhumunu detaylıca şerh ve kategorize eder (Arabî, 2007, kk. 34–36). Buradaki “an” kozmik bir an’dır: Bildiğimiz değerlerle hareket ettiğimizde, 1 Planck Zamanı (10¯⁴³), 1 saniyenin 18.548.582.300. 000.000.000. 000.000.000. 000.000.000. 000.000’da biri; 1 Planck Uzunluğu (10¯³⁵) ise 1 Proton’un 100.000.000.000. 000.000.000’da biridir. Ek olarak, Michio Kaku, “çoklu-Evren” denen kozmolojik çılgınlığın 11-Boyutlu olabileceğini ifade etmektedir; ki Süpersicim Teorisi de matematiksel olarak bu hadisenin mümkünatını vurgulamakla kalmayıp, evrenimizin sahip olabileceği boyutları 26’ya kadar çıkarır. “Her an yaratımın” ezoterik arka planı ve anagojik yorumunda karşımıza şöyle bir sonuç çıkar: Allâh, –içinde kuantum âlemini, paralel, çoklu, holografik ve anti-Evrenleri de barındıran– bir bütün olarak kâinatı, tüm boyutlarıyla ve eşzamanlı bir şekilde, her Planck Zamanı’nda 1 Planck Uzunluğu’nda “kaldığı yerden” (devam ettirmek suretiyle) yaratarak (!) maddenin sirayeti, sürekliliği ve zamanın akışını(n izlenimini) sağlar. Ne kadar ilginçtir ki, Kutsal Geometri, Plâtonik Çokyüzlüler, Kuaterniyon Simetrisi, Kozmik Kod ve İzomorfik Algoritmalar konularının “birbirini tekrar eden” ve “izdüşümünde olan sayılar ve oranlar” kısımlarıyla dolaysız olarak bağlantılı olacak şekilde, “Gözlemlenebilir Evren–Dünya–Proton–Sicim” arasında sıra dışı bir denge ve bağlılaşım (korelasyon) ilişkisi göze çarpmaktadır. Gözlemlenebilir Evren’imize (10¯²⁷) göre Dünya (10¯⁷) ne kadar küçükse, bir Proton (10¯¹⁵) Dünyaya göre aynı oranda; bir Sicimse (10¯³⁵) bir Protona göre yine aynı oranda küçüktür! Eşdeyişle, birinden diğerine ‘çıkmak’ veya ‘inmek’ için aynı oranda (10¯²⁰) sıçramak veya dalmak gerekir.
Her şey Bir ve Aynıdır” – Hermes Trismegistus (Kaynak: Reddit.
Konuya döndüğümüzde, bu noktada zaman, mekân ve insan kelimelerinin “an” ile bitmeleri, diğer yandan, Nibiru (Planet X) krallarından ilkinin adının An, onuncusununsa Anu olması konuya dahil edilmesi gereken diğer detaylardır. Son olarak, “Sonsuz Şimdi” (The Eternal Present) argümanı zâhirî olarak geçmiş ve geleceğin zihnimizin yarattığı bir illüzyon olduğunu, yalnızca içinde olduğumuz ânın var olduğunu, ve onunsa “şimdi” olduğunu; bâtınî olaraksa tüm kâinatta tek bir “an” olduğunu ve şimdi içinde olduğumuz şekliyle (bize göre) tüm geçmiş ve geleceklerde aynı şekilde yaşandığını; eşdeyişle içinde olduğumuz ânın “burada” olduğu gibi tüm geçmişler ve geleceklerde de “orada” olduğunu ifade eder. Aynı şekilde, Novalis için bellek, “şimdiki zamandır” (Novalis, 1997, s. 65). Albert Einstein’ın da bu görüşte olduğunu savunmak yanlış olmaz: “Zaman hiç göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru akmaz ve gelecek, geçmişle aynı anda varolur” (Braden, 2008, s. 156). İbn Arabî, feleklerin hareketi ve yerleşik şeyler tarafından bize gösterilen zamanın “gerçek” olmasıyla birlikte, –mekânla ile– hakikatte ‘yokluğunu’ bildirirken, “zamanın bizim nazarımızdaki hâli, tıpkı ebediyetin Allâh’ın nazarındaki hâli gibidir” ifadesiyle de zamanın bu ezoterik boyutuna dikkat çekmiştir (Yusuf, 2022, ss. 65–66). Jean-Paul Sartre bu hususun farkına varmış olacak ki Bulantı’da ‘maddi tutsaklığından’ dert yanar: “Gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın yalnız vücudum ve ondan kabarcıklarla yükselen sudan düşüncelerle sınırlı oluşunu bugünkü kadar kuvvetle hissetmemiştim hiç. Anılarımı şimdi’den türetiyorum. Şimdi’nin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum, ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum” (Sartre, 1981, s. 48).
Geleceğin de tıpkı geçmiş gibi yaşanmış ve bitmiş olduğunu ezoterik olarak destekleyen veriler arasında; (1) gelecekten gelen ve “yaşanmışları” anlatan kozmik bilgiler (Kehf Sûresi’nin dördüncü kısmındaki hikâyede, Zülkarneyn’in ilk yolculuğunda “Güneşi kara balçığa/göze [yani Karadeliğe] batarken” bulması), (2) Küllî İrade ya da değiştirilemeyen kader vizyonu (Denge Yasası bağlamında H. G. Wells’in 1895 tarihli The Time Machine romanı ile Eric Bress’in 2004 tarihli The Butterfly Effect filmi), (3) “Retrokozalite” yani Tersine Nedensellik argümanı ile Dil Bilgisindeki gelecek zamanın hikâyesi, yani -miş’li gelecek zaman kipi (Philip K. Dick’in 1956 tarihli The Minority Report kısa hikâyesi, Raul Fitzgerald’ın 1974 tarihli On Retrocausality denemesi ve Jeff Tollaksen ile Yakir Aharonov’un 2003 tarihli –spekülatif– deneyleri bunlara örnektir.
Bu noktada Loki (2021) dizisindeki “Time Variance Authority” (TVA), zamanların arayüzündeki erişilemez bir noktada konumlanmış kozmik bir birim olarak çoklu-Evren “tehdidine” karşı –teknolojileri sayesinde– zaman çizgisindeki herhangi bir yere “portal” (geçit) açmak suretiyle müdahale edebilmekte; Nexus Event (Bağ Vakası) adı verilen –bilinçli veya bilinçsiz– Küllî İrade ihlallerine karşı müdahale ederek, bir Varyant (çeşitleme) olarak saçaklanan kopya evrenleri imha etmektedir; ki burada, Hesiodos Mitolojisi’nden “Zeus’un Dünyaya yerleştirdiği 30.000 gizemli kişi” ve İslam Kozmolojisi’nden ise şiddetle –bir kavram ve olgu olarak– “Ricâl-î Gayb” akla gelir. Philip K. Dick’in –daha sonra The Adjustment Bureau (George Nolfi, 2011) ismiyle sinemaya uyarlanan– 1954 tarihli Adjustment Team hikâyesi ve Jacques Bergier’nin 1974 tarihli Les Maîtres Secrets du Temps eseri dolaysız olarak bu konuyla bağlantılıdır.
(–1) Zamansız Bellek
Heyhat! Demek ki gökyüzünün beni Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması gerekiyormuş. Bu çağa daha önce ya da daha sonra gelemez miydim? Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz. Zeus’un görevlendirdiği gece ve gündüz Çalışan insanlar türlü sıkıntılar içinde bocalıyor. Ama yakında O, insanın beşikten çıktığı an Yaşlandığı bu çağı da mezara sokacaktır.
~ Hesiodos
(Hançerlioğlu, 1977, s. 39).
“Aynada gördüğümüz kendimiz değil, fakat geçmişimizdir” diyor Deja Vu (Tony Scott, 2006) filminde Doug Carlin. Bu bağlamda gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, hissettiğimiz ve tattığımız her şey –ışığın, sesin, partiküllerin ve vücudumuzdaki elektromanyetik sinyallerin hızları dolayısıyla– artık geçmişin bir parçasıdır. Geçmiş bilinir fakat değiştirilemez, gelecek bilinmez fakat değiştirilebilir. İçinde olduğumuz ve sürekli akan zamanın içindeki ‘an’ ise –kendimizi kronotopik (zaman-mekânsal) bir boyutsallıkla gözlem-leyemediğimiz için– biz ne olduğunu anlamadan geçip gider. “Herkesin bir zaman makinesi vardır…” diyor Über-Morlock, Zaman Makinesi’nde (H. G. Wells, 1895): “Bizi geçmişe götürenler anılarımız, geleceğe götürenlerse hayâllerimizdir.” Diğer yandan, –sanıldığının aksine– hafızamız gerçeğe yakınlık konusunda çok masum olmadığı gibi düşgücümüz ise gerçeğe uzaklık konusunda çok da suçlu değildir. Gerçekten de zihnimiz “var olmamış” hiçbir şeyi hayâl edemiyor (Poe, 1984, s. 334), tıpkı bizde “ideası bulunmayan” bir şeyi düşünmemizin imkânı olmadığı gibi (Platon, 2016, s. 7). Bununla birlikte, hatırlama eylemi ile –tözsel olarak– bellek olgusu öylesine önemlidir ki, onlar bir “an” dahi işlevini yitirmiş olsaydı tüm kâinat topyekûn bir şekilde korkunç bir entropik reaksiyonla mutlak çöküş yaşamış olurdu. Güneşin nükleer reaksiyonla yanmayı bıraktığını, ateşin artık yakmadığını, suyun artık söndürmediğini, kütlelerin artık çekmediğini, kuantik ve astronomik boyutlardaki tüm yapıların –hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemin merkezinin etrafında– dönmeyi “unuttuklarını” hayâl edin. Bu bağlamda, hatırlamanın ve belleğin bir noktada kâinattaki sabitleri, unutmanın ve düşgücününse değişkenleri temsil ettiğini ifade etmeliyiz. İnsan zihnine gelince, beynimizde epizodik ve semantik bilgiler için sorumlu bölümler Hipokampus, Neokorteks ve Amigdala; psikomotor faaliyetlerin bilgisinden sorumlu bölümler Bazal Ganglion ve Beyincik; son olarak önemsiz bilgilerden sorumlu bölümse Prefrontal Korteks’tir. “Bilgi” ise beynimizde Sinaps yani “sinir kavşağı” adı verilen bağlantılardan yayılan biyokimyasalların –niceliksel ya da niteliksel açıdan– ikinci kez uyarılma durumuna göre daha çok salınmasıyla oluşur, ki bu “eşik değer” olarak tanımlanır (Songar, 1979, ss. 8–10). Son olarak, hatırlama eyleminin “kuantik” bir niteliği bulunmaktadır. Bilgisayar oyunlarında bölüm tasarımı (level design) temel mantığı, oyun çalıştırılırken –bilgisayarın donanımını en az şekilde zorlamak için– yalnızca oyuncunun “baktığı” yeri görsel açıdan ‘oluşturma’ ilkesi üzerinden işler. Eşdeyişle, hikâyenin akışında oyuncu nerede ve o anda nereye bakıyorsa orası vardır; kadrajın dışında kalan diğer yerlerse aynı şekilde yoktur. Bağlamsal olarak, Kuantum Fiziği’ndeki –Schrödinger’in Kedisi, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, Kuantum Silgisi Deneyi, Kuantum Dolanıklığı, Sıçraması ve Süperpozisyonu gibi hipotez ve hadiselerin total bir sonucu olarak– atomaltı parçacıklar deneylendikleri ve gözlemlendikleri yollara göre –henüz anlaşılmayan parametrelerce– keyfi olarak dalga / parçacık olabilmekte; baktığımız yerde ‘orada’ olduğu görünen parçacık, bakmadığımızda artık orada olmayabilmekte veya tam tersi olabilmektedir. Belleğe döndüğümüzde, her ne yaşanmışsa yaşansın, onu hatırlamıyorsak o artık bizim için yoktur. Aynı şekilde, daha ‘şizofrenik’ bir düzlemde, gerçekte yaşanmamış bir şey bile belirli koşullar altında ve “inançla” –sanki yaşanmış gibi– hatırlanabilir, böylece o artık vardır. Bunu, pek tabi ki, “kuantik/nicemsel bellek” olarak tanımlayabiliriz.
Tüm kâinat aynı anda varlık ile yokluk; birlik, ikilik ve çokluk içerisindedir. Bu anlamda herhangi bir şey –olduğu veya olmadığı; varlığı veya hiçliği hususunda– kendisi olarak, karşıt(lar)ıyla ve sınırsızca çeşitlenmiş olarak nitelenebilir ve sınıflandırılabilir. Varlığa gelen ve yaşanan her şey zamanın ve mekânın kesiştiği (bir) noktada kendi izinin kronotopik koordinatlarını ve bilgisini bırakır; öyleyse yaşanan her şey yeni bir bilgi, her yeni bir bilgiyse yeni bir hatırlama şekli ve bellek çeşididir. Platon için bilgi, “logos’a sahip –neden doğru olduğuna dair ‘mantıklı bir açıklaması’ olan– inanç” iken (Dupré, 2016, s. 24), Pisagor içinse “evrenin temaşasıdır” (Hançerlioğlu, 1989, s. 410). Bununla birlikte, her farklı bilgi kendi özelliklerine göre benzerleriyle gruplanarak depolanır ve birbirini çağrıştırarak hatırlanır. Aynı şekilde, bir toplumu “medeniyet” seviyesine taşıyan parametrelerden biri de kuşkusuz ki nesnel ve tümel olduğu varsayılarak üretilen kavramlar, teoriler ve sınıflandırmalardır. Bu bağlamda, (geçmiş ile tarihi de kapsayacak şekilde) hatırlama ve bellek mefhumları ekseninde yapılan bir dizi sıradışı kavramsallaştırma, bağlamsallaştırma, tanımlama, ve sınıflandırma dikkat çekmektedir. İlk olarak, M.Ö. 5. Yüzyılda Herodot, yaptığı devriâlemi yazıya dökeceği eserine Yunanca “araştırma” anlamına gelen “Historiai” (Ἱστορίαι) adını vermiş (Herodot, 1973, s. 10); devamında, Johannes Hofer, “Fasciculus Dissertationum Medicarum Selectorium” (1688) adlı doktora tezinde “nostalji” kavramını gündeme getirmiş; sonrasında Émile Durkheim, “De la Division du Travail Tocial” (1893) adlı çalışmasında “kolektif bilinç” tanımını kullanmıştır. Tarih sayfaları 20. Yüzyılı gösterdiğinde, Hugo von Hofmannsthal, dost meclisinde yaptığı istişarelerden birinde “kolektif bellek” kavramını zikretmiş (1902); Carl Gustav Jung, “La Structure de l’Inconscient” (1916) denemesinde “kolektif bilinçdışı” kavramını, “Instinct and the Unconscious” (1919) denemesinde de “arketipler” kavramını isimlendirmiş; 1925 tarihli “Les Cadres Sociaux de la Mémoire” adlı ünlü eserinde Maurice Halbwachs, birçok farklı bellek çeşidini tanımlamış olmasıyla birlikte, Hugo von Hofmannsthal’ın isimlendirdiği Kolektif Bellek kavramını yepyeni bir bağlama oturtarak kuramsallaştırmıştır. Aby Warburg, “Bilderatlas Mnemosyne” (1928) adlı çalışmasında “mnemosyne” kavramını, “Das Nachleben der Antike” (1932) çalışmasında ise “pathosformel” kavramını türetmiş; Mikhail Bakhtin, “Forms of Time and Chronotope in the Novel” (1937) başlıklı denemesinde ilk defa –zaman ve mekânı birleştiren– “kronotop” kavramını kullanmıştır. Jan & Aleida Assmann, “Schrift und Gedächtnis” (1984) adlı makalelerinde “kültürel bellek” kavramını literatüre kazandırmış; Pierre Nora, “Between Memory and History” (1989) adlı makalesinde “bellek mekânı” (lieux de mémoire) kavramını tanımlamış; Michael Talbot ise “The Holographic Universe” kitabında ilk defa “holografik bellek” deyimini kullanmıştır. James Wertsch’in “Creating a New Discipline of Memory Studies” (2008) adlı makalesinden itibaren yeni bir akademik saha olarak Bellek Çalışmaları resmiyet kazanmış; son olaraksa Endel Tulving, “Are There 256 Different Kinds of Memory?” (2007) adlı makalesiyle –bir kavram (concept), mefhum (notion), olgu (phenomenon) ve edim (act) olarak– belleğin hangi sınırlara dokunabileceği konusunda ufak bir hatırlatma yaparken, Paul Connerton da “Seven Types of Forgetting” (2008) adlı makalesinde ‘unutmanın’ –şimdilik– sınırlarını belirlemiştir.
Rudolf Steiner, Teozofi ve Gnostisizm’de “Akaşa Kayıtları” olarak isimlenen –zaman ve mekândan özerk– manevi bilgi indeksini ve bizatihi ondan bilgi alma eylemini –1904 yılında yayınladığı eseriyle aynı isimle– “Kozmik Hafıza” olarak tanımlamıştır. Carlos Castaneda, Rüyâ Görme Sanatı’nda, –maddesel / materyâl bellek olarak tanımlayabileceğimiz şekilde– Eski Çağ insanlarının daha sonrakilere bırakmak için belirli arkeolojik objelere bilgi yükleyebildiklerinden bahseder (Castaneda, 2000, ss. 147–148). William Shakespeare, Venedik Taciri’nde –zamansal / temporâl bellek olarak tanımlayabileceğimiz şekilde– “gerçeğin nihai olarak açığa çıkacağından” (the truth shall reveal itself) bahseder. Bu kehanetin tutarlılığına iki sinematografik örnek olarak, Dark City (Alex Proyas, 1998) ve The Forgotten (Joseph Ruben, 2004) filmleri akla gelir. Akaşik Kayıtlar’dan devam ettiğimizde, onun İslam Kozmolojisi’ndeki karşılığı, Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerde “Büyük Kitap” olarak anılan Levh-i Mahfûz’dur. Aralarındaki temel fark ise Akaşik Kayıtlar –bize göre– geçmiş ve geleceğin “yaşanmışlarını” taşıyorken, Levh-i Mahfûz’un buna ek olarak –olasılık ve ihtimal dahilindeki– “yaşanmış olabilecekleri” ve “yaşanabilecekleri” de taşıyor olmasıdır. Bu, video oyunu geliştirme sürecindeki bölüm tasarımında, oyuncunun harita ve mekânlar içerisinde kendi iradesi ve keyfiyetine göre yapabileceği “olası” tüm kombinasyonların hesap edilmesiyle analoji kurularak daha net anlaşılabilir. Tabula Smaragdina, yani Hermes Trismegistus’un Zümrüt Tableti, Levh-i Mahfûz’un daha kompakt ve şifrelenmiş mikronik bir versiyonu sayılabilir. Satürn’de olduğu rivayet olunan gizemli “Siyah Küp” ise orijinalinin daha orta ölçekli bir versiyonu olarak Güneş Sistemi’nin Levh-i Mahfûz’u sayılabilir; onun mikrokozmik izdüşü-mündeyse Kâbe bulunmaktadır.
Bu noktada Robert Fludd’un (1617) ve Kazimir Malevich’in (1915) siyah kareleri akla gelir. Levh-i Mahfûz’un sinemadaki yansımalarından biri de The Brand New Testament (Jaco van Dormael, 2015) filmindeki “Tanrı’nın Bilgisayarı” esprisidir. Yanı sıra, Vahdet-i Vücûd vizyonuyla ‘Evrenin kodlarına karışarak’ Levh-i Mahfûz “hâline gelen” Lucy (Luc Besson, 2014), bu bağlamda bir diğer örnektir (ki onun bu aşkın/hiper-boyutlu bellek biçimini kolaylıkla “Akaşik Bellek” olarak tanımlayabiliriz). Diğer yandan, The Matrix: Reloaded’da Mimar’ın odasındaki ekranlardan yalnızca “olan-biten” akmaz, tüm olasılıklar da aynı şekilde akar: Neo ile diyaloglarının belirli bir noktasından itibaren bütün ekranlarda Neo’nun girebileceği tüm hâllerin ve verebileceği tüm cevapların farklı versiyonları oynamaya başlarken kamera yavaşça bir tanesine eşlemeli-kurguyla (match-cut) girer ve Neo buradaki cevabını verir. Ek olarak X-Men külliyatında Charles Xavier, nam-ı diğer Profesör X’in telepati gücünü maksimum seviyede kullanarak insan ve mutantları holografik bir bütün hâlinde görmek için bağlandığı “Cerebro” adlı cihaz yine Levh-i Mahfûz’un bir temsilidir.
Kozmik Hafıza, Kadim Soylar ve bir dizi doğal felaket ile Kavimsel Helak bilgisini de beraberinde getirir. Hesiodos, İşler ve Günler’de beş soydan bahseder: (1) Altın Soyu, (2) Gümüş Soyu, (3) Tunç Soyu, (4) yarı-Tanrılar Soyu ve (5) Demir Soyu (Hesiodos, 2021, ss. 53–55).
Kitab-ı Mukaddes’te “Tanrı” beş kişiyle antlaşma yapar: (1) Hz. Nûh, (2) Hz. İbrahim, (3) Hz. Musa, (4) Hz. Davud ve (5) Hz. İsa. Kur’an-ı Kerim’de helak olmuş beş büyük kavimden bahsedilir:
(1) Nûh Kavmi, (2) Nemrut Kavmi, (3) Âd Kavmi, (4) Semûd Kavmi ve (5) Lût Kavmi.
Helena Blavatsky, Gizli Öğreti’nin ikinci cildinde, bizim şu anda beşinci kök soyun beşinci alt soyundan olduğumuz Yedi Kök Soy’dan bahseder:
(1) Astral / Eterik Soy, (2) Hyperborea Soyu, (3) Lemuria Soyu, (4) Atlantis Soyu ve (5) Aryan Soyu [6. ve 7. Soylar şu anda bilinmemektedir] (Blavatsky, 2020).
Son olarak, yine Kur’an-ı Kerim’de “insanı” ifade etmek için beş farklı tabir kullanılır: (1) İns, (2) Halef, (3) Âdemoğlu, (4) Beşer ve (5) İnsan…
- İns: Genellikle cinlerin karşıtı olarak, "görünen, alenen ortada olan" topluluğu ifade eder.
- Halef (Halife): İnsanın yeryüzündeki sorumluluğunu, Allah'ın iradesini temsil etme ve ilahi hükümleri uygulama görevini vurgular.
- Âdemoğlu: İnsanın soyunu, ortak atasını ve tarihsel kökenini temsil eden kolektif bir ifadedir.
- Beşer: İnsanın yeme, içme ve deri yapısı gibi tamamen maddi, biyolojik ve dış görünüşüyle ilgili yönünü niteler.
- İnsan: Akıl, fikir, konuşma ve sosyal ilişki kurabilme yeteneğiyle donatılmış, yaratılışın en şerefli ve mükemmel varlığını temsil eder.
Kozmik Hafızayı, Akaşik Kayıtlar tarafında bıraktığımızda, bu bilgiyi bize dünyamızdaki bir materyal, mecra ya da mekân üzerinden aktaran bilgiyi pek tabi ki “apokaliptik / kıyamî bellek” olarak tanım-layabiliriz.
Kadim Soylar ve helaklar konusunda sinemaya döndüğümüzde, yine The Matrix: Reloaded’da konunun otantik bir karşılığını buluruz. Mimar ile Neo diyaloğunda, Mimar, “Zion’u daha önce beş kez yok ettiklerini, (yaşanmak üzere olan şeyin) onun altıncı yok edilişi” olacağını söyler. The Day the World Stood Still (Scott Derrickson, 2008) filminde, bir Uyarıcı-Elçi olarak insanoğluna gönderilen Klaatu’nun yanındaki dev robot, nano-partiküllere ayrılarak hiçbir konvansiyonel silah ve teknolojinin durduramayacağı bir şekilde saldırıp insan türünü yok oluşun eşiğine getirir. Son olarak, Prometheus (Ridles Scott, 2012) ile Alien: Covenant’a (2017) döndüğümüzde; ilkinde Kadim Mühendislerin 2093 senesinden “ortalama 2.000 sene önce” insanoğlunu yine karşı konması imkânsız bir silahla helak etmeye hazırlandıklarını, ikincisinde de David’in aynı silahı Mühendislerin liyakat testinden geçerek ödüllendirdiği diğer bir kavmi helak etmekte kullandığı görülmektedir.
Diğer bir yandan, Alien Kozmolojisi’nde de garip bir şekilde “beş soy” ezoterizminin farklı bir yorumu göze çarpar: (1) Yaşlı Mühendisler, (2) Mühendisler, (3) Cennet Halkı,(4) İnsanoğlu ve (5) Androidler.
Yedi Kök Soy Tablosu.
Kur’an-ı Kerim ve “İnsan” paradoksuna geri döndüğümüzde, Zâriyât Sûresi, 56. Âyette: “Ben, İns ve Cin kavimlerini ancak beni tanıyıp bana kulluk etsinler diye yarattım” ifadesi; Bakara Sûresi, 30. Âyette: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ifadesi yer almaktadır. Anagojik bir yorumla, “selef” olarak İns diye adlandırılan kadim bir hümanoid versiyonun genetik modifikasyondan geçirildikten sonra bir “halef” olarak Hz. Adem’e dönüş-türüldüğünü; her Antlaşma’nın aynı zamanda yeni bir ‘genetik soyu’ temsil ettiğini ve her bir modifikasyonda beklenenin aksine yükseltim (upgrade) değil, alçaltım (downgrade) politikasının uygulandığı görülmektedir.
Bundan daha önemlisi, “insan” kelimesi, Arapça “ins” ve “nisyân” kelimelerinin bir alaşımından meydana gelmektedir. Böylelikle, “Âdem” sıfatına yükselen İns’in son derece ‘mühim’ bir şeyi unutarak “insan” sıfatına indirilmiş olduğu da anagojik sonuçlarımız arasındadır. Bağlantılı olacak şekilde, “Adam–Âdem–Aden–Atum–Atom” çılgınlığı da dikkate şayan bir başka veridir.
Bununla birlikte, Arapça kökenli idrak ile nisyân kelimeleri, Türkçede anlama ile unutma kelimeleriyle karşılık buluyor olmasına rağmen dilimizde iki sözcük grubunun da bir arada kullanıldığını görmekteyiz.
__insanın Allah’a verdiği ahdini unutması sebebiyle unutmak mana sındaki ناٌَيْسِن’dan türediği, cana yakın olmak, alışmak anlamlarına gelen سْن ُلاا masdarın dan türediği87, avutmak, eğlendirmek, görmek, hissetmek manalarına gelen ٌ اساَنيِا-ٌُسِنوُي-ٌ َسَنآ fiilinden geldiği88 ve beşer, insan topluluğu anlamına gelen ٌُسْنِ ْلاَا kelimesinin türevi olduğu.
Tâ-Hâ Suresi 115. ayeti, Hz. Adem'in cennetteki yasak ağaca yaklaşmaması konusunda Allah'tan aldığı sözü/ahdi (emri) unuttuğu ve bu nedenle onda yeterli azim/sebat görülmediği belirtilmektedir. Bu durum, şeytanın vesvesesi sonucu verilen sözün unutulması ve bir zelle (hata) olarak değerlendirilir.
Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva'nın cennetten çıkarılmalarına neden olan olaydan sonra ettikleri tövbe duası, Kur'an-ı Kerim'de A'râf Suresi 23. ayette yer almaktadır.
- Tövbe Duasının Meali: "Rabbena zalemna enfusena ve illem tagfirlena ve terhamna lenekunenne minel-hasirin." (Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.).
Bu anlamda, fonetik açıdan daha dolgun bir izlenim bırakan idrak ile nisyân kelimelerini ezoterik bir düzlemde yorumlama gerekliliği kaçınılmaz hâle gelir. Aristoteles, bilincin tematik sağlamasını ‘bildiğini bilmek’ şeklinde yapmıştır. Aristocu bir akıl-yürütmeyle “nisyânı” unuttuğunu unutmak, “idraki” da hatırlayabileceğini hatırlamak şeklinde yorumladığımızda “insan” kelimesinin temsil ettiği şey hakkında daha derin bir sezgiye ulaşırız. Bununla birlikte, idraki, Platon’un meşhur “Anamnesis” (anımsama) öğretisine benzetebiliriz: “Aynı şeyi, aynı zamanda hem anımsamak hem de bilmemek mümkün müdür?” (Platon, 2016, s. 57) diye soruyor Sokrates… Aynı şekilde cevabı yine kendisi veriyor: “Tabiatın her yanı birbirine bağlı olduğu için, ruh da her şeyi öğrenmiş olduğundan, bir tek şeyi anımsamakla (insanların öğrenme dedikleri budur) insan, bütün öteki şeyleri bulur” (Platon, 1942, s. 28). Philip K. Dick, gizemli öğretilerle dolu “Kozmoloji ve Kozmogoni” denemesinde, mikrokozmostaki insanın, makrokozmostaki ilahi aklın sonsuzluğuna ulaşabilecek kapasitede olduğunu belirler, ki bu düşünce Hz. İsa’nın “bütünü bilen kimse, kendinden mahrum ise bütünden de mahrumdur” sözüyle tasdiklenir (Thomas 67: 2–4). Bu, “evrenin ötesindeki ilahi aklı gerçek anlamıyla yansıtabilen” Anamnesis ile gerçekleştirilebilir. Dick’in, Giordano Bruno’dan “hatırlama sanatı” öntanımıyla aktardığı Anamnesis, “insanın evreni kendi zihninde yansıtmasını sağlayan yoğun hayalgücü eğitimidir” (Dick, 2015, ss. 36–38). İdrak ve nisyânın sinemadaki en dolgun karşılıklarından birkaçı, kuşkusuz ki Dark City (Alex Proyas, 1998), The Forgotten (Joseph Ruben, 2004), The Fourth Kind (Olatunde Osunsanmi, 2009), The Matrix (Wachowskiler, 1999), Vanilla Sky (Cameron Crowe, 2002) ve Oblivion (Joseph Kosinski, 2013) filmleridir. Müzikteki en estetik karşılıklarından biriyse, pek tabi ki Anathema’nın Deep (1999) şarkısıdır. Diğer yandan, yine Philip K. Dick’in, 1977’de Fransa’nın Metz şehrindeki bir bilimkurgu festivalinde yaptığı tekinsiz konuşma[23] şiddetle akla gelir.
The Tet – Oblivion (2013(0) Kozmik Tefekkür
Ne içindeyim zamânın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
~ Ahmet Hamdi Tanpınar
(Behramoğlu, 2001, s. 201).
Kaos, algılayamadığımız düzendir (Saramago, 2013, s. 75): Tıpkı sihrin, anlayamadığımız (b)ilim veya teknoloji olması; bilme ile hatırlama ve inanç ile umut arasında hiçbir farkın olmaması gibi. Metafizik, “varlık olmak bakımından varlığın; tözün, bir olan’ın, çok olan’ın ve bunlardan çıkan karşıtların bilimidir” (Aristoteles, 1982, s. 178). Tüm kâinat aynı anda varlık ile hiçlik; birlik, ikilik ve çokluk içerisindedir. Mekânsal olan her şey 1(ler)’den, zamansal olan her şey 0(lar)’dan ibarettir. Bu sebeple İbn Arabî, çokluğu açıklarken tek olan 1’in, çift olan 1’e bölündükten sonra çok olan 1’e parçalandığını; böylelikle –sonsuz olarak yine sonsuza bölünen– 1’in, yine sonsuz sayıdaki kombinasyon ve permütasyon ile araya sonsuz sayıda 0’ı alarak –mekânı oluşturduktan sonra– zamanı da oluşturduğunu ifade eder. Böylelikle, Parmenides varlık sisteminde yalnızca 1’leri gördüğü için varlığın mutlak olduğunu, oluş ve değişimin olmadığını; Herakleitos ise yalnızca 0’ları gördüğü için oluş ve değişimin mutlak olduğunu, varlığınsa olmadığını ifade etmiştir. Lucretius’a göre zaman değişimin özüdür: “Bir hâlden bir başka hâl çıkar hep” (Montaigne, 2011, s. 128). “Sonsuz” küçüklükteki Nokta 0-Boyutlu iken, 0’ı temsil eden 1-Boyutlu Çember ise “bir” değil, fakat hepsidir (Blavatsky, 2006, s. 553). İhvân-ı Safâ bilgelerinin sayıların niteliklerini Pisagorcu bakışla özetlediği şekliyle, Bir –hepsini sayan sayı olarak– sayıların aslı ve kaynağıdır; İki –çiftlileri sayan sayı olarak– mutlak manada sayıların ilkidir; Üç –tekli ve çiftlilerin üçte birini sayan sayı olarak– tek sayıların ilkidir; Dört köklü sayıların ilkidir; Beş devreden/dönen sayıların ilkidir; Altı tam sayıların ilkidir; Yedi tam/kâmil sayıların ilkidir; Sekiz küplü sayıların ilkidir; Dokuz ise köklü tek sayıların ilkidir (İhvân-ı Safâ, 2017, s. 38).
Sonsuzluk herhangi bir sayı ile ifade edilemiyor olmasına rağmen, “1” sayı olarak, “Bir” ise mefhum olarak sonsuzluğun zâhirî âlemde ya da fenomenler dünyasındaki bir tecellisi ve yansımasıdır. 1 olmadan hiçbir şeyin bölünemeyeceği, çarpılamayacağı, toplanamayacağı ve çıkartılamayacağı gibi –kendisi hariç– her şeyin sonsuza bölümü de 0’dır…
Andrei Tarkovsky, Nostalghia’da (1983) “bir damla, bir damla daha iki damla etmez; daha büyük bir damla eder” diyor. Mevlânâ, okyanustaki bir damladan ziyade, “bir damlanın içindeki kocaman bir okyanus” olduğumuzu bildiriyor. Thales, yaşam ve ölümün “bir” olduğunu söylüyor (Montaigne, 2011, s. 114). Hz. İsa, “ancak ikiyi bir yapınca” insanoğlu olacağımızı hatırlatıyor (Thomas 106: 2-3). Platon ise en gizemli eserlerinden biri olan Parmenides’i şu sözlerle bitiriyor;
Öyleyse bunu söylemiş olalım ve şunu da ekleyelim: Görüldüğü gibi, Bir ister olsun ister olmasın, o ve öteki nesneler –hem kendi kendilerine hem de birbirlerine göre– birbirleriyle bütünüyle ilişki hâlindedirler ve değildirler; hem öyle görünürler hem de öyle görünmezler (Platon, 2016, s. 172).
EAGLE Simülasyonu’nda (2014) elde edilen ‘olası’ Kâinat görüntüsü
Grek alfabesinin ilk harfi olan Alfa (A), şekli itibariyle –sıfırdan sonsuza açılacak şekilde– Büyük Patlama’yı; son harfi olan Omega (Ω), şekli itibariyle –açıldıktan sonra dairesellikle döngüyü tamamlayacak şekilde– Büyük Çöküş’ü temsil etmektedir. Şimdi, bir kum saati düşünüp içindeki yerçekimini yok sayalım… Bu kum saatinin sıfırdan açılarak yukarı doğru genişleyen kısmı makrokozmosu, aşağı doğru genişleyen kısmı da mikrokozmosu; içinde yüzen parçacıklarsa üstmadde ve altmaddeyi temsil etmektedir. Şimdi, aynı şekilde bir kum saati daha düşünüp fakat yerçekimini aynı şekilde bırakalım. Bu saati –bize göre– soldan sağa doğru 45⁰ çevirip bir önceki saatin tam ortasına –sıfır noktaları üst üste binecek şekilde– oturtalım. Bu kum saatinin sıfırdan açılarak –bize göre– sola doğru genişleyen kısmı zamanın berisini (geçmişi), sağa doğru genişleyen kısmı da zamanın ötesini (geleceği); içinde soldan sağa akan parçacıklarsa zamanın akışını temsil etmektedir. Şimdi, bu kum saatlerinin yatay ve dikey yönlerde genişleyen bölümlerini –kumları tutan taban kısımlarını/kapaklarını açarak– “sonsuza” kadar uzatalım. Bu şekil, uzun çizgilerini birleştiren yatay çizgileri alınmış dört adet Alfa’nın sıfır noktaları birleştirilerek dört yöne doğru simetrik bir şekilde oturtulmuş hâline benzeyecektir. Büyük Patlama’nın öncesindeki herhangi bir noktaya İlk Neden olarak sonsuzluğu koyan modelin yerine, yine İlk Neden’in parçaları olarak O’na bağlanan iki mekânsal (intermateryâl) ve iki zamansal (intertemporâl) “sonsuzluğun” her seferinde daha çok kesirlenerek “0” noktasında –“zamanmekân-lararası” (interkronotopik) bir yapıyla– kesiştiği ve biz insanın tam ortasında olduğu bu model içinde olduğumuz “kozmik çılgınlığı” anlamak için biraz daha net bir kavrayış olanağı sunacaktır.
Dünya’ya 8.154 Işık Yılı uzaklıktaki “Kumsaati Bulutsusu”
Haksız insan! Duygularını büyüleyen etkiyi bir an için durdurabilirsen, yüreğin düşüncenin dilinden anlayabilirse, bu yıkıntılara sor! Onların senin önüne koydukları dersleri oku!.. Siz de, ey yirmi değişik yüzyılın tanıkları, kutlu tapınaklar, kutsal mezarlar, ey eski şanlı surlar! Doğanın davası uğruna ortaya atılın! Sağlıklı bir aklın düşünme yetisine ulaşarak, haksız suçlamalara karşı tanıklık edin! Gösterişli sözler söyleyen yalancı bilgeliği ya da ikiyüzlü Tanrı korkusunu birbirinden ayırt etmeyin;
Ettiği iftiralar için, insandan göğün ve yeryüzünün öcünü alın!
~ C. F. Volney
(Volney, 1999, s. 12).
https://www.dusunuyorumdergisi.com/kozmik-tefekkur-zamanin-ruhu-zamansiz-bellek/
&
Yunus Emre ve Mevlâna gibi tasavvuf büyüklerinin öğretilerinde önemli bir yer tutar. Mevlâna'ya göre, insanı ayakta tutan içindeki boşluktur, tıpkı çömleği tutan boşluk gibi.
- Hac Suresi 47. Ayet: "Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir." Hac Suresi 47. Ayet - Kuran Meali.
- Meâric Suresi 4. Ayet: Meleklerin ve Ruh'un yükseldiği bir günün süresinin elli bin yıl olduğu belirtilir Meâric Suresi 4. Ayet - Kuran Meali.
Eğer ahiretteki 1 gün (24 saat) dünyadaki 1.000 yıla eşitse:
- Ahiretteki 1 saat, dünyadaki yaklaşık 41,6 yıla denk gelir.
- 60 yıllık bir ömür, ahiret saatine göre yaklaşık 1 saat 26 dakika sürer.
- 80 yıllık bir ömür ise yaklaşık 1 saat 55 dakika eder.
- Bu ölçekte dünyadaki 1 yıl, ahiretteki yaklaşık 86 saniyeye karşılık gelir.
Eğer ahiretteki 1 gün dünyadaki 50.000 yıla eşitse:
- Ahiretteki 1 saat, dünyadaki 2.083 yıla denk gelir.
- Ahiretteki 1 dakika, dünyadaki yaklaşık 35 yıla denk gelir.
- Bu durumda 70 yıllık bir insan ömrü, ahiret zamanıyla sadece 2 dakikadır.
- Dünyadaki 1 yıl, ahiretteki sadece 1,7 saniyeye karşılık gelir Ahiretteki Gün Süresi.
- Mü'minûn Suresi 112-114: Allah, "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorduğunda; "Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık..." şeklinde cevap verirler. Allah ise "Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu dünyada iken bilmiş olsaydınız!" buyurur.
- Nâziât Suresi 46: Kıyameti gördüklerinde, dünyada sadece "bir akşam vakti ya da bir kuşluk zamanı" kadar kaldıklarını sanırlar.
- Hac Suresi 47: "Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir".
- Secde Suresi 5: İşlerin Allah'a yükseldiği bir günün süresi, dünya ölçeğiyle bin yıl olarak belirtilir.
- Meâric Suresi 4: Meleklerin ve Ruh'un (Cebrail) Allah'a yükseldiği bir günün miktarı, elli bin yıl olarak tasvir edilir.
- Ebediyetçilik (Eternalism): Zamanın aktığına dair hissiyatımızın bir yanılsama olduğunu, aslında tüm olayların bir "blok" içinde sabitlenmiş halde bulunduğunu savunur.
- Dört Boyutlu Yapı: Uzay-zaman, her olayın belirli bir koordinatının bulunduğu (boy, en, yükseklik ve zaman) dört boyutlu, statik bir yapı olarak tasvir edilir.
- Geçmiş ve Gelecek Gerçektir: Tıpkı şu an bulunduğunuz yer kadar, beş yıl önceki doğum gününüz veya yüz yıl sonraki bir olay da o blok içerisinde fiziksel olarak "oradadır".
- Bilimsel Dayanak: Albert Einstein'ın Özel Görelilik Teorisi'nden beslenir; çünkü görelilikte "şimdi" kavramı gözlemcinin hızına bağlı olarak değişir, bu da mutlak bir zaman akışının olmadığını gösterir.
- Blok Evren (Sonsuzculuk): Zamanın B Teorisi olarak da bilinen bu görüşe göre, tıpkı uzaydaki konumlar gibi, zamandaki geçmiş ve gelecek anlar da "şimdi" kadar gerçek ve mevcuttur.
- Yanılsama (İllüzyon): Einstein, Zamanın doğrusal akış, olarak hissettiğimiz şey, insan bilincinin bu boyutlar arasındaki sınırlı algısından kaynaklanan fiziksel gerçeklikte bir yanılsamadır.
- Mutlak Zamanın Sonu: Newtoncu klasik fiziğin aksine, Einstein evren genelinde herkes için aynı akan mutlak bir zamanın olmadığını, zamanın görece olduğunu kanıtlamıştır.
“Evren bir bütündür. Tek bir organizma gibidir. Belki bu yüzden birbiriyle tamamen ilgisiz iki şey yoktur. İlişkileri görebildiğinizde evren kalbini açar size… Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayırım sadece bir yanılsamadan ibarettir.”
“İnsan, bizim tarafımızdan evren diye adlandırılan bütünün, zaman ve uzayda sınırlı bir parçasıdır. Kendini, düşüncelerini ve duygularını diğerlerinden ayrıymış gibi deneyimler. Bu, bilincinin bir çeşit optik yanılsamasıdır.”
Bu sözlerin sahibi Albert Einstein, tüm kuvvet ve parçacıkların tek bir alan terimi ile açıklanabileceğini öne sürdüğü “Birleşik Alan Teorisini” ortaya atmıştır.
Kuvvet, fizikte kütlesi olan bir cisme hareket yeteneği kazandıran etki olarak tanımlanır. Felsefede ise Hegel, Mantık Bilimi kitabının “Öz” ile ilgili bölümünde kuvveti şu şekilde tanımlar: “Kuvvet, olumsuz birliktir ki, bütünün ve parçaların çelişkisi onda çözülmüştür, o ilk ilişkinin gerçeğidir.”
“Kuvvet, bütünün yansımış birliğinin belirlenimi olarak, kendi içinden varolan dışsal çokluluğa doğru oluş sürecindeki bir şey olarak koyulur.”
İlk kez matematikçi Newton kuvvet ve onun üç temel yasasını açıklamıştır. Bu nedenle kuvvet birimi Newton olarak belirlenmiştir. Hareket kanunları olarak da bilinen üç yasa şunlardır:
1- Eylemsizlik Yasası
2- Dinamiğin Temel Prensibi. (F=m*a) (kuvvet=kütle*ivme)
3- Etki-Tepki Yasası.
Benoit Mandelbrot, İngiltere’nin kıyı uzunluğunu bulmak için başlattığı çalışmada fraktal geometriyi keşfeder. Fraktal kavramı hangi noktasını alırsak alalım büyüttüğümüzde başlangıçtaki örüntünün tekrarlanmasını anlatır. Fraktaller genellikle nispeten basit algoritmik işlevler tarafından bilgisayarda üretilirler. Ölçek veya büyüklükte tekrar eden kendine benzer ama aynı olması gerekmeyen örüntülerdir. Ne kadar küçüğe veya büyüğe doğru inceleseniz sonsuza giderler.
| Fraktal “Tüm ölçeklerde kendi benzerliğini gösteren nesne veya miktar. Nesne tüm ölçeklerde aynı yapıda olmak zorunda değil ama tüm ölçeklerde aynı tip yapılar vardır “ |
Eğer evren fraktal olarak düzenlenmişse bu, bulundukları ortam veya ölçekle değişmeyen bir karmaşıklık seviyesi olduğu anlamına gelir. Ölçek veya materyal yapısı değişse de enerji dinamiklerinin kavramsal ilişkisi yani geometri, aynı kalır. Fraktallerin ölçek bazında değişmezliği bize şu Hermetik anlayışı anımsatır: “Yukarıdaki neyse aşağıdaki odur”
“Birleşik Fizik” konusunda 30 yıldır çalışan Nassim Haramein, bu iki kavramı bir araya getirerek holofraktografi diye adlandırmıştır. Bu, kozmosun holografik ve fraktal yapısının temelde alakasızlığını gösterse de gerçekte birleşik bütün, fraktal olarak birbirlerine ve bütünün tümüne bağlı olan ayrı, yerel birimlere bölünmüştür. Evrendeki temel düzenin aynı anda hem bütünsel hem de parçalı yapısını göstermesi felsefedeki “karşıtların birliği” anlayışına uygundur.
Gözlenebilir, ölçülebilir fiziksel evrenimiz atomdan kozmosa tüm ölçeklerde var olan elektromanyetik enerji-kütle dinamikleri örüntüsüne dayalıdır. Hayli farklı ölçeklerde aynı geometri ve örüntüleri gördüğümüz için fraktaller bize bu ölçek tabakalarının nasıl bağlandığını gösterebilir. Birleşik fizik’in matematiği bize fraktallerin en küçükten en büyüğe nasıl kalıcı olduğunu gösterir.
Haramein bize uzayın boş olmadığını, enerji ve bilgi yüklü olduğunu söyler. Ona göre gerçekliğin kaynağı olan bu enerji hesaplanabilir. Yaratımın başında temel bir örüntü olması gerektiği düşüncesindedir.
Haramein fizik çalışmalarının yanı sıra kadim bilgileri de araştırır ve son bilimsel bulguların bunlarla uyumunu ortaya koyar. Kurduğu “Resonance Academy”de bilimsel araştırmaların yanında kadim bilgiler de yer almaktadır.[2]
Haramein, bugünkü fizik yaklaşımının bütünsel olmamasından yola çıkarak kozmos ve kuantum dünyasını bağlayan bir ilişki olması gerektiğini düşünür ve çalışmalarını bu temel üzerine kurar.
“Kozmostaki kütle çekimi alanı çok kaygan buna karşılık kuantum alanında çok keskin, ayrışmış kuantize (parçalı) enerjiler var ve bu ikisi uyuşmuyor. Büyük küçükten yapıldığı için bunları bağlayan bir temel teori olmalı. Bir yanda gökadaları, yıldızlar, kara delikler, diğer yanda molekül, atom ve çekirdeği var. Atom ve atom altı alanı inceledikçe gördük ki kuantum seviyesinde kuantum (vakum) boşluk salınımı; Elektromanyetik Alan diye adlandırdığımız çok yoğun, hassas bir alan karşımıza çıkmakta.” N. Haramein
“Ya uzay birlikte alan olarak titreşen ayrık enerji örgüleriyse ve gözlediğimiz tüm parçacık ve kuvvetler bu enerji alan ağındaki değişikliklerse?” Adam Apollo
Einstein ve Ether(Aether-Esir)
Fizikte alan kavramı öne çıktıkça yakınçağda bilim dışı olarak görülen ether yeniden gündeme gelir. Kadim kültürlerde çok üzerinde durulan hatta hava, su, ateş ve toprak yanında 5. temel unsur olarak Aristo tarafından öngörülen, Pythagoras’ın dört unsura hükmeden ruh olarak tanımladığı ether, maddenin ilk hali (prima materia-hyle), akışkan, yoğunluğu az latif bir madde olarak tanımlanır. Eski kültürlerde Ait-hur-Solar Ateş denilen Aether, her şeyin içinden çıktığı temel arka plan, alan, ya da başlangıç olarak betimlenmiştir. Aether aynı zamanda boşluk (void), enerji, doluluk ve hatta ruh olarak da bilinir. Değiştirilemez, yok edilemez ve görünmez olarak her şeyi ve bütün maddeyi kaplar.
Hegel, Mantık Bilimi’nde çekim kuvvetini ether üzerinden tanımlar:
“Kuvvet, şeyin dingin bir belirliliğidir; kendini dışsal olarak anlatan değil ama dolaysızca dışsal olandır. Böylece kuvvet özdek olarak da belirtilir ve manyetik, elektriksel bir özdek, ya da ünlü çekim kuvveti yerine her şeyi bir arada tutan ince bir Ether kabul edilir.”
Işığı uzayda neyin taşıdığı sorusu çağlar boyu insanları düşündürmüş ve etherin varlığı benimsenmişti. Buna gönülden inanan ve deneyle kanıtlamak isteyen Michelson-Morley ikilisi ummadıkları bir sonuçla karşılaştılar ve bu sonuç kendilerine Nobel kazandırdı. Işık boşlukta yayılıyordu ama ether maddesi yoktu. Böylece 20. yüzyılda etherin bir safsata olduğu anlayışı hâkim oldu. Günümüz fizik kitaplarından etherin atılması Michelson-Morley’in tamamlanamamış deney sonuçlarının yanlış değerlendirilmesi ile ilgilidir.
Newton’un aksine Einstein’ın etherin varlığını yadsıdığı düşüncesi de bir yanlış anlaşılmadan ibarettir. Einstein 1905’te yayınladığı makalelerinde etheri tümüyle reddetmemiş yalnızca soruna matematiksel çözüm getirilmesi gerektiğini söylemiştir.1920’de ise, “Genel Görelilik Kuramını” geliştirdiğinde uzay-zamanın kendisinin kadim kavram “Aether” benzeri kuvvet ve maddenin doğduğu ve yayıldığı bir ortam olduğunu düşünmüştür. Yeni etheri tanımladığında içinde tüm kuvvetlerin açığa çıktığı temel arka plan olan uzay-zamanı kasteder. Bu gerçek hala fizik kitaplarında göz ardı edilmektedir.
Albert Einstein 1920 yılında yaptığı bir konuşmasında şunları söyler:
“Etheri reddetmek, boş uzayın hiçbir fiziksel özelliği olmadığını kabul etmektir. Bu, kuantum mekaniğinin temel gerçekleriyle uyuşmaz.
Genel Görelilik teorisine göre uzay boşluğunun (space) fiziksel nitelikleri vardır ve bu da etherin varlığını onaylar. Genel Göreliliğe göre ether olmadan uzay düşünülemez. Böyle bir uzayda ışığın yayılması söz konusu olmayacağı gibi uzay zaman standartlarının varoluş olasılığı da olmayacaktır.”
Evrensel Ağ Dizgesi
Evrensel ağ dizgesini her noktanın bütünden öğrendiği ve buna karşılık bütünün her noktayı bilgilendirdiği bir holografik öğrenim yapısı olarak düşünebiliriz.
Amerikalı bir sistem teorisyeni, tasarımcı, kaşif, yazar, geometrici ve yeni gelecekçi-(neo-futurist) mimar olan Buckminster Fuller “Örüntü, bütünselliği ölçekten bağımsız kavramsal ilişkidir.” der. Synergetics: Düşün Geometrisinin Keşfi adlı kitabında, “Örüntü bütünselliği” kavramını bize şöyle anlatır: “Birleşik fiziğin modelini bildiren temel örüntü, yapı ve süreçleri keşfettikçe bilmeliyiz ki aslında keşfettiğimiz, Planck ölçeğinden insan ölçeğine, oradan da evrene uzay-zaman alanının kendisine ait gerçek enerji dinamikleridir.”
Enerji dinamiklerinin bağlı olduğu kozmik örüntüler ölçek ve zamandan bağımsızdır; tüm açığa çıkan formlarda bu örüntülerin bir bütünlüğü (sürekliliği) vardır.
Araştırmacı William Brown ise “Bilginin örüntüsü bellektir.” der. Planck ölçeğinde birleşik alan, atom, molekül, hücre, organizma, gezegen, güneş sistemi, galaksi ve evren ölçeklerinde madde-enerji yapıları olarak harmonik ilişkilerde açımlanır. Bu örüntüler kozmosun fraktal yapısı hakkındaki anlayışımızı nasıl bilgilendirir?
Bu örüntülerin sürekliliği ve bütünselliğinin kalıcı olup olmadığı düşünülmektedir. Bugün birleşik fizikte keşfedilen örüntülerin binlerce yıl önceki antik uygarlıklardan kalan yapılarda karşımıza çıkması oldukça düşündürücüdür. Bizden çok geri olduklarını varsaydığımız uygarlıklar nasıl bu bilgilere ulaşmıştır?
![]()
Basit bir hücrenin biyolojik sistemi Planck ölçeğinin 1030 katı ve gözlenebilir evrenin 1030 da biri olarak mezoölçek diye adlandırılan sınırdadır.
|
| Makrodan mikroya metre cinsinden evrenin ölçeklendirilmesi. |
Şaşılacak şekilde beynin sinirsel yapısına benzeyen bu bilgi ağında dizgenin gelişmekte olan öğrenme süreci uzay-zaman yapısındaki bellek girişi olarak kaydedilmelidir.
![]() Planck ölçeğinde boşluk salınımlarının manyetik ve elektrik akımları ile matematiksel modeli temel alınarak beyindeki bir nörondan süper galaktik kümelere farklı ölçeklerde fraktal kendine benzerlik… |
| Planck Ölçeği |
| Evren |
| Beyin Hücresi |
Son bilimsel verilere göre evren genişliyor ve hızlanıyor. Çünkü kendini öğrendikçe holografik Planck bilgisini kaydedecek daha fazla alana gereksinimi var. Tıpkı öğrendikçe kıvrımları artan beynimiz gibi.

Florida’da kasırga Karbon etrafında düşük enerji alanı Galaksi M51
Yeni bilimsel yayınlarda uzay-zamanın kendisinin bir süper-akışkan olabileceği vurgulanmaktadır. Birleşik fizik açısından uzay-zaman her şeyi bağlamakla kalmaz, her şeydir de… Birleşik fiziğin kuantum boşluk salınımları, modern fiziğin hala bağlı olduğu Kopenhag yorumundan daha basit ve daha güzeldir.
Fizikte, Felsefede Bir’leme
Sonuç olarak Haramein bize şunları söylüyor:
“Fizikte anlayış değişiyor. Yeni fizik, kütleçekimi temelli olacak. 2016 yılında iki karadeliğin çarpışması sonucunda oluşan kütleçekim dalgaları tespit edildi. CERN’de kütleçekimi ışını, darbesi (pulse) deneylendi. Kütleçekimi ışını, dalgası ışığın 64 katı hızda yayılır. Son yüzyılda elektromanyetik alan ile yaşantımızda nelerin ne hızda değiştiğini düşündüğümüzde geleceği de o denli hayal edebiliriz. Çok uzak yıldızlara seyahat edebilir, tükenmez enerji kaynakları elde edebiliriz.”
“Vücudunuzun çoğunlukla boşluktan oluştuğunu düşünün. Gözünüzü kapatın ve kendi boşluğunuzla etrafınızdaki uzayın bir kristal gibi titreştiğini deneyleyin. Sonra vücudunuzun boşluk halindeki biyokristal yapısının titreşiminin size gelen ve sizden giden bilgi ile aynı olduğunu hayal edin. Tıpkı bir kristal radyonun frekansının belli bir istasyonu duymak üzere ayarlanması gibi…Bedende beyin, radyo anteni gibi olup onun frekans ayarı ise kalptedir. Kalp, vücudunuzun duygu halinize göre değişebilen akıcı dinamik ritmi yoluyla alınan bilginin frekansını belirler. Genler ise anten gibidir. Her insan bir bilgi setidir. Genler buna göre enkarnasyon döngüleridir. Uzay-zamandan bilgi alırlar.”
“Fizikte Bir’leme, insanlığın bir ileri seviyeye geçmesine neden olacak. Dünyanın fiziğini böyle görmeye başladığınızda evrenin siz olduğunu fark edersiniz. Bu ilişkiyi derinden hissedersiniz.”
Bilim insanlarının günümüzde gitgide daha çok yayılan tüm evreni bir organizma olarak değerlendirme şeklindeki anlayış, felsefede Yeni Platonculuğun sunucusu Plotinos’un “Bir” kavramında da karşımıza çıkar. Plotinos’a göre her şey Bir’in açılımından ibarettir.
“Kendi yetkinlik düzenleri içerisinde sırasıyla Bir, Zeka (Nus), Ruh olan üç ilahi uknum vardır: Bir, ezelden beri Zeka’yı ve Zeka da Ruh’u oluşturmaktadır, çünkü mükemmel olan bir kudret asla yaratıcılıktan uzak kalamaz. (Üç uknum kuramı Parmenides, Anaxagoras, Herakleitos ve Empedokles’in doktrinleri ile bağdaşır.)”
Antik çağlarda kadim bilgeler hep bu Bir’leme üzerine çağrı yapmışlardır. Çağdaş gönül insanı İsmail Emre, dizelerinde bunun derin bir anlamını sunar bizlere:
“Varlıkların bütün canı
Ayrı değil bir candır.
“Bir Göz” ile seyredene
O her daim üryandır.”
KAYNAKLAR:
Neil Turok, İçimizdeki Evren
https://www.resonancescience.org/academy
http://www.helical-structures.org/einstein_about_ether.htm
http://www.helical-structures.org/movies/Einstein-ether-1920_medium_res.wmv
Plotinus, Dokuzlar
ilk Hayvanlar; Süngerler en eski hayvanlar arasındaydı. Süngerlerden elde edilen kimyasal bileşikler 700 milyon yıl kadar eski kayalarda korunurken, moleküler kanıtlar süngerlerin daha da erken geliştiğine işaret ediyor.
İnsan tekâmülü, ruhun "öz"üne dönme sürecinde dünyevi deneyimler, sınavlar ve dersler aracılığıyla olgunlaşması, gelişmesi ve mükemmelleşmesi (insan-ı kâmil olma) sürecidir.
- Ruhsal Gelişim ve Olgunlaşma: Tekâmül, ruhun deneyim kazanarak yetkinleşmesini ve "öz"üne geri dönme sürecindeki gelişimini temsil eder.
- Dünya Okulu: Dünya, insan ruhunun bedenlenerek tecrübe kazandığı, pişip olgunlaştığı bir okul olarak kabul edilir.
- Sınavlar ve Dersler: İnsanın tekâmül süreci, hayatın zorlukları ve sürprizlerine karşı direnç gösterip teslimiyetle tecrübe edinmesiyle gerçekleşir.
- Zihin ve Şuur Gelişimi: Sürecin önemli bir parçası, zihnin yönetilmesini öğrenme ve farkındalık geliştirme adımıdır.
- Amaç (İnsan-ı Kâmil): Tekâmülün amacı, insanın "ham" durumdan kurtulup, bilgeleşerek "İnsan-ı Kâmil" (olgun insan) olma yolunda mesafe kaydetmesidir.
Sözlükte “tamamlanmak, mükemmelleşmek” anlamındaki kemâl kökünden türeyen tekâmül, günümüz bilim ve felsefe dilinde Batı dillerindeki “évolution” karşılığı olarak kullanılmaktadır. Modern Arapça'da istihâle, tahavvül, tatavvur, tebeddül gibi kelimelerle de ifade edilir.
Tekamül: Basamak basamak meydana gelen değişme, şekil değiştirme ve gelişme, kemâle erme, olgunlaşma anlamlarına gelmektedir.
"Tekemmül" kelime olarak kemâl bulma, olgunlaşma demektir. "Tekâmül" de olgunlaşmak ve kemale doğru gitmek manasına geliyor. İki kelime arasındaki ince fark: Tekemmül etmek, tamamlanmak, olgunluğa erişmek demek iken, tekâmül etmek tamamlanma yolunda ilerlemek demektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi Allah'a kulluk etmeleri içinyaratılmıştır. Cân insan türünün mevcudiyetinden önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı semûm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş, bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışıyla ilgili ayetlere baktığımızda; “O, insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı”(Rahman/14). “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık” (Hicr/26).
Tekemmül etmek, tamamlanmak, olgunluğa erişmek demek iken, tekâmül etmek tamamlanma yolunda ilerlemek demektir.
Deneysel spiritüalizmin temel ilkelerinden biri olan tekâmül ya da ruhsal tekamül, bu alanda ruhsal gelişim anlamında kullanılmaktadır. Kısaca ruhların madde evrenindeki görgü ve deneyimini arttırmasıolarak tanımlanır.
Özetle, ruhsal tekamül bizim bu yaşamda bildiğimiz öğrendiğimiz ve bilinçli çabayla olabildiğince her şeyi hayata geçirebilmek, bununla birlikte farklı düşünme ve hareket etme yolları deneyimleyebilme yeteneği geliştirmek, sevgiye, saygıya, kabule, hoşgörüye yönelmekle olur.
Allah, yeri, göğü ve ikisi arasında bulunan bütün mahlûkatı insana muhhasar etmiş adeta her şeyi insan için yaratmıştır. Göklerde olanın insanın hizmetine sunulması, yerde olanların da insan için yaratılmış olması, insanın yaratılışının önemli bir gayesi olduğunu gösterir.
Resimli Kamus-ı Osmani

Resimli Kamus-ı Osmani | Cilt:1 | Sayfa:301 | Sıra:6
evrensel kural odur ki her soru cevabını içinde taşır. “Dünyadayken nasıl gelişirim?” sorusunun cevabı “Dünyadan öğrenerek, dünyada gelişirsin” olacaktır. Şamanlar bunu çok iyi bilirler.
Kuş uçar göğü bilmez, balık yüzer suyu bilmez..
İnsanın kendisini “BEN” diye tanımlayıp, ayırdığı o ilk andan beri “BÜTÜN” ile arasındaki mesafeyi kat edip, bütünde erimek çabasıdır tekâmül. Kuşların ya da balıkların göç yollarını içgüdüleriyle bilmesi gibi insan da tekâmül yollarını içgüdüsel olarak arar. Kuşlar gezegenin o ikliminden bu iklimine göçerler. İnsan ise beden/zihin/ruh ile yaşadığı, duygular ile yoğrulmuş kişiliğinden kadir-i mutlakta parlayan ÖZüne doğru göçer.
Bitki ve hayvanların birbirinden ya da cansız maddelerden kendiliğinden oluşumu için kullanılan felsefe terimi. Allah'ın bazı insanların şeklini veya ahlâkını çirkin hale dönüştürmesini ifade eden bir Kur'an terimi.
TEKÂMÜL NAZARİYESİ ile İLİŞKİLİ MADDELER
Canlıların oluşumunu ve gelişimini evrimleşme süreciyle açıklamaya çalışan ve yaratılışa karşı çıkan felsefî görüş, evrim teorisi.
TEVELLÜD
Sözlükte “doğurmak” anlamındaki vilâd (vilâdet) kökünden türeyen tevellüd “doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek” demektir. Terim olarak bitki ve hayvanların erkek ve dişisinin bir araya gelmesiyle üremeyi (tevâlüd) değil, erkek-dişi ilişkisi olmadan birbirinden (biogenèse) ya da cansız maddelerden meydana gelmeyi ifade eder (et-Taʿrîfât, “Tevellüd” md.; Salîbâ, I, 367). Canlıların embriyolojik bir süreç dışında doğrudan cansız maddelerden oluşabileceği düşüncesi İslâm öncesi Grekler’e kadar gitmektedir.
Aristo’ya göre dört unsur (hava, su, ateş, toprak), uygun şartlar altında kendiliğinden mineraller yanında bitkileri ve hayvanları da teşkil edebilir. Yine canlılar bir anne babadan üreyebildikleri gibi -böceklerde görüldüğü üzere- topraktan ve çürümüş bitkiden ya da hayvanların iç organlarından üreyebilir. Aristo arı, sinek, balık ve salyangoz türünden canlıların her iki şekilde de teşekkül edebileceğini söyler.
Aristo’nun bu fikirleri Ortaçağ İslâm düşüncesini türlü biçimlerde etkilemişse de (Kruk, XXXV/2 [1990], s. 270, 278), İslâm düşünürleri doğum, ölüm, oluş, bozuluş gibi doğal olayların ilâhî ilim, irade ve kudretle meydana geldiğini, dolayısıyla bunların temelde Allah’ın fiilleri olduğunu kabul ederek Aristo’nun ilâhî tesiri dışlayan kendiliğinden üreme (generatio spontanea) fikrine katılmamışlardır. Bu sebeple müslüman düşünürlerin normal fiziksel ve biyolojik süreçler yaşanmadan bitki veya hayvanların üreyebileceği yolundaki tevellüd düşüncelerini daima ilâhî fiille birlikte anlamak gerekir.
İslâm düşüncesinde tevellüd fikrine dair ilk bilgilere, konuyu daha çok eleştirel bir tarzda ele alan Câhiz’de rastlanmaktadır. Câhiz’in anlattığına göre bazı kişiler farelerin Kātûl nehrinin çamurundan meydana geldiği iddiasını reddetmiş, normal şartlar altında canlılardan oluşan bir varlığın cansız bir maddeden oluşmasını mümkün görmemişlerdir. Bu zümre, görüşlerini bitki ve hayvanlara göre daha alt seviyede bulunan madenlere kadar genişletip insanların müdahalesiyle bakırın altına, cıvanın gümüşe dönüşmesini de kabul etmemiştir. Çiftleşerek üreyen canlıların kendiliğinden teşekkül edebileceği iddiasına Câhiz de katılmaz (Kitâbü’l-Ḥayevân, V, 348-351); kirlenmiş insan bedeninden bitin doğuşunu mümkün görürse de (a.g.e., V, 371-375) balıkların ve kurbağaların yağmurdan veya buluttan oluştuğu iddiasını da reddeder. Ona göre bu canlılar hava, su ve toprak özelliklerinin belirli oranda karışımı sonucu Allah tarafından yaratılmaktadır (a.g.e., I, 156).
Tevellüd meselesini ele alanlardan biri de İbn Vahşiyye’dir. Ona göre bitkiler, hayvanlar ve madenler farklı süreçler içinde tevellüd yoluyla meydana gelebilir; meselâ fesleğenden akrepler, hardal yapraklarının çürümesinden böcekler, ağaç dallarından ipek böceği oluşabilir, bir hayvan bir başka hayvanın cüzlerinden teşekkül edebilir. İbn Vahşiyye, bitki ve hayvanlarla benzer özelliklere sahip bulunduğundan insanın cansız maddeden teşekkülünü de mümkün görmektedir (el-Filâḥatü’n-Nabaṭiyye, II, 1312-1324).
Câbir b. Hayyân da canlı varlıkların yapay süreçler sonucunda inorganik maddelerden çeşitli tekniklerle meydana getirilebileceğini savunmuştur. Ona göre aynı yöntemle değerli metaller de elde edilebilir (Muḫtâru resâʾil, s. 341-346). İbn Tufeyl’in meşhur romanının kahramanı Hay b. Yakzân, dört unsura ait niteliklerin (sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık) dengeli biçimde oluştuğu ortamda mayalanan organik özelliklere sahip çamurun ruhla birleşip canlılık kazanmasıyla meydana gelmiştir (Ḥay b. Yaḳẓân, s. 26-27).
Benzer bir süreç İbnü’n-Nefîs’in kahramanı Kâmil’in tevellüdünde de söz konusudur (er-Risâletü’l-Kâmiliyye, s. 151-153). Ancak İbn Tufeyl’in Hay b. Yakzân’ı ve İbnü’n-Nefîs’in Kâmil’i birer roman kahramanı olup ilgili eserleri yaratma teorisi yönünden değil metafizik ve ahlâkî açıdan değerlendirmek gerekir.
Tevellüde örnek olarak genelde sürüngen ve haşerat türünden hayvanlar göstermiş; fare, sıçan ve yılan gibi canlıların çiftleşme yoluyla üreyebildiği gibi çiftleşme olmadan organik maddelerden de meydana gelebileceği ileri sürülmüştür. Bîrûnî’ye göre birçok hayvan ilk oluşum aşamasında bitkilerden veya birbirinden türeyebilmekte ve ardından hayatına tenâsül yoluyla devam etmektedir (el-Âs̱ârü’l-bâḳıye, s. 228). Tevellüdü kabul edenler bir canlının başka bir canlının cüzlerinden teşekkülünü de mümkün görmüşlerdir (meselâ bk. İbn Sînâ, s. 76; İbn Tufeyl, s. 26-27). Bu tür bir oluşum küçük canlılar yanında deve gibi büyük hayvanlar için de söz konusudur. İhvân-ı Safâ’nın kanaatine göre teşekkülünü tamamlayan dişi ve erkek canlıların tamamı temelde cansız maddeden meydana gelmiş, daha sonra varlıklarını tenâsül yoluyla sürdürmüştür.
Ekvatorun altında maddenin her türlü şekli almaya hazır bulunduğu, gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu, iklimin daima rutubetli ve ılıman seyrettiği bir bölge vardır. Hz. Âdem ile Havvâ burada vücuda gelmiş, ardından onların çiftleşmesiyle insanlar doğmuştur (Resâʾil, II, 181-182). Cansız maddeden canlı organizmaların oluşunu, basitten karmaşığa doğru bir seyir izlemek üzere İbn Miskeveyh tarafından da kabul edilir. Buna göre ilk unsurların birbiriyle karışımı neticesinde dünyada ortaya çıkan ilk bitki cansızlık sınırına en yakın olan otlardır (el-Fevzü’l-aṣġar, s. 113-114). Bu görüş Aristo’nun belirttiği, her doğanın cisimlerden hayvana doğru aşama aşama ilerlediği tezine uygundur (Parts of Animals, IV/5, s. 333-335).
Öte yandan aynı türlerin hem çiftleşme hem oluşum yoluyla meydana gelip gelmeyeceği hususunda ihtilâf edilmiştir. İbn Sînâ, Horasan’da sağanak halinde yağan yağmurların ardından çok sayıda ipekböceğinin ortaya çıktığını ve bunların kozalar örerek kelebeklerin oluşumunu sağladığını ileri sürer. Ona göre insanlar canlı türlerinin tükenmesine yol açtıklarında çiftleşerek üremesi mümkün görülmeyen türlerin tevellüd yoluyla varlıklarını sürdürmesi söz konusudur (eş-Şifâʾ, s. 384). Tevellüdü -ceninin anne karnından, bitkilerin topraktan meydana gelişinde olduğu gibi- bir cismin diğerinin bağrından teşekkülünü ifade eden bir kavram olarak açıklayan Gazzâlî, cisim ve cevherlerin aksine arazlar konusunda bu durumu imkânsız görmektedir (el-İḳtiṣâd, s. 96).
Fahreddin er-Râzî, yeryüzündeki canlı hayatını kesintiye uğratan tûfanlardan sonra türler bozulduğu için bitki ve hayvanların tevellüd suretiyle meydana gelişini mümkün görmektedir. Buna göre incir ve fesleğenden akrep, suya atılan saçlardan yılan, çamurdan fare ve yağmurdan kurbağa oluşabilir; çiftleşerek üreyen birçok hayvan tevellüd yoluyla da meydana gelebilir. İnsan bedeninin cansız maddeden tevellüdü dahi mümkündür. Çünkü insan bedeni cüzlerinde bulunan çeşitli unsurların özel biçimde karışımından oluşur (el-Mebâḥis̱ü’l-meşriḳıyye, s. 226-227).
Tevellüdün imkânıyla ilgili yukarıdaki görüşler, o çağların tabiat bilimlerindeki sınırlı bilgi imkânları ve yüzeysel gözlem şartları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ayrıca İslâm âlimlerinin cansız maddeden canlı organizmanın teşekkülünü mümkün görmelerinde Kur’an’da yer alan insanın çamurdan (es-Secde 32/7-9; Sâd 38/71-72), canlıların sudan (el-Enbiyâ 21/30; en-Nûr 24/45) yaratıldığına dair bilgilerin etkili olduğu söylenebilir. Bu sebeple söz konusu âlimler tevellüd düşüncesinin Allah’ın yaratma sıfatıyla çelişmediğini düşünmüşlerdir. Zira maddeyi ve canlıları tevellüde imkân verecek nitelikte yaratan Allah’tır.
Yaşayan organizmaların meydana gelişi, ister normal üreme ve oluşuma uğramadan cansız maddeden yaratılsın isterse birbirinden olsun her durumda Allah’ın yaratma fiili söz konusudur. Canlıların oluşumunu sağlayan fiziksel-biyolojik süreçleri, kendi dönemlerinin sınırlı bilgileri ve gözlem imkânları ölçüsünde doğal terimlerle anlatan İslâm âlimleri bunun kaynağını ilâhî yaratmaya bağlamakta, böylece Aristo’nun “spontanea generatio” görüşünü ilâhî ilim, irade ve kudretle irtibatlı şekilde ortaya koymaktadır.
BİBLİYOGRAFYA
Aristotle [Aristo], Generation of Animals (trc. A. L. Peck), Cambridge 2000, XIII, 137, 171-173, 333, 357.
a.mlf., History of Animals (trc. A. L. Peck), Cambridge 2000, XI/5, s. 97-103.
a.mlf., Parts of Animals (trc. A. L. Peck), London 1961, IV/5, s. 333-335.
İbn Vahşiyye, el-Filâḥatü’n-Nabaṭiyye (nşr. Tevfîk Fehd), Dımaşk 1995, II, 1312-1324.
Câbir b. Hayyân, Muḫtâru resâʾil (nşr. P. Kraus), Kahire 1354/1935, s. 341-346.
Câhiz, Kitâbü’l-Ḥayevân, I, 156; V, 348-351, 371-375.
İhvân-ı Safâ, Resâʾil, Beyrut 1376-77/1957, II, 181-182.
İbn Miskeveyh, el-Fevzü’l-aṣġar (nşr. Sâlih Uzayme), Tunus 1987, s. 113-114.
İbn Sînâ, eş-Şifâʾ eṭ-Ṭabîʿiyyât (8), s. 67, 76, 384-386, 390.
Bîrûnî, el-Âs̱ârü’l-bâḳıye ʿani’l-ḳurûni’l-ḫâliye (nşr. C. E. Sachau), Leipzig 1923, s. 228 vd.
Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād (nşr. İbrahim Agâh Çubukçu – Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 95-96.
a.mlf., el-Maḍnûn bih ʿalâ ġayri ehlih (Mecmûʿatü resâʾili’l-İmâm el-Ġazzâlî içinde), Beyrut 1406/1986, s. 140-141.
İbn Tufeyl, Ḥay b. Yaḳẓân (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1993, s. 26-27, 29-32.
Fahreddin er-Râzî, el-Mebâḥis̱ü’l-meşriḳıyye (nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1410/1990, s. 226-227.
İbnü’n-Nefîs, er-Risâletü’l-Kâmiliyye fi’s-sîreti’n-nebeviyye (nşr. Abdülmün‘im M. Ömer), Kahire 1987, s. 151-153.
Sami S. Hawi, Islamic Naturalism and Mysticism, Leiden 1974, s. 110-113.
Cemîl Salîbâ, el-Muʿcemü’l-felsefî, Beyrut 1982, I, 367.
R. Kruk, “A Frothy Bubble: Spontaneous Generation in the Medieval Islamic Tradition”, JSS, XXXV/2 (1990), s. 265-282.
a.mlf., “Tawallud”, EI2 (İng.), X, 378-379.
X




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Selam 🙋🏼♀️Hallo
*Hemsire (1-2-3-/∞) &Otodidaktik Araştırmaci Yazar.
Cahil bilmenin,Alim anlamanin pesindedir.-S.O